Ventilation
125 theses under this subject heading
34 hafta altı invaziv solunum desteği alan prematürlerde ekstübasyon sonrası nazal yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (NHFOV) ile nazal aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon (NIPPV) yöntemlerinin klinik sonuçları ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile beyin oksijenizasyonuna etkisinin araştırılması
Bu çalışmada esas amacımız 34 hafta altı prematürelerde ekstübasyon sonrası NHFOV ve NIPPV yöntemlerinin ekstübasyon başarısı ve yeniden entübasyon oranları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İkincil amaçlarımız ise ekstübasyon sonrası beyne giden oksijen miktarının non-invaziv bir yöntem olan NIRS cihazı ile değerlendirilmesi ve NHFOV ile NIPPV uygulanan bebeklerde oluşabilecek komplikasyonların sıklığının belirlenmesidir. Ocak 2024 - Aralık 2024 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütülen bu prospektif, randomize kontrollü çalışmaya toplam 80 bebek dahil edilmiştir. Ekstübasyon sonrası ilk 72 saatte yeniden entübe olmayan hastalar başarılı ekstübasyon olarak kabul edilmiştir. Hastalar, postmenstürel (PM) 36. haftaya veya taburculuk gününe kadar takip edilmiştir. Beyin oksijenasyonunu değerlendirmek için ekstübasyon öncesi ve sonrası hastaların alnına oksimetre probu yerleştirildi ve 30 dakika boyunca her 5 dakikada bir NIRS cihazından elde edilen serebral rejyonel oksijen satürasyonu (SrSO₂) değerleri ile nabız oksimetreden alınan SpO₂ değerleri kaydedildi. Serebral dokunun fraksiyone oksijen ekstraksiyonu (SFOE) her 5 dakika için ayrı olarak hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışmada, yeniden entübasyon oranı NHFOV grubunda NIPPV grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p ≤ 0,01). Yeniden entübasyon süreleri NHFOV grubunda 27,0 saat (3,0-62,0), NIPPV grubunda ise 10,5 saat (5,0-16,0) olarak saptanmıştır (p≤0,01). NIPPV grubunda PM 36. haftada non-invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hasta sayısı daha fazlaydı. Ekstübasyon öncesi ve sonrası SpO2, serebral FOE ve serebral rSO₂ değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p ≥ 0,96). NHFOV yöntemi, invaziv solunum desteği alan prematürlerde komplikasyon sıklığını artırmadan yeniden entübasyon oranını azaltmasıyla güvenilir bir sekonder ventilasyon modu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, NIPPV yöntemine kıyasla başarılı ekstübasyon oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, PM 36. haftada anlamlı bir farkın olmaması ve beyin oksijenasyonuna etkisinin gösterilememesi nedeniyle, daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ekstübasyon başarısı, NHFOV, NIPPV, serebral oksijenasyon, NIRS.
Mekan içi havalandırmada kullanılan rüzgar kapanı–atış bacası geometrisinin sayısal olarak incelenmesi
Doğal havalandırma, diğer mekanik sistemlere göre daha maliyetsiz ve daha temiz bir havalandırma sistemi olduğundan ötürü günümüzde tercih edilmektedir. Doğal havalandırma ile ilgili yapılan çalışmalar sürdürülebilirlik ve yeşil enerji kavramlarından ötürü artmaktadır. Doğal havalandırma, belirli bir hacim içerisinde bulunan kirli atık havanın sıcaklık veya basınç farkları sebebiyle binadan uzaklaştırılması prensibine dayanır. Tez çalışması kapsamında, eski zamanlardan beri kullanılan ve modern binalara uyarlanan rüzgar kapanları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Günümüzde birçok modern yapıya uyarlanmış rüzgar kapanı örneğine rastlanmaktadır. Yapılan tez çalışması kapsamında, tek katlı 18 m x 14.5 m x 4 m boyutlarındaki bir binanın rüzgar kapanı ve atış bacası geometrilerine göre hesaplamalı akışkanlar mekaniği ile doğal havalandırma analizi incelenmiştir. Bu bina üzerine 5.5 m yüksekliğinde bir rüzgar kapanı yerleştirilmiştir. Rüzgar kapanı arkasına bir adet atış bacası konumlandırılmıştır. Bina modelinde rüzgâr kapanı rüzgâr geliş yönüne konumlanmıştır. Rüzgâr kapanı arkasına bir atış bacası konumlandırılarak rüzgâr kapanı engelinden dolayı oluşan basınç düşümünden faydalanılarak bina içerisindeki atık havanın dışarı atılması amaçlanmıştır. Bu etkiyi gözlemlemek için atış bacası çeşitli yüksekliklerde denenmiştir. Bu bina için 10 adet havalandırma modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan havalandırma modellerindeki değişken parametre atış bacası yükseklikleridir. Rüzgâr kapanı yüksekliği sabit bir değerdedir. Atış bacası yüksekliği 1 metreden başlayarak 0.5 m aralıklarla arttırılarak 10 adet model oluşturulmuştur. 10. Modelde atış bacası yüksekliği ve rüzgar kapanı yüksekliği aynı değerdedir. Ortalama rüzgâr hızı (3 m/s) ve yönü Çin Dezhou bölgesi meteoroloji verilerinden alınmıştır. Sayısal analiz çalışmalarından önce, binanın 3 boyutlu modeli fluent programının geometri kısmında oluşturulmuştur. Modelin ayrıklaştırılma(mesh) işlemi ve sınır koşullarının belirlenerek modelin çözdürülmesi yine FLUENT ANSYS programında yapılmıştır. Bina içerisindeki çözümlerde, vizkoz özelliğinden dolayı türbülans modeli olarak standart k-ɛ modeli kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre belirlenen en verimli model için iyileştirme yapılarak yeni bir model olan M11 modeli oluşturulmuştur. Rüzgar kapanı köşeleri yuvarlatılarak elde edilen M11 modeli en verimli model olarak gözlemlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, kütlesel debi, hava hızı ve basınç katsayısı(cp) değerlerini içermektedir.
Anestezi yoğun bakım ünitesinde kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenme tanısı ile izlenen hastalarda non-invaziv mekanik ventilasyon tedavisine yüksek akımlı oksijenasyon tedavisinin eklenmesinin etkileri.
Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) akut alevlenme ile izlenen kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalarının tedavisinde noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) ile birlikte yüksek akımlı oksijenasyon (HFO) tedavisinin yeri henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bu çalışmada, KOAH alevlenme tanısı ile NIMV ile izlenen hastalarda HFO'nun ilave olarak kullanılmasının; oksijenasyona, karbondioksit temizlenmesine, entübasyon oranına, invaziv mekanik ventilasyon süresine, beslenme başlanabilme süresine, yoğun bakım ve hastane yatış süresine ve mortalite oranlarına etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Etik kurul karar onayı alındıktan sonra, 1 Ocak 2015-31 Aralık 2019 tarihleri arasında Hacettepe Hastanesi Anestezi YBÜ'nde akut KOAH alevlenme ile izlenen, NIMV uygulanmış hastalarda yapılan bir retrospektif kohort çalışmasıdır. NIMV ile birlikte standart oksijen tedavisinin (SOT) kullanıldığı hastalar (NIMV/ SOT grubu), NIMV ve HFO ile solunum desteği alan hastalar (NIMV/HFO grubu) olarak gruplanmıştır. Hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, arter kan gazı değerleri, uygulanan tedaviler, entübasyon oranı ve zamanı, invaziv mekanik ventilasyon süresi, beslenmenin başlanabildiği gün, YBÜ ve hastane yatış süreleri, 28. ve 90. gün mortalite oranları orijinal dosyaları ve elektronik kayıtlar kullanılarak toparlanmıştır. İstatistiksel analizlerde Mann-Whitney U testi, ki-kare, tekrarlayan ölçümler varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Beş yıllık süreçte YBÜ'de izlenmiş olan 148 KOAH alevlenmeli hastadan 28 tanesinin NIMV/HFO, 32 tanesinin ise NIMV/ SOT aldıkları tespit edilmiştir. Bu iki grubun demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, uygulanan farmakolojik tedaviler benzer bulunmuştur. Her iki grupta da benzer şekilde 2. ve 12. saatte alınan kan gazlarında YBÜ kabulüne göre hastaların oksijenasyonlarının iyileştiği, CO2 retansiyonlarının gerilediği, pH değerlerinin normalleştiği tespit edilmiştir. NIMV/HFO grubunda 48. saatte, oksijenasyonun NIMV/SOT grubuna göre daha iyi (sırasıyla ortanca [çeyrekler arası açıklık], PaO2 89 [88-100] mmHg ve 79 [71 -83] mmHg, p=0,019) fakat PaCO2 değerlerinin de daha yüksek (sırasıyla PaCO2 değerleri 68 [54-71] mmHg ve 53 [49-64] mmHg, p=0,043) olduğu saptanmıştır. NIMV/HFO grubundaki hastalar NIMV/SOT grubuna göre daha erken beslenebilmiştir (sırasıyla 3 [3-4] gün ve 5 [4-8] gün, p<0,001). NIMV ile HFO'nun birlikte kullanılması NIMV/SOT grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde entübasyon oranını, IMV süresini, YBÜ ve hastane mortalitesini, YBÜ ve hastane yatış süresini etkilememiştir. Sonuç olarak, KOAH alevlenme hastalarının YBÜ takibinde NIMV tedavisine ek olarak standart oksijen tedavisi yerine HFO kullanılması; ikinci gündeki oksijenasyonu iyileştirmektedir ve hastaların daha erken beslenebilmesi sağlanabilmektedir. NIMV tedavisine ek olarak HFO kullanımı; entübasyon oranlarını, invaziv mekanik ventilasyon süresini, yatış sürelerini ve mortalite oranlarını değiştirmemektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH alevlenmesi, yoğun bakım, mekanik ventilasyon, HFNO
Kalp cerrahisi sonrasında eozinofil ve IgE seviyesindeki değişim miktarının prognoza etkisi
Prospektif, gözlemsel olan çalışmamızın amacı, IgE ve eozinofil seviyesinin kardiyopulmoner baypasa (KPB) bağlı biyobelirteç olarak değerini göstermektir. Pediatrik hasta grubu üzerinde yapılmış çalışma bulunmasına rağmen, erişkin kalp cerrahisi grubunda böyle bir çalışma olmadığı görülmektedir. Araştırmamızın sonucunda erişkin hasta grubunda immün cevabın farkının açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Erişkin hasta grubunda IgE ve eozinofil seviyesi ile KPB komplikasyonları arasındaki ilişkinin tespit edilmesi de ayrıca hedeflenmiştir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi bölümüne KPB gerektiren kalp ameliyatı planı ile yatışı yapılan 60 hasta ile yürütüldü. KPB kullanılan izole KABG hastaları dışındaki hastalar çalışmamızdan çıkarıldı ve 36 hasta ile çalışmamız tamamlandı. Hastalardan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif dönemlerde 7 farklı zamanda kan örnekleri alınarak (Preoperatif dönemde-T1, intraoperatif dönemde KPB başladığında-T2, KPB sonlanıca-T3, protamin uygulanması sonrasında-T4, KBP bitiminden 4 saat sonra-T5, postoperatif 1. günde-T6, postoperatif 2. günde-T7) IgE ve eozinofil seviyelerine bakıldı. Preoperatif olarak yaş, kilo, ekokardiyografi ve elektrokardiyografi verileri, intraoperatif olarak serum laktat ve oksijen ekstraksiyonu değerleri, postoperatif olarak da mekanik ventilatörde kalma süresi ve mortalite oranı gibi birçok farklı parametre değerlendirildi. Ayrıca ameliyat sonrasında mekanik ventilatörde kalma süresi, yoğun bakım ünitesinde yatış süresi, taburcu edilme zamanı ve 30 günlük mortalite gibi değişkenler kaydedildi. Araştırmanın sonucunda, erişkin hastalarda IgE, eozinofil seviyesinin mortalite ve mekanik ventilatörde kalma süresinden bağımsız olduğu tespit edildi (p<0,05). Pediatrik hastalarda yapılan benzer çalışmada, IgE düzeyleri ile mekanik ventilatöre bağlı kalma süresi arasında korelasyon saptandığı düşünüldüğünde, yaptığımız araştırmada elde ettiğimiz farklı sonuçlar, erişkin grupta oluşan immün cevabın çocuklardakinden farklı olduğunu göstermektedir.
Morbid obez hastaların hava yolu yönetiminde videolaringoskopinin yerinin ve öneminin belirlenmesi
Giriş-Amaç: Obezite multifaktöriyel bir sağlık sorunudur ve anestezi pratiğinde zor hava yolu yönetimi açısından risk taşımaktadır. Obezitenin derecesi, hastanın yaşı ve cinsiyeti gibi demografik özellikleri, obstrüktif uyku apnesi (OSAS) gibi eşlik eden komorbiditeler bu riskleri etkilemektedir. Zor veya başarısız hava yolu yönetimi sonucunda morbidite ve mortalite artmaktadır. Anestezi öncesi hava yolu muayenesi ile zor hava yolu açısından belirleyici özelliklerin araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması hastayı korumakta oldukça önemlidir. Hava yolu yönetiminde maske ventilasyonu ve endotrakeal entübasyon için farklı seçenekler mevcuttur. Tercih edilecek yöntem ve araçlar başarılı hava yolu yönetimi için kritik rol oynamaktadır. Bu çalışmada; genel anestezi altında cerrahi operasyon geçiren ve vücut kitle indeksi (VKİ) ≥30 kg/m² olan hastaların hava yolu yönetimi açısından incelemesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2014 - Aralık 2018 tarihleri arasında genel anestezi altında elektif cerrahi geçirmiş olan hastalardan VKİ ≥30 kg/m² olan 375 hastanın dosyaları arşivden temin edilerek zor maske ventilasyonu varlığı, çift el ile maske ventilasyonu ve oral airway kullanımı, zor entübasyon varlığı, hangi yöntemle ve kaçıncı denemede endotrakeal entübasyon gerçekleştirildiği kaydedilmiştir. Obezite derecesi, Modifiye Mallampati skoru, cinsiyet, yaş, OSAS varlığının zor hava yolu yönetimine etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda; obezite derecesi artıkça zor maske ventilasyonu ve çift el ile maske ventilasyonunun arttığı ancak VKİ değerindeki artış ile zor endotrakeal entübasyon görülme oranında artış olmadığı gözlenmiştir. Mallampati skorunun artması ile zor maske ventilasyonu, çift el maske ventilasyonu, oral airway kullanımı ve zor entübasyon görülme insidansının artış gösterdiği saptanmıştır. Erkek hastalar ile kadın hastalar arasında maske ventilasyonu açısından fark izlenmezken; zor endotrakeal entübasyonun erkeklerde daha fazla olduğu izlenmiştir. OSAS tanılı hastalarda zor maske ventilasyonu ve zor endotrakeal entübasyon görülme insidansının arttığı, ilk denemede entübasyon başarısının düştüğü izlenmiştir. Videolaringoskop ile entübe edilen hastaların vücut ağırlığı ve VKİ değerlerinin direkt laringoskopi ile entübe edilen hastalardan anlamlı düzeyde yüksek olduğu izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre obezite zor hava yolu yönetimi için bağımsız bir risk faktörüdür. VKİ ve Mallampati skoru artışı hava yolu yönetiminde zorlukla ilişkilidir ve dikkatli olmayı gerektirir. Özellikle OSAS tanılı hastalarda ise hava yolu yönetimine dair değerlendirilen tüm parametrelerde zorluk izlenmiştir. Erkek cinsiyette zor entübasyon sıklığının artmış olması da akılda tutulmalıdır. Çalışmamızda VKİ, mallampati skoru, OSAS varlığı ve erkek cinsiyetin prediktif değerini işaret eden daha eski çalışmalara benzer sonuçlar bulduk. Verilerimizin anestezi uzmanlarının obez hastalarda olası zor hava yoluna daha dikkatli bir şekilde hazırlanmasına yardımcı olabileceğini umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Obezite, zor hava yolu, zor maske ventilasyonu, zor endotrakeal entübasyon, videolaringoskopi
Acil serviste noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) başarısını etkileyenfaktörler
NIMV, acil servislerde ve yoğun bakım ünitelerinde solunum sıkıntısı olan kritik hasta gruplarında sıklıkla kullanılan bir hava yolu yönetimi ve oksijen tedavisi uygulamasıdır. Çalışmanın amacı acil serviste NIMV uygulanan hastalarda NIMV başarısını etkileyen faktörleri araştırmaktır. Bu retrospektif tanımlayıcı çalışmaya 01.01.2018 – 01.01.2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisi'ne başvuran 18 yaş üstü NIMV uygulanan 208 hasta dahil edildi. NIMV uygulanırken hayatını kaybeden ve invaziv mekanik ventilasyona geçilen hastalar başarısız kabul edildi. Hastalar başarılı (n=143) ve başarısız (n=65) grup olarak ikiye ayrıldı. NIMV uygulaması sırasında hastaların 12 tanesi, invaziv mekanik ventilasyona geçilen 53 hastanın da 36 tanesi olmak üzere toplam 48 (%23) hasta hayatını kaybetti. NIMV başarı oranı %68,8 olarak hesaplandı. Komorbid hastalıklardan astım/KOAH olan hastaların %78,1'inde NIMV uygulamasının başarılı olduğu saptandı. Geçirilmiş SVO tanılı hastaların %50'si, evde O2 tedavisi almayan hastaların %38'i ve malign kanser hastalığı olan hastaların %66,7'si NIMV başarısız gruptaydı. Yaşamsal bulgular incelendiğinde NIMV uygulamasının başarısız olduğu grupta SKB (129 mmHg vs 139 mmHg, p=0,044), DKB (70 mmHg vs 77 mmHg, p=0,003), OAB (70 mmHg vs 97 mmHg, p=0,004) ölçümleri daha düşük ve ortalama nabız (110 atım/dk vs 101 atım/dk, p=0,013) ölçümleri ise yüksek saptandı. NIMV uygulamasının başarısız olduğu grupta; BUN (35 vs 25mg/dl), p=0,001), kreatinin (1,13 vs 0,95 mg/dl), p=0,015) ve laktat (1,94 vs 3,29 mMol/L, p=0,000) anlamlı derecede yüksek ve pO2 ölçümlerinin (45 vs 54 mmHg), p=0,001) ise anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Lojistik regresyon analizinde, malign kanser hastalığının bulunması, MEUS'nun 4 ve üzeri olması, GKS 15'in altında olması, kreatinin değerinin 1,5mg/dl ve üzeri olması ve laktat değerinin 6 ve üzeri olmasının başarısızlık riskini arttırdığı tespit edildi. Sonuç olarak malign kanser hastalığı bulunan, hemodinamik durumu kötü olan ve organ perfüzyon bozukluğu oluşmaya başlayan hasta gruplarında erken dönemde NIMV uygulamasının başarısızlığı göz önünde bulundurularak IMV geçiş için hazırlıklı olmanın gerekli olduğu kanaatine varıldı.
Endotrakeal tüp kaf basıncı kontrolünün mide içeriği mikroaspirasyonuna etkisi
Amaç: Endotrakeal tüp aracılığı ile mekanik ventilatör desteği alan yoğun bakım hastalarında pilot balon parmak palpasyonu, aralıklı ve sürekli endotrakeal tüp kaf basıncı kontrolünün derin trakeal aspiratlarda pepsin düzeyine bakılarak mide içeriği mikroaspirasyonuna etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, tek kör randomize kontrollü deneysel bir araştırmadır. Araştırma, Mayıs - Ekim 2019 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Yoğun Bakım Ünitelerinde aynı düzey randomizasyon ile paralel üç grup üzerinde 135 yoğun bakım hastası ile gerçekleştirildi. Araştırmaya 18 yaşından büyük, araştırmaya katılmaya hasta/hasta yakınları tarafından gönüllü, en az 48 saat endotrakeal tüp aracılığı ile mekanik ventilatör desteği gereksinimi olan hastalar dahil edildi. Yarı oturur pozisyon verilmesi kontrendike olan, enteral beslenme kontrendikasyonu olan, 48 saatten uzun süredir mekanik ventilatörde olan, trakeostomisi olan, gastroözofagial reflü hastalığı olan, aspirasyon pnömonisi ya da şüphesi nedeniyle yoğun bakıma kabul edilen ve nazal endotrakeal entübasyon yapılan hastalar örneklemden dışlandı. Hastalardan entübasyon sonrası 48 saat boyunca 1889 derin trakeal aspirat örneği toplandı. Veriler sosyodemografik ve klinik özellikler formu, hasta izlem formu, entübasyon izlem parametrelerine ilişkin veri toplama formu, vital bulgular ve kan glikoz değerleri kayıt formu ile toplandı. Endotrakeal tüp kaf basıncının kontrolünde manometre ve akıllı kaf yöneticisi, örneklerin incelenmesinde ise mukus toplama kabı ve human pepsin ELISA kiti kullanıldı. Örnekler ELISA tekniği ile analiz edildi. Verilerin analizinde bağımsız iki örnek t testi, tek yönlü varyans analizi, Mann Whitney U testi ve Ki Kare analizi uygulandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 64,11±17,21 yıl olup %33,3'ü kadındır. Hastaların hastanede kalış süresi ortalama 6,30±10,73 gün, yoğun bakımda kalış süresi 2,56±4,42 gündür. Tüm hastalarda mikroaspirasyon oranı %19,8 olarak bulundu. Pilot balon parmak palpasyon grubunda %22,2, aralıklı kontrol grubunda %20,0 ve sürekli kontrol grubunda ise mikroaspirasyon oranı %17,0 olarak belirlendi. Sürekli kontrol yapılması mide içeriği mikroaspirasyonunu oranını azaltırken gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,511). Tüm hastalarda ventilatör ilişkili pnömoni görülme oranı %4,2 olarak bulundu. Pilot balon parmak palpasyon grubunda %5,2, aralıklı kontrol grubunda %5,2 ve sürekli kontrol grubunda %2,2 oranında belirlendi. Sürekli kontrol yapılması ventilatör ilişkili pnömoni oranını azaltırken gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,897). Sonuçlar: Sürekli endotrakeal tüp kaf basıncı kontrolü uygulanması yoğun bakım hastalarında normal endotrakeal tüp kaf basıncını sağlarken, mide içeriği mikroaspirasyonu ve ventilatör ilişkili pnömoni görülme oranını da azalttı.
Mekanik ventilasyon desteğinde olan hastalarda ayak masajı uygulamasının dispne, anksiyete ve konfora etkisi
Mekanik Ventilasyon Desteğinde Olan Hastalarda Ayak Masajı Uygulamasının Dispne, Anksiyete Ve Konfora Etkisi Bu çalışma, mekanik ventilasyon desteğinde olan hastalarda ayak masajı uygulamasının dispne, anksiyete ve konfora etkisini incelemek amacıyla yapılmış randomize kontrollü (ön test – son test kontrol gruplu) deneysel bir araştırmadır. Araştırma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinin Yoğun Bakım Ünitesinde 20 Kasım 2017 – 27 Nisan 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, araştırmanın örneklem seçim kriterlerine uyan 7'si uygulama ve 4'ü kontrol olmak üzere toplam 11 hastayla oluşturmuştur. Araştırmanın verileri, Hasta Tanıtım Formu (HTF), Hasta Kayıt Formu (HKF) ve Görsel Kıyaslama Ölçeği (GKÖ) uygulanarak toplanmıştır. Araştırmaya katılan hastalar üç gün boyunca takip edilmiştir. Kontrol grubundaki hastalara; herhangi bir girişim uygulanmamış, birinci gün randomizasyon sonrası HTF, HKF ve GKÖ, 10 dakika sonra HKF ve GKÖ tekrar uygulanmıştır. Kontrol grubundaki hastalara, ikinci ve üçüncü gün de HTF, HKF ve GKÖ, 10 dakika sonra HKF ve GKÖ tekrar uygulanmıştır. Ayak masajı grubundaki hastalara birinci, ikinci ve üçüncü gün her gün aynı saatte; HTF, HKF ve GKÖ; 10 dakikalık masaj uygulaması sonrası; HKF ve GKÖ uygulanmıştır. Verilerin analizinde; ayak masajı grubundaki hastaların masaj öncesi ve sonrası dispne, anksiyete ve konfor puan ortalamaları ve sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, kalp hızı, solunum hızı, oksijen saturasyonu, FiO2, PaO2, PaO2 / FiO2 için puan ortalamaları arasındaki fark Mann Whitney U Testi , grupların günler arasındaki ortalama farklar ise Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi analizleri ile incelenmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre, ayak masajının hastalarda dispne ve anksiyeteyi azalttığı, konfor düzeyini arttırdığı saptanmış olup, kontrol grubu ile arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Çalışma bulguları sonucunda, kolaylıkla öğrenilebilen, uygulanabilen maliyeti olmayan ve girişimsel bir işlem gerektirmeyen ayak masajı uygulamasının dispne ve anksiyeteyi azaltıcı, konforu arttırıcı etkisinden dolayı rutin hemşirelik bakım aktivitelerine dahil edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım, Mekanik Ventilasyon, Ayak Masajı, Dispne, Anksiyete, Konfor, Hemşirelik
Mekanik ventilasyondaki hastaların hemşirelik girişimleri sırasında deneyimledikleri ağrı davranışlarının incelenmesi
Araştırma, mekanik ventilasyondaki hastaların hemşirelik girişimleri sırasındaki ağrı davranışlarının incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Ekim 2017 – Mart 2018 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi ile Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi'nde yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini 18 yaş ve üzeri mekanik ventilasyona bağlı 165 hasta oluşturmuştur. Araştırmada veriler "Olgu Rapor Formu", "Davranışsal Ağrı Ölçeği" ve "Ramsay Sedasyon Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada hastalara uygulanan 284 hemşirelik girişimini öncesi ve sırasında ağrı değerlendirilmesi yapılmıştır. Verilerin analizinde sayı ve yüzdelik dağılımlar ile Wilcoxon Signed Ranks, Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan ve araştırmanın yapıldığı yoğun bakım kliniklerinden yazılı izin alınmıştır. Araştırmanın sonucunda, araştırma kapsamına alınan hastaların en yüksek oranlarla %45.4'ünün 65 yaş üzeri, %59.4'nün erkek olduğu, %66.1'inin kronik hastalığının bulunduğu, %27'sinin intraserebral hemoraji ve %23'ünün solunum yetmezliği nedeniyle yattığı, %81.8'ine herhangi bir sedatif uygulanmadığı, %36,3'ünün Ramsay Sedasyon Ölçeği puanının 5 olduğu saptanmıştır. Araştırma kapsamında değerlendirilen hemşirelik girişimleri sırasıyla; pozisyon verme (%19,7), yatak banyosu (%11.6), göz ve ağız bakımı (%10.2), pansuman değişimi (%9.2), perine bakımı (%8.5), parmak ucundan kan örneği alma (%7), trakeal aspirasyon (%6), orafarengial aspirasyon (%4.2), İV kateter uygulama, nazotrakeal katater uygulama ve trakeostomi kanül bakımı (%2.8), nazotrakeal aspirasyon (%2.5) ve üretral kateter uygulamasıdır (%1.1). Çalışmada hastalara uygulanan bütün hemşirelik girişimleri öncesindeki ağrı puan ortalaması 3.52±0.83, işlemler sırasındaki ağrı puan ortalaması 4.94±1.78'dir. Hemşirelik girişimleri sırasındaki ağrı puan ortalamalarının yatak banyosu, ağız bakımı, endotrakeal, orafarengial ve nazotrakeal aspirasyon, pozisyon verme, perine bakımı ve pansuman değişimi sırasında p<0.001 düzeyinde, göz bakımı, nazogastrik kateter uygulama ve intravenöz kateter uygulama işlemleri sırasında p<0.05 düzeyinde arttığı, üretral kateterizasyon, parmak ucundan kan örneği alma ve trakeoatomi kanül bakımı sırasında ise ağrı düzeyinde anlamlı artış olmadığı (p>0.05) bulunmuştur. Araştırmada uygulanan girişimlere göre ağrı puanı farkı ortalamaları arasında yapılan analizde, hemşirelik girişimlerine göre hastaların ağrılarında oluşan ağrı seviyelerinde anlamlı fark olduğu, işlem öncesi ve sırası arasındaki en büyük ağrı puan farkının nazogastrik kateter uygulamasında, en düşük ağrı puan farkının göz bakımında olduğu saptanmıştır. Hemşirelik girişimlerinden, yatak banyosu, perine bakımı ve NG kateter uygulaması sırasında bütün fizyolojik parametre değerlerinde anlamlı düzeyde artış olduğu (p<0.05), trekeostomi kanülü bakımı, nazotrakeal aspirasyon ve üretral kateterizasyon sırasında hiçbir fizyolojik parametrede anlamlı değişiklik olmadığı (p>0.05), Orofarengeal aspirasyon, trekeal aspirasyon, nazogastrik keterizasyon, pozisyon verme ve pansuman değişimi uygulamaları sırasında oksijen saturasyonu dışındaki fizyolojik parametrelerde artış olduğu bulunmuştur (p<0.05). Anahtar Sözcükler: Mekanik Ventilasyon, Ağrı, Davranışsal Semptomlar
Noninvaziv mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda transparan film kullanımının basınç ülserlerini önlemede etkiisi
Araştırma, noninvaziv mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda transparan film kullanımının nazal bölgede basınç ülserlerini önlemede etkisinin değerlendirilmesi amacıyla öntest-son test kontrol gruplu yinelenen ölçüm düzeninde deneysel bir çalışma olarak planlanmıştır. Araştırma Aralık 2014-Ekim 2015 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları 2.Basamak Yoğun Bakım ünitesinde yürütülmüştür. Araştırma kapsamına örneklem seçim ölçütlerine uyan ve araştırmayı katılmayı kabul eden 25 uygulama grubu, 21 kontrol grubu olmak üzere 46 hasta alınmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için etik kurul, kurum ve hastalardan yazılı izin alınmıştır.Araştırmanın verileri, "Birey Tanıtım Formu" (EK-I), "NIMV Parametreleri İzlem Formu" (EK-II), "Braden Risk Değerlendirme Ölçeği" (EK-III) ve "Basınç Ülseri Evrelendirme Formu" (EK-V) kullanılarak toplanmıştır. Araştırmaya katılan uygulama grubundaki her bir hastaya 4,4cm*4,4 cm boyutlarındaki nazal köprü üzerine transparan film yapıştırılmıştır. Araştırmanın uygulanmasından önce; hastaya araştırmanın amacı açıklanmış, araştırmacı tarafından hem uygulama hem de kontrol grubunda Birey Tanıtım Formu, NIMV Parametreleri İzlem Formu, Braden Risk Değerlendirme Formu, Basınç Ülseri Evrelendirme Formu doldurulmuştur. 1.evre basınç ülseri oluşan hastalarda uygulama sonlandırılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Science for Windows) paket programı 16.0 'da değerlendirilmiştir. Uygulama grubundaki hastaların basınç ülseri oluşma sürelerinin, kontrol grubundaki hastaların basınç ülseri oluşma sürelerinden daha uzun olduğu ve bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak NIMV uygulanan hastalarda transparan film kullanılması ile nazal bölgede basınç ülserinin daha uzun sürede oluştuğu belirlenmiştir.
Yoğun bakım ünitelerinde sedasyon-ajitasyon ve ağrı değerlendirmesinde kullanılan iki ölçüm aracının Türkçe'ye uyarlanması: Geçerlilik ve güvenilirlik çalışması
Bu tanımlayıcı ve metadolojik araştırma, yoğun bakım ünitelerinde sedasyon ve ajitasyonu değerlendirmede sık kullanılan Richmond Agitation-Sedation Skalası'nın (RASS), ağrıyı değerlendirmede ise kullanılan Face, Legs, Activity, Cry, Consolability Behavioral Skalası'nın (FLACC) Türkçe'ye uyarlanarak Türk toplumu için geçerlik ve güvenilirliğini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma Balıkesir Devlet Hastanesi'nin Anestezi ve Reaminasyon Yoğun Bakım Ünitesi ile Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesinde ve Bandırma Devlet Hastanesin'in ise Genel Yoğun Bakım Ünitesinde Nisan 2014-Haziran 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, araştırmaya alınma ölçütlerine uyan mekanik ventilasyon desteğinde olup sedasyon ve analjezi uygulanan toplam 150 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın verilerinin toplanmasında, sosyodemografik özellikler anket formu, Richmond Ajitasyon-Sedasyon Skalası, Amerikan Yoğun Bakım Hemşireler Birliğinin Sedasyon Değerlendirme Ölçeği, Glaskow Koma Skalası, Yüz, Bacaklar, Hareket, Ağlama, Avutabilme Davranışssal Skalası, Görsel Analog Skalası, Yüz İfadesi Skalası, Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi-II kullanılmıştır. Richmond Ajitatıon Sedatıon Skalası (RASS) ve Face, Legs, Activity, Cry, Consolability (FLACC) Ölçeği'nin Türkçe'ye uygulanmasında; geçerlilik çalışmasında dil geçerliliği, kapsam geçerliliği, yapı geçerliliği yöntemleri, güvenilirlik çalışmasında ise; iç tutarlılık yöntemleri kullanılmıştır. Araştırmada Richmond-Ajitasyon Sedasyon Skalası için elde edilen korelasyon katsayısı değerleri gözlemciler arasındaki uyumun birinci gün yüksek derecede ve önemli olduğunu, ikinci ve üçüncü gün ise mükemmel düzeyde ve önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu sonuç skalanın mekanik ventilasyon desteğinde olan hastalarda sedasyon ihtiyaç düzeyini belirlemede kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğunu göstermektedir. Araştırmada yüz, bacaklar, hareket, ağlama, avutabilme davranışsal skalası üç günlük toplam ortalama puan gözlemciler arası uyum korelasyon katsayısı değerlerinin yüz maddesinde mükemmel düzeyde ve önemli, bacaklar maddesinde toplam ortalama değerinin yüksek düzeyde ve önemli, hareket maddesinde mükemmel düzeyde ve önemli, ağlama maddesinde yüksek düzeyde ve önemli, avutabilme maddesinin mükemmel düzeyde ve önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu sonuç skalanın mekanik ventilasyon desteğinde olan hastalarda ağrı düzeyini belirlemede kullanılabilecek güvenilir bir ölçüm aracı olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, Richmond Ajitasyon-Sedasyon Ölçeği (RASS) ve yüz, bacaklar, hareket, ağlama, avutabilme (FLACC) davranışssal skalası erişkin yoğun bakım hastalarında sedasyon kalitesini ve derinliğini ölçmede ve ağrı değerlendirmesinde geçerliliği ve güvenilirliği yüksek değerlendirme araçlarıdır. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım; Mekanik Ventilasyon; Sedasyon; Ağrı
Tek akciğer ventilasyonu uygulamalarında çift lümenli endobronşiyal tüplerle tek lümenli endobronşiyal tüplerin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın primer amacı tek akciğer ventilasyonu (TAV) uygulanacak göğüs cerrahisi hastalarında, entübasyon için kullanılan çift lümenli endobronşiyal tüp (Ç-LET) ve tek lümenli endobronşiyal tüp (T-LET) uygulamalarının postoperatif boğaz ağrısı ve ses kısıklığına etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Sekonder amaçlar ise yeni kullanıma sunulan TLET'lerin yerleştirilme süresi, perioperatif malpozisyon, yeterli akciğer kollapsı sağlayıp sağlamadığı gibi klinik verilerini de Ç-LET'ler ile kıyaslamaktır. Material Metod: Tek merkezli, prospektif gözlemsel çalışmaya ASA I-III, 18-80 yaş arası ve elektif göğüs cerrahisi uygulanacak 56 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı; Ç-LET grubu (Grup D, n=28) ve T-LET grubu (Grup S, n=28). Ç-LET için uygun tüp boyutu CT'de krikoid çap ve ana bronş çapı ölçülerek kombine yöntemle belirlendi. Kadınlarda 7.5 mm, erkeklerde ise 8.0 mm çapında TLET'lerin kullanılması planlandı. Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti ekstübasyon sonrası postoperatif 1. 24. ve 48. saatlerde değerlendirildi. Bulgular: Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti bütün ölçüm zamanlarında; Grup S ile karşılaştırıldığında, Grup D'de daha fazla olmasına ragmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İki grup arasında malpozisyon ve hipoksi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Grup S'de 4 hastada hipoksi gözlenirken, Grup D'de gözlenmemiştir (p=0,038). Grup S'de 11 ve Grup D'de 4 hastada malpozisyon gözlenmiştir (p=0,035). Her iki grupta entübasyon sonrası yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: T-LET'ler, Ç-LET'lerle karşılaştırıldığında daha az boğaz ağrısı ve ses kısıklığı oluşturmasına ragmen, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Hiçbir yöntemde şiddetli bir boğaz ağrısı veya ses kısıklığı rapor edilmemiştir. T-LET'lerde perioperatif daha fazla malpozisyon ve buna bağlı hipoksi görülmüştür. Her iki yöntemin de yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer olarak bulunmuştur. Sonuç olarak T-LET'lerin, daha ince ve yumuşak yapıda olmalarına ragmen, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı açısından Ç-LET'lere bir üstünlükleri tespit edilememiştir. Yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kaliteleri aynı olmasına ragmen, TAV sırasında T-LET'ler daha fazla malpozisyon ve hipoksemiye neden olmaktadır. TLET kullanım deneyiminin artması ve gelecekte yapılacak daha yüksek denekli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: tek akciğer ventilasyonu; göğüs cerrahisi; boğaz ağrısı; çift lümenli endobronşiyal tüp; tek lümenli endobronşiyal tüp; ses kısıklığı; malpozisyon
Farklı iklim bölgelerinde doğal havalandırma yöntemlerinin TOKİ tip konutları üzerinden analizi
Gün geçtikçe artan enerji tüketimi; küresel anlamda bir kirliliğe ve enerji kaynaklarının yüksek oranda azalmasına yol açmaktadır. Dünya genelinde enerji tüketiminin büyük bir kısmı yapı üretim sürecinde gerçekleşmektedir. Binalarda özellikle iklimlendirme için gereksinim duyulan enerji miktarı mekanik sistemlerce karşılandığında önemli ölçüde enerji tüketimine sebep olmaktadır. Enerji tüketimini azaltmak için ısıtma, soğutma yükleri ile enerji harcayan yapıların karşıtı olacak şekilde çevre dostu, yeşil sertifikalı, enerji etkin bina tasarımları hız kazanmaktadır. Böylece yenilenebilir kaynaklarca desteklenen sistemler yapı üretim sürecinde tasarım girdisi olarak değerlendirilmektedir. Tez çalışması kapsamında; yapı tasarımına girdi olarak veri oluşturabilmek için doğal havalandırmanın farklı iklim bölgelerindeki mekânsal etkisi konu edinilmiştir. Bu doğrultuda; doğal havalandırmada kullanılan rüzgârın toplu konut özelinde iç mekâna olan etkisini ve enerji kullanımındaki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye'de en çok uygulanan TOKİ (Toplu Konut İdaresi)' ye ait 2+1 plan düzenine sahip tip konut projesi seçilmiş; beş farklı iklim bölgesine ait rüzgâr testleri, Solidworks programında yer alan Flow Simulation eklentisi kullanılarak yapılmıştır. Simülasyon sürecinde rüzgâr analizleri yapılırken çevre yapılar tarafında oluşan hava akımı etkisi göz ardı edilmiş, iç mekânlardaki hava sirkülasyonlarına odaklanılmıştır. Çalışmada öncelikle kavramsal alt yapıyı oluşturmak için detaylı literatür taraması yapılarak, enerji etkin tasarım kavramı ve kriterleri üzerinde durulmuştur. Enerji etkinlik kriterlerinin içinde yer alan doğal havalandırma sistemine değinilmiş, doğal havalandırmanın temel prensibi olan rüzgârın yapılar ile olan ilişki ve hava akımının oluşması için gerekli stratejiler aktarılmıştır. Binalarda pasif sistemlerin doğal havalandırma kapsamında cephede ve çatıda tasarımlara katkısına yer verilmiştir. Çalışmanın devamında; yapılarda rüzgâr etkisinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesine olanak sağlayan HAD (Hesaplamalı Akışkanlar Dinamiği) simülasyon programları hakkında bilgi verilmiştir. Flow Simulation eklentisi kullanılarak beş farklı iklim bölgesi için yapılan analizler ışığında rüzgârın iç mekâna etkisi karşılaştırılarak değerlendirilmiş, doğal havalandırmanın etkin bir şekilde yapılarda nasıl kullanabileceğine dair değerlendirmeler yapılmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda iklim bölgeleri özelinde yaşama birimlerinde yeterli havalandırma sağlanırken özellikle mutfak biriminin havalandırmasının yetersiz kaldığı tespit edilmiştir. Sıcak iklim bölgesinde ihtiyaç duyulan serinletici etkinin balkon birimlerine alınmadığı soğuk iklim bölgesinde ise ısıtma yükünü artıran çözümlerin olduğu gözlemlenmiştir. Yapılan tespitler doğrultusunda açıklıkların özellikle soğuk iklim bölgesinde direkt hâkim rüzgâra açılmaması ve rüzgârın kontrollü olarak mekâna alınması önerilmektedir. Tasarımlarda bina yönlenişi, formu, açıklıkların boyutları ve konumları rüzgâr enerjisinde yeteri kadar yararlanacak, rüzgârın olumsuz etkilerinden de korunacak şekilde çözümler içermelidir. Anahtar Kelimeler: Doğal Havalandırma, Enerji Etkin Bina, Hava akımı, Solidworks, Pasif İklimlendirme, Rüzgâr
Mitral kapak replasmanı yapılan olgularda preoperatif hava yolu obstrüksiyonunun morbidite ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda, preoperatif solunum fonksiyon testleri ile saptanan hava yolu obstruksiyonunun, postoperatif mekanik ventilasyon süresi ile yoğun bakım yatış süresi ilişkisi incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2011-Aralık 2014 tarihleri arasında mitral kapak replasmanı yapılan 62 ardışık hasta, çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların cinsiyet, sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, solunum fonksiyon testleri, ejeksiyon fraksiyonu, pulmoner arter basıncı, peroperatif kardiyopulmoner baypas ve aort klempi süreleri, postoperatif entübasyon süresi, cerrahi yoğun bakım kalış süresi, preoperatif ve postoperatif aspartat aminotranferaz, alanin aminotranferaz, serum üre nitrojeni, kreatinin, arter kan gazı değerleri kayıt edildi. Bulgular: Toplam 62 hastanın 36'sı kadın, 26'sı erkek idi. Hastaların 17'sinde sigara kullanım öyküsü vardı. Kırkyedi hastada eşlik eden sistemik hastalık mevcuttu. Bunlardan 9'u astım, 8'i kronik obstruktif akciğer hastalığı idi. Solunum yolu hastalığı olan 12 hastanın yoğun bakım kalış süresi, solunum yolu hastalığı olmayan 50 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan 8 hastanın yoğun bakım yatış süresi, kronik obstruktif akciğer hastalığı olmayanlardan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). İlaç kullanımı olan 10 hastanın cerrahi yoğun bakım yatış süresi ilaç kullanımı olmayan 52 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Hastaların yoğun bakım yatış süresi ile renal fonksiyon göstergeleri arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Entübe kalış süresi ile kardiyopulmoner baypas süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Entubasyon süresi ile birinci saniyedeki zorlu ekspiratuvar volüm değeri arasında anlamlı negatif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Sonuç: Kardiyopulmoner baypas ile mitral kapak replasmanı planlanan hastaların preoperatif dönemde ayrıntılı olarak hava yolu obstruksiyonu varlığı açısından değerlendirilmeleri, postoperatif dönemde mekanik ventilasyon gereksinimi ve uzayan yatışın azaltılmasını sağlayabilir görüşüne varıldı.
Zor havayolu senaryosu oluşturulmuş hastalarda klasik®, fleksible® ve proseal® laringeal maskelerin karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı; boyunluk takılarak zor hava yolu senaryosu oluşturulan hastalarda supraglottik hava yolu aygıtları olan klasik laringeal maske (LMA), proseal LMA ve fleksible LMA'nın havayolu sağlamadaki performanslarını karşılaştırmaktır. Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 18-80 yaş arası, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-III grubunda 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Randomize olarak hastalar 3 farklı gruba ayrıldı. Birinci gruba proseal laringeal maske (PLMA) (Grup I), ikinci gruba fleksible laringeal maske (FLMA) (Grup II) ve üçüncü gruba klasik laringeal maske (cLMA) hasta kilosuna uygun olarak, üretici firmanın önerileri doğrultusunda standart teknikle yerleştirildi. Zor entübasyon senaryosu boyunluk kullanılarak oluşturuldu. Yerleştirme öncesinde hastaların maksimum ağız açıklığı, tiromental mesafe, sternomental mesafe ve tiroid kıkırdak hizasından boyun çevresi ölçüldü. Gruplar arasında demografik veriler bakımından anlamlı bir farklılık yoktu. Yerleştirme süresi, girişim sayısı, yerleştirme kolaylığı, orofaringeal kaf kaçak basıncı, fiberoptik bronkoskop görüntü derecelendirilmesi ve komplikasyonlar her üç grup arasında da benzer bulundu (p>0,05). Her üç cihazın da ilk yerleştirme başarısı yüksekti. Sonuç olarak tüm laringeal maske türlerinin zor entübasyon şartlarında benzer klinik performanslara sahip oldukları ortaya konulmuştur. Birinci ve ikinci jenerasyon supraglottik havayolu araçlarının boyun immobilizasyonuna bağlı sınırlı servikal hareketi bulunan hastalarda ilk tercih bakımından birbirlerine üstünlükleri olmadığı sonucuna varılmıştır.
Mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda hemşirelik bakım gereksinimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma mekanik ventilasyon uygulanan hastaların günlük yaşam aktivitesi, hemşirelik bakım gereksinimleri ve bu gereksinimlerin ne düzeyde karşılandığının belirlenmesi amacıyla planlandı ve uygulandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma vakıf ünitesine bağlı özel bir hastanede yoğun bakım ünitelerinde mekanik ventilasyon destek tedavisi almış, araştırmaya katılmayı kabul eden 71 hasta ile tanımlayıcı olarak yürütüldü. Veriler kurum izni ve etik kurul onayı alınarak anket formu ile toplandı. Anketler SPSS 22.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan hastaların KATZ günlük yaşam aktiviteleri ölçeği puan ortalamasının 11,63 ± 3,314 olduğu, buna göre hastaların yarı bağımlı gruba girdiği tespit edildi. Araştırmaya katılan hastaların ihtiyaç duydukları konularda hemşirelik bakım gereksinimlerinin karşılanması ile ilgili sorulara verdikleri cevaplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). Buna göre; hastaların hemşirelik bakımına çok güvendikleri, verilen hemşirelik bakımının ilaç tedavisi almayı orta düzeyde etkilediği, beslenme sorunlarını orta düzeyde azalttığı, bu uygulamalar esnasında hemşirelerden orta düzeyde bilgi alabildikleri, hastalığa bağlı ağrı ve bulantı-kusmanın giderilmesinde hemşirelik uygulamalarının çok yardımcı olduğu, hemşirelerin bakım uygulamalarını yerine getirirken görüş ve değerlere çok uygun davrandığı, bakımla ilgili açıklayıcı bilgi verdikleri, uygulamalar esnasında çok samimi oldukları ve orta düzeyde etkili iletişim kurdukları, mahremiyeti korumaya çok özen gösterdikleri ve hemşirelik bakım uygulamalarına ailelerin katılımını sağladıkları belirlendi. Sonuç: Hemşirelerin, mekanik ventilasyon destek tedavisi almış olan hastaların bakım gereksinimlerinin belirlenmesi ve bu gereksinimlerin karşılanması ile ilgili bilgi düzeylerinin arttırılmasına ihtiyaç vardır. Bunun için yoğun bakım hemşirelerinin konu ile ilgili teorik eğitimlerinin yanı sıra, görsel öğrenme teknikleri ve simülasyon uygulama yöntemleri kullanılarak bilgileri pekiştirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Mekanik Ventilasyon, Hasta, Hemşirelik, Bakım, Gereksinim
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan hastalara verilen protein desteğinin hastaların mekanik ventilatörden ayrılma süresi ve sağkalımına etkisinin incelenmesi
YBÜ'de izlenen MV uygulanan hastalarda artan katabolik süreçlerden dolayı protein yıkımı artmıştır. Yapılan çalışmalar bu durumun kötü prognozu işaret ettiğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı YBÜ'de MV uygulanan ve enteral beslenen hastalara verilen protein desteğinin, mekanik ventilatörden ayrılma süresine etkisini ve 28 günlük mortaliteye etkisini incelemektir. Hastaların; yaş (yıl), cinsiyet, kilo (kg), boy (cm), vücut kitle indeksi (VKİ) (kg/m2), mekanik ventilatöre bağlı kaldıkları süre (gün), APACHE II, SOFA, mNUTRIC skorları ile yedi gün süreyle kilogram vücut ağırlığı başına gram protein ve enerji değerleri, laboratuvar sonuçları, YBÜ ve hastanede yatış süreleri ve sonlanım durumları (yaşayan/ölen) ortak bir veri tabanında toplanmıştır. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada veriler hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından elde edilmiştir Demografik veriler, APACHE II, SOFA ve mNUTRIC skorları için iki grupta benzer sonuçlar bulunmuştur. MV'ye bağlı gün süresi açısından 1,2 g/kg/gün ve üzeri protein alan grupta daha uzun MV gün sayısı tespit edilmişitir (p=0,001). YBÜ'de yatış süresi açısından 1,2 g/kg/gün ve üzeri protein alan grubun daha uzun yatış gün sayısı tespit edilmiştir (p:0,037). İki grup arasında 28 günlük mortalite açısından anlamlı fark bulunmamıştır. YBÜ'de yüksek protein desteği alan hastaların daha uzun MV gün sayısı tespit edilmiştir. Yirmisekiz günlük mortalite açısında iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır.
ARDS hastalarının mekanik ventilasyonunda farklı "PEEP" düzeyleri ile soluk sonu akciğer hacmi ve pulmoner mekaniklerin değerlendirilmesi
Akut respiratuvar distres sendromunun (ARDS) tedavi yönetim stratejileri oldukça karmaşık, mortalitesi yüksektir. Akciğerlerde gaz değişimini desteklemek ve solunum işini azaltmak için mekanik ventilatör desteği gerekir. Mekanik ventilasyonda soluk sonu pozitif basınç (PEEP) titrasyonunun önemi büyüktür. Ancak PEEP titrasyonuna optimal yaklaşım net olarak belirlenememiştir. Güncel uygulamalarda kişiselleştirilmiş PEEP uygulaması vurgulanmaktadır. Çalışmamızda basınç-volüm eğrisi üzerinden farklı PEEP seviyelerinde volüm kazancı (gain), modifiye çoklu azot yıkama tekniği ile ölçülen soluk sonu akciğer hacmi (EELV) değişimi ve kompliyansın solunum mekanikleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Etik Kurul onayı alındıktan sonra yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan ve invaziv mekanik ventilasyon uygulanan 14 yetişkin ARDS hastası çalışmaya alındı. Berlin Kriterlerine göre; 2 hafif, 7 orta, 5 ağır ARDS hastasıydı. Azalan PEEP titrasyon prosedürü (5 cmH2O) ile fonksiyonel rezidüel kapasite (FRK) ve EELV, çoklu azot yıkama tekniği ile ölçüldü. İntratrakeal basınç sensörü ile oluşturulan dinamik basınç-volüm eğrileri üzerinden kazanç ve kompliyans ölçüldü. Her PEEP düzeyinde arteriyel kan gazı ile oksijenasyon değerlendirildi. En yüksek kompliyans, kazanç, EELV değerlerine ve en düşük sürücü basınç değerlerine 10 cmH2O PEEP düzeyinde ulaşıldı. Oksijenasyon göstergesi olan PaO2'nin en yüksek değerleri 15 cmH2O PEEP düzeyinde ölçüldü. Kazancın; kompliyans, elastans, sürücü basıncı, statik strain ile anlamlı olarak değişmediği ve akciğer distansiyonuna duyarlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak; PEEP titrasyonunda alveol distansiyonunu, EELV veya kazanç parametreleri göstermez. Klinik pratikte tek başına kullanılabilmesi için yeterli ve güçlü kanıtlar elde edilememiştir. Bunun için daha fazla çalışmaya gerek vardır. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel rezidüel kapasite, kazanç, PEEP, EELV, pulmoner mekanikler
Mekanik ventilasyon desteğindeki hastalarda ağız bakım sıklığının oral mukoz membran bütünlüğüne etkisi
Bu araştırma mekanik ventilatöre bağlı hastalarda en etkili ağız bakım sıklığının oral mukoz membran bütünlüğüne etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü, tek kör, deneysel olarak yapılmıştır. 2021 yılı Haziran-2022 yılı Haziran tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi DahiliyeYoğun Bakım ünitesinde yatan 98 hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Hastalar randomize olarak belirlenerek üç farklı gruba ayrılmıştır. Birinci gruptaki hastalara günde iki kez, ikinci gruptaki hastalara günde üç kez, üçüncü gruptaki hastalara günde dört kez %0.12'lik klorheksidin glukonat ile ağız bakımı uygulanmıştır. Verilerin toplanmasında Hastalara Ait Tanıtıcı Özellikler Formu ve Ağız Değerlendirme Rehberi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 69,62±13,77 olup, hastaların %43,9'u kadın, %56,1'i erkek %83,7 si ilkokul mezunudur. Üç grupta da oral mukozanın ilk gün orta disfonksiyon, dördüncü gün hafif disfonksiyon olduğu tespit edilmiştir. Tüm gruplarda, ağız bakımı yapılan hastaların tüm günler arasındaki ağız değerlendirme ölçeğinden alınan puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.001). Ağız bakımı uygulama sıklığına göre hastaların birinci, ikinci ve üçüncü gün ağız değerlendirme ölçeği puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken, dördüncü gün tüm gruplar arasındaki ağız değerlendirme ölçeği puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p:0.032). Araştırma bulgularına göre; günde üç defa ağız bakımı yapılan hastalarda ağız değerlendirme ölçeği puan ortalamalarının günde dört ve günde iki defa ağız bakımı yapılan hasta gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu, mekanik ventilasyon desteğindeki hastaların oral mukoz membran bütünlüğünün sürdürülmesinde en etkili ağız bakım sıklığının günde üç defa olduğu sonucuna varılmıştır.
Mekanik ventilatöre bağlı ve spontan solunum yapan hastalarda koruyucu yatış pozisyonlarının hemodinamik parametrelere etkisi
Amaç: Araştırma mekanik ventilatöre (MV) bağlı ve spontan solunum yapan hastalarda koruyucu yatış pozisyonlarının hemodinamik parametrelere etkisini incelemek amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, tek gruplu son test tasarımlı yarı deneysel olarak, 15.11.2021- 15.05.2022 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nin Dahiliye Yoğun Bakım (YB) Ünitesi'nde yapıldı. Araştırmanın örneklemini YB 'da yatan MV bağlı (n=30) ve spontan solunum yapan (n=30) hastalar oluşturdu. Veriler, hasta tanıtım formu ve hemodinamik parametreler izlem formu ile toplandı. Hastalara 3 gün 09-17 saatleri arasında 2 saatte bir sağ lateral, semi Fowler's, sol lateral ve supine pozisyonları uygulandı ve sonrasında 10. dakikada, 1. saatte ve 2. saatte nabız hızı, solunum sayısı, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB) ve oksijen satürasyonu (SpO₂) ölçüldü. Veriler analizinde sayı, aritmetik ortalama, standart sapma, ki-kare, bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü ANOVA testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda MV'ye bağlı hastaların yaş ortalaması 69,33±9,50 olup, %56,7'si erkek, çoğu (%60) hipertansiyon hastasıdır. Spontan solunum yapan hastaların yaş ortalaması 70,03±14,75 olup, %53,3'ü kadın, çoğu (%46,7) hipertansiyon hastasıdır. Hem MV'ye bağlı hem de spontan solunum yapan hastaların pozisyon değişikliklerinin farklı sürelerinde karşılaştırılan nabız hızı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Spontan solunum yapan hastalarda 2. gün sağ lateral pozisyonunun 1 saatinde ölçülen SKB ortalamasının diğer pozisyonlardaki SKB ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı belirlenirken (p<0.05), MV'ye bağlı hastaların farklı pozisyonlardaki SKB ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Spontan solunum yapan hastalarda 2. gün semi Fowler's pozisyonunun 1. saatinde ölçülen DKB ortalaması, diğer pozisyonlardaki DKB ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı belirlenirken (p<0.05), MV'ye bağlı hastaların farklı pozisyonlardaki DKB ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmedi (p>0.05). Spontan solunum yapan hastalarda 3. gün semi Fowler's pozisyonunun 1. saatinde ölçülen solunum sayısı ortalamasının diğer pozisyonlardaki solunum sayısı ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptanırken (p<0.05), MV'ye bağlı hastaların farklı pozisyonlardaki solunum sayısı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). MV'ye bağlı hastalarda 3. gün sağ lateral pozisyonunun 10. dakikasında ölçülen SpO₂ ortalamasının diğer pozisyonlarındaki değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenirken (p<0.05), spontan solunum hastaların farklı pozisyonlarında SpO₂ ortalamalarının istatistiksel olarak değişmediği belirlendi (p>0.05). Sonuç: Hastalara uygulanan pozisyonların nabız hızını değiştirmediği, spontan solunum yapan hastalarda SKB'nın sağ lateral pozisyonda, DKB ve solunum sayısının semi Fowler's pozisyonunda değiştiği, MV'ye bağlı hastalarda SpO₂ değerinin sağ lateral pozisyonunda değiştiği, ancak bu değişimlerin süreklilik göstermediği sonucuna ulaşıldı.
Perkutan trakeotomi sonrası BIPAP ve ATC ile bileşik yapay solunum
Giriş ve amaç: Bu çalışmada, yoğun bakım hastalarında Griggs yöntemi ile perkutan trakeotomi açılması sonrasinda değişik sürelerdeki BIPAP ventilasyonuna ATC eklenmesi ile elde edilen bileşik ventilasyonun hemodinami, mekanik ventilasyon parametreleri ve alveolar gaz değişimi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Solunum sıkıntısı olan 90 cerrahi ve medikal yoğun bakım hastası çalışmaya alındı. Traketomi gereksinimini geleneksel kararlara göre belirlendi. Elektif postoperatif hastalar veya kısa süreli mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca perkütan Griggs yöntemini uygulamanın kontrendike olduğu hastalar da dışlandı. Trakeotomi açılmasını takiben hastalar Drager Evita 4 ventilatör ile ventile edildi. BIPAP ventilasyon ile ilk bir saatlik stabilizasyon evresini takiben hastalar randomize iki gruba ayrıldı. Grup 1 (n=45) için 6 saat BIPAP ventilasyonu, grup 2 (n=45) için 12 saat BIPAP ventilasyonu uygulandı ve her iki gruba da 6'şar saat % 100 ATC eklendi. Ventilatör parametreleri; Pinsp< 30cmH2O, fmec ? 16/min, I: E oranı 1: 2, FiO2< 0.6, PEEP = 5 cmH2O, VT ? 8 mL? kg olacak şekilde ayarlandı. PaCO2 ve PaO2 değerleri sırasıyla 35-50 mmHg ve 70- 110 mmHg değerleri korunacak şekilde ayarlandı. Bütün değerler dört kademede kaydedildi; Z0: trakeotomi öncesi bir saat, Z1: trakeotomi açılması takiben bir saat sonra, Z2: BIPAP ventilasyonu sonu, Z3: BIPAP + ATC ventilasyonu sonu.Bulgular:Hastaların yaş ve APACHE II skoru ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tüm hemodinamik veri ve arter kan gazı değerleri klinik olarak kabul edilebilir sınırlarda bulundu. BIPAP ventilasyonuna; erken evrede ATC eklenmesiyle Pinsp, PEEPi, VTinsp ve horovitz indeksi (P/F oranı) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulundu. (p <0.05).Sonuç: Solunum yetersizliğine sahip erişkin yoğun bakım hastalarında Griggs tekniği ile perkutan trakeotomi açılması sonrasında BIPAP ventilasyonuna erken evrede ATC eklenmesi horovitz indeksinde artış sağlamaktadır. Ancak bu klinik avantajın homojen alt gruplar ve diğer trakeotomi yöntemleri ile kanıtlanması gereklidir.
Yoğun bakım hastalarında ventilatör ilişkili pnomoninin önlenmesinde kullanılan demetlerin pnomoni gelişiminin önlenmesi ve mortalite üzerine etkisinin değerlendirilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: Hastane enfeksiyonları arasında önemli yer tutan, mortalite vemorbiditesi yüksek olan ventilatör ilişkili pnömoni (VİP)'nin önlenmesine yönelik birçok önleme stratejileri geliştirilmiştir. Son yıllarda bu önlemlerin tek tek uygulanmasıyerine, VİP önleme demeti (bundle) oluşturularak uygulanması üzerinde durulmaktadır.Hastanemizde önemli bir sorun olan VİP'in azaltılmasına yönelik VİP önlemedemetinin VİP gelişimi ve mortalite üzerine etkisini araştırmak amacıyla bu çalışmaplanlandı.Gereç ve Yöntem: Mart 2011 ile Nisan 2012 tarihleri arasında ReanimasyonYoğun Bakım 1ve 2 ünitelerinde prospektif, vaka kontrol çalışması gerçekleştirildi. VİPtanısı, CDC önerileri doğrultusunda nosokomiyal PNÖM-1 kriterlerine göre kondu.Hastalar VİP gelişmesi yönünden ve VİP önleme demetlerini oluşturan parametrelereuyum yönünüden günlük olarak değerlendirildi. VİP önleme demeti; subglottikaspirasyonlu endotrakeal tüpün (SSD-ETT) kullanımı, kaf basınıcının ölçülmesi, yarıoturur pozisyon, klorheksidinli ağız bakımı, sedasyona günlük ara verilmesi, peptikülser proflaksisi, orogastrik kateterin nazogastrik katetere tercihi ve derin ven trombozuproflaksisi şeklinde oluşturuldu. Çalışma 2 dönemde gerçekleştirildi. İlk 6 aylıkdönemde SSD-ETT ve kaf basınç ölçerlerin olmaması nedeniyle kontrol grubu vakalarıağırlıklı bu dönemde çalışmaya dahil edildi ve bu iki parametre dışında kalanlara uyumyönünden hastalar izlendi. İkinici dönemde SSD-ETT ile entübe edilen hastalar vakagrubunu oluştururken standart endotrakeal tüple entübe edilen hastalar kontrol grubuna71dahil edildi. Vaka ve kontrol grupları VİP gelişimi, mortalite ve demete uyum yönündenizlendi.Bulgular: Vaka grubunda 37, çalışma grubunda 96 olmak üzere 133 hastaçalışmaya dahil edildi. Grupların yaş ortalamaları vaka ve kontrol grubunda sırasıyla60,3 ve 61,3, (p=0,7) geliş APACHE II skoru ortalamaları ise 29,3 ve 28,9 (p:0,7)olarak saptandı . Vaka grubunda kontrol grubuna göre VİP insidansında 1000 ventilatörgününde 41,86'dan 22,16'a gerileme (P<0,05) saptandı. Ortalama VİP gelişme günüvaka grubunda 17,33±21,09 olurken, kontrol grubunda 10,43±7,83 olduğu tespit edildi(p:0,04). Demetlere uyum oranı; kaf basınç ölçer için vaka ve kontrol grubundasırasıyla %50,1 ve %6,6, klorheksidinle ağız bakımında ise %37,4 ve 18,6 olaraksaptandı (p<0,05). Bu iki parametre dışında uyum oranlarında anlamlı fark tespitedilmedi (p>0,05). Her iki grupta da tüm demete tam uyum sağlanan hasta olmadı.Vaka ve kontrol grubu arasında 14. gün ve 30. gün mortaliteleri yönünden farksaptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak; SSA-ETT kullanımının, kaf basınç ölçümünün ve klorheksidinliağız bakımının dahil edildiği ve SSD-ETT'nin tam kullanımının sağlandığı VİP önlemedemetleri VİP hızını azaltmada etkilidir. Ancak mortalite üzerine etkisi saptanmadı.Demetlere uyum oranları düşük olup artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Ventilator ilişkili pnömoni, VİP Önleme, VİP önlemedemetleri, subglottik sekresyon drenajı ve kaf basınç monitorizasyonu.
The role of branding in B2B purchasing context of heating, ventilating and air conditioning sector
The marketing literature suggests that decision making units in B2B markets are influenced by rational arguments rather than emotional arguments although those emotional arguments are suggested to influence the buyers in B2C markets. But recently, that old way of thinking has started to change and some researchers now has a new approach suggesting that these two markets have more similarities than previously assumed. The aim of this study is to analyze whether the perceived ideas about the strict differences between B2B and B2C marketing is correct or not on HVAC market. Some past perceptions about this difference may still hold true today, but some new researchers have already reached to the suggestion that there is no particular need to separate those two approaches. This study also analyzes the possible correlations between buyer characteristics and perception of branding importance and also between the perception of product/service importance and perception of branding importance. Another aim of this analysis is to find out the main variables that influence the perception of branding. In the model of the study, the buyer characteristics enter into the model as the dependent variable where perception of branding importance is the independent variable. The influence of product and service importance on the branding importance is also analyzed. The correlations of branding importance were analyzed for two products which are Variable Refrigerant Fluid (VRF) and Air Handling Unit (AHU) used in HVAC sector.
Presepsin: Ventilatör ilişkili pnömoninin tanısında ve tedavi yönetiminde yeni bir biyobelirteç midir?
Mekanik ventilatörün 20. yüzyılın ortalarından itibaren kullanılmaya başlanmasıyla Ventilatör İlişkili Pnömoni gibi komplikasyonların insidansı artmıştır. Ventilatör İlişkili Pnömoni gelişme riski, invaziv mekanik ventilasyona uzun süreli maruz kalanlarda daha yüksek olup, yoğun bakımda kalış süresi ile doğrudan ilişkilidir. Ventilatör İlişkili Pnömoni insidans ve mortalitesinin yüksek olduğu belirtilmektedir. Ventilatör İlişkili Pnömoni tanısının zor olması ve rutinde uygulanabilir bir tanı yönteminin olmaması ve balgam örneğinden bakteri tespitinin birkaç gün sürmesi gibi durumlar, Ventilatör İlişkili Pnömoni yönetiminde olumsuz klinik sonuçların başlıca sebepleri arasında yer almaktadır. Günümüzde Ventilatör İlişkili Pnömoni tanısını kolaylaştırmak için biyobelirteçlerin kullanılması önerilmektedir. Bu durum için spesifik bir biyobelirteç olmamakla birlikte, üzerinde en sık çalışılan biyolojik araçlar, prokalsitonin (PCT), C-reaktif protein (CRP) ve miyeloid hücreler tip 1 (sTREM-1) olmuştur. Yeni ortaya çıkan bir infeksiyon biyobelirteci, yakın zamanda farklı infeksiyonların erken bir belirteci olarak tanımlanan presepsindir (PSP). Presepsin CD14 alt tipinin (sCD14-ST) çözünür formunun bir fraksiyonudur. Bu çalışmanın amacı Presepsinin Ventilatör İlişkili Pnömoninin tanı ve takibinde kullanılabilirliğini göstermektir. Bu çalışmaya 42 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Presepsin düzeyi ölçümü için periferik venden EDTA (Etilendiamin tetraasetik asit)'li tüpe 2cc kan alındı. Bu işlem Ventilatör İlişkili Pnömoni tanısı konduğu gün ve tedavinin 3. ve 7. gününde olmak üzere, Presepsin düzeyi çalışılmak üzere hastadan üç kez kan alındı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 22.0 paket programı kullanılmış ve tüm analizlerde (p<0.05) sonucu istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Presepsinin tanı anında Procalsitonin ile karşılaştırdırıldığında istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu sonuçlar Presepsininin tanıda anında anlamlı olduğunu gösterse de bu konuda çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelime: Ventilatörle ilişkili Pnömoni, Presepsin, Yoğun Bakım