Bingol University
Discipline

International Relations

Bingol University

1,452

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de siyasal islamın partileşme faaliyetleri: Milli Görüş Partileri örneği

Din ve siyaset ilişkisi, insanlığın gelişme süreciyle birlikte ortaya çıkmış ve ortaya çıktığı tarihten itibaren, insanlığı bireysel, sınıfsal ve toplumsal olarak çok yakından ilgilendirmiş ve derinden etkilemiştir. Siyasal İslam ise İslam'ın derin tarihsel birikiminin oluşturduğu temelde dönemin siyasal ve sosyal gelişmeleri çerçevesinde şekillenmiştir. Siyasal İslam, 19. Yüzyılda İslam toplumlarının Batı toplumlarıyla ilişkilerinin artması ve Batı toplumları karşısında alınan savaş yenilgilerinin sonucuna dayalı olan "Devleti kurtarma" fikri temelinde şekillenmiş, toplumsal ve düşünsel değişimin bir ürünü olarak kendini göstermiştir. Siyasal İslam, toplumun tabanından devletin en üstüne ve devletin tek tipleştirmesine karşı bir hareket olarak görülmektedir. Siyasal İslam kavramı; siyasal olanı, bağımsızlığı, devlet düzenini, kalkınma, büyüme ve sanayileşme gibi kavramları da içinde barındırmaktadır. Siyasal İslam, siyasal olarak ele alındığında, gerek siyasal sistem içerisindeki yeri, gerekse Türkiye'nin siyasal yaşamındaki etkileri konusunda büyük bir yer ve önem arz etmektedir. Siyasal İslam'ı, din ve devlet ilişkisiyle temellendirerek başlayan bu çalışma, Siyasal İslam'ın Türkiye'deki gelişim ve dönüşüm evrelerini dönemlere bölmüş, partileşme süreçlerini, kendi dönemselliği içinde mevcut şartların etkisinde inceleyerek, Türkiye'deki bu akımın en önemli dinamiği olan Milli Görüş partileri üzerinden örneklendirmeye çalışmıştır.

Din-siyaset ilişkileriMilli Görüş HareketiRefah Partisi+3
Resul Türk
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Lübnan'ın bütünleşme sorunları

Lübnan, jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle modern çağ öncesi ve modern çağ sonrası bölgede daima önemli bir merkez olmuştur. Öyle ki, tarihte birçok devlet veya birçok imparatorluk Lübnan bölgesine hakim olmak için savaşlar ve şiddetli çatışmalar içerisinde olmuştur. Bu hakimiyet savaşlarının temelinde ise, Lübnan'ın jeopolitik konumu, deniz hakimiyeti, ticari ulaşım hattı vs. özelliklere sahip olması olmuştur. Çalışmada, Lübnan'ın ulusal bütünleşme sorunlarının temelinde yer alan zaimlik sistemi, mezhepler, dinler arası güç mücadeleleri, dış güçlerin bölge üzerindeki nüfuz mücadeleleri ele alınmış ve bütünleşme sorunlarını gidermek için yapılan antlaşmalar incelenmiştir. Ülkedeki bu değişkenler çerçevesinde bütünleşme sorunlarını giderecek çeşitli varsayımlar ileri sürülmüş ve bu varsayımlarla sorunun çözülmesi amaçlanmıştır. Ancak Lübnan için öne sürülen varsayımlar ülkenin genel yapısı ve güç mücadelelerinin her aile, her mezhep ve her din için devam etmesi; her birinin kendi egemenliğini sağlama çabasında olması ulusal bütünleşme için ileri sürülen çözümlerin gerçekleştirilmesini imkansız kılmaktadır.

AnlaşmalarDini kimlikEtnik kimlik+7
Eray Çakmaklı
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessEN

The Bosniak/Muslim identity in Sandjak: Prospects and challenges

The Sand?ak region populated mostly by South Slav Muslims was a constituent part of the Ottoman Bosnia. Following the Balkans Wars this region was partitioned between Serbia and Montenegro which changed the course of national developments of Muslim/Bosniak community dispersed in Bosnia, Serbia and Montenegro. The maelstrom of events introduced by the end of the Cold War and Yugoslavian bloodshed brought to the fore redefinition of identities deeply embedded in history of relations of the Balkan peoples. Geopolitical transformations exerted substantial influence on the character of Muslim/Bosniak national identity given that their sociopolitical position has been drastically changed. The Sand?ak region for its multiethnic composition and border character continued to serve as a hot point for many further developments. The Sand?ak case involves questions of Bosniaks? relationship toward state, toward majority religious or national communities and toward their own identity. These relationships are deeply influenced by their co-existence and conflict with other communities, pressure or tolerance of the authorities and particular patriotism or alienation within their own countries.This thesis will try to explain the character of the Bosniak identity by demonstrating that it is not homogenous across the Balkan states and that it is reactive to the dominant political discourse of the countries they live in and the attitudes of the surrounding populations. Within this framework, this thesis will try to examine the main patterns and factors for development of more closed, homogenized and mildly radicalized environment of the Serbian part of Sand?ak on one hand, and formation of the more integrative, civic and reactive stand of Bosniaks in Montenegro on the other hand. Consequently, the focus will be on the position of Bosniaks in Montenegro and their position, stand and contributions to the Montenegrin efforts to create a civic and multinational state.Key Words: The Sandžak region, South Slav Muslims, national identity, civic state, multinational state

BalkansBosniaBosnians+4
Melita Rastoder
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İç ve dış tehditler kapsamında ulusal güvenlik politikası oluşumu: Türkiye örneği

Bu çalışmada "İç ve Dış Tehditler Kapsamında Ulusal Güvenlik Politikası Oluşumu" konusu, "Türkiye Örneği" bağlamında araştırılmaktadır. Ulusal güvenlik kavramı, bütün devletlerin politikaları açısından referans olarak görülen üst düzey bir politika olmaktadır. Bu çerçevede devletlerin güvenlik politikalarıyla dış politikalarını belirlemede önemli bir etken olan iç ve dış tehditler ile ulusal çıkarlar yakın bir ilişki içindedir. Bir devletin iç ve dış güvenliğini uluslararası kapsamda sağlayabilmesi ve muhafaza edebilmesi için hem yurt içinde hem de yurtdışında güvenlikle ilgili faaliyetlerini etkin bir şekilde yürütmesi gerekmektedir. Ulusal güvenlik, bir ülkede, bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğünü kapsayan askeri tedbirleri gerektiren faaliyetleri içine almaktadır. Neoliberal küreselleşmenin hakimiyetinin söz konusu olduğu günümüz dünyasında ise ulusal güvenlik, daha geniş bir kapsama alanına sahiptir. Ulusal güvenlik artık sadece askeri boyut dışında ülkelerin ekonomik, siyasi, çevresel ve toplumsal güvenliğini tanımlayan bir kavram haline gelmiştir. Türkiye soğuk savaş dönemlerinde ulusal güvenliğini NATO ve NATO'ya bağlı örgütler aracılığıyla sağlamak durumunda kalmıştır. Türkiye'nin ülkelerarası konumu itibariyle güvenlik konusunda en iyi noktada olması gerekmektedir. Dolayısıyla böylesi önemli bir konuda bilimsel çalışmaların yapılması ile ülke güvenliğine önemli katkılar sağlanabileceği düşüncesi, bu çalışmanın yapılmasına teşvik edici en önemli sebeplerden birisi olmuştur. Neo-liberal küreselleşme sürecinin gelişmesiyle birlikte Türkiye geleneksel ulusal güvenlik politikalarından uzaklaşarak, yeni güvenlik politikalarını izleme durumunda kalmıştır. Bu çalışmada, ulusal güvenlik politikalarının oluşmasında küreselleşmenin etkilerinin neler olduğu ve Türkiye'nin ulusal politikalar oluştururken dikkate aldığı hususlar analiz edilmiştir.

Ulusal güvenlikUlusal güvenlik politikasıUluslararası güvenlik+2
Ersoy Yılmaz Diniz
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sınır aşan göçlerin toplumlar üzerindeki güvenlik algılamalarının incelenmesi: Adıyaman Kahta Karşıyaka Mahallesi örneği

Göç, insanlık tarihinin başlangıcından beri süregelen bir kavram olarak nüfusun bir yerden başka bir yere taşınması olarak tanımlanmaktadır. Başka bir coğrafyaya taşınan birey veya gruplar, o coğrafyanın sosyal ve kültürel alışkanlıklarına dahil olmaktadırlar. Bu nedenle göç eden birey ve gruplarda göç sonrasında bir takım olumlu veya olumsuz etkiler görülebilmektedir. Dış göçler genellikle savaş, ekonomik nedenler, afetler, etnik nedenler ve sınırların değişmesi gibi itici faktörlerin etkisiyle bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşme durumu olarak tanımlanmaktadır. Türkiye ise bulunduğu coğrafi konum nedeniyle yüzyıllardır göç hareketliliğin odağı olmuş ve 2010-2011 yılları arasında meydana gelen Arap Baharının tüm Suriye'yi etkisi altına almasıyla 2011 yılının Mart ayında Türkiye'nin insani değerleri ön plana çıkması ile Suriye'den Türkiye'ye yoğun bir kitlesel göç hareketi başlamıştır. Bu çalışmada itici faktörlerin etkisiyle 2011 yılından itibaren Suriye'den Türkiye'ye gelen kitlesel göç hareketlerinin yoğun bir şekilde gerçekleştiği görülmüştür. Yapılan bu araştırma ile 2011-2023 yılları arasında Adıyaman Kahta ilçesi Karşıyaka Mahallesine Suriye'den göç etmiş bireylerin doğal sakinler üzerindeki toplumsal güvenlik algıları ölçülmüştür

Adıyaman-KahtaGöçlerGüvenlik+5
İrem Güzel
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği'nin düşük karbon ekonomisine geçiş süreci ve Türkiye üzerindeki etkileri

Bu tez çalışmasında küresel iklim değişikliği ve bunu engellemek için küresel alanda, Avrupa Birliği'nde ve Türkiye'de yapılan çalışmalar ele alınmıştır. İklim değişikliği uzun vadede tüm canlıların yaşamını etkileyecek boyutta küresel bir sorundur. İklim değişikliğinin en önemli sebebi Sanayi Devrimi sonrası artış gösteren sera gazı salımları olmuştur. Devletler hem kendileri hem de oluşturdukları topluluklar ile yaptıkları çalışmalarda sera gazı salımını azaltmaya yönelik çalışmalar yapmaktadırlar. Özellikle Avrupa Birliği bu konuya her zaman çok duyarlı olmuş ve küresel alanda yapılan çalışmalarda öncü rol oynamıştır. Bu çalışmada Avrupa Birliği'nin iklim değişikliği ile mücadele bağlamında attığı adımlar, düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde oluşturduğu politikalar ve özellikle 2019 yılında imzalanan Yeşil Mutabakat incelenmiştir. Avrupa Birliği, düşük karbon ekonomisi hedefine yönelik olarak yoğun bir şekilde çalışmaktadır. Bu hedef, Avrupa Birliği'nin sera gazı emisyonlarını azaltmak, enerji verimliliğini artırmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını teşvik etmek suretiyle iklim değişikliğiyle mücadeleye yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Avrupa Yeşil Mutabakatı bu yönde bir yol haritası niteliğindedir. AB bu Mutabakat kapsamında sadece kendi içinde değil, komşuları ve dünyanın diğer bölgelerinde de düşük karbon ekonomisine geçişi sağlamaya yönelik uygulamalar oluşturmaktadır. Bu bağlamda, bu tez çalışmasında, AB'nin düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinin ve özellikle Yeşil Mutabakat kapsamında oluşturmakta olduğu uygulama ve yasaların Türkiye açısından ortaya çıkardığı tehdit ve fırsatların değerlendirilmesi hedeflenmiştir.

Demet Akdağ
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa bütünleşme sürecinde azınlıkların konumu

1990'lar dönemi incelendiğinde, azınlık hakları ve koruma rejiminde ayrımcılıkla mücadele gibi, sınırlı korumadan, azınlık kültürlerinin, dillerinin gelişimini kolaylaştırmada ve azınlıklar için sosyal, siyasi, kültürel, dini, ekonomik ve kamusal yaşamda katılımcı bir rolü teşvik etmede devletlerin geçmişe nazaran daha aktif bir katılımından söz etmek mümkündür. 1990 ve sonrasındaki yıllarda Orta ve Doğu Avrupa'da gerçekleşen ırksal temelli gerilimler ve çatışmalar, azınlık olgusunun ve azınlık haklarının Avrupa'da yaşamsal ve stratejik önemini ortaya koymuştur. Bu doğrultuda AB, Avrupa Konseyi, AGİT ve birçok kurum ve kuruluş, etkin olarak azınlıkların problemlerine ve azınlık haklarının bölgesel olarak Avrupa'da hatta ötesinde kökleşmesi ve benimsenmesi konusunda girişim göstermektedirler. Tez çalışmasında AB'nin azınlık rejimi ve azınlık yönetiminin hangi azınlık yönetim modeli içerisinde değerlendirileceği, hangi çokkültürlülük yaklaşımının varsayımlarına denk düştüğü, AB üye ülkelerin azınlık politikalarının hangi azınlık yönetim modelin unsurlarına paralellik taşıdıkları, AB'nin birincil ve ikincil mevzuatlarında yer alan azınlıklar ile ilgili ifadelerin azınlık modellerinden ve çokkültürlülük yaklaşımlarından hangilerine benzerlikler taşıdığı gibi sorulara cevap bulunması amaçlanmıştır. Bu bağlamda tez çalışmasının kurgusal yapısında ilk önce çokkültürlülük ve azınlıklarla ilgili olarak kuramsal ve kavramsal çerçeve inşa edilmiş, uluslararası alanda, farklı toplumsal yapılarda ve farklı devlet yapılarındaki tezahürleri ve tanımlamaları aktarılmıştır. Daha sonra aşağıdan yukarıya veya parçadan bütüne doğru bir araştırma eğilimi içinde oluşturulan azınlık yönetim modellerinin temel unsurları karşılaştırmalı şekilde aktarılmış ve üye ülkelerin azınlık politikaları incelenerek hangi azınlık yönetim modeline denk düştüğü tartışılmıştır. Son olarak, tarihsel süreç içinde AB ve üye ülkelerin azınlık algılamaları ve standartların evrimi, AB'nin kurucu antlaşmalarında ve kurumlarının çalışmalarında azınlıklarla ilgili hangi prensiplerin ortaya konulduğu ve AB- azınlık ilişkileri azınlık yönetim modelleri ve çokkültürlülük yaklaşımları çerçevesinde aktarılmıştır. Tez çalışmasının temel iddiası ise, AB'nin azınlık rejiminin, standartlarının ve yönetiminin liberal ve radikal çokkültürlülük yaklaşımının varsayımlarına denk düştüğü ve uzlaşmacı siyaset ve işbirlikçi azınlık yönetim modelinin unsurlarını içinde barındırdığı iddialarıdır. Tez çalışmasında bu iddialar kanıtlanmaya çalışılmıştır.

Avrupa Birliği
Gün Taş
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

NATO'nun uluslararası/bölgesel güvenlik mimarisine katkıları: Kriz yönetimi/ Kosova örneği

Bu çalışmanın teorik kısmında ''insani güvenlik'' bilhassa ''insani müdahale kavramı'' üzerinde durulmuştur. Değişen uluslararası ortamın NATO'nun misyonunu doğrudan etkilemesi yanında dönüşümünü de zorunlu kılmıştır. Örgüt içerisinde dönüşüm gerçekleştirirken aynı zamanda genişleme ile birlikte derinleşmede gerçekleşmiştir. Böylece NATO bölgesel güvenlik örgütü misyonunu uluslararası güvenlik örgütü misyonuyla güncellemiştir. Değişen uluslararası ortamda tehdit kavramının içeriği de genişlemiş ve NATO yüklendiği sorumluluk kapsamında belli noktalarda müdahalelerde bulunmuştur. Balkanların çok etnisiteli yapısı bölgede yaşanan etnik temizliğe kadar ulaşan birtakım sorunlar nedeniyle uluslararası örgüt müdahalesini zorunlu kılmıştır. Uluslararası güvenliği sağlamakla sorumlu BM'nin bu bağlamda gereken reaksiyonu göstermemesi ve müdahale noktasında yetersiz kalması, NATO'nun uluslararası ortamda en çok konuşulan Kosova müdahalesini gerçekleştirmesine neden olmuştur. ''İnsani müdahale'' gerekçesiyle uygulanan Kosova müdahalesi BMGK onayı olmadan NATO'nun gerçekleştirdiği ilk alan dışı müdahaledir. NATO'nun gerçekleştirdiği alan dışı müdahalede BMGK onayı teamülen aranırken, BM bu anlamda tıkanık bir sisteme sahiptir. BM'de bulunan beş daimî üyenin veto hakkı sebebiyle karar sürecinde kilitlenmeler yaşanmaktadır. NATO'nun alan dışı bölgelere BMGK kararı olmaksızın müdahale etmesi, NATO'yu uluslararası güvenlik konularında aktif bir aktör haline getirmiştir. BMGK onayı olmadan gerçekleştirdiği alan dışı müdahaleler BM'nin yapısında birtakım tartışmalara sebep olmuştur. Bu müdahalenin BM tarafından sorgulanmasına sebep olmasının yanında uluslararası ilişkilerde anlaşmazlık yaşanmasına sebep olan durum ise BMGK onayı alınmadan gerçekleştirilen bir müdahale olmasıdır.

Esra Albayrak
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Suriye iç savaşı sonrası Türkiye'ye gelen Suriyelilerin AB–Türkiye diplomatik ilişkilerine etkileri

Çalışmanın temel amacı, Suriye İç Savaşı sonrası Türkiye'ye gelen Suriyelilerin Türkiye – AB diplomatik ilişkilerine etkileri olup olmadığını, varsa bu etkilerin ne yönde olduğunu incelemektir. Bu çerçevede literatür taraması yapılmış, raporlardan yararlanılmış ve vaka analizi yöntemi kullanılmıştır. Türkiye'ye gelen Suriyelilerin Türkiye – AB diplomatik ilişkilerine etkilerini inceleyebilmek için Suriye İç Savaşı'nın başladığı 2011'den sonraki Türkiye – AB ilişkileriyle 2011 öncesi Türkiye – AB ilişkileri karşılaştırılmıştır. Araştırma sonucunda Türkiye'ye gelen Suriyelilerin demografik bir güç olarak görülüp, bu açıdan Türkiye ve AB diplomatik ilişkilerine etki ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu etki, AB ve Türkiye tarafından, Türkiye'deki Suriyelilerin çıkarlar ve reel politik bağlamında değerlendirilmeleri doğrultusunda ortaya çıkmaktadır. Daha net ortaya koymak için durum çalışması yapılmış, Geri Kabul Anlaşması ve vize serbestisi gibi konularda tarafların tutumları incelenmiştir. Hem Türkiye hem de AB tarafı, Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinde ortaya çıkan vize serbestisi ve katılım müzakerelerinin hızlandırılması gibi konularda Türkiye'deki Suriyelileri bir pazarlık aracı olarak kullanmış, AB tarafı kendi ekonomik ve demografik yapısını korumak amacıyla Suriyelilerin Türkiye'de kalması için Türkiye'ye birtakım tavizler vermeyi teklif etmiştir. Türkiye ise bu durumu kendi ulusal çıkarları ve reel politik çerçevesinde değerlendirerek AB'ye karşı avantaj elde etmeye çalışmıştır. Sonuç olarak Türkiye'deki Suriyelilerin Türkiye – AB diplomatik ilişkilerinde belirleyici bir etkisi olduğu ortaya konmuştur.

Erol Nagaş
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İkinci Karabağ savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni jeopolitik durum ve Azerbaycan dış politikası üzerindeki etkileri

Kafkasya bölgesi, stratejik konumu, jeostratejik önemi ve zengin doğal kaynaklarıyla uluslararası ilişkiler açısından büyük bir öneme sahiptir. Azerbaycan, topraklarının uzun süredir işgal altında olmasına rağmen uluslararası hukuka uygun ve barışçıl çözüm yollarını savunmaktadır. Bu çabalar, bölgenin istikrarı ve güvenliği açısından kritik bir öneme sahiptir. Buna karşılık Ermenistan, Amerika Birleşik Devletleri ve 2020 yılına kadar Rusya Federasyonu dahil olmak üzere çeşitli Avrupa devletlerinin zımni desteğiyle istilacı ve uzlaşmaz bir tavır sergilemektedir. Azerbaycan, 2020 yılının sonlarında yaşanan 44 gün süren kısa savaş sonrasında işgal altındaki topraklarının bir kısmını geri almıştır. Ancak bu askeri zafere rağmen, çatışma siyasi ve diplomatik düzeyde devam etmektedir. Azerbaycan'ın jeopolitik ortamda ilerlemesi ve bölgesel istikrara katkı sağlaması için stratejik bir politika oluşturması ve uluslararası platformlarda aktif bir rol oynaması gerekmektedir. Araştırma bulguları, bu yeni aşamanın Kafkaslar ve çevre komşu ülkeler dahil olmak üzere daha geniş coğrafi bir alandaki güç dengelerini etkileyebileceğini öne sürmektedir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki işbirliği çabaları, bölgede uzun süredir devam eden "statüko"yu değiştirmiştir. Bu işbirliği, bölgedeki etkili aktörler olan Rusya ve İran için de sonuçları olan yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu durum, bölgesel jeopolitik dengeleri etkileme potansiyeline sahiptir. Rusya'nın savaş sırasındaki politikası sadece Kafkasya'ya özgü hassasiyetlerle değil, aynı zamanda Türkiye ile ilişkilerin gelişen dinamikleri tarafından da şekillenmiştir. Sonuç olarak Türkiye-Rusya ilişkilerinin karşılıklı etkileşimi, Azerbaycan'ın Rusya ile olan bağları ve Paşinyan hükümetinin Batı yanlısı tutumuyla devam eden sürecin şekillenmesine önemli bir rol oynamaktadır.

Lamıya Ahmadova
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Political liberalization in Egypt: The impact of external actors

Among the factors such as political culture (including Islam), civil society, and political economy that both enhance and hinder the political liberalization of Egypt, the external actors namely, the USA and the EU seem to play a significant role in this process. Although both actors through the aid programs, bilateral agreements, direct grant programs, partnership initiatives, international financial institutions, association agreements, action plans, and neighborhood policies seem to be working very hard to promote political liberalization and democratization in Egypt, they keep failing in this process.Actually, rather than promoting political liberalization in Egypt, by hindering the process, they are enhancing the political de-liberalization in the country. Why do the USA and the EU despite their enthusiastic efforts to enhance political liberalization in Egypt do not succeed? ?is the main question this research. In an attempt to resolve this question the thesis will analyze the issue through two approaches of the comparative politics, the structural approach and the rational choice theory. The thesis will first analyze the structure of the aids given by the USA, particularly the USAID (United States Agency for International Development) and the structure of the EU?s decision-making mechanisms by concentrating on the conflicting foreign policies of the member states. Then it will analyze the rational choices made by the two main actors, the USA and the EU?how they are making their choices among a group of alternatives given to them.Keywords: Egyptian politics, political liberalization, democratization, democracy promotion, external actors, EU, USA, structure, rational choice.

United States of AmericaEuropean UnionDemocracy promotion+4
Erkan Okalan
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Vietnam Savaşı döneminde bir yumuşak güç aracı olarak hollywood: Apocalypse now redux ve the green berets

Amerika Birleşik Devletleri'nin kültürü, ideolojisi ve siyasi politikaları Soğuk Savaş'ın gündemini şekillendirmiştir. Bu süreçte Pentagon, Hollywood'u kullanarak komünizmi çeşitli şekillerde korkutucu bir tehdit olarak tanımlamış ve ABD'nin siyasi ideolojilerini benimsemeyen ülkelerle mücadele etmiştir. Hollywood, devlet dışı aktör olması nedeniyle yönetim teknolojisinin bir semptomu olarak Washington'un politikalarını da eleştirmiştir. Bu çalışmada, Amerikan askerlerinin özgürlüğün savunucusu olarak İkinci Dünya Savaşını kazanmasını sağlayan milliyetçi ideolojinin, Asya'daki komünizm tehdidine karşı konumlanma süreçleri araştırılmış ve yumuşak gücün değişkenliğine bağlı olarak Beyaz Sarayın komünizmle mücadele kapsamındaki politikaları, Vietnam Savaşı dönemindeki iki film üzerinden incelenmiştir.

Cihan Özsöz
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Afrika ülkelerinde yumuşak güç kullanımı ile bölgesel güç olma arayışı: Afrika Boynuzu örneği

Bu çalışma, Türkiye'nin özellikle 2002 yılı sonrası değişen dış politika anlayışı ile birlikte oluşturduğu çok çeşitli diplomasi faaliyetlerinin Afrika kıtası ülkelerine yönelik uyguladığı faaliyetleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın kapsamı dahilinde Afrika kıtasının Afrika Boynuzu bölgesinde ve ilgili ülkeleri olan Somali, Eritre, Cibuti ve Etiyopya ülkelerinin Türkiye'nin giderek önem kazanan yumuşak güç unsurlarının üzerinde ele almayı amaçlamıştır. Türkiye'nin bölgede bölgesel bir güç olma istenci doğrultusunda bir araç olarak kullandığı yumuşak gücüne yönelik karşılıklı ticari ilişkilerin gelişmesi, tarih ve kültürel değerler, insani yardım faaliyetleri, askeri ve savunma iş birlikleri ve arabuluculuk faaliyetleri ile şekillenen yumuşak gücüne yönelik hipotezler oluşturularak bu doğrultuda bulgular ile sınanmış ve değerlendirilmiştir. Çalışmanın Türkiye'nin Afrika Boynuzu'ndaki oluşturduğu siyasi varlığın ve bu varlığın nasıl oluşturulduğuna dair bulguları ortaya koymaya amaçlayarak hem güncel akademik literatüre katkı sağlamak hem de jeopolitik olarak taşıdığı önemi vurgulamayı amaçlamaktadır.

Emre Kayacı
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'de Amerikan karşıtlığı: Krizler üzerinden bir değerlendirme

Bu çalışma, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişimini, stratejik kırılma noktalarını ve Amerikan karşıtlığının toplumsal dinamiklerini kapsamlı biçimde analiz etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan ticari ve diplomatik temaslardan, Soğuk Savaş sürecinde kurumsallaşan stratejik ortaklıklara kadar uzanan süreç, çok boyutlu bir çerçevede ele alınmıştır. Araştırma, tarihsel belge taraması, medya söylem analizi ve kamuoyu verileri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, belirlenen dört hipotez çerçevesinde Türkiye'de Amerikan imajının dönemsel olarak nasıl şekillendiği, kriz anlarında kamuoyundaki karşıtlığın nasıl yükseldiği ve bu durumun dış politika tercihlerine nasıl yansıdığı ampirik verilerle desteklenmiştir. Özellikle 1964 Johnson Mektubu, 1974 Kıbrıs Harekâtı ve 2003 Irak Savaşı gibi kritik dönemlerde ortaya çıkan stratejik kırılmaların, Türkiye'nin alternatif ittifaklara yönelmesini ve Rusya gibi aktörlerle ilişkilerini derinleştirmesini beraberinde getirdiği tespit edilmiştir. Amerikan yardımlarının medyada nasıl olumlandığı, kriz dönemlerinde ise kamuoyunda nasıl bir tepki doğurduğu ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Sonuç olarak, Türkiye-ABD ilişkilerinin yalnızca diplomatik düzlemde değil, toplumsal algılar ve medya söylemleri üzerinden de şekillendiği ortaya konmuştur

Ezgi Güngör
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Tek parti dönemi eğitim politikasında ideolojilerin yeri: hasan ali yücel örneği

Bu tez, 1923-1950 yılları arasında Türkiye'de Tek Parti Dönemi'nde uygulanan eğitim politikalarını ve bu politikaların dayandığı ideolojik temelleri incelemektedir. Çalışma, özellikle 1938-1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanı olarak görev yapan Hasan Ali Yücel'in eğitim anlayışı üzerinden dönemin eğiitm politikalarını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın kuramsal çerçevesini sosyal inşacılık yaklaşımı oluşturmaktadır. Bu yaklaşım aracılığıyla, eğitim politikalarının yalnızca pedagojik değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir inşa süreci olduğu varsayımından hareket edilmiştir. Bu bağlamda Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan tarihsel miras, Cumhuriyet'in kent eğitim uygulamaları, Köy Enstitüleri ve müfredat değişimleri ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Köy Enstitüleri gibi kurumlar, dönemin ideolojik hedeflerini sosyal inşa perspektifinden yansıtan önemli örnekler olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışma, erken Cumhruiyet döneminde eğitim politikalarının ideoloji ve toplumsal inşa ilişkisini anlamaya ve yorumlamaya katkı sunmayı hedeflemektedir.

Dilan Kadiroğulları
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği'ndeki yeşil dönüşümün Çin'deki yeşil dönüşüme etkileri

Bu çalışma, Avrupa Birliği'nin (AB) yeşil dönüşüm sürecinin Çin'in yeşil kalkınma stratejisi üzerindeki etkisini, uluslararası iklim yönetişimi çerçevesinde ele almaktadır. Küresel sera gazı emisyonlarının büyük kısmını oluşturan ve dünya ekonomisinde belirleyici rol oynayan bu iki aktörün çevre politikaları, yalnızca ulusal düzeyde değil, aynı zamanda uluslararası sistemin geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır. Çalışmada öncelikle uluslararası iklim anlaşmalarının AB ve Çin'in iklim politikalarına etkisi değerlendirilmiştir. Ardından, AB'nin Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM) Fit for 55 paketi ve Emisyon Ticaret Sistemi gibi araçları ile Çin'in Güzel Çin İnisiyatifi, ulusal karbon piyasası ve 1+N politika çerçevesi karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. AB ve Çin arasındaki ticaret, stratejik hammaddeler ve teknolojik bağımlılık gibi alanlardaki karşılıklı bağımlılık da analiz edilmiştir. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ve AB-Çin Kapsamlı Yatırım Anlaşması (CAI) örneklerinden yola çıkılarak, yeşil politikaların ekonomik araçlara ve jeopolitik stratejilere nasıl dönüştüğü ortaya konmuştur. Çalışma AB'nin iklim politikalarının Çin'in çevre stratejileri üzerindeki etkisini değerlendirerek, iki küresel aktörün yeşil dönüşüm sürecinde nasıl bir etkileşim içinde olduklarını ortaya koymaktadır

Elifnur Kalma
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessEN

The evolution of the responsibility to protect doctrine in the rhetoric and actions of the permanent members of the united nations security council

Humanitarian intervention has been one of the most controversial issues in international politics over the last decades; the controversy arises from the tension between the norm of state sovereignty and universal human rights. The practice of humanitarian intervention has always created doubts for those who argue that it has been undertaken for the sake of national interests of states. With a view to resolving that tension, the International Commission on Intervention and State Sovereignty came up with the concept of the 'Responsibility to Protect' (R2P) that puts forward universal rules for the use of force in another country for protecting people whose fundamental rights are grossly violated by their own governments. However, there are still reservations about the effectiveness of R2P to halt violence in states suffering from civil war and about the intentions of states that use the doctrine of R2P to intervene militarily in another country. In order to examine the effectiveness of this doctrine, this study analyzes the rhetoric and actions of the permanent members of the United Nations Security Council (UNSC). Against the theoretical background of R2P, this study compares the attitudes of the UNSC permanent members toward the humanitarian crises before the adoption of R2P (Rwanda, Bosnia, and Kosovo) and their attitudes toward the humanitarian cases during the post-R2P period (Libya and Syria). Overall, this thesis demonstrates the failure of the new doctrine to have caused a meaningful change in the behavior of the UNSC toward protecting strangers for the sake of common humanity and the failure of the doctrine to have created a more solidarist international community that does not prioritize or protect national interests at the expense of human rights and human security. Keywords: Responsibility to Protect, Humanitarian Intervention, United Nations Security Council, Rwanda, Bosnia, Kosovo, Libya, Syria.

United Nations Security CouncilUnited Nations Protection ForceBosnia+5
Zehra Funda Savaş
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessEN

Federalism and conflict management: The cases of Nigeria and South Africa

There is an increasing scholarly interest in federalism studies among the students of political science which gained more currency within the last few decades. The popularity of federalism in the academia coincides with the importance of issue in the political field especially among the policy-makers of multi-ethnic societies. Given the surge in federalism studies, it is no surprise that the literature on federalism is immense, however, not much work is done to analyze the capacity of federalism to reduce or eliminate intra-group or inter-groups conflicts. This study is the product of the academic and political interest in federalism. It also aims at providing a contribution to the analysis of the potential linkage between federalism and conflict management and the feasibility of federalism as an effective conflict management device. Two African countries have been selected as case studies in our humble effort to contribute to a still-evolving field; South Africa, a quasi-federal country by post-1994 (democratic) transition era and Nigeria, the first and longest-standing federal African country. Federal arrangements and practices in each case have peculiar characteristics which evolved in different historical and socio-political contexts. This explains why the application of federalism and its capacity to manage conflicts differ in both of our case studies. As the conclusion part will indicate, South African federalism has been more successful in accommodating conflicts when compared to that of Nigeria; albeit we cannot claim that Nigerian federalism has completely failed in that regard. However, while analyzing the relative failure of Nigerian federalism in conflict management, one should consider the fact that federalism is a process and, thus, the conflict management capacity of federal applications is better seen in the middle or long-term. Moreover, it is not the ?federal idea? which failed in the Nigerian case but the lack of full implementation of federal principles -which requires some revisions- adopted through constitutional provisions. Keywords: Federalism, Conflict Management, South Africa, Nigeria.

Elem Eyrice Tepeciklioğlu
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessEN

Turkey and Slovakia: A comparative study of EU accession process

Slovakia, a former communist country, became a member of the European Union in May 2004. This process is characterized by the change of political regime, more particularly, replacement of an `authoritarian? regime ruled by the Prime Minister Me?iar with a pro-EU regime ruled by his successor Mikulá? Dzurinda as a result of the 1998 parliamentary elections. Turkey, half European, half Asian, Muslim but secular, democratically ruled overpopulated country applied for an associate membership to the European Economic Community in 1959, which is perceived to be Turkey?s first official contact with the Club. However, now, in year 2013, Turkey seems to be in `stalemate? in its accession process. The aim of this thesis is to compare the two countries? EU accession processes, more accurately, their economic and political environments during the processes. The author of this thesis presupposes certain similarities concerning their progresses during their accession paths. The comparison in this thesis is done on a ground of EU conditionality, as well, more particularly, on its affectivity on Turkey and Slovakia. As a result, the author is willing to understand why Turkey still has not been able to enter the EU, in spite of certain similarities with Slovakia?s political and economic environment during the accession process. It is proposed that the EU?s approach to Turkey and its potential membership has been different than that of the EU?s approach to Slovakia?s or any other Central and Eastern European countries? membership.

Lucia Estvancova
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ermenistan-Azerbaycan, Dağlık Karabağ sorununun çözümü sürecine üçüncü tarafların etkileri

Uzun bir süre Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dahilinde birlikte yaşayan Azerbaycanlılar ve Ermeniler arasındaki sorun SSCB'nin son yıllarında patlak vererek çatışmaya dönüşmüştür. Fakat Karabağ sorununun arka planı incelendiğinde husumetin daha eskilere dayandığı ve Ermenilerin bu coğrafyaya yerleştirilmesi ile başlandığı görülmektedir. Ermenistan-Azerbaycan, Dağlık Karabağ sorunu sadece bu iki ülkeyi olumsuz etkilemekle kalmamış, Türkiye de dahil olmak üzere tüm bölge ülkelerine etkisi olmuş ve onları da içine çekmiştir. Bu bağlamda üçüncü taraf ülkeler kendi çıkarlarını gözetlemek amacıyla bu sorunun çözümünde etkin rol üstlenmeye ve dengeleri kendi lehlerine çevirmeye çalışmıştır. Ermenistan-Azerbaycan, Dağlık Karabağ sorununun çözüme kavuşturulması bölgesel ticaret ilişkilerinin kurulması, bölgenin güvenliğine tehdit oluşturan unsurların aradan kalkması, enerji kaynaklarının arz güvenliğinin sağlanması açısından önemli olması çalışmaya değer kazandırmaktadır. Bu bakımdan araştırmada "Üçüncü taraflar Ermenistan-Azerbaycan, Dağlık Karabağ sorununun çözüm sürecinde nasıl bir etkiye sahiptir?" sorusuna yanıt aranmaktadır. Aynı zamanda "Dağlık Karabağ sorunu iki ülke arasında (Azerbaycan ve Ermenistan) anlaşmazlık olarak nitelendirilse de, etki alanı daha büyüktür ve jeopolitik dengeyi değişme potansiyeline sahiptir", "Sorunun çözümü için oluşturulmuş Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanları arabulucu olarak tarafsızlıklarını koruyamamıştır", "Türkiye Azerbaycan'a gerek politik, gerekse askeri silah anlamında desteğiyle Rusya Federasyonu'nu çatışmaya doğrudan müdahale etmekten çekindirmiştir" olmak üzere argümanlar belirlenmiştir. Çatışma çözüm yöntemleri bağlamında değerlendirme yapılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sorusunu yanıtlamak ve sorunu daha iyi anlamak açısından çalışma içerisinde çatışmanın arka planı incelenmiş ve bu sorunun çözümünde uygulanmış çatışma çözüm yöntemleri ele alınmıştır. Son bölümde Türkiye'nin Karabağ sorunu açısından nasıl bir tutum içerisinde olması, ne tür bir politika izlemesi ve sorunun çözümüne nasıl etki etmesi irdelenmiştir.

AzerbaycanDağlık KarabağErmenistan+7
Vugar Tarverdıyev
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Milenyum sonrası İran'ın Ortadoğu'daki nüfuz çalışmaları: Lübnan örneği

Birçok çatışmaya ev sahipliği yapan Lübnan toprakları 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğuna bağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nda itilaf devletlerine karşı yenik düşmüş ve toprakları itilaf devletleri arasında paylaşılmıştır. Böylece Lübnan toprakları Osmanlı'nın ardından Fransa hâkimiyeti altına girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa, Lübnan ve Suriye'yi işgal etmiştir. 1943 yılına gelindiğinde ise Lübnan bağımsızlığını kazanarak bağımsız devletlerarasına katılmıştır. Lübnan 1975 yılına gelindiğinde büyük bir çatışmaya ev sahipliği yapmıştır. Ülkede uzun yıllar boyunca birlikte yaşayan farklı mezhebe mensup gruplar aralarında savaşmaya başlamışlardır. Bu savaş ülkede büyük yıkımlara sebep olmuştur. İç savaş 1989 yılında imzalanan Taif anlaşmasıyla son bulmuştur. Anlaşma sonucunda ülkedeki Hizbullah dışındaki bütün milis gruplar silahsızlandırılmıştır. Lübnan'da yaşanan bu iç savaş dış güçlerin ülkeye müdahale etmesini kolaylaştırmıştır. Ortadoğu bölgesinde kendine yeni bir misyon yükleyen İran ise Lübnan Şiileri aracılığıyla ülkede söz hakkı elde etmiştir. Suriye Lübnan'da söz sahibi bir ülke konumundayken 2005 yılında Refik Hariri suikastının sorumlusu olarak görülmüş ve Lübnan'ı terk etmek zorunda kalmıştır. Bu gelişme Lübnan'ın bugün ki siyasi hayatına uzanan etkiye sahiptir. Lübnan siyasi hayatı Hariri suikastının ardından günümüzde de devam eden 8 Mart ve 14 Mart grubu şeklinde ikiye ayrılmıştır. 8 Mart grubunun bir partisi olan Hizbullah ise İran İslam Cumhuriyeti'nin askeri ve ekonomik olarak desteklediği, Lübnan'ın önemli örgütü haline gelmiştir. Bölgede nüfuz gücünü arttırmaya çalışan İran Lübnan'da Hizbullah'ı, Filistin'de Hamas'ı, Yemen'de Husileri desteklemeye devam etmektedir. Hizbullah'ın İsrail saldırıları karşısında göstermiş olduğu başarı, Lübnan halkının takdirini kazanmasını sağlamıştır. Fakat Suriye iç savaşına bir aktör olarak müdahil olması Hizbullah'ın Lübnanlı bir parti olup olmadığı hususunda sorgulanmasına neden olmuştur. İran yöneticilerinin yanısıra Hizbullah liderlerinin yapmış olduğu açıklamalar Hizbullah ve İran arasındaki yakın ilişkiyi kanıtlar niteliktedir. Bu ilişki bazı kesimler tarafından hoş görülürken İsrail ve ABD gibi bazı ülkeler tarafından tedirginlikle karşılanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Lübnan, İran İslam Cumhuriyeti, Hizbullah, Dış Politika, Velayet-i Fakih

HizbullahLübnanNüfuz+4
Musa Batuhan Köyel
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Doğu Ortaklığı kapsamında Azerbaycan'ın kazanımları

20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olan Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu bu birliğe üye olan bazı devletler birbiri ardına bağımsızlıklarını kazanmasıyla bir güç boşluğu doğmuş ve bu boşluğun acilen doldurulması gerekmiştir. Avrupa Birliği (AB) bu fırsattan yararlanarak, bu devletleri kendine çekmek ve onlardan yararlanmak için Doğu Ortaklığı Teşkilatı'nı kumuştur. Doğu Ortaklığı AB'i Üye Devletleri ile altı Doğu Avrupa devletleri'ni içeren (Azerbaycan, Beyaz Rusya, Gürcistan, Ermenistan, Moldova Cumhuriyeti ve Ukrayna) ortak bir girişimdir. Doğu Ortaklığı, ortak bir demokrasi, refah, istikrar ve artan işbirliği alanı oluşturmayı amaçlamaktadır. Doğu Ortaklığı Teşkilatı'nın güncel bir konu olduğu ve alınan kararların dünya çapında önemli bir etki yaratığından bu Çalışmada Doğu Ortaklığı Teşkilatı ele alınarak Doğu Ortaklığı Teşkiları'nın tarafı olan ülkelere nelerin vaadettiği, hangi yönden etki yaratığı, özellikle de Azerbayan için ekonomik ve siyasal bakımından ne tür bir değişikliklere yol aştığı sorusuna cevap aranmıştır. Çalışmada Doğu Ortaklığı Teşkilatı kapsamında AB ülkeleri için ekonomik, siyasi ve sosyal bağlamda jeopolitik öneme sahip olan, Kafkasya'nın önde gelen devleti olan Azerbaycanla ikili ilişkileri incelenmiştir. Bu çalışmanın temel amacı, Azerbaycan'ın AB Doğu Ortaklık Teşkilatı kapsamında elde ettiği kazanımları araştırmak ve bu kazanımların neler olduğunu incelemektir. Bu kazanımları anlamak için öncelikle AB'nin kuruluşunun tarihsel evresi ve bu birliğin mantıklı bir devamı olarak Doğu Ortaklığı'nın ortaya çıkışı anlatılmaktadır. Bu çalışmada betimsel-analitik yöntem kullanılarak problemin tanımı ve çeşitli boyutları ile sorularının objektif olarak incelenmesi, problemlerin bilimsel bir analizi ve problemlerin detaylı mantıksal bir değerlendirmesi yapılmıştır. Bu çerçevede söz konusu yönteme göre Doğu Ortaklık Teşkilatı kapsamında Azerbaycan'ın bu teşkilattan ekonomik, siyasi, kültürel ve güvenlik bağlamında neler kazandığı açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmada nicel ve tümevarımsal yöntemler kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Doğu Ortaklığı Programı, Sovyetler Birliği, Avrupa Komşuluk Politikası, Azerbaycan-Avrupa Birliği İlişkileri,

Avrupa BirliğiAzerbaycanDoğu Ortaklığı+2
Elkhan Asgarov
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

ABD'nin Barack Obama dönemi Suriye politikası

George W. Bush döneminden sonra ABD başkanlığına seçilen Barack Obama halefinden kalan birçok sorunu miras almıştır. Bush ve yönetiminin özellikle 11 Eylül olaylarından sonra uyguladığı önleyici savaş doktrini ile Afganistan ve Irak'a yönelik askeri müdahaleleri ABD dış politikası açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu iki ülkeye yönelik askeri müdahaleler ABD'nin hem ekonomik anlamda yıpranmasına hem de uluslararası arenada prestijinin sarsılmasına neden olmuştur. Ayrıca ABD ekonomisi Afganistan ve Irak'a yönelik askeri müdahaleler ve daha sonra ortaya çıkan 2008 Finansal Krizi sonucu ciddi yaralar almıştır. George W. Bush döneminin yarattığı bu kriz döneminde değişim ve umut vaatleri ile ABD başkanlığına gelen Obama yönetiminin önceliğini iç politika sorunları oluşturmuştur. Obama yönetimi hem iç politikada bozulan ekonomi ve artan işsizlik ile mücadele etmiş hem de dış politikada bozulan ABD imajını onarmayı amaçlamıştır. Ancak iç politikadaki ciddi ekonomik yıpranma ve işsizlik sorunu nedeniyle Obama yönetimi dış politika stratejisini iç politik durumun etkisiyle şekillendirmek zorunda kalmıştır. Obama yönetiminin uluslararası alanda en ciddi sınavı ise Ortadoğu'da Arap Baharı adı verilen halk ayaklanmaları ve bu ayaklanmaların en kanlı çatışmalara sahne olduğu Suriye iç savaşı olmuştur. Obama yönetimi Suriye iç savaşına yönelik dış politikasını yeniden mevzilenme ve geriden yönetme anlayışı çerçevesinde oluşturmuştur. Bu stratejiler ile krize yönelik doğrudan bir müdahaleyi arka plana atmak isteyen Obama yönetimi uluslararası örgütleri, ulus-altı yapıları ve bölgedeki müttefiklerini kullanarak güç paylaşımında bulunmayı amaçlamıştır. Böylece çok taraflılık anlayışıyla hareket eden Obama ve yönetimi hem ABD'yi doğrudan bir savaşın içine sokmamış hem de krizin yarattığı maliyetleri en aza indirmiştir. Bu stratejilerin izlenmesi ile iç politikada yıpranan ekonomik durumun ve artan işsizliğin oluşturduğu istikrarsız durumu düzeltmek amaçlanmıştır. Bu tez, Obama'nın Suriye iç krizine yönelik geliştirdiği yeniden mevzilenme ve geriden yönetme stratejilerini incelemiştir. Bu inceleme sürecinde dış politika analizinde öne çıkan uluslararası ilişkiler teorilerinden biri olan neoklasik realizm teorisi kullanılmıştır. Tezde ABD'nin Suriye iç savaşına yönelik dış politikasının oluşum sürecinde Obama'nın algılarının, ABD'nin mevcut iç yapısının ve ABD halkının tutumunun etkili olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca Obama'nın krize yönelik dış politikasının bir kriz politikası olduğu ifade edilmiştir.

Amerika Birleşik DevletleriNeo-klasik realistObama, Barack+3
Abdulmuttalip Çoban
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa'da aşırı sağ partiler çerçevesinde uluslararası göçün güvenlikleştirilmesi: Fransa ve Macaristan örnekleri

Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistemde yaşanan değişim ve dönüşüm güvenlik kavramını dar ve sınırlı olan kalıbından çıkartmıştır. Aynı zamanda eleştirel güvenlik yaklaşımlarıyla birlikte Kopenhag Okulu ve "Güvenlikleştirme Teorisi"nin de katkısı ile genişletmiştir. Daha önceki dönemlerde devletlerin öncelikli ilgi alanlarına girmeyen "alçak politika" (low politics) alanındaki konuların "yüksek politika" (high politics) alanındaki konular kadar önemli olmasını sağlayacak bir dönüşümün yolunu açmıştır. Uluslararası göç olgusu da bu dönüşümün örneklerinden birisini teşkil etmesi açısından önem taşımaktadır. Başlangıçta pek çok Avrupa ülkesi tarafından iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla teşvik edilen uluslararası göç, zaman geçtikçe güvenliğe karşı potansiyel bir tehdit olarak görülmeye başlanmıştır. Bu sebepten ötürü de Avrupa ülkeleri tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Bir nevi devletlerin siyasal alanı dışında olan göç olgusu siyasal alanın içerisine dahil edilerek önce siyasallaştırılmış, ardından güvenlikleştirilmiştir. Bu şekilde günümüz uluslararası sisteminin güvenliğine tehdit oluşturan hayati bir uluslararası güvenlik sorunu haline getirilmiştir/gelmiştir. Özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrasında Avrupa'daki aşırı sağ partiler tarafından güvenlikleştirilmeye başlanan uluslararası göç olgusu, "tehdit altındayız" mesajı ile Avrupa ülkelerindeki güvensizliğin temel nedeni olarak alımlayıcı kitlelere sunulmuştur. Bu durum mülteci krizi sonrasında Avrupa ülkelerine gerçekleştirilen göç dalgasıyla birlikte zirve noktasına ulaşmıştır. 11 Eylül sonrası göç ve göçmen karşıtlığı üzerinden seçmen desteği açısından yükselişe geçen aşırı sağ partiler, göçmenlerin Avrupa toplumunun homojen yapısını bozduğu, işsizliği ve suç oranlarını artırdığı şeklindeki yaygın olan söylemler vasıtasıyla uluslararası göçü ulusal ve toplumsal güvenlik bağlamında güvenlikleştirmektedirler. Bu şekilde söz konusu sorunlardan rahatsızlık duyan kitleleri kendi bünyelerine katmayı başarmaktadırlar. Bu çalışmada, Avrupa'daki aşırı sağ partiler çerçevesinde uluslararası göçün güvenlikleştirilmesi Fransa ve Macaristan örnekleri üzerinden ele alınmıştır.

Aşırı sağFransaGöçler+5
Şeyma Uzun
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye siyasetinde kadının niteliksel temsilinin dinamikleri üzerine sayısal bir analiz

Çalışmanın temel amacı, Türkiye'de kadınların siyasette niteliksel temsilinin kamuoyuna ve sisteme dayalı dinamiklerini ortaya koymak ve Türkiye örneği üzerinden sistematik bir analiz yaparak kadınların siyasal temsili ile ilgili çıkarımlarda bulunmaktır. Çalışmanın kuramsal arka planını ve ana sorunsalını niteliksel temsil modeli çerçevesinde yapılan tartışmalar oluşturmaktadır. Bu tartışmaların da çoğu kadın hakları, kadınların tanımlayıcı ve niteliksel temsili arasındaki bağlantıyı temel almaktadır. Bu çalışma, cinsiyet, siyasal ideoloji, dindarlık, siyasi elit mesajları ve cinsiyetçi kalıp yargıların birbiriyle etkileşiminin, kadınların niteliksel temsil düzeyi ve başarısı ile ilişkili olduğunu iddia etmekte ve bu argümanı ampirik olarak test etmektedir. Çalışma kapsamında kadınların niteliksel temsilinin kurumsal ve kamuoyu odaklı belirleyenlerini ortaya koyabilmek için özgün iki veri seti oluşturulmuştur. Bu bağlamda birinci aşamada, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 22, 23 ve 24'üncü dönemlerinde görev alan milletvekilleri tarafından verilen (5000) kanun teklifleri incelenmiştir. İlk olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) uygulanan ve daha sonra birçok ülkede kullanılan Karşılaştırmalı Gündemler Projesi (Comparative Agendas Project -CAP-) isimli içerik analizi ve başlık kodlama yöntemi ile kodlanmıştır. Böylelikle farklı siyasi partilerin kadınların niteliksel temsili konusunda ne kadar etkin ya da pasif oldukları ortaya konulmuştur. İkinci aşamada ise KONDA araştırma ve danışmanlık şirketine, Türkiye genelinde 2700 kişiyle yüz yüze görüşme yöntemi ile anket çalışması yaptırılmıştır. Çalışmanın ampirik kısmında yapılan analizler tezin ana argümanını desteklemektedir. Kadın milletvekilleri erkek milletvekillerine kıyasla kadınlara yönelik politikalarda daha aktif bir profil çizmektedir. Parti ideolojilerinin de kadınların niteliksel temsili üzerinde son derece belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Kamuoyu düzeyinde elde edilen bulgular ise seçmenlerin dindarlık seviyesinin, kadınların siyasette daha fazla bulunmasına yönelik düşünce üzerinde etkili olduğunu ve bu etkinin parti tercihine bağlı olarak değiştiğini göstermektedir. Parti elitlerinin kadınların geleneksel rollerini ön plana çıkaran söylemlerinin ve toplumun cinsiyete yönelik önyargılarının kadınların siyasi temsili ile ilişkili olduğu ampirik olarak ortaya konulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Kadın, Niteliksel Temsil, Toplumsal Cinsiyet, Demokrasi

DemokrasiKadın milletvekilleriKadın politikacılar+6
Emel İlter
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Arap Baharı sonrası İran'ın Suriye'ye yönelik politikası

İran ve Suriye Ortadoğu'da eski ve köklü tarihe sahip iki ülke olarak, birbirleriyle eski ve stratejik bir ilişkiyle bağlanmıştır. Özellikle Suriye, Fransa işgalinden kurtulduktan ve 1946 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra, İran tarafından hemen tanınmış ve Şam'da başkonsolosluğunu açmıştır. İran'ın bu adımı, iki ülke arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkilerin başlangıcı sayılmaktadır. Başka bir açıdan, İran ve Suriye ilişkilerinin tarihine bakıldığında, kuşkusuz bu ilişkilerin her sayfası bir takım bölgesel ve uluslararası faktör ve şartların etkisi altında kalmıştır. Bu yüzden görülüyor ki 1979 yılındaki İran İslam Devrimiyle iki ülkenin ilişkilerinde köklü değişim yapılmış ve İran ile Suriye arasında bir stratejik ittifak dönemi başlamış ve bu süreç günümüze kadar devam etmiştir. Bu durum da bölgesel değişimlerin bu iki ülkeyi ne kadar yakınlaştığını ve birbirilerine karşı siyaset ve davranışları, özellikle İran ve Suriye'nin ulusal çıkarları ve milli güvenliklerinin tehdit altında olduğunun bir göstergesidir. Örneğin, Irak – İran sekiz yıl süren 1980 – 1988 savaşında her iki ülkenin de üzerinde tehdit ve endişeler bulunmaktaydı. Bu durum, İran ile Suriye'yi daha fazla yakınlaştırmış ve Direniş Cephesi adlı Tahran ve Şam'ın bölgedeki muhaliflerine, ABD ve İsrail gibi karşı bu gücün oluşturulmasına yol açmıştır. İran'ın Suriye karşısındaki siyasetini yeniden gözden geçirmesi ve inşa etmesinin başka önemli nedenleri ise Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde başlayan "Arap Baharıdır". Suriye stratejik Arap ülkelerinden biri olarak, bölgedeki olaylar ve değişimlerden uzak kalmadı ve halkın protesto dalgası hızlı bir şekilde bu ülkeyi de kapsamıştır. Ancak Arap Baharı olayları Suriye halkının beklenti düzeyinde değildi ve ülke kaos ve derin bir iç savaşla karşı karşıya kalmıştır. Bu da Suriye'yi bölgesel ve küresel güçlerin bölgede kendi çıkarlarını elde etmeleri için bir savaş alanı haline getirmiştir. Bu bağlamda İran, bölgenin en etkili güçlerinden biri olarak Suriye'deki olaylarda önemli bir rol oynamiş ve suriye rejiminin menfaatleri doğrultusunda, kendisine yakın Şii milis grupları aracılığıyla olayların yönünü değiştirmeye çalışmış ve Beşar Esad rejiminin çöküşünü her şekilde önleyebilmiştir. Öte yandan İran, Suriye krizine müdahale ederek bölgedeki hegemonyasını ve çıkarlarını güçlendirmeye çalışmıştır. Bu durum da bölgedeki anlaşmazlık ve çatışmaları derinleştirmiştir.

Arap BaharıOrtadoğuOrtadoğu politikası+4
Karez Qadır Hama Salıh Margaı
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Legislative behavior and lawmaking in Nigeria

This dissertation aimed to make an in-depth analysis of the legislative behavior and lawmaking in Nigeria. More so, factors that affect the behaviors of legislators during the decision making such as gender, religion, ethnic background, and party affiliation were looked into in order to get plausible answers as to why the present and past legislation and laws being made and implemented took the shape they currently are. In addition, however, the historical background and formation of the Nigerian legislature, along with the aforementioned factors, were also rigorously studied, and emphasis was placed on the role they have continually played on the existing democratic dispensation in Nigeria. This research was able to expose some critical findings that pave the way for further research on parliamentary politics in developing democracies. One is how the exogenous factors such as religion and politics shape legislators' and policymakers' behavior while making laws and how it goes a long way in influencing a considerable part of the social formation. Second is ethnicity, which is deemed endogenous and has been what sought to align into the people's everyday lives in society (otherwise known as the local or grassroots factor), hence influencing every part of their impulses; this is, in other words, replicated in the attitudes of legislators and policymakers while they make policies centered towards the state. The third important factor is gender. Gender representation-inequality has been a very critical issue in Nigerian society. Policies made are not at all gender-sensitive, so there is a massive lapse in this aspect of representation that needs much work to be done in order to address this issue, be it political, economic, or social. Therefore, this research serves as a synopsis of parliamentary politics research in the context of Nigeria. The findings may also serve to develop an understanding regarding how legislative politics works in other consolidating democracies in Africa. The findings may also be helpful in comparing legislative politics in Nigeria with other developed Western nations. Keywords: Nigeria, Legislative Behavior, Lawmaking, Religion, Ethnicity, Gender, Democracy.

GenderDemocracyReligion+3
Abdulrahman Musa Mohammed
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

AB'nin Batı Balkanlar üzerindeki dönüştürücü gücü: Bosna-Hersek vakası

Uluslararası İlişkiler disiplini kapsamında bulunan Avrupa Birliği çalışmalarında entegrasyon politikaları, üye ve aday ülkelere yönelik çalışmalar önemli bir yer kaplamaktadır. Batı Balkanlar entegrasyonunun ivme kazanmasıyla Avrupa Birliği çalışmalarında Batı Balkan ülkeleri nispeten yeni yeni tartışılmaya başlanmıştır. Balkanlar coğrafyasında yakın tarihte yaşanan etnisiteye dayalı kanlı savaşlar, hem Balkan ülkelerinin hemde Avrupa kıtasının güvenliği bakımından bölgeye duyulan ilgiyi artırmıştır. AB'nin en bilinen dış politika aracı olan entegrasyon süreci ise savaş döneminde bölge üzerinde etkili olan Amerika Birleşik Devletleri'nin zamanla yerini AB'ye bırakmasıyla söz konusu olmuştur. AB'nin bölge üzerindeki zamanla belirginleşen varlığı ise Batı Balkan ülkelerinde görülen değişimler ve mevcut durum üzerindeki AB etkisinin sorgulanmasına sebep olmuştur. AB entegrasyonu kapsamında yürütülen bölgesel ve ikili ilişkiler, Batı Balkan ülkelerini AB'ye yakınlaştıran ve bölge ülkelerinin geleceğini AB'de görmesini sağlayan temel etkendir. Bu kapsamda 2003 yılında Selanik Zirvesiyle birer potansiyel aday ülke haline gelen Batı Balkan ülkeleri için entegrasyon süreci başlamıştır. Bu tarihten itibaren AB, entegrasyon politikaları kapsamında Batı Balkan ülkelerine yapılması gerekenler hakkında yol haritaları sunmaya başlamıştır. Entegrasyon sürecinin başlamasıyla bu ülkelerde görülen değişimler ise AB tarafından ilerleme raporlarıyla hem bölgesel hem de devletler bazında ayrı ayrı takip edilmiştir. Bu çalışmanın temel amacı, bölge devletleri üzerinde entegrasyon politikalarıyla belirgin hale gelen AB etkisini sorgulamaktır. Bu sebeple temel araştırma sorusu şu şekilde olmuştur: AB entegrrasyon süreciyle Bosna-Hersek'teki değişim nasıl ve hangi yönde gerçekleşmiştir ve bu değişimde AB nasıl bir rol oynamıştır? Bir vaka çalışmasına yer veren bu araştırmada, söz konusu etkinin ortaya konulması için Bosna-Hersek bir tipik vaka olarak seçilmiştir. Genel anlamda Batı Balkanlar detaylı olarak ise Bosna-Hersek'teki değişimleri, mevcut durumu ve bunlar üzerindeki AB etkisini neden-sonuç ilişkisi kurarak açıklamak bu çalışmanın özünü oluşturmuştur. Bu sebeple çalışma boyunca AB'nin bölgesel politikalarının yanı sıra Bosna-Hersek'in entegrasyon sürecini destekleyen politikalar da irdelenmiştir. Çalışmanın temel bulgusu ise; ülkede birden çok reform alanında eş zamanlı olarak reformlar gerçekleştirmek gerektiğinden AB'nin sınırlı bir etkisinin olduğudur.

Avrupa BirliğiAvrupalılaşmaBalkanlar+5
Elifnur Kılıç
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Katalanların self-determinasyon talepleri ve olası bir Katalan ayrılığının AB entegrasyonuna etkileri: SWOT analizi

Uluslararası ilişkiler literatüründe önemli ve birçok açıdan tartışmalı bir kavram olan selfdeterminasyon, çeşitli halklar tarafından özerklik kazanma noktasında bir araç olarak kabul edilirken, bazı kesimler tarafından bağımsız bir devlet olmak şeklinde yorumlanmaktadır. Bağımsız bir devlet olmaya dayalı self-determinasyon taleplerinin en yoğun yaşandığı bölgelerin başında sınırları içinde elliden fazla ayrılıkçı hareket barındıran Avrupa kıtası gelmektedir. Bu ayrılıkçı hareketlerden otuza yakını AB bünyesi içinde yer almaktadır. Son dönemde AB bünyesinde ayrılmaya dayalı self-determinasyon taleplerini en güçlü şekilde ifade eden halk ise Katalanlar olmuştur. İspanya'ya bağlı Katalonya bölgesinin özerklik talebiyle başlayan self-determinasyon istekleri tarihsel süreç içerisinde ayrılma talebine dönüşmüştür. Söz konusu talepler sonucunda İspanya'dan gerçekleşecek olası bir Katalan ayrılığının AB açısından birtakım belirsizlikler yaratacağı muhakkaktır. Dolayısıyla olası bir ayrılığın, özellikle AB bünyesinde bulunan azınlıklar üzerindeki etkileri bağlamında AB entegrasyonunu nasıl şekillendireceğinin incelenmesi önem taşımaktadır. Bu bağlamda çalışma, Katalan halkın ayrılma isteğine varan self-determinasyon taleplerinin tarihsel süreç içerisinde yaşadığı değişim ve dönüşümü ele alarak, muhtemel bir Katalan ayrılığının AB entegrasyonunu nasıl şekillendireceğini tespit etmeyi amaçlamaktadır. Tez çalışması özelinde SWOT Analizi yapılarak olası bir Katalan ayrılmasının AB entegrasyonu üzerinde yaratacağı etkiler ortaya konulmuştur. SWOT Analizi ile muhtemel bir Katalan ayrılığı karşısında AB entegrasyonunun sahip olduğu güçlü ve zayıf yönler, ayrıca bu durumun AB entegrasyonu açısından taşıdığı fırsatlar ve tehditler açıklanmaya çalışılmıştır. Katalanların AB dışında kalma pahasına İspanya'dan ayrılması durumunun, AB entegrasyonu üzerinde özellikle diğer ayrılıkçı hareketleri özendirme ve İspanya'yı Birliğe daha fazla mali yük getiren bir ülke haline dönüştürme bağlamında olumsuz etkiler yaratabileceği sonucuna varılmıştır.

Avrupa BirliğiAyrılmaBağımsızlık+5
Sinem Çelik
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kazakistan-Türkiye ilişkilerinde "akıllı güç"

Günümüzde, dünya siyasetinde yer alan jeоkültürel, jeоpоlitik ve jeоekоnоmik değişimler Оrta Asya'nın önemli ülkelerinden biri оlan Kazakistan'ın dengeli ve çоk bоyutlu ilişki kurmasına neden оlmaktadır. Kazakistan'ın çоk bоyutlu dış pоlitikasında Türk dili kоnuşan ülkelerle özellikle, Türkiye ile daha iyi bağlar kurabilmesi söz kоnusudur. Bu bağlamda, araştırmacılar tarafından Kazakistan-Türkiye ilişkilerini inceleyen çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Kimileri ikili ilişkilerin kültürel bağlar sayesinde geliştiğini, kimileri ise ikili ilişkilerin gelişimi ekоnоmi çıkarlara dayandığını iddia etmektedir. Bu gibi belirsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlayan bu çalışma Kazakistan-Türkiye ilişkilerinın gelişimine etki eden faktörleri, Kazakistan-Türkiye ilişkilerinin nasıl geliştiği ve Kazakistan-Türkiye ilişkilerinin gelişiminde ana itici gücün ne olduğu araştırma sorularına cevap aramaktadır. Bununla birlikte günümüzdeki Kazakistan-Türkiye ilişkileri çok boyutludur ve bu boyutları ne yumuşak ne de sert güç açısından tanımlamak yeterli ve açıklayıcı değildir. Bu nedenle çalışma, ikili ilişkilere güncel bir açıdan bakarak ikili ilişkileri sert ve yumuşak güçlerin birleşimi olan akıllı güç perspektifinden incelemektedir. Çalışmada, Kazakistan ve Türkiye arasındaki siyasetin belirlenmesinde akıllı güç kavramının belirleyici rоl оynadığı hipоtezi öne sürülmektedir. Çalışmanın teоrik çerçevesini ise Kоnstrüktivizm ve Liberalizm teоrileri оluşturmaktadır. Kazakistan-Türkiye ilişkilerinin gelişiminde оrtak etnik köken, dil, tarih ve оrtak kültürel değerler bir temel оluşturmaktadır. Böylelikle iki ülke arasındaki ilişkilerin incelenmesinde Kоnstrüktivizm teоrisinin uygun оlduğu tespit edilmiştir. Ancak, Kazakistan-Türkiye ilişkileri sadece kültürel değerlerle sınırlı kalmayıp, sоn dönemlerde ekоnоmik-stratejik bоyutunu da geliştirmektedir. Bu sebeple, ikili ilişkilerin ekоnоmik bоyutunun incelenmesinde Liberalizm teоrisine başvurulmuştur. Kazakistan-Türkiye ilişkilerinin analizinde nitel veri tоplama yöntemi оlan görüşme ve dоküman incelemesi kullanılmıştır. Araştırma sürecinde akademisyen, diplоmat ve sivil tоplumlarla dijital оrtamda görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Kazakistan-Türkiye ilişkilerini akıllı güç kavramı üzerinden inceleyen bu çalışmanın sоnucunda iki ülke arasındaki ilişkilerin tek taraflı оlmayıp, "akıllı gücün" tüm unsurlarını kültürel bağlar temelinde ustaca birleştiren, karşılıklı ekоnоmik çıkarları benimseyen ve daha çоk yumuşak gücün unsurlarına dayalı çоk bоyutlu ilişkilerin оlduğu neticesine varılmıştır. İki ülke arasında, оrtak kültürel bağlar ve değerler üzerine оturtulan, çоk bоyutlu akıllı pоlitika yürütülmektedir.

Akıllı güçKazakistanSert güç+4
Madına Bektassova
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Çin'in enerji güvenliği bağlamında Güney Çin Denizi ve Orta Asya enerji politikaları

Bu çalışmada genel itibariyle; enerji güvenliği, enerji güvenlik riskleri ve enerjinin uluslararası ilişkilerdeki önemi üzerinde durulmuş, özelde ise Çin'in çok yönlü enerji güvenlik politikası analiz edilmiştir. Bu kapsamda Çin'in enerji rezervleri, enerji tedarik ettiği ülkeler ile olan ikili ilişkileri, enerji nakil hatlarında yaşadığı güvenlik sorunları ve bu sorunlarla mücadele etme yöntemleri açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma kapsamında Çin'in enerji arz güvenliğini tehdit eden iki sorunun olduğu tespit edilmiştir. Bunlar istikrarlı ve güvenilir enerji kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji nakil hatlarında yaşadığı güvenlik sorunudur. Çin günümüzde enerji tedarikinin büyük çoğunluğunu istikrarsız, güvenilir olmayan, öngörülebilir gelecekte güven ortamından yoksun olacağı düşünülen ve aynı zamanda da coğrafi olarak uzak olduğu Ortadoğu'dan yapmaktadır. Bu durumun Çin'in uzun vadeli enerji güvenlik politikasını tehdit etmesi Çin'in yeni güvenilir enerji kaynağı arayışı içinde olmasına neden olmaktadır. Çin'in uzun vadeli enerji güvenlik politikasının merkezinde Ortadoğu'ya alternatif oluşturacak doğalgaz ve petrol kaynakları bakımından zengin olan aynı zamanda da Çin'e coğrafi olarak yakın olan Güney Çin Denizi ve Orta Asya bulunmaktadır. Bölgelerin Çin'e sınırı olması Çin'in enerji güvenliği açısından oldukça önemli olmakla beraber küresel rekabetin yoğun yaşandığı bölgelerdir. Güney Çin Denizi sahip olduğu hidrokarbon yataklarının ötesinde uluslararası deniz ticaretinin gerçekleştiği bölge olması nedeniyle gerek bölge içi sorunlarda ve çatışmalarda gerekse küresel güç mücadelesinin ötesinde bir etkiye sahiptir. Çalışmanın diğer konusunu oluşturan bölge ise Orta Asya'dır. Orta Asya Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ve sahip oldukları enerji kaynaklarının zenginliği nedeni ile bu bölgede önemli güç mücadeleleri yaşanmaktadır. Bu bölgedeki güç mücadelesi bölgenin iki temel aktörü olan Çin ve Rusya arasında gerçekleşmektedir. Her iki devletin bölge üzerinde geleceğe dönük enerji, güvenlik ve ekonomik olmak üzere stratejik hedefleri vardır. Çin bu iki bölgede jeopolitik bir üstünlük kurarak enerji arz güvenliğini güvence altına almaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Çin'in bu iki coğrafi bölgedeki rakip ülkelere karşı jeopolitik avantaj ve dezavantajları belirlenerek, Çin'in hem güvenilir enerji kaynaklarını çeşitlendirme hem de deniz ve kara bağlantılı enerji nakil hatları güvenliğini güvence altına alma çabasının ne kadar başarılı olduğu ölçülmektedir.

EnerjiEnerji güvenliğiEnerji politikaları+6
Soner Hamzaçebi
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

21. yüzyılda denizlerin ve deniz gücünün artan önemi kapsamında Türkiye'nin deniz stratejisi: Bir deniz gücü analiz model önerisi

Tarih boyunca denizler, toplum yaşamının her alanında etkili olmuş; kültürden güvenlik durumuna, yaşam biçiminden ülke sınırına, geçim kaynağından dış politikaya kadar geniş bir yelpazede etkisini hissettirmiştir. Bu nedenle devletler için denizlerde güç elde etmek ve hakimiyet sağlamak hem ekonomik hem de askeri stratejilerin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. 21. yüzyılda küreselleşmenin ve teknolojik ilerlemenin etkisiyle devletlerin denizlerden sağladığı çıkar ve menfaatlerin kapsamı oldukça genişlemiş ve denizler, yüzyılın kritik rekabet ve ilgi alanları haline dönüşmüştür. Denizlerin artan önemi, devletlerin bu alanda sahip oldukları güç bileşenlerini milli gücün önemli bir parçası haline getirmektedir. Deniz kuvvetlerini de içine alan deniz gücü, sağladığı stratejik rekabet avantajları ile devletlerin küresel sistemdeki rollerini etkileyen önemli bir güç unsurunu oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı genel olarak denizlerin 21. yüzyılda değişen önemini ve dünyada önemli deniz gücüne sahip devletlerin deniz stratejilerini tespit etmek, özelde Türkiye'nin 21. yüzyıl deniz gücü ve stratejisini analiz ederek en nihayetinde bir deniz gücü analiz modeli önerisinde bulunabilmektir. Çalışmada deniz gücü bileşenleri askeri ve ekonomik açıdan ikili bir ayrımla incelenmiş ve bir devletin gelişmiş deniz gücüne sahip olabilmesi için gerekli olan kriterler kapsamlı bir literatür araştırması gerçekleştirilerek tespit edilmiştir. Devletlerin deniz gücü kabiliyetinin değerlendirilmesinde kullanılan bu kriterlerin önem ağırlıkları, çok kriterli karar verme yöntemlerinden biri olan AHP yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Deniz gücü analiz modelinin geliştirilmesinde kullanılan veriler; ilgili alanda çalışan akademisyen, meslek mensubu, devlet kurumları ve sektör temsilcilerinden oluşan toplam 44 uzmanın görüş, bilgi ve tecrübelerinden elde edilmiştir. Çalışma sonucunda hem askeri hem de ticari deniz gücünü etkileyen en önemli kriterin sırasıyla 0,2794 ve 0,2194 önem derecesiyle denizcilik politikası olduğu tespit edilmiştir. Askeri deniz gücünde ikinci ve üçüncü sırada; donanma altyapısının milli teknolojilerle oluşturulması ve teknoloji kriteri, ticari deniz gücünde ikinci ve üçüncü sırada; sürdürülebilir deniz ekonomisi ve teknoloji kriteri yer almaktadır. Çalışmanın sonunda; gerçekleştirilen analizler, ilgili literatür, incelenen raporlar, strateji belgeleri ve oluşturulan uzman gruplardan elde edilen veriler çerçevesinde Türkiye'nin sahip olduğu deniz gücünün geliştirilmesine yönelik politika önerilerinde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: AHP, Deniz Gücü, Deniz Kuvvetleri, Deniz Stratejileri, 21. Yüzyıl

21. yüzyılAnalitik hiyerarşi süreciAskeri stratejiler+7
Eda Tutak
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Asimetrik bağımlılık ve pazarlık gücü: Çin-Rusya enerji ilişkilerinde yeni dengeler

Günümüz uluslararası ilişkilerinde sert gücün önemini nispeten yitirdiği aşikârdır. Buna karşın, yaygın olarak askeri boyutlarıyla ilişkili sert gücün önemini yitirmeye başladığı böylesi bir dönemde ulusal gücün unsurları arasında sayılan stratejik enerji kaynaklarının daha da önemli hale geldiği de görülmektedir. Enerji kaynaklarını uluslararası politikanın para birimi haline geldiği şeklindeki ifadelere tanıklık edilmesi, bunun göstergelerindendir. Enerji kaynaklarının kazanmış olduğu önem güç olgusuyla ilişkilidir. Bu bağlamda söz konusu ilişkiyle, aktörlerin birbirlerine karşı askeri güç kullanımını da içeren bir çatışmanın gerçekleşme ihtimalini yok denecek ölçüde zayıflattığı karşılıklı bağımlılık ortamında dâhil karşılaşmak mümkündür. Nitekim karşılıklı bağımlılık gibi işbirliği ortamındaki stratejik enerji kaynakları temelindeki ilişkiler gününüzde ortaya çıkan asimetriler nedeniyle güç unsuruna dönüşebilmektedir. Bu bağlamda enerji kaynaklarının uluslararası politikada pazarlık gücü için kaldıraç olarak kullanıldığına tanıklık edilmektedir. Fakat enerji kaynaklarından sağlanan pazarlık gücünün hangi tarafın lehine olduğu tartışılmalıdır. Bununla ilişkili olarak literatürdeki yaygın inanış, pazarlık gücünün Rusya gibi stratejik enerji kaynakları rezerv sahibi aktörlerin lehine olduğudur. Ancak özellikle Ukrayna Krizi sonrasında uluslararası alanda uygulamaya konan yaptırımlarla birlikte bu durumun geçerliliğini yitirmeye başladığı iddia edilebilirdir. Söz konusu iddia, enerji bağlamında Çin-Rusya ilişkileri ve taraflar arasındaki etkileşimler, analiz edildiğinde daha da anlaşılır olacaktır. Bu bağlamda, bu tezin ana amacı karşılıklı bağımlılık temelindeki Çin-Rusya enerji ilişkilerinde son dönem gelişmelerinin ve niteliğinin analiz edilmesidir.

Asimetrik bağımlılıkEnerjiEnerji bağımlılığı+7
Anıl Çağlar Erkan
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

İsrail'in Körfez ülkeleri ile ilişkilerinin bölgesel ve uluslararası etkileri

Orta Doğu'nun en ciddi sorunlarından birisi olan, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasına yönelik politikalar ile birlikte başlayan Arap - Yahudi çatışması, İsrail'in kurulmasının hemen ardından Arap ülkelerinin Filistin davasının koruyuculuğunu üstlenmelerinden ötürü Arap - İsrail savaşlarına dönüşmüştür. İsrail'in kurulduğu 1948 yılından başlayıp 1973 Yom Kippur Savaşı'na kadar süren Arap – İsrail savaşları, Arapların elle tutulur herhangi bir başarı elde edememelerinin yanında bölgesel anlamda günümüzde hala çözüm bekleyen yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Arap – İsrail savaşlarına karşı barışa atılan ilk adım, Mısır'ın Arap dünyasından tecrit edilmesine ve sonrasında Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın hayatına mal olsa da 1978 yılında İsrail ile Mısır arasında imzalanan Camp David Anlaşmaları olmuştur. Bu anlaşmanın ardından İsrail ile normalleşen ikinci ülke 1994 yılında imzalanan Vadi Arabe Anlaşması ile Ürdün'dür. Filistin meselesi sebebiyle İsrail'i düşman devlet olarak gören ancak örtülü bir şekilde ilişkiler kuran Arap ülkeleri, İsrail ile Mısır ve Ürdün'ün ardından normalleşme anlaşmaları imzalamak için uzun yıllar beklediler. İsrail'in yasa dışı yerleşim birimlerini kullanıma açması, Gazze'ye yönelik saldırı ve ambargo uygulaması, Arapların İsrail'e karşı yaklaşımlarını şekillendirdi. Dolayısıyla Arap ülkelerinin kendi toplumlarına İsrail ile normalleşmeyi kabul ettirmesi özellikle Arap Baharı sonrasında biraz daha zorlaştı. Örtülü bir şekilde devam eden Arap – İsrail ilişkilerinde Körfez ülkelerinin normalleşme anlaşmalarını imzalaması muhtemel görünüyordu. Arap Baharı sonrasında artan askeri ve ticari iş birliği, çatışma bölgelerinde İsrail ile birbirine yakın veya aynı politikaların sergilenmesi ile siyasi iş birliği ve güvenlik algılarını ortak bir paydada birleştirebilecekleri İran'ın bölgesel amaçları, normalleşme anlaşmaları için zemin hazırladı. Normalleşme anlaşmalarının ardından küresel ve bölgesel aktörlerin tutumu anlaşmaların devamlılığı ve Filistin meselesinin geleceği açısından önem taşıyordu. Bölgenin önemli iki gücü Türkiye ve İran sert tepki gösterdiler. Suudi Arabistan ılımlı yaklaşırken Katar ise Filistin meselesinin çözümünü öncelediğini göstermiştir. Kuveyt anlaşmanın imzalanmasına tepki gösteren bir başka ülke olmuştur. Ancak Fas'ın da anlaşamaya tepki gösteren ilk ülkelerden birisi olup daha sonra İsrail ile normalleşme kararı aldığını da unutmamak gerekir. Anahtar Sözcükler: Arap, İsrail, Körfez, Normalleşme, Anlaşma

AnlaşmalarArap-İsrail anlaşmazlığıArap-İsrail ilişkileri+6
Ömer Fatih Özkan
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa'da homegrown terörizm ve radikalleşme

Terörizm günümüzdeki en önemli güvenlik tehditlerinden biri olup tarih boyunca farklı zamanlarda farklı biçimlerde kendini göstermiştir. Geleneksel terörizm tanımının aksine homegrown terörizm kaynağı, işleyişi ve nedenleri bakımından farklılık göstermektedir. Homegrown terörizmi kendine özgü kılan, ikinci ve üçüncü nesil Müslüman göçmenlerin vatandaşları oldukları veya uzun süredir ikamet ettikleri ülkelerde radikalleşerek terör eylemleri gerçekleştirmeleridir. Bu bağlamda, 2005'den beri Avrupa'da gerçekleşen terör olaylarının büyük bir kısmı homegrown terörizm olarak sınıflandırılabilir. Bu çalışmada, Avrupa'da en çok Müslüman nüfusa sahip ilk iki ülke olan Fransa ve Almanya'nın göç ve entegrasyon politikalarının, göçmenlerle olan ilişkilerini nasıl etkilediği ve radikalleşmeyi ne ölçüde tetikleyerek homegrown terörizmin nasıl ortaya çıkışına zemin hazırladığı üzerinde durulacaktır. Bunu yaparken, geçmişteki terör örgütleri ve terörizmin tarihsel süreci incelenerek homegrown terörizmin diğer terör türlerinden farkları ortaya konulacaktır. Bu sayede homegrown terörizm ve radikalleşmenin tanımı yapılarak, radikalleşen bireylerin genel özellikleri, radikalleşme noktaları ve radikalleşmeyi doğrudan etkileyen faktörler açıklanacaktır. Bu bağlamda radikalleşme sürecinin nasıl işlediği üzerinde durularak, radikalleşme ile radikalleşmeyi etkileyen devlet politikaları arasındaki ilişkiler incelenecektir. Bunlarla birlikte Fransa ve Almanya'nın göçmenlere yönelik tutumlarının ve politikalarının karşılaştırılmalı analizi yapılarak, her iki ülkenin göç tarihi, entegrasyon politikaları, din ile devlet ilişkileri ile göçmenlerin karşılaştığı sosyo-ekonomik sorunlar ile homegrown terörizmle arasındaki ilişki analiz edilecektir.

AlmanyaFransaHomegrown+2
Feyzullah Uğur Erdem
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Nordik ve AB güvenlik yaklaşımlarının güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde analizi

Gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan güvenlik kavramı, uluslararası ilişkiler çalışmalarında ana referans unsurlarından biridir. Çok kadim bir tarihsel birikimi olan güvenlik kavramının anlaşılmasının zor olması ve zaman içerisinde yaşadığı değişimlerin bir sonucu olarak derin bir perspektif ile ele alınması gerekir. Dünyanın en kurumsal bölgesi olan Avrupa ile güvenlik kavramının etkileşimi ele alınmaya değer bir konudur. Soğuk Savaş sonrası dönemde göç ve terör sorunları diğer tehdit unsurlarından ayrılarak daha öncelikli unsurlar olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada AB'nin göç ve terör perspektifinin zaman içerisindeki değişimi Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde incelenmiştir. Aktör, tehdit, retorik, izleyici ve eylemsel boyutu ile ele alınan göç ve terör sorunu politika belgeleri, kurumsallaşma ve kamuoyu anketleri birlikte analize dahil edilerek sonuca ulaşılmıştır. Hem göç hem de terör sorununun Schengen Antlaşması ile başlayarak günümüze ulaşan süreç içerisinde incelenmesi sonucunda her iki sorunun bir paralellik sergilediği saptanmıştır.

Avrupa BirliğiAvrupa Birliği Güvenlik ve Savunma PolitikalarıGöçler+5
Muharrem Bayrak
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Birleşik Krallık'ta Avrupa şüpheciliği: 2016 Avrupa Birliği referandumu

Birleşik Krallık açısından Avrupa bütünleşmesinin sürecin daha en başından itibaren ayrıştırıcı bir mesele olduğu dikkat çekmektedir. Birleşik Krallık Avrupa bütünleşmesine destek vermekle birlikte Avrupa Birliği'nin (AB) kurucu üyeleri arasında yer almamıştır. Dahası, AB'ye üye olmasını takiben üyelik koşullarını yeniden müzakere ederek üyeliğini referanduma taşımış ve üyeliği sırasında, bütünleşmenin seyrine yönelik duyduğu endişeleri dile getirmekten çekinmeyerek bazı ortak AB politikalarının dışında kalmıştır. Bu nedenle Birleşik Krallık, üyeliği süresince AB'nin şüpheci üyesi olarak anılmıştır. Birleşik Krallık, en nihayetinde, 23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirilen AB referandumu sonucunda %51,9 oy oranıyla AB üyeliğinden ayrılma (Brexit) kararı almış ve kırk üç yıl süren üyeliğini sonlandırmıştır. Birleşik Krallık'ta Avrupa şüpheciliğini AB referandumu örneğinde inceleyen ve referandum kampanyasını özel olarak araştıran bu çalışma, kamuoyunun Avrupa bütünleşmesine yönelik tutumunu açıklayan yaklaşımlardan biri olan siyasi ipucu yaklaşımına dayanmaktadır. Bu bağlamda, bu çalışma, kamuoyu oluşturmak ve seçmenleri Brexit oyu vermeye ikna etmek amacıyla aktif olarak kampanya yürüten ayrılma yanlısı Vote Leave ve Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi'nin (UKIP) benimsedikleri söylemler ve söylemsel stratejilere odaklanmaktadır. Ayrılma yanlısı bu aktörlerin söylemlerinin analizinde metot olarak söylemsel-tarihsel yaklaşım kullanılmaktadır. Söylemsel-tarihsel yaklaşımın analitik araçları takip edilerek yürütülen söylem analizi kapsamında, Vote Leave ve UKIP'in AB ile ilgili söylemlerinin göç boyutu ele alınmakta ve referanduma giden süreçte göç olgusunun söylemlere nasıl yansıdığı tespit edilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışma, "Vote Leave ve UKIP AB referandumu kampanyası sırasında göç konusunda ürettikleri söylemler aracılığıyla Brexit kararını nasıl meşrulaştırmaya çalışmışlardır?" sorusuna cevap aramaktadır. Çalışma, aynı zamanda, Vote Leave ve UKIP'in kamuoyuna AB ile ilgili olarak ilettikleri siyasi ipuçlarının ve inşa ettikleri AB temsillerinin açığa çıkartılmasını hedeflemektedir. Çalışmanın bulguları, Vote Leave ve UKIP'in Brexit hedefi doğrultusunda göçü bir propaganda aracı olarak kullanarak AB'yi sorunsallaştırdıklarını ortaya koymaktadır. İlaveten, ayrılma yanlısı bu aktörlerin Avrupa şüpheci anlatılara dayanan dört negatif AB temsili inşa ederek Brexit kararını meşrulaştırmaya ve haklı çıkarmaya çalıştıkları tespit edilmiştir. Söz konusu dört negatif temsil şu şekildedir: egemenlik yetkilerini sınırlandıran bir AB; güvenlik sorunlarına yol açan bir AB; ekonomi ve kamu hizmetleri üzerinde baskı yaratan bir AB ve ulusal işgücü üzerinde negatif etki yaratan bir AB. Anahtar Kelimeler: Avrupa Şüpheciliği, AB Referandumu Kampanyası, Brexit, Ayrılma Yanlıları, Söylem Analizi.

Avrupa BirliğiBirleşik KrallıkBrexit+4
Ayçe Sepli
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası örgütlerin uluslararası sistemdeki yeri ve önemi: Birleşmiş Milletler örneğinde

Bu tez çalışmasında uluslararası örgütlerin uluslararası sistem içindeki rolü Birleşmiş Milletler örneğinde incelenmiştir. Uluslararası örgütler, ulus-devletin ortaya çıkışı ve uluslararası sisteme hakim olmasıyla görülmeye başlanmıştır. Yıllar içerisinde birçok alanlarda faaliyetlerde bulunan farklı uluslararası örgütler ortaya çıkmıştır. Bu örgütlerin başında, şimdiye kadar kurulan örgütlerin en kapsamlısı olan Birleşmiş Milletler'i gösterebiliriz. Temel görevi barış ve güvenliğin korunması olan bu örgütün, bundan başka birçok alanda faaliyetlerde bulunduğunu da söyleyebiliriz. Uluslararası barış ve güvenliğin korunması başta olmak üzere birçok alanda Birleşmiş Milletler'e yönelik olumsuz eleştiriler gelmiştir. Yapmış olduğum tez çalışmasında bu olumsuz eleştirilere değinilmiş ve Birleşmiş Milletler'in geleceği konusunda farklı fikirler dile getirilmiştir.

Birleşmiş MilletlerUluslararası ilişkilerUluslararası politika+2
Farıd Karımlı
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Multilateralism as implemented in the newly independent countries. Case of the World Health Organization and the health security in Cameroon from 2008 to mid-2020

With the advances in transportation and communication technologies, the interaction and integration among nations have replaced the classic self-sufficiency of nations around the world. The modernization of society has driven a dual reality. On one side, it has eased global cooperation, bringing closer nations worldwide. On another side, the said modernization has erected an international society where the issues and challenges are more complex. To face the said complexity of the international society, countries worldwide have decided to federate their prerogatives to pool their efforts to deal collectively with any sectoral eventuality. Hence, the creation of international organizations and so doing, the advent of multilateralism. Presented as a pledge at the service of international development, this idea of multilateralism has been strengthened to cover various sectors such as the economy, culture, politics, military, and health. Within the framework of this research, it will be highlighted the question of health multilateralism and more precisely, the World Health Organization's impact on Cameroon. Through the research question formulated as what is the impact of the World Health Organization on the Cameroonian health security, the theme "Multilateralism as implemented in the newly independent countries. Case of the World Health Organization and the Health Security in Cameroon from 2008 to mid-2020", pursue a specific target. The target is to outline the impact, the importance, and the concrete value of the WHO on the Cameroonian Health system. Seconded by the subsidiary research question interrogating whether health multilateralism is still helpful for Cameroon, the concrete observations of facts in the country rather paint a disillusion with the multilateralism. Analyzed through the yardstick of postcolonial theory, and the methodology of the comparative, qualitative, and quantitative methods, three key facts emerge from this study. The precariousness of the Cameroonian health system is a reality. There is a mismatch and a gap, between theprojects initially announced by the WHO and the concrete achievement in the field. It is time to create an international, post-multilateral environment,conducive to the real development of States.

IndependenceWorld Health OrganizationSecurity+7
John Madı Madı
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Neo-liberal güvenlik anlayışı çerçevesinde Kuzey Kutup Bölgesi

Küreselleşme ile birlikte Soğuk Savaş sonrasında güvenlik olgusu yeni boyutlar kazanmıştır ve yeniden tanımlanmıştır. Bu bağlamda olmak üzere Uluslararası İlişkiler disiplininin önemli teorilerinden olan Neo-liberalizm'e göre güvenlik, uluslararası kurumların iş birliği içerisinde olması ve uluslararası hukuk kurallarına bağlı kalınması ile mümkün olmaktadır. Neo-liberal güvenlik anlayışı çerçevesinde, son yıllarda önemi artan Kuzey Kutup Bölgesi'ne yönelik güvenlik çalışmalarının yapılması da hız kazanmıştır. Soğuk Savaş dönemine tekabül eden yirminci yüzyılın son safhasında stratejik Kuzey Kutup Bölgesi, sahip olduğu doğal kaynaklardan dolayı devletlerin hatta ulusların varlıklarını sürdürebilmeleri için cazip bir coğrafyadır. İklim değişikliklerinin etkisiyle erişimin artması devletlerin dikkatini çekerek ticari, ekonomik, bilimsel vb. birçok alanda faaliyetlerde bulunmalarına sebep olmuştur. Bu çalışmada Neo-liberal kurumsal güvenlik anlayışının Kuzey Kutup Bölgesi'nde mevcut olup olmadığına dair araştırma yapılmak istenmiştir. Neo-liberalizm'in öne sürdüğü uluslararası kurum ve kuruluşlar ile iş birliği içinde olmanın güvenliği sağlayacağı yönündeki savının Kuzey Kutup Bölgesi'nde uygulanabilirliğine bakılmıştır. Bunun için Arktik devletlerin iş birlikçi faaliyetler içerisinde olup olmadıkları sorgulanmıştır. Sosyal bilimlerde mevcut olan nitel araştırma yöntemi kullanılarak, bölge devletlerinin geçmişte yayınladıkları ilk ulusal strateji belgeleri ile güncel ulusal strateji belgeleri, uluslararası anlaşma belgeleri incelenmiştir. Söz konusu strateji belgeleri, güvenlik kavramının 1990'lı yıllar itibariyle uğradığı dönüşümde dikkate alınarak yumuşak güvenlik anlayışı dahilinde dört kapsamda incelenmiştir; çevre, toplum, iş birliği ve güvenlik. Bu inceleme esnasında ayrıca Neo-liberal politikalar temelinde iş birliği örgütlerinin bölgeye yönelik güvenliği sağlamada etkili olup olmadığının araştırılması da hedeflenmiştir. Ülkelerin ulusal ve uluslararası güvenlik arşivlerinin taranmasıyla bölgedeki ulusal çıkarların Kuzey Kutbu'na yönelik güvenlik politikalarını nasıl yönlendirdiğini değerlendiren çalışma, bu yönüyle Türkçe literatüre katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

ArktikaGüvenlikGüvenlik politikaları+4
Ece Günen
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

From securitization to desecuritization : Decoding Turkish foreign policy towards Iran

Turkey?s turbulent relations with Iran have undergone significant changes in the recent history. From the early years of the Turkish Republic, foreign policy elites had a tendency to externalize the sources of domestic threats. Especially, the Iranian regime was presented as the external source of rising Islamic fundamentalism in Turkey. However, according to the Turkish foreign policy literature, the security-driven athmosphere in Turkish-Iranian relations has witnessed a clear change in 2000s. The impact of the security discourse of Turkish elites regarding Iran?s Islamic regime has declined and a rapprochement process between Turkey and Iran has begun. The declining role of military in Turkish politics, the Islamic political background of the AKP government, and Davutoğlu?s `Strategic Depth? doctrine are presented as major determinants of that rapproachment. This study, while focusing on the changing dynamics of Turkish-Iranian relations between 1990 and 2011, argues that the domestic political discourse of Turkish elites have been influential in this process. Utilizing the `securitization theory? of the Copenhagen School, it proposes a structured framework to analyze the link between the domestic politics and foreign policy. Accordingly, it asks: `How do domestic political changes influence Turkey?s policy preferences towards Iran?? In line with the Copenhagen School?s argument that `securitization? is a product of `speech act?, the study utilizes the political discourse of TFP elites. The speeches that are published in Turkish daily newspapers are analyzed in detail. Such analysis is argued to be an organized and comprehensive comparison of Turkey?s Iran policy in the 1990s and 2000s. Keywords: Turkish Politics, Turkish Foreign Policy, Turkish-Iranian Relations, AKP, Securitization Theory

Adalet ve Kalkınma PartySecuritySecurity policies+7
Çağla Lüleci
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

21. yüzyıl güvenliğinde asimetrik bir mücadele: Siber uzayda doğu perspektifi

Güvenlik ve terör kavramları, içerisinde bulunulan döneme göre şekil alan ve değişimler gösteren dinamik kavramlar olarak değerlendirilmektedir. Özellikle teknoloji ve sanayinin gelişimiyle birlikte bu kavramlar değişime uğrayarak zamanla yeni boyutlara ve yeni tanımlara kavuşmuştur. Savaşta konvansiyonel silahlar, güvenlikte de geleneksel anlayış yerini nükleer silahlar ve uluslararası güvenlik kavramlarına bırakarak caydırıcılık unsurunu da ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda geleneksel terörizm paradigmasına da yeni bir boyut olarak giren ve bu paradigmayı değiştirme potansiyeli taşıyan "siber terör" kavramı da önemli bir dinamik olarak karşılanmaktadır. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistemde çok kutuplu düzenin ortaya çıkması, Doğu devletlerinin bu sistemde kendilerini göstermesine ve Batı hegemonyasına karşı bir tutum sergilemesine olanak sağlamıştır. Bu bağlamda literatürde yeni bir kavram olarak giren siber uzay, devletlerin önemli bir mücadele alanı olarak değerlendirilmektedir. Aktör kavramının devlet-dışı veya devlet destekli aktörler olarak çeşitlenmesi sebebiyle asimetrik bir ortam olarak görülen siber uzayda gerçekleşen mücadele Asya devletlerinin güvenlik yaklaşımları ve saldırgan tutumlarını ileri bir boyuta sürüklemiştir. Bu çalışmada nitel yöntem kullanılacak olup ilk olarak güvenlik ve teröre kavramsal çerçeveden bakılacaktır. Ardından 21. yüzyıl gerçeği olarak görülen siber uzay kavramının güvenlik ve terörle ilişkilendirilmesine değinilecektir. Batı ile aynı kampta bulunmayan Asya devletlerinin, başta Batı olmak üzere yakın çevresine yönelik saldırgan tutumları; devletlerin demokratik yapısı, rejim tipi ve yönetim şekilleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu bağlamda siber güvenlik sınıflandırmasında yer alan Asya devletlerinin analiz edilerek alana katkı verilmesi amaçlanmaktadır.

Asya ülkeleriSiber güvenlikSiberuzay+7
Muhammed Resul Eroğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Turkey as a state-building actor in Somalia: A comparison of Turkey and other actors

The study intended to investigate and understand Turkey's overall role in Somalia's state-building process. Furthermore, the study sought to demonstrate the state-building approach employed by the Turkish policy-makers and analyze how it differs from other actors involved in Somalia. In addition, the study aimed to study Turkey's overall foreign policy towards Africa and Somalia. Specifically, this dissertation aimed to investigate and discuss differences and similarities among state-building approaches used by the Turkish government and other regional and international actors involved in the Somalia state-building process. Therefore, the study utilized primary and secondary data, and consultations and semi-structured interviews were conducted with policymakers and academicians. The study found that Turkey's recent engagement in Somalia in 2011 marked a new era of Turkish-African relations. Given the fact that this relationship has been growing in strength since 1998. The study demonstrates that Turkey's foreign policy toward Somalia is inextricably linked to its overall engagement with the continent. The findings show that both Turkey and other actors have contributed to humanitarian and state-building projects in Somalia. However, the crucial distinction is the approach and engagement method. The study argues that the comprehensive approach that integrated humanitarian, development assistance, and security aid at a critical time significantly impacted the fate of Somalia's state-building process. This dissertation posits that Turkey's approach to state formation in Somalia differs from other traditional actors. It reveals that Turkey's comprehensive approach has widely covered education, health, economic infrastructure, and development projects that have improved the well-being of the society. In addition to rebuilding the army, political support through diplomatic channels and peacebuilding through mediation were other key factors that contributed to Somalia's state-building efforts. This dissertation serves as a snapshot of state-building programs sponsored by the international community using the context of Somalia. Its findings may help better understand why specific state-building projects fail and why others thrive. The results may also be valuable to future state-building initiatives to avoid repeating the same mistakes made in Somalia, and therefore urges that future state-building projects use a comprehensive approach.

State buildingEconomic aidsSomalia+5
Mohamed Sharıf Mohamed
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Hydropolitics of River Nile: Regional and international implications

This dissertation's main objective is to look into the hydropolitical contention among Egypt, Ethiopia and Sudan on the River Nile. This dissertation traces the genesis and the trending political occurrence along the Nile. It brings together related works and literature on the subject matter hydropolitics in general, and the hydropolitics of the Nile specifically. Though largely within the framework of hydrohegemony, with Egypt maintaining its historical and colonial rights on the Nile River that has always aided the hegemony it wields over the Nile despite its insignificant contribution to the flow of the Nile, this dissertation goes beyond the hydrohegemony framework to predict a possibility of a violent conflict. This is supported by a timeline data collected from the beginning of the contention till recent times which has demonstrated quite a lot of conflict and disagreement that have marked the major occurrence in the Nile region. Regionally, this dissertation looks into the politics of Egypt, Ethiopia and Sudan in the Nile region. Internationally, it looks into the politics of USA, Britain and China in the region. This research has highlighted the waning power of Egypt and the developing power of Ethiopia especially since 2011 when Egypt started to struggle with its internal politics whilst Ethiopia took the advantage to build is ambitious Great Renaissance Dam which has been the recent centre of conflict in the region. it has also revealed the swinging position of Sudan which had initially partially sided with the Ethiopian state for its prospects of having electricity supply but later made a quick readjustment to side with Egypt; which has been its traditional ally. Again, this research has exposed the influence of China in recent times in African economic relations in regions like the Nile regions. It can be understood in this work that China's recent economic policies is becoming more influential than the USA – Communism struggle which involved the building of project like the Aswan High Dam. The reconciliation attempts made by the African Union and the USA among others make future cooperation doubtful. This work does not serve as a good read only to researchers on the subject matter, its projections can also help policy makers of the Nile Basin in making policies.

GeopoliticEgyptNile River+4
Mohammed Hashıru
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The impact of Türkiye's role as a rising power in Afghanistan peacebuilding process

This dissertation aims to make an in-depth analysis to understand the impact of Türkiye's role as a rising power in Afghanistan peacebuilding process. More so, the study investigates how Türkiye's contribution to Afghanistan peacebuilding process has shaped the perception of the Afghan public and the most significant regional actors addressed in this thesis. In addition, the dissertation aimed to study Türkiye's overall humanitarian aid, and development projects in Afghanistan. Hence, the study utilized qualitative method and fundamentally relied on document analysis in order to get a plausible answer. The study found that Türkiye's involvement in Afghanistan after the 9/11 attacks marked a new era of Afghan-Turkish relations. Taking into account that the relationship has been growing in strength since the 20th century. The study demonstrates that Türkiye's foreign policy toward Afghanistan is inextricably linked to its overall engagement with Central Asia. The findings show that Türkiye has contributed remarkably to the peacebuilding process in Afghanistan. The study findings also revealed that regional actors are not feeling comfortable with Türkiye's involvement in Afghanistan because it contradicts their interests and strategies. The study argues that the comprehensive approach that included humanitarian, development, security, education, infrastructure, health sector, and other assistance at a vital time unprecedentedly impacted the fate of Afghanistan peacebuilding process. On the other hand, the study discovered that Türkiye's comprehensive approach which has widely covered all sectors necessary for the recovery of Afghan society has earned Türkiye prestige and goodwill in the international stage. As a result, the study argues that Türkiye's involvement in Afghanistan as a rising power has had a positive impact. Furthermore, the study was able to expose some crucial findings that will further pave the way for further research on Türkiye's role as a rising power in Afghanistan peacebuilding process. This dissertation serves as a synopsis of Türkiye's role in peacebuilding process in Afghanistan. The findings may also serve to develop an understanding regarding how Türkiye's peacebuilding role in Afghanistan become a role model. The findings may also be helpful in comparing Türkiye's peacebuilding model to other actors.

AfghanistanPeacebuildingPeace process+7
Ruhullah Afshar
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Filistin-İsrail barış süreci ve Türkiye

Osmanlı imparatorluğunun dağılma dönemiyle, Filistinliler sömürgecilik, sürgün, askeri işgal ve bu süreci izleyen kendi kaderini tayin etme hakkını elde etme mücadelesine girmişlerdir. Yahudiler ise dünyanın her yanında yüzyıllar süren zulmün ardından atalarının topraklarına geri dönüş, barış ve güvenlik getirmemiştir. Uzun yıllar süregelen ve halen de devam eden çözüm arayışları çoğu zaman Filistin-İsrail sorununu içinden daha da fazla çıkılmaz bir hale sokmuştur.Uluslararası ilişkilerde genel olarak Arap-İsrail çatışması özelinde ise Filistin sorunu Yirminci Yüzyılın en karmaşık sorunudur. Filistin sorunu Yirminci Yüzyılın ikinci yarısından sonra soğuk savaş ile birlikte bölgesel bir sorun olmaktan çıkarak uluslararası bir sorun haline gelmiştir. İsrail devletinin Ortadoğu coğrafyasında kurulmasıyla çatışma boyutuna ulaşan Filistin sorunu, bugünde çözülmeyi bekleyen bir düğümdür.Anahtar Kelimeler: Barış Süreci, İsrail, Filistin, Türkiye

Barış süreciFilistinFilistin sorunu+8
Zuhal Çalık
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası terörizm ve 11 eylül sonrasında Türkiye'nin terörizmle mücadelesi

Zaman, ne kadar değişirse değişsin, terör değişmeyecektir. Ancak zamanla birlikte kullanılan yöntemler değişecektir. İnsanlık var olduğu sürece de var olmaya devam edecektir. Türkiye, yıllardır terörle mücadele vermekte ve mevcut konumu itibariyle de vermeye devam edecek gibi görünmektedir. 11 Eylül saldırıları terörün boyutlarını anlama açısından, diğer dünya devletlerinin özellikle de güçlü devletlerin Türkiye'yi anlamasında empati kurmalarına yardımcı olmuştur. 1960'lardan beri değişik adlar altında terörle mücadele eden Türkiye ise onları en iyi anlayan devletlerden biri durumundadır.Bir problemin ortadan kaldırılması için kaynağına kadar inmek gerekir. Terörün oluşma sebepleri sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, dini vb. açılardan ele alınıp değerlendirilmeli, sonuçlar bilimsel ortamlarda tartışılmalı ve kalıcı çözüm önerileri üretilerek uygulamaya geçirilmelidir.Ayrıca terör konusunda uzmanlaşmaya gidilmelidir. Gerek güvenlik kuvvetleri ve gerekse o bölgedeki yöneticiler terör konusunda uzmanlaşmalıdırlar. Ayrıca sadece teröre yönelik çalışmalar yapan, meydana gelen veya gelebilecek olayları analiz eden ve bu konuda bilimsel çalışmalar yapan strateji merkezleri oluşturulmalıdır.Terör sorunu, terörün her türlü boyutunun ve terör örgütlerinin tüm özelliklerinin akademik bağlamda ele alınıp irdelenmesi, ilgili tüm kurum ve kuruluşların katılımı ve destek vermesiyle çözülebilir. Ama her şeyden önce, toplum iyi bir eğitimle terör konusunda bilgilendirilmeli hatta bilinçlendirilmelidir. Teröre karşı toplu bir bilinçlenme söz konusu olduğu taktirde hiçbir terör örgütü kaynak ve destekçi bulamayacaktır.Anahtar Kelimeler : Terör, Uluslararası Terörizm, Bölücü Terörizm, Çözüm.

11 Eylül 2001 olayıTerörizmTerörle mücadele+2
Ramazan Kutlu
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası Çevre Hukukunda sınıraşan zararlar

Çevrenin küreselleşmesine yol açan gittikçe artan çevre sorunları, kaçınılmaz olarak uluslararası hukukun gündemine girmiştir. Çevrenin korunması gerekliliği ve önemi, ?uluslararası çevre hukuku? adında uluslararası hukukun yeni bir alt dalının doğmasının temel nedeni olmuştur. Uluslararası çevre hukukunun cevap aradığı en önemli konulardan birini çevresel zararlar, özellikle sınıraşan zararlar, oluşturmaktadır. Çalışmada, sınıraşan zarar kavramı, zararın hukuki gelişimi, zarara ilişkin mevcut kuralların amaç ve kapsamı incelenmektedir.Sınıraşan zararlar, uluslararası toplum tarafından kabul edilmiş ve uluslararası çevre hukukunca tanınmıştır. Söz konusu zararlar kimi uluslararası düzenlemelere konu olmuş ve aynı zamanda uluslararası yargı kuruluşlarında kendisine yer bulmuştur. Ancak, uluslararası çevresel uyuşmazlıklarda, uluslararası çevresel uyuşmazlıkların çözümünde rol alan uluslararası mahkemeler uluslararası çevre hukuku normlarına atıf yapmak konusunda çekimser davranmaktadırlar. Diğer taraftan devletlerin, özellikle gelişmiş devletler, uluslararası çevresel sorunlar karşısında pasif davrandıkları gözlenmektedir. Bu durum, hem sınıraşan zararların uluslararası çevre hukukundaki gelişimine, hem de uluslararası çevre hukukunun kendi gelişimine gölge düşürmektedir.Anahtar Kelimeler: Çevre, Uluslararası Çevre Hukuku, Sınıraşan Zararlar

Borçlar hukukuSınır aşılmasıSınıraşan zararlar+4
Derya Sürmelioğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Türk deniz alanları ve bu alanlardaki Ulusal ve Uluslararası Hukuk uygulamaları

XIX. yüzyılın başlarından itibaren, gelişen dünya ile deniz ticaretinin önemi artmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında ise dünya devletlerinin sayısında bir artış olmuştur. Yeni düzende, devletler arasında denizlerin kullanımı hakkında kuralların belirlenmesi için Birleşmiş Milletler sistemi içinde 1958 ve 1982 yıllarında iki adet Sözleşme imzalanmıştır.Sözleşmelerdeki bazı maddeleri kendi yararına bulmadığı için, Türkiye bu Sözleşmeleri imzalamamıştır. Buna karşın yaptığı bazı uygulamalarda, Sözleşmelerde yararına gördüğü bazı hususları kullanmıştır.1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Uluslararası Hukuk ile Türk Kanunları ve Hukuk Sistemi arasında bir takım uyuşmazlıklar vardır. Bu uyuşmazlıkların çözümü için Türk Hukuk Sisteminin ve Türkiye'nin taraf olduğu diğer Uluslararası Sözleşmelerin çok iyi bilinmesi gerekmektedir.Bu çalışmada resmi ilgililere denizde karşılaşacakları çeşitli durumlara karşın Türk Hukuk Sistemi ile Uluslararası Hukuk arasında bir köprü kurabilmeleri için referanslar verilmesi hedeflenmiştir.

Birleşmiş MilletlerBirleşmiş Milletler Deniz Hukuku SözleşmesiDeniz alanları+4
Cemhan Kocabaş
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Sosyal demokrasinin insan haklarına etkisi : İsveç örneği

Sosyal demokrasi kavramıgünümüzde, insan haklarıile birlikte değerlendirilen,evrensel bir düşünce sistemi olarak ön plana çıkmıştır. Demokrasi ve sosyal adalet, eşitlikkavramlarını içerisinde barındıran sosyal demokrasi, bu yönüyle insan haklarıuygulamalarınıbüyük ölçüde etkilemiş, ortaya koymuşolduğu politikalarla, insan haklarıkavramına şekil vermiştir.Marksist düşünce yapısıiçerisinde yoğrulan sosyal demokrasi fikri, Marksizm'inbir eleştirisi ya da üçüncü bir yol olarak değerlendirilen sonucu olarak değerlendirilecektir.Burada önemli olan unsur, Marksist düşünce yapısının anlaşılarak, bu yapıile arasındakifarklılıklarının ortaya konmasıdır.Bu doğrultuda; demokrasinin, sosyal demokrasi düşüncesi içerisindeki belirleyicibir unsur olmasınedeniyle, bu noktanın anlaşılmasıoldukça önemli görülmüştür.Demokrasi fikrinin gelişmesinde katkısıbulunan düşünürlerin fikirleri ve bu fikirlerietkileyen tarihi olayların ele alınmasıda yine önem verilecek olan bir husustur..Sosyal demokrasinin kökeni incelenirken, sosyal demokrasi kavramının ortayaçıkışına neden olan diğer siyasi fikirlerin etkileri tahlil edilmeye çalışılacaktır. Sosyaldemokrasinin, adıile mütenasip olan sosyalizm ve demokrasiye olan vurgusununnedenleri, bu tahliller sonucunda belirlenmeye çalışılacaktır.İsveç'teki soysal demokrat düşüncenin gelişmesi ve yerleşmesinin incelenmeyeçalışıldığıbu çalışmada sosyal demokrasinin insan haklarıvurgusunun üzerindedurulacaktır. Bu vurguya bağlıolarak, İsveç'in sosyal ve insan haklarıpolitikalarıelealınacaktır.Anahtar Kelimeler :Marksizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi, Refah Devleti, İsveç

DemokrasiMarksizmSosyalizm+2
Zeynep Taşpınar
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00