Transforming growth factor-beta
67 theses under this subject heading
Diyabetik retinopatide LRG1, kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin klinik bulgularla ilişkisi
Amaç: DR diyabetin en yaygın mikrovasküler komplikasyonudur. Hastalığın patogenezinde suçlanan faktörler olmasına rağmen kesin nedeni bilinmemektedir, kalıcı tedavisi yoktur. Angiyogenez ile yeni damar oluşumu hastalığın patofizyolojisinde etkili mekanizmalardan biridir. Çalışmamızın amacı diyabetin yaygın komplikasyonu olan DR'de daha önce beraber çalışılmamış anjiyogenez göstergeleri olabilecek LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinin retinopati evreleri ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: DR gelişmemiş 30 diyabetli, 30 NPDR gelişmiş diyabetli, 30 PDR gelişmiş diyabetli ve 30 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu olmak üzere 120 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hasta ve sağlıklı gönüllelerin serumunda LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Diyabetik hastalar ve kontrol grubu arasında LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ düzeylerinde farklılık bulundu (p=0,001). LRG1 ortalaması PDR grubunda 470,22 ± 18,92 ng/ml, NPDR grubunda 438,74 ± 33,5 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 408,9 ± 39,44 ng/ml ve kontrol grubunda 359,9 ± 89,78 ng/ml idi. LRG1 düzeyleri PDR grubunda en yüksek, kontrol grubunda en düşük bulundu. Alt grup analizlerinde LRG1 düzeylerinde; PDR-NPDR arasında (p=0,001), PDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,001), PDR-Kontrol arasında (p=0,001), NPDRKontrol arasında (p=0,001), NPDR-DR Olmayan diyabetikler arasında (p=0,002) farklılık saptandı. Kallistatin ortalaması PDR grubunda 608,64 ± 352,45 ng/ml, NPDR grubunda 272,21 ± 240,13 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 284,4 ± 222,63 ng/ml ve kontrol grubunda 186,0 ± 217,71 ng/ml idi. Kallistatin düzeylerinde PDR grubu ile kontrol, DR Olmayan diyabetikler ve NPDR grupları arasında farklılık saptandı (p=0,001). VEGF ortalaması PDR grubunda 378,54 ± 163,63 pg/ml, NPDR grubunda 247,43 ± 95,62 pg/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 252,7 ± 80,06 pg/ml ve kontrol grubunda 204,4 ± 79,83 pg/ml idi. PDR grubunda VEGF değeri diğer tüm gruplardan yüksekti: PDR-DR Olmayan p=0,003, PDR-NPDR p=0,003, PDRKontrol p=0,001. TGFβ ortalaması PDR grubunda 35,28 ± 14,9 ng/ml, NPDR grubunda 28,84 ± 5,7 ng/ml, DR Olmayan diyabetiklerde 24,66 ± 9,69 ng/ml ve kontrol grubunda 22,24 ± 5,4 ng/ml idi. TGFβ düzeyleri PDR grubunda, DR Olmayan diyabetikler ve Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p=0,012, p=0,001). NPDR-Kontrol grubu arasında da farklılık saptandı (p=0,001). Sonuç: Angiyogenezde rol aldığı düşünülen biyomarkerların; LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ; PDR'de plazma seviyelerinde yükselme görüldü. DR'nin erken teşhisinde ve evrelemesinde bu markerlar non-invaziv ve ucuz belirteçler olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: DR, PDR, LRG1, Kallistatin, VEGF, TGFβ
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi
Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin
Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1
Metforminin invitro retina pigment epiteli hücrelerinde fibrogenezise olan etkisinin incelenmesi
GİRİŞ:Proliferatif vitreoretinopati, retina dekolmanı cerrahisi sonrası nükslerin en önemli sebeplerinden biridir. Proliferatif vitreoretinopatinin patogenezi ile ilgili çalışmalarda, epitelyal mezenkimal dönüşüm sürecinin önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Epitelyal mezenkimal dönüşüm; epitel hücrelerinin farklı fenotiplerini kaybettiği ve mezenkimal benzeri hücrelere dönüştüğü biyolojik bir süreçtir. Epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinin proliferasyon, göç etme, migrasyon ve kontraksiyon yeteneklerinde artış görülür. Bu sürecin sonunda proliferatif vitreoretinopatinin önemli bir parçası olan fibrozis gelişir. Epitelyal mezenkimal dönüşümün ana tetikleyicisi TGF-β dır. AMAÇ: Çalışmamızda daha önce farklı dokularda epitelyal-mezenkimal dönüşümü ve fibrogenezisi inhibe ettiği gösterilmiş olan metforminin, invitro retina pigment epiteli hücrelerinde TGF-β2 ile indüklenen epitelyal mezenkimal dönüşüm sürecine olan etkisi incelenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: İnvitro ortamda inkübe edilmiş insan retina pigment epiteli hücre grupları üzerine TGF-β2, metformin ve TGF-β2+metformin uygulandı. Uygulama sonrası, ATP testi ile hücre canlılığı, Western Blot protein elektroforezi ile ZO-1, α-SMA, vimentin, SMAD2 SMAD3, pSMAD2, pSMAD3 protein ekspresyonu, yara iyileşmesi testi ile hücre migrasyon düzeyi, kollajen jel kontraksiyon testi ile kontraksiyon düzeyi değerlendirildi; veriler kontrol grubu ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Western Blot protein elektroforezinde epitelyal belirteç olan ZO-1 ekspresyonunun, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı (p<0.05), TGF-β2+metformin grubunda ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı. Mezenkimal belirteç olan α-SMA ekspresyonunun, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu (p<0.01) izlendi. Mezenkimal belirteç olan vimentin ekspresyonunda, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu tespit edildi (p<0.05). TGF-β/SMAD sinyal yolunun aktif proteinleri olan pSMAD2 ve pSMAD3 ekspresyonu değerlendirildiğinde, pSMAD2' nin TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı tespit edildi (p<0.05). pSMAD3'ün TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Yara iyileşmesi testi sonuçlarında; hücre migrasyon düzeyinde, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı artış izlendi (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda kontrol grubuna göre fark izlenmedi. Kollajen jel kontraksiyon testi sonuçlarında; kontraksiyon düzeyinde TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak artış olduğu (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu saptandı (p<0.05). SONUÇ: Metformin, epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinde epitelyal belirteçlerin sentezini arttırmış , mezenkimal belirteçlerin sentezini ise azaltmıştır. TGF-β/SMAD sinyal yolundaki SMAD2 ve SMAD3 proteinlerinin fosforilasyonunu azaltarak bu sinyal yolunu baskılamıştır. Ayrıca metforminin, epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinin hücresel migrasyon düzeyini ve kontraksiyon düzeyini de azalttığı gözlenmiştir. Bu sonuçlar, metforminin invitro retina pigment epiteli hücrelerinde epitelyal-mezenkimal dönüşümü ve fibrogenezis gelişimini baskıladığını göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Metformin, Proliferatif Vitreoretinopati, Epitelyal-Mezenkimal Dönüşüm, Retina Pigment Epiteli Hücreleri, TGF-β2
Tek taraflı üreteropelvik darlıklı hastalarda prognostik belirteçler
Amaç: Bu çalışmada, opere ve non-opere tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocuklarda idrarda MCP-1 ve TGF-ß1 atılımı ile üreteropelvik bileşke darlığının derecesi arasındaki ilişkiye bakmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda takip edilen benzer yaşta olan 20 opere ve 26 non-opere tek taraflı üreteropelvik darlıklı hasta ile kontrol grubu olarak 22 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Tüm hasta ve kontrol gruplarının idrarlarında eşzamanlı MCP-1, TGF-ß1 ve kreatinin çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda değerlendirildi.Bulgular: İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları opere hasta grubunda non-opere ve sağlam gruplara göre belirgin yüksek bulundu (p<0,05). Non-opere ve sağlam grup arasında ise istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları ile ön-arka pelvis çapı arasında anlamlı korelasyon tespit edilmezken (p>0.05) sadece idrar TGF-ß1 düzeyi, ön-arka pelvis çapı ile korele bulundu (p<0,05).Sonuç: Bu çalışmada tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocukların izleminde özellikle operasyon kararı açısından prognostik bir marker olarak idrar MCP-1ve TGF-ß1 düzeylerinin bakılabileceği sonucuna varılmıştır.
Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi
Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.
Diyabetik rat modelinde PRP'nin over ve endometrium üzerine etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada Diyabetes Mellitus'un mikrovasküler hasar ve fibrozis yapıcı etkisi AMH, VEGF, TGFbeta, Pentraxin-3 üzerinden incelenerek, PRP tedavisinin over ve endometrium üzerindeki tedavi edici ve koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda sıçanlar üzerinde STZ aracılığı ile deneysel diyabet modeli oluşturuldu. Diyabetin fibrozis yapıcı etkisi belirli markerlar aracılığı ile histopatolojik yöntemlerle, histokimyasal boyamalarla ve biyokimyasal olarak incelendi. PRP tedavisin etkisi endometrium, ovaryum ve kan örnekleri üzerinden incelendi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Diyabetin overde atretik folikülleri indüklediği, over rezervini azalttığı, endometriumda fibrozisi arttırıp epitel bütünlüğünü bozduğu ve anjiogenezi azalttığı saptandı. PRP tedavisi verilen grupta AMH seviyesi hem intrauterin hem intraovaryan olarak diğer gruplara göre anlamlı artarken, VEGF seviyesi artmasına rağmen anlamlı farklılık saptanmadı. Tedavi verilen grupta TGFβ seviyeleri intraovaryan ve biyokimyasal olarak azalmasına rağmen endometrial olarak artmış saptandı. PTX3 seviyesi ise intrauterin azalmasına rağmen biyokimyasal ve intraovaryan olarak anlamlı farklılık saptanmadı. SONUÇ: Diyabetik ratlarda PRP tedavisi sonrası over rezervinin, endometrial bütünlüğün arttığı görülürken fibrozisin azaldığı saptandı. PRP kadın doğum kliniğinde klasik tedavilere destek olarak umut vadedici olabilir. ANAHTAR KELİMELER: PRP, Diyabetes Mellitus, TGFbeta, AMH, VEGF, PENTRAXİN-3
Azospermi oluşturulan farelerde testis hasarının serum mikroRNA düzeyi ile belirlenmesi
AMAÇ: Siklofosfamid (CP) alkilleyici, kemoterapötik ajandır. Kanser tedavilerinde yaygın olarak kullanılmaktadır ve birçok organ üzerinde özellikle gonadlar üzerinde zararlı etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, farelerde CP uygulaması sonrasında ortaya çıkan testis hasarının, GDNF, Okludin ve TGF-β3 primer antikorları ile immunohistokimyasal teknik kullanılarak belirlenerek, kan ve doku örneklerindeki mir-34b ve mir-34c arasındaki ilişkinin tespit edilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma ve Uygulama Merkezi Laboratuvarları'ndan alınan sağlıklı 2 aylık erkek fareler (n:18) üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna hiçbir işlem uygulanmadı. Deney grubuna 5 gün boyunca intraperitoneal, günde bir kez 100 mg/ kg CP, sham grubuna ise aynı miktarda serum fizyolojik enjekte edildi. Son enjeksiyondan 24 saat sonra hayvanlar sakrifiye edilerek, testis dokuları ve kan örnekleri alındı. Dokular ve kan örnekleri immunohistokimyasal ve RT-PCR incelemeleri için takip edildi. BULGULAR: Testis dokularının immunohistokimyasal incelenmesinde, kontrol grubu ve sham grubu ile karşılaştırıldığında, CP verilen grupta spermatogenik germ hücre sayısında, GDNF ve Okludin ekspresyonlarında azalma; TGF-β3'ekspresyonunda artış gözlendi. RT-PCR tekniği ile mir-34b ve mir-34c ekspresyonları incelendiğinde, doku örneklerinde CP verilen grupta belirgin azalma tespit edilirken, plazma örneklerinde yeterli ekspresyon gözlenmedi. SONUÇLAR: Bu çalışmada, CP'nin neden olduğu testis hasarında GDNF, Okludin ve TGF-β3 ekspresyonlarının önemli rol oynadığı, doku örneklerinde mir-34b ve mir-34c ekspresyonlarında ortaya çıkan azalmanın, testis hasarının belirlenmesinde önemli bir marker olabileceği, ancak plazmada tespit edilebilmesi için daha ileri tetkiklere ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı. ANAHTAR KELİMELER: Siklofosfamid, testis, GDNF, Okludin, TGF-β3, miR34b/c
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk hastalarda inflamasyon-neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit(NO) düzeyleri
Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya obsesif kompulsif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 29 hasta ile 28 sağlıklı kontrol alındı. Serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeyleri ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: OKB tanılı adölesanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar incelendiğinde; OKB grubunda kontrol grubuna göre serum TGF-beta1 (p=0,002) ve Tetrahidrobiopterin (p=0,001) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, Neopterin (p=0,021), ve Nitrik Oksit (p=0,013) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlar, inflamatuar sitokinlerin ve neopterin, tetrahidrobiopterin, NO düzeylerinin obsesif kompulsif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, adölesan, inflamasyon, Sitokin, TGF-beta1, Neopterin, Tetrahidrobiopterin, Nitrik Oksit
Deneysel alzheimer hastalığında TGF-β1'in prefrontal korteks ve hipokampuste aβ-40 ve α- β- γ sekretaz ekspresyonu üzerine etkileri
Alzheimer hastalığı, (AH) öğrenme ve hafıza fonksiyonlarında bozulma, günlük yaşam aktivitelerinde gerileme ile karakterize kronik, kompleks nörodejeneratif bir hastalıktır. Amiloid plaklar, nörofibriler yumak oluşumu, nöron ve sinaps kaybı ile beyinde belirgin atrofi, hastalığın en önemli histopatolojik bulgularıdır. Günümüze kadar hastalığın etiyolojisi, patogenezi ve histopatolojisi ile ilgili çok sayıda faktörün varlığı öne sürülmüş olmakla birlikte, mekanizması henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Amiloid beta (Aβ) birikimi, hastalığın patogenezinden sorumlu en temel değişikliktir. Aβ-40 ve Aβ-42 patogenezde yer alan önemli amiloid beta türleridir. β-sekretaz ve γ-sekretaz enzimlerinin hiperaktivasyonu sonucu amiloid prekürsör proteinin (APP) anormal kesimi ile amiloid plak oluşumu meydana gelmektedir. Dönüştürücü büyüme faktörü β1 (TGF-β1), hücre metabolizması, doku homeostazı, nöronal gelişim ve sinaptik plastisitede kritik rollere sahip önemli bir büyüme faktörüdür. TGF-β1'in, nörodejeneratif hastalıkların oluşumu ve ilerlemesinin önlenmesinde antienflamatuvar etkisi ile yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. TGF-β1'in eksitotoksisite, iskemi ve hipoksi koşullarında nöron koruyucu etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Yaşlanma ve kronik enflamasyonlarda, TGF-β1/Smad sinyalinin inaktivasyonu, mikrogliya aracılı nörodejenerasyonu uyarmaktadır. Dolayısıyla TGF-β1 sinyalizasyonunun düzenlenmesi, AH tedavisinde yeni bir farmakolojik strateji olabilir. Literatürde TGF-β1'in nöroprotektif etkisini gösteren çalışmalar yer alsa da Alzheimer hastalığında TGF-β1'in Aβ birikiminde etkin rol olan sekretaz enzimleri üzerine etkisi ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada deneysel AH benzeri hastalık modelinde TGF-β1'in α, β ve γ-sekretaz enzimlerinin regülasyonu, Aβ-40 birikimi, apopitoz ve nöronal hasar üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Seksen sekiz adet erkek Swiss-Albino cinsi fare rastgele ayrılarak, herhangi bir uygulamanın yapılmadığı kontrol grubu, yalnızca SF uygulamasının yapıldığı sham grubu, TGF-β1 uygulanan grup, 28 gün boyunca Skopolamin uygulanan deney grubu ve Skopolamin+TGF-β1 uygulanan tedavi grubu olmak üzere 5 gruba bölündü. Tedavi grubunda yer alan fareler kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. Sham, TGF-β1 kontrol, deney, tedavi-1 ve tedavi-2 grupları 56. güne kadar bekletilerek uygulanan yöntemlerin uzun süreli etkileri de incelendi. 28. ve 56. Günlerde Moris su havuzu testi uygulanarak hafıza ve bellek fonksiyonları incelendi. Tüm gruplardan 28. ve 56. günlerde alınan hipokampus ve prefrontal korteks dokuları ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelendi. Moris su havuzu testinde deney gruplarında, hafıza ve bellek performansının azaldığı görülürken, tedavi gruplarında hafıza ve bellek performansının tekrar yükseldiği gözlendi. Aβ-40 ve kaspaz-3 immunreaktivitesinin hipokampus ve prefrontal kortekste deney grubunda 28. ve 56. günlerde arttığı, TGF-β1 tedavisi sonucu immunreaktivitenin azaldığı gözlendi. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde deney gruplarında nöronlarda ve gliya hücrelerinde yapısal değişikliklerin varlığı tespit edildi. TGF-β1 tedavi gruplarında hücresel değişikliklerin nispeten azaldığı gözlendi. α-sekretaz ekspresyonunun deney gruplarında azaldığı görülürken, tedavi gruplarında arttığı tespit edildi. β ve γ- sekretaz enzim seviyelerinin deney gruplarında arttığı, tedavi gruplarında ise azaldığı belirlendi. Skopolaminle oluşturulan Alzheimer benzeri hastalık modelinde TGF-β1'in hafıza ve bellek performansını arttırarak, Aβ-40 birikimini engellemesiyle Alzheimer hastalığı üzerine tedavi edici etkisinin olabileceği düşünüldü. Ayrıca kaspaz-3 ekspresyonunu down-regule ederek nöronal hasarın önlenmesinde etkili olabileceği belirlendi. Aynı zamanda α, β ve γ-sekretaz enzimleri üzerinde düzenleyici rolü ile hastalığın önlenmesinde etkili olabileceği gösterildi. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde, TGF-β1'in Alzheimer hastalığında tedavi edici bir ajan olarak değerlendirilebileceği kanaatine varıldı.
Alerjik rinitli hastalarda topikal mometazonfuroat tedavisi öncesi ve sonrası makrofajların salgıladıkları sitokinlerin oranı
Bu çalışmada alerjik rinitli hastaların mometazon furoat nazal sprey (MFNS) tedavisi öncesi ve sonrası antijen sunan hücrelerden olan makrofajların salgıladıkları sitokin düzeylerinin nazal lavaj sıvılarında çalışılması planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Alerji ve İmmunoloji polikliniğine gelen çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlere uyan 21 AR tanısı alan hasta çalışmaya alındı. İlk muayenede ardışık hapşırık aksırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, gözde, burunda, damakta yanma-kaşıntı olmak üzere toplam 6 semptomu derecelendirmeleri istendi. Hastalardan tedavi öncesi nazal lavaj sıvıları alındı. Tedavi için hastalara sabahları her iki burun deliğine günde bir kez MFNS tedavisi verildi. 4 hafta MFNS tedavi sonrası hastaların semptom skor ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı derece fark saptandı (p<0.01). MFNS tedavisi sonrası hastalardan tekrar nazal lavaj örneği alındı. Tedavi öncesi ve sonrası nazal lavaj örneklerindeki TNF- α, IL-1 β, IL-4, IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23 sitokin düzeyi LUMINEX yöntemiyle, TGF- β düzeyi ise ELISA yöntemiyle çalışıldı. IL-1 β, IL4, IL-6 düzeylerinde MFNS tedavisi sonrası istatistiksel anlamda düşüş saptandı (IL-1 β : p< 0.001; IL-4: p=0,029, IL-6: p=0,005). TGF- β düzeyi ise tedavi sonrası sınırda anlamlılık göstererek düşüş saptandı(p=0,094). IL-10 düzeyi ise çalışmamızda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gösteren tek sitokindir (p=0,005). MFNS tedavisi sonrası TNF- α sitokin oranı istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü (p=0,002). Nazal lavajdaki IL-12 ve IL-23 düzeyleri; MFNS tedavisi öncesi de sonrası da ölçüm sınırlarının altında olduğu için ölçülemedi (IL-12:p= 0,317; IL-23:p=1). IL-13`ün nazal lavajdaki düzeyi ise MFNS tedavisi sonrası yüksek düzeyde istatistiksel anlamda düşüş saptandı (p<0,001). Sonuç olarak AR`li hastarda MFNS tedavisi sonrası anlamlı klinik düzelme görüldü. Ayrıca çalışmamızda MFNS tedavisinin nasal mukuzadaki sitokinler üzerindeki etkisi ile M1, M2a makrofaj subtiplerinin oranın azalmış ve M2c makrofaj subtipinin artmış olabileceğini gördük. Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, sitokin, TNF-α, TGF-β, IL-1-β, IL-4 IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23, mometazon furoat, makrofaj)
Nöral tüp kapanmasında TGF-ß inhibitör ve aktivatör sisteminin (smad's proteinleri) etkilerinin araştırılması
TGF-ß ailesi (TGF-ß1, TGF-ß2, TGF-ß3), sinir sisteminin embriyolojik gelişimi, nöronal yapılanması, farklılaşması, fonksiyonlarının düzenlenmesi ve tamir mekanizmaları üzerinde etkilerinin olduğu bilinen, nöral tüp gelişimi üzerine etkileri çalışılmaya devam eden multifonksiyonel bir büyüme faktörüdür. TGF-ß ailesinin sinyal iletimi üzerine aktivatör etkili Smad 1/2/3 ve inhibitör etkili Smad 6, Smad 7 proteinlerinin, TGF-ß ailesi (TGF-ß1, TGF-ß2, TGF-ß3) ile bir sistem olarak çalışılmasına ait yeterli araştırmalar bulunmamasından yola çıkarak, bu çalışmada, tavuk embriyosunda nöral tüp gelişiminin 24., 30., 48. ve 72. saatlerinde immunohistokimyasal ve immünoblotting yöntemiyle belirlenmesi amaçlandı.İmmunohistokimyasal ve immunoblotting veriler sonucunda, çok erken dönem tavuk embriyo gelişiminde 24. ve 30. saatlerde TGF-ß1-2-3 sentezlerinin, en fazla TGF-ß3 olacak şekilde yapıldığı, 48. ve 72. saatlerde sentezlerinin giderek azaldığı, aktivatör etkisi olduğu bilinen Smad 1/2/3'ün de ilişkili olarak 24.saatte sentezinin gözlendiği, 30. saatte arttığı, 48. ve 72. saatlerde tekrar azaldığı görülmüştür. İnhibitör etki gösteren Smad 6 ve Smad 7 protein sentezlerinin 24. saatte bulunduğu ve özellikle 30.saatte sentezinin arttığı, 48. ve 72.saatlerde tekrar azaldığı saptanmıştır.Bu sonuçlar doğrultusunda, erken dönem nörülasyonda, TGF-ß ailesinin rol oynadığı ve özellikle TGF-ß3 aktivitesinin diğer TGF-ß ailesi üyelerine oranla daha fazla olduğu düşünüldü. Bununla beraber TGF-ß ailesinin salınımlarının farklı Smad proteinleri tarafından kontrol edildiği, erken dönemde her üç TGF-ß üyesi ile birlikte Smad proteinlerinin salınımları aktif iken, nöral tüpün kapanması ile birlikte TGF-ß1, TGF-ß2 ve Smad 1/2/3 ekspresyonlarının azaldığı görülmesi üzerine, nöral tüpün gelişimi ve kapanması farklı TGF-ß ve Smad moleküllerinin kontrolleri ile sağlandığı sonucuna varıldı.
Kronik karaciğer hastalığında fibrogenezis sürecinin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler (TGF-B1, FSP1-S100A4, ?-düz kas aktini, kollagen tip 1 ve E-kaderin) eşliğinde değerlendirilmesi
AMAÇ: Karaciğerde herhangi bir toksik ya da iltihabi hasara karşı gelişen fibroziste en fazla rol oynayan anahtar hücre HSH'lerdir. Bu süreçte fibrojenik bir sitokin olan TGF-ß'nın fonksiyonu, HSH'ler aracılığı ile Kollagen tip I salgılatarak ESM'in yeniden yapılanmasını sağlamaktır. Son yıllarda fibrozis konusunda yapılan çalışmalarda sadece HSH'lerin değil EMT gösteren hücrelerin de ekstrasellüler matriks proteinlerini salgıladığı düşünülmektedir. Çalışmamızda aktive HSH'lerin ve tüm bunlara yol açan TGF-ß'nın değişen fibrozis evreleriyle ilişkisini ve epiteliyal mezenkimal dönüşüm gösteren hücrelerin varlığını göstermek amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Bölümümüzde karaciğer biopsi materyallerinde kronik viral hepatit tanısı almış farklı fibrozis skorlarına sahip 70 olgu ve 20 adet kontrol olgusu seçilerek tümüne immunohistokimyasal belirleyicilerden TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini, Kollagen Tip I ve E-kaderin uygulanmıştır.BULGULAR ve SONUÇLAR: Artan fibrozis derecesi ve inflamasyonla TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonları artmıştır. Bu bulgu fibrogenezis sürecinde bu moleküllerin rol oynadığını düşündürmektedir. Özellikle HCV'ye bağlı kronik hepatit olgularında HBV'ye göre TGF-ß1, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonu arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. FSP1/S100A4 fibroblastlar dışında diğer yangı hücrelerini de boyadığından spesifik olmadığı sonucuna varılmıştır. Dual immunohistokimyasal boyama yöntemiyle karaciğerde EMT gösterdiği düşünülen hepatositler saptanmıştır.
Hodgkin lenfoma hastalarında sitokin (tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (IL-10)) gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının etiopatogenezdeki rolünün ve klinik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Hodgkin Lenfoma (HL)'da Reed-Sternberg (RS) hücrelerinin sitokin salınımı yaparak hastalığın etiopatogenezinde ve klinik seyrinin oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir.Bu çalışmada; HL hastalarında beş sitokine ait [tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6), ve interlökin-10 (IL-10)] gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının, hastalığın etiopatogenezindeki rolü, klinik parametreler ve prognozis ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğinde HL tanısı alan, tedavi ve takibi yapılan 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan alınan periferik kandan DNA izolasyonu yapılarak Sequence Specific Primer polimeraz zincir reaksiyonu (PCR-SSP) yöntemi kullanılarak sitokin gen polimorfizmleri ile expresyon düzeyleri analiz edildi. Bulgular: TNF-α (-308) gen varyantı GA genotipi (yüksek ekspresyon), IFN-γ (+874) geni TTgenotipi (yüksek ekspresyon), IL6 (-174) GG genotipi (yüksek ekspresyon), TGF-β1 (T10/C10) TT varyant genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) gen varyantı GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi ile IL10 (-592) gen varyantı CC genotipi HL hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı [sırasıyla; OR= 0.3636, p= 0.0259; OR= 0.3164, p= 0.0349, OR= 0.4189, p = 0.0299, OR= 0.4329, p= 0.0257,OR= 0.4889, p<0.001, OR= 0.4189, p= 0.0299, OR= 0.3951, p= 0.0193, OR= 0.3951, p= 0.0193).IL6 (-174) G alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) T alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) G alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) C alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) C alleli (p= 00156)]. HL hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptanırken; IL6 (-174) C alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) C alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) A alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) T alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) A alleli (p= 0.0156) ekspresyonu düşük saptanmıştır. Haplotip analizinde; TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" (orta seviyede artmış plazma TGF-β1 düzeyi) ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" (yüksek IL10 plazma düzeyi) haplotip varyantlarının kontrol grubuna göre HL hastalarında anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (sırasıyla; OR= 0.3406, p= 0.0161; OR= 0.4149, p= 0.0299).Çok değişkenli analizde; Kemik iliği tutulumu (p<0.001) ve IL6 (-174) gen polimorfizmi CC varyant genotipi (p= 0.02) taşıyıcılığı 5-yıllık PFS üzerinde kötü prognoz ile ilişkili bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Çalışmanın sonuçları; TNF-α (-308) GA genotipi, IFN-γ (+874) TT genotipi, IL6 (-174) GG genotipi, TGF-β1 (T10/C10) TT genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi, IL10 (-592) CC genotipi, TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" haplotipinin HL gelişiminde risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Sitokin gen polimorfizmi, Hodgkin lenfoma, prognostik faktörler
Periodontitisli olan ve olmayan bireylerde tükrük ve diş eti oluğu sıvısındaki periostin ve TGF β1 seviyelerinin değerlendirilmesi
Periodontitis; dişleri destekleyen dokuların ilerleyici yıkımı ile karakterize enfeksiyoz bir hastalıktır. Periodontitisin teşhisinde biyobelirteçler gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Periostin ve TGFβ1' in ise periodontitisin teşhisinde önemi gün geçtikçe artmakta ve pek çok hastalık tanısı için bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız periodontitisli olan ve olmayan bireylerde klinik parametreler ile dişeti oluğu sıvısı (DOS) ve tükrük periostin ve TGFβ1 seviyesindeki değişiklikleri değerlendirmektir. Çalışmamız kesitsel klinik bir çalışmadır. Çalışmamıza 20-60 yaş arası, 30 periodontitis olmayan ve 30 periodontitisli toplam 60 birey dahil edilmiştir. Tüm bireylerden DOS ve tükrük örnekleri toplanmış ve klinik ölçümler yapılmıştır. Toplanan DOS ve tükrük örneklerinde enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) ile Periostin ve TGFβ1 seviyeleri ölçülmüş ve gruplar arasında değerlendirilmiştir. Klinik ölçümler değerlendirildiğinde; gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlanabilir cep derinliği ve klinik ataçman seviyesi (KAS) periodontitisli bireylerde anlamlı derecede yüksektir bulunmuştur. Biyokimyasal analiz verileri değerlendirildiğinde periodontitisli bireylerde DOS ve tükrük periostin seviyesi periodontitis olmayan bireylere göre daha yüksek gözlenmiştir. Tükrük periostin düzeyindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı iken, DOS periostin düzeyindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir. Diğer taraftan da hem tükrük hem DOS TGFβ1 düzeyleri periodontitisli grupta anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak tükrük periostin seviyesi periodontitisli bireylerde daha yüksek seviyelerde gözlenirken, periodontitis olmayanlarda daha düşük seviyelerde gözlenmiştir. DOS ve tükrük TGFβ düzeyleri ise periodontitisli bireylerde daha yüksek gözlenmiştir. Diğer taraftan çalışmamızdaki DOS periostin düzeyindeki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değidir ve daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Akciğer iskemi-reperfüzyon sonrası, Bmp-2, Bcl-Xl, Smad1, Caspase-3, TGF, b-FGF ve PDGFR gen ifadelerinin değerlendirilmesi
İskemi, arteryel ya da venöz kan akımı azalmasına bağlı olarak, organ ve dokunun yetersiz perfüzyonu sonucu bu doku veya organların oksijenden yoksun kalması şeklinde tanımlanmaktadır. İskemik dokunun reperfüzyonu, dokuda paradoksal olarak iskemi ile oluşan hasara göre, çok daha ciddi bir hasara yol açar. İskemi ve sonrasında hem hücrenin rejenerasyonu, hem de toksik metabolitlerin temizlenmesi için gereken yeniden kan akımı sonucu oluşan hücre ölümünde birçok mekanizma rol oynamaktadır. İskemi/Reperfüzyon ile indüklenen akciğer hasarı akciğer tranplantasyonunda sık karşılaşılan bir durumdur. Apoptozis (programlanmış hücre ölümü), hücre intiharı olarak da bilinen fizyolojik bir olaydır. Embriyolojik gelişim ve erişkin dokunun yaşamının sürdürülmesinde anahtar rol oynar.Çalışmamızda, akciğerde oluşturulan iskemi/reperfüzyon (İ/R) modeli sonrası, akciğer dokularındaki moleküler değişiklikler için SMAD-1, Bmp-2, Bcl-XL, b-FGF, Caspase-3, TGF, PDGFR genlerinin gen seviyelerine bakıldı. Bunun için, toplam 40 Wistar albino sıçan eşit olarak 4 gruba ayrıldı. Grup I= Kontrol grubu, Grup II = 60 dakika iskemi + 0 saat reperfüzyon, Grup III= 60 dakika iskemi + 2 saat reperfüzyon, Grup IV= 60 dakika iskemi + 4 saat reperfüzyon grupları olarak belirlendi. RNA izolasyonu, cDNA sentezi ve RT-PCR (Revers Transkriptaz-PCR) yapıldı. Ayrıca akciğer dokuları histopatolojik olarak incelendi.Yapılan gen seviyesi sonuçlarına göre gruplarda Caspase-3 (p<0,0001), Bcl-XL (p=0,0011) ve TGF (p<0.0001) genlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görüldü (p<=0,05). b-FGF (p<0.0001) geninde istatistiksel olarak anlamlı artış görüldü (p<=0,05). Bmp-2 ve PDGFR genlerinde istatistiksel olarak anlamlılık görülmedi. SMAD1 geninde ise mRNA ekspresyonu görülmemiştir.
Serum IL-12/TGF-Beta1 oranının ateroskleroz yaygınlığı üzerine olan etkisi
Amaç: Günümüzde kalp damar hastalıklarına bağlı ölümler gelişmiş ülkelerde tüm ölümlerin yaklaşık yarısından, gelişmekte olan ülkelerde ise dörtte birinden sorumludur. Aterosklerotik damar hastalığı gelişimine bakıldığında ise inflamasyonun önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Bu nedenle proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokinlerin aterosklerotik koroner arter hastalığı seyrine olan etkilerini değerlendirmek amacıyla, çalışmamızda; aterosklerotik koroner arter hastalığı oluşumuna zemin hazırladığı gösterilen hipertansiyon, hiperlipidemi, sigara içimi ve diyabetes mellitus gibi geleneksel risk faktörlerinin (medikal tedavi ile kontrol altında olsalar bile) serum okside LDL ve yd-CRP düzeylerini artırabildiğinin ve böylelikle oluştuğu kanıtlanması planlanan bu oksidatif ortamda, aterosklerotik sürecin seyrini ve aterosklerotik koroner arter hastalığı yaygınlığını IL-12 ve TGF-Beta1 arasındaki dengesizliğin belirleyebileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Aralık 2011-Aralık 2012 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Kardiyoloji Polikliniğine tipik vasıfta göğüs ağrısı nedeni ile başvuran, yapılan efor testi veya miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi bulgusu izlenmesi üzerine koroner anjiografi uygulanan, 25 yaş üstünde ve aterosklerotik koroner arter hastalığı için en az bir geleneksel risk faktörüne sahip 80 hasta dahil edildi. Hastalarda mevcut geleneksel risk faktör(ler)inin medikal tedavi ile kontrol altında olması koşulu arandı ve akut koroner sendrom tablosundaki hastalar çalışmadan dışlandı. Bulgular: Hastalar; CASS 20 skorlarına göre ateroskleroz saptanmayanlar, ateroskleroz yaygınlığı düşük düzeyde olanlar ve ateroksleroz yaygınlığı yüksek düzeyde olanlar olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hastaların bazal karakteristikleri ve demografik özellikleri açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Ateroskleroz yaygınlığı arttıkça ortalama serum okside LDL düzeylerinin, (73,6±3,24 / 144,4±4,45 / 243±9,3 ng/ml), ortalama serum yd-CRP düzeylerinin, (4,21±0,25 / 11,1±0,2 / 17,7±0,32 mg/lt) ve ortalama serum IL-12 düzeylerinin (3,33±0,15 / 9,70±0,22 / 23,60±0,46 pg/ml) arttığı; ortalama serum TGF-Beta1 düzeylerinin ise azaldığı (32,1±0,59 / 18±0,28 / 6,74±0,42 ng/ml) izlenmiş olup bu birliktelik istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p<0,01) Sonuç: Medikal tedavi ile kontrol altında olsa dahi, geleneksel risk faktörlerinin serum okside LDL ve yd-CRP seviyelerini artırdığı gösterilmiştir. Bu belirteçlerin serum düzeylerinin, sahip olunan geleneksel risk faktörü sayısı ile ilişkisiz olduğu tespit edilmiştir. Okside LDL ve yd-CRP oluşumuyla/düzeylerinin artışıyla, oluştuğu kanıtlanmış olan bu oksidatif ve inflamatuar ortamda aterosklerotik koroner arter hastalığının gelişip gelişmeyeceğini, ilgili damar segmentinin intimasında bulunan baskın sitokinin belirlediği saptanmıştır. T helper hücrelerden salınan proinflamatuar sitokinler süreci aterojenik yöne sürüklerken Treg hücrelerinden salınan TGF-Beta1 ise süreci antiaterojenik yöne sürüklemiştir.
TGF-beta uygulamasının ağız yara dokusu oksidatif olaylara etkisi
Dönüştürücü büyüme faktörü beta (Transforming growth factor beta, TGF-B), hemen hemen bütün hücre tiplerinden eksprese edilen önemli bir polipeptittir. TGF-B gibi çeşitli büyüme faktörleri yara iyileşmesi sürecinde önemli rol oynar. Ağız yaralarına uygulanan TGF-B' nın ağızdaki yara dokusu oksidan olaylarına etkilerinin araştırıldığı çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu sebeple ağız mukozasında cerrahi kesi yarasına TGF-B uygulamasının, ağız içi yara dokusu oksidan olayları üzerine etkilerini, zaman bağımlı olarak araştırmayı planladık.Deneylerde Yeni Zelanda albino tavşanlar (erkek, n= 42, 2,5 ± 0,4 kg) kullanıldı. Submukozal kesi yapıldıktan sonra tavşanlar iki eşit gruba ayrıldılar: 1- Tedavi edilmeyen yaralar, 2- TGF-B ile tedavi edilmiş yaralar. Yaralanmadan sonraki 1., 3. ve 5. günlerde tavşanlar kulak veninden aşırı dozda sodyum pentobarbital verilerek feda edildiler. Yara dokuları hemen çıkarılarak, lipit peroksidasyonunun belirteci olan malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NOx), önemli antioksidanlar olan glutatyon (GSH), askorbik asit (AA) düzeyleri ve süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Sonuçlar Anova Varyans Analizi yöntemi ile karşılaştırıldı. P < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bütün değerler aritmetik ortalama ± standart sapma olarak ifade edildi.Sonuç olarak ekzojen TGF-B uygulamasının yara iyileşmesinin özellikle 3. gününde MDA, SOD, NOx ve AA düzeylerini arttığı tespit edilmiştir.
Hipertonik diyalizat sıvısı ile oluşturulan deneysel periton hasarında oksolaminin etkilerinin incelenmesi
Ratlarda hipertonik diyaliz sıvısı ile oluşturulan peritoneal hasarda antiinflamatuar bir madde olan oksalaminin etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr. arasında değişen 8-10 haftalık Wistar albino cinsi 21 adet rat kullanıldı. Ratlar kontrol grubu (n=7), dekstroz grubu (n=7), dekstroz+oksolamin grubu (n=7) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki ratlara intraperitoneal (i.p) olarak 10 ml dozunda serum fizyolojik 28 gün süresince verildi. Dextroz grubuna 10 ml %3.86 glukoz içeren periton diyaliz solüsyonu i.p olarak 28 gün süresince uygulandı. Oksolamin grubuna 10 ml %3.86 glukoz içeren periton diyaliz solüsyonu i.p olarak 28 gün süresince uygulandı. Bu uygulama ile birlikte oksolamin 50 mg/kg/gün olacak şekilde gavajla 28 gün süresince verildi. Belirtilen solüsyonlar insülin iğnesi kullanılarak günde bir kez i.p olarak verildi. Dört haftanın sonunda ratlardan alınan pariyetal periton kesitleri H-E ile boyanarak ışık mikroskobunda peritoneal kalınlık, inflamasyonun varlığı ve fibrozis değerlendirildi. Ayrıca immünohistokimyasal olarak transforme edici büyüme faktörü (TGF-β), bağ dokusu büyüme faktörü (CTGF) ve fibronektin incelemesi yapıldı. Yapılan değerlendirmede H-E boyamasında dekstroz grubunda peritonel kalınlığın ve inflamatuvar hücre infiltrasyonunun arttığı gözlendi. İmmuno histokimyasal incelemede dekstroz grubunda periton zarında TGF-β, CTGF ve fibronektin düzeylerinin arttığı tespit edildi. Bununla birlikte dekstroz grubu ile karşılaştırıldığında oksolamin verilen grupta TGF-β, CTGF ve fibronektin düzeylerinin azaldığı tespit edildi. Yapılan H-E boyamasında oksolaminin hipertonik diyaliz solüsyonlarına bağlı olarak meydana gelen peritoneal hasarı azaltıcı etkisi olduğu sonucuna varıldı. Oksolamin antiinflamatuar özelliğine ilaveten TGF-β, CTGF ve fibronektin düzeylerini azaltarak peritoneal kalınlaşmayı önlemede olumlu etkilere sahip olabilir. Oksolaminin peritoneal fibrozis gelişiminin önlenmesinde olumlu etkileri saptanmış olup ayrıca oksolaminin fibrozis gelişimi ile ilişkili büyüme faktörleri yolaklarında da etkileri olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Peritoneal fibrozis, oksolamin, TGF-β, CTGF, fibronektin.
LED fotobiyomodülasyonun implant stabilitesi üzerindeki etkisi
Bu çalışmanın amacı, LED FBM' nin implantın osseointegrasyon süreci üzerine etkisinin ; implant stabilite değişikliklerinin RFA ile ölçülmesi ve PİOS' taki IL-1ß, TGF-ß, PGE2 ve NO düzeylerinin değerlendirlmesiyle belirlenmesidir.15 birey (8 kontrol, 7 test) çalışmamızda yer almıştır. Çalışmaya başlamadan önce hastaların tüm ağız klinik indeksleri (PI, GI, CD, SK) kaydedilmiştir. Deney grubunda yer alan hastalarda, implant bölgesine implantın yerleştirildiği günden itibaren üç hafta süresince haftada üç kez 20 dk 605-631 nm görünür kızıl ötesine yakın spektrumda 20 mW/cm2'lik enerjiye sahip LED cihazı (OsseopulseTM AR 300, Biolux Research, Vancouver, British Colombia, Kanada) uygulanmıştır. Uygulama toplam dokuz kez tekrarlanmıştır. Operasyon gününde ve operasyon sonrası 2., 4., 8. ve 12. haftalarda ISQ değerleri kaydedilmiştir. Operasyondan sonraki 4. ve 12.haftalarda PİOS örnekleri toplanmış ve IL-1ß, TGF-ß, PGE2 ve NO düzeyleri incelenmiştir. Ayrıca 4. ve 12.haftalarda implant çevresinde klinik indeksler kaydedilmiştir.Gruplar arasında klinik indekslerde anlamlı bir fark bulunmadı. Kontrol grubunda ISQ değerlerinde 2.haftadan itibaren anlamlı bir düşüş gözlendi (p>0,05). Deney grubunda başlangıçta kaydedilen ISQ değerleri çalışma süresince korundu ve anlamlı bir değişim gözlenmedi (p>0,05). Biyokimyasal parametrelerde zaman içinde görülen değişim gruplar arasında benzer oldu (p>0,05) . Ancak, deney grubunda PGE2 ve ISQ değerleri arasında negatif bir korelasyon bulundu (r=-,709, p=0,022).Bu çalışma sonucunda implant yerleştirilen bölgeye LED uygulamasının osseointegrasyon sürecine olumlu katkı sağladığı ve implant stabilitesinin korunduğu görüldü.
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan kemik defektlerinin iyileşmesi üzerinde değişik greft materyalleri ve trombositten zengin fibrin'in etkilerinin incelenmesi
Kritik boyuttaki kemik defektlerinde iyileşmeyi sağlamak için greft kullanılması zorunluluğu bilinmektedir. Bu amaçla kullanılan birçok kemik greft materyali bulunmaktadır. Bu çalışmada, deneysel olarak oluşturulan kemik defektlerinde iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılan doğal koral, hidroksiapatit (HA), trikalsiyum fosfat (TCP) ve trombositten zengin fibrin (TZF) uygulamasının kemik iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması ve elde edilen bulguların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 24 adet Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların her iki tibiasının proksimal metafizine yakın mesafede ikişer adet olmak üzere her tavşanda dört adet tibial defekt oluşturuldu. Oluşturulan 96 adet defektin on iki adedi boş bırakılarak kontrol grubu olarak değerlendirildi. Geriye kalan defektler her birinden on iki adet olmak üzere koral, HA, TCP, TZF, koral+TZF, HA+TZF ve TCP+TZF ile dolduruldu. Operasyondan hemen sonra, 15, 30, 45 ve 60. günlerde klinik ve radyografik muayeneler gerçekleştirildi. Postoperatif 30. ve 60. günlerde ise her bir gruptan altı adet defekt bulunacak şekilde tavşanlar sakrifiye edilerek histopatolojik muayeneleri gerçekleştirildi. Radyolojik ve histolojik muayeneler sonucunda TZF kullanılan defektlerdeki kemik iyileşmesinin daha iyi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, TZF'nin erken dönem kemik iyileşmesini önemli miktarda artırdığı, iyi bir greft materyali olarak rahatlıkla kullanılabileceği kanısına varılmıştır.
Sklerodermada osteopontin düzeyi
Özelleşmiş matriselüler proteinlerin veya ekstraselüler matriksin bir üyesi olan osteopontin (OPN) (early T lymphocyte activation 1 [ETA-1] olarak da bilinir); kemik mineralizasyonu dışında hücre-matriks iletişimi, T lenfosit iletilerinin aktarılması, kemotaktik özelliğiyle lökositlerin endotele yapışması ve migrasyonu ile makrofaj fonksiyonlarının düzenlenmesi gibi pro-inflamatuvar ve pro-fibrotik etkilere sahiptir. Dolayısıyla, deneysel çalışmalarda OPN inhibisyonunun fibroz gelişimini engellediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, SSk olgularında OPN seviyesinin belirlenmesi ve hastalık aktivite ve şiddet skorları ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 86 SSk hastası, 46 sistemik lupus eritematoz (SLE) hastası (hasta kotrol grubu olarak) ve 38 sağlıklı gönüllü (sağlıklı kontrol grubu) alındı. Ssk grubunda hastalık aktivite ve şiddet skorları, modifiye Rodnan deri skoru, Valentini hastalık aktivite indeksi, Medsger hastalık şiddet indeksi ve United Kingdom fonksiyon skoru ile belirlendi. Rutin laboratuvar parametrelerine ek olarak OPN, interlökin-6, transforme edici büyüme faktörü-β (TGF-β) ve vitronektin düzeyleri analiz edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, SSk ve SLE gruplarında OPN düzeyleri yüksekti (her ikisi için; p<0.001). Ancak, SSk grubunda OPN seviyeleri hastalık aktivite ve şiddet skorları ile ilişkili değildi (p>0.05). Diğer gruplara göre SSk grubunda TGF-β seviyeleri anlamlı derecede yüksek saptandı; ancak OPN ile TGF-β serum düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Ek olarak, OPN düzeyleri ile SSk'ya özgül laboratuvar parametreleri ve kapilleroskopik bulgular arasında korelasyon yoktu. Sonuç olarak, SSk ve SLE gibi kronik otoimmün hastalıklarda OPN düzeyleri artmaktadır. Bilinenin aksine OPN, SSk'nın fibrogenez aşamasında rol oynayan spesifik bir sitokin değildir. OPN, makrofajların ve T hücrelerinin kemotaksisini düzenleyerek olasılıkla akut inflamatuvar yanıtın bir parçası olarak etki etmektedir. Anahtar Kelimeler: Osteopontin, skleroderma, akut inflamasyon, fibrogenez.
Deneysel kolit modelinde kolon mukozasında inflamasyon ve erken dönem fibrosiz belirteçlerinin tayini ve kolşisinin bu belirteçler üzerine etkisi
Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı intestinal bakterilere karşı gelişen kontrolsüz immün cevap sonucu ortaya çıkan kronik ve tekrarlayıcı vasıfta barsak hastalıklarıdır.Aminosalisilatlar, kortikosteroidler, immünsüpresifler ve biyolojik ajanlar hastalıkların tedavisinde en çok kullanılan ajanlardır. Tedavide kullanılan birçok ilaca rağmen günümüzde uzun dönem remisyon sağlayacak, relapsı ve gelişebilecek fibrotik komplikasyonları önleyebilecek veya tedavi edebilecek bir tedavi seçeneği bulunmamaktadır.İBH seyri sırasında gelişen önemli komplikasyonlardan birisi fibrozistir. Fibrozis sürecinde hücreler, matriks, sitokinler ve büyüme faktörleri rol oynarlar. Büyüme faktörlerinden en önemlisi TGFß'dır. TGFß'nın fibrozis sürecinde fibroblastların proliferasyonunu sağlamak, kollajen ve ?-SMA yapımını arttırmak, epitel mezenşimal hücre dönüşümünü sağlamak gibi önemli görevleri mevcuttur.Metalloproteinazlar endoproteinaz olup, İBH'da doku yıkımından sorumludurlar. İnflamasyonda salgılanan sitokinler ile aktive olan bu enzimler dokuda kollajeni yıkarak mukozal hasara sebep olurlar. Bu moleküllerin etkisini nötralize ederek doku yıkımını durduran ve yara iyileşmesini sağlayan doku metalloproteinaz inhibitörlerine TIMP adı verilir. TIMP'ler IBH'da hastalık şiddeti, fibrozis gelişimi ve hatta karsinojenez ile yakından ilişkilidir. Kolşisin anti inflamatuvar ve anti fibrotik etkinliği olduğu bilinen bir ilaçtır.Biz bu çalışmada deneysel ülseratif kolit modelinde, kolona ait patoloji preparatlarında inflamasyon ve fibrozis belirteçlerinden olan MMP3, TIMP1 ve TGFß'nın erken dönemdeki doku düzeylerini ve kolşisinin bu moleküllerin doku düzeyleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada 60 adet rat kullanıldı. Her grupta on rat olmak üzere toplam 6 farklı grup olşturuldu. Gruplardan 4 tanesinde asetik asit kullanılarak kolit modeli oluşturuldu. Kolit oluşturulmuş gruplardan 2 tanesinde ratlara po veya ip kolşisin verildi. Daha sonra ratlar 5. günün sonunda dekapite edilerek distal kolon örnekleri makroskopik ve mikroskopik olarak incelendi. TGFß, TIMP1 ve MMP3 kolonik dokularda immün histokimyasal yol ile belirlendi ve gruplar bu moleküllerin doku düzeyleri açısından birbirleriyle ve kontrol gruplarıyla karşılaştırıldı.Kolit oluşturulmuş gruplara ait kolon örnekleri makroskopik ve mikroskopik olarak kontrol gruplarından belirgin farklıydı. Kolit gruplarında mukozada ciddi hasar, goblet hücre kaybı, kas ve duvar kalınlığında belirgin artış saptandı. Kolşisin verilmesinin kolit grupları arasında mikroskopik ve makroskopik görünümde herhangi bir farklılığa sebep olmadığı saptandı. İnflamatuvar ve pre fibrotik moeküller olan MMP3, TIMP1 ve TGFß düzeyleri kolşisin almamış kolit gruplarında kolşisin almış kolit gruplarına ve kontrol gruplarına göre belirgin yüksekti. Kolşisinin verildiği tüm gruplarda bu moleküllerin düzeyinde istatistiksel olarak anlamalı bir baskılanma söz konusuydu (p<0.001).Bu sonuçlar bize kolşisinin İBH'da mevcut tedavilere eklenmesinin moleküler düzeyde MMP3, TGFß ve TIMP1'i baskılayarak inflamasyonun şiddetini ve fibrotik komplikasyonların sıklığını azaltabileceğini düşündürdü.
Sklerodermada Galektin-3 düzeyi
Skleroderma vasküler hasar, immünolojik anormallikler, deri ve iç organların yaygın fibrozu ile seyreden kronik inflamatuar bir hastalıktır. Sklerodermada fibroz gelişiminden sorumlu fibroblastlar T lenfositler, makrofajlar, B lenfositler, mast hücreleri ve doğal öldürücü hücreler gibi inflamatuar hücreler ile etkileşerek, kollajen sentezleyen miyofibroblastlara dönüşmektedir. Sonuçta, ESM artmakta ve fibroz gelişmektedir.Beta-galaktozid bağlayan lektinlerin bir üyesi olan galektin-3, T hücresi ve makrofajların fibroblastlar ile etkileşimine aracılık etmektedir. Ek olarak, deneysel çalışmalarda, galektin-3 inhibisyonunun fibroz gelişimini önlediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, skleroderma hastalarında galektin-3 düzeyinin belirlenmesi ve hastalık aktivite ve şiddet skorları ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 37 skleroderma hastası, 23 sistemik lupus eritematoz (SLE) hastası (hasta kontrol grubu olarak) ve 28 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalık aktivite ve şiddet skorları skleroderma grubunda Valentini hastalık aktivite ve Medsger hastalık şiddet skorları ile SLE grubunda ise SLE Disease Activity Index (SLEDAI) ve Systemic Lupus International Collaborating Clinics/American College Of Rheumatology (SLICC/ACR) damage index ile belirlendi. Rutin laboratuar parametrelerine ek olarak interlökin-6 (IL-6), transforme edici büyüme faktörü-ß (TGF-ß), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve galektin-3 düzeyleri çalışıldı.Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, skleroderma ve SLE gruplarında, galektin-3 düzeyi yüksekti (sırasıyla, p<0.05 ve p<0.001). Ancak, galektin-3 düzeyi her iki hastalık grubunda da hastalık aktivite ve şiddet skorları ile korele değilken, TGF-ß düzeyleri ile koreleydi (sırasıyla r=0.474, p=0.017 ve r=0.503 p=0.014).Sonuç olarak, galektin-3 düzeyi hem inflamatuar bir hastalık olan SLE'de hem de fibrotik bir hastalık olan sklerodermada artmaktadır. Gelecekte, galektin-3'ü hedef alan tedaviler, olası tedavi yöntemi olarak önem taşıyabilir.Anahtar Kelimeler: Skleroderma, galektin-3, fibroz, TGF-ß, VEGF.