Aydın Adnan Menderes University
Discipline

Family Medicine

Aydın Adnan Menderes University

870

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinin organ bağışı hakkında bilgi, tutum ve davranışları

Amaç: Tıp fakültesi öğrencilerinin organ bağışı konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarını belirlemek ve aynı zamanda konuya ilgilerini çekmektir. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gören öğrenciler üzerinde gerçekleştirildi. Veriler, katılımcıların sosyodemografik özellikleri ile organ bağışı konusundaki bilgi ve tutum düzeylerini değerlendiren bir anket aracılığıyla toplandı. Bulgular: Çalışmaya 17–33 yaş aralığında 348 tıp öğrencisi katıldı; bilgi puanı ort. 16,55±3,48, tutum puanı ort. 9,29±2,39 bulundu. Öğrencilerin yalnızca % 29'u kendini organ bağışı konusunda yeterli bilgili görürken, eğitim alanların oranı % 28,2 ve "bilgilendirme yeterli" diyenlerin oranı % 14,9'da kaldı. Yasal farkındalık yüksek olsa da (organ bağışı yasaldır: % 92,2), süreç/prosedür bilgisi zayıftı. Bağışçı kartı sahipliği % 5,5 iken, bağışta bulunmayı isteme % 54,3 ve gerekirse organ kabul etme % 83 olarak saptandı. En etkili yöntem olarak medya kampanyaları öne çıktı (% 72,1). Tutum puanı kadınlarda daha yüksekti ve sınıf düzeyi arttıkça yükseldi; dini inanç grupları arasında hem bilgi hem tutumda anlamlı fark izlendi. Bilgi ve tutum arasında pozitif fakat zayıf bir ilişki vardı (r=0,29; p<0,001). Sonuç: Tıp öğrencilerinde organ bağışına yönelik tutum genelde olumlu olsa da bilgi düzeyi ve prosedür bilgisi belirgin biçimde yetersizdir. Medya temelli farkındalık, müfredata entegre eğitim ve hukuki/etik süreçlerin açık anlatımı bu boşlukları kapatmada etkili olabilir. Kadınlarda ve üst sınıflarda olumlu tutumun daha yüksek olması, hedefli eğitimlerin özellikle alt sınıflara ve kararsız gruplara yöneltilmesini önermektedir. Bilgi-tutum ilişkisi zayıf olsa da anlamlıdır; kalıcı davranış değişimi için bilgilendirmenin yanı sıra yanlış inanışları gideren uygulamalı yaklaşımlar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri, Organ bağışı

Şehriban Kayacan Öncel
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

4-6 yaş çocukların ekran kullanımının, ebeveyn ekran kullanımı ve aile işlevleri ile ilişkisi

4-6 Yaş Çocukların Ekran Kullanımının, Ebeveyn Ekran Kullanımı ve Aile İşlevleri ile İlişkisi Amaç: Bu çalışmanın amacı okul öncesi çocukların ekran kullanım alışkanlıklarının ebeveynlerin ekran kullanım alışkanlıkları ve aile işlevleri ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel tipteki çalışmada, gerekli izinler alındıktan sonra Adana Sarıçam ilçesindeki tüm anaokullarına tarafımızca oluşturulan anketler dağıtıldı. Sınıf öğretmenleri aracılığıyla ebeveynlere ulaştırılan anketlerden eksiksiz doldurulanlar (n=198) analiz edildi. Aile işlevleri "Aile Değerlendirme Ölçeği" ile değerlendirildi. Ekran süreleri, tablet, televizyon, cep telefonu ve bilgisayar karşısında geçirilen süreler toplanarak hesaplandı. Bulgular: Çocukların %57,6'sının hafta içi, %76,3'ünün hafta sonu ekran kullanım sürelerinin iki saatin üzerinde olduğu saptandı. Çocuğun yaşının, annenin çalışma durumunun, anne-baba eğitiminin ve devam edilen okulun çocukların ekran sürelerini etkilediği bulundu. Ebeveynlerden %88,9'u ekran konusunda aile içi kurallarının olduğunu, %62,6'sı çocuklarının yemek yerken ekran karşısında olduğunu, %44,4'ü çocuklarının kendine ait bir ekranının olduğunu, %90,9'u aile veya çocuk hekimlerinden ekran kullanımı konusunda herhangi bir öneri almadıklarını bildirdi. Ekran konusunda aile içi kuralların olmamasının, çocukların kendilerine ait ekranlarının olmasının, hekimlerin ekran kullanımı konusunda öneride bulunmamasının çocukların ekran kullanım sürelerini arttırdığı saptandı. Çocukların ekran kullanım süreleri ile ebeveynlerin ekran kullanım süreleri arasında pozitif yönde orta derecede ilişki saptandı. Aile işlevleri ile çocukların ekran kullanım süreleri arasında ilişki bulunamadı. Sonuç: Ebeveynlerin ekran kullanım alışkanlıkları ile çocuklarının ekran kullanım süreleri arasındaki güçlü ilişki göz önüne alındığında, bu yaş grubunda birçok teması olan aile hekimlerinin bunu fırsata çevirebilecekleri ve daha aktif rol alabilecekleri düşünülmüştür. Bu doğrultuda ülkemizde birinci basamağa yönelik hazırlanmış olan rehberlere ekran kullanımı konusunda danışmanlık hizmetinin eklenmesi bu konuda farkındalığı ve uygulanabilirliği arttırabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: okul öncesi çocuk, ekran süresi, ebeveyn, aile işlevleri

Aile işlevleriAna-babaBağımlılık+7
Emine Çelik
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarında duygudurum düzeyleri ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin psikometrik ve psikoteknik testler ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastaların yaşam kalitesini etkileyen emosyonel ve bilişsel parametrelerin ölçekler ve psikoteknik testler ile değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi endokrinoloji polikliniğine başvuran tip 2 diyabetes mellitus tanılı 70 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri Nisan 2022- Ekim 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak tanıtıcı bilgi formu, Hastane Anksiyete Depresyon ölçeği (HAD), Kısa Form Yaşam Kalitesi (SF-12) ve psikoteknik testler kullanılmıştır. Katılımcılara psikoteknik testler Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikoteknik laboratuvarında izole test odasında uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %57'si kadın olup, yaş ortalamaları 52,60 ± 8,88 yıldır. Kilo ortalamaları 82,94 ± 16,62 kg, boy ortalamaları 165,61 ± 7,26 cm ve VKİ ortalamaları 30,20 ± 5,57 olarak saptanmıştır. Katılımcıların diyabet sürelerinin ortalaması 9,32 ± 7,33 yıl olup; Hba1c düzeyleri ortalaması 7,75 ± 1,87 olarak saptanmıştır. Katılımcıların %22,9'unda anksiyöz, %27,1'inde depresif belirtiler saptanmıştır. Kadın cinsiyette, medeni durumu evli olanlarda, obez olanlarda ve tedavi olarak sadece oral antidiyabetik kullananlarda depresyon riskinin daha fazla olduğu saptandı. Anksiyete ve depresyon riskinin fazla olduğu hastalarda yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Erkek cinsiyette fiziksel ve mental bileşen alt grup puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Gelir düzeyi giderinden fazla olan bireylerde fiziksel bileşen alt grup puanı daha yüksek bulunmuştur. Diyabet süresi 10 yıl ve üstü olanlarda mental bileşen alt grup puanı daha yüksek saptanmıştır. Katılımcıların Hba1c değerleri ile görsel ve işitsel uyaranlara verdikleri doğru tepkiler arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda kadın cinsiyet, evli olan, obez olan ve diyabet tedavisinde sadece oral antidiyabetik kullanan tip 2 diyabetik kişiler depresyon riski ile ilişkili bulunmuştur. Katılımcıların Hba1c düzeyleri ve diyabet süreleri ile depresyon ya da anksiyete riski ilişkili saptanmamış olsa da depresyon ya da anksiyete riski fazla olan kişilerde yaşam kalitesi daha düşük saptanmıştır. Bu nedenle tip 2 diyabet tanılı hastaların ruhsal durum açısından da değerlendirilmeleri çok önemlidir. Birinci basamakta kronik hastalık takibi yapan aile hekimlerinin diyabetin çok yönlü bir metabolik hastalık olduğunu bilerek bu kişilerin duygudurumlarını, yaşam tarzlarını ve yaşam kalitesi düzeylerini değerlendirmesi uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Anksiyete ve Depresyon, Yaşam Kalitesi, Psikoteknik, Kognitif Fonksiyon

AnksiyeteBilişsel işlevlerDepresyon+6
Nadiye Beylanlıoğlu Kaynak
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal dönemde paternal depresyon ve evlilik uyumu ilişkisi

Giriş ve Amaç: Perinatal dönem gebeliğin 20. haftasından doğum sonrası ilk 28 güne kadar olan süreyi tanımlamaktadır. Son yıllarda maternal perinatal depresyon üzerine çok fazla araştırma yapılmıştır. Bu durum depresyon, gebelik ve bebek arasındaki karmaşık etkileşime bağlı olabilir. Perinatal dönem anne için ruhsal sorunlar açısından riskli bir dönem olduğu kadar babalar için de bu durum geçerlidir. Biz bu çalışmada evlilik uyumu ile perinatal dönemdeki paternal depresyon arasındaki ilişkiyi araştırmak ve perinatal dönemin sadece annede duygusal değişikliklere neden olmayacağı, babanın da bu dönemde duygusal olarak sorunlar yaşayabileceği gerçeğinin birinci basamak hekimleri tarafından göz ardı edilmemesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini, 1 Şubat - 1 Haziran 2017 tarihleri arasında ilgili hastanelerin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi ve Adana Metro Hastanesi) Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniklerine başvuran 20. gebelik haftasından doğuma kadar olan süredeki gebelerin eşleri ile ilgili hastanelerin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi ve Metro Hastanesi) Yenidoğan Polikliniklerine başvuran yenidoğan bebeklerin babaları oluşturmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği ve Evlilikte Uyum Ölçeği uygulandı. Veriler SPSS programına girilerek önemlilik testlerinde ki-kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya toplam 234 kişi dâhil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 32,26±5.4 (20-53) bulundu. Katılımcıların eğitim düzeylerine bakıldığında 16'sı (% 6,8) ilkokul, 25'i (% 10,7) ortaokul, 90'ı (% 38,5) lise, 89'u (% 38,0) üniversite, 14'ü (% 6,0) yüksek lisans mezunuydu. Çalışmamıza katılan kişilere uyguladığımız evlilikte uyum ölçeğine göre uyum için Türkiye kesme puanı 43 olarak kabul edildi. Tüm grupta 39 (% 16,7) uyumsuz, 195 (% 83,3) uyumlu birey tespit ettik. Edinburgh Postpartum Ölçeğine göre çalışmamıza katılan 234 kişinin 30'unda (% 12,8) paternal perinatal depresyon tespit ettik. Katılımcıların evlilikte uyumları ile depresyon durumları karşılaştırıldığında, depresyonu olmayan 204 kişiden 27'si (% 13,2) uyumsuz iken 177'si (% 86,8) uyumluydu. Paternal perinatal depresyon tespit ettiğimiz 30 kişiden 12'si (% 40,0) uyumsuzken 18'i (% 60,0) uyumlu olarak bulunmuştur. Paternal perinatal depresyonu olan bireylerin, paternal depresyonu olmayan bireylere göre evlilik uyumlarının daha düşük olması çok yüksek düzeyde istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Sonuç: Perinatal dönem ebeveynler için sosyal desteğe daha fazla ihtiyaç olduğu bir dönemdir. Birinci basamak hekimleri olarak paternal perinatal depresyon hakkında farkındalık kazanırsak, anne ve bebek izlemlerinde babaları da değerlendirme fırsatı yakalayabiliriz. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Evlilik Uyumu, Erkek Sağlığı, Paternal Perinatal Depresyon

Aile hekimliğiDepresyonErkekler+2
Mehmet Nedim Tıraş
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi öğrencilerinde uyku kalitesinin mental iyi oluş ile ilişkisi

Uyku; doğumdan itibaren insanların büyüme ve gelişmesine katkıda bulunan, vü-cudu dinlenmiş şekilde bir sonraki güne hazırlayan bir dönemdir. Bireylerin fiziksel ve mental gelişimini etkileyerek tüm yaşlarda sağlık ve yaşam kalitesi için önemli bir yer tutar. Uyku ile ilgili yakınmalar toplumda sık görülmekte ve uyku kalitesinin kötü olması birçok tıbbi hastalığı işaret edebilmektedir. Üniversite öğrencilerinin de sık uyku sorunu yaşadıkları ve uyku kalitelerinin kötü olduğu bilinmektedir. Yeterli uyku uyuyamayan öğrencilerin fiziksel, bilişsel ve mental durumları olumsuz etkilenebilir. Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi kampüsünde yer alan fakülte ve yüksek okullarda okuyan 943 öğrenci katılmıştır. Bu çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinin uyku kalitesi, gündüz uykululuk hali ve mental iyi oluş hali ile birlikte uykuyu etkileyen faktörlerin ve uyku kalitesi ile mental iyi oluş ilişkisinin değerlendirilmesidir. Bu çalışma kapsamında katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Formu, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Epworth Uykululuk Ölçeği ve Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmamıza katılan öğrencilerin % 61,2'sinin uyku kalitesinin kötü olduğu bu-lunmuştur. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, fakülte, gün içinde/akşam kahve tüketimi, sigara, kronik hastalık, mavi ışık yayan cihazların kullanımı, yaşanılan yer, kalınan odadaki kişi sayısı, uykuyu etkileyebilecek kişisel/ailesel problemler ve ailede uyku bozukluğu olması ile uyku kalitesi arasında ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Ayrıca gündüz aşırı uykululuk yaşayanların uyku kalitelerinin daha kötü olduğu bulundu (p<0,01). Sınıf, VKİ, gün içinde/akşam çay tüketimi, gece sigara içmek için uykudan uyanma, alkol ve fiziksel ak-tivite ile PUKİ puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). VKİ ve alkol ile PUKİ kategorik değişkenleri arasında ise anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışma-mızda uyku kalitesi ile mental iyi oluş arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulun-muştur (p<0,01). Üniversite öğrencilerinin uyku kalitesi genel olarak kötüdür ve uyku kalitesi men-tal iyi oluşu etkilemektedir. Öğrencilerin uyku kalitesinin arttırılması ve dolayısıyla men-tal sağlıklarının iyileştirilebilmesi için bu konudaki olumsuz faktörlerin düzeltilmesine yönelik çalışmalar yapılması gerekmektedir.

BilişMental durum ölçeğiMental iyi oluş+3
Melda Muraz
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi idari çalışanlarında beden kompozisyonu, beden algısı, yeme ve tartılma alışkanlıkları

Amaç: Obezite prevalansında dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de hızlı artış vardır. Obezitenin davranışsal paradigmalarıyla ilgilenen çalışma sayısı ise yeterli değildir. Bu çalışmada Üniversitemizdeki idari çalışanlarda beden algısı, yeme-tartılma alışkanlıklarıyla beden kütle indeksi arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Veriler, sosyodemografik bilgi formu, Stunkard Beden Algısı Ölçeği, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi ve araştırmacılar tarafından literatür incelenerek oluşturulan, obeziteyle ilişkili davranışları değerlendirme formu kullanılarak toplanmıştır. Boy, beden ağırlığı, bel ve kalça çevresi ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya 513 kadın ve 335 (%39,5) erkek alındı. Obezite prevalansı kadınlarda %15,8, erkeklerde %19,7'ydi. Beden algısından memnuniyet oranı erkeklerde daha yüksekti (p=0,000). Kadınların %78,0'ı kilosundan memnun olmayıp kilo vermek istemekteydi. Beden memnuniyeti olanların oranı BKİ arttıkça düşme eğilimindeydi (p=0,000). Toplam 490'ının (%57,8) kilo verme girişiminde bulunduğu belirlendi. Erkeklerde hızlı yediğini bildirenlerin oranı (%43,9) kadınlardan (%31,0) yüksekti (p=0,001). Zayıftan obez gruba doğru hızlı yiyenlerin oranlarında artış olduğu saptandı (p=0,000). Katılımcıların üzüntü-stres durumunda %45,2'sinin iştahlarının kapandığı ve üzüntü-stres durumunda yemenin, obez grupta daha yüksek olduğu görüldü (p=0,0001). Toplamda % 65,7'nin düzenli tartılma alışkanlığı yoktu; düzenli ve düzensiz tartılanlar arasında normal ve kilolu oranları benzerken, zayıf ve obez grupta düzensiz tartılma daha yüksekti (p=0,041). Ölçülen ve ifade edilen BKİ değerleri benzer olup aralarında anlamlı fark bulunmadı (p=0,614). BKİ grupları arasında kahvaltı atlama, akşam atıştırmaları, öğünleri yeme yeri, kimlerle yediği, mutfak-oturma alanın birlikteliği ve fiziksel aktivite açısından bir fark belirlenmedi. Sonuç: Üniversitemiz idari çalışanlarında obezite prevalansı toplumdan daha düşüktür. Çalışmamızın sonucunda obezitede beslenme ve tartılmaya yönelik bir takım davranışsal faktörlerin etkisi olabileceği, bu nedenle korunmada ve yönetilmesinde bu etkenlerin yol gösterici olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Obezite, idari çalışan, beden algısı, yeme ve tartılma alışkanlıkları

Beden imajıBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+7
Nimet Gök
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa ilindeki aile hekimlerinin kronik yara konusundaki bilgilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda aile hekimlerinin kronik yara konusundaki bilgilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa ilinde aktif olarak aile hekimliği yapmakta olan 200 hekim çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.12.2023-01.06.2024 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 93 sorudan oluşan anket formu ve 14 sorudan oluşan sosyodemografik form kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların 77'si (%38,5) kadın, 123'ü (%61,5) erkek olup katılımcıların 26'sı (%13) yara eğitimi almış, 174'ü (%87) yara eğitimi almamıştır. Kronik yara bakımı eğitimi alma durumuna göre bakıldığında; eğitim alanlar 72,53 ± 18,96 soruya, eğitim almayanlar 56,51 ± 19,68 soruya doğru cevap vermiştir. Yara eğitimi açısından verilen cevaplar değerlendirildiğinde kronik yara eğitimi alanlar lehine anlamlı çıkmıştır (p <0,001). Sonuç: Çalışmamızda, uzmanlık eğitimi alanların anlamlı olmasa bile daha fazla soruya doğru cevap verdiği belirlenmiştir. Kronik yara eğitimi alma ile kronik yara bilgisi arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yara İyileşmesi, Aile Hekimi, Eğitim.

Erkan Ata
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailedeki yeme ve aktivite alışkanlıkları ölçeğinin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Çocukluk çağında fazla kiloluluk ve obezite, artarak devam eden ciddi bir sağlık sorunudur. Başta kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet olmak üzere çok sayıda sağlık problemine yol açmaktadır. Ailedeki yeme davranışları, alışkanlıklar, evdeki beslenme ve fiziksel aktivite ortamı çocukların davranışlarını şekillendirip kilo durumunu belirlemede önemli rol oynar. Bu faktörlerin belirlenmesi, çocuklarda kilo probleminin tedavisi ve önlenmesinde etkili olacaktır. Literatür taramasında bu etkenleri ölçebilen Türkçe bir ölçeğe ulaşılamamıştır. Bu çalışmanın amacı Family Eating and Activity Habits Questionnaire-Revised'ın Türkçe geçerlik ve güvenirliğini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Ölçek metni, grup çevirisi ve geri çeviri yöntemi kullanılarak Türkçeye çevrildi. Öncelikle pilot çalışma grubu olarak Adana'da ilkokul ve ortaokul düzeyindeki farklı okullardan öğrencilerin velilerine üç hafta ara ile ön test ve tekrar testi uygulandı. Ardından; ana çalışma grubunda okullarda ve polikliniğe getirilen çocukların velilerine ölçek uygulandı. Bulgular: Pilot çalışmada iç tutarlılığı gösteren Cronbach alfa değeri 0,787; ön test-tekrar testi arası uyumu gösteren Pearson korelasyon analizi sonucu r değeri 0,761 (p<0,001) olarak hesaplandı. Ana çalışmada ise Cronbach alfa değeri 0,780 olarak elde edildi. Fazla kilolu/obez çocukların toplam skorları, normal kilolu çocukların toplam skorundan anlamlı olarak daha yüksekti. Ölçek toplam skoru, çocuğun kilo durumunu % 71 başarı ile belirleyebiliyordu. Sonuç: Elde ettiğimiz geçerlik ve güvenirlik değerleri, Ailedeki Yeme ve Aktivite Alışkanlıkları Ölçeği'nin benzer bir Türkiye örnekleminde kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: ailedeki yeme ve aktivite alışkanlıkları ölçeği, çocukluk çağı obezitesi, FEAHQ-R

AileBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+6
Gizem Aslan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lise öğrencilerinin beslenme davranışları, ortoreksiya nervoza ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisi

Amaç: Adolesan dönem beslenmesini birçok faktör etkilemekte, adolesanlar obezite ya da yeme bozukluklarıyla karşımıza gelmektedir. Bu çalışmanın amacı lise öğrencilerinin beslenme davranışları hakkında bilgi sahibi olmak, ortoreksiya nervoza ve obsesif kompulsif bozukluk düzeylerini belirlemek, ortoreksiya nervoza ile obsesif kompulsif bozukluk hastalıkları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza 1 Ekim 2018 - 1 Mayıs 2019 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı kabul eden Adana ilinde lise ve dengi okullarda eğitim gören 755 öğrenci katılmıştır. Bu çalışma kapsamında katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, ORTO-15 Ölçeği ve Maudsley Obsesif Kompulsif Envanteri uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmaya 285 (% 37,7) erkek, 470 (% 62,3) kız öğrenci katılmıştır. Çalışmamıza katılan öğrencilerin % 14,7'sinin ortorektik eğilim gösterdiği, % 44,5'inin OKB açısından yüksek risk grubunda olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, lise yılı, BKİ, kronik hastalık, sigara kullanımı ve anne eğitim düzeyi değişkenleriyle kişilerin ortorektik eğilimi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Öğrenim görülen lise türü, yaşanılan yer, sosyoekonomik düzey, sağlıklı beslenme bilgisi, baba eğitim düzeyi ve uygulanan diyet varlığıyla kişilerin ortorektik eğilimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Çalışmamızda kişilerin ortorektik belirtiler göstermeleri ile obsesif kompulsif belirtiler göstermelerini değerlendirmek için yapılan korelasyon analizinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuş ve analiz pozitif korelasyon göstermiştir (r= -,158 ve p<0,01). Sonuç: Çalışmamızda ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif belirtilerle ilişkisi ortaya konmuş lise öğrencilerinde ortorektik belirtiler arttıkça obsesif belirtilerin de artış gösterdiği saptanmıştır. Ortoreksiya nervozayı bir halk sağlığı sorunu olarak algılamak ve buna yönelik birinci basamakta koruyucu hekimlik uygulamalarını yürütmek, gerekli tedbirleri almak gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme davranışları, Lise öğrencisi, Ortoreksiya nervoza, Obsesif kompulsif bozukluk, Aile hekimliği

Aile hekimliğiBeslenmeBeslenme davranışı+3
Burcu Toklu
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin demans hastalarına karşı tutumları ve empati düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada aile hekimlerinin demansı olan bireylere yönelik tutumlarının ve empati düzeylerinin değerlendirilmesi ve empati düzeyinin tutumla olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan çalışma, Türkiye genelinde aile hekimliği uygulamasında çalışan aile hekimleri ile gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak, tanıtıcı bilgi formu, Demans Tutum Ölçeği (DTÖ) ve Empati Düzeyi Belirleme Ölçeği (EDBÖ) kullanılmıştır. Veriler, SPSS (15.0) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 412 aile hekimi katılmıştır. Katılımcıların DTÖ toplam puan ortalaması 97,74 (SS: 16,58), EDBÖ toplam puanlarının ortalaması 50,51 (SS: 8,22) bulunmuştur. Uzman olan ve nüfusa kayıtlı yaşlı birey yüzdesi yüksek olan katılımcıların tutumları daha olumlu saptanmıştır. Evli, çocuk sahibi ve birinci derece yakınlarında demans tanılı birey bulunan katılımcılarda dışlayıcı tutumlar daha az bulunurken, ileri yaş, çalışma süresinin fazla olması ve demans tanılı hasta sayısının fazla olmasının daha az dışlayıcı tutumla ilişkili olduğu saptanmıştır. EDBÖ ile DTÖ toplam puan ortalamaları arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır (p: 0,481; r: <0,001). Empati düzeyi ile destekleyici ve kabullenici tutumlar arasında pozitif korelasyon bulunmakla birlikte dışlayıcı tutum açısından herhangi bir korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Aile hekimlerinin empati düzeyleri ile demansı olan bireylere yönelik tutumları arasında düşük düzeyde pozitif bir ilişki olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Demans, tutum, empati, aile hekimi

Sıdıka Ece Yokuş
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamakta takipli 1-5 yaş (12-60 ay) arası çocuklarda baldır çapı ölçümü ile beslenme arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Beslenme ile ilgili faktörler, 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yaklaşık %45'inde rol almaktadır. Bu nedenle beslenme eksikliği olan çocukların erken tanı alması önem arz etmektedir. Çalışmamızda; baldır çevresi ölçümünün çocuklarda beslenme durumunu değerlendirmede kullanılabilirliğini araştırmak, bu ölçüm ile diğer antropometrik göstergeler arasındaki uyumu değerlendirmek ve Manisa ili merkez ve ilçeleri arasında beslenme farklılıklarını incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Manisa il merkezi ve ilçelerindeki aile sağlığı merkezlerine herhangi bir nedenle başvuran, sağlıklı ve kronik hastalığı bulunmayan 1-5 yaş arası 210 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcıların ağırlık, boy, üst-orta kol çevresi (OKÇ) ve baldır çevresi ölçümleri yapılmış; vücut kitle indeksi (VKİ), yaşa göre ağırlık (YGA), boya göre ağırlık (BGA), yaşa göre boy (YGB) ve üst-orta kol çevresi (OKÇ) z-skoru hesaplanmıştır. Korelasyon analizleri ile ölçümler arasındaki uyum değerlendirilmiş, ROC analizi ile baldır çevresi için beslenme yetersizliği ve obeziteyi öngören sınır değerler belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda yer alan 210 olgunun %51,4'ü kız, %48,6'sı erkek olup, ortalama yaşları 37,8 ± 15,2 ay idi. Ortalama anne sütü alma süresi 14,6 ±8,46 ay, ek gıdaya geçme zamanı ise 5,99 ±1,77 ay olarak saptandı. Araştırmamızda Olcay Neyzi referans değerlerine göre bakılan beslenme yetersizliği oranı BGA ile %10, YGA ile %18,6, YGB ile %17,6 ve OKÇ z-skoru ile %17,2 olarak saptandı. Fazla kilolu-obez oranı ise BGA'ya göre %19,1, VKİ'ye göre %21,5, OKÇ z-skoruna göre %12,3 bulundu. Manisa il merkezi ve ilçeleri arasında beslenme açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. BGA ile OKÇ z-skoru arasında orta düzeyde, YGA ile OKÇ z-skoru arasında yüksek düzeyde uyum gözlendi. Obeziteyi değerlendirmede VKİ ile BGA arasında yüksek düzeyde uyum saptandı. Mama kullanımının OKÇ z-skoruna göre obezite ile anlamlı ilişkili olduğu görüldü. Baldır çevresi ölçümleriyle hem malnütrisyon hem de obezite için yaş ve cinsiyete göre anlamlı sınır değerler belirlendi. Beslenme yetersizliği için baldır çevresi sınır değerleri, erkeklerde 1 yaş: 18,9 cm, 2 yaş: 19,7 cm, 3 yaş: 20,3 cm, 4 yaş: 20,8 cm; kızlarda 1 yaş: 19 cm, 2 yaş: 19,3 cm, 3 yaş: 20,5 cm, 4 yaş: 21,1 cm olarak hesaplandı. Obezite için ise sınır değerler, erkeklerde; 1 yaş: 20,7 cm, 2 yaş: 21,2 cm, 3 yaş: 22,4 cm, 4 yaş: 22,2 cm; kızlarda 1 yaş: 20,5 cm, 2 yaş: 20,6 cm, 3 yaş: 22,5 cm, 4 yaş: 23,2 cm olarak hesaplandı. Sonuç: Diğer beslenme durumunu öngeren ölçütlere ek olarak çocuklarda baldır çevresi ölçümü de hem beslenme yetersizliğini hem de obeziteyi saptamada alternatif bir yöntem olabilir. Bu yöntem, birinci basamak sağlık hizmetlerinde pratik bir değerlendirme aracı olarak kullanım avantajına sahiptir. Ancak, sağlıklı popülasyona yönelik referans değerlerin oluşturulması için güvenilir sınır değerlerin belirlenmesine yönelik daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Zehra Bilbay Karaaslan
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarında sağlık okuryazarlığı ile beslenme alışkanlıkları arasındaki ilişki

Amaç: Bu çalışmanın amacı Tip 2 DM tanılı hastalarda sağlık okuryazarlığı ile beslenme alışkanlıkları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tipte bir çalışmadır. Kula 3 No'lu Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuruda bulunan Tip 2 DM tanılı 296 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri Aralık 2023 – Haziran 2024 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Tanıtıcı Bilgi Formu, Türkiye Sağlık Okuryazarlık Ölçeği-32 (TSOY-32) ve Üç Faktörlü Beslenme Anketi kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %51'i kadın, %49'u erkek olup, yaş ortalamaları 61,36±9,79 yıldır. VKİ ortalamaları sınıf 1 obeziteyi destekleyecek şekilde 31,04±4,84 (kg/m2), DM hastalık süreleri ise ortalama 9,34±7,05 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların TSOY-32 genel puan ortalaması 24,88±9,19 olarak tespit edilmiş, katılımcıların %53,0'ı yetersiz, %31,4'ü sorunlu-sınırlı, %13,2'si yeterli, %2,4'ü ise mükemmel sağlık okuryazarlığına sahip olduğu anlaşılmıştır. Çalışmamızda yaş arttıkça sağlık okuryazarlığının azaldığı, en düşük sağlık okuryazarlığın 65 yaş ve üzeri kişilerde olduğu görülmüştür. Ayrıca kadınların erkeklere göre, bekarların evlilere göre, ev hanımlarının ise çalışan ve emeklilere göre daha düşük sağlık okuryazarlığına sahip oldukları, beslenmesinde değişiklik yapmayanlar ile düzenli egzersiz yapmayanların da yine düşük sağlık okuryazarlık düzeyine sahip oldukları görülmüştür. Üç Faktörlü Beslenme Anketine göre ise ev hanımlarının "Açlığa duyarlılık" puanlarının, çalışanlara ve emeklilere göre daha düşük olduğu görülmüştür. Ayrıca VKİ (kg/m2) arttıkça, "Bilinçli kısıtlama" ve "Açlığa duyarlılık" puanlarının azaldığı anlaşılmıştır. Çalışmamıza katılan tip 2 diyabet hastalarının sağlık okuryazarlık düzeyi azaldıkça, Üç Faktörlü Beslenme Anketinin alt boyutları olan "Kontrolsüz yeme", "Duygusal yeme", "Bilinçli kısıtlama" ve "Açlığa duyarlılık" puanlarının arttığı görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda, tip 2 diyabetli hastalardan eğitim seviyesi düşük olanlarda, 65 yaş üzeri kişilerde, kadınlarda, bekarlarda, ev hanımlarında, beslenmesinde değişiklik yapmayanlarda ve düzenli egzersiz yapmayanlarda düşük sağlık okuryazarlık seviyesi olduğu ve bu gruplardaki kişilerin beslenme alışkanlıkları konusunda da yeterli bilgilerinin olmadığı görülmüştür. Bu nedenle hastaların sağlık okuryazarlığını arttırmak ve sağlıklı beslenme konusunda farkındalık oluşturmak için toplumun tüm kesimleri tarafından çaba gösterilmesi büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diabetes Mellitus, Sağlık Okuryazarlığı, Sağlıklı Beslenme, Düşük Eğitim Seviyesi, İleri Yaş

Tolga Işıkyer
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dahili ve cerrahi bilimlerdeki araştırma görevlilerinin etkili iletişim becerileri açısından karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırma, dahili ve cerrahi bilimlerde görev yapan araştırma görevlisi hekimlerin etkili iletişim becerilerini alt boyutlarıyla birlikte değerlendirmek ve bu becerilerin cinsiyet, mesleki deneyim, nöbet sıklığı, ebeveynlik durumu, iletişim eğitimi alma geçmişi ve klinik stresörlerle olan ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, kesitsel ve tanımlayıcı türde tasarlanmış olup, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde görev yapan toplam 259 araştırma görevlisi hekimle yürütülmüştür. Araştırma verileri, Ekim 2023–Aralık 2023 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplamak amacıyla uygulanan anket formu iki bölümden oluşmuştur: ilk bölümde 17 sorudan oluşan sosyodemografik bilgi formu, ikinci bölümde ise Sağlık Profesyonellerine Yönelik İletişim Becerileri Ölçeği – Türkçe Versiyonu (HP-CSS-TR) yer almıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS 27.0 programında analiz edilmiş; Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Ki-kare ve Spearman korelasyon testleri kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Dahili ve cerrahi branşlar arasında toplam iletişim becerisi puanlarında anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, empati ve sosyal beceri alt boyutlarında branşlara özgü anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Kadın hekimlerin empati skorları erkeklere göre daha yüksek bulunurken, bu farkın cinsiyet dağılımından bağımsız olarak dahili branşlarda da korunması, empati düzeyinin branş dinamikleriyle ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. İletişim eğitimi alan katılımcıların empati ve saygı puanları daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca, çocuk sahibi olmak sosyal beceri skorlarını artırırken; nöbet sıklığının empati üzerinde olumsuz etkisi gözlenmiştir. Zor hasta etkileşimleri ve fiziksel şiddet maruziyeti gibi stresörlerin bazı alt boyutları olumsuz etkileyebildiği, ancak iletişim becerilerinin tümü üzerinde istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı saptanmıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular, iletişim becerilerinin yalnızca bireysel ya da eğitsel faktörlerle değil; aynı zamanda klinik bağlam, çalışma koşulları, branşın uygulama özellikleri ve mesleki stresörlerle birlikte şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, iletişim becerilerinin sürdürülebilirliğini sağlamak için uzmanlık eğitimi sürecinde çok boyutlu, yapılandırılmış ve bağlama duyarlı müdahale programlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Fazilet Karapınar Yorgancıoğlu
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellitus tanılı bireylerde hasta-hekim iletişimi ve hastalık algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada, Tip 2 diyabet tanılı bireylerin hasta-hekim ilişkileri ve hastalık algılarının incelenmesi ile bu bireylerin hekimleriyle olan iletişimlerinin hastalık algısına etkisini belirlenmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan çalışma, Manisa ilinde yer alan seçili aile sağlığı merkezlerine başvuran Tip 2 DM tanılı hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak, tanıtıcı bilgi formu, Hasta Hekim İlişkisi Anketi-9 (HHİA) ve Kısa Hastalık Algısı Ölçeği (KHAÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 171 hasta katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 59,86±9,90 yıldır. Çalışmaya katılan hastaların %57,3'ü kadın, %42,7'si erkeklerden oluşmaktadır. Katılımcıların HHİA skor ortalaması 39,95±6,13, KHAÖ puan ortalaması 27,23±9,67 bulunmuştur. Hastalık süresi arttıkça hasta hekim ilişkisinin olumsuz etkilendiği görülmüştür (p=0,005). Diyabet takipleri için aile hekimlerine giden hastaların hasta hekim ilişkileri diğer uzmanlardan takipli hastalara göre anlamlı ölçüde daha olumlu bulunmuştur (p=0,002). Sadece oral antidiyabetik ilaç kullanan hastaların, hekimleriyle konuşurken rahat hisseden ve yeterli görüşme süresi bulabilen hastaların hasta hekim ilişkileri daha olumlu saptanmıştır (sırasıyla p=0,002, p<0,001). Hastaların yaşı ilerledikçe hastalık algılarının daha olumlu olduğu gözlenmiştir (p=0,033, r=-0,163). Tedavi rejiminde insülin yer alan ve diyabete bağlı komplikasyonu bulunan hastaların hastalık algılarının daha olumsuz olduğu saptanmıştır (p<0,001). Katılımcıların takipli olduğu hekimle görüştüğü poliklinik ortamını uygun bulanların, hekimiyle konuşurken kendini rahat hissedenlerin ve hekimiyle yeterli görüşme süresi bulduğunu belirten katılımcıların hastalık algısının daha olumlu olduğu görülmüştür (p<0,005). HHİA skoru ile KHAÖ ortalama puanı arasında orta düzeyde anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,001, r=-0,336). Sonuç: Bu çalışma, diyabetin süresinin hasta-hekim ilişkisini olumsuz etkilediğini, aile hekimliği ortamında takip, sadece oral antidiyabetiklerle tedavi, muayene sırasında rahat hissetme ve yeterli muayene süresinin daha olumlu sonuçlarla ilişkili olduğunu göstermiştir. Klinik ortamı uygun bulan ve doktorlarıyla iletişim kurarken rahat hisseden hastalar hastalığa daha olumlu bakıyordu. Hasta-hekim ilişkisi puanları ile hastalığa bakış açısı arasında orta derecede negatif bir korelasyon bulundu. Bu da daha güçlü ve destekleyici bir hekim-hasta iletişiminin, hastalığa daha olumlu bakış açısına ve daha iyi hastalık yönetimine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, hasta-hekim ilişkisi, hastalık algısı, ortak karar verme, aile hekimliği

Damla Çakmak Sönmez
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde e-sağlık okuryazarlığı ile gıda takviyesi kullanımı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada gebelerde e-sağlık okuryazarlık düzeyleri ile gıda takviyesi olarak vitamin, mineral ve bitkisel destek ürünlerinin kullanımı arasındaki ilişkinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel tipte tasarlanmış olup, Manisa Celal Bayar Üniversite Hastanesi Gebe polikliniklerine Temmuz 2024- Ocak 2025 tarihleri arasında başvuran, çalışmaya katılmak için onamı alınan 199 gebe çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara E-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (E-SOÖ) ve gıda takviyesi kullanımı ile ilgili soruları da içeren tanıtıcı bilgi formu yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada 199 katılımcı yer almış olup yaş ortalaması 29,20 (min:18-maks:42) olarak bulunmuştur. Katılımcıların e-SOÖ toplam puanlarının ortalaması 24,58 ± 8,17 (min:8-maks:40) bulunmuştur. Yaş ile e-sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r=0,007, p=0,924). Analizler, e-SOÖ puanlarının geniş ailede yaşayanlarda (p=0,025), il merkezinde ikamet edenlerde (p=0,015) ve çalışanlarda (p=0,004) anlamlı düzeyde daha yüksek olduğunu göstermiştir. Sosyal medya kullananlarda e-sağlık okuryazarlığı puanları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001); ayrıca günlük internet kullanım süresine göre puanlar anlamlı biçimde artmıştır (p<0,001). İnternetten edinilen sağlık bilgilerini uygulayanlarda ve internetten edindikleri bilgilerin doğru olduğuna inanlarda e-sağlık okuryazarlığı daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Bu çalışmada gebelerde vitamin/mineral kullananların e-SOÖ düzeylerinin daha düşük olduğunu; bitkisel ürün kullanımda ise e-SOÖ bakımından farklılık olmadığı gösterilmiştir. Bununla birlikte internetten edinilen sağlık bilgisinin doğruluğuna inanan bireylerde e-SOÖ puanlarının daha yüksek bulunması, gebelerde gıda takviyesinin güvenli ve bilinçli kullanımı için birinci basamakta dijital eğitimlerle e-sağlık okuryazarlığının desteklenmesi bireylerin farkındalık geliştirmesine yönelik katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: E-sağlık okuryazarlığı, gıda takviyesi, bitkisel ürün, vitamin, gebelik

Özgecan Elçi
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarında komorbidite yükü ile ilaç uyumunun değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Tip 2 diyabetli hastalarda komorbidite yükü ile ilaç uyumu ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel tipte tasarlanmıştır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'ne ve Manisa ilinde belirlenen Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran Tip 2 diyabet hastaları ile gerçekleştirilmiştir. Veri toplama araçları olarak Sosyodemografik Veri Formu, Ağırlıklı Fonksiyonel Komorbidite İndeksi, İlaç Uyumunu Bildiirim Ölçeği, SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Veriler, SPSS (15.0) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 201 Tip 2 diyabet hastası dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalamasının 58,99±11,09 (yıl) ve 103 kişinin (%51,2) ≥60 ve üstü yaş grubunda olduğu belirlenmiştir. Ağırlıklı Komorbidite İndeksi puan ortalamalası 5,38 (SS:2,96), İlaç Uyumunu Bildirim Ölçeği puan ortalaması 4,48 (SS:0,63), SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçeği fiziksel alt boyutu puan ortalaması 44,45 (SS: 11,94),mental alt boyutu ortalaması 49,73 (SS:12,59) bulunmuştur. >60 yaş ve üstü olma, kadın cinsiyet, obezite, düşük gelir ve eğitim düzeyi, düşük fiziksel aktivitenin artan komorbidite yüküyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Birden fazla OAD kullanan ve OAD 'yle birlikte insülin kullanan hastaların ilaç uyum puanları daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ağırlıklı fonksiyonel komorbidite indeksi ile FBS-12, MBS-12 ve ilaç uyum puanları arasında negatif yönde, çok zayıf/zayıf derecede anlamlı ilişki tespit edilmiştir. FBS-12, MBS-12 ve ilaç uyum puanları arttıkça, ağırlıklı fonksiyonel komorbidite indeksi azalacaktır. Sonuç: Diyabet hastaların yaş ilerledikçe komorbidite yükünün arttığı saptanmıştır. Ayrıca komorbidite yükünün artmasıyla ilaç uyumunun azaldığı tespit edilmiştir. Aynı zamanda komorbidite yükü arttıkça hem fiziksel hem de mental yaşam kalitesinin olumsuz olarak etkilendiği gözlenmiştir. Genel olarak bu çalışmada Tip 2 diyabet hastalarının bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekliliği vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, komorbidite, ilaç uyumu, yaşam kalitesi

Yusuf Görgülü
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üzeri bireylerde kronik ağrı sıklığı ve kırılganlıkla ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı, 65 yaş ve üzeri bireylerde kronik ağrı sıklığını belirlemek ve kronik ağrı ile kırılganlık düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel nitelikte olan bu araştırmanın evrenini tek bir aile sağlığı merkezine bağlı iki kırsal mahallede (kasabada) yaşayan 65 yaş ve üzeri bireyler oluşturmuştur. Katılımcılardan sosyodemografik veriler toplanmış; kronik ağrı varlığı sorgulanmış, kırılganlık düzeyi Modifiye Fried Kırılganlık İndeksi ve FRAİL Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Ağrı şiddeti Vizüel Analog Skala ile, yaşam kalitesi ise Yaşılar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQOL-AGE) Türkçe Sürümü ile ölçülmüştür. Bulgular: Katılımcıların %52,2'i kadın, %47,8 erkek, %18,7'si yalnız yaşayan olup, %48,8'inde kronik ağrı saptanmıştır. Katılımcıların Modifiye Fried Kırılganlık İndeksine göre %24,2'ü kırılganlık öncesi (pre-frail), %32,5'si kırılgan (frail) iken; FRAİL ölçeğine göre %40,4'ü kırılganlık öncesi (pre-frail), %22,2'si kırılgan (frail) olarak tespit edilmiştir. Kronik ağrı ile cinsiyet (p<0,001), gelir düzeyi (p=0,048), meslek (p=0,004) ve kronik hastalık (p<0,001) varlığı arasında anlamlı ilişkiler bulunurken, yaş sınıfı (p>0,05) ve medeni durum (p>0,05) ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Kronik ağrısı olan bireylerde kas gücü ve yaşam kalitesi puanları daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Kronik ağrı varlığı, Modifiye Fried Kırılganlık İndeksine göre kırılgan (frail) olma riskini yaklaşık 22 kat (OR=22,425), kırılganlık öncesi (pre-frail) olma riskini ise 5 kat (OR=5,339) artırmıştır. MFKİ skoru 1 birim arttığında kronik ağrı riski yaklaşık %75 artmaktadır (OR=1,745). FRAİL skoru 1 birim arttığında ise kronik ağrı riski 2 katın üzerinde artmaktadır (OR=2,073). Sonuç: Araştırma bulguları, yaşlı bireylerde kronik ağrı ve kırılganlığın karşılıklı olarak bağımsız birer risk faktörü olduğu saptanmıştır. Ayrıca kronik ağrı ve kırılganlığın yaşam kalitesini de olumsuz etkilediği gözlenmiştir. Bu nedenle, yaşlı bireylerde kronik ağrı değerlendirmesinin sağlık hizmetlerinin rutin bir parçası haline getirilmesinin, kırılganlığın erken tanılanıp önlenmesine olanak tanıyacağı ve yaşam kalitesinin korunmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik Ağrı, Kırılganlık, Yaşlı

Mustafa Şehirli
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamakta geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığı ve etkileyen faktörler

Amaç: Bu çalışmanın amacı, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran 65 yaş ve üzeri geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığını belirlemek ve sarkopeni ile ilişkili demografik, klinik ve antropometrik faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Manisa ili Şehzadeler ilçesindeki bir Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı, 65 yaş ve üzeri 145 bireyin dahil edildiği bu kesitsel tipteki araştırma, Aralık 2023- Eylül 2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veriler, sosyodemografik özellikleri içeren tanıtıcı bilgi formu, SARC-F (Kuvvet, Yürüme Yardımı, Sandalyeden Kalkma, Merdiven Çıkma, Düşmeler) ölçeği ve Mini Nütrisyonel Değerlendirme-Kısa Form (MNA-SF) ile toplanmıştır. Katılımcıların kas gücü hidrolik el dinamometresi ile el sıkma gücü ölçülerek, kas kütlesi göstergesi olarak baldır çevresi ölçülerek ve fiziksel performansları 4 metre yürüme testi ile değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 27 programı kullanılmış, risk faktörlerini belirlemek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 145 bireyin yaş ortalaması 71,11±5,81 olup, %55,2'si kadındı. Sarkopeni sıklığı %29,7 olarak saptandı. Bu olguların %83,7'si 'muhtemel sarkopeni', %16,3'ü ise 'doğrulanmış sarkopeni' olarak sınıflandırıldı. Sarkopeninin ileri yaş, kadın cinsiyet, lise altı eğitim düzeyi ve malnütrisyon riski ile istatistiksel olarak anlamlı derecede ilişkili olduğu bulundu (tümü için p<0,05). Lojistik regresyon analizinde, artan yaş (OR=1,123), kadın cinsiyeti (OR=2,4) ve düşük el sıkma gücünün (OR=0,807) sarkopeni için bağımsız risk faktörleri olduğu belirlendi. Ayrıca, sarkopeni şiddeti incelendiğinde, tek başına yaşamanın 'doğrulanmış sarkopeni' için anlamlı bir faktör olduğu görüldü (p=0,010). Sonuç: Birinci basamağa başvuran geriatrik popülasyonda sarkopeni sıklığı yüksektir. İleri yaş, kadın cinsiyet, düşük eğitim düzeyi ve malnütrisyon riski sarkopeni için önemli belirleyicilerdir. Birinci basamakta risk altındaki bireylerin SARC-F gibi basit tarama araçları ve el sıkma gücü ölçümü ile erken dönemde tespit edilmesi, sarkopeniye bağlı sakatlık ve düşme gibi olumsuz sonuçların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Sarkopeni, Geriatrik Popülasyon, Birinci Basamak.

Tülay Kayaöz
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısa Topluluk Duygusu Ölçeğinin Türkçeye uyarlanması ve psikometrik özelliklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Peterson ve arkadaşları tarafından geliştirilen Topluluk Duygusu Ölçeği Kısa Formu'nun (BSCS) Türkçe'ye uyarlanması ve "Topluluk Duygusu Ölçeği Kısa Formu" (TDO-KF) adıyla Türk toplumundaki psikometrik özelliklerinin, geçerlilik ve güvenilirliğinin incelenmesidir. Yöntem: Metodolojik tipte planlanan bu araştırmaya, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Aile Hekimliği ve Psikiyatri poliklinikleri ile Manisa merkez ilçelerindeki Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 313 gönüllü katılmıştır. Veri toplama aracı olarak "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Topluluk Duygusu Ölçeği - Kısa Formu" (TDO-KF) ve birlikte geçerlik için "Psikolojik İyi Oluş Hali Ölçeği" (PİOÖ), "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği" (ÇBASDÖ) ve "EUROHIS-QOL Yaşam Kalitesi Anketi" kullanılmıştır. Verilerin analizinde iç tutarlılık için Cronbach Alfa katsayısı, yapı geçerliliği için Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) ve birlikte geçerlik için Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: TDO-KF'nin 8 madde üzerinden hesaplanan Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,882 olarak bulunmuştur. Ölçeğin madde-toplam korelasyon katsayıları 0,461 ile 0,786 arasında değişmektedir. Orijinal ölçeğin teorik yapısını test etmek amacıyla yapılan Doğrulayıcı Faktör Analizi sonucunda, dört faktörlü (Gereksinimlerin Karşılanması, Grup Üyeliği, Etkileşim, Duygusal Bağlantı) yapının anlamlı uyum indeksleri sergilediği doğrulanmıştır (CFI = 0,985, TLI = 0,970, RMSEA = 0,0693). Birlikte geçerlik analizinde, TDO-KF toplam puanının PİOÖ (r=0,420) ve EUROHIS (r=0,419) ile pozitif yönde orta düzeyde, ÇBASDÖ (r=0,238) ile pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı korelasyonlar gösterdiği saptanmıştır. Bilinen grup analizinde eğitim seviyesi düşük olanların topluluk duygusu puanı daha fazla bulunmuştur. Sonuç: Topluluk Duygusu Ölçeği Kısa Formunun (TDO-KF) Türkçe versiyonu, Türk toplumunda topluluk duygusunu değerlendirmek için kullanılabilecek, 8 maddelik, pratik, geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Topluluk Duygusu, Geçerlilik, Güvenilirlik.

Ali Hüseyin Doğan
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertilite tedavisi için başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin belirlenmesi ve depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi

İnfertilite Tedavisine Başvuran Çiftlerde Kadının Maruz Kaldığı Şiddetin Belirlenmesi ve Depresyonla İlişkisinin Değerlendirilmesi Amaç: İnfertilite çiftlerin ruhsal sağlığına ve yaşam kalitesine yaptığı olumsuz etkilerle sağlıklı yaşamı tehdit etmektedir ve bu durum bir yaşam krizi olarak tanımlanmaktadır. İnfertilitenin fiziksel, psikolojik, sosyal, duygusal ve ekonomik etkilerinin olduğu, bu etkilerin stres, anksiyete, depresyon, ekonomik zorluklar, suçluluk, korku, sosyal statü kaybı, çaresizlik, sosyal damgalanma ve bazen de şiddet olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada infertilite tedavisine başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, araştırmanın yapıldığı tarihlerde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran 350 kadın hasta oluşturmaktadır. Araştırmada tarafımızca oluşturulan 18 soruluk Sosyodemografik Özellikler Formu, 31 sorudan oluşan İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ve yedi sorudan oluşan Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak toplanan veriler kodlanarak bilgisayara girilmiş ve SPSS 20.0 istatiksel analiz programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30,63±6,41 yıl olup ortalama evlilik süresi 5,20±4,01 yıl, ilk evlilik yaşı ortalaması 24,62±6,54 yıl olduğu bulunmuştur. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği toplam puan ortalamalarının 49,53±13,66 olduğu, kadınların Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamalarının 3,54±2,75 olduğu, kadınların depresyon düzeyleri ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kadının çalışma durumu, kadının eğitim durumu, eşin eğitim durumu ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Katılımcıların İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ortalaması yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi anlamlı olarak daha fazladır. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği alt boyutlarından aile içi şiddet, sosyal baskı, cezalandırma, geleneksel uygulamalara maruz kalma ve dışlanma ortalamaları yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Şiddet, Depresyon, Aile hekimliği

Aile hekimliğiDepresif bozuklukDepresyon+4
Büşra Gizem Yurtçu
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde kişisel ve ailesel işlevselliğin depresyon-anksiyete riskine etkisi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada üniversite birinci sınıf öğrencilerinde kişisel ve ailesel işlevselliğin belirlenmesi ve depresyon anksiyete riskine olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız üniversite birinci sınıf öğrencilerinden, örnekleme çıkan ve gönüllü olan 383 katılımcı ile yapılmıştır. (197 kadın,186 erkek, yaş ortalaması 19,8±1,7) Katılımcıların sosyal işlevselliği sosyal atom ölçeği, ailesel işlevselliği aile apgar ölçeği, depresyon duygudurumu Beck depresyon ölçeği(BDÖ) ve anksiyete duygudurumu Beck anksiyete ölçeği(BAÖ) ile belirlendi. Bulgular: Katılımcılarımızın % 51,4'ü kadın, % 48,6'sı erkektir. Ortalama BDÖ puanı 13,5±8,0'dır. BDÖ'ye göre % 72,6'sı normal, % 27,4'ü depresif duygu durumunda olduğu belirlenmiştir. BAÖ'ye göre % 35,8'i hafif, % 21,9'u orta ve % 15,7'si şiddetli düzeyde anksiyete olduğu belirlenmiştir. Depresif duygu durumunun kadınlarda, parçalanmış ailelerde, ailesel işlevselliğin düşük olduğu kişilerde anlamlı olarak daha çok görüldüğü ortaya konmuştur (sırasıyla p<0,05, p<0,05, p<0,001). Sosyal atom puanları ile depresyon duygu durumu arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. Sosyal atom anne ve baba puan ortalamaları ile depresyon duygu durumu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. (sırasıyla p<0,05, p<0,01) Anksiyetenin kadınlarda daha fazla görüldüğü bulunmuştur. (p<0,01) Anksiyete düzeyleri arttıkça sosyal atom genel toplam puan ortalamalarının düştüğü gözlenmiştir. (p<0,05) Sonuç: Üniversite öğrencilerinde depresyon ve anksiyete duygu durumunun görülme sıklığının azalması, ailesel ve kişisel işlevselliğin arttırılmasıyla mümkün olabileceği düşünülmektedir. Aile hekimlerine düşen en büyük sorumluluk hem kişisel hem de ailesel işlevselliğin arttırılmasına yönelik yaklaşımlarda bulunmaktır. Anahtar kelimeler: Sosyal atom, aile apgarı, anksiyete, depresyon

AdanaAileAile işlevleri+3
Selin Kızılgök
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı orta yaş mühendis ve mimarlarda vücut kitle indeksi ile kognitif fonksiyonların ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, orta yaş sağlıklı mühendis ve mimarlarda ( 30-60 yaş herhangi bilinen kronik hastalığı olmayan) sosyodemografik özelliklerin, yaşam tarzının ve vücut kitle indeksinin kognitif fonksiyonlara (görsel-motor kavramsal tarama, motor hız, planlama, soyut düşünme, anlık bellek, hatırda tutma, geri çağırma gibi) etkisi olup olmadığının araştırılmasıdır. VKİ ile kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişkinin daha önce bu şekilde araştırılmamış olması ve bu araştırma sonucunda elde ettiğimiz verilerle sağlıklı beslenme davranışları, sağlıklı yaşam tarzının benimsenmesi ve ideal kiloda olmanın kognitif fonksiyonları olumlu yönde etkileyecek olması hakkında farkındalık yaratmak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Adana ilinde çalışmakta olan sağlıklı orta yaş mühendis ve mimarların sosyodemografik veri anketi, boy, kilo, VKİ, yaşam tarzı ve kognitif fonksiyon arasındaki ilişkiyi tanımlamak için Cangöz, Karakoç ve Selekler (2009) tarafından Türkçeye uyarlanıp geçerlilik güvenilirliği yapılan iz sürme testi, mini mental test ve DSST (sembol rakam eşleştirme testi) uygulanarak bu testleri tamamlama puanları ve tamamlama süreleri ile ilişki araştırılmıştır. Adana ve çevre illerde yaşayan ve aktif olarak çalışmaya devam eden Adana Mühendis ve Mimarlar Odası'na kayıtlı tüm mühendislik grubu ve mimar bireylerden 142'sine ulaşılmıştır. Araştırmanın örneklemini, gerekli izinlerin alınması, randevu alınmasını takiben katılımcıların onamını aldıktan sonra çalışmamıza katılmak isteyen sağlıklı mühendis ve mimarlar oluşturmuştur. Bulgular: Araştırmaya alınan 142 mühendis ve mimarın yaş ortalaması 39,82 (±8,24) yıldı. 80'i (% 56) erkek, 62'si (% 44) kadındır. Meslek grupları incelendiğinde, 7'si (% 5) gıda mühendisi, 19'u (% 13) mimar, 30'u (% 21) inşaat mühendisi, 22'si (% 15) makine mühendisi, 28'i (% 20) ziraat mühendisi, 12'si (% 8) maden mühendisi, 7'si (% 5) kimya mühendisi ve 17'si (% 12) elektrik-elektronik mühendisiydi. VKİ ortalamaları 25,41 (±4,64) Kg/m2 bulundu. Çalışmamızda, VKİ artışı ile hatırlama ve lisan puanı haricindeki tüm kognitif aktivite belirteci testlerde daha düşük skor/sonuç alınmıştır (p<0,001). Sonuç: VKİ yüksekliğinin kognitif fonksiyonlara etki etmesi, bireyin özgüven kaybının yanında çalışma performansını ve verimliliğini etkilemektedir. Bu nedenle bu çalışmamızda özellikle ideal kiloda olmanın, sağlıklı yaşam tarzının benimsenmesinin önemi konusunda farkındalık yaratılmıştır. Çalışmamız aile hekimlerinin hastalarına sağlıklı yaşam ve beslenme konusunda verilecek önerileri için faydalanacağı bilimsel gerçeklere bir yenisini daha eklemiş, böylece toplum olarak üretkenliği artırmak konusunda aile hekimlerinin mesleki sorumluluklarına olumlu etki edilmiştir. Anahtar kelimeler: Beden Kitle İndeksi, Kognitif Fonksiyon, Aile Hekimi, Sağlıklı Yaşam Tarzı.

BilişBiliş bozukluklarıDoktorlar+7
Efe Cem Baytar
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Emziren annelerin emzirme özyeterliliklerinin, bebek beslenmesi tutumlarının ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada emziren annelerin, emzirme konusundaki benlik algılarının, yeterlilik hislerinin, bebeğin gelişimi ve annenin bu konudaki algı ve tutumunun tespit edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Sağlam Çocuk Polikliniği'ne başvuran sağlıklı bebeklerin anneleri ile yapılmıştır. 118 anneye bir sosyodemografik veri anketi, postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ve bebek beslenmesi tutum ölçeği soruları tarafımızca uygulanmıştır. Bulgular: 118 katılımcı annenin % 36,4'ü ilköğretim mezunu, % 31,4'ü lise mezunu ve % 32,2'si de lisans ve üzeri eğitime sahiptir ve % 34,7'si çalışan annedir. Çalışmamıza katılan annelerin ortalama yaşı 29,5±4,4'tür. En genç anne 19 yaşında iken yaşı en fazla olan 40 yaşındadır. Baba yaşı ortalama olarak 33,1±4,7 yıl, en genç baba 20 ve en yaşlı baba da 48 olarak tespit edilmiştir. Aylık ortalama gelir 3312,3±2624,3 ₺'dir. Bebek yaşı (ay) ortalama olarak 9,6±8,3 olarak elde edilmiştir. Doğum boy ortalama değeri 49,6±2,6 cm iken minimum 30 ve maksimum 56 cm olarak saptanmıştır. Doğum kilosu ortalama olarak 3245,8±427,2 gr olarak saptanmıştır. Gebeliğini planlayanların oranı % 63,6, isteyerek sürdürenlerin oranı % 94,1 idi. Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile anne eğitim seviyesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,007, p˂0,001). Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile annenin emzirme eğitimi alması arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,001, p˂0,001). Postpartum emzirme özyeterlilik ölçeği ortalama değerleri ve bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile gebeliğin planlı olması arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p˂0,001, p=0,017). Bebek beslenmesi tutum ölçeği ortalama değerleri ile bebeğin cinsiyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş olup, erkek bebeği olan annelerde bu puan daha yüksek olarak tespit edilmiştir (p=0,016). Sonuç: Ebeveynlerin eğitim seviyesinin artırılması ile bireysel özyeterlilik ve bebek beslenmesi konusunda bilinç ve tutum anlamında iyileşme görüleceği düşünülmektedir. Birinci basamakta; aile hekimlerine düşen en büyük rol, aile eğitimine katkıda bulunmak, aile planlaması konusunda ailelerin bilgi beceri ve tutumlarını geliştirmek ve bu sayede daha sağlıklı toplumlar oluşmasına katkıda bulunmaktır. Anahtar Kelimeler: Bebek beslenmesi, emzirme, özyeterlilik, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAnne sütüAnneler+3
Ezgi Özen
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertilite tedavisi için başvuran çiftlerde erkeğin eşine gösterdiği şiddet ve evliliğe uyumu

Amaç: İnfertilite tıbbi, psikiyatrik, psikolojik ve sosyal sorunları beraberinde getiren, kültürel, dinsel ve sınıfsal yönleri olan, bireye spesifik, çiftlerde strese yol açan, toplumsal etiketlenmeyle sonuçlanan, cinsellikle ilgili başarısızlık, yetersizlik duyguları yaşanmasına neden olan, yaşamı değiştiren bir deneyimdir. İnfertilitede, şiddeti tetikleyen veya artırabilecek pek çok faktör bulunmaktadır. Aile kurumunun en temel fonksiyonlarından biri olan neslin devamını sağlamada başarısız olan çiftler, evlilik ilişkilerinde de olumsuzluklar yaşarlar. Bu çalışmada amaç infertilite tedavisi için başvuran çiftlerde erkeğin eşine uyguladığı şiddeti belirlemek ve bu çiftlerde erkeğin evlilik uyumunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, Haziran 2017-Ekim 2017 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran çiftlerden 286 erkek oluşturmaktadır. Araştırmada tarafımızca oluşturulan 18 soruluk Sosyodemografik Veri Formu, 31 sorudan oluşan Yeniden Gözden Geçirilen Çatışma Taktikleri Ölçeği-2'den yararlanılarak Dönmez ve arkadaşları tarafından hazırlanan ölçek ve 15 sorudan oluşan Evlilik Uyum Ölçeği kullanılarak toplanan veriler kodlanarak bilgisayara girilmiş ve SPSS 20.0 istatiksel analiz programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan erkeklerin yaş ortalaması 34,79±7,24 yıl olup ortalama evlilik süresi 5,87±4,86 yıl, ilk evlilik yaşı ortalaması 26,33±5,09 yıl olduğu bulunmuştur. Yeniden Gözden Geçirilmiş Çatışma Taktikleri Ölçeği-2 sonucuna göre katılımcıların % 93,4'ü eşlerine şiddet uygulamaktadır. Çalışmamıza katılan erkeklerin uyguladıkları genel şiddet ile mevcut sosyodemografik veriler arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çocuk sahibi olma ve sigara ile fiziksel ve cinsel şiddet arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Ekonomik şiddet ise eş çalışma durumu ve aile tipi ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Evlilik Uyum Ölçeği sonucuna göre katılımcıların % 80,4'ünde evlilik uyumunun olduğu bulunmuştur. Çalışma durumu, daha önce infertilite tedavisi alma durumu ve kaçıncı evlilik olduğu gibi sosyodemografik değişkenlerle evlilik uyumu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamıza katılan infertil çiftlerden erkeklerin eşlerine şiddet uyguladığı ve en sık uygulanan şiddet türünün psikolojik şiddet olduğu bulunmuştur. Çalışmamıza katılan infertil çiftlerde erkeklerin büyük çoğunluğunun evlilik uyumunun olduğu ve infertiliteden bu açıdan etkilenmedikleri sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Şiddet, Evlilik Uyumu, Aile Hekimliği

ErkeklerEvlilikEvlilik uyumu+3
Elif Can Halıcı
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniverstesi Tıp Fakültesi 1. sınıf ve 6. sınıf öğrencilerinin beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Yeterli ve dengeli bir beslenme ile sağlığın korunması, geliştirilmesi mümkündür. Ülkemizde yetersiz ve dengesiz beslenme büyük bir toplumsal sorundur. Özellikle gençlerin beslenme alışkanlıkları ile ilgili araştırmalarda, çok ciddi sorunların yaşandığı bilinmektedir. Bu çalışmada, tıp fakültesi öğrencilerinin beslenme bilgilerini, beslenme alışkanlıklarını ve beslenme konusundaki problemlerini ortaya koymak ve tıp fakültesi eğitiminin beslenme bilgi düzeyine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı tipteki araştırmamız Ağustos 2019 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenci 1.sınıf ve 6.sınıf toplam 280 katılımcı ile yüz yüze anket yöntemiyle uygulanarak yürütülmüştür. Anketimiz sosyodemografik bilgileri sorgulayan 15 soru ve beslenme alışkanlıklarını sorgulayan 29 sorudan oluşmaktadır. Bulgular: Çalışmaya katılanların %51,60'ı (n=145) erkek, %67,62'si (n=190) 1.sınıf öğrencisiydi. Öğrencilerin yaş ortalaması 20,44±2,60 yıldır. 6.sınıfların VKİ ortalaması (22,75±3,37) 1.sınıflara göre (21,79±3,25) daha yüksekti (p:0,014). Düzenli kahvaltı alışkanlığı olanların oranı 1.sınıflarda (%61,05), 6.sınıflara göre (%42,86) daha yüksekti (p:0,012). Kahvaltıda peynir, zeytin, yumurta vb. besin tüketenlerin oranı, 1.sınıflarda (%73,51) 6.sınıflara göre (%36,47) daha yüksektir (p<0,001). Spor veya egzersiz yapma oranı, 1.sınıflarda (%45,56) 6.sınıflara göre (%32,97) daha fazlaydı (p:0,031). 1.sınıflarda spor yapılan gün sayısı (3,14±1,56) 6.sınıflara göre (2,36±1,50) daha fazlaydı (p:0,010). Sonuç: Bu sonuçlar değerlendirildiğinde; tıp fakültesi öğrencilerinde eğitim seviyesi ile yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıkları doğrudan bir ilişki olduğu tespit edilemedi (?). Eğitim seviyesi artmasına rağmen 6. sınıf öğrencilerinde sağlıksız beslenme alışkanlıklarının ve sedanter yaşam tarzının daha ön planda olduğu görülmektedir. Bunun nedeninin ise, tıp fakültesinin yorucu ve stresli ortamı ve öğrencilerde bilgi eksikliğinden kaynaklanabileceği düşünülmekte ve bu konuda çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. 6.sınıflarda günlük içilen çay miktarı (3,54±2,86) 1.sınıflara göre (2,34±1,71) daha fazlaydı (p<0,001). 6.sınıflarda günlük içilen kahve miktarı (2,42±1,58) 1.sınıflara göre (1,71±,95) daha fazlaydı (p:0,001). Anahtar Kelimeler: beslenme, egzersiz, öğrenci, sedanter, tıp

AydınBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+6
İbrahim Halil Çetin
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ili Efeler İlçesi aile sağlığı merkezlerinde izlenen çocukların ilk bir yaşta anne sütü alma durumları ve anne tutum ve davranışlarının emzirme süresine etkisi

Giriş: Anne sütü yenidoğanın fiziksel, ruhsal ve zihinsel gelişimi için gerekli olan bütün ögeleri barındırmaktadır. Emzirmenin, anne ve bebek üzerinde biyolojik ve duygusal bir etkisi olmakla birlikte, hem anne hem de bebek için immünolojik, psikolojik, sosyal ve ekonomik pek çok yararı söz konusudur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tüm bebeklerin doğumdan itibaren ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmelerini, 7. ayda tamamlayıcı beslenmeye başlanması ve 2 yaşına kadar anne sütünün devamını önermektedir. Anne sütünün yaygınlaşması için tüm Dünya'da çeşitli sağlık uygulamaları yapılmasına rağmen anne sütüyle beslenme, önerildiği şekilde yaygın kullanılmamaktadır. Çalışmanın Amacı: Bölgemizde ilk 6 ayda sadece anne sütü alma sıklığı, ilk bir yaşta anne sütü alma sıklığının değerlendirilmesi ve annelerin sosyo-demografik ve emzirme özelliklerinin emzirme süresine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki çalışma 01 Ekim 2019-31Aralık 2019 tarihleri arasında Aydın Efeler İlçesi'nde rastgele yöntemle seçilen altı kentsel ve iki kırsal yerleşimli aile sağlığı merkezinde yapıldı. Örneklem büyüklüğü 160 olarak hesaplandı. Sosyodemografik özellikler ve anne sütü almayla ilişkili bilgileri toplamaya yönelik düzenlenen anket formu araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare testi ve bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkenler üzerindeki karıştırıcılardan bağımsız etkisini ve etki derecesini belirlemek için çoklu lojistik regresyon analizleri yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 225 bebeğin yaş ortalaması 19,1±5,0 ay, annelerin yaş ortalaması 30,4±5,2 yıldı. Bebeklerin %51,1'i kız, %48,9'u erkekti ve %48,4'ü ailenin ilk çocuğu idi. Bebeklerin %61,3'ü sezaryenle doğmuştu, %51,6'sı emzik/biberon kullanmaktaydı. Annelerin %5,8'i gebeliği sırasında sigara kullanmıştı. Annelerin %8,4'ünde postpartum depresyon öyküsü bulunmaktaydı. Annelerin %68,0'i bebeğine yalnızca kendisinin baktığını belirtti. Annelerin %77,3'ü en az bir defa emzirme eğitimi almıştı. Emzirme eğitimi alanların %89,1'i eğitimi doğum yaptığı sağlık kuruluşunda almıştı. Bebeklerin tek başına anne sütü alma süresi ortalama 3,5±2,4 ay ve ilk 6 ay tek başına anne sütü alma oranı %32,9'du. Bebekler ortalama olarak 10,2±3,4 ay emzirilmişti ve bir yılın sonunda anne sütüne devam eden bebeklerin oranı %74,7'ydi. Annelerin %81,3'ü doğum sonrası 1. saat içinde, %91,6'sı doğum sonrası 1. gün içinde emzirmeye başlamıştı. Annelerin %32'si 1. ayın sonunda formül süt kullanmaktaydı ve bu oran 12. ay sonunda % 38,7 idi. En sık formül süt başlama nedenleri % 61,9 süt yetersizliği ve % 31,7 büyümenin geri kalması endişesiydi. Annelerin %36,4'ü tamamlayıcı beslenmeye önerilen süreden önce başlamıştı ve en sık neden %52,3 oranında süt yetersizliği olarak ifade edildi. Su vermeye başlama zamanı ortalama 3,8±2,2 aydı. Annelerin %49,3'ü tamamlayıcı beslenme ile birlikte bebeklerine su vermeye başlamıştı. İlk altı ayda yalnızca anne sütü alma olasılığı doğumdan sonraki ilk saat içinde emzirilmeye başlanan bebeklerde emzirilmeyenlere göre 4,0 kat, emzik/biberon kullanmayan bebeklerde kullananlara göre 3,4 kat ve birinci ayda her seferinde 15 dakikadan daha uzun süre emzirilen bebeklerde daha az emzirilenlere göre 2,8 kat daha fazlaydı. Bir yaşın sonunda anne sütü almaya devam etme olasılığı; emzik/biberon kullanmayan bebeklerde kullananlara göre 11,5 kat, doğumdan sonraki ilk gün içinde emzirilmeye başlanan bebeklerde emzirilmeyenlere göre 6,0 kat, yalnızca annenin baktığı bebeklerde annelerin destek aldığı duruma göre 4,8 kat, birinci ayda her seferinde 15 dakikadan daha uzun süre emzirilen bebeklerde daha az emzirilenlere göre 4,2 kat ve beşinci ayda kendi istedikçe emzirilen bebeklerde belirli aralıklarla emzirilenlere göre 3,5 kat daha fazlaydı. Sonuç: Çalışmamızda bölgemizde ilk altı ayda sadece anne sütü alma oranı Türkiye ortalamasına göre düşük tespit edilmiş olmakla birlikte, doğum sonrası ilk saat ve ilk gün içinde emzirmeye başlama oranları ülke ortalamasına göre iyi durumdadır. Yaygın biçimde kullanılan emzik/biberon kullanımı anne sütü almayı olumsuz etkilemektedir. Özellikle ilk aylarda bebeğin bir emzirme seansında her bir memeyi 15 dakika ve üzerinde emmesi ve annenin bebeğiyle geçirdiği sürenin artırılması anne sütü almayı olumlu olarak etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, emzirme, emzirme süresi, emzirme sıklığı, formül süt, tamamlayıcı gıda.

Aile sağlığı merkeziAnne davranışıAnne sütü+6
Betül Yılmaz
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

A grubu beta hemolitik streptokoksik tonsillofarenjiti tanısında klinik bulgu ve laboratuvar testlerinin tanısal değeri

Giriş: Ülkemizde, özellikle birinci basamak aile hekimliği uygulamasında Grup A streptekok tonsillofarenjiti tanısında Centor kriterleri ve hızlı antijen testi (HAT) yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmanın amacı belirti ve bulguların streptokoksik farenjit için tanısal değeri ile Centor ve Modifiye Centor (McIsaac) kriterlerinin etkinliğini ve Hızlı antijen testinin GAS tonsillofarenjitini tanımada duyarlılık ve seçiciliğini belirlemekti. Gereç ve Yöntem: Çalışma Mayıs 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği, Pediyatri ve KBB poliklinikleriyle çocuk ve yetişkin acil servislerinde yapıldı. Çalışmaya en az bir gündür süren boğaz ağrısı ya da diğer akut tonsillofarenjit yakınmalarıyla başvuran 36 aylıktan büyük 405 hasta alındı. Her hastadan biri HAT biri boğaz kültürü için olmak üzere ikişer boğaz sürüntü örneği ve enfeksiyon değerleri için kan örnekleri alındı. Veriler toplandıktan sonra istatistiksel analizi SPSS paket program aracılığıyla yapıldı. Çalışmanın gerekli etik kurul izinleri ise Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurul'undan alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan 405 hastanın yaş ortalaması 24,7 ± 16,4 (3 – 81 yıl) idi. Çoğunluğunu kadınlar (%53,6; s=217) ve acil servise başvuranlar (%60,7; s=246) oluşturmaktaydı. Kültürde GAS pozitifliği %7,9 ve hızlı antijen testi pozitifliği ise %9,9 idi. GAS pozitifliği Centor skoru 0-1 olan hastalarda %2,0; 2-3 olanlarda %12,1 ve 4 olanlarda %45,8 idi. GAS pozitifliği McIsaac skoru 0-1 olan hastalarda %0,4; 2-3 olanlarda %11,6 ve 4-5 olanlarda %35,7 idi. Hızlı antijen testinin duyarlılığı %75,8 ve seçiciliği %95,6 (%7,9 prevalansta PPD %59,5 ve NPD %97,9) olarak bulundu. Tüm hastalarda ve tüm Centor kategorilerinde hızlı antijen testi sonuçlarıyla kültür sonuçları uyumluydu. Centor kategorilerine göre HAT duyarlılığı %33,3-90,9 arasında, seçiciliği %71,4-99,2 arasında değişmekteydi. Sonuç: Grup A Streptokok tonsillofarenjiti tanısında Centor ve McIsaac kriterlerinin tanısal gücü ile hızlı antijen testinin geçerliliği ile ilgili çalışma sonuçlarımız, orijinal Centor çalışması ve literatürde yer alan diğer çalışma sonuçlarıyla benzerlik göstermektedir. Akut tonsillofarenjit olgularının Centor öngörü modeli ve hızlı antijen testi kullanılarak değerlendirildiği dikkate alındığında, ülkemizde birinci basamak aile hekimliği uygulamasında GAS pozitifliği ile HAT ve klinik öngörü sistemlerinin tanısal gücü üzerine çalışmalar yapılması gerekmektedir.

AntijenlerAğrıFarenjit+5
Melda Dibek Büyükdinç
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinde nargile kullanımı ve tercih nedenleri

Giriş ve amaç: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde, sağlık açısından ciddi tehlike oluşturan ve kullanımı giderek artan nargilenin içilme sıklığını, nedenlerini ve nargilenin yaygınlaşmasına neden olan faktörleri tanımlamayı amaçladık. Ayrıca çalışmamızın hekim adaylarının nargile kullanımlarıyla ilgili durumlarını ortaya koymak açısından bir örnek teşkil etmeyi amaçlıyoruz. Gereç ve yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı tipte, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2019-2020 eğitim-öğretim yılında öğrenim gören bütün öğrencilerin evrenini oluşturduğu bir çalışmadır. Öğrencilerin, sosyodemografik özellikleri, nargile kullanım davranışları ve sigara içme davranışlarıyla ilgili soruların yer aldığı 3 bölüm ve 23 sorudan oluşan yapılandırılmış soru formu kullanılmıştır. Fakülteye giderek öğrenciler araştırma hakkında bilgilendirmiş ve araştırmaya katılmayı kabul eden öğrencilere form uygulanmıştır. Veriler IBM SPSS 18.0 istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, sayı, yüzde, ortalama, +- standart sapma (min, max değerleriyle) verilmiştir. İstatistiksel analizde kategorik verilerin değerlendirilmesi için 2x2 tablolarda pearson chi-square, daha çok gözlü tablolarda çok gözlü chi-square testi kullanılmıştır. Tip 1 hata değeri %5 olarak değerlendirilmiş olup, p değer< 0,05 olması halinde anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 978 öğrenci katılmıştır. Katılanların yaş ortalaması 20,95 ± 1,83 yıl (17-27) olup %49,7'si kadın, %50,3'si erkektir. Öğrenciler çoğunlukla evde arkadaşıyla ve öğrenci yurdunda yaşıyordu. Öğrencilerin %70,8'i (n=692) nargile içmediğini söylerken, %13,2'si (n=129) içtiğini, %16,1'i (n=157) bazen içtiğini söylemiştir. Yılda birkaç kez nargile içen, nargile içmek için kafeleri tercih eden ve nargileyi aromalı içmeyi tercih eden öğrenci sayısı çoğunluktaydı. Öğrenciler ortam, arkadaş ortamı ve zevk için nargileyi tercih ederken, arkadaş etkisi, hoşa gitme nedeniyle ve merak ettikleri için nargile başlamışlardı. Yarısında fazlası nargile içmeyi bırakmayı düşünmüyordu ve ailesi nargile içtiklerini bilmeyenlerin sayısı daha fazlaydı. Nargilenin zararlı olduğunu söyleyenlerin sayısı yüksek oranlardayken %57,5'i nargilenin sigaradan daha zararlı olduğunu ve daha da fazlası nargilenin bağımlılık yaptığını söyledi. Nargilenin bulaştırdığı hastalıklarda, solunum yolu hastalıkları en çok işaretlenmişti ve sonra tüberküloz seçilmişti. Çalışmaya katılanların %61,5'i hiç sigara içmemişken %30,7'si aktif olarak sigara içiyordu. Sınıf bazında nargile içme durumlarında anlamlı fark yoktu. 6. sınıf öğrencilerinin nargileye başlama sebeplerinde stres faktörünü seçmeleri ve ailelerinin sigara içimine karışmıyor olması anlamlı bulunmuştu. 1. ve 2. sınıf öğrencileri nargilenin sigaradan daha az zararlı bulmaları diğer sınıflara göre anlamlı yüksekti. Sınıf düzeyi arttıkça nargilenin hastalık bulaştırdığını söyleme, nargilenin bulaştırdığı hastalıklardaki bilgi durumu ve nargilenin bağımlılık yaptığını söylemeleri anlamlı olarak artıyordu. Cinsiyet bazında erkekler daha çok nargile içiyordu ve nargileye içimine ayırdıkları süre daha fazlaydı. Kadınlar nargilenin sağlığa zararlı olduğunu, nargilenin hastalık bulaştırdığını ve bağımlılık yaptığını söylemeleri erkeklere göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Yine nargile içimine benzer olarak erkekler daha fazla sigara içiyordu. Evde arkadaşı ile kalanların nargile içme oranı diğer yaşanılan yerlere göre daha yüksekti. Nargileye başlama ve tercih nedenlerinde, evde yalnız yaşayanlar arkadaş ortamını anlamlı olarak daha yüksek seçmişlerdi. Evde ailesi ile yaşayanların nargileyi bırakma oranları daha fazlaydı. Nargile ve sigara karşılaştırmasında, sigara içenlerin nargile içme oranı yüksek saptanırken, sigara içilen yıl sayısı ve günlük içilen sigara miktarı arttıkça nargile içme oranının artması istatiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Tıp fakültesi öğrencilerinde nargile içme durumu ve ilişkili faktörleri incelediğimiz araştırmamızda, nargile içimi ile sigara içimi arasında doğrusal bir ilişki mevcuttu. Nargile içimi, erkeklerde daha yüksekti ve ilerleyen sınıfla birlikte değişmemekteydi. Ancak bu durumla çelişkili olarak ileri sınıf öğrencileri, nargilenin zararı, hastalık bulaştırıcılığı, bulaştırdığı hastalık türleri ile ilgili daha çok bilgi sahibiydi. İleri sınıfların bilgisi daha fazla olmasına rağmen nargile içmeye devam ediyorlardı. Nargileye başlama nedenleri arasında arkadaş ve stres faktörü öne çıkmaktaydı. Arkadaşıyla ve yalnız yaşayanlarda nargile içme oranı daha yüksek, ailesiyle yaşayanlarda ise nargileyi bırakma oranı daha yüksekti. Toplumumuzda nargile kullanım sıklığı artmaktadır. Tütün karşıtı propagandaların sadece sigaraya değil, nargile ve diğer tüm tütün ürünlerine karşı genişletilmesi gerekmektedir. Çünkü nargile ve sigara birlikteliğinin güçlü olduğu görülmektedir. Çalışmada da görüldüğü üzere nargilenin içindeki aroma, nargile içiminde bir tercih unsurudur. Bu nedenle aromalı nargileye yönelik tedbirlerin alınması gerekmektedir. Nargilenin de bir tütün ürünü olduğu ve bağımlılık yaptığı bilinmelidir. Gençler arasında içilme oranı arttığı için, özellikle ailelerin ve toplumun, nargilenin vermiş olduğu zararlar hakkındaki bilgilendirilmeleri ve bu konuda farkındalığının artırılması önemlidir.

AydınNargileNikotin+4
Oğuzhan Zor
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji tanılı hastalarda geleneksel ve tamamlayıcı tıp kullanımı

Giriş ve Amaç: FMS yaygın vücut ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu kognitif ve somatik disfonksiyon ile karakterize, yaşam kalitesini etkileyen kronik bir ağrı bozukluğudur. Prevalansı %2-8 arasında olup kadınlarda daha sık rastlanır. Çocukluk çağı dahil her yaşta görülebilir. Osteoartritten sonra en sık görülen kas-iskelet sistemi hastalığıdır. Etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. FMS'li hastalar arasında herhangi bir geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemine başvurma oranının neredeyse tama yakın olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmanın ana amacı, FMS'li hastaların GETAT uygulama kullanım durumlarını, GETAT uygulamalarına bakış açılarını ve bu uygulamaların tedavideki etkinliğini değerlendirmek; ikincil amacı ise, GETAT uygulamalarının FMS tedavisinde ne derece önemli bir yer tuttuğunu tespit ederek hastaları bu konuda aydınlatmak ve hekimlerin bu uygulamalar konusunda kendilerini geliştirmeleri yönünde dikkatlerini çekmektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif, tanımlayıcı, kesitsel tipteki araştırma, 01/10/2019-01/02/2020 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne ardışık olarak başvuran Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı tarafından tanısı konulmuş ve araştırmaya katılım rızası alınmış 140 FMS hastasına yüz yüze anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar tarafından ilgili literatür taranarak oluşturulan anket, hastaların sosyodemografik özellikleri, FMS ile ilgili özellikler ve GETAT ile ilgili sorular olmak üzere toplam 3 bölüm ve 34 sorudan oluşmaktadır. Araştırma verileri SPSS 18 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizde Ki-Kare Testi, Fisher'in Kesin Testi, Kolmogorov-Smirnov Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 140 FMS hastasının %96,4'ü kadın, %3,6'sı erkekti. Yaş ortalaması 46,25 olup %72,9'u 40-65 yaş arasındaydı. %85,7'si evli, %71,4'ü ev hanımıydı. %59,3'ünün hastalık süresi 3 yıldan fazlaydı. En sık görülen ilk başvuru yakınmaları sırasıyla; yaygın vücut ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu ve sabah tutukluğuydu. Hastaların %96,4'ünün tıbbi ilaç kullanmakta olduğu ve %65,7'sinin ise bu tedaviden memnun olduğu saptandı. Sadece % 13,6'sı GETAT hakkında bilgi sahibi değildi. %54,3'ü ise en az bir GETAT yöntemi kullandığını belirtti. En sık kullanılan yöntemler sırasıyla; fitoterapi, akupunktur, kupa, besin takviyeleri ve kayropraktikti. Hastalar en sık doktor önerisi nedeniyle GETAT yöntemi kullandığını ve bu yöntemleri en sık sağlık çalışanlarından öğrendiğini belirtti. %63,1' i GETAT kullanmadan önce doktora danıştığını belirtti. Hem tıbbi tedavi hem de GETAT etkin diyenlerin oranı %40,7 ile daha yüksekti. Hastaların %77,6'sının GETAT yöntemlerinden fayda gördüğü ve %72,3'ünün bu yöntemleri başkalarına önerebilecekleri öğrenildi. GETAT hakkında bilgi sahibi olma durumu ile sosyodemografik özellikler arasında anlamlı bir ilişki vardı. Ancak GETAT kullanımı ile sosyodemografik özellikler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sadece ilk başvuru şikayetleri ve komorbidite durumlarıyla GETAT kullanımı arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. GETAT yöntemlerinden fayda görme durumu ile sadece ilk başvuru şikayetleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Kullanılan GETAT yöntemleri ayrı ayrı sosyodemografik, klinik ve GETAT ile ilgili özelliklerle karşılaştırıldığında aralarında anlamlı ilişkiler olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda FMS'de GETAT yöntemlerinin kullanım oranı ve bu yöntemlerden fayda görme oranı yüksek bulunmuştur. Hastaların GETAT yöntemleri hakkında bilgi sahibi olma durumları da oldukça yüksek bulunmuştur. Kısmen bilgi sahibi olanlar ile hiç bilgi sahibi olmayanların ev hanımı ve ilköğretim mezunu hastaların oluşturduğu düşünüldüğünde, özellikle düşük eğitim ve gelir düzeyindeki FMS'li hastaların yaşadığı bölgelerde GETAT yöntemlerinin yanlış kullanımını önlemek amacıyla bu uygulamalara yönelik saha eğitimleri düzenlenebileceği, hekimlerin de bu bilgileri verebilmesi için GETAT yöntemleri konusunda yeterli bilgiye sahip olması önerilebilir. Hastaların GETAT kullanım durumlarının her görüşmede sorulması ve kullandıkları GETAT yöntemlerini hekimleriyle paylaşmaları konusunda telkinlerde bulunulması yanlış kullanımların önüne geçmesi konusunda etkili olacaktır. FMS hakkında düşük bilgi seviyesi ve düşük eğitim alma durumunu yükseltmek için her hastaya hastalığın tedavisinde eğitimin önemli olduğu vurgusu yapılması ve FMS ile ilgili uygun eğitimlerin verilmesi önerilebilir. FMS'li hastalarda GETAT kullanımı ile ilgili az sayıda çalışma mevcut olup yapılacak yeni çalışmaların literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

AnketlerFibromiyaljiProspektif çalışmalar+4
Onur Ünsal
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin yaşlı hasta görüşmelerinde yaşadıkları zorluklar üzerine nitel bir araştırma

Yaşlı nüfusun artması ile birlikte yaşlı sağlığı giderek daha çok önem kazanmaktadır. Birinci basamağın ilk temas noktası olması sebebiyle aile hekimleri yaşlı sağlığında önemli görevler üstlenmektedir. Bu çalışmanın amacı; aile hekimlerinin yaşlı hastalarla yaptığı görüşmelerde karşılaştıkları zorlukların niteliksel özelliklerini ortaya koymaktır. Ocak 2020 – Mart 2020 tarihleri arası 3 odak grup görüşmesi yapılarak toplam 22 hekim ile görüşülerek yaşlı hasta görüşmelerinde karşılaşılan zorluklar üzerine açık uçlu sorular sorulmuştur. Ses kayıt cihazı ile toplanan veriler niteliksel olarak analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucu "yaşlı hasta", "birinci basamak hekimliği", "hastaya ait faktörler", "hekimin çözüm yolu" ve "hekimin hissi" temaları belirlenmiştir. Katılımcılarımızın çoğu görüşme sürecinde hastaya ait engellerin görüşme zorluklarına sebep olduğunu ifade etmiştir. Bu engellerde en çok vurgulanan hastaya ait iletişim engelleri ve polifarmasidir. Nitekim bu engeller karşısında çözüm yolu olarak empati, güven ortamı ve aile hekimliği disiplininin bir parçası olan bütüncül yaklaşım en çok vurgulanan öğelerdir. Yaşlıların yalnızlığı da bütün katılımcılar tarafınca ifade edilmiştir. Yaşlı hastaların özellikleri, diğer hastalardan farkları, yaşlı hastaların sağlığa bakış açısı, başvuru nedenleri, refakatçi, hastanın hissettikleri, hastaya ait fiziksel engeller, birinci basamak ortamı, ikinci ve üçüncü basamak hekimliğinden farkı, bakımın sürekliliği, fiziksel engellerde çözüm yolu, ASM fiziki koşulları, hekime saygı duyma, hekimin olumlu, olumsuz ve değişen hisleri diğer alt temalarımızdır. Sonuç olarak yaşlı hasta görüşmesinde hasta ile kurulan iletişim, tıbbi bilgi ve donanım kadar önem arz etmektedir. Katılımcılarımızın ifadesi doğrultusunda hastanın memnuniyeti tıbbi bilgiden bağımsızdır ve uygun iletişimle zorluklar aşılabilir. Anahtar Kelimeler: Yaşlı Hasta, Aile Hekimliği, Görüşme Zorlukları İletişim Adresi: yaprak.selcukk@gmail.com

Aile hekimliğiGeriatriGörüşme yöntemi+3
Yaprak Selçuk
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran üniversite öğrencilerinin riskli davranışları ve yaşam doyumları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran üniversite öğrencilerinin riskli davranışlarının değerlendirilmesi ve riskli davranışların yaşam doyumu ile ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine 01-31 Aralık 2018 tarihleri arasında başvuran öğrenciler arasından evreni % 95 güvenirlik ve % 5 hata payı ile temsil eden en az örneklem büyüklüğüne basit tesadüfi örnekleme yöntemi ile ulaşıldı. Riskli Davranışlar Ö̈lçeği- Üniversite Formu, Yaşam Doyumu Ölçeği ve sosyodemografik veri toplama anketi ile toplanan veriler istatistik paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Yaş ortalaması 20,53±1,92 (16-28) yıl olan % 63,3'ü kadın 338 öğrencinin % 41,4'ü devlet yurdunda kalmaktaydı. Yaşı 22 ve üzeri olan grubun sigara kullanım puanı, yaşı 20-21 olan gruba göre daha yüksek bulundu (p=0,048). Erkeklerin antisosyal davranış (p=0,000), alkol kullanımı (p=0,000), sigara kullanımı (p=0,000), okul terki (p=0,001) ve madde kullanımı (p=0,000) puanları kadınlara göre daha yüksek iken intihar eğilimi ve beslenme alışkanlıkları açısından cinsiyetler arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Antisosyal davranışlar (p=0,004), alkol kullanımı (p=0,000) ve sigara kullanımı (p=0,000) puan ortalamaları "evde arkadaş ile" kalan grupta "devlet yurdunda" kalan gruba göre daha yüksekti. Alkol (p=0,000) ve sigara (p=0,000) kullanımı puan ortalamaları fen bilimlerinde öğrenim gören öğrencilerde daha yüksek iken okul terki (p=0,023) sosyal bilimlerde öğrenim gören öğrencilerde daha yüksekti. Riskli davranışların bütün alt boyutları ile yaşam doyumu arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde ilişki bulundu. Sonuç: Aile hekimlerinin üniversite öğrencilerine hizmet verirken bu çalışmada saptanan bulguları göz önünde bulundurmaları, riskli davranışların azaltılması/önlenmesi dolayısıyla yaşam doyumunun arttırılması konusunda disipline özgü ilkelerden yararlanarak fırsatları değerlendirmeleri önerilir. Anahtar Sözcükler: Aile hekimliği, riskli davranışlar, yaşam doyumu, üniversite öğrencileri

AdanaPolikliniklerPoliklinikler-hastane+3
Zeliha Bilge Çinçik
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin sağlık anksiyete düzeylerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ile ilişkilendirilmesi

Amaç: Üniversite yaşamı, sadece mesleki eğitimin alındığı değil, bireylerin kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı, sağlık davranışlarında da yeni kazanımların olduğu bir süreçtir ve öğrencilerin sağlığın korunması ve sürdürülmesine yönelik sağlıklı yaşam biçimi davranışları bu dönemde şekillenmektedir. Geleceğin sağlık profesyonelleri olan tıp fakültesi öğrencilerinin sağlık alanındaki tutum ve davranışları öncelikle kendilerini, ileriki yaşamlarında da ailelerini ve toplumu etkileyebilme potansiyeli açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin sağlık anksiyete düzeylerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarıyla ilişkisini incelemek ve bunlara etki eden faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini; 2018-2019 eğitim öğretim yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde eğitim görmekte olan toplam 1886 öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmaya 319 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrenciler, 24 soruluk Sosyodemografik Veri Formu, 18 sorudan oluşan Sağlık Anksiyetesi Envanteri (kısa versiyon) ve 48 sorudan oluşan Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği'ni (SYBDÖ) doldurmuşlardır. Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 319 öğrencinin % 58,9'u kadın, % 41,1'i erkek olup öğrencilerin yaş ortalaması 21,5±2,1 yıldır. Öğrencilerin Sağlık Anksiyetesi Envanteri (kısa versiyon) puan ortalaması 17,6±6,2 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin, kendi sağlık durumlarını değerlendirmeleri ile sağlık anksiyetesi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,001). Öğrencilerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYDBÖ) toplam puanı ise 192 puan üzerinden ortalama 120,1±18,1 olarak orta düzeyde bulunmuştur. Alt boyut puan ortalamaları, sırasıyla, kendini gerçekleştirme 35,9±5,9, sağlık sorumluluğu 21,7±4,9, fiziksel aktivite 9,7±3,6, beslenme 15,2±3,6, kişilerarası ilişkiler 20,3, stres yönetimi 17,3 olarak saptanmıştır. Erkek öğrencilerin SYBDÖ toplam puanları ve Sonuç: Çalışmamıza katılan öğrencilerin sağlık anksiyetelerinin yüksek düzeyde olmadığı, orta düzeyde sağlıklı yaşam biçimi davranışlarında bulundukları sonucuna ulaşılmıştır. Sağlık anksiyete düzeyi artan öğrencilerin, daha az sağlıklı yaşam biçimi davranışında bulunduğu gözlenmiştir. Öğrenciler sağlığın korunması ve geliştirilmesi konusunda bilinçlendirilmeli, kendi sağlık sorumluluğunu alıp güçlenmesi konusunda mümkün olduğunca desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sağlık anksiyetesi, Sağlıklı yaşam, Tıp Fakültesi, Öğrenci, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAnksiyeteSağlık+3
Özge Orhan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18-36 aylık çocuklarda otizm spektrum bozuklukları riskinin araştırılması: Aydın il merkezi örneği

Giriş: Yapılan ilk epidemiyolojik çalışmalardan beri otizm spektrum bozukluğu (OSB) sıklığında artış görülmüştür. OSB'nin erken tanısındaki zorluklara rağmen hastalığın erken tanınmasıyla bilişsel ve davranışçı terapilerin uygulanması prognozu olumlu yönde etkilemektedir. Hastalığın sıklığındaki artış ve erken tanının olumlu sonuçları düşünüldüğünde OSB taramasının önemi daha iyi anlaşılmaktadır. ASM' lerin OSB taramasındaki rolü azımsanmayacak kadar büyüktür. Aydın il merkezinde ASM' lere başvuran 18-36 ay arası çocuklarda M-CHAT tarama testini kullanarak OSB riskini arttıran faktörleri belirlemeyi, OSB riski yüksek olan çocukları saptamayı ve bu çocukları Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Polikliniği'ne yönlendirip tanı almalarını sağlamayı, Aydın il merkezindeki OSB sıklığı hakkında ön bilgi edinmeyi ayrıca da OSB konusunda farkındalık yaratmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: İlk aşamada Aydın il merkezindeki belirlediğimiz ASM'lere başvuran 431 çocuğa M-CHAT ölçeği ve anket formu uygulandı. OSB açısından riskli bulunan 25 çocuk Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Polikliniği'ne yönlendirildi ve bu çocuklardan 4'ü OSB tanısı aldı. Bulgular: Çalışmamızda Aydın il merkezinde OSB riski %5,8; OSB sıklığı %0,92 olarak bulunmuştur ve OSB açısından riskli olan ve olmayan gruplar arasında çocukların cinsiyeti, aşı takvimine göre aşılanmama durumu, doğum ağırlığı, doğum haftası ile ailelerin gelir düzeyi, annenin gebelikte ilaç kullanımı durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar tespit edilmiştir. Sonuç: Erken tanının tedavideki rolü göz önüne alındığında; 18-36 aylık çocuklar için genellikle ilk başvuru yeri olan ASM'de çalışan sağlık personellerinin ve 36 aydan küçük çocuğu olan ailelerin OSB konusundaki farkındalıklarını arttıracak ve bilgi düzeylerini ölçecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: M-CHAT, otizm, Aydın il merkezi

Aile hekimliğiAydınOtistik bozukluklar+4
Seçil Asrav Şentosun
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Efeler'de aile sağlığı merkezlerine başvuran hastaların kolorektal kanser bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser (KRK), yaygın görülen, önemli morbidite ve mortalite nedeni olan bir hastalıktır. Kolorektal kanserler tüm dünyada, erkeklerde en sık üçüncü sırada, kadınlarda en sık ikinci sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2018 yılında 1.8 milyon insan kolorektal kanseri tanısı almış, 862 bin ölüm kolorektal kansere bağlı gelişmiştir. KRK, dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir. Etkili tarama programlarının uygulanmasıyla mortalite ve morbiditesi azalmaktadır. Çalışmamızda 50-70 yaş arası bireylerin kolorektal kanser taraması hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve sağlık inançlarının kolon kanserine ilişkin tarama davranışlarına etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızı 2019 yılı Eylül ve 2020 yılı Şubat ayları arasında Aydın ilindeki dört ayrı aile sağlığı merkezinde yürüttük. Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı 50-70 yaş arası 227 kişi çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların sosyodemografik özelliklerini sorgulamak ve KRK hakkındaki bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla literatür eşliğinde hazırlanan anket ve katılımcıların sağlık inançlarının kolon kanserine ilişkin tarama davranışlarına etkisini değerlendirmek amacıyla KRK Sağlıklı İnanç Modeli Ölçeği yüz yüze görüşme tekniği ile uyguladık. Verilerin analizi ve değerlendirilmesi SPSS 21.0 ile yapılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı değer p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaşları ortalama (standart sapma) 60,64 (6,29) idi. Katılımcıların %58,6'sı kadın, %41,4'ü erkekti. Katılımcıların %49,3'ünün ailesinde kanser tanısı, %12,5'inin ailesinde KRK tanısı vardı. Katılımcıların %63,5'i KRK tarama testini duyduğunu, %92,6'sı KRK tarama testi yapılmasının gerekli olduğunu, %36,6'sı KRK tarama testi yapılması için en uygun merkezin ASM olduğunu, %70,5'i daha önce KRK tarama testi yaptırdığını belirtmiştir. Güven yarar alt boyutu puanı ailede kanser öyküsü olanlarda, Duyarlılık alt boyutu puanı lise ve üstü düzeyi eğitimi olanlarda, geliri giderden fazla olanlarda, bağırsak kanseri tarama testi yaptıranlarda, Engel alt boyutu puanı bağırsak kanseri tarama testi yaptırmayanlarda, Sağlık motivasyonu alt boyutu puanı lise altı düzeyi eğitimi olanlarda ve ailede kanser öyküsü olanlarda, Ciddiyet alt boyutu puanı ailede kanser öyküsü olanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda katılımcıların büyük çoğunluğunun kolorektal kanser tarama testini duyduğunu ve yaptırdığını gördük. KRK taraması hakkında bilgisi olanların daha fazla tarama yaptırdığını gördük. Katılımcıların büyük çoğunluğu KRK tarama testi yapılmasının gerekli olduğunu, üçte biri KRK tarama testi yapılması için en uygun merkezin ASM olduğunu belirtti. Sağlık hizmeti sunumunda önemli rol oynayan ASM'lerin KRK tarama testindeki rolü arttırılmalıdır. Topluma sağlıklı yaşam davranışlarının kazandırılması için hekimlerin ve diğer sağlık personellerinin eğitmen ve danışman rollerini daha çok üstlenmesi gerekir. Özellikle risk grubunda olan fakat yadsıma davranışı geliştiren bireylere yönelik ayrı eğitim programları oluşturulabilir. Bireylerin kolorektal kanserin erken tanısına yönelik sağlık inançlarını belirlemek için nitel çalışmalar yapılmalı. Anahtar kelimeler: kolorektal kanser, sağlık inancı, tarama

Aile sağlığı merkeziAydın-EfelerBilgi düzeyi+4
Hikmet Kazım Coşar
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri kadınların meme kanseri ve taramaları hakkındaki bilgi ve farkındalıkları

Giriş ve Amaç: Türkiye ve dünyada meme kanseri kadınlarda görülen kanser türleri arasında ilk sıradadır. Kanser nedenli ölümlerde ise, akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Öte yandan meme kanserini önleme ve erken tanı imkanı vardır. Ülkemiz, Sağlık Bakanlığı tarafından, meme kanseri taramasında, mamografi, klinik meme muayenesi ve kendi kendine meme muayenesi önerilmektedir. Taramalarla, hem tedavi kolaylaşmakta hem de hastanın yaşam süresi uzamaktadır. Bu araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran kadınların meme kanseri ve erken tanı yöntemlerine ilişkin bilgi ve farkındalıklarını saptamak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri 218 kadın katılımcı ile yapılmıştır. Veriler anket yöntemi kullanılarak katılımcılarla yüz yüze görüşme şeklinde alınmıştır. Gözlemsel nitelikte, kesitsel, tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Verilerin değerlendirmesinde SPSS 18.0 paket programı kullanılmıştır. Verileri değerlendirirken tanımlayıcı istatistiksel analizlerin (ortalama, standart sapma, frekans, minimum, maksimum) yanı sıra nicel verilerin karşılaştırılmasındaki ki-kare testi ve Fisher kesin testi kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya 218 kadın katılmış olup, yaş ortalaması 37,0±14,6'dır. Katılımcıların %61,5'i KKMM hakkında bilgi sahibiydi ve %22,0'ı KKMM'yi yapmaktaydı. Kadınların yalnızca %3,2'si ayda bir kez yaptığını belirtmiştir. Katılımcıların %14,6'sı mamografi yaptırmışken 40 yaş üzeri ise bu oran %45,7 idi. Kadınların çoğunluğunun bu yöntemlerden hiçbirini uygulamadığı gözlenmiştir. Katılımcıların meme kanseri taramaları bilgi düzeyi ile eğitim düzeyleri arasında güçlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,001). Mamografi yaptırma ile medeni durum, meslek, yaş grupları, yaşanılan bölge arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001; p=0,005). Sonuç: Katılımcılar arasında taramalar hakkında bilgi sahibi olanlar dahil, KKMM yapma ve mamografi yaptırma davranışları oldukça düşük oranda olup, meme kanseri, erken tanı ve tarama yöntemleri hakkında planlı eğitimler yapılarak meme kanserine karşı kadınların bilgi ve farkındalığı geliştirilmelidir. Televizyon ve yazılı basınının daha sık bilgi vermek amacıyla kullanılmalı ve böylece kadınların sosyal çevreden yanlış bilgi edinmelerinin önüne geçilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kadınlar, meme kanseri, kendi kendine meme muayenesi, mamografi

Aile hekimliğiAydınBilgi+6
Hüseyin Ölmez
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinin algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Aile; bireyin sağlık davranışını öğrendiği ilk ve en önemli ortamdır. Aile ve sağlığın birbirini etkileyen unsurlar olması itibariyle; aile ikliminin tüm yönleriyle bilinmesi bireye bütüncül bir sağlık hizmeti sunulması açısından önem taşır. Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumunu değerlendirmek ve ailenin sağlığa etkisine dikkat çekmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 2018-2019 eğitim-öğretim yılında eğitim gören ve gönüllü olarak çalışmayı kabul eden üniversite öğrencilerinden yaklaşık 7-8 dakika süren online anketi doldurmaları istenmiştir. Katılımcıların algıladıkları aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumu değerlendirilirken Sosyodemografik Bilgi Formu ve Aile İklimi Ölçeği (AİÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 485 kadın, 287 erkek olmak üzere 772 üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 22,05±2,84 yıl'dır. AİÖ toplam puan ortalaması 67,83 ± 11,73'dür. Çalışmamızın sonucunda, algılanan aile iklimi ve aile içi ilişkiler ile yaş, cinsiyet, bölüm, sınıf, katılımcıların yaşadığı yer, ailenin aylık geliri, babanın eğitim durumu ve babanın çalışma durumu arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Parçalanmış/yeniden birleşmiş ailesi olan, tek çocuk olan, psikolojik rahatsızlığı olduğunu ifade eden ve antidepresan kullanan katılımcıların anlamlı farkla aile iklimini ve aile içi ilişkileri daha olumsuz algıladıkları tespit edilmiştir (p<0,05). Hoşgörülü ailelerde, otoriter ailelere göre aile iklimi daha olumlu/pozitif algılanmaktadır. Aile yapısı, kardeş sayısı, anne eğitim durumu, katılımcı sağlık durumu ve ilaç kullanımı ile algılanan bilişsel uyum arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; algılanan kuşaklararası otorite ile yaş, katılımcının ve ailesinin yaşadığı yer, babanın eğitim durumu ve çalışma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Ailesinin aylık geliri 2020 TL altında olan, parçalanmış/yeniden birleşmiş ailesi olan, üç ve daha fazla kardeşi olan katılımcılar kuşaklararası otoriteyi anlamlı farkla daha fazla algılamaktadır (p <0,05). Sonuç: Aile hekimleri olarak; bireye içinde yaşadığı ailesiyle bütüncül yaklaşıp, onu fiziksel, ruhsal, kültürel ve varoluşsal boyutlarıyla değerlendirebilmenin ve böylece aile iklimi, kuşaklararası ilişkiler ve aile uyumu hakkında fikir sahibi olabilmenin; birey sağlığının iyilik halinin sürdürülebilirliğinde, hastalıkların tanı, tedavi ve takip seçeneklerini bireyin gereksinimlerine göre belirleyebilmede büyük fayda sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aile iklimi, Aile hekimi, Bütüncül yaklaşım, Aile sağlığı

AileAile hekimliğiAile içi ilişkiler+4
Meltem Kaplan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran doğurgan çağdaki kadınların rubella ve CMV seroprevalansının retrospektif olarak incelenmesi

Giriş ve Amaç: Gebelerde özellikle birinci trimesterde Rubella virüs ve CMV enfeksiyonu fetal hasar oluşturduğu için doğurgan çağdaki kadınlar için önemli bir risk faktörüdür. Hayatı tehdit eden ve yaşam kalitesini son derece etkileyen ciddi sekellerin önüne geçebilmek için, doğurgan çağdaki kadınların taranması, hastalıkları geçirip geçirmediklerinin öğrenilmesi, riskli grupların belirlenmesi, takip edilmesi, koruyucu önlemlerin planlanması önemlidir. Bu yüzden çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran doğurgan çağdaki kadın hastalarda retrospektif olarak Rubella ve CMV seroprevalansının araştırılmasını, Rubella enfeksiyonu açısından aşılanmanın önemini vurgulamayı, gebelikte ya da gebelik düşünen kadınlarda CMV bulaşının önlenmesi konusunda kişinin bilgilendirilmesinin önemini vurgulamayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 01/01/2014-31/12/2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 15-49 yaş aralığındaki kadın hastalarda retrospektif olarak Rubella ve CMV seroprevalansının araştırılmasıdır. Bulgular: 01/01/2014-31/12/2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 15-49 yaş aralığında Rubella IgG, Rubella IgM, CMV IgG, CMV IgM tetkiklerinden biri ya da birden fazlası istenmiş toplam 4339 kadın hasta vardır. Hastaların median yaşı 29 yıldı. Rubella IgG tetkiki istenen 3017 kişi olup 2834 (%93,9)'ü pozitif, 158 (%5,2)'i negatif, 23 (%0,8)'ü ara değer, 2(%0,1)'si numune yetersizliğine bağlı red şeklinde sonuçlanırken, Rubella IgM tetkiki istenen 2242 kişiden 80 (%3,6)'i pozitif, 2130 (%95,0)'ü negatif, 26 (%1,2)'sı ara değer, 6 (%0,3)'sı red, CMV IgG istenen 1663 kişiden 1630(%98,0)'u pozitif, 28 (%1,7)'i negatif, 1 (%0,1)'i ara değer, 4 (%0,2)'ü red, CMV IgM tetkiki istenen 1837 kişiden 47 (%2,6)'si pozitif, 1758 (%95,7)'i negatif, 27 (%1,5)'si ara değer, 5 (%0,3)'i red olarak saptanmıştır. CMV IgG (p>0,05) ve CMV IgM (p>0,05) seropozitifliğinin yaş ile arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmamış iken Rubella IgG ve Rubella IgM seropozitifliği 15-29 yaş grubunda diğer yaş gruplarına göre istatististiksel olarak daha fazla anlamlı olduğu görülmüştür.(p<0.001) Sonuç: Çalışmamızda Rubella ve CMV seroprevalansı yüksek olmakla birlikte doğurgan çağdaki kadınlarda Rubella enfeksiyonu için aşılama, CMV enfeksiyonu için ise hijyen kurallarına dikkat etmek oldukça önemlidir. Anahtar Kelimeler: CMV, Doğurgan çağ, Rubella.

KadınlarRetrospektif çalışmalarRubella+3
Ayça Bursal
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversite Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk taraması ve ilişkili faktörler

Amaç: Depresif bozukluk, birinci basamakta sıkça rastlanan önemli bir sorundur. Çalışmamızda Üniversitemizdeki Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı, ruh-sağlığı gereksinimleri için başvuru tercihleri ve ruhsal hastalıklara yönelik inanç ve tutumları belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.02.2019-15.03.2019 tarihleri arasında başvuranlardan basit rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen ve çalışmaya katılmayı kabul edenlere sosyodemografik bilgi formu, Hasta Sağlık Anketi-2 ve 9 ve Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeği uygulandı. Depresif belirtisi olanlarla DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşme envanteri doğrultusunda görüşüldü. Bulgular: Katılımcıların (n=302) % 69,9'u (n=211) kadın olup % 83,1'i (n=251) öğrenciydi. PHQ-2'yle % 17,2 (n=52) ve PHQ-9'la % 15,2 (n=46) katılımcıda depresif bozukluk düşünüldü. Öğrencilerin PHQ-9 puan ortalamaları personelden daha yüksekti (9,88±5,1, 7,8±4,4, p=0,007). Yapılandırılmış klinik görüşme yapılanların (n=62) %32,6'sında (n=20) majör, % 11,3'ünde (n=7) tanımlanmamış depresif bozukluk belirlendi. Örneklemimizin % 6,6'sında majör olmak üzere toplam % 8,9'una depresif bozukluk tanısı konuldu ve tanı alanların tümü öğrenciydi. PHQ-9 puanları 20-24 yaş grubunda, bekarlarda, hekim başvuru sıklığı yılda ≥5 olanlarda ve eğitim düzeyi düşük olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, p=0,003, p=0,001, p=0,005, p=0,017). Ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlara başvuru oranları 18-19 yaş grubunda, bekarlarda, eğitim düzeyi üniversite ve öncesi düzeyde olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, % 54,5, p=0,001, % 96,4, p=0,038, % 20,1, p=0,052). Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeğine göre; üniversite birinci sınıf öğrencilerinin diğer sınıflara göre tehlikelilik tutumunun, üniversite personelinin ise çaresizlik tutumunun daha olumsuz olduğu (p=0,001, p=0,043) saptandı. Sonuç: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı ülke genelindeki rakamlara benzer bulundu. Tanı alanların tamamının öğrenci olması, ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlardan yardım alma arayışı eğiliminin yüksek olması, ruhsal hastalıklara yönelik inançlar anlamında öğrencilerde tehlikelilik ve personelde ise çaresizlik tutumunun ön plana çıkması dikkat çekiciydi. Özellikle üniversitemiz öğrencileri için depresif bozukluk açısından koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin etkinliğinin arttırılmasına gereksinim vardır. Bu bağlamda üniversite öğrencilerine ve çalışanlarına yönelik ruh sağlığı açısından doğru bilgilendirme yapılması için eğitimler de planlanabilir. Anahtar Kelimeler: Depresif bozukluk, Patient Health Questionnaire-9, öğrenci, inanç, tutum

Aile hekimliğiAnketlerDepresif bozukluk+5
Merve Saraçoğlu Sümbül
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Görüşme (konsültasyon) ve ilişkisel empati ölçeğinin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Hasta-hekim ilişkisini geliştirmek için önemli unsurlardan biri hekimin hastasıyla empati kurabilme yeteneğidir. Hekim ile hasta arasındaki empatik iletişim, hasta memnuniyetini arttırmaktadır ve hastanın sağlık durumunu kısmen de olsa olumlu etkilemektedir. Türkiye'de hastalar tarafından değerlendirilen bir empati ölçeği bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; Consultation and Relational Empathy (CARE) Measure'un Görüşme ve İlişkisel Empati Ölçeği adıyla Türkçeye uyarlanarak, birinci basamağa başvuran kişilerde geçerlik ve güvenirliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma metodolojik bir araştırmadır. Görüşme ve İlişkisel Empati (GİE) Ölçeği'nin çeviri ve tekrar çevirisi yapılarak Türkçe formu hazırlanmıştır. Geçerlik güvenirlik ana çalışması Adana il merkezindeki 17 aile sağlığı merkezine başvuran 237 kişi ile tamamlanmıştır. Veri toplama araçları olarak, sosyodemografik veri formu, EUROPEP Ölçeği ve GİE Ölçeği uygulanmıştır. Ölçeğin güvenirliği iç tutarlılık yöntemiyle; geçerliği ise yüzey geçerliği, yapı geçerliği ve ölçüt geçerliği ile sınanmıştır. Bulgular: GİE Ölçeği, 10 maddeden oluşmaktadır. Her bir madde 1-5 puan arasında değerlendirilmektedir. Yüzey geçerliliği, düşük sayıda "uygun değil" yanıtı ile desteklenmiştir (%1,26-%3,79 aralığında). Faktör analizi, ölçek için tek boyutlu yapıyı göstermiştir. Ölçeğin ölçüt geçerliği EUROPEP Ölçeği korelasyonuyla değerlendirilmiştir. Ölçekler arasında yüksek düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,943 bulunmuştur. Düzeltilen madde toplam korelasyonları minimum 0,726 idi. Sonuç: Almanca, Çince, Japonca, Flemenkçe, İsveççe gibi çeşitli dillere çevirisi yapılan CARE Ölçeği'nin elde ettiğimiz değerlere göre Türkçe formu, birinci basamakta kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Empati, Geçerlik ve güvenirlik, Türkçe, Birinci basamak, GİE ölçeği

Birinci basamak sağlık hizmetleriEmpatiGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Özge Oğulata Anıl
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Acil Servise başvuran hastalarda HBsAg seroprevalansı ve etki eden faktörler

Giriş: Hepatit B'nin neden olduğu karaciğer enfeksiyonu hastalığı, ülkemiz ve dünyada sık görülen, bulaşıcı olmasının yanı sıra mortaliteyi de arttıran bir hastalıktır. Acil servisler, akut rahatsızlıkların ilk başvuru yeridir ve toplumun her kesiminden hasta başvurmaktadır. Acil servise başvuran hastaların HBsAg seroprevalansı toplum değerlerini yansıtabilir. Çalışmamız ile Acil Servise başvuran hastaların viral hepatit açısından taranarak HBsAg seroprevalansı ve etki eden faktörler arasındaki ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2019-01.01.2020 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil servise çeşitli nedenlerle başvuran ve HBsAg bakılmış olan tüm hastaların sistem üzerinden kayıtları incelenerek geriye dönük olarak yapılmıştır. Çalışmanın verileri hastaya ait demografik özellikler (yaş, cinsiyet, sağlık sigortası, oturduğu yer), acil servise geliş nedeni, hastaya ait laboratuvar parametreleri (ALT, AST, HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV ve Anti-HIV) , hastanın mevcut hepatit durumu, kronik hastalıkları, acil serviste işlem ya da operasyon yapılıp yapılmadığı kaydedilerek oluşturulmuştur. Araştırmanın verileri tanımlayıcı istatistikler, binominal regresyon analiz ve ki-kare testi kullanılarak SPSS-25 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Acil Servise toplam başvuru sayısı 66237 idi. Bunlardan HBsAg markeri bakılmış olan 693 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %57,3'ü (s=397) erkek olup ortalama yaş 53,8±21,6 (minimum:4, maksimum:99) olarak bulunmuştur. Hastaların %58,6'sı (s=405) kentsel bölgede yaşamakta, %95,5'inin (s=662) sağlık sigortası vardı. Gelen hastaların %%41,1'inin (s=288) en az bir kronik hastalığı mevcuttu. Çalışmaya alınanların HBsAg seroprevalansı %3,3. HBsAg seropositivite en yüksek prevalans 41-60 yaş aralığında %5.2 oran ile kaydedildi. Anti-HBs seroprevalansı %44,6 (s=311), Anti-HCV seroprevalansı %0,6 (s=4) ve Anti-HIV için % 0,3 (s=3) olarak bulundu. Bağışıklık durumları değerlendirildiğinde hastaların %51'inde (s=346) HBV' ye karşı koruyuculukları olmadığı, %45'inde (s=309) ise HBV'ye karşı koruyuculuğunun olduğu (aşı veya hastalığı geçirme yoluyla) saptandı. Hastaların %4'ünde (s=21) inaktif taşıyıcı, akut veya kronik HBV enfeksiyon vardı. HBsAg pozitifliği ile yaş, cinsiyet ve yaşadığı yer gibi bağımsız değişkenler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p<0.05). Düşük Anti-HBs, Hepatit B enfeksiyonu için bir risk faktörü olarak istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003) Sonuç: Hepatit B prevalansı, değerlendirilen popülasyonda orta endemik düzeyde saptandı. Elde ettiğimiz sonuç bölgemizdeki mevcut diğer verilerle benzerlik göstermektedir. Ayrıca, çalışmamızda Anti-HBs'nin düşük olmasının HBsAg seropozitifliği için en önemli risk faktörü olduğu gösterildi. Acil servislerde Hepatit B enfeksiyonu seroprevalansı ve riskini ortaya koymanın yanı sıra hastalığa karşı koruyucu önlemleri güçlendirmek için daha geniş ve kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: HBsAg, Anti-HBs, HCV, HIV.

Acil servis-hastaneAydınHIV+5
Babajıde Emmanuel Oladapo
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi öğrencilerinde sigara içme durumu ve tütün kontrol yasası ile ilgili bilgi, tutum ve davranışları

Amaç: Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinde tütün kullanım yaygınlığı, halen yürürlülükte olan 'Tütün Kontrol Yasası' ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Çalışmamızın evrenini, 2018-2019 akademik yılında Çukurova Üniversitesi'nde öğrenim gören lisans öğrencileri oluşturmuştur. Çalışmamıza; fen bilimleri (mühendislik), sosyal bilimler (eğitim) ve sağlık bilimleri (tıp) fakülteleri dahil edilmiştir. Bu üç fakülte rastgele örneklem yoluyla elde edilmiştir. Veriler anket yoluyla elde edilmiştir. Anketler; öğrencilere sınıflarında, önce açıklama yapıp daha sonra dağıtılarak uygulanmıştır. Veriler bilgisayar ortamına girilip değişkenler arasındaki ilişki incelenmiştir. Parametrik ve parametrik olmayan koşullara göre analizler yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan toplam 1412 üniversite öğrencisi dahil edildi. Çalışmamıza katılan öğrencilerin yaş ortalaması 21,78±2,811 (min: 16, max: 57) olarak belirlenmiştir. Öğrencilerden 400'ü ise halen tütün veya tütün ürünü kullandığını ve 326'sı (%23,0) sigara içmekte olduğunu belirtti. Sigara içen öğrencilerinin anne ve babalarının yaşı sigara içmeyenlerden anlamlı olarak yüksekti. Sigara içenler içinde arkadaşları arasında ve yaşadığı ortamda sigara içenlerin bulunma yüzdesi sigara içmeyenlerden anlamlı olarak yüksekti. Katılımcıların %43,2'si Tütün Kontrol Yasası'nın uygulanmadığını belirtti. Sonuç: Öğrencilerin %88'i sigara kullanmaya üniversiteden önce başlamışlardır. Bu yüzden sigara kullanımı ile ilgili mücadeleye ergen-gençler sigara ile karşılaşmadan başlanmalıdır. Tütün Kontrol Yasası'nın kapsamı ve yaptırımları hakkındaki farkındalık oranı çok düşüktür. Ve Tütün Kontrol Yasası ile ilgili farkındalık ve sorumluluk eğitimleri düzenlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sigara Kullanımı, Üniversite Öğrencileri, Tütün Kontrol Yasası.

KanunlarSigara fabrikalarıSigara izmariti+5
Begüm Potuk Bilici
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin HPV aşısına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarına broşürle bilgilendirmenin etkisi

Amaç: Human Papillomavirus (HPV) enfeksiyonu cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan en sık görülenidir. HPV'nin neden olduğu serviks kanseri ülkemizde kadınlarda görülen kanser türleri arasında dokuzuncu sıradadır. Sağlık hizmeti sunumunda aktif görev alacak olan ebelik ve hemşirelik öğrencilerinin bilgi ve tutumu halkın özellikle aşıya karşı yaklaşımını etkileyecektir. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde eğitim gören öğrencilerin broşürle bilgilendirilmeden sonra HPV aşısına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarında değişiklik olup olmayacağını tespit etmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma örneklemini Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik ve Hemşirelik bölümlerinde 2019-2020 eğitim öğretim döneminde eğitim gören birinci sınıf öğrencileri oluşturdu. Katılımcılara broşürle eğitim girişimi öncesi ve sonrası olmak üzere iki hafta arayla Kişisel Bilgi Formu, HPV Enfeksiyonu Bilgi Skalası, HPV Enfeksiyonu ve Aşılamasına ilişkin Sağlık İnanç Modeli Ölçeği ve broşürün etkisini sorgulayan anket uygulandı. Veriler IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 aracılığıyla değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada birinci sınıfların % 80'ine ulaşıldı (n=231). Öğrencilerin yaş ortalaması 19,59 ± 1,85 (min:17 - max:31) olup % 76,1'i kadındı. Katılımcıların sadece % 8,7'sinin (n=20) aile hekimleri tarafından HPV aşısıyla ilgili bilgilendirildiği görüldü. Kadın ve erkeklerin eğitimden sonra bilgi puanı ortalamaları anlamlı olarak yükseldi (p=0,001, p=0,001). Her iki cinsiyette ciddiyet algısında anlamlı azalma engeller, yarar, duyarlılık algısında anlamlı artış olduğu görüldü (p=0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,001). Broşürle bilgilendirmeden sonra kadınların % 60'ı erkeklerin % 41,1'i aşı yaptırmak konusunda istekli olurken aşının ücretsiz olması halinde ise aşı yaptırma isteğinde artış belirlendi (K: % 77,1, E: %69,6). Sonuç: Hazırladığımız broşürün öğrencilerin HPV bilgisinde artış, HPV enfeksiyonu ve aşılanmasına dair inançlarında değişiklik ve aşı yaptırma isteğinde artış sağladığı belirlendi. Aşı ücretinin sağlık sigorta sistemi tarafından karşılanması durumunda aşı yaptırma oranlarında artış olabileceği düşünüldü.

AşılarBilgiDavranış+7
Şerife Dağabakan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana'da aşı reddi nedenleri ve aşılarla ilgili görüşler

Amaç: Aşılar uzun geçmişine ve günümüzde etkinliği, faydaları ve güvenliği üzerine pek çok şey söylenmesine rağmen özellikle de yakın zamanda artan bir tartışmanın odağı olmuştur. Önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen ve üzerinde tartışmaların sürdüğü bu konu yapılacak yeni çalışmalarla daha iyi anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu çalışmayla dünya genelinde ve ülkemizde giderek artan aşı reddinin sebeplerini daha iyi anlayabilmek, aşılarla ilgili sahip olunan düşünceleri değerlendirebilmek ve sonuçta edinilen bilgilerle bu alanda atılacak adımlara ışık tutabilmek amaçlanmıştır. Yöntem: Adana il merkezinde 2017-2018 yıllarında çocukları için aşı reddinde bulunduğu belirlenen ebeveynler ve kontrol grubu olarak da yine Adana il merkezinde çocuğuna aşı yaptıran ebeveynlerden seçilen örneklem grubu çalışmamızın evrenini oluşturmaktadır. Aşı reddi grubunda 61 ebeveyn, kontrol grubunda 148 ebeveyn yer almaktadır. Her iki gruba bazı ortak soruların da yer aldığı, sosyodemografik verilerin ve aşılarla ilgili düşüncelerin sorgulandığı anket formları uygulandı. Bulgular: Katılımcıların %84,7'sini anneler oluşturmaktadır. Aşı reddinde bulunulan çocukların %80,3'ü daha önce aşı olmuştur. Ebeveynler açısından aşı reddinin en sık sebebi aşılara güven duymamaları/yan etkileri hakkında endişe sahibi olmaları (% 89,9) olarak belirlendi. Kontrol grubundaki ebeveynlerin %27,4'ü aşılarla ilgili medyada çıkan olumsuz haberin düşüncesini etkileyebileceğini belirtmektedir. Sonuç: Aşı reddi tek bir sebebe bağlı olmayıp aksine birçok faktörden etkilenen kompleks bir durumdur. Ülkemizde aşılarla ilgili tereddütlerin giderilmesi sadece aşı reddinde bulunan aileler için değil aynı zamanda aşı tereddüdü olan diğer tüm bireyler için de önemlidir.

AdanaAşı reddiAşılama+2
Muhammet Hasar
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran öğrencilerin cinsel sağlık ile ilişkili tutumları

Amaç: Bu çalışmada, aile hekimliği polikliniklerinden hizmet alan üniversite öğrencilerinin cinsel sağlıkla ilişkili tutumlarının ve eğitim/danışmanlık gereksinimlerinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma evrenini 1 Kasım-31 Aralık 2019 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran üniversite öğrencileri (n=1482) oluşturdu. Evreni %95 güvenirlik ve %5 hata payı ile temsil eden en az örneklem büyüklüğü hesaplandı (n=306). Çalışmaya katılmayı kabul edenlere literatür taranarak oluşturulan ve 28 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 19,95±1,77 (17-30) olan 317 katılımcının% 73,8'i kadındı. Cinsel yönelimini % 1,6'sı biseksüel olarak tanımlarken % 26,2'si emin değilim yanıtını verdi. Katılımcıların % 11,4'ü cinsel ilişki yaşadığını ve ilişki yaşayanların % 14,3'ü gebelikten korunmak için hiçbir yöntem kullanmadığını bildirdi. Cinsel ilişki yaşama durumu erkeklerde daha yüksek oranda ve daha erken yaştaydı (p<0,05). Katılımcıların % 3,2'si daha önce cinsel sağlığıyla ilgili bir sorun yaşadığını, eğer bir cinsel sağlık sorunu yaşarsa % 65,3'ü bir sağlık kuruluşuna başvurabileceğini bildirdi. Cinsel sağlık ile ilgili hizmet veren sağlık kuruluşlarına kolaylıkla ulaşıyor musunuz sorusuna katılımcıların % 20,5'i "Hayır", % 35,6'sı "Bu hizmeti nereden alabileceğimi bilmiyorum" yanıtını verdi. Katılımcıların % 77,3'ünün herhangi bir cinsel sağlık eğitimi almadığı, % 49,2'sinin cinsel sağlık ile ilgili bilgi düzeyini yetersiz bulduğu, %56,8'inin cinsel sağlıkla ilgili eğitim almak istediği saptandı. Cinsel sağlık eğitimi alma oranı kadınlarda ve ailesiyle kalan öğrencilerde daha düşüktü (p<0,05). Kadınların, cinsel sağlık eğitimi almadığını bildirenlerin ve cinsel sağlıkla ilgili bilgi düzeyini yetersiz bulanların cinsel sağlık hizmeti veren kurumlara ulaşma oranı daha düşük bulundu (p<0,05). Sonuç: Üniversite öğrencilerine hizmet veren aile hekimlerinin bu çalışmada saptanan bulguları göz önünde bulundurmaları, disipline özgü ilkelerden yararlanarak fırsatları değerlendirmeleri ve uygun eğitim/danışmanlık hizmetlerini vermeleri önerilir.

AdanaAile hekimliğiCinsel sağlık+3
Sedef Elvan Taşkın
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Awareness of the social life and loneliness of the elderly and and their evaluation in family medicine

Aim: The proportion of elderly population in the world and in our country is increasing over the years. One of the important issues on the agenda with aging is social isolation and the feeling of loneliness. Sensation of loneliness is a condition that negatively affects mental and physical health and can become an important problem in old age. Social isolation and loneliness affect quality of life, management of chronic diseases, morbidity and mortality. This effect is similar to other known risk factors such as smoking, alcohol, physical inactivity and hypertension. Psychosocial status, behaviors and cognitive levels of patients are expected to be understood in the primare care medicine. In this context, it is important for family physicians to recognize social isolation and loneliness in elderly patients. The aim of this study is to make the elderly patients aware of their social relationships and feelings of loneliness, and the awareness of the family physicians about this issue. Thus, it is aimed to create awareness about this issue in Turkey. Materials and Methods: In the current family medicine unit, which was active in the family medicine system and previously received verbal consent, it was carried out in 5 different family medicine units working for at least 6 months. The G power statistics program was used for sampling over the age of 65 years. For each family physician, 40 individuals over the age of 65 were calculated based on 80% power. Inclusion criteria for individuals over 65 years of age; The aim of the study was to have no cognitive impairment, like Alzheimer / Dementia, and no psychiatric diagnosis. A questionnaire consisting of 6 questions was developed by the researchers to measure the awareness of the elderly patients about social isolation and loneliness. A questionnaire consisting of sociodemographic data form, UCLA loneliness scale, Nottinghom social isolation subscale, and a questionnaire consisting of 5 questions which are used to measure the awareness of individuals about social isolation and loneliness are applied. Results: The loneliness level of the patients was determined to be affected by educational level (p = 0.002), economic status (p = 0.038), presence of chronic disease (p = 0.000) and disability (p = 0.023). The social relationships were also affected by the level of education (p = 0.008), the economic situation (p = 0.003) and with whom they lived (p = 0.043). The social isolation status of the patients was also affected by their visits (p = 0.000) and visits by their relatives (p = 0.000). With the scores obtained from UCLA-LS, the level of education (r = -0,207) and decreasing with the presence of chronic disease (r = -0,198) were correlated with the disability status (r = 0,208). The scores obtained from the NSP-SI decreased with the education level (r = -0,194) and the disability status (r = 0,151) was increasingly correlated. Family physicians were able to know the patients living alone (p = 0.035) and their marital status (p = 0.000). Conclusion: When the results of our study were compared with the literature, it was found out that the social isolation status was related to the education level, economic status and with whom; and loneliness was affected by education level, economic status, presence of chronic disease and disability. It was evaluated that the family physicians had a high knowledge of who their patients were living with, but in general they did not know whether they felt alone or not. In order to recognize and intervene in the loneliness and social isolation of elderly patients, more patient-numbered and long-term studies are needed.

Family practiceAwarenessSocial life+3
Özge Ceyla Üstündağ
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde özanlayışın ilişki doyumuna etkisi

Amaç: Bu çalışma, tıp fakültesi öğrencilerinin özanlayış ve ilişki doyumu düzeylerini belirlemeyi ve öğrencilerin özanlayış düzeylerinin ilişki doyumu üzerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Bununla beraber, öğrencilerin cinsiyet, sınıf, ailenin ortalama geliri, ailenin tutumu, öğrencinin akademik başarı düzeyi, sosyal ve sportif faaliyetlere katılım durumu ve romantik ilişkileri gibi özelliklerinin özanlayış puanlarına etkisinin araştırılması da amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini; 2019-2020 eğitim-öğretim yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dönem 1, Dönem 3 ve Dönem 6'da eğitim görmekte olan toplam 966 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmaya toplam 298 tıp fakültesi öğrencisi dahil edilmiştir. Öğrenciler, 23 soruluk Sosyodemografik Veri Formu, 24 sorudan oluşan Özanlayış Ölçeği (ÖAÖ) ve 7 sorudan oluşan İlişki Doyumu Ölçeği'ni (İDÖ) doldurmuşlardır. Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 298 tıp fakültesi öğrencisinin % 58,1'i (n=173) kadın, % 41,9'u (n=125) erkek olup öğrencilerin yaş ortalamaları 21,812,38 (min=17, maks=27) yıl olarak belirlenmiştir. Çalışmada kullanılan özanlayış ölçeği puan ortalaması 72,40 (min: 27, maks: 113) ve ilişki doyum ölçeği puanı ortalama 29,99 (min: 7, maks: 43) olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda kullanılan özanlayış ölçeği ile ilişki doyum ölçeği arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamış olup erkek öğrencilerin özanlayış ölçeği ortalama puanlarının, kız öğrencilerin ortalama puanlarına göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,023). Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin okudukları sınıfları ile özanlayış ve ilişki doyum ölçeği ortalamaları arasında da anlamlı ilişki bulunamamıştır. Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin ailelerinin maddi durumu ile ilişki doyum ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0,05), özanlayış ölçeği ile anlamlı ilişkili olduğu bulunmuştur (p=0,003). Çalışmaya dahil edilen öğrencilerin yaşadıkları yer ile ilişki doyum (p=0,442) ölçeği ortalamaları arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0,05), özanlayış ölçeği ile aralarında anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,041). Öğrencilerin sosyal faaliyetlere ayırdıkları zaman ile ilişki doyum ölçek puanları arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0,05), sosyal faaliyete haftada 10 saat ve üzerinde zaman ayıran öğrencilerin özanlayış ölçek puan ortalamalarının, sosyal faaliyete haftada 10 saat ve altında zaman ayıranlara kıyasla, anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,0001) Sonuç: Özanlayış kavramının; depresyon, anksiyete ve stres, yaşam doyumu, psikolojik iyi oluş, duygusal zekâ, değerler, özgüven ve boyun eğici davranış, sosyal destek ve akademik başarı, psikolojik sağlamlık ve ruminasyon gibi birçok danışma ve eğitim psikolojisi kavramı ile ilişkisi araştırılmıştır. Araştırmaların sonuçlarında bu kavramların özanlayış ile yakından ilişkili olduğu ve özanlayışın bu kavramlar üzerinde yordayıcı etkisi olduğu bildirilmiştir. Özanlayış düzeyinin, ilişki doyumuna etkisini inceleyen bir araştırmaya ise henüz rastlanmamıştır. Özanlayışın ilişki doyumuna etkisi ile ilgili daha çok araştırma yapılmasına ihtiyaç olduğu açıktır. Çalışmamız, bu konuda yapılan az sayıdaki çalışmadan biridir. Anahtar Kelimeler: Özanlayış, İlişki Doyumu, Tıp Fakültesi, Öğrenci, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiTıp eğitimiÖz duyarlılık+3
Reyhan Koç
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Okul öncesi çocukların cinsel gelişimi ve eğitimi: Aile hekimliği ve pediatri araştırma görevlilerinin bilgi ve tutumları

Amaç: Bu çalışmanın amacı aile hekimliği ve pediatri araştırma görevlilerinin okul öncesi çocukların cinsel gelişimi-eğitimi konusundaki bilgi düzeyleri ile tutumlarının değerlendirilmesi ve eğitim ihtiyaçlarının ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipteki çalışmanın evrenini Aralık 2019 – Ocak 2020 tarihlerinde Adana ilinde iki farklı kurumda uzmanlık eğitimi almakta olan aile hekimliği (n=106) ve pediatri (n=104) araştırma görevlileri oluşturdu. Verilerin toplanmasında tarafımızca literatür taranarak oluşturulan 52 soruluk anket formu kullanıldı. Bilgi için çocukların cinsel gelişimi/eğitimi ile ilişkili doğru/yanlış/fikrim yok şeklinde cevaplandırılan 30 ifadeye, tutum için çocuklarda karşılaşılan bazı cinsel davranışlarla ilişkili nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini sorgulayan beş seçenekli 12 duruma verilen yanıtlar değerlendirildi. Bulgular: Yaş ortalaması 29,7±4,8 (23-54) olan katılımcıların (n=199) %63,8'i kadındı. Katılımcıların %69,8'i çocuklarda cinsel eğitimle ilgili eğitim almadığını, %87,9'u bu konuda eğitim ihtiyacı hissettiğini bildirdi. Katılımcıların %88,4'ü çocuklarda cinsel gelişimle ilgili sorularla karşılaştığını, %25,6'sı hasta görüşmelerinde çocuklarda cinsel gelişim konusunu kendisinin hiç açmadığını belirtti. Katılımcıların çocuklarda cinsel gelişim ile ilgili bilgiyi değerlendiren ifadelere verdikleri doğru yanıt ortalaması orta düzeyin üzerinde, tutumu değerlendiren ifadelere verdikleri doğru yanıt ortalaması ise orta düzeyin altında olarak belirlendi. Bilgiyi değerlendiren bölümde bu konuda eğitim aldığını bildirenlerin doğru yanıt ortalamaları yüksek bulunurken (p=0,042) tutumu değerlendiren bölümde eğitim alanlar ve almayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Doğru yanıt ortalamaları açısından bölümler ve çalışılan kurumlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Aile hekimliği ve pediatri uzmanlık öğrencilerinin okul öncesi çocukların cinsel gelişimi/eğitimi konusunda eğitim gereksinimleri bulunmaktadır. Müfredat komisyonlarının ve program yöneticilerinin bu durumun farkında olmaları ve planlanacak eğitimlerde çocuklarda normal/sorunlu cinsel davranışların yönetimine yönelik girişimlerde bulunmaları önerilir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Cinsel eğitim, Pediatri, Psikoseksüel gelişim

Aile hekimliğiAraştırma görevlileriBilgi+7
Selin Adatepe Yapıcı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi eğitim aile sağlığı merkezine başvuran bireylerin hasta merkezlilik algıları ve memnuniyet düzeyleri

ÖZET Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Bireylerin Hasta Merkezlilik Algıları ve Memnuniyet Düzeyleri Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde sunulan hizmetlerin hasta merkezli yaklaşım açısından bireyler tarafından nasıl algılandığının gösterilmesi, hizmet alanların memnuniyet düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Kesitsel tipte yapılan çalışmada veriler Mart 2020'de Çukurova Üniversitesi 047 ve 051 numaralı Eğitim Aile Sağlığı Merkezlerinde toplanmıştır. Hesaplanan örneklem büyüklüğüne (n=244) ulaşmak için basit tesadüfi örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Yaşanan COVID-19 pandemisi nedeniyle çalışma erken sonlandırılmıştır. Çalışmaya katılanlara Patients Evaluate General/ Family Practice Ölçeği ve Hastanın Hasta Merkezlilik Algısı Ölçeği-Yeniden gözden geçirilmiş formu uygulanmıştır. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 109 katılımcının yaş ortalaması 25,9 10,07, % 71,6'sı öğrenci, % 51,4'ü kadın olup (% 16,5) düzenli ilaç kullanımı gerektiren bir hastalığı olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların % 89,9'unun Eğitim Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı olduğu saptanmıştır. Hasta memnuniyetinde "Sağlık Hizmet Organizasyonu" boyutu (3,931,47) dışında bütün boyutlarda (Doktor-Hasta İlişkisi, Sağlık Hizmeti Sunumu, Enformasyon ve Destek, Ulaşılabilirlik, Genel Değerlendirme, Memnuniyet Ortalaması) 5 üzerinden 4'ten yüksek bulunmuştur. Yaş, medeni durum ve kronik hastalık olup olmaması durumuna göre memnuniyet düzeyleri arasında anlamlı farklar görülmüştür. Yirmi altı ve üzeri yaştaki katılımcıların daha küçük yaştaki katılımcılara göre, evli katılımcıların bekarlara göre, kronik hastalığı olan katılımcıların olmayanlara göre sağlık hizmeti açısından daha memnun oldukları görülmüştür (p=0,001, p=0,012, p=0,024). Çalışmaya katılanların hasta merkezlilik algılarına genel olarak bakıldığında hasta merkezlilik algısı ortalama puanı 4 üzerinden 1,51±0,528 olarak bulunmuştur. Personel ve diğer katılımcıların hasta merkezlilik algıları öğrencilere göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p=0,021). Uygulanan hasta merkezlilik algısı ile memnuniyet ölçeklerinin toplam puanları arasında ise orta düzeyde korelasyon olduğu görülmüştür (rs=-0,567, p=0,0001). Sonuç: Katılımcıların genel olarak Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde verilen bakım hizmetinden memnun oldukları ve klinik yaklaşımda hasta merkezlilik deneyimlerinin yüksek olduğu görülmüştür. Hasta memnuniyetinin; yaş, medeni durum ve kronik hastalığa sahip olma durumuna göre, hasta merkezlilik algısının ise; öğrenci olma veya çalışma durumlarına göre hastaların sosyodemografik özellikleriyle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Eğitim Aile Sağlığı Merkezi, hasta memnuniyeti, hasta merkezlilik algısı

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziHasta başvurusu+3
Cansen Aydın
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

60 yaş üstü kişilerde başarili yaşlanma ile yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktivitelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı 60 yaş üstü kişilerde başarılı yaşlanma ile yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel tanımlayıcı çalışmada Manisa İli Yunusemre İlçesi 1 No'lu Aile Sağlığı Merkezi'nde kayıtlı 60 yaş ve üzeri 258 kişiye birebir görüşme yöntemiyle anket uygulanmıştır. Bireylere sosyodemografik veri toplama anketi, başarılı yaşlanma ölçeği, Kısa Form SF-12 sağlık ölçeği, enstümental günlük yaşam aktiviteleri ölçeği yüz yüze görüşme tekniği ile uygulandı. Bulgular: Hastaların başarılı yaşlanma düzeyleri ile sosyodemografik özellikler (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, sosyoekonomik durum, engel durumu) arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). Medeni durum, yaşam ortamı, vücut kitle indeksi, çocuk sahibi olma, kronik hastalık varlığı ile başarılı yaşlanma düzeyi arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). EGYA ve Kısa Form SF-12 Sağlık Ölçeği değerleri ile Başarılı yaşlanma arasında anlamlı olarak pozitif korelasyon bulundu (p<0,001). Sonuç: Altmış yaş ve üzeri kişilerin aktif yaşam tarzı değişikliklerine yönlendirilmesi, bilişsel işlevlerin korunmasına bakım ihtiyaçlarının azalmasına yapacağı katkı nedeni ile birinci basamakta koruyucu hekimlik yaklaşımı açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Başarılı Yaşlanma, Yaşam Kalitesi, Günlük Yaşam Aktiviteleri, Yaşlılık.

Başarılı yaşlanmaGeriatriGünlük yaşam aktiviteleri+3
Ahmed Faruk Yoldaş
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin 'ideal aile hekimi olma' ile ilgili bilişsel temsillerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Aile hekimliği, kendine özgü eğitim içeriği, araştırması, kanıt temeli ve klinik uygulaması olan akademik ve bilimsel bir disiplin ve birinci basamak yönelimli klinik bir uzmanlıktır. Bilişsel temsil, bireyin bir olayı, durumu, nesneyi veya kişiyi zihninde ne şekilde anlamlandırdığını ifade eder. Bu çalışmada, uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin, ideal ve ideal olmayan aile hekimi özelliklerine yönelik bilişsel temsillerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 22 Şubat 2019- 31 Temmuz 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği araştırma görevlileri ile yapılmıştır. Katılımcılara repertuar ağ tekniğine uygun olarak yapılandırılmış anket formu ve sosyodemografik bilgiler anketi tarafımızca uygulanmıştır. Toplanan veriler bilgisayara girilerek uygun istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan, 28'i kadın (% 70), 12'si (% 30) erkek olan, 40 aile hekimliği asistanının yaş ortalaması 28,03±2,56 yıldır. Aile hekimliği asistanlarının tıp fakültesinden mezuniyet yılları 2008 ve 2018 yılları arasında değişmektedir. Katılımcıların aile hekimliği asistanlığında ortalama çalışma süreleri 16,75±11,54 aydı. Aile hekimliği asistanlık sürelerine bakıldığında; 21 kişi (% 52,5) 1 yıllık, 9 kişi (% 22,5) 2 yıllık, 10 kişi (% 25) 3 yıllık asistandı. Katılımcıların 35'i (% 87,5) mesleklerini kendi istekleri ile seçtiklerini belirttiler. Katılımcıların 24'ü (% 60) "Tekrar aynı mesleği seçer miydiniz?" sorusuna "evet" cevabını verdiler. Çalışmamız sonucunda aile hekimliği asistanlarının meslekle ilişkili öz değerlerinin orta düzeyde olduğu bulunmuştur (d = 0,88). Güncel ben elementi özellikle "Aile hekimliği dışında branşların gözünden bir aile hekimi olarak ben" elementi ile yakın konumlandırılmıştır (d = 0,18). "Nasıl bir aile hekimi olmak istiyorum" elementi "Tanıdığım iyi bir aile hekimi" (d = 0,25) ve "Bana göre ideal bir aile hekimi" (d = 0,06) elementlerine açık bir şekilde yakın konumlandırılmıştır. Öz kimlik grafiğinde; normatif ben elementi ikircikli alanda, "Tanıdığım kötü bir aile hekimi" elementi çatışma alanında, diğer elementler ise kabul alanında konumlanmıştır. Katılımcıların güncel ben elementi repertuar ağında yer alan kişisel yapılar açısından bütün özellikler ile olumsuz yönde ilişkilendirilmiştir. Aile hekimliği asistanları kendilerini özellikle "bakım sağlayan" (r = -0,50), "karar veren" (r = -0,49), "yöneten" (r = -0,46) kişisel yapıları açısından yetersiz olarak görmüşlerdir. Aile hekimliği asistanları "Aile hekimliği dışında branşların gözünden bir aile hekimi olarak ben" elementini de repertuar ağı formunda yer alan özellikler ile güçlü bir şekilde olumsuz ilişkilendirmişlerdir. Temel bileşenler analizi grafiğinde ise aile hekimliği asistanlarının, ideal aile hekimine ve olmak istedikleri aile hekimine ilişkin başvurdukları kişisel yapıların karar veren, duygusal dengeli, bakım sağlayan, yöneten ve toplum lideri olduğu görülmektedir. "Şimdi olsaydı tekrar aynı mesleği seçer miydiniz?" sorusuna "Evet" cevabını verenlerle "Hayır" cevabını verenler karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. İki grubun da benlik saygısı orta düzeyde olup; "Hayır" (d = 0,83) diyenlerin benlik saygısı "Evet" (d = 0,90) diyenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Her iki grubun güncel ben elementi tüm kişisel yapılarla olumsuz ilişkilendirilmiştir. Kendilerini hasta gözünden ve diğer aile hekimleri gözünden olumlu, aile hekimliği dışındaki branşların gözünden ise olumsuz algılamışlardır. "Hayır" cevabını verenlerin de "Evet" cevabını verenlerin de bilişsel basitliği mevcut olup tek boyutlu algıları olduğu tespit edilmiştir. Repertuar ağ formunda yer alan sıfatların % 96'sı "Evet" diyenlerin, % 94'ü "Hayır" diyenlerin aklındaki aile hekimini açıklamaktadır. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarının, tanımlanmış olan yeterliklerle donanmış olarak uzman olmaları gerekmektedir. Uzmanlık eğitim programı, hekimin uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra çalışacağı alanla ilgili olarak hekimlik bilgi ve becerilerini artıracak, tutum ve davranışlarını geliştirecek şekilde planlanmalıdır. Uzmanlık eğitimi alan aile hekimliği asistanlarının yeterli bilgi ve beceriye sahip olması için ortaya çıkarılan kişisel yapılar ve bilişsel temsiller dikkate alınarak uzmanlık eğitim müfredatı oluşturulması, asistanların birinci basamaktaki görevlerini ideal şekilde yerine getirmelerine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Asistan, Bilişsel Temsil, İdeal Aile Hekimi, Uzmanlık Eğitimi

Aile hekimliğiAraştırma görevlileriDoktorlar+3
Gözde Öğrü
Çukurova University
2020
00