Turkish-American relations
87 theses under this subject heading
Türkiye'nin ABD ile ilişkilerin neoklasik realizm perspektifinden analizi (2009-2020)
Bu çalışma Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerini Obama ve Trump dönemlerinde Türkiye'nin perspektifinden ele almayı amaçlamaktadır. Bu amacı gerçekleştirirken ise teorik olarak neoklasik realizm kullanılmıştır. Neoklasik realizmin çalışmanın teorik perspektifi olarak seçilmesindeki temel motivasyon ise devletlerin dış politikalarını incelerken iç unsurları da sürece dahil etmesidir. Ayrıca devletlerin sistemik baskı ve teşviklerin dışında politika üretmesi durumunun da neoklasik realizm tarafından açıklanabiliyor olmasından ötürü bu teorik yaklaşım benimsenmiştir. Bahsi geçen dönemler ele alınırken Türkiye'nin maruz kaldığı bağımsız değişkenler ve sistemik baskılar ele alınacaktır. Ayrıca sistemin fırsat ve imkanları da göz önünde bulundurulacaktır. Bu sistemik şartlar ve ABD tarafından gelen bağımsız değişkenlerin Türkiye'deki karar alıcılar ve onları etkileyen diğer ara değişkenlerin algılarını nasıl şekillendirdiğinin ortaya konulması önemlidir. Çalışma genel hatları itibarıyla Türkiye-ABD ilişkilerinde Obama ve Trump dönemlerinde ortaya çıkmış kırılmaları ele almıştır. Bunu yaparken ise neoklasik realizmin önem verdiği bir husus olan ara değişken olarak karar alıcılar ve karar alıcıları etkileyen diğer ara değişkenlerin algılarını sürece dahil etmiştir. ABD'nin Türkiye'ye yönelik sistemik baskılarını Türkiye'nin ara değişkenler nezdinde nasıl algıladığı ve bu algılar doğrultusunda bağımlı değişkeni nasıl etkilediğini açıklamaya çalışmıştır. Türkiye'nin bölgede ABD ile politik olarak ayrışmasının temel sebebi ise Türkiye'nin güvenlik kaygılarının ABD tarafından görmezden gelinmesi suretiyle ikili ilişkilerde yaşanan krizlerin Türkiye'deki ara değişkenlerin algılarına olumsuz yansıması olarak görülmektedir.
İttifak parametreleri çerçevesinde Türkiye-ABD ilişkileri'nin Obama ve Trump dönemleri bağlamında karşılaştırmalı bir analizi
Soğuk Savaş'ın başlarından itibaren bir ittifak içerisinde bulunan Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerde özellikle 2009 yılından sonraki dönemde birçok sorun yaşanmıştır. Yoğunlukla Barack H. Obama ve Donald J. Trump'ın Başkan olduğu 2009 – 2017 yılları arasında yaşanan bu sorunlar, iki devlet arasındaki ittifak ilişkisinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Çalışmanın temel çıkış noktası ise Neoklasik Realist yaklaşım çerçevesinde Türkiye ile ABD arasındaki ittifak ilişkisinde Obama ve Trump Dönemleri'nde yaşanan sorunların, ilişkinin ittifak boyutuna zarar verip vermediğidir. Bu bağlamda Neoklasik Realist yaklaşım çerçevesinde Başkan Obama ve Trump Dönemleri'nde Türkiye ile ABD ilişkilerinde uluslararası sistemin yanı sıra liderlerin algıları, stratejik kültür, devlet – toplum ilişkileri ve bürokrasinin etkili olup olmadıkları, etkiliyseler bu etkinin ne derece olduğu araştırılacaktır. Çalışmada ayrıca Obama ve Trump Dönemleri'nde iki devlet ilişkilerinde öne çıkan bazı problemler de ele alınacak ve sonrasında bu hipotezin doğru olup olmadığına yönelik içerik analizlerine yer verilecektir. Üç bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde Neoklasik Realist yaklaşım çerçevesinde bir şablon oluşturulacak ve sonraki bölümlerde Obama ve Trump dönemlerindeki belirleyici olaylar ele alınarak bu şablon ile ilgili dönemler irdelenecektir.
Bir kamu yönetimi sorunsalı olarak kriz yönetimi: Türkiye-ABD karşılaştırması
Hızla değişen dünya gündemi ile sıklığı ve çeşitliliği sürekli artan krizler sadece özel sektörü değil kamu sektörü ve hükümetleri de etkili ve gerçekçi kriz yönetimi sistemleri geliştirmeye mecbur etmektedir. Özellikle vatandaşın devletten ve kamu kurumlarından beklentilerinin son derece artmış olması, hizmetlerin aksamaması ve vatandaşın gözünde hükümetin imajının korunması açısından krizlerin iyi yönetilmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda insan faktörü hem kamu hizmetlerinin üreticisi kamu personeli hem de vatandaş anlamında kriz yönetiminin en önemli bileşeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, kamu sektörü için etkili ve iyi işleyen kriz yönetimi sistemlerine sahip olmanın gerekliliğinin altı çizilirken bu sistem içerisinde insan faktörünün önemi gözden geçirilmiştir. Yaşanmış pek çok kriz vakası hükümetlerin ve ilgili kamu kurumlarının bu krizlerin yönetiminde gösterdikleri performansın vatandaşın devlete duyduğu güveni etkilediğini ortaya koymuştur. Öte yandan özellikle büyük çaplı felaketlerden kaynaklanan krizlerde devletin her bir vatandaşın beklentilerini karşılayacak şekilde kriz müdahalesi ve telafisini gerçekleştirmesi mümkün olamamaktadır. Bu yüzden sade vatandaşın gerek kriz öncesi gerekse kriz sonrası dönemde ulusal kriz yönetimi sisteminin bir parçası olması ve kendi kendine yetebilmeyi öğrenmesi faydalı bir çözüm yolu olacaktır.
Soğuk Savaş Dönemi'nde Türkiye-ABD ilişkileri
İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Sovyetler Birliği'nin toprak ve üs talepleriyle karşı karşıya kalan Türkiye, Batı ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Savaş sonrası Sovyetler Birliği'ne karşı yeni stratejiler geliştiren ABD, bu stratejileri ve çıkarları gereği Türkiye'ye destek verme kararı almıştır. Bu kararın ilk uygulamaları 1947'de Truman Doktrini ve 1948'de Marshall Planı çerçevesinde olmuştur. Türkiye, 1950'de başlayan Kore Savaşı'nda Batı ülkelerinin yanında yer alarak Kore'ye asker gönderme kararı almış ve 1952'de ABD'nin de desteğiyle NATO'ya resmen üye olmuştur. Bu tarihten sonra NATO, Türkiye-ABD ilişkilerinde çok önemli bir mihenk taşı haline gelmiştir. Türkiye, NATO'ya üye olduktan sonra özellikle güvenlik boyutunda ABD ile daha sıkı ilişkilere girmiştir. İlk dönemde şartların zorlaması ve iki ülkenin ihtiyaçları çerçevesinde pürüzsüz başlayan ikili ilişkilerde, daha sonra ABD'nin Soğuk Savaş politikaları çerçevesinde ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde iki ülke arasındaki stratejik ittifak dönemi, Kıbrıs sorunu ile sarsılmaya başlamıştır. Kıbrıs Türklerine karşı yapılan saldırılar nedeniyle 1964 yılında Türkiye adaya müdahale etmek istemiş, fakat ABD'nin tepkisiyle karşılaşmıştır. ABD Başkanı Johnson'un 5 Haziran 1964 tarihinde gönderdiği mektup, Türkiye-ABD ilişkilerine ağır bir darbe vurmuştur. Sarsılan ilişkiler, 1969 Savunma ve İşbirliği Anlaşması ile bir düzene oturtulmak istenmişse de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve ertesinde Türkiye'ye uygulanan silah ambargosu ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin tekrar yakınlaşmaya başlaması, 1978'de ambargonun kalkması ve arkasından 1979'da Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın imzalanmasıyla mümkün olmuştur. İmzalanan anlaşmalar ile ABD'nin Türkiye'deki askeri varlığı da yeniden ele alınmıştır. 1980'li yıllarda iki ülke arasında her ne kadar bazı sorunlar yaşansa da ilişkilerde yeniden bir yakınlaşma dönemi başlamıştır. Bu çalışma, Soğuk Savaş döneminde Türkiye-ABD ilişkilerini incelemeyi amaçlarken söz konusu dönemde iki ülke ilişkilerinde ortaya çıkan önemli anlaşmazlıklara da dikkat çekmeyi hedeflemektedir. Ayrıca bu dönemde, Türkiye-ABD ittifakının temel özelliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Türkiye'nin ne derecede ABD'nin etkisi altında kaldığı da incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Türkiye, ABD, Türkiye-ABD İlişkileri, Soğuk Savaş, Kıbrıs Sorunu, Dış Politika
Suriye iç savaşının Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerine etkisi
Suriye'nin içinde bulunduğu kriz hali, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nin ikili ilişkilerinin başka bir boyuta geçmesine, neden olmuştur. Çalışma, Suriye iç savaşı ekseninde Türkiye ve ABD ilişkilerinin gelişimini ve geleceğini çözümlemek amacıyla yazılmıştır. Tez çalışmasının temel araştırma sorusu, Suriye iç savaşının Türk-Amerikan ilişkilerini ne boyutta etkilediğini, ileriki yıllarda iki ülkenin ilişkilerinin seyrinin nasıl olacağı ve bunun Türkiye ekonomisi üzerinde yarattığı etkinin analiz edilmesidir. Bu doğrultuda, Suriye iç savaşı nedeni ile inişli çıkışlı bir hal alan Türkiye-ABD ilişkilerinin, kısa ve orta vade de istikrarsız bir seyir izleyeceği ve Suriye krizi kapsamında Türkiye ekonomisinin büyük tahribat aldığı önermesi savunulacaktır. Bu doğrultuda söz konusu hususlar reelpolitik bir bakış açısıyla ele alınacaktır. Tez çalışmasında araştırmanın amacı ve varsayımları bağlamında nitel bir araştırma yöntemi olarak literatür taraması uygulanmıştır. Tez çalışmasında birincil kaynaklar olan, resmî belgelerle birlikte devlet adamlarının yaptığı beyanların analizine özel olarak önem gösterilmiştir. Konu kapsamında uluslararası çeşitli düşünce kuruluşlarının analizlerinden ikincil kaynaklar olarak yararlanılmıştır.
1 Mart 2003 Başbakanlık Tezkeresi'nin reddedilme nedenleri
11 Eylül 2001, dünyanın hamisi rolündeki ABD'nin, Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi gibi stratejik kurumlarına düzenlenen saldırı olması nedeniyle son derece önemli bir tarihtir. Yaşanan saldırılar neticesinde güvenlik politikaları ve stratejilerinde değişikliklere giden ABD idaresi, İslami terör örgütlerinin ve onlara destek veren Irak'ın dünya barışını tehdit ettiğini iddia etmiştir. Bu doğrultuda Saddam Hüseyin yönetimini sonlandırmak mefkûresiyle Irak'a savaş açan ABD, Türkiye'den yardım talep etmiştir. Askeri işbirliği başta olmak üzere ekonomik ve siyasi olarak Türkiye'den destek talep eden ABD'nin bu taleplerine cevap verilebilinmesi için TBMM'nin onayına sunmak üzere bir Başbakanlık tezkeresi hazırlanmıştır. 1 Mart 2003 günü TBMM tarafından oylanan Irak tezkeresi salt çoğunluğa ulaşılamadığı için reddedilmiştir. İşte bu çalışmada 1 Mart 2003 Başbakanlık Tezkeresi'ne, AKP Hükümeti'nin müspet karşılık vermesine rağmen TBMM tarafınca olumlu karşılık verilmemesinin nedenleri araştırılmış, buradan hareketle elde edilen veriler ışığında gelecek dönemlere bir bakış açısı kazandırmak amaçlanmıştır. Tezde süreç analizi tekniği kullanılmış olup, elit görüşlerden gelen alıntılar ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Ayrıca tezde istatistiki bilgi ve veriler kullanılmış olsa da temel olarak nitel metot kullanılmıştır. Tezkereye destek verilmesiyle elde edilecek ekonomik kazançların yanı sıra özellike terör örgütü PKK kapsamında, Türkiye'nin güvenlik ve istiktarının sağlanması amacıyla, AKP Hükümeti tezkereye olumlu yaklaşsa da tezkere kabul edilmemiştir. Literatür taramaları ve mülakatlar neticesinde, tezkerenin reddedilmesinde birden çok unsurun etkili olduğu görülmüştür. Irak Savaşı'nın BM meşruiyetine sahip olmaması başta olmak üzere ABD'ye duyulan uluslararası tepki, AKP Hükümeti'ndeki tecrübe ve lider eksikliği gibi nedenler tezkerenin reddedilmesinde önemli rol oynamıştır. Bunların yanı sıra TSK'nın tezkereye yönelik muğlak tutumu da tezkere kararında etkili olmuştur. Nitekim tüm bu sebepler neticesinde, tezkereye olumlu bakan AKP'de dahi muhalif bir cenah oluşmuş ve tezkere, 250 ret oyuna karşılık 264 kabul oyu çıkmasına rağmen Anayasa'nın 96. Maddesi uyarınca salt çoğunluğa ulaşılamadığı için kabul edilmemiştir. Anahtar kelimeler: Türkiye Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Irak Cumhuriyeti, Irak Savaşı, Terör, Tezkere, Müzakere
Türkiye-ABD ilişkilerinin uluslararası ticaret açısından analizi (2008-2018)
Bu araştırma ile Türkiye ve ABD dış ticaret ilişkilerinin 2008-2018 yılları arasındaki dönemi kapsayacak şekilde incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma sürecinde öncelikle Türk Amerikan ilişkileri ele alınmış, karşılıklı ticari anlaşmalar ve ilişkilerde karşılaşılan sorunlar ile ticareti geliştirmeye yönelik olarak atılabilecek adımlardan bahsedilmiştir. Bu bağlamda Türkiye ve ABD ekonomilerinin söz konusu döneme ait dış ticaret faaliyetleri ülkeler ve ürün grupları bazında incelenmiş, ayrıca her iki ülke ekonomisi büyüme, istihdam, enflasyon ve dış ticaret kapsamında karşılaştırılmıştır. On bir yıllık (2008-2018) bir periyod kapsamında yapılan çalışmada Türkiye-ABD arasındaki ticari ilişkilerin gelişimi ve geleceği ele alınmıştır. Araştırmanın ikinci bölümünde, 2008-2018 zaman diliminde Türkiye'nin en fazla ihracat ve ithalat yaptığı ülkeler arasında ABD'nin ilk 10 ülke içinde yer aldığı, 2014'ten bu yana ise Türkiye'nin toplam ihracattaki payının giderek artış gösterdiği belirlenmiştir. Bu süreçte ABD'den ithalat değerlerinde dramatik bir değişim yaşanmamasına karşılık ABD'ye yönelik olarak sürekli dış ticaret açığının oluştuğu saptanmıştır. Ekonomik yapı karşılaştırması açısından değerlendirildiğinde ise ABD'nin büyüme oranları düşük olmasına rağmen istikrarlı olduğu, Türkiye'nin ise dalgalı, değişken ve istikrarsız olduğu gözlenmiştir. İstihdam ve enflasyon açısından yapılan değerlendirme kapsamında ise ABD'nin 2008 krizinden Türkiye'ye oranla bu alanlarda daha fazla etkilendiği saptanmıştır. ABD istikrarlı bir şekilde iyileşme sergilerken, Türkiye'nin işsizlik oranlarında bir iyileşme olmadığı ve enflasyon oranının iki katına çıktığı gözlemlenmiştir. ABD ekonomisinin SWOT analizinde ABD'nin dünyanın en büyük pazarı olması, inovatif ve zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen, güncelliğini yitirmiş altyapı sistemleri, yüksek maliyetli askeri müdahaleleri, siyasi kutuplaşmalar ve ticaretteki korumacı önlemlerinin tehdit olarak karşısına çıktığı görülmüştür. Son olarak, ABD ile karşılaştırmalı ihracat analizi, Açıklanmış Karşılaştırmalı Üstünlükler (AKÜ) Katsayılarını belirlemede kullanılan Balassa Endeksi'ne göre incelendiğinde ise, Türkiye'nin 18 ürün grubunda güçlü açıklanmış karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu ve ABD'ye ihracatını birçok farklı ürün grubunda arttırabilecek potansiyeli bulunduğu gözlemlenmiştir.
AK Parti dönemi Türk dış politikası: Türk-Amerikan ilişkileri örneği (2002-2020)
Bu çalışmada iki müttefik ülke Türkiye ve ABD arasında tarafların çatışan çıkarlarının yol açtığı gerilemlerin yönetilebilir bir düzeye çekilebilir olup olmadığı 1 Mart tezkeresi, silah ambargoları, Halkbank olayı, vize gerilimi, Brunson olayı, S-400 ve F-35 meselesi, Suriye meselesi gibi iki ülke arasındaki konu başlıkları üzerinden incelenecektir. Çalışmanın amacı, özellikle 2002-2020 döneminde Türkiye ve ABD arasında küresel gelişmelerden kaynaklı farklılaşan ulusal güvenlik kaygıları ve çıkarlarının neden olduğu gerilimlerin resmedilmesi sonucunda neden ve sonuç ilişkilerinin irdelenmesi ve bu yolla dış politika yapımında Türk-Amerikan ilişkilerini esas almak suretiyle gerginliklerin nasıl yönetilebileceğini incelemektir. Bu çerçevede, nitel araştırma desenlerinden vaka çalışması türlerinden açıklayıcı/tanımlayıcı durum yöntemi kullanılmış, mülakat yöntemi ve doküman incelemesi ile veri toplanmıştır. Çalışma sonucunda iki ülke arasında 2002 sonrası dönemde gerçekleşen gerilimlerde ABD tarafının Türkiye'ye yönelik olumsuz yaklaşımlarında Türkiye'nin İsrail ile bozulan ilişkilerinin bir yansıması olarak Yahudi lobilerinin önemli rol oynadığı, iki ülke arasında yönetilmesi ve müzakere edilmesi en güç temel sorunların ise S-400'ler ve Suriye meselesi olduğu tespitine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk-Amerikan İlişkileri, Gerilimler, Dış Politika Analizi, Kongre, Yahudi Lobileri.
Osmanlı Devleti-Amerika Birleşik Devletleri ticari ilişkileri (Zirai ürünler, 1850-1917)
Bu çalışmada 19. yüzyılın ikinci yarısından I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde Türk-Amerikan ticari ilişkilerinde en çok ticareti yapılan zirai ürünler ele alınmıştır. Çalışmada yerli ve yabancı tetkik eser, gazete ve dergilerin yanısıra, Osmanlı Arşivi ve Amerikan Ulusal Arşivi'nden istifade edilmiştir. ABD, 1783 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra gelişip genişlemek için ticarete yönelmiştir. Bu bağlamda ilk ilişkiler Garp Ocaklarında başlamıştır. 1827'de Osmanlı donanmasının Navarin'de yakılması hadisesi Osmanlı Devleti'ni ABD'ye yakınlaştırmıştır. Bunun neticesinde de iki devlet arasında 1830 yılında Dostluk ve Ticaret Anlaşması yapılmış, ABD'ye "en ziyade müsaadeye mazhar devlet" statüsü verilmiştir. Böylelikle resmi ilişkiler başlamış ve 19. yüzyılda sömürgecilikle gelişen emperyalizm Osmanlı topraklarında kendisini iyice hissettirmiştir. Osmanlı Devleti ise batıya karşı uyguladığı "denge politikası" gereğince ABD'nin topraklarında gözü olmadığını düşünerek ABD'ye yakınlaşmıştır. Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin dışa bağımlılığı iyice artmış ve bu durum devletin dış politikadaki manevra alanını fazlaca daraltmıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti'nin daha çok hammadde ihraç eden, mamul madde ithal eden bir devlet konumunda olduğunu görüyoruz. İki devlet arasında en fazla ticareti yapılan zirai ürünler, afyon haricinde, hububat, pamuk, meyan kökü, tütün, incir ve kuru üzümdür. Dünya çapında yaşanılan ekonomik bunalımlar, savaşlar, salgın hastalıklar, aşırı soğuk ya da sıcaklar gibi nedenlerle iki ülke arasındaki ticaret zaman zaman durma noktasına kadar gelmiştir. Yapılan devlet teşvikleri ile fazlaca mahsul alınması ve ihtiyaç fazlasının ihraç edilmesi, yine savaşlar nedeniyle bazı devletlerin hammadde ihtiyacını karşılama telaşlarına düşmeleri ve ithalata yönelmeleri gibi nedenlerle zirai ürünlerde ticari münasebetlerin arttığı olmuştur.
Dış politikada denge veya güçlünün peşine takılma: Türkiye-ABD ilişkileri (1960-1980)
Bu çalışma, 1960-1980 yılları arası Türkiye-ABD ilişkilerini, uluslararası ilişkilerin şekillenmesinde gücün, ulusal çıkarların ve gücün küresel dağılımının rolünü vurgulayan Neorealist teori kapsamında yer alan dengeleme (balancing) ve peşine takılma (bandwagoning) kavramları merceğinden incelemektedir. Çalışma, bu dönemde her iki ülkenin seçilmiş olay ve eylemlerini kuramsallaştırma yoluyla incelemekte ve söz konusu kavramların ilkelerine dayalı olarak değerlendirmektedir. Araştırma, Neorealist bakış açısının hem Türkiye'nin hem de ABD'nin bu dönemdeki eylemlerini ve kararlarını anlamakta faydalı olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmanın bulguları, söz konusu yıllardaki Türkiye-ABD ilişkilerinin ve devletlerin uluslararası ilişkilerdeki davranışlarını açıklamada Neorealist teori çerçevesinde yer alan dengeleme (balancing) ve peşine takılma (bandwagoning) rolünün daha derinden anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, ABD, Neorealizm, Dengeleme, Peşine Takılma.
Türk Amerikan ilişkileri ve Türkiye'de eğitime Amerikan etkisi (1945-1965)
Osmanlı döneminde XIX. yüzyılda ABD ile olan ilişkilerin en önemli başlıklarından birini Osmanlı Devleti sınırları içerisinde faaliyet yürüten misyonerlik teşkilatına bağlı Amerikan eğitim kurumları ve onların yürüttüğü eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasından sonra çeşitli sebepler ile İkinci Dünya Savaşının son yıllarına kadar düşük yoğunlukta olan bu alandaki ilişkiler, 1945-1965 yılları arasında çok yönlü ve hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde, Türkiye'de Amerikalı eğitim uzmanları ve akademisyenler vasıtasıyla eğitimin her kademesinde Amerikan etkisini görmek mümkündür. Dünyanın ilk planlı ve sürekli öğrenci değişim programı olarak kabul edilebilecek Fulbright Programı, Amerikan Barış Gönüllüleri Programı, Amerikalı eğitim uzmanları ve Türkiye'de Amerikan tarzı özel statülü üniversitelerin açılması hep bu dönemin içindedir. Bu dönemdeki eğitim ile ilgili tüm başlıkları birlikte ve birbirlerine olan etkileri açısından irdeleyerek değerlendirme amacı bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Türkiye'de 1950'li yıllardan önce yurtdışı eğitim için ağırlıklı olarak Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerini tercih edilirken bu dönemden itibaren Türk gençleri için artık öncelikli rota ABD olmuştur. Bu durum, kamu ve özel sektörde çalışma hayatı içinde olup eğitim ve staj için yurt dışına gönderilen kişiler için de geçerlidir. Erken Soğuk Savaş dönemini içine alan bu yıllarda iki ülke arasındaki eğitim ve kültür ilişkileri, ABD'nin dünyanın birçok bölgesinde uyguladığı; amacı ABD hegemonyasını güçlendirmek olan ve içeriğinde Amerikan propagandasını barındıran eğitim ve kültür politikalarına uygun olarak başlayıp gelişmiştir. İki ülke arasındaki eğitim ve kültür alanındaki ilişkinin ABD için önemi, Soğuk Savaş şartlarında antikomünist algı oluşturmanın yanı sıra Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgedeki etkinliğini artırmak için ihtiyaç duyduğu yerel insan kaynağının yetiştirilmesidir. Türkiye ise bu programlara dâhil olarak, bir tarftan ulusal güvenlik ve ekonomik alanlardaki ihtiyaçları için ABD'den destek alırken diğer taraftan da gelişmek ve büyümek için ABD'yi model ülke olarak görmüştür. İki ülke arasındaki eğitim ve kültür alanındaki ilişkiler bu dönemde dış politikanın diğer konularından bağımsız gelişmemiştir. Bu dönemde Türkiye'de, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, ABD'nin uygulamaya koyduğu ekonomik ve sosyal programlar neticesinde ekonomik, siyasal, sosyal ve günlük hayatta ciddi bir Amerikan etkisi oluşmaya başlamıştır. Bu etkinin oluşmasında, ABD'nin ekonomik ve askeri yardımlarının yanı sıra o tarihlerde tüm dünyada uygulamaya koyduğu eğitim ve kültür siyaseti belirleyici olmuştur. Bu dönemde, Amerikan değerlerinin Türk halkına benimsetilmesi için günümüzde "Kamu Diplomasisi" kavramı içinde değerlendirilebilecek faaliyetler; Türk-Amerikan Derneği ve Amerikan Barış Gönüllüleri Örgütü gibi teşekkülerin yanı sıra Amerika'nın Sesi gibi birçok yazılı ve görsel yayın kuruluşu üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Metot olarak; çalışmanın bir tarih araştırması olması nedeniyle tarih araştırmalarının klasik yöntemi olan tasnif, tahlil, tenkit, terkip yöntemleri kullanılmış, anlatılan konunun özelliğine göre kronolojik olarak ilerlenmiştir. Asıl amaç, iki ülke eğitim ilişkilerinin Türkiye'ye olan etkisini açıklamak olduğundan dönemin uluslararası ve bölgesel durumu da uluslararası ilişkiler disiplini çerçevesinde ele alınmaya çalışılmıştır.
1947-1960 arası Türkiye-Amerika ilişkilerinin sosyo-kültürel hayata etkileri
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Sovyet SSCB yayılma çabaları iki kutuplu bir çatışma alanı oluşturmuş, Türkiye bu iki kutuplu sahada SSCB'nin Montreux Sözleşmesi'nin güncellenmesi ve boğazların Karadeniz ülkeleri ile ortak yönetilmesine ilişkin talepleri karşısında ABD tarafını seçmiştir. Türkiye-ABD ilişkileri zamanla Türkiye'yi siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel anlamda etkilemiş, Türkiye Atatürk dönemi ile başlayan ulusal bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinden uzaklaşmıştır. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Atatürk sonrası dönemde Türkiye'de siyasi yapılanmada yaşanan değişimler, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte çıkarılan vergiler ve bu vergilerin Türk toplumu üzerindeki yansımaları, kültürel alanda gerçekleştirilmeye çalışılan yeni devrimsel politikalar ve komünizme karşı Türkiye'nin aldığı pozisyon ele alınmıştır. İkinci bölümde Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı esnasında sergilediği politik duruş ve savaş sonrası Batı dünyası ile olan ilişkilerindeki yansımaları üzerinde durulmuş, ABD'nin komünizme karşı saha hakimiyeti oluşturma politikası ile birlikte uluslararası arenada Türkiye-Amerika yakınlaşması ele alınmıştır. İki ülke arasında imzalanan anlaşmalar, Türkiye'de çalışmalar yapan yabancı uzmanlar ve Truman Doktrini ve Marshall Planı ile ABD tarafından sağlanan iktisadi yardımlar tezin esas konusu olan sosyo-kültürel hayatı etkileyen temel konular olmuştur. Üçüncü bölümde ise Marshall yardımlarının alınması ve Türkiye'de uygulanması ile birlikte Türkiye'de artan Amerikan etkisi ele alınmış, bu etkinin eğitim, tarım, ulaştırma, sosyal hayat ve sinema gibi alanlarda oluşturduğu etkiler üzerinde durulmuştur. Genel olarak Türkiye'nin yörüngesini Batıya çevirmesi ile birlikte iç ve dış politikada yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerin Türk toplumu üzerinde yarattığı etki ve değişim incelenmiştir.
Türkiye milli güvenlik stratejilerinin ABD tarafından algılanışı: S400 krizinin medyaya yansıması
Terörizmin ortaya çıkardığı sorunlar yerel boyuttan küresel boyuta evirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti komşu olduğu ülkeler nezdinde savaş ve terör eylemleriyle daima yüz yüze kalmaktadır. ABD-Irak savaşı ve Arap Baharı sonrası Türkiye'ye komşu olan ülkelerde terör örgütlerinin organizasyon yapılarını güçlendirmelerine olanak sağlamaktadır. Suriye ile Türkiye arasındaki iyi ilişkilerin Suriye iç savaşı sonrası farklı bir boyut alması bölgedeki terör örgütlerinin etki alanlarının genişlemesine imkan sağlamıştır. PKK ve DAEŞ terör örgütlerinin Türkiye Cumhuriyetini hedef alan terör eylemleri sonrası sınır güvenliğinin korunması için Türkiye güvenlik tedbirlerini arttırma yoluna gitmiştir Bu tehditleri geri çevirmek amacıyla Rusya'dan temin edilen S-400 hava savunma sistemleri; Türkiye'nin üyesi olduğu NATO ve stratejik ortak olarak adlandırılan ABD devletini rahatsız etmiştir. Tehdit ve yaptırım söylemleriyle ABD ve Türkiye arasındaki ikili ilişkileri olumsuz etkilemiştir. NATO ve ABD yetkilileri tarafından kullanılan bu dil, söylem analizi yöntemiyle incelenmiştir. Türkiye'nin üyesi olduğu ve müttefik olarak adlandırdığı yapıların, Türkiye'nin milli güvenliğini ilgilendiren konularda takındıkları tavırlar üzerinden; bir devletin ulusal güvenliğini ilgilendiren konularda karşılaşabileceği sorunlar ve çözüm yöntemleri üzerinden bir çalışma ortaya konulacaktır.
Bağımlılık teorisi kapsamında Vietnam savaşı döneminde Türk Amerikan ilişkileri
Uluslararası İlişkiler disiplinindeki en önemli akademik tartışmalardan birini toplumların geri kalmışlıkları meselesi oluşturmaktadır. Batı merkezli yaklaşıma göre toplumlar, modernleşme süreçlerindeki aksaklık yüzünden geri kalmışlardır. Ancak bu düşüncenin aksine bağımlılık kuramları, Doğu toplumların geri kalmışlığının sorumlusunun batılılar olduğunu savunmaktadır. Zira sömürgecilik üzerinden oluşan dünya pazarı, zamanla kapitalist nitelikli bir dünya sistemi halini almıştır. Bu da gelişmiş kapitalist merkezin çevreyi sömürmesi üzerinden şekillenen bir düzenin oluştuğu anlamına gelmektedir. Tez kapsamında ele alınan Vietnam örneğine bakıldığında da bağımlılık kuramcılarını doğrulayan bir durum göze çarpmaktadır. Çünkü uzun yıllar Fransız sömürgeciliğine maruz kalan Vietnam, bağımsız bir ülke olarak komünizm açısından model olabilecek potansiyeli taşıdığı dönemlerde de ABD'nin müdahalesine uğramıştır. Dolayısıyla Vietnam, geri kalmamış; geri bırakılmıştır. Vietnam Savaşı, ABD'nin küresel düzeyde yürüttüğü komünizmle mücadele argümanı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Çünkü Washington, komünist modellerin domino taşı etkisi yapmaması için mücadele edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda Truman'dan itibaren Vietnam'la ilgilenen ABD'nin aslında yalnızca Vietnam'la dünya meseleleriyle daha fazla uğraştığı görülmüştür. Bu durum, Türk-Amerika ilişkilerinde de yakınlaşma yaşanmasına yol açmıştır. ğiTruman Doktrini çerçevesinde Sovyet tehdidinin bertaraf edilmesi için Türkiye'ye yardımlarda bulunan ABD'nin bu yardımları Ankara'da büyük memnuniyet yaratmıştır. Nitekim devam eden süreçte Türkiye, Marshall Yardımlarından da faydalanmış, ABD'yle çok sayıda ikili anlaşma yapmış, NATO'ya dahil olmuş, ABD'ye kendi topraklarında askeri üs kurma imkanı vermiş ve diğer pek çok boyutuyla Batı Dünyası'na entegre olmuştur. Eisenhower Doktrini'nin ardından Ortadoğu'daki çıkarlarıyla ABD'nin çıkarlarının örtüştüğünü düşünen Türkiye, pek çok meselede Amerikan çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeye çalışmıştır. Tüm bu tablo iki ülke arasında ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel düzeyde yakınlaşma yaşanmasını sağlamıştır. Fakat buna rağmen ikili ilişkilerde krizler de yaşanmıştır. Örneğin Küba Füze Krizi ve Johnson Mektubu, münasebetlerin samimiyetini derinden yaralamış ve Ankara'da büyük kırgınlık yaratmıştır. Zira bu süreç, Türkiye'nin güvenlik endişesiyle yöneldiği Batı Bloku içerisinde ABD'ye karşı simetrik olmayan bir bağımlılık ilişkisinin oluştuğunu fark etmesini sağlamıştır. Yani ABD'yle tesis edilen ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel ilişkiler neticesinde Washington yönetimi, Türkiye'yi bir yarı çevre ülke statüsünde konumlandırmaya çalışmıştır. Bu tezde de literatür taramasından yararlanılarak Vietnam Savaşı döneminde Türk-Amerikan ilişkileri incelenmektedir.
Türk – Amerikan ilişkilerinde Kıbrıs meselesi (1945-1980)
İlk başlarda Levant olarak adlandırılan Doğu Akdeniz'de ticari faaliyetler olarak başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, sonraki yıllarda özellikle de soğuk savaş döneminde müttefiklik olarak adlandırılabilecek seviyeye gelmiştir. Ancak bu gitgide karmaşık hale gelen ilişki, zaman zaman kopma noktasına gelen sarsıntılar geçirmiştir. Türk – Amerikan İlişkilerinin hayat seyrinde bazı önemli dönüm noktaları ve hayati konular vardır. Doğu Akdeniz'de kapladığı küçük alana rağmen, Kıbrıs'ta yaşanan karmaşık ve uzun anlaşmazlılar, kolay çözülmesi beklenen bir sürecin dışına çıkarak, sarsıntılara sebebiyet veren konulardan birisi haline gelmiştir. Bu anlamda 1945-1980 arasında ikili ilişkiler zaman zaman bölgedeki çıkarlar adına, müttefiklik üzerine kurulurken, zaman zaman da kriz diplomasisine dönüşmüştür. Özellikle Kıbrıs meselesi iki ülkenin ilişkilerini sürekli yeniden değerlendirmesine yol açmakla birlikte ABD'nin genel siyasetinin daha çok NATO ittifakının devamı ve çıkarları etrafında şekillendiği ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Türk – Amerikan İlişkileri, Soğuk Savaş, Kıbrıs, NATO, KKTC
1914-1945 yılları arası Türk-Amerikan ilişkileri
Bu çalışma; 1914-1945 yılları arası Türk-Amerikan ilişkilerini ele almakla birlikte, iki ülke arasındaki siyasî, ticarî, kültürel, diplomatik ve eğitim faaliyetlerini içermektedir. İkili ilişkiler ilk olarak Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'da bulunan eyaletleriyle ticarî amaçlı olarak 19. yüzyılda başlamıştır. Ticaretle başlayan ilk temaslar diplomatik ve siyasî ilişkilerin başlamasını da sağlamıştır. Akabinde Osmanlı topraklarına Amerikalı misyonerlerin gelişiyle birlikte ikili ilişkiler hız kazanmış, beraberinde de eğitim ve kültür politikaları üzerine belli başlı problemlerin yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla bir süre ikili ilişkiler kesilmişse de savaş sonrasında iki devlet arasındaki ilişkiler ticarî faaliyetlerle yeniden başlamıştır.Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zarurî şartlar nedeniyle çıkarmış olduğu Tehcir Kanunu, Amerikan misyonerlerin tepkisine neden olmuştur. Ermenileri sürekli olarak Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtan Amerikan misyonerleri, Tehcir Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra Ermenilere yardım etmek amacıyla Near East Relief adında bir örgüt etrafında faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Savaştan sonra iki devlet arasındaki ilişkiler özellikle Amerikan misyonerlerin Ermeni faaliyetleri, Osmanlı Devleti'ne karşı düşmanca tutumları nedeniyle olumsuz etkilenmiştir. Bu etkilenme kendini siyasî alanda da göstermiştir. ABD'deki Türk aleyhtarlığına yönelik lobi çalışmaları, 1923 yılında Lozan'da etkinlik kazanmıştır. İki devlet arasında imzalanmış olan Türk-Amerikan Lozan Antlaşması, lobi çalışmalarının da etkisiyle 1927 yılında Amerikan Senatosu tarafından kabul edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Amerika, Misyoner, Ermeni, Ticaret, Anlaşma, Savaş ve Diplomasi
Uluslararası Hukuk ve Türkiye - ABD ilişkileri bağlamında eleştirel bir bakış açısıyla İncirlik Üssü'nün kullanımına dair bazı tespitler
Bu çalışmada uluslararası hukuk ve Türkiye-ABD ilişkileri bağlamında eleştirel bir bakış açısıyla İncirlik Üssü'nün kullanımına dair bazı tespitler ele alınmaya çalışılmıştır. Tezin amacıkuruluşundan itibaren Türkiye-ABD ilişkilerinde temel unsur olarak yer alan İncirlik Üssü'nün, hukuki statüsünü bu statü kapsamında uluslararası hukuk ilkelerinin üssün kullanımında uygulanmasını ve Türk-ABD ilişkilerine olan etkisiniincelemektir. Çalışmanın birinci bölümünde Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihsel sürecine yer verilmiştir. Kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti ile ticari ilişkilere başlayan ABD'nin I.Dünya Savaşından sonra Türkiye ile olan ilişkilerinde düşük profilli bir politika izlediği gözlenirken, II. Dünya Savaşının ardından ise Türkiye-ABD ilişkileri NATO'ya üye olma süreci ile beraber müttefik ülke konumuna ulaşmıştır. Soğuk Savaş döneminde ise SSCB tehdidi Türkiye'nin Batı ile uyumlu bir dış politika anlayışı izlemesine neden olmaktadır. İkinci bölümde Türk-Amerikan ilişkilerinde stratejik öneme sahip İncirlik Üssü'nün Amerika'nın üs politikası ve Ortadoğu'ya yönelik hedefleri ileberaber Türkiye-ABD ilişkilerinin seyrini belirleyen yegâne faktör olduğu açıklanmıştır. Üçüncü bölümde İncirlik Üssü'nün Soğuk Savaş tehdidine karşı caydırıcı bir üs olma görevinin yerini küresel terörle mücadele üssü olmaya bıraktığı yönünde bir eğilimin mevcudiyeti üzerinde durulmuştur. İncirlik Üssü, artık yenidünya düzeninde ulaşılmak istenen yeni misyonu ile yıllardır terörle mücadele eden Türkiye ve küresel terör çatısı altında Ortadoğu'ya hegemonyasını taşımak isteyen ABD'nindış politikasını yönlendirici özelliğe sahip olduğuna vurgu yapılmıştır. Dördüncü bölümde İncirlik Üssü'nün uluslararası hukukun temel ilkelerine, kurucu anlaşmalara ve iç hukuka uygun olarak kullanılıp kullanılmadığı tartışılmıştır. Sonuç bölümünde ise İncirlik Üssü'nün Türk-Amerikan ilişkilerinde yeri geldiğinde bir baskı aracı, yeri geldiğinde pazarlık unsuru olarak kullanıldığıüzerinde durularak, Üssün kullanımına dair yasal zeminine ilişkin çeşitli sonuçlara ulaşılmıştır.
Marshall Planı ve Türkiye'de Marshall Planı'nın uygulanışı
5 Haziran 1947 de Amerika eski Dışişleri Bakanı George C. Marshall'ın Harvard Üniversitesinde verdiği bir demeçle mahiyet ve ana hatlarını ilk defa açıkladığı ve kendi ismini taşıyan plan arz ettiği hususiyetler itibariyle tarihte bir benzeri bulunmayan ve gayesi sadece yardım isteyen devletlere ödünç ve hibe şeklinde para yardımı yapmaktan ibaret olmayan Marshall Planı II. Dünya Savaşından geri kalmış felaketzede bir Avrupa ekonomisinin tamir ve takviyesini göz önünde bulundururken dışardan yardıma muhtaç bir Avrupa değil, aksine her bakımdan kendi kendisine yetecek bir Avrupa'yı hedef tutmuş bulunmaktadır. Bunun üzerine Marshall Planı aslında bir ?iktisadi kalkınma? ve katılan memleketlerce bir ?işbirliği? planıdır.Marshall Planı kanunu kabul edilirken içeriğinde üç esas şöyle tespit edilmişti:1)Katılan ülkelerde sanayi ve zirai üretim arttırmak.2)Savaş sonrası Avrupa'sında bütçelerin ve paraların sağlamlığını temin etmek.3)Gümrükler mevzuunda yeni bir takım tedbirler alıp bazı tadilat yaparak Avrupa memleketlerinin kendi aralarında ve diğer memleketlerle olan alış verişlerini kolaylaştırmak ve geliştirmek.18 Avrupa devletinin katıldığı ?Avrupa İktisadi İşbirliği? diğer adı ile ?Marshall Planı? faaliyetlerine Türkiye'nin katılışı 1947 Temmuzunda açılan ?Paris Konferansı? ile başlar. 4 Temmuz 1948 de Birleşik Amerika'yla imzalanan anlaşma ile de Türkiye Marshall programında bilfiil yer almıştır.Türkiye, II. Dünya savaşına fiilen girmemiş olduğu için Türkiye'nin savaşın zararlarından korunduğu, iktisadi olarak sarsılmadığı akla gelebilir. Fakat gerçek böyle değildir. 1938 senesinde Avrupa'da savaş için bloklaşmalar oluşurken savaşı yatıştırma siyasetine bel bağlamanın anlamsız ve tehlikeli olduğunu gören Türkiye bütün kaynaklarını ülke savunmasına yönlendirmiştir. Meydana gelebilecek herhangi bir istila hareketine karşı derhal silahla karşılık verebileceği ve bu maksat için icap ederse son neferine kadar dövüşmek kararında olduğunu yalnız bu şekilde dünyaya ilan etmişti.Truman doktrini ile Marşal planının tatbikine kadar memleketin gerek askeri ihtiyaçları, gerek iktisadi kalkınma faaliyetleri, dış yardımdan faydalanmaksızın, Türk kaynaklarından karşılanmak mecburiyetinde idi. ABD askeri yardımı her ne kadar savunma masraflarımız bakımından yükümüzü hafifletmiş ve askeri kuvvetlerimizin modern silah ve malzeme ile donatılmışsa da bu yardımın iktisadi kalkınmamıza doğrudan doğruya bir kar temin ettiği iddia edilemez.Osmanlı devletinde IV. Murat zamanında devlet düsturu (borç alan buyruk alır) haline getirilen borç almama geleneği ilk olarak Kırım Savaşından (1853) sonra İngiltere'den alınan dış borçla bozulmuştur. Borçlar içişlerimize yapılan müdahaleyi arttırdığı gibi ekonomimizi de yıkmış sonuçta Osmanlı devleti ?Duyun-ı Umumiye?yi ilan etmek zorunda kalmıştır. Adı geçen dış yardımların Türkiye üzerinde uzun vadede bırakacağı tesirlerin içişlerine müdahale, çok yönlü tavizler ve ekonomik bağımlılığın takip etmeyeceğini düşünmek yanlış olmayacaktır.
Doğu Anadolu bölgesindeki Amerikan konsolosluklarının raporlarına göre bölgenin siyasi-sosyal ekonomik yapısı
Amerika, bağımsızlığını kazandıktan sonra diplomatik ve ticari ilişkilerinin olduğu bölgelere konsolosluklar açmıştır. Bu bölgeler arasında yer alan Türkiye'de İstanbul, İzmir gibi bazı liman şehirlerinde ve Anadolu'nun iç kısımlarında da Amerikan Konsolosluklarım görmekteyiz. Amerika'nın konsolosluklar açmasının sebebi bu bölgelerdeki çıkarlarını gerçekleştirmektir. Bu amaçla ticari, siyasi, sosyal faaliyetlerde bulunulmuştur. Doğu Anadolu Bölgesinde açılan önemli konsoloslukların başında Harput ve Erzurum Konsoloslukları gelmektedir. Amerika, bu bölgelerde konsolosluk açma girişimlerini 1890'larda başlatmıştır. Harput Konsolosu olarak Thomas Herbert Norton, Erzurum Konsolosu olarak Leo Bergholz, Osmanlı Devleti tarafından resmen tanınmışlardır. Erzurum ve Harput'takİ Amerikan Konsoloslukları açıldıkları sırada bölgede yaşanan Ermeni sorunu ile ilgilenmişler ve Amerika'yı bu konuda her türlü ayrıntıdan haberdar etmişlerdir., Konsolosluklar, yetki alanları içindeki Amerikan kolonisi ile yakm ilişki içinde olmuşlar, Amerikalı misyonerlerle ortak çalışmalar yapmışlardır. Bölgelerindeki Amerikan kuruluşlarının koruyuculuğunu üstlenmişler, bunu zaman zaman bahane ederek Türk yönetiminin iç işlerine karışmak istemişlerdir.II Konsolosluklar,Amerika ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kesilmesine kadar faaliyetlerine devam etmişler, kapitülasyonların kaldırılması ile diplomatik ilişkiler kesilmiş ve konsolosluklar kapanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Konsolosluk, misyoner, Ermeni Sorunu.
Ulusal güvenlik ve istihbarat: Türkiye ve ABD üzerine kavramsal bir çerçeve
ÖZET Ulusal güvenlik ve istihbarat birbiri ile kaçınılmaz bir şekilde yakından ilgilidir. Bilgi-eylem ilişkisi içerisinde zamanında, yeterli ve doğru "haberalma" yanında; dış politikanın eylem çıktısı olarak uygun "gizli ve örtülü müdahale yöntemlerinin seçilmesi ve yönetilmesi"; "propaganda" ile hedefin ikna edilmesi; öte yandan bilgi ve eylemlerin gizlenmesi/örtülü hale getirilmesi ve güvenliğinin sağlanması için gerekli olan "koruyucu güvenlik"; politika oluşturma ve uygulama süreci içerisinde döngüsel olarak sürekli etkileşim içinde birer faaliyet alanıdır. İstihbarat fonksiyonları, sadece karar verme sürecine doğru, zamanında ve faydalı bilgi ve değerlendirmeler sunmak ile sınırlı değildir. Uluslararası arenada söz konusu olabilecek ve geçmişte de yaşanmış güvenlik riskleri devletler arası açık veya gizli savaşlar olabilir. Bu savaş sadece diplomasi veya askeri güçle kazanılmaz. Böyle bir mücadele iç ve dış politikada hedef birlikteliği sağlayacak hiyerarşik-kurumsal bir disiplin içerinde yürütülecek bir gizli (açıkça ilan edilmemiş) savaş veya mücadele ile yürütülür. Böyle bir mücadele ise bilgi-eylem bileşkesi boyutları ile büyük ölçekte istihbarat fonksiyonları ile yürütülebilir. Güvenlik ve istihbarat ilişkisi uluslararası arenada yeni aktör, yöntem ve vasıtalar kazanmıştır, istihbarat fonksiyonları artık sadece gizli servislerin istihbarat üretimi ile sınırlı değildir. Yeni aktör ve yöntemler ile hedef ülkelerdeki ulus-devlet yapısı ve egemenliği, kısa devre edilerek; "Demokrasi", "Çağdaşlaşma" ve "Kalkınma" gibi modeller örtüsü altında, Finans Kurumları-NGO-Vakıf-Enstitü-Araştırma Merkezi-Çokuluslu Şirket gibi yapılar aracılığıyla, hedef ülkedeki kurumlar ve kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmesi, toplum ile iktidar arasında bir ağ örülmesi hedeflenmektedir. Ülkelerin iç düzenlerinde toplumla devlet arasına giren bir örgütlenme sağlayarak, devlet egemenliğine paralel bir egemenlik kurulmaktadır.Paralel yönetimin oluşturulma süreci, içine sızılan devlet bürokrasisinin de yardımıyla, yaygın bir "medyatik" ve "entelektüel" yedek güç oluşumu ve "manifacturing public perception" denilen "kamu-oyunun algılama dizgesini üretme" sürecinde, ülke insanlarının, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, uygulamaya geçmeleri sağlanmaktadır. Bu süreçte, örgütlenme, kurumsallaşma ve uygulama birlikte yürütülerek, başka ülkelerin siyasal ortamına kolayca dalmak, ikili ilişkileri bozmadan sisteme nüfuz etmek üzere yeni örgütler oluşturulmaktadır. Sonuç olarak, demokrasi; etnik ve dinsel ayırımlar temelinde toplumsal ve siyasal alanda istikrarsızlıklar ve krizler yaratmak için ideolojik yönlendirmeleri de kapsayan bir müdahale aracı haline dönüştürülmektedir. Yeni stratejik güvenlik ortamında artık ulusal çıkarların askeri olmayan yollarla elde edilme ihtiyacı, askeri seçeneklerin en son başvurulacak yöntemler olması çeşitli istihbarat fonksiyonları ile desteklenen yeni ulusal güvenlik politikalarına olan gerekliliğin temel nedenidir. Ulusal güvenlik ve istihbaratın iç içeliği; sadece istihbarat üretimi değil ulusal güvenlik ve uluslararası ilişkilerin örtülü yönlerini kullanmak, alternatif yöntemler bulmak ve dışarıdan bize yöneltilen eylemlere karşı korunmak için gerekli bir konsept sağlamalıdır. Ulusal güvenliği sağlamanın ve korumanın en etkili yolu, istihbarat fonksiyonlarımızın uluslararası güvenlik politikalarımızı destekleyecek şekilde yapılandırılması ve geliştirilmesidir. Türkiye, başkaları tarafından dayatılan değil, kendi stratejik projeksiyonlarını, uygulayacak çok yönlü ve menfaatlerinin bulunduğu her coğrafyayı kapsayacak bir istihbarat ağı ile, propaganda ve örtülü operasyon gücü ve yöntemlerini geliştirmek ve bu faaliyetlerini yeterli bir koruyucu güvenlik sistemi ile desteklemek zorundadır.
Türk-Amerikan askeri ilişkileri (1945 sonrası)
ÖZET 1923 Lozan. Konferansı 1784 yılında başlayan Türk-Amerikan ilişkilerinde Osmanlı Dönemini bitirirken Cumhuriyet Dönemini başlatmıştır. Türkiye ve ABD ikinci Dünya Savaşı ertesinde de takip ettikleri tarafsızlık ve ittifaklardan uzak durma politikalarında sıyrılmış, ulusal çıkarlarını korumak amacı ile ikili ilişkilerini geliştirmeye başlamışlardır. Bir tarafta Monreo Doktrininden sıyrılmış ABD diğer tarafta Batılılaşmayı hedef kabul eden Türkiye. ABD, Sovyet tehlikesine karşı Truman ve Marshall yardımları ile Türkiye'yi desteklerken, Türkiye de Batının yanında olduğunu göstermek amacıyla Kore'ye asker göndermiş ve müttefik kuvvetlerle beraber savaşmıştır. Kore Savaşı Türkiye'nin NATO üyelik sürecini hızlandırmış ve kuruluşunun üçüncü yılında Türkiye ABD'nin de desteği ile NATO'ya üye olabilmiştir. Bu tarihten sonra BM ve NATO, Türk-Amerikan ilişkilerinde esas teşkil etmiştir. Türkiye'nin NATO'ya üyeliği ile beraber ABD ile sıkı ilişkilere girilmiş ve ABD'nin Türkiye'deki birçok askeri üs ve tesisi kullanmasına izin verilmiştir. İyi giden ilişkiler ilk yarayı 1962 Küba Krizi ile almıştır. Kıbrıs'ta yaşanan olaylar sebebi ile 1964'te Türkiye adaya müdahale etmek istemiş, fakat ABD'nin sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Başkan Johnson'un Türkiye'ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderdiği mektup Türk-Amerikan ilişkilerine ağır bir darbe vurmuştur. Sekteye uğrayan ilişkiler 1969 Savunma ve İşbirliği Antlaşması ile bir düzene oturtulmak istenmişse de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve ertesinde Türkiye'ye uygulanan Amerikan silah ambargosu ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. İlişkilerin tekrar başlaması 1978'de ambargonun kalkması ve arkasından 1980'de Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşmasının imzalanması ile mümkün olabilmiştir. İmzalanan antlaşmalar ile ilişkilere bir düzen verilmek istenmiş ve Türkiye'deki Amerikan askeri varlığı da yeniden ele alınmıştır. Günümüzde de halen ABD'nin faaliyetlerine izin verilen üs ve tesisler Adana-İncirlik, Diyarbakır-Pirinçlik, Balıkesir,Ankara-Belbaşı ve Akıncı üs ve tesisleridir. Ayrıca izmir'de iki de NATO karargahı bulunmaktadır. Yeni düzenin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz Körfez Savaşı, sonrasında Türkiye'yi rahatsız edecek bir çok sorun bırakmasının yanı sıra Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu bir etki yaratmıştır. Türkiye, Amerika'nın Körfez politikalarını takip edip desteklerken çekimser kalan Avrupa'ya da ABD adına cevap vermiştir. Körfez Savaşı sonrasında Saddam'ın cezalandırmak istediği Kürtlerin Türkiye'ye kaçması ile başlayan göç sorunu da Türkiye'de konuşlandırılan Çekiç Güç (Poised Hammer) adlı uluslararası nitelikte bir güç ile çözümlenmiştir. Irak'ın otuz altıncı paralelin kuzeyindeki uçuşa yasak bölgesinde uluslararası gücün denetiminde bir kontrollü bölge oluşturulmuş ve Kürtler bu bölgede konuşlandırılmıştır. Çekiç Güç halen Kuzeyden Keşif Gücü olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. ABD, Türkiye'nin AB ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) üyeliğini de desteklerken, bu konuların beraberinde sorun çıkarmasını ve bu sorunun NATO'yu zedelemesinden de endişe duymaktadır. Türkiye'nin Yunanistan ile ilgili konularında da denge politikası gütmektedir. ABD'nin dış politika anlayışı Türkiye ile ilişkilerini olumlu bir havada tutmasını gerekli kılmaktadır. Ayrıca ABD'nin halen Türkiye'de ilişkili olduğu birçok ekonomik ve askeri proje de ikili ilişkileri sıcak tutmaktadır. Son elli yılın fakat özellikle son 30-35 yılın Türk-Amerikan ilişkilerine bakıldığında Türkiye'nin çıkarlarını zedeleyecek büyük sorunlarla karşılaşılmadıkça ilişkilerde problemlerin yaşanmayacağıdır, ilişkilerde gelecekte de beklenilen, geleneksel güvenlik yardımının siyasi alanda işbirliği ile desteklendiği daha olgun ve çeşitlendirilmiş bir ilişki halini almasıdır. Kısacası daha dengeli, eşit, çok yönlü ve makul bir ittifak.
Milli Mücadele Dönemi Türk-Amerikan ilişkileri
ÖZET 1830 yılında kurulan Amerika Birleşik Devletleri-Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler 1914 yılına kadar ticari ilişkiler olarak devam etti. I. Dünya Savaşı başladığı halde devam eden ilişkiler 1917 yılında Amerika'nın savaşa katılması ile kesildi. Amerika cumhurbaşkanı Woodrow Wilson yayınladığı 14 noktası ile bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de etkili oldu. Wilson Prensipleri Amerika'ya karşı sempatisi olanları çoğalttı. Paris barış Konferansı'nda Amerika'ya Ermenistan mandası teklif edildi. Ayrıca Boğazlar Bölgesi'nin mandası veya tüm Anadolu'yu içine alan bir mandanın da Amerika tarafından üstlenilmesi isteniyordu. Paris Barış Konferansı'nda ortaya çıkan manda meselesi, Türkiye'de de özellikle aydınlar arasında çok fazla taraftar buldu ve konu üzerinde uzun tartışmalar yapıldı. Manda taraftarları Mustafa Kemal'i ve Erzurum ile Sivas Kongrelerini etkilemeye çalıştılar. Kongrelerden manda lehine bir karar çıkartmak istiyorlardı. Paris Barış Konferansı esnasında, Wilson kendi koyduğu prensipleri Türklere uygulamaktan çekindi ve çoğunluğu Türk olan İzmir'in Yunanistan'a verilmesinde büyük rol oynadı. Amerika bölge şartlarını yerinde incelemek üzere bölgeye iki komisyon gönderdi. King-Crane Komisyonu daha çok Suriye ve Filistin bölgesi ile ilgilenirken Harbord Heyeti doğu Anadolu Bölgesi ile yani Ermenisran mandası ile ilgileniyordu. Bu iki heyet, raporlarında Amerika'nın bölgede bir manda kurmasının zorlukları ve Harbord Heyeti'nin raporunda da Ermenistan Devleti'nin kurulamayacağını açıklamalarının da etkisiyle Amerikan Senatosu, Ermenistan mandasını reddetti. Bunun sonucunda Türkiye'de, Amerika'da ve Avrupa'da yavaş yavaş Amerikan mandası tartışmaları sona erdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin İstanbul'daki Yüksek Komiseri Amiral Bristol, Ankara Hükümeti ile ilişkilerin iyileştirilmesini ve resmi ilişkiye girilmesini istiyordu. Çoğu zaman Milli Mücadele'nin başarısı ve haklılığı konusunda Washington'u uyarıyordu. Ama Washington, Ankara ile resmiilişki içine girmekten her zaman kaçındı, iki hükümet arasında diplomatik ilişkiler Sakarya Savaşı'ndan sonra başladı. Washington, Ankara Hükümeti ile görüşmelerini ticarî ilişkiler çerçevesinde sürdürdü. Açık Kapı ilkesini ve çıkarlarını korumaya çalıştı, iki ülke arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın Senato'da kabul edilmesi işi yapılan propagandalar nedeniyle zorlaştı. Ermeniler ve onları destekleyen kişiler anlaşmanın imzalanmasını engellemeye çalıştılar. Anlaşmayı destekleyenler de olsa, 1927 yılında Amerikan Senatosu anlaşmayı reddetti. Bunun üzerine Amiral Bristol ve Tevfik Rüştü Bey arasında yapılan görüşmeler sonucunda iki ülke arasında diplomatik ilişkileri tesis eden bir antlaşma imzalandı. Böylece iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler kurulmuş oldu.
Ulusal güvenlik söylemi ve Türkiye-ABD ilişkilerinin değişen dinamikleri: 1 Mart Tezkeresi örneği
Bu araştırmada, Körfez Savaşı'ndan itibaren Türkiye-ABD ilişkileri ulusal güvenlik söylemi üzerinden ve 1 Mart Tezkeresi örneğinde analiz edilmektedir. Çalışmanın temel amacı, iki ülke ilişkilerinin dinamiklerinin Körfez Savaşı'yla birlikte değişmeye başladığı ve ABD'nin bu bölgede yürüttüğü politikaların Türkiye tarafından ulusal güvenliğine tehdit olarak kodlandığını ortaya koymaktır. Tezin teorik iddiası ise Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme kuramının, Türk-ABD ilişkilerinde Türkiye açısından yaşanan bu değişimi anlamak için yeni bir kavrayış sunacağıdır. Güvenlikleştirme teorisi, politik alanda seyreden iki ülke ilişkilerinin ulusal güvenlik alanına taşınmasında söylem üzerinden alternatif bir perspektif sunmaktadır. Kuzey Irak'ta Kürt oluşumunun ortaya çıkmasıyla beraber Türkiye-ABD ilişkilerine önce güvensizlik siyaseti hâkim olmuştur. 2003 Irak işgali sürecinde ise Kürt oluşumunun bağımsız bir devlete dönüşme olasılığıyla beraber iki ülke ilişkilerinin nasıl güvenlik alanına taşındığı güvenlikleştirme teorisinin sağladığı kuramsal çerçeve ile açıklanmıştır. Bu argümanlar, iki ülke ilişkilerinde kırılma kabul edilen 1 Mart Tezkeresi üzerinde test edilmiştir. Çalışmada, Soğuk Savaş boyunca ortak tehdide karşı askeri işbirliği üzerinden şekillenen ve zaman zaman "stratejik ortaklık" gibi güçlü kavramlarla ifade edilen iki ülke ilişkilerinin, ABD'nin bölgedeki politikaları nedeniyle Türkiye'nin politik elitleri tarafından ulusal güvenliğine tehdit olarak inşa edildiği sonucuna varılmıştır.
Suriye İç Savaşı'nın Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi
Bu tezde, 2000 yılından başlayarak 2019 yılına kadar süregelen Türk-Amerikan ilişkilerine yansıyan ve son zamanlarda başrol üstlenen Suriye'nin etkisini analiz etmek amaçlanmıştır. Osmanlı döneminde başlayan Türk-Amerikan ilişkileri uzun yıllar boyunca iniş çıkışlar yaşamış ancak birbirlerine olan bağlılıkları hiç bitmemiştir. 2001 yılında İkiz Kulelere yapılan saldırı ile beraber Amerika, Ortadoğu'daki politikasını değiştirmeye yönelmiştir. Türkiye ise yanı başındaki Ortadoğu'da yaşanan değişmelere kimi zaman çekincelerle yaklaşmıştır. İki ülkenin de ilgi odağı olan Ortadoğu'da özellikle de Suriye'de yaşananlar, Türkiye ve ABD'nin ilişkilerini şekillendiren temel odak noktası olmuştur. İki ülke arasında 2009 yılından itibaren "stratejik ortaklık" yerine daha ileri düzeyde olan "model ortaklık" geliştirilmiştir. 2010 yılında Arap Baharı ile başlayan ve Suriye'de iç savaşa dönüşen kriz ile birlikte Türkiye-ABD ilişkisi bu kavramların boyut değiştirdiği bir sürece girmiştir. ABD'nin Türkiye ile olan ilişkisi ise terör örgütü PKK/PYD'ye vermiş olduğu destek yüzünden sorgulanmasına neden olmuştur. Türkiye hem kendi sınırları içerisinde hem de sınır komşusu olduğu Suriye'de yaşanan terör olaylarından dolayı icra etmekte olduğu operasyonlarla barış ve güvenliği sağlamak için adımlar atmaktadır. Bu bağlamda, Suriye iç savaşında şekillenen Türk Amerikan ilişkileri incelenmiştir. Türkiye'nin bölgesel güvenliğini tehdit eden terör olaylarında ise müttefiki olan ABD'den destek göremediği tespit edilmiş ve bu durumun ikili ilişkilere negatif yansıdığı görülmüştür. Türkiye'nin askeri operasyonlarında kimi zaman Rusya ile yakınlaşması da ABD ile olan ikili ilişkilerinde gerilimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: Suriye; Türkiye; ABD; Ortadoğu; Suriye Krizi; Türkiye-ABD İlişkileri