
202
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ratlarda oluşturulan deneysel duodenum yaralanmalarında primer onarım, serozal patch ile onarım ve domuz dermal kollajeni onarımının karşılaştırılması
GİRİŞ: Duodenal travma çok sık görülmemesine rağmen, cerrahlar için ciddi bir stres kaynağıdır. Travma nedeniyle yapılan laparotomilerin %3-5'inde görülür. Duodenal yaralanmaların yaklaşık %80'i güvenle primer onarılabilir. Yaklaşık %20'si ise daha kompleks işlemler gerektiren ağır yaralanmalardır. AMAÇ: Ratlarda oluşturulan deneysel duodenum yaralanmalarında primer onarım, serozal patch ile onarım ve domuz dermal kollajeni onarımın karşılaştırılması. GEREÇ ve YÖNTEM: Laparatomi yapılıp duodenum 2. Kısım ön yüzünde yaklaşık 4-5mm çapında, lümenin çevresinin %50'sinden fazlasını kapsayacak şekilde duodenum yaralanma modeli oluşturuldu. Ratlar her biri 7 rattan oluşan 4 gruba ayrıldı (duodenum yaralanması yapılıp onarılmayan grup, primer onarılan grup, serozal patch ile onarılan grup ve domuz dermal kollajeni ile onarılan grup). Postoperatif 21. günde ratlar sakrifiye edildi ve patlama basınçları ölçülerek histopatolojik incelemeye alındılar. BULGULAR: Patlama basıncı açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. En yüksek patlama basıncı değerleri (ortalama değer: 295.67mmHg) domuz dermal kollajen yama ile onarım grubunda ölçüldü. Histopatolojik incelemede gruplar arasında inflamasyon, fibrozis ve ülser gelişimi açısından herhangi bir fark bulunmadı. Epitelizasyon derecesi ve yabancı cisim varlığı açısından gruplar birbiriyle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. SONUÇ: Kompleks duodenal yaralanmalarda domuz dermal kollajen yama ile onarım düşük mortalite oranları ile yapılabilir. Onarım güvenliğini ve sağlamlığını gösteren patlama basınçlarının en yüksek ortalama değeri domuz dermal kollejen onarım grubunda görüldü. Bu da domuz dermal kollajenin kompleks duodenal yaralanma onarımında yeterince sağlam bir iyileşme sağladığının göstergesi olabilir.
Obstrüktif kolorektal kanserlere yaklaşım ve tedavi sonuçlarımız
Kolorektal kanserler en sık görülen 3. kanser türüdür. Olguların çoğu sporadiktir.Kolorektal kanserler yavaş büyüyen kanserler olmasına rağmen vakaların %7-47'si acilşartlarda tedavi edilmeye çalışılan intestinal obstrüksiyonla başvurmaktadır. Bu yüksekoranlar tarama testlerinin hala yeterli seviyeye ulaşmadığını göstermektedir. Preoperatifobstrüksiyonun kolorektal kanserlerde olumsuz bir prognostik faktör olduğubildirilmektedir. Hastaların çoğu komorbiditesi olan yaşlı hastalardır ve ileri evrelerdehastaneye başvurmaktadırlar. Perioperatif morbidite ve mortalite elektif vakalara göredaha yüksektir ve küratif rezeksiyon oranları da ancak %70'lere çıkmaktadır.Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Ocak 2001-Aralık 2006 tarihleri arasında obstrüktif kolorektal kanser nedeniyle ameliyat edilen 64hasta çalışmaya alındı. Onkolojik cerrahi pratiğimizin önemli bir kısmını oluşturanobstrüktif kolorektal kanserli hastaların kliniğimizdeki tedavi yöntemi, sağ kalımsonuçları ve buna etki eden klinikopatolojik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.Hastaların demografik özellikleri, tümörün patolojik detayları ve lokalizasyonu ilecerrahi yöntemlerimiz ele alınarak bunların sağ kalıma ve hastalıksız sağ kalıma nasıl etkiettiği araştırıldı. Hala araştırma aşamasında olan ve diğer kanser türlerinde olduğu gibikolorektal kanserlerin de evreleme sistemine girmesi önerilen LNO (Lenf Nodu Oranı)kavramı acil vakalarda ilk defa araştırıldı. Sonuçlarımız literatür eşliğinde yorumlanarakbu hastaların yönetimi ile ilgili önerilerde bulunuldu.Çalışmamızda; 1)Primer anastomozun obstrüktif kolorektal kanserli hastalardamorbidite ve mortaliteyi arttırmadığı, 2)Proksimal ve distal yerleşimli obstrüktifkolorektal kanserler arasında kısa ve uzun dönem sonuçlar açısından farkın olmadığı,3)LNO ve LVI (Lenfovasküler invazyon) gibi kavramların prognoza etkisinideğerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu sonuçlarına varılmıştır.Komplike kolorektal kanserli vakalarda cerrahi ve medikal onkolojik sonuçlarımızdünya standartlarına uygun olarak bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, obstrüksiyon, prognostik faktörler, lenf nodu oranı.
Rektum kanserlerinde lenf nodlarında mikrometastaz varlığının klinik önemi
Kolorektal kanser sık rastlanan bir karsinomdur. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı'nın 2005 kanser istatistik verilerine göre kolorektal kanserler Türkiye genelinde %7.51 oranı ile yedinci sırada, erkeklerde %8.69 ve kadınlarda %6.31 oranları ile altıncı sırada yer almaktadır. Rektum kanserleri kolorektal kanserlerin üçte birlik bölümünü oluşturur. Rektum kanseri nedeni ile küratif cerrahi geçiren histolojik olarak negatif lenf nodu olan hastaların yaklaşık %20 ila %30'unda nüks gelişmektedir. Lenf nodunda tespit edilen mikrometastazların lokal nüks ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda rektum kanserli hastaların lenf nodlarında, immünohistokimyasal yöntemlerle tespit edilen mikrometastazların klinik önemi araştırıldı.Mayıs 1996 - Aralık 2005 tarihleri arasında rektum adenokarsinom tanısı ile LAR veya Miles operasyonu yapılan 100 hastanın patolojik spesmenlerinden elde edilen lenf nodları H&E ve IHC boyalarla boyandı. Lenf nodun da metastaz olan 46 hasta (LN+) ve lenf nodunda metastaz olmayan 54 hasta (LN-) tespit edildi. Lenf nodunda metastazı olmayan 54 hastanın 15'inde (%27,7) mikrometastaz (MM+) saptandı. Geriye kalan 39 hastanın lenf nodunda mikro ve makrometastaz yoktu (MM-).LN(-) hastalar ile LN(+) hastalar ve MM(+) hastalar ile MM(-) hastalar arasında klinikopatolojik faktörler ve sağ kalım karşılaştırıldı.LN(-) ve LN(+) hastalar arasında ortalama takip süresi, histopatolojik tanı, lokal nüks, uzak metastaz, lenfatik ve perinöral invazyon, 5 yıllık sağ kalım ve hastalıksız sağ kalım, 5 yıllık genel sağ kalım ve genel hastalıksız sağ kalım istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).Bu konuda yapılmış çalışmalara benzer şekilde, MM(-) hastalar ile MM(+) olan hastalar karşılaştırıldığında klinikopatolojik parametreler, nüks, metastaz ve sağ kalım arasında ilişki bulunamadı (p>0,05).
Total tiroidektomi sonrası gelişebilecek hipokalseminin erken tanısında parathormon ölçümü
Tiroid cerrahisinin bugün için başlıca komplikasyonları inferior ve süperior laringeal sinirlerin yaralanması, hipokalsemi ve kanamadır. Tiroidektomi sonrası gelişen hi¬pokalseminin en önemli nedeni hi-poparatiroididir. Hipoparatiroidi; paratiroid bezlerin travması, paratiroidlerin devaskülarizasyonu, tiroid kapsülü¬nün üstünde veya nadiren altında bulunan paratiroid dokusunun yanlış¬lıkla çıkarılması sonucu gelişir. Semptomatik hipokalsemi %5-30 has¬tada geçici, %1-4 hastada kalıcı olabilir. Çalışmamızda geçici hipokalsemi oranı %16,5 iken, kalıcı hipokalsemi oranı %4,7 olarak bulunmuş olup, literatürdeki oranlara benzemektedir. Hastalarda postoperatif 48-72 saat içinde geli¬şebilecek hipokalsemi nedeniyle hastaların 48-96 saat süreyle hospi¬talizasyonu birçok merkezde yaygın olarak uygulanmaktadır. Total tiroidektomi uygulanan hastalarda erken postoperatif dönemde parathormon ölçümü etkili bir parametre olup has¬taların en geç 24 saat sonunda güvenli bir şekilde eve çıkarılabilmelerini sağlamaktadır. Çalışmamızda postoperativ 20. dakika, 4. saat ve 24. saatte ölçülen PTH değerleri hipokalseminin erken dönemde saptanması açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p:0,0001), üç PTH değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Yapmış olduğumuz bu çalışmada hastalar 24. saat PTH değerlerine bakılarak taburcu edildi. Parathormon düzeyi (15-65 pg/ml) < 10 pg/ml olan hastalar bir gün daha hospitalize edilip intravenöz kalsiyum replasmanı yapıldıktan sonra 2-5 g/gün kalsiyum karbonat ve 0,5-1 µg/gün kalsitriol ile taburcu edildi. PTH düzeyi 10-20 pg/ml olanlar sadece kalsiyum karbonatla taburcu edildi. PTH düzeyi 20 pg/ml üzerinde olanlara ise herhangi bir tedavi verilmedi. Total tiroidektomi sonrası gelişebilecek hipokalseminin erken dönemde tespitinde postoperatif kalsiyum değerleri çalışmamızda anlamlı bulunmamıştır. Semptomatik hipokalseminin tanı¬sında kalsiyum ölçümünün, parathor¬mon ölçümüne göre daha ekonomik olmasına rağmen çalışmamızda PTH ölçümü ile takip, kalsiyum ölçümü ile takibe göre daha efektif olarak bulunmuştur. Postoperatif 20. dakikada ölçülecek PTH değeri ile hastaların 24. saatte güvenle taburcu edilebileceğini ve 10 pg/ml den büyük PTH değerleri varlığında postoperatif hipokalsemi semptomlarıyla karşılaşıl¬mayacağı kanaatindeyiz. Anahtar sözcükler: Total tiroidektomi, hipokalsemi, parathormon.
Kolorektal cerrahi sırasında açılan koruyucu loop ileostomilerin kapatılma yöntemlerinin karşılaştırılması
Stoma operasyonlarının morbidite ve mortalitesi göz ardı edilemeyecek kadar yüksek olmasına rağmen, gerek acil, gerekse elektif şartlarda, uygulanmak zorunda kalınan hayat kurtarıcı bir yöntem olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; acil ve elektif kolorektal cerrahi sırasında fekal diversiyon amacıyla oluşturulan loop ileostomilerin kapatılması esnasında uygulanan elle ve stapler ile yapılan anastomoz tekniklerinin; operatif bulguları, erken dönem komplikasyonları ve maliyet etkinliği açısından karşılaştırılması ve en uygun tekniğin araştırılmasına yardımcı olmaktır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında Ocak 2007 ile Aralık 2011 yılları arasında kolorektal cerrahi sırasında koruyucu loop ileostomi açılmış 68 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel analizler SPSS (version 20) (SPSS Inc., Chicago, USA) kullanılarak yapıldı. Çalışmaya yaş ortalaması 55,5 olan 44'ü erkek, 24'ü kadın toplam 68 hasta dahil edildi. 36 hastaya (grup 1) elle uç-uca anastomoz ve 32 hastaya (grup 2) stapler ile anastomoz yapılmıştı. Grup 1'de operasyon süresi ortalama 75.4 dakika, grup 2'de 46.7 dakika olarak saptandı (p=0,00). Hastaların ortalama postoperatif gaz-gaita çıkışı grup 1'de 2.55 gün, grup 2'de 2.46 gün gerçekleştiği saptandı (p=0.759). Hastanede yatış süresi grup 1'de 7.08 gün iken, grup 2'de 5.5 gün olarak saptandı (p=0.210). Postoperatif erken dönem komplikasyonlar incelendiğinde yara yeri infeksiyonu %8.8, erken dönem ince bağırsak obstrüksiyonu %6.06 ve anastomoz kaçağı %2.9 oranında saptandı. İki grup arasında postoperatif erken dönem komplikasyonlar bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Toplam hastane maliyetleri stapler ile anastomoz yapılan grupta daha az saptandı (p=0,018). Sonuç olarak stoma uygulanmasının ve sonra kapatılmasının morbiditesi ve mortalitesi halen gündemdeki yerini korumaktadır. Stoma kapatılma işleminde stapler kullanılarak yapılacak anastomozlarda kaçak riskinin daha düşük olması, toplam maliyetin daha az olması ve operasyon süresinin daha kısa olması, ileostomi kapatılması için stapler kullanımının avantajlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Loop ileostomi; Kapatma tekniği; Elle anastomoz; Stapler tekniği, Cerrahi sonuç.
Alvarado skorunun akut apandisitte güvenirliliği
Apendektomi tüm yaş gruplarında en sık yapılan ameliyattır. Apandisitte amaç negatif apendektomiyi ve perforasyonları azaltmaktır. Alvarado Skoru 1986 yılında tanımlanmış skorlama sistemidir. Hastanın semptomları, fizik muayane bulguları ve laboratuvar değerlerinden oluşur. Bu çalışmanın amacı, Alvarado Skorunun akut apandisiti saptamadaki güveninirliğini, Alvarado Skorunun değeri ile yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeklerinde akut apandisiti saptayıp saptayamadığını araştırmaktır. Mart 2007 ile Mayıs 2009 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Acil Servisine başvuran, akut apandisit şüphesi olan 18- 70 yaş arası 313 hasta dahil edildi. Gebeler, organ nakil hastaları, bilinen malignitesi, daha önceden median laparotomisi olanlar, palpasyonda ele gelen kitlesi olanlar çalışmaya alınmadı. Hastaların tedavisinin planlaması Alvarado skorundan bağımsız olarak hastayı izleyen hekim tarafından yapıldı. Hastaların acil servise başvurmaları sırasında ki Alvarado Skorları hesaplanarak hastaların taburcu edilmeleri, izlenmeleri, izlem sonrası ameliyat edilmeleri, direk ameliyat edilmeleri kaydedildi. Negatif laparotomi ve perforasyon oranlarına bakıldı. Alvarado Skorunun; USG, cinsiyet, yaş ve semptom sürelerine göre güvenirliği karşılaştırıldı. AS ≤ 4 olan hastalarda da hem akut apandisit hem de düşük oranda perforasyon saptanabilir. AS ≤ 4 olan hastalar izlenmeli, taburcu edilen hastalar akut apandisit olabilecekleri hakkında bilgilendirilmelidir. AS 5-7 olan erkek hastalarda apandisit olma olasılığı daha fazladır. V.K.İ > 25 AS 5-7 arasında güverliliği yüksek bir skorlama sistemidir. AS, apandisiti saptamada semtomların başlama süresinden etkilenmemektedir. Hasta yaşının AS ile değerlendirimesinde apandisiti saptamada etkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, Alvarado Skoru
İnvaziv duktal meme kanserlerinde Cd74'ün prognostik önemi
Dünya çapında kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanserinin tanı sonrası seyrinde hastalar arasında farklılıklar görülmektedir. Hastalığın seyrindeki bu farklılıkların önceden belirlenip uygun tedavi yöntemlerinin uygulanabilmesi için prognostik belirteçlerden yararlanmak gerekir. Bu çalışmada, invaziv duktal meme kanserleri nedeniyle mastektomi uygulanan hastalarda CD74 ekspresyonunun prognoza etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Mart 1984 – Kasım 1999 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda invaziv duktal meme kanseri nedeniyle opere edilmiş olup ameliyat sonrası takip ve tedavi bilgilerine ulaşılabilen 41 hasta alınmıştır. Bu hastalara ait ameliyat materyalleri immünohistokimyasal yöntemlerde incelenerek dokulardaki CD74 ve HLA-DR ekspresyon oranları ve lenfatik infiltrasyon miktarı saptandı ve hastaların dosyalarından elde edilen prognostik verilerle karşılaştırmaları yapıldı. Sonuç olarak, artmış CD74 ekspresyonunun, HLA-DR ekspresyonunda ve buna bağlı olarak lenfositik infiltrasyonda azalmaya neden olarak prognozun kötüleşmesine sebep olduğunu düşündüren veriler elde edilmiştir. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalarla istatistiksel açıdan anlamlı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmüştür.
Meme Kanseri nedeni ile Meme Koruyucu Cerrahi uygulanan hastalarda cerrahi sınır pozitifliğine bağlı re-eksizyon ve re-operasyonları etkileyen faktörler
Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen alan-spesifik kanserdir. En önemli tedavisi cerrahi olan bu kanser türünde, özellikle erken evre tümörlerde MKC, giderek mastektominin yerini almaktadır. MKC geçiren hastaların %30 ila %60'ında, rezidüel kanser için re-eksizyon gereksinimi ortaya çıkmaktadır.Re-eksizyon veya re-operasyonlar ile ilişkili faktörlerin belirlenmesi amacıyla; 07 Eylül 2005 ? 30 Kasım 2011 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında, meme kanseri tanısıyla MKC (lumpektomi ve aksiler lenf nodu diseksiyonu) uygulanan ve postoperatif dönemde cerrahi sınır pozitifliği nedeniyle re-eksizyon veya mastektomi yapılan hastalar, retrospektif olarak incelendi. Hasta dosyalarından elde edilen hastaya ve tümöre ait özellikler analiz edildi.Çalışmamızda, cerrahi sınır pozitifliği nedeniyle re-operasyon gereksinim oranı yaklaşık %36 olarak belirlendi. Re-eksizyon oranı yaklaşık %15, mastektomi oranı ise %21 olarak saptandı. Genç hasta, büyük tümör çapı, LVI ve aksiler lenf nodu tutulumu, yaygın intraduktal kompanent varlığı ve multifokalite, artmış re-eksizyon oranları ile ilişkili bulundu.Sonuç olarak; meme kanseri tedavisinde, hastaya cerrahi tedavi seçenekleri anlatılmalı, özellikle genç hastalarda, histopatolojik olarak yaygın intraduktal komponente sahip, lenfovasküler invazyonu ve aksiler lenf nodu tutulumu olan hastalarda, daha geniş cerrahi eksizyonlar tercih edilmelidir. MKC uygulanan bahsedilen özelliklere sahip hastalara, tanı aşamasında re-eksizyon gereksiniminin daha fazla olabileceği anlatılmalıdır.Anahtar kelimeler: Meme koruyucu cerrahi, re-eksizyon, erken evre meme kanseri.
Unilateral inguinal herni olgularında total ekstraperitoneal onarım ile stoppa onarımının alt ekstremite kas fonksiyonları üzerine olan etkisinin dijital olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada kliniğimizde toplam 50 hastanın aynı anatomik bölgede yapılan Stoppa onarımı ve TEP onarımının fiziksel aktiviteye etkisinin izometrik ve izokinetik olarak incelenmesi, hastanede kalış süreleri, postoperatif analjezik ihtiyacı, VAS skorlaması, postoperatif erken dönem komplikasyonları prospektif olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar literatür bilgileriyle karşılaştırıldı. Postoperatif analjezik gereksinimi, VAS skorlaması, komplikasyon oranları literatürle benzerlik göstermektedir. Postoperatif 3. günde Cybex cihazıyla kaydedilen ölçümler Stoppa onarımının TEP onarıma göre alt ekstremitelerde daha fazla kuvvet kaybına neden olduğu dijital ortamda sayısal parametrelerle gösterildi. Ekstansiyonda 30º/sn izometrik kas ölçümü ve fleksiyonda 180º/sn hızda iş gücü kaybı Stoppa onarımında daha düşük bulunmuştur. Ancak genel olarak TEP onarımında kuvvet kaybı daha az saptanmış olup; ekstansiyonda 90º/sn izokinetik kas ölçümü, fleksiyonda 90º/sn izokinetik kas ölçümü, ekstansiyonda 180º/sn izokinetik kas ölçümü, ekstansiyonda 180º/sn hızda toplam iş gücü kaybında TEP onarım ile Stoppa onarım arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Çalışmamız aynı anatomik bölge için laparoskopik fıtık onarımlarının açık cerrahi yönteme göre fiziksel aktiviteye olan olumlu etkisini kantitatif değerlerle gösteren litaretürdeki ilk karşılaştırmalı çalışmadır. Anahtar sözcükler: Unilateral inguinal herni, Cybex cihazı, Stoppa, TEP, laparoskopi, fiziksel aktivite.
Rektum kanseri tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan erkek hastalarda ürogenital disfonksiyonun değerlendirilmesi
Rektum kanserleri tedavisinde ameliyat öncesi değerlendirme tedavinin şeklini belirleme açısından çok önemlidir. Evreleme yönünden mevcut her türlü görüntüleme teknikleri mutlaka kullanılmalı ve değerlendirilmelidir. Rektum kanseri tedavisindeki başlıca problemleri lokal nüks ile cerrahi sonrası anorektal ve genitoüriner fonksiyonlarda bozulmalardır. Hastalarda seksüel disfonksiyon gelişme riski etyopatogenezleriyle beraber ortaya konulmalıdır. Pelvik cerrahi sonrası postoperatif işeme ve cinsel işlev bozuklukları oldukça sık oranda geliştiği için pelvik diseksiyon sırasında cerrahi açıdan yaklaşım daha titiz ve dikkatli olmayı gerektirmektedir. Cinsellik tek başına değil insan yaşamının bir parçası olarak düşünülmelidir. Dolayısı ile hem erkeklerde, hem de kadınlarda seksüel fonksiyondaki bozulma insan yaşamını olumsuz şekilde etkileyecektir.
Metabolik sendromlu akut taşlı kolesistit olgularında uygun cerrahi yaklaşımın değerlendirilmesi
Cerrahi kliniklerinde oldukça sık görülen akut taşlı kolesistitin tedavisinde cerrahinin uygulanması, zamanlaması, medikal tedavinin yeri hakkında, klinikten kliniğe ve cerrahtan cerraha değişen yaklaşımlar söz konusudur. Bu çalışmanın amacı, kolesistit atağı geçiren ve diğer hasta popülasyonuna nispeten sahip oldukları ek hastalıkları nedeniyle daha komplike seyreden metabolik sendromlu hastaların, acil/elektif, laparoskopik ve açık kolesistektomi olarak gruplanarak kıyaslanarak, hangi cerrahi yaklaşımın daha iyi sonuç verdiğini kestirmeye yardımcı olmaktır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde 1 Ocak 2012 – 31 Mayıs 2014 yılları arasında akut taşlı kolesistit nedeniyle, acil ve elektif şartlarda opere edilen, metabolik sendromlu (MetS), 83'ü kadın 38'i erkek toplam 121 hastanın postoperatif sonuçları retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel analizler SPSS (Versiyon 22.0) (IBM® SPSS Inc®, Chicago, ABD) veri işleme programı ile yapıldı. Çalışmaya yaş ortalaması 56.5 olan, 83'ü kadın, 38'i erkek toplam 121 hasta dahil edildi. Postoperatif sonuçlar, operasyonun zamanlaması ve seçilen cerrahi şekline göre karşılaştırıldı. Operasyon süreleri bakımından acil vakaların ortalama 87.35 dk ve yine ortalama 3.2 günde taburcu olduğu, elektif vakaların ortalama 70.14 dk sürdüğü ve ortalama taburculuk sürelerinin 4.13 gün olduğu; yine acil vakalar kendi içinde operasyon şekline göre kıyaslandığında, ortalama acil-laparoskopik vakaların 83.75 dakika, acil-açık kolesistektomilerin 89.68 dk ve yine taburculuk günlerinin sırasıyla 4.8 ve 7.1 gün olduğu belirlendi. Postoperatif sonuçlar kıyaslandığında ise acil ve elektif kolesistektomilerin, operasyon şeklinden bağımsız olarak, acil vakalardaki daha yüksek koledoğa taş düşme oranları (sırasıyla %13.7 ve %2.9) dışında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Yine laparoskopik ve açık cerrahi girişimler kıyaslandığında, acil ve elektif gruplarda benzer sonuçlar elde edilmiştir. Ek hastalıkların ameliyat sonrası sonuçları kıyaslandığında ise, KOAH'ın acil grupta gözlenen anlamlı olarak daha düşük operasyon süreleri dışında, bağımsız risk faktörü olarak olumlu veya olumsuz etkiye sahip olmadıkları görüldü. Sonuç olarak, akut taşlı kolesistit atağı ile başvuran metabolik sendromlu hastalarda, ilk 72 saat içerisinde ve laparoskopik olarak uygulanacak kolesistektominin, açığa geçme oranlarını daha yüksek olmasına rağmen, tüm postoperatif sonuçlar bakımından, elektif ameliyatlara benzer veya daha iyi sonuçlar verdiği sonucuna varılmıştır.
Safra taşı olgularına cerrahi yaklaşım
İkinci derece deneysel yanıkların lokal tedavisinde topikal uygulanan EGF`nin rolü
Sıcak iskemi ve reperfüzyona bağlı gelişen renal doku hasarının önlenmesinde kobalt`ın rolü
Tavşan ototransplant modelinde soğutma derecesinin serbest radikal hasarı ve greft üzerine etkisi
Tıkanma ikteri yapılan ratlarda etanercept'in karaciğer hücrelerine ve apoptoza etkilerinin araştırılması
Safra yollarının herhangi bir seviyesinde, herhangi hastalığa bağlı olarak gelişen kısmi veya tam tıkanıklık sonucu safra akışının engellenmesi ile tıkanma sarılığı oluşur. Kolestazda gelişen hastalarda morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenleri arasında sepsis gibi infeksiyöz komplikasyonların gelişimidir (1).Barsağa safra akışının olmamasına bağlı olarak safra ile atılan maddelerin kanda birikimine neden olur. Kolestaz sonucu ile retiküloendotelyal sistem fonksiyon bozukluğu, intestinal mukozanın yapı ve fonksiyonlarında bozulma, immun sistem supresyonu, barsak duvarında oksidatif hasar, bakteriyemi ve endotoksemi gibi patolojik durumlar ortaya çıkar (2, 3). Kolestazda staza sekonder karaciğer hasarı ortaya çıkar. Kolestatik sarılıkta, enfeksiyöz patojenlere ek olarak hücresel stres ve hasar, alarm moleküller olarak bilinen endojen moleküllerin salınımını tetikleyebilmektedir. Bunun sonucunda konakçıda immun sistem yanıtı başlamakta olup Tool like receptor molekülleri (TLR1,2,4,6,7,9) salınmaktadır. HMGB1 (High mobility group box-1) proteininin ise ilk defa 1999 yılında farelerde endotoksin ile ilgili ölümlerde önemli bir molekül olduğu rapor edilmiştir. Bu nedenle, HMGB 1 molekülünün kolestatik karaciğer hastalığının gelişmesinde önemli olabileceği öne sürülmüştür. Huang ve ark., çalışmalarında ratlarda tıkanma sarılığında glukokortikoidlerin HMGB 1 ekspresyonunu ve TLR aktivasyonları araştırmışlar. Plazmada HMGB 1 düzeylerini ölçmüşler ve yüksek saptamışlar. Ratlara glukokortikoid tedavisi uyguladıklarında ise karaciğerde HMGB 1 protein ekspresyonunun ve serum düzeylerinin azaldığını saptamışlar. Yine, TLR 2 ve TLR 4 ekspresyonlarının HMGB 1 sinyali ile ilişkili olduğünü rapor etmişler, bununla birlikte glukokortikoid tedavisinin TLR 4 düzeylerine TLR 2 düzeylerine kıyasla daha fazla etkili olduğunu bildirmişlerdir. Bu bulgulardan, tıkanma sarılıklarında karaciğer hasarında HMGB 1 –TLR4 ekseninin önemli bir rolü olduğunu belirtmişlerdir(9) Karaciğerde hücre ile tedavide transplante edilen hücrelerin aşılanması çok kritiktir, nötrofillerin veya Kupffer hücrelerinin aktivasyonundan sonra, transplante edilen hücrelerin çoğu karaciğer sinüzoidleri tarafından proinflamatuar sitokinler/kemokinler/reseptörler tarafından hızlı bir şekilde karaciğerden temizlenmektedir. Wiswanathan ve ark., çalışmalarında hücre-transplantasyonu ile indüklenen hepatik inflamasyonda, TNF α antagonisti olan etanerceptin ratlarda hepatosit transplantasyonunda etkisini araştırmışlar. Hücre transplantasyonundan sonra, bir çok sitokin/kemokin/reseptörlerin miktarlarında artış olduğunu, halbuki hücre transplantasyonundan önce etarnercept kullanımının bu yanıtı normalize ettiğini bildirmişlerdir. Bundan başka, etanerceptin hücre transplantasyonu ile indüklenen intrahepatik sekretuar sitokinlerin High Mobility Group Box Protein 1 (HMGB1) gibi salınımını önemli ölçüde azalttığını rapor etmişlerdir. Etanerceptin bu etkisinin hücre transplantasyonu ile ilgili nötrofillerin aktivasyonunu azalttığı, fakat Kupffer hücrelerine etkisi olmadığını bildirmişlerdir. Etanerceptinin yüksek dozları ile muamele edilen hayvanlarda transplante edilen hücrelerin reddedilmesinin azaldığı bildirilmiştir(7). Her grupta 10 adet hayvan içeren deney, kontrol ve sham grubu olmak üzere toplam 3 grup oluşturuldu. Sham grubu anestezik maddelerin ve olası risklerin diğer gruplarla karşılaştırılması,çalışmanın standardize edilmesi amacıyla oluşturuldu.Grup I (n=10): Sham Grubu Laparatomi sonrası ana safra kanalı ortaya konup batın kapatıldı ve takiben hayvanlara 7 gün süre ile standart yem ve su verildi.Grup II (n=10): Kontrol Grubu Laparatomi sonrası ana safra kanalı ortaya konup 4/0 ipek ile bağlanan hayvanlara 7 gün süre ile standart yem ve su verildi.Grup III (n=10): Deney Grubu Laparatomi sonrasında ana safra kanalı ortayakonup 4/0 ipek ile bağlanan hayvanlara 7 gün süre ile standart yem ve su verildi. Bu gruptaki hayvanlara, safra kanalı bağlandıkları günden itibaren 7 gün oyunca 2 mg/kg dozunda intraperitoneal etanercept verildi. Sonrasında ratlardan karaciğer ve kan örnekleri alınarak ratlar sakrifiye edildi. TS‟ nın tedavisinde antiinflamatuar ve antiapopitotik amaçla etanerceptin etkilerini araştırdık. Biyokimyasal, histopatolojik olarak çalışma verilerimizi incelediğimiz zaman; etanerceptin tıkanma sarılığı tedavisinde antiinflamatuar, antiapoptotoik etkinliğinin olmadığını ancak hücresel düzeyde DNA hasarı üzerine etkilerinin olabileceğini düşünmekteyiz. Histopatolojik düzeydede etkisinin kısa dönemde olmadığını gözlemledik.
Serozal ve peritoneal hasara bağlı oluşan adezyonların önlenmesinde colchicine`nın etkinliği (Deneysel çalışma)
Uzamış pneumoperitoneumun böbrek fonksiyonlarına etkisi
Laparoskopik kolesistektomi uygulanan olgularda CO2 pnömoperitoneumunun ve N2O analjezisinin serbest oksijen radikalleri üzerine etkisi
Hepatektomi (%70) yapılan ratlarda mycophenolate mofetil ve tacrolimus`un karaciğer rejenerasyonu üzerine etkisi
Deneysel kolit modelinde tnf-alfa blokerlerinin (Infliximab ve Etanercept) inflamasyon sürecine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, TNBS-E ile kolit oluşturulan sıçanlarda anti TNF ajanların (infliximab ve etanercept) inflamasyon üzerine etkinliğinin değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma, Adnan Menderes Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun izniyle, Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuarı'nda yürütüldü. Çalışmada ağırlıkları 190-280 gr arasında değişen 50 adet dişi Wistar-Albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar; Grup I: Kontrol grubu, Grup II: TNBS-E ile kolit oluşturulan grup, Grup III: TNBS-E ile kolit oluşturulup 5 mg/kg infliximab verilen tedavi grubu, Grup IV: TNBS-E ile kolit oluşturulup 5mg/kg etanercept verilen tedavi grubu, Grup V: TNBS-E ile kolit oluşturulup 5 mg/kg infliximab+5 mg/kg etanercept verilen tedavi grubu olarak beş gruba ayrıldı. Kolit oluşturmak için 25 mg TNBS ve %37 etanol karışımı rektal yoldan uygulandı. Tedavi gruplarında ilaçlar ikinci ve altıncı günlerde subkutan uygulandı. Denekler yedinci gün sakrifiye edildi. Plazma biyokimyasal analiz (TNF-alfa, interlökin-6, glutatyon, glutatyon peroksidaz, katalaz, süperosit dismutaz), doku biyokimyasal analiz (TNF-alfa, malondialdehit, myeloperoksidaz, süperosit dismutaz, glutatyon, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, katalaz) ile histopatolojik değerlendirme için kan ve kolonik doku örnekleri alındı.Bulgular: Çalışmamızda doku TNF-alfa ve myeloperoksidaz düzeyleri her üç tedavi grubunda da (infliximab, etanercept, infliximab+etanercept) anlamlı olarak geriledi (p<0,05). Plazma TNF-alfa düzeyleri etanercept ve infliximab+etanercept tedavisi ile anlamlı olarak azaldı (p<0,05). Etanercept tedavisi plazma interlökin-6 düzeylerini anlamlı olarak azalttı (p<0,05). Plazma glutatyon düzeyleri her üç tedavi grubunda da anlamlı olarak gerilerken, plazma katalaz düzeyleri etanercept ve infliximab+etanercept tedavisi ile anlamlı olarak azaldı (p<0,05). Etanercept ve infliximab+etanercept tedavisi alan grupların histopatolojik skorlarında anlamlı düzelme mevcuttu (p<0,05).Sonuç: Anti TNF ajanların kolit tedavisinde belirgin olumlu etkilerinin bulunduğu, etanercept'in anti TNF tedavide iyi bir alternatif olabileceği görülmüştür. Gelecekte yapılacak çalışmalarla etanercept'in klinik uygulamada kullanımı düşünülebilir.Anahtar kelimeler: TNBS-E koliti, inflamatuar barsak hastalığı, infliximab, etanercept.
Meme kanserinde prognostik faktörlerin hastalık tekrarı ve hastalıksız yaşam süresine etkisi
Hemodinamiğe uygun kavisli av fistüllerinin ön kol arterlerinde oluşturduğu kan akım hızı değişiklikleri ve AVF olgunlaşması
Laparoskopik SAPD kateteri uygulamaları
Deneysel intestinal obstrüksiyon sonrası anti-TNF-? antikor uygulanmasının bakteriyel translokasyona erken dönemde etkisi
Amaç: Sıçanlarda, Anti-TNF-? monoklonal antikoru (Infliximab) kullanımının intestinal obstrüksiyon modelinde bakteriyel translokasyona erken dönemde etkilerini araştırmak.Materyal ve Metot: Ağırlığı 199 - 250 gr arasında değişen, 50 adet Wistar-Albino tipi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol (I. grup n= 10), SF 24. saat (II. grup n= 10), infliximab 24. saat (III. grup n= 10), SF 48. saat (IV. grup n= 10) ve infliximab 48. saat (V. grup n= 10) grubu olmak üzere beş gruba eşit olarak ayrıldı. I., II. ve IV. gruplara intraperitoneal 3 cc % 0,9 NaCl enjeksiyonu yapıldı. III. ve V. gruplara intraperitoneal 10 mg/kg infliximab enjeksiyonu yapıldı. I., II. ve III. gruplara 24. saatte relaparatomi yapıldı ve doku örnekleri ile kan örnekleri alındı. IV. gruba 24. saatte ikinci kez intraperitoneal 3 cc % 0,9 NaCl ve V. grubada 24. saatte ikinci kez intraperitoneal 10 mg/kg infliximab enjeksiyonu yapıldı. 48. saatte IV. ve V. gruplara relaparatomi yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Sıçanlar 24 ve 48 saat sonunda intrakardiyak kan örnekleri alındıktan sonra sakrifiye edildi. Alınan kan ve doku örneklerinden tümör nekroz faktör alfa, interlökin 6, glutatyon redüktaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, malondialdehit, myeloperoksidaz, süperoksid dizmutaz ve nitrik oksit ölçümleri yapıldı. Doku örneklerindeki mikrobiyolojik değerlendirme de ise örnekler, gram boyama yöntemine göre boyandılar ve gram negative ve pozitif boyanma özelliklerine ve çeşitli enzim reaksiyonlarına verdikleri tepkiye göre identifiye edildiler.Bulgular: 24. ve 48. saatler sonunda infliximab verilen ve kontrol grupları arasında doku ve kanda tümör nekroz faktör alfa, interlökin 6, glutatyon redüktaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, süperoksid dizmutaz, malondialdehit, myeloperoksidaz ve nitrik oksit değerleri arasında fark yoktu (p>0.05). V. gupta mezenterik lenf nodlarında üreme azdı (p<0.05).Sonuç: İnfliximab ile TNF blokajı, intestinal obstrüksiyon modelinde mezenterik lenf nodlarına bakteriyel translokasyonu azaltmaktadır. Ancak; infliximab uygulamasının mikroçevre üzerindeki etkisinin mekanizması tam olarak gösterilememiştir. Bununla birlikte; intestinal obstrüksiyonun erken döneminde mukozal bariyeri destekleyebilecek bir sistemik ajan olduğu söylenebilir. İnfliximab'ın olası yeni klinik rolü için daha ayrıntılı araştırmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Anti-TNF-? monoklonal antikoru, İnfliximab, İntestinal obstrüksiyon, Bakteriyel translokasyon
Peritonitli sıçanlarda karın duvarı defektlerinin onarımında PTFE yama, PTFE plus yama, polipropilen MESH ve polipropilen MESH + seprafilm kullanımının karşılaştırılması (Deneysel çalışma)
Peritonitlerde karın içi basıncının değerlendirilmesinde mesane basıncı ölçümü güvenilir bir yöntem midir? (deneysel çalışma)
Erken evre meme kanserlerinde sentinel lenf bezi biyopsisinin önemi
Ratlarda deneysel intestinal iskemi reperfüzyon hasarında monoklonal anti tnf antikoru uygulamasının etkisi
Amaç: Ratlarda deneysel intestinal iskemi reperfüzyon hasarında monoklonal Anti TNF antikoru olan infliximab uygulamasının etkisini araştırmakMateryal ve Metot: Ağırlığı 170- 270 gr arasında değişen, 48 adet erkek Wistar-Albino tipi sıçan kullanıldı. Ratlar, kontrol grubu , laparotomi + infliximab (II. grup, n=8) , 30 dk. iskemi + 30 dk. reperfüzyon (III. grup, n=8), infliximab+ 30 dk. iskemi + 30 dk. reperfüzyon (IV. grup, n=8), 60 dk. iskemi + 30 dk. reperfüzyon (V. grup, n=8), İnfliximab+ 60 dk. iskemi + 30 dk. reperfüzyon (VI. grup, n=8) olmak üzere altı eşit gruba ayrıldı. Tedavi gruplarına laparotomi ve planlanan sürelerde iskemi reperfüzyon yapılarak intraperitoneal olarak infliximab (10 mg/kg) enjekte edildi. Kontrol gruplarına ise 3 cc % 0.9 NaCl intraperitoneal olarak enjekte edildi. İşlem sonunda ratlar sakrifiye edildi ve kan ile doku örnekleri alındı. Alınan kan ve doku örneklerinden tümor nekroz faktor alfa, glutatyon, glutatyon peroksidaz glutatyon redüktaz, katalaz, süperoksid dismutaz, myeloperoksidaz , malondialdehit , nitrik oksit gibi parametreler bakıldı. Ayrıca doku örnekleri %4'lük formalin fiksasyonu sonrası rutin doku takip kesitler alınarak ışık mikroskobunda incelendi.Bulgular: Belirlenen I/R süreleri sonunda alınan kanların incelenmesinde GR, GSH ve MDA sonuçlarında gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p=0,0952). III.grubun (30 dk. iskemi + 30 dk. reperfüzyon) TNF-? değerleri yalnızca kontrol grubundan yüksekti (p=0,0079). Eritrosit GSH-Px değerlerinde kontrol grubu ve II. grubun (laparotomi + infliximab) değerleri diğer gruplardan yüksekti. III.grubun değerleri ise VI.gruptan (60 dk iskemi + 30 dk. reperfüzyon + infliximab) yüksekti (p=0,0006). Eritrosit SOD değerlerinde III. grubun değerleri ve IV.grubun (30 dk iskemi + 30 dk. reperfüzyon + infliximab) değerleri diğer gruplara gore düşüktü (p<0,0001). Eritrosit CAT değerlerine bakıldığında ise II. grubun değerleri III.grup, IV. grup, V.grup (60 dk iskemi + 30 dk. reperfüzyon) ve VI. grubun değerlerinden yüksekti. III. grubun değerleri ise kontrol grubundan düşüktü (p<0,0001). Serum NO değerlerinde IV.grubun değerleri kontrol grubu, II. grup, V. grup ve VI. grubun değerlerine göre yüksekti ancak III. grup ile arasında anlamlı fark saptanmadı. Yine III. grubun değerleri ise II. gruba gore yüksek bulundu (p<0,0001). Doku TNF-? değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,064). Doku GR değerlerinde IV grubun değerleri I, II ve V. gruptan yüksekti (p=0,0015). Doku SOD değerlerinde ise III. grubun değerleri kontrol grubuna göre düşüktü (p=0,0183). Doku GSH-Px değerlerinde IV. grubun değerleri I, II, III ve VI. gruptan yüksek iken V. grupla aralarında fark yoktu (p=0,021). Doku GSH değerlerinde III. grubun değerleri II. gruba göre düşüktü (p=0,0329). Doku CAT değerlerinde IV. grubun değerleri I, II, V ve VI gruba göre yüksek iken III grup ile aralarında fark yoktu (p=0,0003). Doku NO değerlerinde IV. grubun değerleri I, II ve III. gruptan daha yüksekti (p=0,0073). Doku MDA gruplarına bakıldığında II grubun değerleri IV ve VI. gruptan daha yüksek bulunurken (p=0,0064) , doku MPO değerlerinde III grubun değerleri V gruptan daha yüksekti (p=0,0065).Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen veriler doğrultusunda infliximabın intestinal I/R hasarında erken dönemde antiinflamatuar ve antioksidan olumlu etkisi olduğunu görmekteyiz. Ancak infliximabın olası yeni klinik rolünün bulunması ve sistemik geç dönem etkilerinin anlaşılması için daha uzun iskemi ve reperfüzyon süreleri ile ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Ratlarda askorbik asidin kolon anastomozu iyileşmesindeki etkileri
7. ÖZETRatlarda Askorbik Asidin Kolon Anastomozu yile mesindeki Etkileri(Dr. Fehmi CEYLAN)Kolon anastomozu iyile mesini etkileyen faktörler üzerinde birçok ara t rma yap lmve iyile me sürecini olumlu yönde etkileyebilece i dü ünülen ajanlar kullan lm t r. Kolonanastomozu iyile mesi de i ik etkenlere ba l olmakla birlikte, yara iyile mesini veinflamasyonu do rudan etkileyen do al ajanlar n etkisi tart mal d r. Askorbik asit bilinenolumlu etkilerinin yan nda, kollagenin yap s n stabille tirerek ve inflamasyon faz ndengeleyerek yara iyile mesine katk da bulunmaktad r. Çal mam zda kolon anastomozuyap lan ratlarda dü ük ve yüksek doz askorbik asit kullan m n n etkilerini ara t rd k.Bu amaçla, otuz adet rat e it olarak 3 gruba ayr ld : Grup I (kontrol: n=10))'deki ratlarakolon rezeksiyonu ve anastomoz uyguland , yedi gün süre ile intraperitoneal olarak serumfizyolojik verildi. Grup II (n=10) ve III (n=10)'teki ratlara kolon anastomozunu takibens ras yla 100 mg/kg ve 200 mg/kg askorbik asit intramusküler olarak verildi. Yedi günlüktedavinin ard ndan ratlar sakrifiye edildi. Anastomoz patlama bas nc ve anastomoz hatt ndakihidroksiprolin düzeyi ölçüldü. Anastomoz hatt histopatolojik olarak skorland .Çal mam zda 200 mg/kg askorbik asit uygulamas yap lan ratlar n tümparametrelerinde anastomoz direncininin daha yüksek oldu u görülmekteydi. 100 mg/kgaskorbik asit uygulamas ise kontrol grubuna göre histolojik skor ve patlama bas nçlar ndaavantaj sa lamaktayd .Sonuç olarak; yüksek doz olarak niteledi imiz 200 mg/kg askorbik asit uygulamas n nkolon anastomoz iyile mesini hidroksiprolin düzeyini artt rarak ve inflamatuar yan tdengeleyerek h zland rd görü üne vard k. Anastomoz patlama bas nçlar nda, III. Gruplehine olan belirgin farkl l k da ç kar mlar m z desteklemekteydi. Yüksek doz askorbik asituygulamas kolon anastomozu iyile mesini olumlu yönde etkilemektedir.34
Anti-TNF? monoklonal antikor tedavisinin karaciğer rezeksiyonu sonrası rejenerasyon sürecine etkisi
Amaç: Ratlarda, Anti-TNF? monoklonal antikoru (Infliximab) kullanımının hepatik rezeksiyon modelinde karaciğer rejenerasyonuna erken dönemde etkilerini araştırmak.Materyal ve Metot: Çalışma Adnan Menderes Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Deneysel Cerrahi Laboratuarı'nda 2008 Ocak-Şubat tarihleri arasında Üniversite Yerel Hayvan Etik Kurulu onayı alınarak yapıldı. Çalışmada ağırlığı 174?270 gram arasında değişen, 60 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. Ratlar, kontrol (n= 30) ve infliximab (n= 30) grubu olmak üzere iki ana gruba eşit olarak ayrıldı. Daha sonra her biri kendi içerisinde; laparatomi grubu (n= 10), karaciğer rezeksiyonundan 24 saat sonra sakrifiye edilen grup (n= 10), karaciğer rezeksiyonundan 48 saat sonra sakrifiye edilen grup (n= 10) olmak üzere 3 alt gruba ayrıldı. Laparatomi ve %70'lik karaciğer rezeksiyonu sonrası 24 ve 48. saatte çalışma grubundakilere intraperitoneal infliximab, kontrol gruplarına ise intraperitoneal 3 cc % 0,9 NaCl enjeksiyonu yapıldı. Rezeke edilen yaş karaciğer ağırlıkları tartılarak kaydedildi. Ratlar 24 ve 48 saat sonunda vena kava inferiordan kan örnekleri alındıktan sonra sakrifiye edilerek kalan karaciğer dokusu çıkartılarak tartıldı. Alınan kan örneklerinden aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz ölçümleri yapıldı. Alınan doku örneklerinden katalaz, interlökin 6, interlökin 4, nitrik oksit, malondialdehid, total glutatyon ölçümleri yapıldı. Morfolojik rejenerasyon parametresi olarak rölatif karaciğer ağırlığı kullanıldı. Histopatolojik değerlendirme ise bromodeoxyuridine işaretlemesi ile yapıldı.Bulgular: 24. ve 48. saatler sonunda infliximab verilen ve kontrol grupları arasında rölatif karaciğer ağırlığı ve nitrik oksit değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, katalaz, malondialdehid, glutatyon, interlökin 4 ve interlökin 6 parametrelerinde gruplar arasında 24 ve 48. saatte istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Ayrıca 24 ve 48. saatlerde bromodeoxyuridine ile işaretlenme oranları tüm infliximab verilen gruplarda kontrol gruplarına göre yüksek olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: Anti-TNF? monoklonal antikoru olan infliximab, karaciğer rezeksiyonu sonrasında gerek histolojik gerekse fonksiyonel olarak karaciğer rejenerasyonunu arttırmaktadır. Yapılacak ileri çalışmalarla infliximab'ın klinik uygulamada kullanımı düşünülebilir.Anahtar kelimeler: Anti-TNF? monoklonal antikoru, infliximab, karaciğer rejenerasyonu.
Nötrofil / lenfosit oranının kolorektal kanser prognozunda prediktif değeri
Amaç: Çalışmamızda; rezeksiyon yapılan kolorektal kanserli olgularda nötrofil lenfosit oranının tümör büyüklüğü, pozitif lenf nodu oranı, serum CEA ve CA 19-9 düzeyleri gibi diğer prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi? nde 2008 ile 2012 yılları arasında Genel Cerrahi Ünitesi? nce kolon ve rektum kanseri tanısıyla elektif şartlarda rezeksiyon uygulanmış olan hastaların sayısal istatistikleri ve 146 hastaya ait bilgiler, hastane bilgi yönetim sistemi kullanılarak ve retrospektif olarak dosya verileri incelenerek yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilmiş olan hastaların demografik verileri, klinik takipleri, laboratuvar parametreleri, görüntüleme ve patoloji kayıtları incelenip gerekli veriler çalışmaya dahil edildi ve bu şekilde nötrofil lenfosit oranının diğer prognostik faktörler ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen olguların %61? i erkek %39? u kadındır. Olgulardan erkek cinsiyete sahip olanların yaş ortalaması 66±13 ve kadın cinsiyete sahip olanların yaş ortalaması 64±12? dir. Tümör yerleşim yeri olarak en sık rektum (%36,3), ikinci sıklıkta sigmoid kolon (%21,9) ve en az oranda tansvers kolon (%2,7) yer almaktadır. TNM evreleme sistemine göre olguların % 69,9? u T3, %19,2? si T2 ve %11,0? ı T4 evre tümöre ve lenf nodu tutulumu gözlenen %58,2 olgunun %30,8? i N1, %27,4? ü N2 tutuluma sahiptir. Hastaların serum CA 19-9 düzeyleri ortalaması 72,8±351,7 ve serum CEA düzeyi ortalaması 171,7±1699,2 olup nötrofil lenfosit oranı ortalaması 4,0±3,5 ve medyanı 3,1? dir. Çalışmamızda NLO ile tümörün yerleşim yeri (p=0,606), tümör büyüklüğü (p=0,657) ve pozitif lenf nodu oranı (p=0,644) ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Araştırmamızda, prognoza etki eden faktörlerden artmış tümör büyüklüğü ve lenf nodu tutulumları preoperatif serum CEA seviyesi ile korele iken; serum CEA düzeyi ile NLO arasında bir ilişki tespit edilememiştir. Çalışmamızda kolorektal kanserli olgularda prognozu etkileyen faktörlerden tümör evresi ile serum CA 19-9 seviyeleri arasında ve CA 19-9 ile NLO arasında bir ilişki saptanmaz iken serum CEA düzeyi ile serum CA 19-9 düzeyi arasında orta dereceli bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: Çeşitli kanser tiplerine sahip hastalarda prognoz ile ilişkili olduğu belirtilen nötrofil lenfosit oranı ile; tümörün yerleşim yeri, serum CEA düzeyi, tümör büyüklüğü ve pozitif lenf nodu oranı ile anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Nötrofil lenfosit oranı basit bir analiz, kolayca bulunabilen bir laboratuar değişkeni ve pro-tümör inflamatuar denge halinin göstergesi olmakla birlikte, artmış nötrofil lenfosit oranı ile kötü onkolojik gidişat arasındaki ilişki halen netlik kazanmamıştır. Yakın tarihli literatürlerde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Her ne kadar serum CEA, CA 19-9 ve CA 72-4 gibi konvasiyonel markırlara göre hematolojik markırlar çok daha ucuz ve hızlı labaratuvar parametreleri olsalar da, tümör tarafından tetiklenen immun cevap kompleks bir yapıya sahiptir ve nötrofil lenfosit oranı sistemik inflamatuar yanıta sadece bir açıdan bakış sağlamaktadır. Nötrofil lenfosit oranı tek başına bağımsız bir prognostik faktör olarak değerlendirilemese de diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde klinisyene ek bakış açısı sağlayabilme açısından faydalı olabilir. Henüz üzerinde konsensus sağlanmamış bu konuya ilişkin çalışmaların gerekliliği ve devamlılığının önemli olduğunu vurgulamakta fayda olacağı kanaatindeyiz.
Meme cerrahisi sonrası seroma gelişiminde nütrisyonun önemi
Amaç: Meme cerrahisi sonrası seroma gelişiminde nütrisyonun öneminin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem ve Gereçler: Bu deneysel çalışmanın Adnan Menderes Üniversitesi veterinerlik fakültesi laboratuarında, 300-350 gr ağırlığında erişkin Wistar Albino cinsi 40 rat kullanıldı. Anestezi amacıyla ketamin (30 mg/kg) ve xylazin (8 mg/kg) kullanıldı. Ratlar rastgele 10 arlı 4 eşit gruba bölündü. Sternal çentikten ksifoide uzanan orta hat insizyonu sonrası cilt, cilt altı flebi toraks duvarından dekole edilip, major pektoral kas toraks duvarından diseke edildi. Bu aşamada brakial pleksus, brakial ven ve aksiller arter görülerek korundu. Bu oluşumlar korunarak aksiller fossadaki lenf nodülleri ve yağlı gözeli doku diseke ve eksize edildi. Daha sonra major pektoral kas bağlandığı yerden 4/0 ipek sütürler ile bağlanıp eksize edilerek işlem tamamlandı. 1.grup kontrol grubu olup preoperatif 7 gün boyunca normal rat gıdasıyla beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 2. grup preoperatif 7 gün boyunca kontrol grubunun %70' i kadar beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 3. grup 7. gün boyunca preop proteinden zengin diyetle beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 3. grup 7. gün boyunca preop proteinden zengin diyetle beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı, 4. grup preoperatif 7 gün ve postop 10. gün boyunca proteinden zengin diyetle beslendi ve 7. gün pektoral major kas eksizyonu ve aksiler diseksiyon yapıldı. Ratlara postoperatif 1. günden itibaren postoperatif 10. güne kadar 1. gruba normal rat gıdası, 2. gruba kontrol grubunun %70' i kadar normal rat gıdasıyla, 3. gruba normal rat gıdası ve 4. gruba proteinden zengin gıda verilip, tüm işlemlerin sonrasında postoperatif 10. gün ratlar sakrifiye edilerek seromalar ve doku örnekleri alındı. Daha sonra seroma miktarları ölçüldü ve seroma sıvılarında inflamasyon parmetrelerinden akut faz reaktanı olan IL-1ßeta ve damar proliferasyonu ve anjiyogenezin temel parametresi olan Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF) incelendi. Bulgular: PP-Kontrol grupları arasında (p=0,012), PP-M grupları arasında (p=0,011), P-M grupları arsında (p=0,047) seroma düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Kontrol grubunun seroma miktarları ortancası 1,5 (1-2,5) ml, malnütrisyon grubunun seroma miktarları ortancası 1,5 (1-2,75) ml, preop proteinden zengin diyetle beslenen grubun seroma miktarlarının ortancası 1 (0,5-1) ml, preop, postop proteinden zengin diyetle beslenen grubun seroma miktarlarının ortancası 0,75 (0,5-1) ml olarak bulundu. Bu değerlere göre proteinden zengin diyetle beslenen grupların seroma volümleri anlamlı olarak düşük bulundu. (p=0,001 ) Gruplar arasında VEGF düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (p=0,183) Gruplar arasında VEGF düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (p=0,194) M-P grupları arasında (p=0,031), M-PP grupları arasında (p=0,002) albümin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (p=0,003) Proteinden zengin diyetle beslenen gruplarda; kan albümin düzeyleri malnütrisyon grubuna göre daha yüksek bulundu. Gruplar arasında damar proliferasyonu oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,003). PP grubunda diğer gruplara göre daha az oranda damar proliferasyonu görüldü. Gruplar arasında fibrin oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,059) Gruplar arasında kanama oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,178) Gruplar arasında ödem oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,006). PP grubunda ödem oranın en az olduğu belirlendi. Gruplar arasında konjesyon oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p<0,001) . Proteinden zengin diyetle beslenen gruplarda konjesyon oranın diğer gruplara göre daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında PMNL oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,063) Gruplar arasında fibroblast oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,003). PP grubunda diğer gruplara göre fibroblast oranının daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında lenfosit oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p<0,001). PP grubunda diğer gruplara göre lenfosit oranının daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında makrofaj oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (Fisher' in kesinlik testi p<0,001). PP grubunda diğer gruplara göre makrofaj oranının daha az olduğu saptandı. Gruplar arasında Fibröz doku artışı oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (Fisher' in kesinlik testi p=0,083). Sonuç: Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda; deneysel mastektomi, aksiller diseksiyon modelinde, preop ve postop dönemde proteinden yüksek diyetle beslenmenin seroma oluşumunu azalttığı sonucuna varılmıştır. Sadece preop proteinden yüksek diyetle beslenen grupta diğer gruplara göre anlamlı fark olmasada, preop ve postop proteinden zengin diyetle beslenen grupta seroma miktarında anlamlı düşüş saptanmıştır. Dolayısıyla seroma oluşumunun önlenmesinde preop ve postop beslenmenin önemli olduğunu görmekteyiz. Nütrisyonun seroma oluşumunun azaltıcı etkinliğinin desteklenmesi bakımından, çok sayıda ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, seroma, nütrisyon
Dikiş alıcı alet ile klasik dikiş alıcı aletlerin karşılaştırılması
Giriş: Yara iyileşmesi araştırmacıların başlıca uğraş alanı olmuştur. Sadece sutur atma değil, sutur alma sırasında da çeşitli yangısal olaylar ortaya çıkmaktadır. Biz hem kolay, hem de yara yerine hasarsız, sutur almayı kolaylaştırıcı yeni bir alet tasarladık ve aletimiz için patent aldık. Yeni sutur alıcı aletimizin işlevselliğini hayvan deneyi ile kanıtlamaya çalıştık. Materyal Metod: Toplam 14 adet Sprague-Dawley tipi rat çalışmaya alındı. İki grup oluşturuldu. Birinci gruptaki 7 ratın suturleri yeni tasarım dikiş alıcı alet ile alınırken, 2. gruptaki 7 ratın suturleri klasik yöntem olan penset ve bistüri ile alındı. Deneklerin hazırlanması, yara oluşturma ve yara bakım tekniği, ratların kiloları, sutur alma hızları, yara yeri histopatolojileri istatistikler olarak değerlendirildi. Bulgular: Ratlar arası ağırlıklarda anlamlı bir fark bulunmadı (p 0,652). Sutur alma zamanları incelendiğinde yeni alet ile klasik yöntem arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p<0.05). Suturler alınırken iki tekniğin mikroskopik açıdan dokuda yarattığı hasar değerlendirildiğinde her iki teknikte de doku hasarı oluşmadığı saptandı (p=1,000). Yine makroskopik açıdan dokuda yarattığı hasar karşılaştırıldığında da iki teknikte anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda yüzlerce yıllık geleneksel yöntem ve aletler ile yeni bir aletin karşılaştırılması mümkün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında benzer çalışmalara rehber olması açısından önemlidir. Yeni aleti kullanarak hem zamandan hem de performanstan kazanç sağlanmakla kalmadı zor suturleri almanında daha kolay olacağına dair izlenim oluştu. Yeni aleti kullandıkça gözlenen hızlanma aletin pratik kullanıma girmesi konusunda bizi cesaretlendirmiştir. Anahtar kelimeler: Sutur alınması, yara iyileşmesi
Meme kanserinde 25 (OH) hidroksi vitamin D düzeyinin prognostik değeri
GĠRĠġ: Meme kanseri kadınlarda en sık saptanan kanser türüdür. Prognozunu etkileyen en önemli faktörler aile öyküsü, çift taraflı tutulum, Estrojen Reseptörü (ER), Progesteron Reseptörü(PR), histoloji, diferansiasyon, proliferatif indeks, yaĢ, cinsiyet, evre, aksiller lenf nodu tutulumu ve beslenme Ģeklinde sıralayabiliriz. Birçok çalıĢmada, sebze ve meyveden zengin diyetin riski azalttığı belirtilmiĢtir. Özellikle D vitamininin kanser, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve otoimmün hastalıklarda etkili olduğu tespit edilmiĢtir. Ayrıca kolon, prostat ve meme kanseri insidansının UV ıĢınlarının bol olduğu bölgelerde daha düĢük olduğu kanıtlanmıĢtır. ÇalıĢmamızda meme kanserli olgularda D vitamini düzeyleri ile prognostik özellikler arasındaki iliĢkinin değerlendirilmesi ve adjuvan tedavi sonrası yapılan cerrahinin bu prognostik faktöre göre planlanmasının avantajlarının değerlendirilmesi hedeflendi. GEREÇ VE YÖNTEM: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği‟nde 2013-2014 yılları arasında meme kanseri tanısı alan ve opere edilen 125 kadın olgu çalıĢmaya dahil edildi. Olgulara ait 25 (OH) hidroksi vit D değerleri kaydedildi ve 3 (üç) gruba ayrıldı (grup 1: <12.5 ng/dl [düĢük], grup 2: 12.5-25 ng/dl [normal kabul edilebilir düzey ülkemizde], grup 3: >25 ng/dl [yüksek]). Olgulara ait cerrahi sonrası patoloji sonuçları değerlendirildi; demografik veriler, aksiller lenf nodu sayısı, tümör evresi, tümör grade'i, uzak organ metastaz varlığı, moleküler alt tipler, HER2, ER, PR durumları ile vit D düzeyleri arasındaki iliĢki istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: D vitamini seviyesi <12,5 olan hastalarda N2 lenf nodu tesbiti daha fazla iken, D vitamini seviyesi >25 olan hastalarda N0 lenf nodu tesbitinin daha fazla olduğunu, D vitamini seviyesi arttıkça daha lenf nodu sayısının azaldığı tespit edildi (P=0,021). D vitamini seviyesi <12,5 olan hastalarda Evre 3A hastalık daha fazla iken, vitamin seviyesi artıkça tümör evresinin düĢtüğünü ve D vitamini seviyesi >25 olan hastalarda Evre 2A hastalığın daha fazla olduğunu tespit ettik (P=0,038). D vitamini düzeyi <12,5 olan hastalarda tümör boyutu 2-5 cm arasında olan hastalara daha sık rastlanırken, D vitamini düzeyi >25 olan hastalarda tümör boyutu 2-5 cm arasında olan hasta yoktu ve D vitamin seviyesi artıkça tümör çapı küçüldü. D vitamini düzeyi <12,5 olan hastalarda ileri evre tümörlere daha sık rastlanırken D vitamini düzeyi >25 olan hastalarda erken evre tümörlere daha sık rastlandığını ve D vitamini seviyesi arttıkça erken evre tümörlere daha sık rastlandığını tespit ettik. SONUÇ: D vitamini seviyesi arttıkça; tutulan lenf nodu sayısında azalma olduğunu, daha düĢük evre tümör ve daha küçük tümörlere rastlandığını tespit ettik. Anahtar Sözcükler: Meme Kanseri, 25(OH) Vitamin D, Östrojen Reseptörü(ER), Progesteron Reseptörü(PR), Aksiller Lenf Nodu
Geçici mekanik ileus oluşturulmuş ratlarda probiyotikle beslenmenin barsak mukoza hasarının iyileşmesine etkisi
Başlık: Geçici mekanik ileus oluşturulmuş ratlarda probiyotik ile beslenmenin barsak mukoza hasarının iyileşmesine etkisi Amaç ve Hipotez: Mekanik ileus nedeniyle opere edilen hastalarda ortaya çıkan barsak mukoza hasarı ve buna bağlı komplikasyonları önleyebilmek amacıyla, ratlarda benzer bir model oluşturuldu. Bazı gruplar probiyotik ile, bazı gruplar standart yem ile beslendi. Barsak mukoza hasarı ve buna bağlı etkilerin, gruplar arasında oluşturduğu farkları ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: 48 adet dişi Wistar-Albino tipi rat beş gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışında, ilk operasyonda, diğer grupların terminal ileumları bağlandı. İki grup 24, iki grup 48 saat sonra yeniden opere edilip terminal ileumlarındaki obstrüksiyon kaldırıldı. Bu süre içinde, her bir 24 ve 48 saat obstrükte kalan gruplardan bir tanesine, probiyotik verildi. Obstrüksiyon kalktıktan 24 saat sonra, kontrol grubu ve diğer gruplar, örnek alımı için üçüncü kez opere edildi. Terminal ileum, karaciğer, dalak, MLN, tam kan ve serum örnekleri alındı. Bulgular: 48 saat obstrükte kalan ve probiyotik verilen grupta, müköz hücre kaybı ve mukozal ödemde belirgin bir artış gözlendi. Probiyotik verilmeyen gruplarda bakteriyel translokasyon daha fazla görüldü. 24 saat obstrükte kalan ve probiyotik verilen grupta doku GR, serum NO ve eritrosit CAT daha düşük bulundu. Sonuç: Probiyotik verilen gruplarda mukozal ödemin yüksek olması, hasar gibi görünse de probiyotiklerin mukozal bariyeri güçlendirme şekliyle uyumlu olduğunu düşünüyoruz. Böylece probiyotik verilen gruplarda bakteriyel translokasyon daha az görülmüş ve antioksidatif bazı enzimler de düşük bulunmuş olabilir. Probiyotiklerin, obstrüksiyon nedeniyle opere edilen hastalarda yararlarını ortaya koymak için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Probiyotik, mukozal hasar, obstrüksiyon, bakteriyel translokasyon
Celecoxıb'in mastektomi sonrasında gelişen seroma ve yara iyileşmesine etkisi
Seroma meme kanser cerrahisi sonrasında ortaya çıkan ölü boşlukta seröz sıvı birikimidir. Seromanın patofizyolojisi net olarak aydınlatılamamıştır. Seroma gelişimi hastanede kalış süresinin uzaması, maliyet artışı, fleplerde iskemi, sıvı birikimine bağlı infeksiyon ve adjuvan tedavide gecikmeye yol açmaktadır. Seroma günümüzde halen güncel bir sorundur; ve bu sorun için en çok uygulanan yöntem ameliyat sonrası beş - yedi gün süre ile drenaj ve tekrarlanan aspirasyonlardan ibarettir.Bu çalışmada antiinflamatuar, antianjiyogenik ve antioksidan etkinliği gösterilmiş olan celecoxib'in dişi Wistar ratlar üzerinde uygulanan mastektomi modelinde seroma'ya etkinliği incelendi. Kontrol grubunda 10, celecoxib grubunda 10 olmak üzere toplam 20 rat incelemeye alındı. Mastektomi sonrasında celecoxib grubuna intraperitoneal 0.25 cc/250gr (20 mg/kg/gün) beş gün süre ile, kontrol grubuna ise aynı volümde serum fizyolojik beş gün süre ile verildi. Tüm ratların ağırlıkları ameliyat öncesi ölçüldü. Ratlar ameliyat sonrasında 10 gün izlendi. Bu süreç içinde ratların canlılıkları, kol hareketleri, yara yeri iyileşme durumları, yara infeksiyonu, flep nekrozu ve seroma oluşumları kaydedildi. Bu süre sonunda seromalar aspire edildi ve doku örnekleri alınarak ratlar sakrifiye edildi. Doku örneklerinde fibrin, kanama, ödem, damarlanma, konjesyon, PMNL (polimorf nüveli lökositler), fibröz doku artışı, fibroblast, lenfosit ve makrofajlar değerlendirildi. Seroma sıvılarında ise inflamasyon parametrelerinden akut faz reaktanı olan IL-1ß (İnterlökin 1 beta) ve damar proliferasyonu ve anjiyogenezin temel parametresi olan VEGF (vasküler endotelyal büyüme faktörü) incelemesi yapıldı.Deneyler sonunda biyokimyasal incelemede celecoxib uygulanan grupta seroma volümlerinin belirgin olarak azaldığı (p=0,00 ;U=0,00), seroma sıvısında IL-1ß düzeyinin belirgin olarak azaldığı (U=15,0; p=0,014), histopatolojik incelemede ise celecoxib grubunda konjesyonun arttığı (x²=0,044) tesbit edildi. Ameliyat sonrası celecoxib grubunda bir ratta infeksiyon ve yara ayrılması, kontrol grubunda ise bir ratta histopatolojik olarak mikroorganizma görüldü. Bu iki rat çalışma dışına çıkarıldı.Bu çalışmanın sonucunda, celecoxib'in mastektomi sonrası seroma volümlerini belirgin olarak azalttığı, bir akut faz reaktanı olan IL-1ß'yı baskıladığı; bu etkisinin antiinflamatuar etkisi ile olduğu sonucuna varıldı. Celecoxib'in etkilerinin farklı doz uygulamalarıyla ve daha geniş sayıda denek üzerinde araştırılması gerektiği düşünüldü.
Kolon kanserinde radiyal sınırın prognostik önemi
Amaç: Kolon kanseri için cerrahi uygulanan hastalarda tümör yerleşiminin kolonun peritonsuz kısmında ya da anatomik olarak dar mezenterli parçasında olması ile lokorejiyonel reküren hastalık ve azalmış sağkalım arasında bir nedensel ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada kolon kanseri nedeniyle potansiyel küratif rezeksiyon geçiren hastalarda sirkumferansiyel rezeksiyon marjin (CRM) tutulumunun prognostik öneminin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005 ? Ocak 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Kolorektal Cerrahi Biriminde radikal rezeksiyon yapılan 179 kolon kanserli(sadece pT3-pT4 kolon tümörleri) hastanın prospektif olarak kayıt altına alınan klinikopatolojik verileri analiz edildi. Histopatolojik incelemede CRM, tümörün en derin penetrasyonununa en yakın retroperitoneyal ya da peritoneyal adventitisyal yumuşak doku marjini olarak değerlendirildi.Sonuçlar: CRM pozitifliği 25 hastada (%14) izlendi. CRM tutulumu ile diferansiyasyon derecesi, tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, venöz invazyon, lenfatik invazyon, tümör invazyon sınır tipi ve lokal nüks gelişimi arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Çok değişkenli analizde venöz invazyon pozitifliği ve tümör invazyon derinliği ile CRM arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Lokal nüks görülme sıklığı CRM pozitifliği izlenen hastalarda CRM negatifliği olan hastalara göre artmış olarak bulundu(p<0.01). CRM tutulumu olan hastalarda hastalıksız sağkalım(355±74 gün), CRM tutulumu olmayan hastalara göre (609±45 gün) anlamlı düzeyde azalmıştı(p<0.05). CRM pozitifliğinin hastalıksız sağkalım üzerinde 0.5 kat negatif etkisinin olduğu bulundu (p=0.027; CI=0.276-0.926).Sonuç: Bu çalışmada kolon kanserinde CRM tutulumunun varlığı ilerlemiş tümör yayılımının göstergesi olarak belirlenmiştir. CRM pozitifliği onkolojik açıdan nüks ve sağkalımın ne oranda gerçekleşeceğinin önemli bir belirleyicisidir. CRM pozitif olan hastalar sistemik hastalık riskinin artması nedeniyle postoperatif adjuvan kemoterapi ve radyoterapiden fayda görebilir. Bu nedenlerle kolon kanserli hastaların histopatolojik raporlarında bu prognostik faktörün yorumlanması rutin olmalıdır.
Deneysel tiroidektomi modelinde polietilen glikol ve dekstran 70'in adezyon önleyici etkinliği
Çalışma iki anti-adeziv bariyer, polietilenglikol ve dekstran 70'in deneysel tiroidektomi modelinde yapışıklık önleme etkinliğini değerlendirmek üzere planlandı.Yirmisekiz Winstar Albino rat sağ subtotal tiroidektomi sonrası randomize edilerek üç gruba ayrıldı. Bir gruba polietilenglikol (n=10), diğer gruba dekstran 70 (n=10 ) uygulandı. Üçüncü grup ise kontrol grubuydu (n=8). Postoperatif 14. günde, ratlar genel anestezi altında tekrar ameliyat edilerek cerrahi alan adezyon oluşumu açısından değerlendirildi. Adezyon oluşumu 0 (hiç yapışıklık yok) ile 2 (keskin disseksiyon gerektiren fibröz adezyonların varlığı) arasında skorlandı. Histopatolojik olarak fibroblast, fibrozis, damar proliferasyonu, yağ nekrozu, Polimorfonükleer lökosit, makrofaj, lenfosit, konjesyon, kanama, ödem, mikroorganizma ve yabancı cisim doku reaksiyonu açısından değerlendirildi.Kontrol grubunda iki hayvan, Dekstran 70 ve polietilenglikol (PEG) grubunda ise birer hayvanda operasyon lojuna ulaşabilmek için keskin disseksiyon gerekti. PEG grubunda 10 ratın 7'sinde disseksiyon gerektirecek yapışıklığa rastlanmadı. Yapışıklık skorlaması açısından PEG grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında anlamlı farklılık tespit edildi (p=<0.05). Dektran 70 ile kontrol grubu arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Histopatolojik incelemede, adezyonu gösteren kriterler olan fibroblast ve fibrosis açısından, kontrol grubu ile PEG grubu arasında anlamlı istatistiksel fark tespit edildi (p=<0.05).Benzer şekilde Dekstran 70 ile PEG grupları arasında da PEG lehine anlamlı fark saptandı (p=<0.05).Sonuç olarak, PEG'ün tiroidektomi sonrası yapışıklık önlemede etkin olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Adezyon, sekonder tiroidektomi, polietilenglikol, dekstran 70
Cerrahi alan infeksiyonları risk faktörleri
Giriş ve amaç : Hastane infeksiyonları; hastaların hastaneye yattığı sırada olmayan, hastaneye yatışından 48-72 saat sonra ortaya çıkan, sıklıkla hastanede yapılan invaziv işlemler ve uygulamalar sonucu gelişen, önemli oranda morbitide ve mortaliteye neden olan infeksiyonlar olarak tanımlanmaktadır. Hastane infeksiyonları, hastaların hastanede kalış süresinin uzamasına ve ciddi sosyoekonomik sorunlara yol açmaktadır. Hastane infeksiyonlarının önemli bir kısmını da cerrahi alan infeksiyonları (CAİ) oluşturmaktadır. Çalışmamızda ; genel cerrahi servisimizde ameliyat edilen hastalarda gelişen cerrahi alan infeksiyonlarındaki risk faktörlerinin belirlenmesi ve anlaşılması amaçlanmıştır.Hastalar ve metod : Mayıs 2008-- Kasım 2008 tarihleri arasında meme, guatr ve laparoskopik ameliyatlar hariç acil ve elektif ameliyat edilen ardışık 422 hasta cerrahi alan infeksiyonu ve risk faktörlerini tespit etmek amaçlı çalışmaya dahil edildi. Hastaların preoperatif dönemde risk faktörleri belirlendi ve postoperatif 3.---7. ve 30. günler cerrahi alan infeksiyonu açısından çalışmayı yürüten sorumlu hekim tarafından kontrol edildi. Cerrahi alan infeksiyonları, NNIS verilerine dayanılarak insizyonel ve organ/boşluk olarak tanımlandı.Bulgular : Hastalardan %37,9'u (160 birey) kadın, %62,1'i (262 birey) erkek idi. Çalışmaya alınan toplam 422 hastadan 64'ünde ( %15,1 ) cerrahi alan infeksiyonu gelişti. CAİ gelişen hastaların 17'si kadın ve 47'si erkekti. DM ve malignite CAİ gelişiminde risk faktörleri olarak tespit edildi ( P < 0,05 ). ameliyat sonrası tüm nedenlere bağlı CAİ insidansı %15,1 oranında tespit edildi. Kontaminasyon derecesi, hastanede yatış süresi CAİ gelişiminde etkili parametrelerdi. ASA skoru ? 3 olanlarda CAİ daha fazla gözlendi.Yorum : Cinsiyet, diabetes mellitus maliğnite, kontaminasyon derecesi, ASA skoru ?3 olması, preoperatif cilt temizliği, yoğun bakımda kalış süresi, hastanede yatış süresi, yara kültüründe üreme, ameliyat süresi ve insizyon uzunluğu CAİ oranlarını arttıran risk faktörleri olarak belirlendi. Özellikle kontaminasyon derecesi, yoğun bakımda kalış süresi, hastanede yatış süresi, operasyon süresi, yara kültüründe üreme CAİ gelişiminde oldukça güçlü etkenler olarak tespit edildi. Bu veriler eşliğinde çalışmamızın sonucunda CAİ gelişimini engellemek için değiştirilebilir ve önceden öngörülebilen etkenlere müdahale değerlendirilebilir.
Ratlarda mastektomi ve aksiller disseksiyon sonrası mikro gözenekli polisakkarit kürecikler (Arista kullanımının seroma oluşumuna etkisi
Amaç: Seroma, meme kanseri cerrahisi sonrası en sık görülen komplikasyondur (%10-50). (1,2,3,4). Doku diseksiyonu ya da doku eksizyonu ile oluşan ölü boşluğa lenfovasküler sıvı kaçağı sonucu ortaya çıkar. Güncel çalışmalara göre, uzamış enflamatuar yanıt veya yara iyileşmesinin ilk fazının uzaması sonucu gelişen anormal eksuda vasıflı sıvı lokülasyonu seroma oluşumunda en önemli etkendir (1,5,6,7). Seroma, yara yeri enfeksiyonu, abse, doku nekrozu ve sepsis gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilmektedir. Mikro gözenekli polisakkarit kürecikler (MPK (Arista®)), matris jel oluşturma etkisiyle, bağlama, kompres ya da diğer yöntemlerle durdurulması zor olan kanamalarda hemostaz sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Bu çalışmada amaç, MPK'nın lenfovasküler sızıntıyı engelleyerek ve polisakkarit yapısı sayesinde yara iyileşmesini hızlandırarak seroma oluşumunu azaltabileceğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, ortalama 200?250 gr. ağırlığında genç, dişi Wistar ratlar kullanıldı. Kontrol ve çalışma grupları sekizer rattan oluşturuldu. Ratlara sağ mastektomi ve aksilla dissekisyonu uygulandı. Ameliyat sonrası kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmazken, çalışma grubuna ameliyat sonrası lokal MPK uygulandı. Operasyondan 10 gün sonra mastektomi kavitesinden steril enjektör ile seromalar aspire edildi, miktarları ölçüldü ve laboratuvar parametreleri (total protein,albumin, Laktat dehidrogenaz (LDH),total kan hücre sayımı,C reaktif protein (CRP)) incelendi. Ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek operasyon lojundan doku örnekleri alındı, patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Örnekler, damar proliferasyonu, fibrin miktarı, ödem, nekroz, konjesyon, mikroorganizma, polimorfonükleer lökosit, fibroblast ,lenfosit, makrofaj ve fibröz doku artışı açısından değerlendirildi.Bulgular: Değerlendirmeler sonunda, çalışma grubunda seroma, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha az meydana geldi (p= 0,001). Çalışma grubundan elde edilen aspiratlarda, eksuda mayiinin önde gelen bileşenlerinden albumin ve LDH anlamlı olarak daha az miktarlarda saptandı (p<0,003). Total protein miktarı da yine çalışma grubunda daha düşük seviyelerde ölçüldü. Patolojik incelemelerde de fibröz doku artışı kontrol grubunda, çalışma grubuna oranla anlamlı ölçüde daha çok izlendi (p= 0,032). Ayrıca, makrofaj gibi yara iyileşmesinin enflamatuar fazında daha yoğun olarak görülen hücreler, kontrol grubunda, çalışma grubuna göre daha yoğun olarak gözlendi.Sonuç: Bu çalışmada, MPK'nın matris jel oluşturma etkisiyle, mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası ortaya çıkan lenfatik ve vasküler sızıntıları engellediği, bunun yanı sıra polisakkarit yapıda olması nedeniyle yara iyileşme sürecini de hızlandırarak seroma oluşumunu azalttığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Seroma, mastektomi, arista, yara iyileşmesi
Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde 2000-2009 yılları arasında İnsizyonel herni nedeniyle intraperitoneal dual mesh ile tedavi edilen hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Abdominal cerrahi girişimlerden sonra %10-12 oranında insizyonel herni gelişimi bildirilmiştir. İnsizyonel herniler, önemli oranda iş gücü kayıplarına ve morbiditeye neden olurken, hayat kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. İnsizyonel hernilerin oluşumu ve onarımı cerrahi pratiğinde önemli bir yer tutmakta olup, amaç önlenebilir faktörleri indirgeyerek insizyonel herni gelişimini azaltmak, tedavide ise nüksü önlemeye yönelik en iyi yöntemi, en iyi teknikle uygulamak olmalıdır. İnsizyonel hernilerin tedavisinde tek seçenek cerrahidir. Cerrahi tedavide temel olarak iki yöntem kullanılır. İlk yöntem hastanın kendi dokularının kullanıldığı primer onarım, ikinci yöntem de sentetik materyallerin kullanıldığı yöntemdir. Herni defektinin çapı 4 cm' den küçükse ve çevresinde canlı doku bulunuyorsa insizyonel herniler primer olarak onarılabilirken, çapı 4 cm' den büyük ya da çapı 4 cm' den küçük ama multipl defektlerden meydana gelen herniler primer kapatılma durumunda yüksek nüks oranlarına sahip olduğu için bir prostetik materyallerle onarılmalıdır. Çalışmamızda amaç insizyonel herni tedavisinde intraperitoneal yerleşimli dual mesh kullanımının gözden geçirilerek, henüz ortak bir görüş sağlanamayan insizyonel herni tedavisinde farklı bir bakış açısı getirmektir. Çalışmada Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde ocak 2000 – aralık 2009 tarihleri arasında insizyonel herni nedeniyle intraperitoneal dual mesh uygulaması yapılan hastalar, retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, vücut kitle indeksi (BMI), önceden geçirilmiş karın ameliyatları ve fıtık tamirleri, defekt çapı, hastanede kalış süresi, komplikasyonlar, fıtık nüksleri ve takipleri her hasta için ayrı ayrı kaydedildi. Elde edilen sonuçlar değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların yanı sıra, Chi-Square, Fisher's Exact Test ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Gruplararası niteliksel veriler, Chi-Square ve Fisher's Exact Test ile, niceliksel veriler ise Mann-Whitney U testi karşılaştırıldı. Sonuçlar % 95'lik güvenlik aralığında, anlamlılık ise p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. 38 Sonuç olarak; kliniğimizde, intraperitoneal dual mesh kullanılarak insizyonel hernilerin onarılması retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Nüks oranı % 12 olarak tespit edilmiştir. Nüks gelişmesinde KOAH ve yara yeri enfeksiyonu önemli birer risk faktörü olarak tespit edilmiştir. Ancak yaş, obezite, cins, DM, HT, herni defektinin büyüklüğü, insizyon tipi, insizyonel herni gelişmesine neden olan daha önceki ameliyat nedeni, korse kullanımı ve korse kullanım süresi ve KT alımı nüks gelişimini etkilememektedir. İnsizyonel herni tedavisinde intraperitoneal dual mesh tatbiki kabul edilebilir sınırlarda komplikasyonlarıyla birlikte etkin bir seçenek olarak akılda bulunmalıdır.
Ratlarda cerulein ile oluşturulan deneysel pankreatit modelinde, Farklı intraabdominal basınç değerlerinin pankreatit şiddeti üzerine olan etkiler
AMAÇ:Akut pankreatitli ratlarda farklı basınçlarda pnömoperitonun, akut ödematöz pankreatit üzerine etkilerini araştırdık.MATERYAL-METOD:Wistar-Albino cinsi 35 adet rat 7' şerli 5 gruba ayrılmıştır. Gruplara cerulein'in intraperitoneal olarak enjeksiyonu ile deneysel pankreatit oluşturulmuş, 1. gruba açık laparotomi, 2- 3- 4- 5. gruplara ise sırası ile 5- 10- 15 ve 20 mmHg basınç uygulanarak pnömoperiton sağlandı ve 60 dakika beklendi. Bekleme süresi ardından ratların hepsine laparatomi yapılarak pankreas doku örnekleri ve intrakardiak ponksiyon ile kan örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Serumda GSH ve MDA değerleri ortaya konuldu. Doku örneklerinde ise ödem, mononükleer hücre, PMNL, granulasyon skorlama sistemine göre sınıflandı.BULGULAR:Çalışmamızda pankreatit indüksiyonu yapılan tüm gruplarda MDA ve GSH değerlerinde yükselme görülmüş, grup 2- 3- 4- 5'de, açık laparatomi grubuna göre anlamlı yükselmeler tespit edildi (p<0.005). Histopatolojik incelemede ise yine grup 2- 3- 4- 5'de açık laparatomi grubuna göre daha fazla inflamatuar hücre infiltrasyonu, ödem ve granulasyon dokusu artışı görüldü (p<0.005).SONUÇLAR:Eskiden olduğu gibi pankreatit tedavisinin medikal olduğunun hatırlanmasında yarar olduğunu, cerrahi tedavi kararı verirken minimal invaziv girişim olarak düşünülen laparoskopi dahi olsa her türlü cerrahi işlemin pankreatit olgularında uygulanmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Lokal ileri meme kanserinde metastatik lenf nodu oranının prognostik önemi
Meme kanseri kadınlar arasında en çok tanı konulan kanserdir ve kansere bağlı ölümlerde ise ikinci sırada gelmektedir. Aksiller lenf nodu tutulumu en önemli klinik prognostik faktörlerden olmasının yanında tutulan aksiller lenf nodu sayısı hastanın tedavisine şekil veren en önemli belirteçlerdendir. AJCC sınıflandırma sistemine göre ;1-3 lenf nodu tutulumu N1, 4-9 lenf nodu tutulumu N2, 10 ve üzeri lenf nodu tutulumu N3 olarak sınıflandırılmaktadır. TNM evresine göre çıkarılan toplam lenf nodu sayısı evreleme sisteminde yer almamaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmaların da gösterdiği üzere çıkarılan toplam lenf nodu sayısıda evreleme sistemine dahil edilmesi gerekliliği düşünülmektedir. Bu yüzden lenf nodu oranı yeni prognostik faktör olarak düşünülmektedir. Lenf nodu oranı da metastatik lenf nodu sayısının çıkarılan toplam lenf nodu sayısına bölünmesiyle oluşmaktadır. Bu çalışmanın amacı hastalıksız yaşam süresini değerlendirmede lenf nodu oranının TNM evreleme sistemin N bölümüyle karşılaştırıldığında prognostik olarak daha anlamlı olduğudur. Bu çalışmada merkezimizde ( 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Meme Endokrin Birimi ) referans merkez olarak 2006-2016 yılları arasında lokal ileri evre meme kanseri nedeniyle opere edilen neoadjuvan tedavi almayan 348 hasta değerlendirilmiş olup metastatik lenf nod oranının toplam lenf nodu sayısına oranının TNM evrelemesinden hastalığın prognozu açısından daha önemli bilgiler vereceği desteklemektedir. Meme kanseri, lenf nod oranı, prognostik faktör, hastalıksız sağ kalım
Deneysel hepatik iskemi reperfüzyon hasarının önlenmesinde iskemik sonkoşullama ve etkinliği
ÖZETDeneysel Hepatik skemi Reperfüzyon Hasarının Önlenmesindeskemik Sonkoşullama ve EtkinliğiDr. Baki AYDOĞANDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, nciraltı - ZM RMajor karaciğer cerrahisinde hepatik pedikül klempajı (Pringle manevrası) iskemi vereperfüzyon (I/R) hasarı ile sonuçlanmaktadır. Bu hasarın önlenmesinde, uzun iskemi öncesinde birveya birkaç kez uygulanan kısa süreli iskemi ve reperfüzyon periyodları olarak tanımlanan ?iskemikönkoşullama? bugün klinikte de uygulama şansı bulmuş etkin bir yöntemdir. skemi reperfüzyonhasarını önlemeye yönelik son zamanlarda tarif edilen diğer bir yöntem, ?iskemik sonkoşullama? dır.Uzun iskemiyi takip eden reperfüzyonun erken döneminde uygulanan kısa süreli iskemi vereperfüzyon periyodları olarak tanımlanır.Amacımız, iskemik sonkoşullamanın tek başına ve iskemik önkoşullama ile birlikteuygulandığında hepatik iskemi reperfüzyon hasarını azaltmadaki etkinliğini araştırmaktır.Dört sıçandan oluşan sham grubu ve 14'er sıçandan oluşan iskemi reperfüzyon grubu, iskemikönkoşullama grubu, iskemik sonkoşullama grubu ve iskemik ön+sonkoşullama grubu oluşturuldu.Sham grubuna sadece hepatik pedikül diseksiyonu uygulandı. skemi reperfüzyon 60 dakika parsiyelhepatik iskemi sonrası 120 dakika reperfüzyon şeklinde, önkoşullama 60 dakikalık iskemi öncesi 10dakika iskemi, 10 dakika reperfüzyon şeklinde, sonkoşullama ise 60 dakikalık iskemi sonrası ikidakikalık iskemi peryodları arasında sırayla 2,3,5 ve 7 dakikalık reperfüzyon peryodları şeklindesağlandı. Gruptaki sıçanların yarısı reperfüzyonun hemen sonrasında erken dönemdeki etkilenmeyideğerlendirmek amacıyla sakrifiye edilirken kalan yarısı da geç dönemdeki etkilenmeyideğerlendirmek amacıyla yedi gün sonra sakrifiye edildi. Serum karaciğer enzimleri, karaciğerdokusunda malondialdehit ve doku örnekleri histopatolojik olarak incelendi.Çalışmamızda literatürden farklı olarak iskemik sonkoşullama uygulanan grupta iskemireperfüzyon hasarının öngörüldüğü gibi azalmadığını, aksine arttığını gözledik. Bu hasar artışınının,iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada altın standart olarak ifade edilen iskemik önkoşullama ilegerilediğini gözledik.1
Lokal ileri rektum kanserli hastalarda ameliyat öncesi kemoradyoterapinin anal sfinkter işlevi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi: prospektif, kontrollü çalışma
ÖZETLokal leri Rektum Kanserli Hastalarda Ameliyat Öncesi Kemoradyoterapinin AnalSfinkter şlevi ve Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi: Prospektif, Kontrollü ÇalışmaDr. Aras Emre CANDADokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, nciraltı - ZM RAmaç: Bu çalışmanın amacı, rektum kanserli hastalarda ameliyat öncesi uygulanankemoradyoterapinin (KRT) anal sfinkter işlevi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini objektifölçüm yöntemleri kullanarak araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Şubat 2002-Mart 2006 tarihleri arasında tedavi edilen 57 rektum kanserlihasta çalışmaya alındı. Olgular sadece cerrahi (Grup 1, n=26) ve ameliyat öncesi KRT (Grup 2,n=31) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastalara tedavi öncesi ve ameliyat sonrası6. ayda; Grup 2'deki hastalara ek olarak KRT bitiminde ve ameliyat öncesi anorektal manometri,rektosigmoidoskopi incelemeleri yapıldı, Wexner ve fekal inkontinens yaşam kalitesi (FIQL)anketleri uygulandı.Bulgular: Her iki grupta ameliyat sonrası 6. ayda yapılan ölçümler karşılaştırıldığında Grup 2'demaksimum sıkma basıncı daha düşük (P=0.018), Wexner skoru daha yüksek olarak bulundu(P=0.006); gruplar arasında FIQL anketi sonuçlarında fark izlenmedi. Grup 2'de KRT öncesi veKRT bitimindeki anorektal işlevler karşılaştırıldığında KRT bitiminde anal sfinkter basınçlarıdaha düşük, Wexner skoru ve FIQL anketi sonuçlarının KRT'den olumsuz olarak etkilendiğibulundu. Grup 2'deki hastalar tümör yerleşim yerlerine göre alt rektum ve orta rektum olarakkarşılaştırıldığında anorektal işlevlerde KRT'den etkilenme açısından farklılık izlenmedi.Sonuç: Ameliyat öncesi KRT'nin, anorektal işlevleri kısa dönemde olumsuz etkilediği ve buetkilerin çoğunun ameliyattan sonra 6 aylık dönemde düzeldiği ancak, özellikle eksternal analsfinkter üzerindeki olumsuz etkinin sürebildiği ve sonucunda dışkılama kontinensinin olumsuzyönde etkilenebileceği bulunmuştur. Ameliyat öncesi KRT'nin, lokal nüksü azaltmada etkinolduğu, sağkalım üzerindeki etkilerinin henüz tam olarak belli olmadığı, ayrıca uzun dönemdeanorektal işlevleri olumsuz etkileyebileceği bilgisi hasta ile paylaşılmalı ve rektum kanserlihastaların tedavisi planlanırken hastanın anorektal işlev kapasitesi göz önünde bulundurulmalıdır.1
Ratlarda oluşturulan deneysel kısa barsak modelinde orogastrik benefiberin intestinal adaptasyon üzerindeki etkisi
Kısa barsak sendromu herhangi bir nedenle yaygın ince barsak rezeksiyonu sonrası vücutta görülen; malnütrisyon, dehidratasyon, elektrolit bozuklukları, vitamin eksiklikleri (B12, ADEK), ishal ve steatore ile ortaya çıkan klinik bir tablodur. (1)Kalan ince barsak bölümünde . sindirim ve emilim işlemini kompanze etmeye yönelik gelişen olaylara intestinal adaptasyon adı verilmiştir. İnce barsak boy, çap ve kalınlığında artış, tüm intestinal tabakalarda hiperplazi ve/veya hipertrofi ile emilim ve sindirim işlevi güçlendirilmeye çalışılmaktadır (1,2).İntestinal adaptasyonu hızlandırmak ve güçlendirmek KBS'lu hastaların tedavisinde umut veren seçeneklerden birisidir; bu amaçla çeşitli büyüme hormonları (GH, EGF, TGF-?, GLP-2), makro ve mikronütrientler kullanılmakta ve bu alanda çok sayıda deneysel ve klinik çalışma yapılmaktadır, ancak varılan nokta halen istenilen düzeyde değildir, bu amaçla birçok araştırıcı bu konu üzerinde çalışmaktadır (33).Endojen bakteriler ve dietteki lif KZYA lerinin prekürsörleridir. Diet lifinin tanımı zordur. Pekçok kimyasal maddeden oluşur. Genel olarak sindirilmeyen ancak kolon bakterileri tarafından hidrolize edilen nişastasız polisakkaridlerden ve liften oluşur.Diet lifinin yüksek vizkozitesi ince barsak mokozal hücre proliferasyonunu arttırdığını gösteren çalışmalar vardır.(32) Ayrıca enteroglukagon gibi ince barsak hücre proliferasyonunu artıran peptit hormonları aktive ettiği gösterilmiştir.(35) Başka bir çalışmada ince barsak mukozal kitle ağırlığının ,İntestinal hücre DNA ve RNA miktarlarının diet lifin ( Guar Gum) etkisiyle arttığı gösterilmiştir.(33) Diet lifinin suda çözünen kısmı kolonda tamamen fermentasyona uğrar; goma, pektin, musil ve hemiselüloz oluşur. Bu lifin kolon mukoza proliferasyonuna yol açtığı bilinmektedir.Guar tohumlarından elde edilen, galaktazdan oluşan sORuda eriyen bir polisakkaridin işlenmesinden sonra çözünür guar gum elde edilmektedir (Benefiber®, Novartis). Benefiber guar gum ile aynı kimyasal yapıdadır. Benefiber yüksek miktarda bütirat türevidir. Bütiratkolon mukoza hücrelerinin doğrudan besin kaynağıdır. Molekül ağırlığı 16.000-30.000 daltondur. Kolonda tamamen çözünür ve fermente olur (36). İnvitro fermentasyon ölçümlerinde feçeste, asetat/ propiyonat/ bütirat oranları alımdan 6 saat sonra 60/25/15 ve 24 saat sonra 50/24/23 olarak saptanmıştır (36).Bu çalışmada Benefiberin ( Guar gum) intestinal villus hücre proliferasyonu, intestinal adaptasyon ve anastomoz iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Ratlarda mastektomi ve aksiller lenf nodu diseksiyonu sonrası oluşan seroma üzerine lokal uygulanan antiinflamatuar ilaçların etkileri
Amaç: Meme kanseri tüm kadın kanserlerinin %32'sini oluşturur ve kadınlarda kansere bağlı ölümlerin %19'undan sorumludur (1). Yaşamı boyunca her on kadından birisi meme kanserine yakalanmaktadır. Modifiye radikal mastektomi yapılan hastaların %17-53'ünde seroma gelişmektedir. Seroma gelişimi uzun dönemde flepte basıya bağlı iskemi, nekroz, yara ayrılmasına ve enfeksiyona neden olmaktadır. Oluşan komplikasyonlar nedeniyle hastalar, hastanede daha uzun süre kalmakta ve tedavi maliyetleri artmaktadır. Taranan literatürlerde seroma oluşumunu engellemek ve seroma oranını azaltmak için birçok çalışmaya rastlanılmıştır. Ancak bu çalışmalar klinikte yeterli düzeyde uygulanama alanı bulamamıştır. Taranan literatürlerde mastektomi sonrası oluşan seromaya lokal olarak uygulanan antiinflamatuar ilaçların etkilerini karşılaştıran bir çalışmaya rastlanılmamıştır.Gereç ve yöntem: Deneysel olarak oluşturulan seromalarda basit ve etkili antiinflamatuar etkiye sahip sentetik glukokortikoidler ve COX-2 inhibitörü NSAİİ'lar lokal olarak kullanılarak antiseromal etkileri irdelenmiştir. Çalışma için alınan 30 rat 3 gruba ayrıldı her grupta 10 rat kullanıldı. Kontrol grubundaki (grup1) ratlara mastektomi ve aksiller lenf nodu diseksiyonu yapılarak, serum fizyolojik plasebo olarak kullanıldı ve hayvanlar günlük olarak takip edildi. 7.günde oluşan seroma düzeyi ölçüldü. Seroma volümlerinin 0,7 cc ile 1,8 cc arasında değişmekte olduğu görüldü. Grup1'deki ratlarda flep nekrozu ya da enfeksiyona rastlanılmadı. Grup 2'deki 10 rat'a mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası lokal olarak 30 mgr/kg dozunda methylprednisolone sodium succinate (SoluMedrol) 0,1 cc lokal olarak verildi. Ratlar günlük takip edildi. Seromalar 7. günde aspire edildi. Seröz kolleksiyonların volümlerinin 0 cc ile 0.5 cc arasında değişmekte olduğu görüldü. Bu gruptaki ratların % 40'ında enfeksiyon gözlendi. Grup 3'deki 10 rat'a mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası lokal olarak 0,1 cc meloksikam (Melox amp) 0.2 mg/kg dozunda verildi. Ratlar günlük takip edildi. Bıı grupta da seromalar 7. günde aspire edildi. Seröz kolleksiyonların volümlerinin 0,1 cc ile 0,7 cc arasında değişmekte olduğu görüldü. Grup 3'teki ratlarda yara yeri enfeksiyonu veya flep nekrozuna rastlanılmadı.Bulgular: Grup 1, grup 2 ile karşılaştırıldığında Grup 2' de 7. günde oluşan seroma miktarının anlamlı oranda düşük olduğu saptandı. Grup1 ile grup 3 karşılaştırıldığında grup 3'de 7. günde oluşan seroma oranının düşük olması anlamlı olarak değerlendirildi. Grup 2 ile Grup 3 karşılaştırıldığında ise seroma oluşumu üzerine etkilerinde anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak grup 2'nin %40'ında enfeksiyon görüldü.Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda mastektomi ve aksiller diseksiyon sonrası oluşan seroma üzerine methylprednisolone sodium succinate ve meloksikamın etkili olduğu ancak methylprednisolone sodium succinat'ın yüksek yara yeri enfeksiyon riski nedeniyle tercih edilmemesi gerektiği sonucuna varıldı. Klinikte mastektomi ve aksiller diseksiyonlu bölgede oluşan seromalar için flep yüzey alanları göz önüne alınarak meloksikam (Melox amp) 0.2 mg/kg dozunda lokal olarak aynı seansta, aksiller ve pektoral flep altındaki potansiyel boşluğa verilmesinin uygun olacağı ve bu sık karşılaşılan komplikasyonun kontrolüne bu dozun yeterli olacağı düşünülmektedir.
Farelerde oluşturulan abdominal kompartman sendromunda farklı basınçların akciğerde meydana getirdiği histopatolojik değişiklikler
Amaç: Abdominal kompartman sendromu (AKS) erken tanı ve tedavisi yapılmadığı durumlarda yüksek mortalite ile seyreder. AKS'de akciğerlerde meydana gelen değişiklikler restriktif tiptedir. Primer AKS'de genellikle tedavisi zor akut respiratuar akciğer hastalığı (ARDS) gelişir. Akciğerlerdeki bu değişiklikler de mekanik bası etkendir. Buna rağmen pasif regürjitasyon ve aspirasyonun gösterilmesi AKS'de oluşan akciğer patolojilerinde aspirasyonun da rolü olabileceğini düründürmektedir. Biz AKS'de oluşan akciğer patolojilerinde aspirasyonun da rolü olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu deneysel çalışma; randomize, kontrollü tek kör bir çalışma olarak planlandı. Ağırlıkları 200-220 gram arasında olan 50 Wistar Hannover cinsi erişkin, erkeklerden izole edilmiş dişi rat çalışılmaya alındı. Ratlar 10'narlı 5 gruba ayrıldıktan sonra her grup aç ve tok olmak üzere 5'erli olarak tekrar ikiye ayrıldı. Anestezi sonrası alt karına orta hattan aseptik koşullar altında 1 cm'lik vertikal bir kesi ile laparatomi yapıldı. Peritoneal kaviteye kateterin ucu yerleştirildikten sonra kateter tespit edildi. Grup I=15 cmH2O; grup II=20 cmH2O; grup III=25 cmH2O; grup IV=30 cmH2O basınçta ratların batınları serum fizyolojik ile şişirildi. Kontrol grubuna basınç uygulanmadı.Tok gruplara aynı basınçlar uygulanmadan 30 dk önce gavaj yardımı ile enjektöre çekilen 2cc metilen mavisi oral yoldan verildi. İstenilen basınç elde edildikten sonra yaklaşık 60 dakika beklendi. Ratların akciğerleri anestezi altında çıkartılarak kurban edildi. Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Etik Kurulu'ndan etik onayı alı-narak yapılmıştır.Bulgular: İntraabdominal basınç (İAB) artışıyla akciğerlerde meydana gelen histopatolojik değişikliklerin toplam skorlarında artma tespit edildi. Tok gruplarda meydana gelen histopatolojik değişikliklerin daha yüksek skorlarda olduğu görüldü. Akciğerlerde meydana gelen histopatolojik bulgular 15 mmHg (20 cm H2O) basıncında başladı. On-beş mmHg akciğerlerde histopatolojik bulguların başladığı eşik değer olarak belirlendi. Düşük basınçlarda akciğerlerde meydana gelen histopatolojik değişiklikler açısından kontrol grubu ile anlamlı istatiksel fark bulunmadı. Yüksek basınçlarda (18 mmHg ve üzerinde) peribronşiyel inflamatuar infiltrasyon, alveolar ve bronşiyel hemoraji, intraparankimal vaskuler konjesyon ve tromboz, alveolar destruksiyon, alveol ve bronş lümeninde makrofajlar ve intraparankimal inflamatuar infiltrasyon dereceleri kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı bulundu.Sonuç: AKS'de akciğerlerdeki etkileri 15 mmHg, (20 cmH2O) den itibaren başlamaktadır. Akciğerlerde meydana gelen histopatolojik değişikliklerin derecesi tok gruplarda daha yüksek bulundu. Yüksek basınçlarda (18 mmHg ve üzerinde) akciğerlerde meydana gelen histopatolojik bulgular aspirasyonu destekleyen bulgular olduğu tespit edildi. AKS'de İAB artışının akciğerler üzerine olan etkisi mekanik basıya bağlı meydana gelen restriktif değişikliklere ek olarak pasif regürjitasyon sonrası oluşan aspirasyonun da etkisi olabileceği sonucuna varıldı. Sonuç olarak, 15 mm Hg üzerinde AKS durumlarında, yakın monitorizasyon ve erken dekompresyonun, akciğer komplikasyonlarını azaltabileceği düşünüldü.
Tıkanma ikteri oluşturulan ratlarda karaciğerde apopitotik indeks ve p53 ekspresyonunun incelenmesi
Amaç: Tıkanma sarılığı, cerrahi olarak tedavi edilmesi gerekli bir hastalık grubudur. Tıkanma sarılığı bulunan hastalara uygulanan safra yolları girişimlerinin komplikasyonları nedeni ile morbidite ve mortalitesi çok yüksektir. Ana komplikasyonlar sepsis ve renal yetmezliktir.Apoptosis, DNA bağımlı hücrelerde fizyolojik ve patolojik durumlarda meydana gelebilen yüksek düzeyli bir planlı hücre ölümü mekanizmasıdır. Birçok doku ve özellikle deri, barsak ve immün sistem hücrelerinin düzenli olarak yenilenmesi için apoptosise ihtiyaç duyarlar. Apoptosis iskemik kalp hastalığına, felce, nörodejeneratif hastalıklara, sepsis ve multi organ disfonksiyon sendromunda hakim roldedir. Anlaşılmaktadır ki apoptosisi bloke edebilecek olan farmakolojik ajanların geliştirilmesi sepsis tedavisine rehberlik edebilecek alışılmamış tedavi yaklaşımlarını gündeme getirebilecektir.Çalışmanın amacı, deneysel olarak tıkanma sarılığı oluşturulan ratlarda, tıkanma sarılığında mortalite ve morbiditeyi etkileyen septisemi sürecinde önemli bir yer tuttuğuna inanılan apoptosisin karaciğerdeki düzeyinin histolojik olarak belirlenmesidir.Materyal ve metod: Bu deneysel çalışma Afyon Kocatepe Üniveristesi Tıp Fakültesi Deneysel Cerrahi ve Araştırma Bölümü laboratuvarında, Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Etik Kurulu onayı ile gerçekleştirildi. Ağırlıkları 270 -320 gr arasında değişen 20 adet erkek cins wistar -albino rat ile gerçekleştirilmiştir. Denekler sekizerli iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da koledok izole edildi ( Şekil 4 ) ve kontrol grubunda bu aşamada cerahi sonlandırılırken çalışma grubunda 4-0 ipek ile koledok iki ayrı yerinden bağlandı ve ligatürler arasından tam kat olarak kesildi. Yedinci günün sonunda deney hayvanlarının kuyruklarından kan alındı ve sonuçları istatistiksel olarak analiz edildi. Deney hayvanları histolojik inceleme için karaciğer örneklemesi ve sakrifikasyon amaçlı ikinci kez postoperatif 7. günde eski insizyon üzerinden anestezisi sağlanarak opere edildi ve acı duymamalarına özen gösterildi. Deney ve Kontrol gruplarından alınan karaciğer dokusu örnekleri %10'luk nötral formaline konulmak suretiyle fikse edildi. İmmünohistokimyasal olarak p53 ekspresyonunu göstermek için primer antikor olarak anti-p53 Clone DO-7 (Labvision, Fremont CA, USA) ve sekonder antikor olarak HRP (=Horse Radish Peroxydase) (Labvision, Fremont CA, USA) kullanıldı. Apoptosisin tespiti amacıyla alınan örnekler TUNEL metodu kullanılmak suretiyle boyandı. Işık mikroskobu altında incelenen örneklerde apoptotik ve p53 pozitif hücreler x20 objektif büyütmede her preparatın farklı 10 bölgesinde sayısal olarak değerlendirildi. Hücrelerin sayımı için UTHSCSA Image Tool Image Analysis Programı kullanıldı.Bulgular: Tıkanma ikteri oluşturduğumuz ratlarda postoperatif yedinci gün sonunda direkt ve indirekt bilirubin değerlerinin ortalamasını sırasıyla 6.99/11.70 mg/dl olarak bulduk. Mann ? Whitney U testi ile istatistiksel olarak da bu sonuçların kontrol grubuna göre anlamlı olduğunu tespit ettik.( P=0.001) Yapılan ışık mikroskobik incelemede karaciğer hücrelerinde (hepatosit) apoptotik hücrelerin değerlendirilmesinde; apoptotik hücrelerin deney grubundaki tüm ratların karaciğer dokusunda yaygın olarak mevcut olduğu ve bazı bölgelerde yoğun birikim gösterdikleri tespit edildi (Resim:1-4). Bununla birlikte, kontrol grubundaki ratların karaciğer dokusunda hiçbir apoptotik hücreye rastlanmadı (Resim:5-6). Hepatositlerde p53 ekspresyonunun değerlendirilmesi amacıyla yapılan immünohistokimyasal değerlendirmede; p53 pozitif hepatositlerin deney grubundaki ratların karaciğerinden alınan doku örneklerinde oldukça yaygın olarak mevcut olduğu tespit edildi (Resim:7-9). Ancak kontrol grubundaki ratların karaciğerlerinden alınan doku örneklerinde hiçbir p53 ekspresyonu gösteren hücre tespit edilmedi (Resim:10-11).Sonuç: Apoptosis araştırılması gereken ve birçok hastalık sürecinin durdurulmasına ya da iyileşmenin hızlanmasına olanak sağlayabilecek kapalı bir kutudur. Belli bir stres faktörü altında karaciğerde esas etkili mekanizma apoptosis ise tedavi yaklaşımında farklılık oluşturacağı kesindir. Bu kaskadın daha da açıklık kazanması ve tedavi yaklaşımındaki değişiklikler için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. ZVAD-fmk çalışması buna güzel bir örnektir.Sonuç olarak çalışmamızda tıkanma ikteri grubunda karaciğerde hem apoptotik indeksin arttığını hem de p53 ekspresyonunun immünohistokimyasal çalışmalar sonucu artmış olduğunu tespit ettik.