Erzincan Binali Yıldırım University
Anabilim Dalı

Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı

Erzincan Binali Yıldırım University

163

Arşivlenen Tez

4

DOI Atanmış

2%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı, obez ve prediyabetik obez çocuklarda asprosin, neudesin, r-spondin, adropin molekül seviyeleri: İnsülin direnci ve beta hücre rezervi ile ilişkilerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite sıklığı her yaş grubunda giderek artan bir halk sağlığı problemidir. Obeziteye eşlik eden en önemli problemlerden birinin de glukoz metabolizması bozukluğu olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada enerji metabolizmasının yeni keşfedilen düzenleyici proteinlerinden asprosin, neudesin, r-spondin 1 ve adropin seviyelerinin obezite ve prediyabetin tanı ve takibindeki yerinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma 12-18 yaş arası 180 kişi ile yapıldı. Bireyler vücut kitle indeksi ve glukoz metabolizmasına göre kontrol, obez ve prediyabetik obez olarak üç gruba ayrıldı. Bireylerin venöz kan örneklerinden serum adropin, r-spondin 1, asprosin ve neudesin düzeyleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca eş zamanlı glukoz, insülin, C-peptit, HbA1c, HOMA-IR ile HOMA-Beta değerleri incelendi. Parametrelerinin obezite ve prediyabeti öngörmede kestirim değerleri ROC analizi ile saptandı. Ayrıca parametrelerin obezite ve prediyabeti öngörmede bağımsız etkileri lojistik regresyon analizi ile incelendi. BULGULAR: C-peptit ve HOMA-Beta düzeyleri prediyabetik obez ve obez grupta kontrol grubundan yüksek saptanırken adropin ve asprosin düzeyleri prediyabetik obez grupta hem obez hem de kontrol grubundan daha yüksek saptanmıştır (p<0.05). Prediyabeti ön görmede adropin ve asprosin düzeylerinin kestirim değeri sırasıyla 121,60 ng/L; 14,84 ng/mL olarak hesaplanmıştır. Obeziteyi ön görmede HOMA-IR ve HOMA-Beta ve C-peptit düzeylerinin sırasıyla 3,60; 157,50; 0,55 ng/mL kestirim değerlerinde anlamlı olduğu saptandı. SONUÇ: Çocukluk çağı obezitesi yetişkin hayatta komplikasyonlarla devam eden ciddi bir sağlık sorunudur. Obez bireylerde prediyabetik durumun takip ve değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Çalışmamızda prediyabetik obez çocuklarda serum asprosin, adropin düzeyinin obez ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu; bunun da HbA1c, insülin, HOMA-IR, değerlerine alternatif olarak değerlendirilebilecek moleküllerden olabileceğini düşünüyoruz.

AdropinAsprosinNeudesin+3
Fatıma Betül Nogay
Sakarya University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

D vitamini eksikliklerinin demir ve diğer eser elementlerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Vitamin D, kemik metabolizmasındaki önemli rolünün yansıra son yıllarda kanserler, kardiyovasküler hastalıklar ve otoimmün hastalıklar gibi kronik hastalıklarla ilişkilendirilmiş vitamindir. Eksikliği tüm dünyada önemli bir sağlık problemidir. Eser elementler insan vücudunda, önemli biyolojik süreçlerde fonksiyon yaparlar. D vitamini metabolizması ve etki mekanizmasının pek çok basamakta eser elementlerin metabolizma ve etki mekanizmaları ile kesiştiği bilinmektedir. Bu mekanizmalara ışık tutabilmek için çalışmamızda D vitaminin demir, çinko, bakır, selenyum gibi eser elementlerle ilişkisini araştırmayı planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: D vitamini düzeylerine göre eksiklik yetersizlik ve kontrol grubu olarak ayırdığımız hasta gruplarında ICP-OES yöntemi ile serum eser elementleri ölçülmüştür. Ayrıca demir eksikliğini değerlendirmek için kan sayımı parametreleri ve demir eksikliği ile ilişkili kan biyokimyası parametreleri rutin oto analizörlerle çalışılmıştır. BULGULAR: I. grup: D vitamini (<20 ng/ml) eksikliği olan); II. grup D vitamini yetersizliği (20-30 ng/ml); III. grup D vitamin düzeyleri normal (30-110 ng/mL) (kontrol) olarak ayrıldı. Eser elementlerden Cu gruplar arasında anlamlı fark göstermezken Fe, Zn, Se, bu gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark gösterdi. HTC ve MCHC; erkeklerde HB, HTC ve MCHC parametreleri anlamlı fark gösterdi. Kadın ve erkeklerin her ikisinde de ferritin değerleri gruplar arasında anlamlı fark gösterdi. SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre çinko ve demir düzeylerinin D vitamini düzeyleri ile yakından ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Bu hem D vitamininin eser elementlerin homeostazisinde yer almasından kaynaklanabileceği gibi, aynı zamanda eser elementlerin D vitamini metabolizmasında anahtar noktaları kontrol ediyor olmasından da kaynaklanabilir. Bu kompleks mekanizmaların aydınlatılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Demir ilişkisi, Eser elementler, ICP-OES yöntemi, Vitamin D, Vitamin D eksikliği/yetmezliği.

Gamze Savaş
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İkili ve dörtlü prenatal tarama testlerinde kullanılan biyokimyasal belirteçlerin Sakarya iline ait medyan değerlerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma ile ikili ve dörtlü prenatal tarama testlerine ait belirteçlerin Sakarya iline ait medyan değerlerinin belirlenmesi ve bu değerlerin hem prisca paket programı hem de başka coğrafi bölgelerde belirlenmiş medyan değerleri ile karşılaştırılması amaçlandı. YÖNTEM: Çalışma Nisan 2019-Nisan 2023 tarihleri arasındaki 19.120 gebenin verileri retrospektif olarak incelenerek yapıldı. Tüm belirteçler maternal serumdan immünokemilüminesans yöntem ile çalışıldı. Verilerin gebelik haftalarına göre Sakarya medyan ve MoM değerleri hesaplandı. Bu değerler prisca paket programı değerleri ve diğer coğrafi bölgelerin değerleri ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Sakarya ili medyan değerleri prisca medyan değerlerinden; free β-hCG ve uE3 için tüm haftalarda, PAPP-A için 12. hafta, total β-hCG için 15. hafta ve AFP için 20. hafta dışında tüm haftalarda düşük iken, inhibin A için ise 20. hafta dışında tüm haftalarda yüksek bulundu (p<0.05). Belirteçlerin hepsinin MoM değeri kıyaslandığında ise tüm haftalarda anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,001). Sakarya ilinin medyan değerlerinin diğer bölgelerin medyan değerleri ile kıyaslanmasında da tüm belirteçlerde birçok haftada anlamlı farklar olduğu görüldü (p<0,05). SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları Prisca paket programı ile Sakarya ili için hesapladığımız medyan ve MoM değerleri arasında önemli farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Yine medyan değerleri açısından coğrafi bölgeler arasında da önemli farklılıklar olduğu anlaşılmaktadır. Belirteçlerin medyan ve MoM değerlerindeki değişikliklerin, laboratuvarın tarama performansını önemli ölçüde etkilediği göz önüne alındığında, tarama testlerinin doğruluğunun artırılması için farklı coğrafi bölgelerin kendi medyan değerlerini belirlemesi gerektiği kanısı bu çalışmanın sonuçları ile güçlü bir şekilde desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Dörtlü test, ikili test, medyan, MoM, prenatal tarama

Yusuf Algül
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endometriyum kanser vakalarında he-4 ve kalprotektin seviyeleri ile miRNA-9 ve miRNA-186 seviyelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Endometriyum kanserleri tüm dünyada jinekolojik kanserler içinde en sık görülen ve en fazla ölüme sebep olan sekizinci kanser türüdür. Yüksek riskli vakalarda biyopsi veya dilatasyon-küretaj ile endometriyal örnekleme tanıda altın standartdır. Bu girişimler invaziftir ve morbidite riskini taşır. Bu sebeble yüksek riskli vakaları belirlemek için non-invazif güvenilir yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Günümüzde EK için yüksek risk taşıyan vakaları ayırt etmede etkili non-invazif bir yöntem olmayıp çalışmamız yeni ortaya çıkan belirteçlerin ayırt edici gücünü ortaya koymayı amaçlamaktadır. Metod: Çalışma Prospektif olarak dizayn edilerek Endometriyum kanser tanısı alıp histerektomi yapılan 20 vaka ile, bening hastalık tanısı alıp histerektomi yapılan 22 kontrolden oluşmuştur. miRNA-9 ve miRNA-186 kendilerine özgü kitle doku ve serumdan izole edilmiş ve qRT-PCR yöntemi ile analiz edilmiştir. Kalprotektin, HE-4, SOD, MDA, GSH serum seviyeleri ise ELISA yöntemi kullanılarak kolorimetrik olarak analiz edilmiştir. miRNA moleküllerinin ayırt edici gücü ROC eğrileri ile belirlenip serum belirteçleriyle birleştirildiğinde tanı gücünü ne kadar arttırabileceği gösterilmiştir. Bulgular: Doku miRNA-9 ve miRNA-186 düzeyleri vaka grubu kontrole göre anlamlı olarak farklıydı (p=0.011, p=0.03; sırasıyla), ROC analizinde AUC değerleri sırasıyla 0.737 ve 0.715 olarak hesaplandı. Serum miRNA-9 düzeyleri vaka grubu kontrole göre anlamlı olarak farklıydı (p=0.047). Serum miRNA-186 düzeylerinde vaka grubu kontrole göre anlamlı farklı değildi (p=0.077). Serum miRNA-9 ve miRNA-186 için yapılan ROC analizinde AUC değerleri sırasıyla 0.696 ve 0.703 olarak hesaplandı. Serum HE-4 ve SOD vaka grubu kontrole göre anlamlı fark vardı (p=0,023, p= 0,008; sırasıyla), ROC analizindeki değerleri sırasıyla 0,745 ve 0,724 olarak hesaplandı. Serum kalprotektin, GSH, MDA düzeylerinde vaka grubunda kontrole göre anlamlı fark yoktu (p=0.156, p=0.140, p=0.256; sırasıyla), ROC eğrisi AUC değerleri ise sırasıyla 0.608, 0.361, 0.525 olarak hesaplandı. Doku ve serum miRNA-9 seviyeleri arasında anlamlı ilişki olup güçlü korelasyona sahipti (p=0.001, r=0.751; sırasıyla). Aynı şekilde doku ve serum miRNA-186 düzeyleri arasında anlamlı ilişki olup, güçlü korelasyon mevcuttu (p=0.001, r=0,789). Sonuç: Elde edilen bulgulara göre doku ve serum miRNA-9 ve miRNA-186 düzeyleri EK'li vakalarda anlamlı olarak yüksek bulundu. ROC analizine göre ise orta derecede ayırt edici güce sahip olarak değerlendirildi. miRNA-9 ve miRNA-186 doku ve serum düzeyleri arasında ayrı ayrı anlamlı ve yüksek derecede korelasyon saptandı. ROC analizinde Serum HE-4 ve SOD düzeylerinin EK'li vakalarda ayırtedici gücü yükselttiği belirtildi. Sonuç olarak, serum miRNA-9, miRNA-186, HE-4 ve SOD moleküllerinin EK için yüksek risk taşıyan vakaların ayırt edilmesinde yeri olabileceği düşünülmektedir.

Biyobelirteçler-tümörEndometrial neoplazmlarEpididimis+7
Volkan Savaş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Myrtus communis (Mersin bitkisi)'in insan osteosarkoma hücrelerinde (SAOS-2) pro-apoptotik ve anti-metastatik etkisinin in-vitro koşullarda araştırılması

Kanser her geçen gün artan, yaşamı çok yönlü olarak tehdit eden, maddi ve manevi kayıplara neden olan günümüzün en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Kanserin tedavisi için kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Kemoterapi ile tedavi edilen hastalar önemli bazı olumsuz yan etkiler yaşayabilmektedir. Mide bulantısı, kusma, ishal, saç dökülmesi, iştah kaybı, yorgunluk, ateş, ağız yaraları, ağrı gibi çok değişik yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle, kanserin tedavisinde kemoterapiye alternatif ya da kemoterapinin yan etkilerini azaltmak amaçlı yeni tedavi stratejilerinin önemi artmaktadır. Çeşitli tümör tipleri üzerinde test edilen bitki kaynaklı bileşikler, daha ileri kanser tedavisi için stratejiler sağlayabilir. Sunulan bu tez çalışmasında Myrtus Communis L. (Mersin bitkisi) bitki ekstresi birincil kemik tümörlerinin en malignant ve en yaygın görünen türü olan osteosarkoma (Saos-2) hücre hattı üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmada apoptozis, inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkili mekanizmalar ve bu mekanizmalarda rol oynayan biyo moleküller incelenmiştir. Sitotoksisite analizleri için MTT (3-(4,5-dimetil-tiyazolil)-2,5-difeniltetrazolyum bromid) testi, sitokin (TNF-α, IL-10, IL-12, IFN-γ) düzeylerinin belirlenmesi için ELISA testi, oksidatif stres (TAS ve TOS) için fotometrik testler, apoptoz için gerçek zamanlı PCR yöntemi kullanılmıştır. 24 saat boyunca farklı konsantrasyonlarda Myrtus Communis özütleri ile muamele edilen Saos-2 hücrelerinde %50 inhibisyon yapan dozun (IC50) 1/1.28'lik dilüsyon olduğu tespit edildi. Bu konsantrasyonda uygulanan Myrtus Communis ekstresinin inflamatuvar sitokin (TNF-α, IL-12 ve IFN- γ) düzeylerini artırdığı, antiinflamatuar sitokin IL-10 seviyesini azalttığı ve bu değişikliklerin istatistiksel olarak yüksek derecede anlamlı olduğu tespit edildi. Tedavi grubunda toplam antioksidan düzey (TAS), toplam oksidan düzey (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) düzeylerinde anlamlı artışlar tespit edildi. Bitki ekstresinin, Bax, Bcl-2, Kaspaz-3, Kaspaz-9, p53, p21 genlerinin mRNA ekspresyon seviyelerini ve Bax/Bcl-2 oranı ile belirlenen apoptotik indeksi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı belirlendi. Metastazda rol oynayan MMP-2 geninin ekspresyon seviyesinin istatistiksel olarak anlamlı olmayan düzeyde artarken, MMP-9 gen ekspresyonu ise belirlenemdi. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar Myrtus Communis'in osteosarkom hücrelerinde apoptozu indüklemesinden dolayı hastalığın tedavisinde kemoterapötiklerle birlikte kullanımının mümkün olabileceğini düşündürmektedir. Bu fikrin doğrulanması ve/veya desteklenebilmesi için, bu yönde yapılacak ileri düzeyde in vivo ve in vitro çalışmalara ihtiyaç vardır.

Antineoplastik ajanlarApoptozisBiyokimya+7
Emıra Kurbasevıc
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hipertansiyon ve oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Hipertansiyon ve oksidatif stres arasındaki ilişkiyle ilgili literatürde pek çok çalışma vardır, ancak tutarsız sonuçlar ve oksidatif stresin karmaşık etki mekanizması nedeniyle, hipertansiyon ile oksidatif stres parametreleri hala ilişkilendirilmeye çalışılmaktadır. Sistolik ve diastolik kan basıncı sırasıyla 140/90 mmHg'den büyük olan bireylere hipertansiyon tanısı konulmaktadır. Vücudumuzda savunma sistemi olarak radikaller dengeli bir şekilde oluşmakta ve ardından antioksidan mekanizma sayesinde zararsızlaştırılmaktadır. Fakat bu dengenin bozulmasıyla yani oksidanların aşırı üretimiyle oksidatif stres vücutta çeşitli hasarlara ve patolojilere neden olmaktadır. Bizim çalışmamızda hipertansiyon tanısı almış ve bunun yanında diyabet, enfeksiyon bulgusu, romatolojik hastalığı, malignitesi, kronik böbrek yetmezliği, geçirilmiş miyokart enfarktüsü, kalp yetmezliği olmayan 18-80 yaş aralığında 46 hasta serumlarında oksidatif stres belirteçleri olarak malondialdehit (MDA), karbonil grubu, indirgenmiş glutatyon (GSH) ve sülfidril (SH) grupları tayin edilmiştir. Aynı belirteçler romatolojik hastalığı, malignitesi, kronik böbrek yetmezliği, geçirilmiş miyokart enfarktüsü, kalp yetmezliği olmamasının yanı sıra hipertansiyonu olmayan 32 kontrol grubunda da çalışılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda MDA düzeyleri iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmasına rağmen (p<0,005) GSH düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar vermemiştir (p>0,05). SH gruplarının düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,05). Karbonil gruplarının düzeyleri de beklenmedik şekilde hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışmada hipertansiyonlu hastalarda lipit peroksidasyon belirteci MDA düzeyleri kontrol grubuna göre yüksekti. Bunun yanında protein hasarını ölçmek için kullandığımız karbonil grubu düzeyleri iki grup arasında beklediğimiz sonuçları vermedi. Antioksidan mekanizmayı temsil eden indirgenmiş glutatyon düzeyleri de hipertansiyonlu hastalarda kontrol grubundan farklı değildi. Antioksidan kapasitenin bir belirteci olarak SH grupları düzeylerinin hasta grubunda düşmesi hipertansiyonun oksidatif stres ile ilişkisininin MDA'dan sonraki bir diğer kanıtınıdır.

GlütatyonHipertansiyonKarbonil+3
Ayşe Nur Myumyun
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

COVİD-19 hastalığı nedeniyle yoğun bakım ünitesi'nde takip edilen hastalarda lenfopeni ile hastalığın ciddiyeti arasındaki ilişkinin araştırılması

Koronavirus Hastalığı 2019 (COVID-19)'na bağlı lenfopeni görülebilir ve COVID-19 nedeniyle ölen hastalarda lenfopeni ile daha sık karşılaşılır. Literatürde lenfopeni ile COVID-19 şiddeti arasındaki ilişkiye dair çalışmalar mevcut olup; yoğun bakımda COVID-19 nedeniyle takip edilen hastalarda lenfopeni ile hastalığın şiddeti, mortalitesini gösteren Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi II (APACHE II) ve Sıralı Organ Yetmezliği Değerlendirmesi (SOFA) skoru ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada, COVID-19 nedeniyle yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda lenfopeni ile hastalığın şiddeti ve mortalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. Hastaneye yatırılan hastalar arasındaki ciddi hastalığı, erken aşamalarda tanımlamak için ucuz ve kolay bir biyobelirteç saptamayı amaçladık. Bu çalışmada COVID-19 nedeniyle, yoğun bakım ihtiyacı olan hastalar hastane dosya sisteminden retrospektif olarak tarandı. Hastalar 18-80 yaş aralığında olup; dışlama kriterlerine sahip olmayan ve COVID-19 nedeniyle Covid Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen toplamda 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalardan yoğun bakıma giriş gününde bakılan; lenfosit sayısı ile APACHE II, SOFA skorları arasında ilişki olup olmadığı istatiksel olarak değerlendirildi. COVID-19 nedeniyle ölen hastaların ortalama lenfosit sayıları ile yaşayan hastaların ortalama lenfosit sayıları arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Hastaların ortalama lenfosit sayısı ile APACHE II skorları arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı (p>0.05, r<0.30). Hastaların ortalama lenfosit sayısı ile SOFA skorları arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı (p>0.05, r<0.30). Lenfopenisi olan ile olmayan hastaların yaşama şansı arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Bu çalışmada COVID-19 nedeniyle yoğun bakım ihtiyacı olan hastalarda lenfopeni ile hastalığın mortalitesi arasında bir ilişkisinin olmadığı saptandı. APACHE II ve SOFA skorlarının ise bu hastalarda mortaliteyi anlamlı olarak öngördüğü saptandı. Ayrıca APACHE II skoru ≥ 15.5 olan veya SOFA skoru ≥ 4.5 hastaların ölüm oranlarının yüksek olduğu saptandı. APACHE II skoru ≥ 15.5 mükemmel bir mortalite tahminine yol açtı. SOFA skoru ≥ 4.5 ise çok iyi bir mortalite tahminine yol açtı.

APACHE skorlama sistemiCOVID 19Hastalık şiddeti indeksi+7
Özlem Nur Bozkurt
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Civciv embriyolarında oluşturulan deneysel katarakt modelinde A, D ve E vitaminlerinin apoptotik yolaklar üzerine etkisi

Glukokortikoidlerin güçlü antiinflamatuar ve immünosupresif ajanlar olması, uzun süre veya yüksek dozda kullanılan glukokortikoidlerin şaşırtıcı derecede yan etki riskinin artmasına neden olur. Posterior subkapsüler kataraktın glukokortikoidlerin en önemli oküler komplikasyonlarından birisi olduğu epidemiyolijik çalışmalar ve hayvan deney modelleri ile kanıtlanmıştır. Posterior subkapsüler kataraktlar, düzgün bir şekilde farklılaşamayan fiber hücrelerin normal lif hücrelerinin aksine uzamadan, uzayan normal lif hücreleri ile birlikte merceğin arka kutbuna göç ederek toplanmasıyla oluşur. Posterior subkapsüler katarakt patogenezi birden fazla mekanizmayı içerebilir ve patogenezi ile ilişkili son çalışmalar glukokortikoid reseptörlerinin genomik etkilerine yoğunlaşmaktadır. Lens epitel hücrelerinden üretilen yeni hücreler lens liflerine farklılaşırken ve merceğe taşınırken meydana gelen apoptotik olayların posterior subkapsüler katarakt patogenizinde rol aldığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı civciv embriyosunda steroid kaynaklı katarakt modeli oluşturarak hidrokortizonun (HC) katarakt patogenizinde apoptotik etkisini aydınlatmak; steroid verilen embriyolara A, D ve E vitaminleri ile müdahe ederek A, D ve E vitaminlerinin anti-antiapoptotik potansiyeli açısından insanlarda kataraktogeneze karşı koruyucu rolünü araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmamızda glukokortikoid sınıfında yer alan HC ile indüklenmiş civciv embriyolarından elde edilen lenslerde p53, NF-κB, Bcl-2 protein düzeyleri ile p53, NF- κB, Bax ve Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerine bakılmış ve A, D, E vitamin muamelelerinin bu belirteçler üzerine etkilerinin olup olmadığı incelenmiştir. HC uygulamasının p53, NF-κB, Bcl-2 protein düzeylerini önemli ölçüde düşürdüğü; A vitamininin üç dozunun p53, NF-κB, Bcl-2 protein seviyelerini artırarak normale yaklaştırdığı; orta doz D vitamininin sadece Bcl-2 protein düzeylerini artırırken yüksek doz D vitamininin p53, NF-κB, Bcl-2 protein düzeylerini artırdığı; orta ve yüksek doz E vitamininin ise p53, NF-κB, Bcl-2 protein düzeylerini artırdığı tespit edilmiştir. mRNA ekspresyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik olmasa da HC'nin p53, NF- κB, Bax/Bcl-2 mRNA düzeylerini düşürdüğü; A vitamini ise p53, NF-κB, Bax/Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerini normale döndürdüğü görülmektedir. HC'nin lenslerde p53, NF-κB, Bcl-2 düzeylerine olumsuz etkisinin olduğu ve bu olumsuz etkinin A, D ve E vitaminleri tarafından azaltılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Katarakt, Apoptoz, Glukokortikoid, Lens, Vitamin A, Vitamin D, Vitamin E

ApoptozisCivcivlerEmbriyo+6
Rumeysa Balı
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Polikistik over sendromlu hastaların farklı vücut kitle indeksi (BMI) gruplarında angptl 3, 4, 8 ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi

Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen kadın hastalığıdır. PKOS hiperandrojenizm, oligoovülasyon veya anovülasyon ve polikistik over ile karakterize oldukça heterojen bir endokrin bozukluktur; patogenezi tartışılmaya devam etmektedir. Çalışmamızda, PKOS patogenezinde obezitenin ve yağ metabolizmasının rolünü araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran, üreme çağındaki (19-44 yaş) kadınlar dahil edildi. Rotterdam 2003 tanı kriterlerine göre PKOS tanısı almış gönüllü 30 kadın denek grubuna, sağlıklı gönüllü 30 kadın kontrol grubuna dahil edildi. Bu iki grup da kendi içerisinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) vücut kitle indeksi (BMI) sınıflandırmasına uygun şekilde normal kilolu, hafif kilolu ve obez olmak üzere 3 alt gruba ayrıldı. Hasta ve kontrol grubuna dahil edilen deneklerin yaş ve BKİ değerlerine göre dağılımları birbirileri ile uyumluydu. Tüm katılımcıların 8-10 saat açlık sonrası Tanita BC-601 cihazıyla boy, kilo, yağ, kas, su ve vücut kitle indeksi değerleri ve bir mezura yardımıyla bel çevresi ve kalça çevresi ölçülerek, bel/kalça oranı hesaplandı. Aynı kişilerden 8-10 saat açlık sonrası alınan serum örneklerinden; açlık glukozu, HOMA-IR, CRP, HbA1C, ALT, AST, GGT, Total Kolesterol, LDL, VLDL, HDL, Trigliserid, İnsülin, TSH, T3 ve T4 ölçümleri yapıldı. Rutin kan parametrelerinin yanı sıra ANGPTL 3, 4, 8, omentin-1, leptin, TNF- ve IL-6 düzeylerine bakıldı. PKOS grubunun bel/kalça ve CRP düzeyleri kontrol gurubuna göre anlamlı olarak yüksek, omentin-1 düzeyleri anlamlı olarak düşüktü. Normal kilolu PKOS grubunun normal kilolu kontrol grubuna göre bel/kalça, HOMA-IR, CRP, açlık insülin ve trigliserit düzeyleri anlamlı olarak yüksek, ANGPTL 8 düzeyleri anlamalı olarak düşük bulundu. Hafif kilolu PKOS grubunun hafif kilolu kontrol grubuna göre bel/kalça, CRP, trigliserit ve ANGPTL 3 düzeyleri anlamlı olarak yüksek, HDL, ANGPTL 8, omentin-1, leptin, IL-6 ve TNF-α düzeyleri anlamalı olarak düşük bulundu. Obez PKOS grubunun obez kontrol grubuna göre HDL, leptin ve IL-6 düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Obez PKOS grubunun ANGPTL 4 ve 8, omentin 1, leptin, IL-6, TNF-α düzeyleri obez olmayan (normal kilolu ve hafif kilolu) PKOS grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, Obezite, Vücut kitle indeksi, ANGPTL 3, 4, 8, Omentin-1, Leptin, IL-6, TNF-α

ANGPTLLeptinObezite+6
Rumeysa Duman
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Civciv embriyolarında oluşturulan deneysel katarakt modelinde A, D ve E vitaminlerinin oksidatif stres ve inflamatuvar markırlar üzerine etkisinin araştırılması

Katarakt dünyada önlenebilir körlüğün ve görme bozukluğunun önemli bir nedenidir. İleri yaş, diyabet, sigara kullanımı, kortikosteroidler gibi etmenler lens yapısının bozulmasına sebep olarak katarakt oluşumunda rol oynamaktadır. Lenste ve diğer oküler dokularda bulunan antioksidan savunma sistemleri lensi serbest oksijen radikallerinin toksik etkilerine karşı korurlar. Çeşitli sebeplerle oksidatif denge bozulduğu zaman lenste artan oksidatif hasar katarakt oluşumuna neden olur. Literatürde antioksidan ajanlar olarak bazı vitaminlerin reaktif oksijen türlerini nötralize ederek ve lens hücre zarlarını stabilize ederek oksidatif stresi iyileştirdiği belirtilmiştir. Bu kapsamda antioksidan etkilerinin ve metabolizmadaki bir dizi işlevlerinin katarakt oluşumunu engelleyebileceğini düşünerek A, D ve E vitaminlerinin etkilerinin civciv embriyolarında steroid kaynaklı katarakt modelinde araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda kontrol grubu, hidrokortizon hemisüksinat sodyum (HC) grubu ve çeşitli dozlarda A, D ve E vitamin grupları oluşturuldu. Embriyolardan elde edilen lenslerde katarakt derecelendirmesi yapıldı ve lens interlökin 6 (IL-6), tümör nekroz faktör α (TNF-α), glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçüldü. Çalışmamızın sonucunda kontrol grubunda yer alan embriyolara ait lenslerin hepsinin katarakt derecesini 1 olarak belirledik. Yalnızca HC uyguladığımız grupta ortalama katarakt derecesini 4,5 olarak belirledik. Vitamin uyguladığımız gruplarda ise katarakt derecesi HC grubuna göre anlamlı düşük idi. IL-6, TNF-α'nın vitamin uygulanan grupların bazı dozlarında düşük olması; GSH ve SOD'un ise yüksek olması çalışmamızdaki tüm vitaminlerin doza bağlı olarak antioksidan etki göstererek toksisiteye karşı koruyucu etkileri olduğunu ve antikatarakt etki gösterdiklerini düşündürmektedir. MDA'nın ise sadece A vitaminin tüm dozlarında HC grubuna göre anlamlı düşük olması A vitamininin lipid peroksidasyonunu inhibe ettiğini D ve E vitamininin böyle bir etkisi olmadığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: A Vitamini, D Vitamini, E Vitamini, Katarakt, Lens, Steroid, Oksidatif Stres, İnflamasyon

EmbriyoKataraktLensler+7
Mervenur Uyar
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Melanomda sisplatin tedavisine buğday ruşeymi aglutinini (WGA) ilavesinin biyokimyasal mekanizmalar ve ilaç direnci üzerine etkisinin hücre kültüründe araştırılması

Amaç: Melanom, tüm deri tümörlerinin yalnızca %1,7'sini oluşturmakla birlikte en agresif cilt kanseridir. Normal dokular için sınırlı toksisiteye rağmen WGA'nın düşük dozlarda pankreas, karaciğer, kemik (osteosarkom) ve cilt (melanom) kanseri için toksik olduğu gösterilmiştir. Sisplatin, DNA hasarını ve apoptozu indükleme yeteneği ile bilinen bir kemoterapötik ajan olmakla birlikte melanom tedavisinde çok etkili değildir. Melanom hücrelerini Sisplatine duyarlı hale getirebilecek yeni kombinasyonların geliştirilmesi ilaç etkinliğini arttırmanın bir yoludur. Bu çalışmadaki amacımız sitotoksik etki gösteren Sisplatin ve WGA'nın tekli ve kombine dozlarının melanomdaki oksitadif stres, apoptoz ve ilaç direnci üzerine olan etkilerini in vitro değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda G361 melanom hücre hattında MTT testi ile Sisplatin ve WGA'nın IC50 dozları bulunduktan sonra 4 çalışma grubu (Kontrol, WGA, CP, WGA+CP) oluşturuldu ve 24 saat bu dozlarda uygulama yapıldı. Tekli ve kombine dozların oksidatif sürece etkisi TAS ve TOS seviyelerini ölçüp OSI hesaplanarak incelendi. Apoptoz için ELISA, Western Blot ve RT-qPCR ile Bax, Bcl-2, Sit-c, Kasp-3 ve Kasp-9 analizi; ilaç direnci için RT-qPCR ile ABCB1, ABCC1 ve ABCG2 analizleri yapıldı. Bulgular: WGA'nın kontrol grubuna kıyasla TOS ve OSI değerlerini yükseltip TAS değerini düşürerek oksidatif stresi indüklediği bulundu. CP tek başına ve WGA ile kombine edildiğinde kontrol grubuna kıyasla TAS, TOS ve OSI değerlerini düşürdü. WGA ve WGA+CP grupları, ELISA analizi ile değerlendirilen Bax, Bcl-2 ve Sit-c düzeyini kontrol grubuna göre arttırdı ve hesaplanan apoptotik indeks değerinin en fazla WGA+CP grubunda olduğu bulundu. Sisplatin uygulanan grupta ilaç direnci ilişkili genlerden ABCC1'in, WGA uygulanan grupta ABCG2'nin ve kombinasyonlarının da ABCB1 ve ABCC1 mRNA ekspresyonlarını anlamlı düzeyde arttırdığı tespit edildi. Sonuç: Bulgular WGA'nın tek başına ve Sisplatin ile kombinasyonun melanomdaki antiproliferatif ve apoptotik etkinliğini desteklemektedir. WGA-Sisplatin kombinasyonunun sağladığı yüksek apoptotik indeks, bu tedavi şeklinin önemli bir seçenek olabileceğini düşündürmektedir. Diğer taraftan Sisplatin kemoterapisinde sitotoksisitenin arttırılması ve yan etkinin azaltılması amacıyla yapılacak yeni araştırmalar için bu çalışma yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Melanom, Sisplatin, WGA.

Ayşe Ciriz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Evaluation of serum elabela levels in patients undergoing coronary artery bypass grafting (CABG)

Coronary artery bypass grafting (CABG) is a widely accepted surgical method that improves survival and quality of life in patients with advanced coronary artery disease. However, the use of cardiopulmonary bypass (CPB) during the procedure triggers a systemic inflammatory response, which may contribute to postoperative complications. Understanding the biochemical changes associated with this inflammatory process is essential for risk stratification and patient management. This study aimed to evaluate the temporal changes in serum levels of novel and classical biomarkers, including Elabela, IL-1β, IL-6, TNF-α, MCP-1, Galectin-3, Troponin T, CK-MB, LDH, AST, and ALT, in 30 patients undergoing elective CABG. Blood samples were collected at three time points: preoperatively, during CPB (perfusion), and on postoperative day 3. Elabela levels significantly increased during the perfusion and early postoperative phases (p < 0.001). Strong positive correlations were observed between Elabela and TNF-α, MCP-1, and Galectin-3 (r > 0.80), while no significant correlation was found between Elabela and Troponin T. These findings suggest that Elabela may reflect systemic inflammatory burden rather than direct myocardial injury. In parallel, significant postoperative increases were also detected in classical inflammatory cytokines and cardiac enzymes. In conclusion, Elabela appears to be a sensitive indicator of the early inflammatory response following CABG, demonstrating potential as a novel diagnostic and prognostic biomarker. Further large-scale and long-term studies are warranted to validate its clinical utility.

Merve Emine Akdağ
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Psoriazis vulgarisli hastalarda kısa zincirli yağ asitlerinin incelenmesi

Psoriazis vulgaris, dünya genelinde yaygın olarak görülen, kronik ve inflamatuar bir dermatolojik hastalıktır. Son yıllarda, bağırsak mikrobiyotasının fermantasyon ürünleri olan kısa zincirli yağ asitlerinin (KZYA) bağışıklık sistemi ve inflamatuar süreçler üzerindeki düzenleyici etkileri giderek daha fazla önem kazanmaktadır. KZYA'lar, bağırsakta sindirilmemiş polisakkarit ve oligosakkaritlerin sakkarolitik bakteriler tarafından fermente edilmesiyle oluşan, 1 ila 6 karbon atomu içeren basit karboksilik asitlerdir. Bu çalışmanın amacı, psoriazis vulgaris tanılı bireylerde serum ve gaita örneklerinde KZYA düzeylerini incelemektir. Araştırmaya, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Merkezi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, 18-65 yaş arası psoriazis vulgaris tanısı almış 30 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan kan ve gaita örnekleri alınmış; KZYA gaz kromatografisikütle spektrometrisi (GC-MS) yöntemiyle analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, psoriazis vulgaris hastalarında serumda propiyonik, izobutirik asit, bütirik asit, valerik asit, isovalerik asit ve hekzanoik asit düzeylerinin kontrol grubundaki bireylere göre anlamlı olarak daha düşük olduğunu göstermiştir (p < 0,01). Buna karşın, gaitada sadece asetat düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,006). Sonuç olarak, bu çalışmayla bağırsak mikrobiyotasının ve onun metabolitleri olan KZYA'ların psoriazis patogenezinde önemli bir rol oynayabileceğini ortaya konmuştur. Her bir kısa zincirli yağ asidinin zamanlamaya bağlı etkisini belirleyebilecek ileri araştırmalar, bu asitlerin psoriazis vulgaris tedavisinde nasıl kullanılabileceğini araştırmak açısından faydalı olacaktır.

Merve İçen
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ankilozan spondilitli hastalarda serum tenascin C ve vimentin seviyesi ile hastalık aktivitesi, entezit skoru ve spinal mobilite ilişkisi

Bu çalışma, Ankilozan spondilit (AS) hastalarında serum tenascin-C ve vimentin düzeylerinin belirlenmesini, bu düzeylerin hastalık aktivitesi ve inflamasyon parametreleri ile olan ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya, 90 AS tanılı hasta ve yaş-cinsiyet uyumlu 90 sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan serum örnekleri alınarak tenascin-C ve vimentin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. AS grubunda hastalık aktivitesi ASDAS-CRP ve BASDAI skorları ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde gruplar arası karşılaştırmalar ve biyobelirteçlerin klinik parametrelerle olan korelasyonları incelenmiştir. AS grubunda serum vimentin düzeyi (80,41 ± 33,55 ng/mL) kontrol grubuna (28,97 ± 18,89 ng/mL) kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Benzer şekilde, tenascin-C düzeyleri de AS hastalarında (3,99 ± 1,45 ng/mL) kontrol grubuna (1,50 ± 0,62 ng/mL) göre belirgin şekilde yüksektir (p<0,001). Vimentin düzeyleri ile hastalık aktivite skorları ve inflamasyon belirteçleri arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Tenascin-C düzeyleri ise CRP (r: –0,323; p= 0,002) ve ASDAS-CRP (r: –0,280; p= 0,007) ile negatif yönde anlamlı korelasyon göstermiştir. AS hastalarında tenascin-C ve vimentin düzeyleri anlamlı şekilde artmıştır. Vimentin düzeylerinin inflamasyondan bağımsız olarak doku hasarı ile ilişkili olabileceği; tenascin-C'nin ise inflamatuvar sürecin modülasyonuna veya doku yeniden yapılanmasına bağlı bir yanıt gösterebileceği düşünülmektedir. Tenascin-C ve vimentin düzeylerinin AS hastalarında anlamlı şekilde yükselmesi, bu belirteçlerin tanı, hastalık aktivitesi ve prognoz öngörüsü açısından potansiyel katkı sağlayabileceğini göstermektedir.

Zahide Buldan
Afyonkarahisar Health Sciences University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı bireylerde serum karnitin için biyolojik varyasyon bileşenlerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Biyolojik örneklerde karnitin analizi, karnitin eksikliği sendromları ve bazı doğuştan metabolizma bozuklukları olan hastaların tanı ve klinik yönetiminde önemlidir. Bu çalışmada, serum serbest karnitin, açilkarnitin, total karnitin ve açil/serbest karnitin oranın güvenli klinik uygulaması için güncel biyolojik varyasyon (BV) verileri sağlamayı amaçladık. Yöntem: Bu prospektif biyolojik varyasyon (BV) çalışmasında, 30 sağlıklı kişiden (14 Erkek/ 16 Kadın; yaş aralığı, 23-56 yaş) oluşan bir grupta, ardışık 6 hafta boyunca gönüllülerden kan örnekleri toplandı. Toplanan tüm serum örnekleri sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometrisi (LC-MS/MS) analizöründe tek bir çalışmada rastgele ve iki tekrarlı analiz edildi. Sonuçlar; aykırı değerler, varyans homojenliği, normallik ve kararlı durum açısından değerlendirildi ve ardından BV'yi ve %95 güven aralıkları (GA) ile birlikte birey içi, bireyler arası ve analitik varyasyon için nested ANOVA uygulandı. Cinsiyete göre de BV hesaplamaları yapıldı. Bulgular: Total karnitin, serbest karnitin, açilkarnitin ve açilkarnitin/serbest karnitin oranın birey içi biyolojik varyasyon (CVI) değerleri; 13,8 (%95 GA; 12,3-15,6), 16,7 (%95 GA; 15,0-18,8), 23,1 (%95 GA ; 20,7-26,1) ve 26,5 (%95 GA 23,9-29,9) idi. Bireyler arası biyolojik varyasyon (CVG) değerleri total karnitin, serbest karnitin, açilkarnitin ve açilkarnitin/serbest karnitin oran için sırasıyla 14,9 (%95 GA; 12,4-18,4), 15,5 (%95 GA ; 13,7-17,8), 22,0 (%95 GA ;19,5-25,2) ve 24,4 (%95 GA; 21,6-28,0) idi. Serum karnitin için CVI ve CVG' de cinsiyetler arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Karnitin çeşitlerinde bireysellik indeksi 0,6 ile 1,4 arasında olduğu bulundu. Analitik kalite spesifikasyonları; total karnitin, serbest karnitin, açilkarnitin ve açilkarnitin/serbest karnitin oranı için istenilen imprezisyon ve bias değerleri sırasıyla %6,9-%5,1; %8,3-%5,7; %11,6-%7,9 ve %13,2-%9,0 idi. Sonuç: Bu çalışma ile serum karnitin konsantrasyonları için iyi karakterize edilmiş BV verilerinin sunulması amaçlanmıştır. Bu verilere dayalı hesaplamalar ile elde edilmiş değerler analitik performans spesifikasyonlarının objektif olarak belirlenmesine yardımcı olabilir. Analiz edilen karnitin çeşitleri için düşük bireysellik göstermiştir. Bu nedenle serum karnitin testleri için, toplum bazlı referans aralıklarının kullanılmasının daha uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Biyolojik Varyasyon, Bireysellik İndeksi, Karnitin, Referans Değişim Değeri

Tarık Aydın
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multıple skleroz hastalarının (relapsing/ remitting) atak ve remisyon dönemlerinde T helper hücre yüzeyindeki integrinlerin araştırılması

Amaç: Multiple Skleroz, merkezi sinir sisteminin kronik enflamatuvar demiyelinizan bir hastalığıdır. Hastalığın etyolojisi günümüzde hala netlik kazanmamıştır. Aşırı aktive T yardımcı lenfositlerin periferik kandan kan beyin bariyerini geçip merkezi sinir sisteminde enflamatuvar sitokinler salgılamasının hastalığın nedenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, Multiple Skleroz (RR-MS) hastalarının atak döneminde T yardımcı lenfositlerin alt gruplarındaki değişiklikleri ortaya koyarak, bu dönemin periferik kan analizi ile ortaya konulup konulamayacağını araştırmak için planlanmıştır. Bunun için atak ve remisyon dönemindeki RR-MS hastalarının periferik kanında Treg, Th1, Th2, Th17, Th17.1 oranları ve bu hücrelerin kan beyin bariyerini aşıp enflamasyonun oluşmasında rolü olduğu düşünülen hücre yüzey integrinlerinden αLβ2, αMβ2, α4 ve β3 eksprese eden T yardımcı lenfositlerinin oranları belirlendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif bir çalışma olarak tasarlanmış olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilimdalı'na başvuran atak döneminde 20 ve remisyon döneminde 20 RR-MS hastası çalışmaya katıldı. Ayrıca herhangi bir akut veya kronik bilinen bir hastalığı olmayan 20 sağlıklı birey de dahil edildi. Gönüllü olan her kişinin periferik venöz kanı alınıp T yardımcı lenfosit oranları ve integrin ekspresyon düzeyleri akım sitometri metodu ile belirlenerek kontrol, atak ve remisyon hasta gruplarında istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Üç grupta Ortalama ± SS değerlerine sırasıyla bakıldığında total lenfosit düzeyi atak grubunda (%25,73 ± 7,35) kontrol grubuna (%33,05 ± 8,74) göre daha düşük bulundu (p=0.007). Th hücre düzeyi remisyon grubunda (%49,30 ±9,09) kontrol grubuna (%42,85 ± 6,22) daha yüksek saptandı (p=0.038). Th17.1 hücre düzeyi atak grubunda (%17,47 ± 3,06) kontrol grubuna göre (%14,16 ± 3,24) daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0.042). Ayrıca Th2/Th17 oranına bakıldığında atak grubunda (2,16 ± 0,53) kontrol grubuna (3,41 ± 1,02) daha düşük olduğu belirlendi. Th17.1 hücrelerinde αMβ2 ekspresyon düzeyi hem atak (%1,36 ± 0,80) hem de remisyon grubunda (%1,47 ± 1,15) kontrol grubuna (%2,55 ± 1,50) göre daha düşük düzeydeydi (p<0.05). Th1 hücrelerinde α4 ekspresyon düzeyi atak grubunda (%77,56 ± 8,68) kontrol grubuna (%83,48 ± 4,78) göre daha düşük düzeydeydi (p=0.027). Sonuç: Multiple Skleroz patogenezinde son yıllarda önemli rol oynadığı düşünülen Th17.1 hücresinin bu çalışmada periferik kanda atak grubunda yüksek düzeyde saptanması ve yine Th2/Th17.1 oranının atak grubunda düşük olması bu hücrenin atak döneminin bir pratik belirleyicisi olduğunu düşündürmektedir. Periferik kanda T yardımcı lenfositlerinin integrin ekspresyon düzeylerinin atak dönemini belirlemeye uygun olmadığı görüşündeyiz.

Akım sitometrisiKan beyin bariyeriMultipl skleroz+2
Muammer Üzüm
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vitamin D eksikliklerinde vitamin D metabolizması ile ilişkili proteinlerin gen polimorfizimlerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Vücutta, kalsiyum metabolizması üzerinde etkileri iyi bilinen D vitaminin son yıllarda otoimmün hastalıklar, kanserler gibi pek çok hastalık durumuyla ilişkisi ortaya çıkartılmıştır. Vitamin D metabolizmasıyla ilişkili bazı genler, dolaşımdaki vitamin D durumuyla ilişkilidir. Yapmış olduğumuz bu çalışmada, vitamin D yetmezlik/eksikliklerinde, D vitamini metabolizmasıyla ilişkili proteinlerin gen polimorfizmlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: D vitamini yetmezliği (80), eksikliği (81) tanısı konmuş 161 hasta ve D vitamini normal (84) sağlıklı kişi kontrol olarak çalışmaya alınmıştır. EDTA'lıve düz tüpe alınmış kan örneklerin serumları ayrıldıktan sonra -80°C'de analize kadar saklandı. Serumlarda vitamin D düzeyleri yüksek performanslı likit kromatografisi (HPLC) ile ölçüldü. EDTA'lı tüpteki kan örneklerinden ticari kitler kullanılarak DNA izolasyonları yapıldı ve Real-time PCR tekniği ile CYP24A1 geninin rs2209314 ve rs2762939 allelli, CYP3A4 geninin rs2242480 tek nükleotit polimorfizmleri(SNPs) çalışıldı. BULGULAR: Katılan bireyler, I. grup: D vitamin düzeyleri normal (30-110 ng/mL) olan herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 84 birey (kontrol); II. grup D vitamini (<20 ng/ml) eksiklği olan 81 hasta; III. grup D vitamini yetmezliği (20-30 ng/ml) olan 80 hasta olmak üzere gruplandı. Çalışılan enzimlerin (24-25-Hidroksilaz, 24-Hidroksilaz) SNP genotip frekans dağılımları gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark göstermedi. Ancak CYP24A1-rs2209314'e ait allel frekans dağılımları grup III ile grup I(kontrol) karşılaştırıldığında T allelinin grup III'te anlamlı yüksek olduğu (P=0.030) bulundu. SONUÇ: Bu çalışma sonucunda, CYP3A4 (24-25-Hidroksilaz) rs2242480 ve CYP24A1(24-α Hidroksilaz) rs2209314, rs2762939 varyantlarının, çalıştığımız popülasyonda D vitamin eksiklik/yetmezlik durumu açısından bir riskle istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olmadığını ancak CYP24A1 (24-α Hidroksilaz) enziminin rs2209314 varyantında T allelin D vitamini eksikliği ile bir ilişki gösterebileceği saptandı. Anahtar Kelimeler: CYP3A4, CYP24A1, Gen Polimorfizm, Vitamin D, Vitamin D eksikliği/yetmezliği

Kromatografi-yüksek basınçlı-sıvıMetabolizmaPolimeraz zincirleme reaksiyonu+3
Leyla Sevinç
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Non-alkolik karaciğer yağlanması ve homa indeks ilişkisinin retrospektif olarak araştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Çalışmamızda non-alkolik karaciğer yağlanması tespit edilen hastalarda, insülin direnci Homa IR, (Homeostatic Model Assesment İnsülin Resistant) ve klinik biyokimyada rutinde kullanılan diğer karaciğer yağlanması parametreleri geriye dönük (retrospektif) olarak taranacaktır. Amacımız; giderek yaygınlaşan non-alkolik karaciğer yağlanmasının etiyolojisine ışık tutmak ve ilgili klinisyenlere yeni bakış açıları sunmaktır. Gereç ve Yöntem: Tez çalışmamız; 1.5.2015 ve 1.5.2016 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesinde non-alkolik karaciğer yağlanması tanısı konulan hastalara ait verilerin, geriye dönük taranması ile yapılmıştır. Çalışmada, radyoloji ve biyokimya kliniği HBYS verileri (otomasyon) ortaklaşa kullanılmıştır. Çalışmanın radyoloji ayağında, NAYKH (Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı) tanılı hastaların geriye dönük Doppler Usg sonuçlarının incelenmiş ve grade'lerine göre sınıflandırılmıştır. Çalışmanın biyokimya ayağında ise, Homa Indeks ve bununla ilgili olduğu düşünülen diğer test parametreleri HBYS üzerinden alınmıştır. Ayrıca, çalışmaya dâhil edilen tüm hastaların; yaş ve cinsiyetleri tespit edilmiştir. Bulgular: Çalışmada, dâhil edilme kriterlerimize uyan 870 hastanın sonuçları incelenmiştir. Non alkolik karaciğer yağlanması erkek hastalarda kadın hastalara göre daha fazla çıkmıştır. Bu duruma paralel olarak serum ALT, AST, ALP, GGT parametreleri de erkek hastalarda yüksek çıkmıştır. HOMA İndeksi çocuklarda erişkilerden yüksek çıkmıştır. HOMA İndeksi 2,5'in üzerinde olduğunda insülin direnci lehine bir bulgudur. Fakat yapılan bazı çalışmalar çocuklarda HOMA indeksi değerinin kesim değerini erişkinlerden daha yüksek olarak belirlenmiştir. Sonuç: Non alkolik karaciğer yağlanmasının belirgin olarak etkileyen parametrelerden cinsiyet, yaş ve HOMA indeksi öne çıkmaktadır. Bir birim HOMA indeksindeki artış karaciğer yağlanmasının evresini 1,35 kat arttırmaktadır. Erkek olmak karaciğer yağlanmasını yaklaşık 2 kat arttırmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Non-alkolik karaciğer yağlanması,İnsülin Direnci, Hastane Bilgi Yönetimi Sistemi(HBYS), Homa İndeks,Çocuklarda Karaciğer Yağlanması

Diabetes mellitus-tip 2Hastane bilgi sistemleriKaraciğer fonksiyon testleri+6
Ömer Emre Öz
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalsiyum metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılan parametrelerde bireysellik indeksi ve referans değişim değerinin belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada kalsiyum metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılan serum kalsiyum, fosfor, magnezyum, PTH, 25(OH) Vitamin D ve kalsitoninin bireysellik indeksi (II) ve referans değişim değerinin (RCV) belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bir aylık periyotta 0. (başlangıç), 1., 7., 14. ve 28. günlerde 19 ila 52 yaş aralığında 10 erkek ve 10 kadın olmak üzere 20 sağlıklı gönüllüden beşer defa alınan numuneler günler arası analitik varyasyonu ortadan kaldırmak için tek bir analitik oturumda ikişer kez çalışıldı. Biyolojik varyasyon çalışma parametreleri için farklı seviyelerdeki kontrol serumları da ikişer kez çalışıldı. Değerlendirilen parametrelere ait hesaplanan aritmetik ortalama ve standart deviasyon değerleri de kullanılarak analitik varyasyon (CVA), birey içi biyolojik varyasyon (CVI) ve bireyler arası biyolojik varyasyon (CVG) değerleri hesaplandı. Hesaplanan bu verilerle II ve RCV değerleri türetildi. Veriler CV-ANOVA istatistik programı kullanılarak analiz edildi. BULGULAR: Bireysellik indeksi kalsiyum için 0,12, fosfor için 0,85, magnezyum için 0,17, PTH için 0,09, 25(OH) Vitamin D için 0,39 ve kalsitonin için 1,26 olarak; RCV değerleri ise (%95/%99 oranıyla) sırasıyla 3,5/4,6; 5,0/6,5; 8,0/10,5; 14,3/18,8; 27,8/36,6; 18,7/24,6 olarak hesaplandı. SONUÇ: Kalsiyum, magnezyum, PTH, 25(OH) Vitamin D için hesaplanan II değeri <0,6 olduğundan bu parametreler için popülasyona dayalı referans aralığı yerine RCV kullanımının; fosfor ve kalsitonin için ise hesaplanan II değeri 0,6-1,4 aralığında olduğundan bu parametreler için de hem popülasyona dayalı referans aralığı hem de RCV değerlerinin kullanımının uygun olabileceği kanaatine varıldı. Çalışmamızda değerlendirdiğimiz 25(OH) Vitamin D ve kalsitonin gibi birçok parametre için BV veritabanında veri bulunmadığı da göz önünde bulundurulduğunda, benzer şekilde veri tabanına katkı sağlayacak ve RCV kullanımının yaygınlaşmasına ışık tutacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.

KalsiyumKalsiyum metabolizma bozukluklarıReferans değerler+2
Nagehan Esra Aydın
Sakarya University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tedavisinin nitrik oksit (NO) ve asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeylerine etkisi

Asimetrik dimetilarjinin (ADMA) ve nitrik oksit (NO), etki mekanizmalarını karşılıklı olarak gösterirler, bu moleküller arasındaki denge hava yolu tonusunun ve fonksiyonunun sıkı düzenlenmesine katkıda bulunur. Çalışmamız kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), tedavisinin kandaki hemogram, total IgE ve serum ADMA, NO düzeylerine ve solunum fonksiyon testi (SFT) değişimlerine olan etkisine bakmayı amaçlamıştır. Çalışmada seçilen tedavi öncesi ve tedavi sonrası gruplarından alınan kan örneklerinden total IgE, hemogram ve serum ADMA, NO düzeylerine bakıldı. Serum ADMA ve NO düzeyleri ise NO ticari ölçüm kiti kullanılarak ELISA yöntemiyle, hemogram ve total IgE değerlerine ise otomatik kan sayım cihazında bakılmıştır. Kontrol ile tedavi öncesi serum ADMA düzeyleri arasında anlamlı fark bulunurken (p<0.05) tedavi sonrasındaki grupla arasında anlamlı fark bulunmadı (p<0.05). KOAH'lı bireylerde yapılan tedavi kontrol grubu düzeyi ile olan ADMA farkını azaltmıştır. Tedavi öncesi ile tedavi sonrası ADMA düzeyleri arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Kontrol ile tedavi öncesi ve tedavi sonrası grupların NO konsantrasyonları arasındaki fark anlamlı bulunurken (p<0.001), tedavi öncesi ile tedavi sonrası NO düzeyleri arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Kontrol ile tedavi öncesi ve tedavi sonrası grupların total IgE konsantrasyonları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Tedavi öncesi ile tedavi sonrası grupların total IgE düzeyleri arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Tedavi öncesi ve tedavi sonrası grupların KOAH serum ADMA ile NO değerleri arasında önemli negatif bir ilişki bulunmuştr. KOAH'lı bireylerde ADMA düzeylerinin yüksek, NO düzeylerinin düşük olduğunu ve her ikisinin de hava akımı sınırlaması derecesi ile güçlü bir korelasyon gösterdiğini gözlemledik. ADMA, KOAH prognozunun olası yeni bir göstergesi gibi görünmektedir ve KOAH tedavisinde yeni bir potansiyel tedavi hedefi olabilir. Anahtar Kelimeler: Asimetrik Dimetil Arjinin, Nitrik Oksit, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı

ADMAAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+5
Kübra Tanboğa
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Radial anjiografi yapılan hastalarda radial arter spazmı ile pon1, ares ve TTL arasındaki ilişki

GİRİŞ VE AMAÇ: Girişimsel angiografi uygulamasında bazı hastalarda spazm gelişebilmektedir. Radial arterde ortaya çıkan spazmın nedenleri ise, bilim insanlarınca ayrıca araştırma konusu olmuştur. Bu çalışmada amacımız; angio esnasında ortaya çıkan spazmın, PON1, ARES ve TTL ile ilişkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma gruplanın (34 kontrol, 34 anjiografi hastası) yaklaşık 7 ay boyunca kanlarının plazması, Total Tiyol (TTL), Paraoksanaz (PON1), Arilestereaz (ARES) çalışmak için biriktirilmiştir. Hasta plazmaları, kapaklı eppendorf tüplerde -80°Cde saklanmıştır. Çalışmada Rel Assay Diagnostics marka kit kullanılmış ve verilerin istatistiksel analizi SPSS 20 paket programıyla yapılmıştır. BULGULAR: Hasta grubundaki TTL değerleri (ortalama ± standart sapma = (360,29 ± 75,50μmol / L) kontrol grubuna göre (482,25 ± 39,65 μmol / L) anlamlı derecede düşük bulundu (t(66)=8,339, p<0,001). Hasta grubunun ARE değerleri (11,30 ± 2,88U / L) kontrol grubuna göre (14,28 ± 2,49U / L) anlamlı derecede düşük bulundu; (t(66)=4,569, p<0,001).Ayrıca PON1 değerlerini karşılaştırmak için Mann-Whitney U testi yapılmıştır. İstatistiksel sonuçlar anlamlı olmasa da (U=495, p=0,309) hasta grubundaki PON1 değerleri (median = 140,78U / L) kontrol grubundan (153,65 U / L) daha düşük bulundu . SONUÇ: Anjiyografi yapılan hastalardaki plazma değerleri, lipofilik antioksidan özelliklerde azalma olduğunu ortaya koymaktadır. Hasta ARES değerlerindeki anlamlı düşüklük bunun bir göstergesidir. Öte yandan; kontrol grubuna göre hasta gerubundaki PON1 düşüklüğünün ARES kadar olmaması, kontrol grubunun %82.35 oranında sigara içmesi ile açıklanabilir. Bununla birlikte, hasta grubundaki TTL'nin anlamlı olarak düşük değerleri, bu hasta gruplarında tiol/disülfür dengesinin de incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimler: Arylesterase, Paraoksanaz-1, Radial anjiyografi, Radial Arter Spazmı, Total thiol.

AnjiyografiArilesterazParaoksonaz+3
Güler Kuşçu Günay
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

D vitamini ve anjiopoetik faktörlerin preeklamptik ve sağlıklı gebelerdeki düzeyinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Patogenezi halen tam olarak aydınlatılmamış bir gebelik komplikasyonu olan preeklampsi, gelişmiş ülkelerde maternal/fetal morbidite ve mortalitesi yüksek seyreden hastalıklar arasındadır. Literatürde D vitamini eksikliğinin gebe kadınlarda daha sık görüldüğü ve preeklampsili gebelerde D vitamini eksikliğinin değerlendirildiği çalışmaların çelişkili sonuçlara sahip olduğu görülmektedir. Bu çelişkiler göz önünde bulundurularak çalışmamızda preeklampsi ile komplike olmuş gebelerde Vitamin D ve anjiopoetik faktörlerin düzeyinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi (SEAH) Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 31 preeklampsi tanısı almış gebe ve 32 sağlıklı gebe dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki bireylerden alınan açlık kan numuneleri santrifüj edilip serum ve plazmalarına ayrıldı. Serum 25(OH)Vitamin D düzeyi Kemilüminesans (CLIA) yöntemiyle, TNF-α ve PIGF düzeyi Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELISA) yöntemiyle, PCT düzeyi ise Elektrokemilüminesans (ECLIA) yöntemiyle ölçüldü. BULGULAR: Preeklamptik gebe grubunda 25(OH)Vitamin D ve PIGF düzeyi kontrol grubuna göre düşük (p<0,001), TNF-α ve PCT düzeyleri ise yüksek tespit edildi (p<0,001), (p<0,05). Anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi. TNF-α düzeyi ve AST, ALT değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon bulundu (p=0,001). Anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi. Ayrıca PCT düzeyi ve PLT sayısı arasında da anlamlı pozitif bir korelasyon ortaya konmuştur (p=0,000). SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları preeklamptik gebelerde serum 25(OH)Vitamin D düzeylerinin düşük olduğunu göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Preeklampsi, D Vitamini, Tümör Nekrozis Faktör Alfa, Plasental Büyüme Faktörü, Prokalsitonin.

GebelikGebelikKalsitonin+5
Sükeynet Aydın
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

CDK 4/6 inhibitörü abemasiklibin triple-negatif meme kanser hücrelerinde sitotoksik ve apoptotik etkisinin belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Triple negatif meme kanseri (TNMK); östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü (HER-2) gen ekspresyonu olmayan, kötü prognoza sahip ve tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu bir meme kanseri alt tipidir. Son yıllarda meme kanseri tedavisinde hücre döngüsü kontrolünü sağlayan siklin-bağımlı kinaz (CDK) inhibitörleri dikkat çekmektedir. Ancak, CDK inhibitörlerinin TNMK tedavisinde etkisine dair sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle mevcut tez çalışmasında, TNMK hücrelerinde bir CDK4/6 inhibitörü olan abemasiklibin sitotoksik ve apoptotik etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Abemasiklibin MDA-MB-231 TNMK ve MCF-10A kontrol hücrelerinde terapötik etkisi canlılık (WST-1), apoptoz (annexin V), hücre döngüsü, AO/EB boyama, gen ekspresyonu (RT-PCR) ve kaspas-3 (ELISA) analizleri ile değerlendirilmiştir. BULGULAR: Abemasiklibin MDA-MB-231 ve MCF-10A hücre hatlarında doza ve zamana bağlı olarak canlılığı anlamlı bir şekilde azalttığı belirlenmiştir (p<0.05). Ayrıca abemasiklibin hücrelerde apoptotik ölüme ve G0/G1 fazındaki hücre miktarında artışa neden olduğu saptanmıştır. RT-PCR yöntemiyle apoptoz ile ilişkili (Bcl2 ve Bax) genler ve hücre döngüsü ile ilişkili (Ccnd1 ve Rb1) genlerin ekspresyon seviyeleri incelenmiş olup, abemasiklibin TNMK hücrelerinde özellikle Bax geninin ekspresyon düzeyinde anlamlı artış ile birlikte Ccnd1 ve Bcl-2 genlerinin ekspresyon düzeylerinde down-regülasyona neden olduğu analiz edilmiştir (p<0.05). Ayrıca ELISA analizi ile abemasiklibin artan konsantrasyonuna bağlı olarak MDA-MB-231 ve MCF-10A hücrelerinde aktif kaspaz-3 miktarının anlamlı bir şekilde arttığı belirlenmiştir (p<0.01). SONUÇ: Mevcut çalışma ile abemasiklibin TNMK üzerindeki potansiyel terapötik etkisi ortaya konmuştur. Elde ettiğimiz bulgular, ER+ HER2- meme kanseri tedavisinde kullanılan abemasiklibin TNMK hücrelerinde de sitotoksik ve apoptotik etkiye sahip olduğunu göstermektedir.

AbemasiklibApoptozisGenetik-biyokimyasal+6
Zeynep Özman
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Laboratuvar çalışanlarında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: İş stresi, işin doğasından kaynaklanan stres, tükenme, depresyon, ikincil travmatik stres, eşduyum yorgunluk veya mesleki tatmin bireylerin yaşam kalitelerini etkileyen faktörlerdir. Bu çalışma, Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Laboratuvarlarında çalışanların yaşam kalitesi durumunu ortaya koymayı amaçlamıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırmanın evrenini Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesinde çalışan laboratuvar çalışanları oluşturmaktadır. Laboratuvar çalışanlarına sosyodemografik bilgileri sorgulayan anket ve 27 sorudan oluşan DSÖ Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF) uygulandı. Soru formu yüz yüze görüşme tekniği ile dolduruldu. Katılımcıların bedensel, psikolojik, sosyal, çevre ve ulusal çevre alt alan ve genel puanları hesaplanmıştır. BULGULAR: Katılımcıların %52.3'ü erkek, %64.6'sının evli olduğu ve %92.3'ünün üniversite mezunu olduğu saptandı. Çalışanların sağlık durumu sorgulandığında ise %83.1'inin herhangi bir sağlık problemi olmadığı tespit edildi. Katılımcıların yaşam kalite puanları incelendiğinde; erkek çalışanların genel sağlık durumu (G4), fiziksel sağlık, psikolojik, sosyal ilişkiler skorları kadın çalışanlardan daha yüksek; çevre, ulusal çevre skoru ise daha düşük olarak saptandı (p>0.05). Katılımcıların genel sağlık durumu (G4) fiziksel sağlık, psikolojik, sosyal ilişkiler, çevre, ulusal çevre skorları üniversite mezunlarında lise mezunlardan, kendini sağlıklı olarak nitelendirenlerin, mevcut hastalığı olanlardan daha yüksek olarak saptandı (p>0.05). SONUÇ: Sağlık çalışanlarının iyi ve yeterli bir hizmet verebilmesinde yaşam kalitesi önemli yer tutmaktadır. Sağlık çalışanlarının yasam kalitelerinin arttırılmasının hem iş ortamında hem de özel yaşamında verimliliğini ve memnuniyetini arttıracağını düşünüyoruz. Gerçek bir yasam kalitesinden söz edilebilmesi için ise bütün bu parametrelerde yeterli memnuniyet sağlanmalıdır. Ayrıca Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin farklı bölgelerde ve daha büyük örneklem gruplarına uygulanmasının bu konuda farkındalığın ve çözüm önerilerinin artmasına kaktı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Laboratuvar, Sağlık, Sağlık çalışanı, Yaşam Kalitesi

Laboratuvar personeliLaboratuvarlarSağlık+2
Zehra Usta
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Rutaekarpinin metastatik prostat kanseri hücrelerinde potansiyel terapötik etkisinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Prostat kanseri Dünya'da ve Türkiye'de giderek artan insidansı ile halk sağlığını tehdit eden malignitelerden birisidir. Özellikle metastatik prostat kanseri birden fazla kemoterapotik ilacın kombine kullanımına ek olarak radyoterapi ve destek tedavilerine rağmen erkeklerde önemli bir ölüm nedenidir. Bu nedenle metastatik prostat kanseri hastalarında daha etkin yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Mevcut tez çalışmasında, hem COX-2'yi hem de topoizomerazları inhibe ederek antikanserojen etki gösterdiği bilinen ruteakarpinin prostat kanseri tedavisinde sitotoksik ve apoptotik etkisinin incelenmesi ve potansiyel terapötik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Rutekarpinin PC-3 insan metastatik prostat kanseri hücre hattı hücrelerinde terapötik etkisi canlılık (WST-1), apoptoz (annexin V), hücre döngüsü, AO boyama ve kaspas-3 (ELISA) analizleri ile değerlendirilmiştir. BULGULAR: Rutekarpininfarklı konsantrasyonlarının (5, 10, 20 ve 40 μM) PC-3 hücrelerine 24 ve 48 saat muamelesi sonrası canlılık yüzdeleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında 48 saat boyunca 20 ve 40 μM rutaekarpin uygulamasının en etkin şekilde hücre canlılığını azalttığı belirlenmiştir (p<0.05). 48 saat muamele sonunda artan doza bağlı olarak erken ve geç apoptoz oranın kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde arttığı hem Annexin V, hem de AO boyama ile gözlenmiştir (p<0.05). Ayrıca ELISA analizi ile rueakarpinin artan konsantrasyonuna bağlı olarak PC-3 hücrelerinde aktif kaspaz-3 miktarını anlamlı bir şekilde arttığı da tespit edilmiştir (p<0.05). SONUÇ: Bu çalışmada ruteakarpinin, PC-3 hücreleri üzerinde sitotoksik ve apoptotik etkiye sahip olduğu, potansiyel terapötik bir ajan olabileceği gösterilmiştir. Yapılacak invivo çalışmalarla anti-tümör etkinin saptanması durumunda; ruteakarpinin tek başına ya da rutin kemoterapötik ajanlarla kombine kullanımının tedaviyi destekleyebileceği kanısındayız. Anahtar kelimeler: Apoptoz, Canlılık Analizi, Metastatik Prostat Kanseri, PC-3 Hücre Hattı, Ruteakarpin

ApoptozisHücre dizisiNeoplazm metastazları+5
Mehmet Abdulkadir Şekeroğlu
Sakarya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hashimoto hastalığında serum sestrin 2 düzeyleri

Amaç: Hashimoto Hastalığı, tiroid bezinin otoimmün bir süreçle tahrip edildiği bir hastalıktır. Hastaların tiroid dokularında hücre büyümesi ile otofaji arasındaki dengeyi koordine etmede önemli bir rol oynayan memeli rapamisin hedefi (mTOR) proteininin ekspresyonu yüksektir. Sestrinler, oksidatif stresi azaltan ve adenozin monofosfat bağımlı protein kinaz (AMPK)-mTOR sinyal yolunu düzenleyen, evrimsel olarak korunmuş ve stresle indüklenebilen bir protein ailesidir. Bu ailenin bir üyesi olan Sestrin 2 (SESN2); oksidatif stres, endoplazmik retikulum stresi, otofaji, metabolizma ve inflamasyonu düzenleyerek koruyucu etki sağlar. Çalışmanın amacı, Hashimoto Hastalığı olan hastaların serum Sestrin2 düzeylerini sağlıklı yetişkinlerle karşılaştırarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak tasarlanan bu çalışmaya hastaneye başvuran Hashimoto hastaları ve sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hasta grubu ötiroidi ve subklinik hipotiroidi grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hasta ve kontrol grubundan alınan kan örneklerinden tiroid otoantikorları, serbest T4 ve TSH çalışıldı. Bu örneklerden kalan serumlar -80 °C'de saklandı ve sonrasında serum SESN2 ELISA kiti ile Sestrin 2 çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya 110 hasta ve 64 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda ortanca SESN2 düzeyleri [1,363 ng/ml (1,104 ile 2,028)] kontrol grubundan [(1,834 ng/ml (1,343 ile 2,640)] anlamlı olarak düşüktü (p=0,002). Ötiroidi ve subklinik hipotiroidi hasta gruplarında SESN2 düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada Hashimoto Hastalığı'nda serum SESN2 düzeylerinin sağlıklı yetişkinlere göre daha düşük bulunması SESN2'nin Hashimoto Hastalığının patofizyolojisinde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Bu sonuçlar, Hashimoto Hastalığı'nda SESN2'nin düzenlenmesinin hastalığın seyrine ve patolojik süreçlerine etkisinin daha iyi anlaşılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hashimoto, SESN2, Sestrin 2, Tiroidit

Merve Ateş
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Polikistik over sendromlu hastalarda catestatin düzeyleri

Giriş ve Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS), adet düzensizliği, hiperandrojenizm ve polikistik overlerle karakterize bir hastalıktır. Hastalığın patogenezi tam olarak aydınlatılamamış olsa da insülin direnci, obezite ve kronik inflamasyonun patogenezde rol oynadığı düşünülmektedir. Patogenezde rol alan bu etkenlerle ilişkilendirilen Catestatin (CTS) molekülü, bilindiği kadarıyla PKOS hastalarında henüz çalışılmamıştır. Bu çalışmada, PKOS tanılı hastalarda serum CTS düzeyleri sağlıklı gönüllülerle karşılaştıldı ve CTS ile insülin direnci, inflamasyon ve obezite ilişkisi araştırıldı. Elde edilen sonuçlarla CTS'nin PKOS'taki yerinin aydınlatılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran, 2023 European Society of Human Reproduction and Embryology (ESHRE) kriterlerine göre PKOS tanısı alan 69 hasta ile 66 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Boy, kilo, CTS, seks hormonları, gonadotiropinler, tiroid hormonları, insülin, biyokimya parametreleri ve C-Reaktif Protein (CRP) düzeyleri ölçülmüştür. Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ve Homeostatic Model Assessment Insulin Resistance (HOMA-IR) değerleri hesaplanmıştır. Bu verilerle uygun istatistik testleri kullanılarak CTS'nin diğer parametrelerle ilişkisi analiz edildi. Bulgular: Çalışmada ölçülen CTS düzeyleri PKOS tanılı hastalarda (31,75±38,53) kontrol grubuna kıyasla (39,66 ±34,72) anlamlı düzeyde düşük bulundu (p= 0,001). CTS ile CRP arasında anlamlı ve zayıf negatif korelasyon bulundu (rho= -0,220 p=0,012). PKOS grubunda obezitesi olan ve olmayanlar arasında CTS düzeyleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p= 0,65). CTS ile HOMA-IR değeri arasında anlamlı bir korelasyon bulunamadı (p= 0,126). Tartışma ve Sonuç: Çalışmanın sonucunda CTS düzeylerinin PKOS tanılı hastalarda kontrol grubuna göre daha düşük olduğu ortaya konmuştur. Bununla birlikte CTS ile inflamasyon arasında anlamlı ve ters bir ilişki saptandı. Bu bulgular, CTS'nin PKOS tanısında potansiyel bir biyomarker olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Ancak CTS'nin, PKOS hastalarında tanıya yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilme potansiyelini anlamak ve tedavideki olası rolünü öğrenmek için daha büyük popülasyonlarla çalışma yapılması önerilmektedir.

Mehmet Alp Sert
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

N-MYC downstream regulated gene-2 ekspresyonunun tiroid kanserinde epitelyal mezenkimal dönüşüm üzerine etkisi

Tiroid kanseri en sık görülen endokrin sistem kanseridir. Epitelyal-mezenkimal dönüşüm (EMD), epitelyal hücrelerdeki epitelyal özelliklerin kaybını/mezenkimal özelliklerin kazanımını içeren bir süreçtir. EMD diğer epitel kökenli kanserlerde olduğu gibi tiroid kanserinde başlangıç ve ilerleyiş için önemli ve gerekli aşamalardan biridir. N-myc Downstream Regulated Gene (NDRG) protein ailesinin üyelerinden olan N-myc Downstream Regulated Gene-2 (NDRG2) hücre proliferasyonu, diferansiyasyonu ve gelişiminde rol oynar. Araştırmalar, NDRG2'nin tümör baskılayıcı fonksiyon ile diferansiyasyonu indükleyici rolünün olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı NDRG2 ekspresyonunun, tiroid kanserinde EMD üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu amaçla 8505C, BCPAP ve FTC-133 hücreleri NDRG2 plazmid DNA, FTC-133 hücreleri NDRG2 siRNA ile 48 saat transfekte edildi. Transfeksiyon verimi RT-PCR ve western blot ile değerlendirildi. Snail, Slug, Twist1, Vimentin ve E-kaderin ekspresyon düzeylerindeki değişimler RT-PCR ve western blot deneyleri ile incelendi. Transfeksiyonların metastatik hücre davranışı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amacıyla matrijel invazyon, transwell migrasyon, lateral migrasyon, yara iyileşmesi deneyi ile adezyon deneyleri uygulandı. NDRG2 plazmid DNA transfeksiyonu sonrası 8505C hücrelerinde Vimentin protein ekspresyonu, BCPAP hücrelerinin invaziv yetenekleri ile lateral migrasyonda istatistiksel olarak anlamlı azalmalar gözlendi. Ek olarak FTC-133 hücrelerinde NDRG2 overekspresyonunun lateral migrasyon ile hücre adezyonunu anlamlı olarak azalttığı saptandı. FTC-133 hücrelerinde NDRG2 siRNA transfeksiyonu sonrası hücrelerdeki hedef gen ve protein düzeyleri ile hücrelerin metastatik hücre davranışlarında anlamlı bir değişim gözlenmedi. Bulgularımızın tiroid kanserinde progresyonun engellemek amacıyla NDGR2 ekspresyonunu indükleyecek yaklaşımların geliştirilmesini hedefleyen araştırmalara öncülük edeceğini düşünmekteyiz.

EpitelGen ifadesiGenler+5
Murat Sipahi
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalığı oluşturulmuş sıçanlarda FGF23 ve hastalığın progresyonu üzerine mezenkimal kök hücrelerin etkisi

Amaç: Kronik böbrek hasarının (KBH) erken teşhisi ve tedavisi, progresyonu ve ekstrarenal komplikasyonlarının önlenmesi açısından önemlidir. Deneysel çalışmalar mezenkimal kök hücrelerin (MKH) KBH modellerinde böbrek fonksiyonlarını iyileştirme potansiyelini ortaya çıkarmıştır. FGF23, KBH tanısı için önerilen biyobelirteçlerden biridir. Çalışmamızda nefrektomi yapılarak sıçanlarda kronik böbrek hastalığı oluşturulmuş ve bu sıçanlara insan plasentasından elde edilen MKH enjekte edildi. MKH'lerin terapötik etkileri, sıçanların böbreklerinde, FGF23 ve Klotho üzerinden değerlendirildi. Yöntem: Term plasentalarındaki amniyon membranından MKH izolasyonu gerçekleştirildi. Elde edilen hücreler için karakterizasyon ve yönlendirilme deneyleri yapıldı. 5/6 nefrektomi modeli yapılarak KBH modeli oluşturuldu. MKH enjekte edilmiş ve edilmemiş sıçanların böbrek dokusunda Western Blot protokolü ile protein; Real-time PCR metodu ile gen düzeyinde FGF23 ve Klotho analizleri gerçekleştirildi. ELISA yöntemi ile serum FGF23 ve α-Klotho düzeyleri; kolorimetrik metod ile idrarda albümin/kreatinin oranı ve fosfat düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Nefrektomi yapılan gruplarda, FGF23 gen ve protein ekspresyonlarında kontrol gruplarına kıyasla bir artış gözlendi. MKH verilen sıçanlarda, MKH verilmemiş KBH'li gruplara kıyasla FGF23 ekspresyonunda azalma belirlendi. MKH verilen gruplarda, nefrektomi gruplarına kıyasla α-Klotho protein ve gen düzeylerinde azalma belirlendi. ELISA bulgularına göre ise serum α-Klotho seviyeleri, nefrektomi grubu dokularda, kök hücre verilen gruplara kıyasla düşük olarak belirlendi. Sonuç: Serum ve idrarda ölçülebilir bir biyobelirteç olan FGF23 KBH ilerlemesinde önemli role sahiptir. FGF23'ün albüminüri oluşumuna karşı oynadığı rol FGF23 ve koreseptörü olan α-Klotho üzerinden değerlendirilmiş ve bu rol üzerine MKH etkisi incelenmiştir. Çalışmamızın, KBH progresyonu ve MKH'lerin KBH üzerine terapötik etkisini araştıran çalışmalara yol göstereceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal kök hücre, kronik böbrek hastalığı, FGF23, Klotho

Ezgi Akan
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiyopatik boy kısalığı olan çocuklarda K vitamini düzeylerinin boy kısalığı ile ilişkisi

Amaç: Boy kısalığı, hem sosyal hem de tıbbi açıdan önemli bir sorundur. K vitamini, glutamat gama-karboksilaz enziminin koenzimidir ve K vitaminine bağımlı 17 proteinin glutamik asit kalıntılarının gama-karbonuna karboksil grubu eklenmesinde rol oynar. Bu K vitamini bağımlı proteinlerin bir kısmı kemik metabolizması üzerinde de etkilidir. Bu projede; K vitamini ile kemik dokusu gelişimi/büyümesi arasındaki ilişki temelinde, çocukluk döneminde K vitamini eksikliğinin idiyopatik boy kısalığı gelişimindeki rolü ve bu etkiye aracılık eden olası mekanizmaların incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza, idiyopatik boy kısalığı tanısı alan 44 çocuk (22 kız ve 22 erkek, yaş: 10,70±3,40) ile, aynı yaş ve cinsiyette 44 normal boyda çocuk (22 kız ve 22 erkek, yaş: 10,60±3,50) dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan İBK ve kontrol gruplarında; IGF-I, IGF-BP3, total alkalen fosfataz, intakt PTH, total 25-hidroksi D vitamini, K vitamini (filokinon, menakinon-4 ve menakinon-7 formları), N-mid osteokalsin, matriks gla protein, unkarboksile osteokalsin testleri çalışıldı. Sonuçlar: İBK grubunda; filokinon, MK-4, MK-7, IGF-I, IGF-BP3 ve total 25(OH)D3 düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu gösterildi. Ek olarak, filokinon, MK-4, MK-7 ile boy, vücut ağırlığı ve boy uzunluğu SDS'si arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. En güçlü korelasyonun MK-7 ile boy uzunluğu-SDS'si arasında olduğu gösterildi (p<0,0001, r=0,665). Tartışma: Bu projede, İBK olan çocuklarda K vitamin düzeylerinin düşük olduğu belirlendi. Ayrıca K vitamini formlarının özellikle boy uzunluğu SDS'i ve boy uzunluğu ile pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi. Bu bulgularımız ile, K vitamininin kemik gelişimi ve büyümesi üzerindeki önemli rolünün desteklendiği ve İBK'nın önlenmesi ve/veya tedavisinde K vitamininin yeni bir terapötik yaklaşım sağlayabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: İdiyopatik boy kısalığı, K vitamini, osteokalsin, MGP

Muhammed Emin Ceylan
Akdeniz University
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Estrojen pozitif kanser hücrelerinde PI3K/AKT/mTOR bağımlı proliferasyonda sparstoloninin etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, insan meme kanseri (MCF-7) ve insan over epitel kanseri (OVCAR-3) hücre hatlarında östradiol hemihidrat (ES) varlığında ve yokluğunda Sparstolonin B'nin (SsnB) hücre proliferasyonu ve apoptoz üzerindeki etkisini belirlemektir. Fosfoinositol-3 kinaz (PI3K), fosforile protein kinaz B (p-AKT), fosforile mTOR (rapamisinin mekanistik hedefi) sinyal proteinleri ve sfingomyelin (SM) /Seramid (CER) metabolitleri çalışma kapsamında ölçüldü. Gereç ve Yöntemler: SsnB tedavisinin anti-proliferatif etkileri çeşitli zaman ve konsantrasyonlarda değerlendirildi. Hücre proliferasyonu, Proliferatif Hücre Nükleer Antijeni (PCNA) ölçülerek belirlendi. PCNA protein miktarı ELISA ile hücresel dağılımı immünfloresan mikroskobu ile değerlendirildi. Hücrelerin canlılığını test etmek için 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) analizi kullanılırken, CER, sfingozin-1-fosfat (S1P) ve SM miktarlarını analiz etmek için LC-MS/MS kullanıldı. Apoptozu değerlendirmek için TUNEL yöntemi kullanılırken, PI3K, p-AKT ve p-mTOR proteinlerinin seviyelerini ölçmek için immünfloresan boyama ve enzime bağlı immünosorbent testi (ELISA) kullanıldı. Bulgular: SsnB uygulaması hem estradiol varlığında hem de yokluğunda, MCF-7 ve OVCAR-3 kanser hücrelerinde hücre canlılığını önemli ölçüde azalttı, ancak sağlıklı insan fibroblastlarında toksisiteye neden olmadı. S1P, PI3K, p-AKT ve p-mTOR seviyeleri SsnB ile tedavi edilen kanser hücrelerinde kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında, anlamlı bir düşüş gösterdi. Ayrıca, SsnB ile kültüre edilen kanser hücrelerinde C16-C24 CER'lerin intraselüler seviyelerinde belirgin bir artış ve apoptoza yönelim oranında anlamlı bir yükselme tespit edildi. Sonuç: SsnB, hücre proliferasyonunu azaltırken, CER birikimini ve apoptozu teşvik ederken S1P, PI3K, p-AKT ve p-mTOR seviyelerini önemli derecede düşürmüştür. Anahtar Kelimeler: Sparstolonin B; CER, apoptoz, PI3K, AKT, mTOR

Yağmur Dilber
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemofili A hastalarında regulatuvar T hücre fonksiyonlarının inhibitör gelişimi üzerine etkileri: İmmün tolerans gelişiminde sitokinlerin etkisi

Amaç: Hemofili A olgularında tedavide kullanılan FVIII preparatlarının yarı ömürlerinin kısa olması ve tekrarlayan infüzyonların gerekliliği % 25-30 hastada inhibitör gelişimine sebep olur. Bu inhibitörler efektif tedaviyi komplike eder, morbiditeyi arttırarak yaşam kalitesini etkiler. Yapılan çalışmalarda aktive T (CD4+CD25+ T) hücreleri aracılığıyla FVIII'e karşı tolerans geliştiği ve regulatuvar T / Treg (CD4+CD25+CD127- T) hücrelerinin uzun süreli toleranstaki rolü gösterilmiştir. Ancak inhibitör gelişimi, karışık süreci nedeniyle tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmada, inhibitör gelişmiş (İNH(+)) ve inhibitör gelişmemiş (İNH(-)) Hemofili A hastalarında, rFVIII'le uyarılmış T hücre alt grupları ve bu hücrelerden sekrete edilen sitokinlerin inhibitör gelişme patogenezindeki rollerinin ortaya konulmasıyla inhibitör gelişen hastalara uygulanacak immün tedaviye katkıda bulunmayı amaçladık. Yöntem: Çalışma grubu, 10 İNH(+) ve 10 İNH(-) hemofili hastası ile benzer yaş grubunda 10 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. Periferik kan mononükleer hücre (PKMH) izolasyonu için; heparinli tüpe (Vacuette tube, BD, Plymouth, UK) alınan 10 ml kan örnekleri laboratuvara ulaştırılıp 0. gün T hücre oranlarına Akan Hücre Ölçer (Acea Biosystems Novocyte, San Diego, ABD) ile bakıldı. Daha sonra zenginleştirilmiş RPMI-1640 kültür medyumunda 1x106/mL PKMH olacak şekilde 3 koşulda inkübasyon yapıldı; 1) Unstimüle (Uyarılmamış/US), 2) rFVIII ile uyarılmış (1 mg/mL), 3) Fitohemaglutinin (PHA) ile uyarılmış (5 μg/mL). Kültür sonrası T hücre proliferasyon yüzdelerine Akan Hücre Ölçer ile, süpernatantlardaki sitokin düzeylerine ELISA (Diaclone Research, Besançon, Fransa) ile bakıldı. Bulgular: Aktive T hücre proliferasyon yüzdeleri İNH(+) grupta İNH(-) gruba göre, hem US hem rFVIII'le uyarılmış koşulda anlamlı düşük bulundu (p < 0,05). Kültür ortamına rFVIII eklenmesi İNH(+) grupta aktive T hücre oranını anlamlı azaltırken, Treg hücre oranını anlamlı arttırdı (p < 0,05); diğer gruplarda ise değişim olmadı. TGF-β sitokin düzeyleri İNH(+) grupta, İNH(-) gruba göre anlamlı düşük bulundu (p < 0,05). Kültür ortamına rFVIII eklenmesi TNF-α sitokin düzeyini İNH(+) grupta anlamlı azaltırken (p < 0,001) İNH(-) grupta değiştirmedi; TGF-β sitokin düzeyini İNH(+) grupta değiştirmezken İNH(-) grupta anlamlı azalttı (p < 0,001). Sonuç: Bulgularımız inhibitör gelişiminde özellikle aktive T hücre oranlarının FVIII'e karşı toleranstaki önemini göstermiştir. TGF-β sitokin düzeylerinin iki hasta grubunda anlamlı farklılığı antiinflamatuvar karakterdeki bu sitokinin inhibitör gelişimindeki rolünü düşündürmüştür. Ayrıca bu çalışma, FVIII'in kültür ortamına eklenmesinin İNH(+) grup için T hücre alt gruplarında ve sitokin düzeylerinde farklı sonuçlar doğurduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Hemofili A, inhibitör antikor gelişimi, rFVIII, Treg hücre, sitokin

AntikorlarHemofiliHemofili A+5
Emre Akkaya
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplantasyon sonrasında greft fonksiyonun öngörülmesinde hücre siklusu biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Renal transplantasyon sonrası ilk hafta içinde greft fonksiyonlarının izlemi, bozuklukların erken tanısı ve tedavisi, uzun dönem greft sağkalımı için çok önemlidir. Renal transplantasyon alıcılarında ilk hafta içinde yapılan değerlendirmelerde; serum kreatininde % 70 ve üstünde azalma olanlar "EGF (erken greft fonksiyonu)" olarak tanımlanırken, % 70'in altında azalma olanlar "SGF (yavaş greft fonksiyonu)" ve renal transplantasyon yapılmış hastaya, ilk hafta içinde en az bir kere hemodiyaliz yapılması "DGF (gecikmiş greft fonksiyonu)" olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı; renal transplantasyon alıcılarında, hücre siklusu biyobelirteçleri olarak bilinen TIMP-2 (Tissue Inhibitor of Metalloproteinase-2), IGFBP-7 (Insulin-like Growth Factor-Binding Protein-7) ve NGAL (Neutrophil Gelatinase-Associated Lipocalin) idrar düzeylerinin, ilk hafta içinde greft fonksiyonları ile olası ilişkisini değerlendirmekti. Çalışmamıza 80 renal transplant alıcısı (19 kadın, 61 erkek; yaş ortalaması ± SD: 41,48±12,93 yıl; 78 canlı, 2 kadavra donör) dahil edilmiştir. Renal transplant alıcılarına ait serum ve idrar örnekleri, transplantasyon sonrası 1. ve 7.gün toplandı. Serum ve idrar kreatinin analizleri kolometrik (Jaffé), idrar protein analizleri türbidimetrik, serum BUN analizleri spektrofotometrik ve CRP analizleri immünotürbidimetrik, idrar osmolalite analizleri kriyoskopi (donma noktası düşmesi) yöntemi; idrar NGAL, TIMP-2 ve IGFBP-7 analizleri ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) yöntemi ile gerçekleştirildi. Serum kreatinin bazlı CKD-EPI (Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration) ve MDRD (Modification of Diet in Renal Disease) formülleri kullanılarak GFH (glomerüler filtrasyon hızları) hesaplamaları yapıldı. İdrar NGAL, TIMP-2, IGFBP-7 ve TIMP-2 x IGFBP-7 düzeyleri direkt ve idrar kreatinin ve osmolaliteye oranlanarak verildi. Alıcılarda ilk hafta içinde DGF ve SGF gözlenmedi. Alıcıların GFH değerlerine göre; 1.gün GFHCKD-EPI <20 mL/dk/1,73 m2 ve 7.gün GFHCKD-EPI <60 mL/dk/1,73 m2 sınır değerleri (cut-off) alınarak 1.gün GFHCKD-EPI <20 (n=20) ve GFHCKD-EPI ≥20 (n=60), 7.gün GFHCKD-EPI <60 (n=14) ve GFHCKD-EPI ≥60 (n=66) grupları oluşturuldu. Tüm alıcılarda renal transplantasyon sonrası 1.günde yüksek olan serum kreatinin, BUN, CRP, idrar protein/kreatinin düzeyleri 7.günde anlamlı olarak azaldı (p <0,0001). Erken greft fonksiyonu gözlenen alıcılarda 7.gün GFHCKD-EPI ve GFHMDRD sonuçları 1. güne göre anlamlı artış gösterdi (p <0,0001). 7.gün idrar NGAL (p <0,0001), TIMP-2 (p <0,003) ve TIMP-2 x IGFBP-7 (p <0,008) düzeyleri 1.güne göre anlamlı olarak azaldı. Hastaların 7.gün idrar TIMP-2 ile 7.gün serum kreatinin (r=0,283), CRP (r=0,233), serum BUN (r=0,373), idrar protein (r=0,416) ve idrar protein/kreatinin (r=0,448) sonuçları arasında pozitif ve anlamlı korelasyonlar gözlendi. Benzer şekilde, 7.gün idrar TIMP-2 x IGFBP-7 ile 7.gün serum kreatinin (r=0,284), serum BUN (r=0,350), idrar protein (r=0,326) ve idrar protein/kreatinin (r=0,360) sonuçları arasında pozitif ve anlamlı korelasyonlar bulundu. Bu parametrelerin renal transplantasyon sonrası 7.gün greft fonksiyonunu belirlemedeki performanslarını değerlendirmek için yapılan ROC analizinde; serum kreatinin (AUC=0,975), idrar TIMP-2 (AUC=0,745), TIMP-2/kreatinin (AUC=0,747), TIMP-2/osmolalite (AUC=0,765), TIMP-2 x IGFBP-7 (AUC=0,746), [(TIMP-2 x IGFBP-7)/kreatinin] (AUC=0,740), [(TIMP-2 x IGFBP-7)/osmolalite] (AUC=0,769) ve [(TIMP-2/osmolalite) x (IGFBP-7/osmolalite)] (AUC=0,774) olarak bulundu. Çalışma sonuçlarımız; idrar TIMP-2 ve TIMP-2 x IGFBP-7 düzeylerinin renal transplant alıcılarında ilk haftada greft fonksiyonlarının değerlendirilmesinde yararlı olabileceğini göstermektedir. Sonuçların TIMP-2/kreatinin, TIMP-2/osmolalite, (TIMP-2 x IGFBP-7)/kreatinin ve (TIMP-2 x IGFBP-7)/osmolalite şeklinde verilmesi, standardizasyonu ve güvenilirliği artırabilir. Bu biyobelirteçlerin, çok merkezli ve daha büyük ölçekli çalışmalarla araştırılması prediktif değerlerinin vurgulanmasında uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: Renal transplantasyon, greft fonksiyonu, TIMP-2, IGFBP-7, NGAL

BiyobelirteçlerBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+6
Nurullah Özsarı
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklampsili gebelerde endotel fonksiyonunun değerlendirilmesi

Amaç: Preeklampsi, gebelerde çok ciddi maternal ve fetal sorunlara yol açabilen bir hastalıktır. Preeklampside fetal gelişme geriliği, erken plasental ayrışma gibi birçok komplikasyon görülebilmektedir. Hastalığı, erken bugular ortaya çıkmadan tespit edebilecek bir tarama testine ihtiyaç duyulmaktadır. Endotel disfonksiyonu, patogenezde anahtar rolü oynamaktadır. Literatürde adropin, preptin, ATX ve LPA moleküllerinin endotel disfonksiyonunun eşlik ettiği patolojilerle ilgili çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Çalışmamızda preeklampside endotel fonksiyonun değerlendirilmesi ile birlikte bu moleküllerin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: ACOG 2013 kriterlerine göre tanı konan 42 preeklampsi hasta ile 42 sağlıklı gebe çalışmaya alındı. Tüm bireylerde kan basıncı, boy, kilo ölçümleri yapıldı. Rutin biyokimyasal parametreler için alınan örnekler aynı gün içinde çalışıldı. Diğer analizler için alınan venöz kanlar ise santrifüj edildikten sonra -80 °C'de tayin zamanına kadar saklandı. Endotel disfonksiyonu ile ilgili olan moleküller adropin, preptin, ATX ve LPA "ELISA" yöntemiyle çalışıldı. Endotel fonksiyonunu değerlendirmek için brakial arterin akım aracılı dilatasyonu (FMD) ölçümü yapıldı. Bulgular: Preeklampsi (PE) grubundaki olguların BUN, kreatinin, ürik asit, trigliserid, AST, ALT, ALP, WBC, SKB ve DKB değerleri kontrole göre anlamlı olarak yüksek bulunurken; total protein, albümin, Na⁺ ve trombosit değerleri anlamlı olarak düşük tespit edildi (p<0.005). Endotel fonksiyonun değerlendirilmesi amacıyla çalışılan adropin değerleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hasta grubunda anlamlı olarak düşük bulundu ( p=0.031). Kontrol grubu ile preeklampsi grubu karşılaştırıldığında FMD (%) değeri preeklampside anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.001). Erken başlangıçlı PE'de (<34 hafta), geç başlangıçlı PE'ye göre ATX ve LPA değerleri anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.001). Orta şiddetli PE'de ise ağır şiddetli PE'ye göre adropin düzeyleri anlamlı düşük bulunurken; kontrol adropin değerleri iki gruba göre de anlamlı yüksek bulundu (p=0.03). Endotel disfonksiyonu olan gebelerde adropin değerleri endotel disfonksiyonu olmayan gebelere göre anlamlı düzeyde düşük; ATX ve LPA düzeyleri ise anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Serum adropin düzeylerinin PE'de sağlıklı gebelere kıyasla anlamlı olarak düşük bulunması, adropin ölçümlerinin PE tanısında önemli bir laboratuvar yöntemi olabileceğini düşündürmektedir. Serum adropin düzeyleri, endotel disfonksiyonu varlığını radyolojik olarak gösteren FMD yöntemini doğrulamakta ve onunla pozitif bağlantılı olarak serum düzeyleri azalmaktadır. Bu bulgumuz, adropinin klinikte ED ile seyreden hastalıkların takibinde de yararlı olabileceğine işaret etmektedir. Keza ATX düzeyleri, erken başlangıçlı PE'de kontrole ve geç başlangıçlı PE'ye göre anlamlı olarak düşük saptandı. Erken başlangıçlı PE'de plasenta kaynaklı patoloji ve trofoblast oluşumundaki yetersizlik düşünülünce, ATX sentezindeki azalmanın plasental fonksiyon bozukluğu ile ilişkisi olasıdır.

Endotelyal hücrelerEndotelyumGebelik+1
Ece Karaca
İstanbul University
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Cotinus coggygria sulu infüzyonunun farelerde dekstran sülfat sodyum ile indüklenmiş ülseratif kolit üzerine etkisinin incelenmesi

Bu çalışmada Cotinus coggygria Scop. yapraklarından hazırlanan sulu infüzyonun (CCYSI), kolon mukozasının kronik inflamatuar hastalığı olan ve kolon kanser riskini arttıran ülseratif kolit (UK) üzerine terapötik etkilerinin araştırılması amaçlandı. 7 gün süre ile C57BL/6 erkek farelere, iki farklı dozda hazırlanan CCYSI (% 6 ve % 9) veya mesalamin (250 mg/kg vücut ağırlığı) oral olarak uygulandı. UK, deney süresince musluk suyu verilen normal ve bitki kontrol grupların dışındaki diğer gruplardaki farelere 5 gün boyunca musluk suyu içinde çözündürülen %3'lük dekstran sülfat sodyum (DSS) verilmesiyle indüklendi. Çalışma sonunda, CCLAI6 (cotinus coggygria scop. yapraklarından hazırlanan % 6'lık sulu infüzyon) ve CCLAI9 (cotinus coggygria scop. yapraklarından hazırlanan % 9'luk sulu infüzyon)'nin DSS uygulanması ile farelerin vücut ağırlığında ve kolon uzunluğunda görülen azalmayı inhibe ettiği, hastalık aktivite indeksini arttırdığı görüldü. DSS ile birlikte CCYSI verilen deney grubunun nötrofil infiltrasyon indeksi olan miyeloperoksidaz (MPO) ve oksidatif stres parametrelerin düzeylerinde, CCl4 (karbon tetraklorür) uygulanmış kontrol deney grubuna göre anlamlı azalma görüldü. Bunun yanı sıra, CCYSI'nin 7 günlük uygulanmasının DSS uygulanmış kolon dokusunda TNF-α, IL-1, IL-6 ve INF- gibi proinflammatuar sitokin düzeylerini baskıladığı görüldü. Western blot analizi ile inflamatuar cevabın daha ileri aşamada incelenmesinde, 7 günlük uygulamanın kolondaki iNOS ve COX-2 expresyonunu inhibe ettiği ve dolayısıyla NO ve PGE2 düzeylerinde azalmaya neden olduğu saptandı. CCYSI'nin kolon mukozasındaki inflamatuar değişiklikler gibi histolojik hasarı anlamlı derecede azalttığı gözlendi. Bu çalışmada UK tedavisinde ve önlenmesinde CCYSI'nın terapötik bir ajan olarak kullanılabileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır.

AntioksidanlarCotinus coggygriaFareler+3
Sevinç Özgür
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endotel disfonksiyonunun göstergesi ve diagnostik belirleyicisi olarak peroksizom proliferatör aktive reseptör gama(PPARγ) ve osteoprotegerin düzeyleri

Amaç: Hipertansiyon kardiyovasküler hastalıklar için başlıca risk faktörüdür ve endotel disfonksiyonu hipertansiyon patogenezinde önemli bir rol oynar. Ateroskleroz gelişiminde endotel disfonksiyonu erken bir basamaktır ve klinik tespiti ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalığın önlenmesinde önemlidir. Peroksizom proliferatör aktive reseptör gama (PPARγ) ve osteoprotegerinin ateroskleroz gelişiminde potansiyel gösterge olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda hipertansiyonlu hastalarda PPARγ ve osteoprotegerin düzeylerinin endotel fonksiyonu ile ilişkisinin, ayrıca PPARγ geni Pro12Ala polimorfizmi ile PPARγ ve osteoprotegerin düzeylerinin hipertansiyon ve periferik arter hastalığı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Hipertansiyonu olan hastalar birinci grup, periferik arter hastalığı tanısıyla takip edilen hastalar ikinci grup ve sağlıklı gönüllüler kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Rutin biyokimyasal parametreler için alınan örnekler aynı gün içinde çalışıldı. Diğer analizler için alınan venöz kanlar ise santrifüj edildikten sonra -80 °C'de tayin zamanına kadar saklandı. Serum PPARγ ve osteopotegerin düzeyleri "ELISA" yöntemiyle, PPARγ geni Pro12Ala polimorfizmi RT-PCR yöntemiyle tayin edildi. Hipertansiyon grubunda endotel fonksiyonunu değerlendirmek için brakial arterin akım aracılı dilatasyonu (FMD) ve karotis arterin intima-media kalınlığı ölçümleri yapıldı. Bulgular: Periferik arter hastalığında serum PPARγ düzeyleri kontrollere göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.05). Hipertansiyonu olan grupta kontrol grubuna göre serum PPARγ düzeyleri anlamlı olarak düşük (p<0.001), serum osteopotegerin düzeyleri ise anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Hipertansiyon grubunda bozulmuş FMD yanıtı bulunanlarda (% FMD<7) PPARγ düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05). PPARγ geni Pro12Ala polimorfizmi sonuçlarına göre ise hipertansiyon grubu kontroller ile kıyaslandığında genotip dağılımı yönünden anlamlı farklılık olduğu gözlendi (p<0.05). Sonuç: Bu çalışmada hipertansiyonlu hastalarda bozulmuş FMD yanıtı bulunanlarda, serum PPARγ düzeylerinin yüksek saptanması PPARγ'nın endotel disfonksiyonunun bir göstergesi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bulguların daha büyük çalışmalarla gösterilmesi halinde endotel disfonksiyonunun belirlenmesinde serum PPARγ düzeylerinin önemli bir gösterge olarak kullanılabilmesi olasıdır.

AterosklerozEndotelyumHipertansiyon+5
Songül Hatiboğlu
İstanbul University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsan retina epitel hücrelerinde prilokaine bağlı inflamasyonun araştırılması

Amaç: Prilokain (PRL) bölgesel anestezide sık kullanılan lokal anesteziktir. Göz içi cerrahisinde lokal anestezinin başarılı kullanımına rağmen kaza sonucu intravitreal enjeksiyon durumlarında lokal anesteziklerin retina üzerinde toksik etkileri oluşabilmektedir. Bu çalışma, PRL toksisitesi tarafından aktive edilen sinyal iletim yollarını inceledi ve insan retinal pigment epitel (ARPE-19) hücrelerinde nitrik oksit sentaz-2 (NOS2) inhibisyonunun koruyucu rolünü belirledi. Gereç ve Yöntemler: Hem PRL'nin toksik dozunu hem de bir NOS2 inhibitörü olan Asperglaucide'in (ASP) koruyucu etkinliğini belirlemek için toksisite analizi (MTT testi) yapıldı. Nükleer faktör kappa B p65 (NF–B p65), fosforile NF-B p65, fosfo AKT, NOS2, nitrotirozin, kesilmiş kaspaz-3 protein seviyeleri, immünofloresan boyama ve/veya western blot analizi ile değerlendirildi. Interlökin-6 (IL-6) ve nitrozile protein seviyeleri ELISA ile ölçülürken, kaspaz -3 aktivitesi ve nitrit/nitrat seviyeleri florometrik bir yöntemle belirlendi. Bulgular: NF-B p65, fosforile NF-B p65 ve fosforile AKT'nin PRL toksisitesinde önemli ölçüde arttığı gözlendi. Benzer şekilde, IL-6, NOS2, nitrit/nitrat ve nitrotirozin seviyeleri, kontrollere kıyasla PRL uygulanan hücrelerde önemli ölçüde daha yüksekti. ASP'nin PRL ile muamele edilmiş hücrelere uygulanması, NF-B p65, fosforile edilmiş NF-B p65 ve fosforile edilmiş AKT'yi önemli ölçüde azalttı. IL-6, NOS2, nitrit/nitrat ve nitrotirozin seviyeleri de PRL kaynaklı toksisitede ASP tedavisini takiben önemli ölçüde geriledi. Kaspaz-3'e bağlı apoptotik yolda aktivasyon gözlenmedi. Sonuç: Bu çalışma insan retinal epitel hücrelerinde PRL toksisitesine bağlı NF-B p65 aracılı sinyal yolu aktivasyonunu gösterdi ve ASP'nin koruyucu etkinliğini belirledi.

GözNitrik oksit sentazlarNükleer faktör-kappa B+2
Aleyna Öztüzün
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Diyabetik nefropatide podosit epitelyal-mezenkimal geçiş sürecinde TGF-β/Smad yolağının rolü

Amaç: Diyabetik nefropati (DN), Diabetes Mellitus'un yaygın bir mikrovasküler komplikasyonudur. Epitelyal mezenkimal geçiş (EMT) ile ilişkili podosit hasarı DN'ye neden olabilir. Bu çalışmada, podositlerde EMT sürecinde rol alan TGF-β/Smad yolağı ile ilişkili proteinlerin idrar düzeylerinin, DN tanısında erken biyobelirteç olarak potansiyel rollerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM) tanısı almış 60 hasta ve 20 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Hastalar albüminüri düzeylerine göre üç gruba ayrıldı. Kan örneklerinde kreatinin, glukoz ve hemoglobin A1c (HbA1c), idrar örneklerinde albümin ve kreatinin düzeyleri ölçüldü. Tahmini Glomerüler Filtrasyon Hızı (eGFH) hesaplandı. İdrarda nefrin, podosin, podokaliksin, podoplanin, smad2, smad7 ve TGF-β1 ELISA ile analiz edildi. Sonuçlar idrar kreatinine oranlanarak değerlendirildi. Alıcı İşlem Karakteristikleri (ROC) analizleri ile bu belirteçlerin DN tanısındaki duyarlılık ve özgüllükleri hesaplandı. Bulgular: İdrar nefrin, podosin, podokaliksin, podoplanin, TGF-β1, smad2 ve smad7 düzeyleri mikro ve makroalbüminürik T2DM gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Bu proteinlerin tümü eGFH ile negatif korelasyon, diyabet süresi, HbA1c ve idrar albümin kreatinin oranı ile pozitif korelasyon gösterdi. DN tanısında podosin, nefrin ve smad2'nin hem duyarlılık hem de özgüllüğünün mikroalbüminüriden daha yüksek olduğu gözlendi. Sonuç: Bu çalışma, DN'de podosit EMT sürecinde TGF-β/Smad sinyal yolu ile ilişkili proteinlerin arttığını ve DN tanısında mikroalbüminüriye göre duyarlılık ve özgüllük açısından üstünlüklerini göstermektedir.

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerNefrin+3
Bilge Karatoy Erdem
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Küçük iletkenlikli mekanosensitif iyon kanalı (MscS)'nın antibakteriyel ilaç hedefi olarak yapısal değişimlerinin incelenmesi

Amaç: Escherichia coli (E. coli) bakterilerindeki küçük iletkenlikli mekanosensitif (MS) iyon kanalı (EcMscS), çözünen maddeleri serbest bırakmak ve artan sitoplazmik basıncı azaltmak için porlarını açarak lipid çift tabakada artan gerilime yanıt veren heptamerik integral membran proteinidir. Bu nedenle MS iyon kanallarının antibakteriyel ilaç hedefi olarak bir potansiyele sahip olduğu düşünülmektedir. Fakat EcMscS'den geçen solütlerin hücreye erişim mekanizması henüz tam anlamıyla bilinmemektedir. Doktora tez projesinde amacımız, antibakteriyel ilaç hedefi olarak EcMscS'nin yapısal değişimlerini belirlemek ve kanal geçiş mekanizmalarının biyokimyasal, yapısal biyoloji ve in-silico teknikler kullanılarak multidisipliner bir yaklaşımla açıklamaktır. Yöntem: MscS iyon kanalı bulunan ve bulunmayan E. coli suşlarında viyomisinin hücre canlılığına etkileri konsantrasyon bağımlı olarak karşılaştırıldı. Nanodisk rekonstitüsyonu ile elde edilen McsS:MSP1E3D1:(16:1), Kriyo Elektron Mikroskobu (KriyoEM) tekniği ile çözdürüldü. MD simülasyon teknikleri ile viyomisinin EcMscS'den hücre içine geçişi modellendi ve elde edilen MD simülasyon bulguları KriyoEM sonuçları ile kıyaslandı. Bulgular: MscS içeren hücrelerde konsantrasyona bağlı olarak viyomisinin hücre canlılığını azalttığı belirlendi. KriyoEM tekniği ile EcMscS:MSP1E3D1:(16:1) (1:10:500)'nin 3.4 Å çözünürlükte kapalı konformasyona sahip yapısı elde edildi. Aynı lipid türü (DYPC 16:1) kullanılarak 100 ns MD simülasyon boyunca kanalın kapalı formunu koruyabildiği gözlemlendi. Viyomisinin EcMscS'ye bağlanma bölgeleri tespit edildi. Sonuç: Viyomisinin MscS içeren E.coli suşunda hücre canlılığını etkilediği ve kanaldan geçebilecek bir potansiyele sahip olabileceği gözlemlendi. KriyoEM ve MD deneyleri sonucunda EcMscS'nin kapalı konformasyonunda PC:16 lipid türünün etkili olabileceği düşünüldü. MscS'nin üç boyutlu konformasyonel yapısı ve bu yapıdaki lipid türlerinin işlevleri hakkındaki bilgimiz arttıkça MscS'nin antibakteriyel ilaç hedefi olma potansiyeli de artacaktır. Anahtar Kelimeler: MscS, Viyomisin, Hücre canlılığı, KriyoEM, MD simülasyon

BakterilerBenzetimBiyokimya+6
Segün Doğru Yaşar
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glomerüler kaynaklı proteinürilerin değerlendirilmesinde 24 saatlik idrar ve spot idrar tetkiklerinin uyumunun karşılaştırılması

Proteinüride referans yöntem 24 saatlik idrarda protein ölçümüdür. Ancak, 24 saatlik idrar toplama zahmetli ve hataya açıktır. Çalışmamızda kronik glomerülonefrit hastalarında 24 saatlik idrarda total protein ile spot idrardaki protein/kreatinin oranının uyumunun karşılaştırılması hedeflendi. Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Tip 2 Diyabetes Mellitus, amiloidoz, kresentik nefropati, membranöz nefropati, IgA nefropatisi, C3 glomerülopatisi, fokal segmental glomeruloskleroz ve sistemik lupus eritamatozis tanıları ile 2016-2020 yılları arasında takip edilen glomerüler proteinürisi biyopsi ile konulmuş 210 kronik glomerülonefritli hastanın verileri retrospektif incelenerek yapıldı. Biyopsiden hemen önce alınan 24 saatlik idrarlarda protein, spot idrarda protein/kreatinin oranı belirlendi. Hastalar kronik böbrek hastalığı evrelerine, glomerülonefrit gruplarına ve proteinüri miktarına göre sınıflandırıldı. Her bir sınıfta 24 saatlik idrar proteini ve spot idrardaki protein/kreatinin oranı arasındaki korelasyon belirlendi. Hastalar, klinik karar noktalarındaki proteinüri miktarına göre hafif proteinüri (<1 g /24h), ılımlı proteinüri (1-4 g /24h) ve ağır proteinüri (>4 g /24h) olarak 3 gruba ayrılarak spot protein/kreatinin'nin 24 saatlik idrar proteinini tahmin etmedeki diyagnostik performansı ROC analiziyle değerlendirildi. 24 saatlik idrarda toplam protein değeri baz alınarak spot idrarda protein/kreatinin oranı için bir kesim değeri ROC eğrisiyle belirlendi. Tüm olgular değerlendirildiğinde, spot idrar protein/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar protein değerleri arasında yüksek düzeyde anlamlı ilişki bulundu (r=0,77). Hastalar evrelere göre ayrı ayrı sınıflandırıldığında tüm evrelerde yüksek düzeyde pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı. Glomerülonefrit tiplerine göre sınıflandırıldığında; Tip 2 Diyabetes Mellitus, IgA nefropatisi, fokal segmental glomeruloskleroz, amiloidoz ve lupus nefritinde yüksek ilişki saptanırken; kresentik nefropati, membranöz nefropati ve C3 glomerülopatisinde orta düzeyde ilişki saptandı. Protein atılımı miktarına göre sınıflandırma yapıldığında hafif proteinürisi olanlarda korelasyon saptanmazken, protein atılımının artmasıyla birlikte korelasyonlarda orta düzeye doğru bir artış gözlendi. ROC analizinde, patolojik proteinüri ayrımı için 24 saatlik idrarda 300 mg/gün protein eşik değer olarak kabul edildiğinde, eğri altında kalan alan 0,821, spot idrar protein/kreatinin oranının ≥0,655 olduğu hastalarda duyarlılık %89,2, özgüllük %50 olarak belirlendi. Ilımlı miktarda patolojik proteinüri ayrımı için 24 saatlik idrarda 1 g/gün, ağır miktarda patolojik proteinüri ayrımı için 4 g/gün protein miktarı eşik değer olarak kabul edildiğinde; spot idrarda protein/kreatinin oranı için eğri altında kalan alan sırasıyla 0,883 ve 0,889 olarak saptandı. Ağır miktarda patolojik proteinüri ayrımı için 3,53 "cut-off" olarak seçildiğinde spot idrar protein/kreatinin oranı 3,53'in üstünde olan hastaların 24 saat idrar protein değeri %88,9 olasılık, % 85,5 duyarlılık ve % 83,5 özgüllük ile 4 g'ın üstünde olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. 24h protein düzeyi ile ilişkisi olabilecek yaş, spot protein/kreatinin oranı, albümin arasındaki ilişkinin incelendiği bir çoklu regresyon analizi yapıldı. 24 saatlik idrar proteinin tahmin etmek için kullanmamız gerek model y= 14,78 + (0,339 x spot protein/kreatinin) – (2,646 x albümin) – (0,065 x yaş) bulundu. Sonuç olarak hastalarda spot idrar protein/kreatinin ve 24h protein değeri arasında yüksek bir korelasyon saptadık. Literatürde, glomerülonefrit hastalarında yapılan çalışmalar çok azdır. Bu konuda yapılan tüm çalışmalar değerlendirildiğinde, spot idrarda protein/kreatinin oranının günlük protein atılımı ile ilişkisi kabul görmesine karşın halen ortak karar verilmiş bir eşik değeri bulunmamaktadır. Bu nedenle ölçüm değerleri standardize edilene kadar spot idrar protein/kreatinin oranı taramaları ile tespit edilen proteinüri varlığının 24 saatlik idrar örneklerinde onaylanması gerektiğini düşünmekteyiz. 24 saatlik idrar proteini atılımını tahmin etmek için daha ileriki çalışmalarda; spot idrarda protein/kreatinin oranı, yaş, cinsiyet ve kronik böbrek hastalığı evresini içeren non-lineer regresyon analizi modellerinin kullanılması ve valide edilmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Spot idrarda protein/kreatinin oranı, 24 saatlik idrarda protein, glomerüler kaynaklı proteinüri

Böbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyonKreatin+2
Dilara Karacan
Dokuz Eylül University
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yeni tanı almış hashimato tiroiditli hastalarda serbest ve biyoyararlanılabilir vitamin D düzeyleri

Amaç: Hashimoto tiroiditi, en sık görülen otoimmün tiroid bozukluğudur. Hastalığın kökeni ve patogenezinin kesin mekanizmaları tam olarak anlaşılamamasına rağmen, genetik yatkınlık ve çevresel etkilerin hastalık oluşumu, ilerlemesi ve şiddeti ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda pek çok hastalığın etiyopatogenezinde D vitamini düşüklüğü bir neden olarak sunulmaktadır. Bu araştırmada, Hashimoto tiroiditi tanısı almış henüz tedaviye başlanmamış hastalarda total, serbest ve biyoyararlanılabilir 25(OH) vitamin D (25(OH)D) düzeyleri ölçülerek bu düzeylerin hastalık etiyopatogenezi ve hastalık şiddeti üzerindeki olası ilişkisi değerlendirilmek istenmiştir. Yöntem: Çalışmaya yeni tanı almış, 65 Hashimoto tiroiditli hasta (58 kadın ve 7 erkek, yaş ortalaması: 37.12±7.77) ve 60 sağlıklı kontrol (54 kadın ve 6 erkek, yaş ortalaması: 35.77±8.70) dahil edildi. Tüm çalışma grubundaki kişilerin serumlarında total 25(OH)D, D vitamini bağlayıcı globülin ve albümin düzeyleri ölçüldü. 25(OH)D'nin hesaplanmış serbest ve biyoyararlanılabilir düzeyleri, 25(OH)D'nin, D vitamini bağlayıcı globülin ve albümine bağlanma afinite sabiteleri kullanılarak hesaplandı. Bulgular: Hashimoto tiroiditi hastalarındaki ortalama total 25(OH)D düzeyi kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırası ile 15,17±6,26 ng/mL ve 24,12±10,16 ng/mL, p=<0,0001). Hesaplanmış serbest ve biyoyararlanılabilir 25(OH)D düzeyleri de hasta grubunda kontrol grubundan anlamlı olarak düşük saptandı (sırası ile 20,63±15,01 pmol/l ve 40,73±23,06 pmol/l, p<0,0001, 8,39±6,22 nmol/L ve 16.94±9,93 nmol/L, p<0,0001). Tüm gruptaki total ve 25(OH)D fraksiyonları ile FT4 düzeyleri arasında pozitif, tiroid antikorları arasında ise negatif korelasyonlar bulundu. Sonuç: Çalışmamızda Hashimoto tiroiditi hastalarında total, hesaplanmış ve biyoyararlanılabilir 25(OH)D düzeylerinin düşük olduğu ve bu düşüklüğün Hashimoto tiroiditi hastalığının etyopatogenezinde ve hastalık şiddetinde rolü olabileceği düşünüldü.

BiyoyararlanımHashimoto hastalığıHastalık şiddeti indeksi+4
Kadriye Ece Ünüvar
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Determination of hematological reference values in 18-65 year old healthy adults in Adiyaman

Determination of hematological reference values in 18-65 year old healthy adults in Adıyaman Objective: Reference intervals have an important place in making decisions. Although the reference interval recommended by the manufacturer is available, this range does not accurately reflect the reference interval of the population in which it is used, because the reference intervals provided by the manufacturers cannot explain variations caused by race, diet and lifestyle. Therefore, each laboratory should set its own reference interval values. In this study, using hospital data we aimed to determine the reference intervals of four hematologic parameters (WBC, RBC, HGB, and PLT) by using indirect methods (with Bhattacharya and indirect nonparametric methods). Materials and methods: In this study, a total of 21719 patients, 8726 men and 12993 women who were admitted Adiyaman University Training and Research Hospital between 1 January 2015 and 31 December 2016 were included and four parameters of these patients which were studied in the biochemistry laboratory were obtained by using Information Management and Automation (HBYOS) records. The patient data included in the study were obtained from the automation system (KarMed Patient Management Information System) of the hospital and transferred to Microsoft Office Excel program. Prior to analysis, histograms were drawn for both genders and extreme values were determined by using SPSS 22 program. To discard extreme values, a Dixon rule in the XLSTAT program and a stem-and-leaf plot chart in the SPSS 22 program were used. The reference intervals were then calculated using the Bhattacharya method and the indirect nonparametric method. Findings: In indirect nonparametric method, reference intervals for WBC were 5-12.1 (103/μL) for males and 4.8-11.4 (103 / μL) for females. Reference intervals for RBC were 4.58-6.2 (106/μL) for men and 4.16-5.47 (106/μL) for women. Reference intervals for HGB were 13.65-17.82 (g/dL) for males and 10.64-15.11 (g/dL) for females. Reference intervals for PLT were 148-339 (103/μL) for males and 172-374 (103/ μL) for females. The confidence interval for the indirect nonparametric methods in the study is %90. In Bhattacharya method, Reference intervals for WBC were 3.21-11.84 (103 / μL) for men and 3.41-13.5 (103 / μL) for women. Reference intervals for RBC were 3.76-6.61 (106/μL) for men and 3.42-5.73 (106/μL) for women. Reference intervals for HGB were 12.09-18.52 (g / dL) for males and 9.53-16.22 (g / dL) for females. Reference intervals for PLT were 119-394 (103/μL) for men and 124-445 (103/μL) for women. The confidence interval for the Bhattacharya method in study is %95. Conclusion: In our study, the reference values we found with the indirect nonparametric method were closer to the reference values of the firm than the reference values we found with Bhattacharya method. Key words: Reference range, Bhattacharya method, hematological reference

AdıyamanHematologyReference values+2
Kenan Ateş
Adıyaman University
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yüksek yağlı diyet ve streptozotosin ile indüklenmiş diabetik sıçan karaciğer dokusunda eikosapentaenoik asit ile muamele sonrası adiponektin sinyalizasyonu

Konu ve amaç: Type 2 diabetes mellitus (T2DM) insülin sekresyonu veya aktivitesinden kaynaklı hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır. n-3 poliunsature yağ asitleri (PUFAs), özellikle eikosapentaenoik asid (EPA, 20:5n-3)'in diyabetik hayvan modellerinde insülin duyarlılığını arttırdığı belirtilmesine rağmen, altında yatan moleküler mekanizma net değildir. Bu çalışma, etil-ester EPA'nin karaciğerde adiponektin reseptörlerinin ekspresyonunu arttırarak T2DM oluşum riskini azalttığı hipotezini savunmaktadır. Yöntem: Bu çalışmamızda, normal diyet (ND), yüksek yağlı beslenme (HFD) ve HFD/STZ-indüklü Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM) gruplarında EPA'nın anti-diyabetik etkisinin adiponektin reseptörleri (T-cadherin, AdipoR1) üzerindeki etkisi değerlendirildi. Bulgular: EPA takviyesinin, ND ve T2DM gruplarında AdipoR1 mRNA seviyesini arttırdığı gözlendi. Buna ek olarak, EPA ile tedavi sonrasında HFD ile beslenmiş ratların karaciğerinde T-cadherin protein seviyesinin arttığı gözlendi. Sonuç: Bu sonuçlar, EPA'nın, T2DM'de AdipoR1 ekspresyonunu artırarak, insülin duyarlığını geliştirebileceğini ve T2DM riskini düşürebileceğini göstermektedir. Anti-diyabetik etkilerine ek olarak, EPA aynı zamanda HFD ile beslenmiş ratlarda T-cadherin protein ekspresyonunu arttırarak HFD ile ilişkili bozuklukları ortadan kaldırabilir.

AdiponektinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+7
Zeynep Avcil
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preterm doğumlarda prolince zengin asidik protein 1 (PRAP1) düzeyinin araştırılması

Amaç: 20 ile 37. Gebelik haftaları arasında meydana gelen doğumlar preterm-erken doğum olarak tanımlanır ve bu doğumlar perinatal mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenini oluşturmaktadır. Preterm eylemin gerçekleşmesinde çok sayıda faktör rol almaktadır ve bu nedenle erken doğum riskini belirlemek kolay değildir. Erken doğum için spesifik bir kan belirtecin bulunması bu durumdan korunabilmek için son derece önemli bir faktör olabilir, ancak henüz böyle bir molekül bulunmuş değildir. Çalışmada embriyonun uterusa implantasyonunda rolü olduğu düşünülen insan serum PRAP1 proteini düzeyleri ile preterm doğum arasında bir ilişkinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Sağlığı ve Doğum Hastanesi'nde 20.-36. gebelik haftaları arasında herhangi bir enfeksiyondan ya da cerrahi müdaheleden kaynaklı olmadan preterm doğum eylemi gerçekleşen 25 anne çalışma grubunu, obstetrik ve medikal problemi olmayan ve 37. gebelik haftası sonrası normal doğum eylemi gerçekleşen ve obstetrik bir sorunu tespit edilmeyen 25 anne kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen bireylerden alınan venöz kanda PRAP1 proteinin düzeyi ELISA yöntemi ile ölçüldü. Çalışmaya alınan bireylerin gebelik haftası, yaş, vücut kitle indeksi, obstetrik öykü (gebelik gravida, parite, abortus) gibi parametreler bakımından gruplar karşılaştırıldı. Bulgular: Serum PRAP1 düzeyi preterm doğum yapan annelerde ortalama 15.76 ng/ml ve medyan değeri 9.11 ng/ml, term doğum yapan annelerde, ortalama 20.06 ng/ml ve medyan değeri 13.56 ng/ml olarak bulundu. Sonuç: İstatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte (p=0.273) erken doğum yapan annelerde PRAP1 düzeyleri kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur. PRAP1 düzeyinin düşüklüğünün erken doğum için bir risk faktörü olma olasılığının olduğu kanısına varılmıştır.

DoğumEnzime bağlı immünosorbent testiGebelik+1
İlyas Şahin
Adıyaman University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gestasyonel diyabetes mellitus ve bozulmuş glukoz toleransı olan gebelerde oksidatif DNA hasarının demir düzeyleri ile ilişkisinin incelenmesi

Gestasyonel diyabetes mellitus (GDM) ilk kez gebelik sırasında ortaya çıkan yüksek glukoz düzeyleri ile karekterize klinik bir bozukluktur; gebeliğin en sık rastlanan metabolik komplikasyonudur. Diğer yandan gebelerde demir eksikliği anemisine sık rastlanmaktadır. Demir büyüme ve gelişme için esansiyel bir iz element olsa da, anemik olmayan gebelerde demir takviyesi iatrojenik demir fazlalığını indüklemektedir. Demir fazlalığının oksidatif stres ve GDM'ye neden olduğu düşünülmektedir. Bu araştırmada GDM'li ve normal glukoz toleransı olan gebelerde, gebeliğin 11-14. haftaları ve 24-28. haftalarında alınan idrar ve kan örneklerinde kümülatif oksidatif stresin duyarlı göstergesi olarak oksidatif DNA hasarını referans yöntem sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometri ile değerlendirmeyi ve vücut demir depo düzeyleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Araştırmamız prospektif bir çalışma olarak tasarlanarak Mart 2016-Ağustos 2018 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışma grupları, GDM (33) ve normal glukoz toleransına sahip kontrol grubu (84) olmak üzere 117 gönüllüden oluşturuldu. Çalışmaya katılan gebelerden 11-14. haftalarında, ve rutin 75 gr. glukoz ile tarama ve tanı testi (OGTT) için geldikleri 24-28. haftalarında sabah ilk idrar örnekleri alındı. Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Gebe Polikliniği'ne başvuran gebelerin demografik verileri ve oral demir takviyesi alıp almadıkları kayıt edildi. Rutin kontrol için alınan venöz kan örneklerinde açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c ferritin, hemogram değerleri ve idrar örneklerinde kreatinin ölçüldü. GDM tanısı 24-28 hafta OGTT sonuçlarına göre ADA 2017 kriterleri esas alınarak konuldu. GDM grubunun 3. ay 8-OH-dG düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,006). GDM grubunun 6. ay 8-OH-dG düzeyleri de kontrol grubuna göre yüksek bulunmakla birlikte istatistiksel bir anlamlılık gözlenmedi. GDM grubunun 3. ay AKŞ değerleri ile 6. ayda yapılan OGTT 0., 1. ve 2. saat glukoz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<,001). GDM grubunun ferritin düzeyleri kontrol grubundan yüksek bulunmuş olsa da istatistiksel bir anlamlılık saptanmadı. Çalışmamızda araştırılan parametrelerin ilk ve ikinci trimester sonu arasındaki uzunlamasına değişimleri incelendiğinde, her iki grubun da gebeliklerinin 3. ayından 6. ayına 8-OH-dG düzeylerinde istatistiksel bir anlamlılık göstermemekle birlikte azalma gözlendi. Kontrol grubunda ise ferritin, hemoglobin ve HbA1c değerleri üçüncü aya kıyasla altıncı ayda daha düşük bulundu (p<0.001). Diğer incelenen parametreler açısından iki gebelik dönemi arasında bir fark gözlenmedi. Çalışmamıza katılan tüm gebeler 3. ay ferritin düzeylerine göre düşükten yükseğe doğru sıralandığında, 50 persantilin üzerindeki gebelerin (Ferritin ≥ 13,0 ng/mL) 3. ay 8-OH-dG ve R-cdA değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,034, p=0,009). Kontrol grubu gebeleri 3. ay ferritin düzeylerine göre düşükten yükseğe göre sıralandığında, 50 persantilin üzerindeki gebelerin (Ferritin ≥ 11,9 ng/mL) 3. ay 8-OH-dG değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,017). Çalışmamızda incelenen parametrelerin birbirleri ile ilişkileri değerlendirildiğinde; hem GDM grubunda hem de kontrol grubunda 6. ay R-cdA'nın 6. ay S-cdA ile pozitif yönde anlamlı korelasyonu saptandı (sırasıyla r=0,549, p=0,003 ve r=0,504, p<0,001). Kontrol grubunda 3. ay R-cdA ile 3. ay S-cdA ve 8-OH-dG düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,456, p<0,001 ve r=0,364, p=0,001). Kontrol grubunda 3. ay ferritin düzeyleri ile 3. ay S-cdA ve 8-OH-dG düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon belirlendi (sırasıyla r=0,279, p=0,011 ve r=0,256, p=0,019). GDM grubunda ise, 6. ay 8-OH-dG düzeyleri ile 6. ay ferritin ve OGTT 1. saat glukoz değerleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon belirlendi (sırasıyla r=0,466, p=0,014 ve r=0,452, p=0,020) Çalışmamız gebeliğin geç ve erken olmak üzere iki farklı döneminde oksidatif DNA hasarının incelendiği ve gebelerin vucüt demir durumu ile ilişkilendirildiği ilk çalışmadır. Çalışma sonuçlarımız normal glukoz toleransı olan gebelere kıyasla, ikinci trimester sonunda OGTT ile gestasyonel diyabet tanısı alan gebelerin, gebeliğin erken döneminde oksidatif DNA hasarına daha fazla maruz kaldıklarını; erken dönemde eşik değerin üzerinde 8-OH-dG düzeyleri olan gebelerde daha düşük olanlara kıyasla, ikinci trimesterde daha yüksek oranda GDM görüldüğünü kullanılan referans tandem kütle spektrometrik yöntemle ilk kez ortaya koymuştur. Bu sonuçlar gebelerde erken dönemde yapılacak non-invaziv idrar DNA hasar ölçümlerinin ileri dönem GDM öngörüsünde yararlı olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışmamız sonuçları doğrultusunda, demir depo düzeyleri daha düşük olan grupta oksidatif DNA hasar parametrelerinin anlamlı olarak düşük tespit edilmesi gebelerde demir düzeyi ile oksidatif stres arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu konuda daha fazla gestasyonel diyabetli gebe ile yapılacak çalışmalar oksidatif stres-GDM-demir ilişkisinin aydınlatılmasına yardımcı olacaktır.

8-hidroksi deoksiguanozinAdenozinDNA hasarı+7
Mehmet Oğuz Erbağcı
Dokuz Eylül University
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Retinal pigment epitel hücrelerinde endoplazmik retikulum stresinin sifingolipid düzeyleri ve apoptotik yolak üzerindeki etkileri

Amaç: Endoplazmik retikulum (ER) stresi oluşturulan insan retinal pigment epitel hücrelerinde (ARPE 19) sfingolipid düzeylerini belirlemeyi ve apoptotik yolları incelemeyi amaçladık. Yöntem: Hücreler, ER stresi oluşturmak için tunikamisin (TM) ile muamele edildi ve sitotoksisiteyi azaltmak için bir ER stres inhibitörü olan tauroursodeoksikolik asit (TUDCA) uygulandı. Hücre canlılığı MTT analizi ile ölçüldü. C16 – C24 sfingomyelin (SM) ve C16 – C24 seramid (CER) seviyeleri LC-MS / MS ile belirlendi. Glikozla düzenlenen protein 78-kd (GRP78) ve nükleer faktör kappa-b alt birim 1 (NFκB1) mRNA düzeyleri kantitatif PCR analizi ile GRP-78, NF-κB p65, cleaved kaspaz-3 ve kaspaz-12 proteinlerinin ekspresyon düzeyleri immünfloresans mikroskobi yöntemiyle değerlendirildi. Seramid-1-fosfat (C1P) seviyeleri immunoassay ile belirlendi. Hücre lizatlarındaki kaspaz −3 ve −12 aktivitesi ise florometrik bir yöntemle ölçüldü. Bulgular: Tunikamisin uygulanan hücrelerde ER stresinin varlığı, GRP78'in mRNA ve protein seviyelerinin önemli ölçüde artmış olması ile doğrulandı. Tunikamisin, kontrollere göre hücre canlılığını önemli ölçüde azalttı. Tunikamisin ile birlikte TUDCA uygulaması, TM grubuna göre hücre canlılığını önemli ölçüde artırdı. Kontrol grubu ile kıyaslandığında TM uygulanan hücrelerde C22 – C24 CER'ler, C1P, kaspaz-3, kaspaz-12, NFκB1 mRNA ve NF-κB p65 protein seviyelerinde önemli bir artış gözlendi. TUDCA'nın uygulanması, kaspaz-3 ve -12 aktivitesinde bir azalma ile birlikte GRP78 mRNA, NFκB1 mRNA, NF-κB p65 proteini, C22 – C24 CER'ler ve C1P seviyelerinde kısmi bir azalmaya yol açtı. Sonuç: Çalışmanın sonuçları ER stresine maruz kalan retina hücrelerinde uzun zincirli CER ile C1P'nin arttığını ve apoptotik belirteçlerin varlığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Sfingolipid, tunikamisin, retinal pigment epitel hücreleri

Endoplazmik retikulum
Ebru Afşar
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Böbrek epitel hücrelerinde endoplazmik retikulum stresinin lipid düzeyleri, inflamatuar ve apoptotik yolaklar üzerindeki etkileri

Amaç: Bu çalışma, insan böbrek epitel hücrelerinde (HEK-293), tunikamisin (TM) ile ilişkili sfingolipid ve poliansatüre yağ asidi (PUFA) değişimlerini ve bunların inflamatuar ve apoptotik yolaklar üzerine ektilerini belirlemeyi amaçlamıştır. HEK-293 hücrelerine endoplazmik retikulum (ER) stresini indüklemek için tunikamisin ve sitotoksisiteyi azaltmak için bir ER stres inhibitörü olan tauroursodeoksikolik asit (TUDCA) uygulanmıştır. Yöntem: Hücre canlılığı 3-(4,5-dimetiltiyazol-2-yl)-2,5-difenil tetrazolyum bromit (MTT) analizi ile belirlendi. Sfingomiyelin (SM), seramid (CER) ve PUFA seviyeleri sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometrisi (LC-MS/MS) ile ölçüldü. Glukozla düzenlenen protein 78-kd (GRP78), kesilmiş kaspaz-3 ve siklooksijenaz-1 (COX-1) protein seviyeleri immünofloresan yöntem ile değerlendirildi. Enzim aktivitelerindeki değişiklikler sitozolik fosfolipaz A2 (cPLA2), total COX ve prostaglandin E2 (PGE2) ölçümleri ile belirlendi. Bulgular: Tunikamisin ile muamele edilmiş hücrelerde azalan hücre canlılığı gözlendi. Tunikamisin uygulamasını takiben TUDCA'nın muamelesi, tek başına TM uygulamasına kıyasla hücre canlılığını anlamlı olarak arttırdı. Tunikamisin ile indüklenen ER stresi, GRP78'in anlamlı olarak artmış protein seviyeleri ile doğrulandı. Kontrole kıyasla 5 μg/ml TM ile muamele edilen hücrelerde sfingosin-1-fosfat (S1P) seviyeleri ve cPLA2 aktivitesinde anlamlı bir azalma meydana gelirken, C18-C24 CER'lerde ve kaspaz-3 aktivitesinde anlamlı bir artış gözlendi. Tunikamisin uygulanan hücrelerde cPLA2 aktivitesindeki azalmaya, anlamlı olarak artmış PUFA seviyeleri eşlik etti. Tunikamisin ile TUDCA'nın birlikte uygulaması, ER stresini, C18-C24 CER seviyelerini ve kaspas-3 aktivitesini anlamlı olarak azalttı ve S1P seviyelerini arttırdı. Sonuç: Bu çalışma ile ER stresine maruz kalan HEK-293 hücrelerinde artan apoptotik aktivitenin yanı sıra, hücrelerde uzun zincirli CER'lerin ve PUFA'ların birikimi gösterilmiştir. Tauroursodeoksikolik asit uygulaması, TM muamelesi sonucu biriken CER seviyelerini ve TM ile indüklenen apoptotik aktiviteyi azaltmıştır.

BöbrekEndoplazmik retikulumSeramidler+3
Hanife Tuğçe Çeker
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diklofenak sodyum'un kolorektal kanser hücrelerinde adezyon molekülleri ve apopitozise etkisi

Amaç: Siklooksijenaz-2 (COX-2), çeşitli insan kolorektal kanser hücrelerinde yapılır ve karsinojeneze katkıda bulunabilir. Bu çalışmada, selektif bir COX-2 inhibitörü olan diklofenak'ın insan kolon adenokarsinom hücrelerinde hücre adezyon molekülleri ve apoptoz üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: CD44, hücreler arası adezyon molekülü-1 (ICAM-1, CD54), vasküler hücre adezyon molekülü-1 (VCAM-1, CD106) ve epitel hücre adezyon molekülü (EpCAM, CD326) seviyeleri, yüksek seviyede COX-2 ifade eden (HT29) veya COX-2 ifade etmeyen (HCT116) kanser hücrelerinde değerlendirildi. Hücre canlılığı, MTT testi ile belirlendi, COX-2 protein seviyeleri ve aktivitesi, sırasıyla immünofloresan ve florometrik analiz ile değerlendirildi. Endojen çoklu doymamış yağ asitlerinin (PUFA) seviyeleri sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ile ölçülürken hücre adezyon moleküllerinin ekspresyonu akış sitometrisi ile analiz edildi. Apoptoz seviyelerini belirlemek için Annexin V–FITC/propidyum iyodür etiketleme ve florometrik kaspaz-3 aktivite ölçümleri yapıldı. Bulgular: Akış sitometrisi analizi, HCT116 hücrelerinde CD44 ve ICAM-1 boyama yüzdesinin HT29 hücrelerine kıyasla önemli ölçüde daha düşük olduğunu ortaya çıkardı. HT29 hücrelerinde COX-2 ekspresyonu ve aktivitesi forbol-12-miristat 13-asetat (PMA) ile indüklendiğinde, CD44 ve ICAM-1 seviyelerinde belirgin bir artış görüldü. HT29 hücrelerinde PMA yoluyla indüklenen COX-2 aktivitesi diklofenak tarafından inhibe edildiğinde CD44 ve ICAM-1 seviyelerinde belirgin bir azalma görüldü. HT29 hücrelerinin diklofenak ile muamele edilmesi sonucunda PUFA seviyelerinde anlamlı bir artış görüldü. HT29 hücrelerinde COX-2 aktivitesi PMA ile uyarıldığında diklofenakla ilişkili PUFA artış anlamlı ölçüde azaldı. Diklofenak ve PMA'nın beraber uygulanması, kontrol gruplarına kıyasla kolon adenokarsinom hücrelerinde apoptotik hücre sayısını ve kaspaz-3 aktivitesini önemli ölçüde artırdı. Sonuç: Diklofenak'ın koruyucu etkisi, yüksek seviyede COX-2 eksprese eden kolon kanseri hücrelerinde görülmektedir. Bu koruyucu etki, apoptozun indüklenmesi, CD44 ve ICAM-1 ekspresyonunun azalmasıyla meydana gelmektedir.

AdenokarsinomAdezyon molekülleriApoptozis+6
Çağatay Yılmaz
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Determination of oxidative stress parameters and copeptin levels in COVID-19 according to the clinical course

COVID-19 disease, was emerged by the end of 2019 causing a pandemic and affecting different aspects of life. This disease, which has a wide range of effects ranging from health to education and even the economy, has caused various health problems to be observed in many people not only during the infection but even after the infection. Several studies reported the critical role of oxidative stress and inflammation in the pathophysiology of the disease. Copeptin, a novel biomarker, can play an important role in predicting the disease outcome in stress-induced diseases. The aim of this study is to investigate the relationship of clinical severity of COVID-19 with oxidative stress, inflammation and copeptin levels. In addition, the study parameters were statistically evaluated as prognostic biomarkers that can be used in classifying the patients according to the clinical severity of COVID-19. Patients with positive RT-PCR results for SARS-CoV-2 were divided into severe and mild groups. Healthy individuals with neither past COVID-19 infection nor vaccination were included in the study as the control group. While the severe group consisted of patients hospitalized in the intensive care unit, the mild group consisted of those who had never been hospitalized due to infection. Oxidative stress was evaluated by serum Malondialdehyde (MDA) and 4-Hydroxynonenal (4-HNE) ELISA tests. For the antioxidant capacity, serum Melatonin (MT) ELISA test was carried out. Copeptin (CPP) ELISA test was used to investigate serum copeptin levels among the study individuals. Finally, for evaluating inflammation, serum Interleukin-6 (IL-6) ELISA was performed. Our results showed that MDA and HNE-4 levels were lower in the severe group compared to mild and control groups. Additionally, IL-6 levels were significantly different between the study groups. Also, vitamin D levels showed a statistically significant difference between the study groups, where patient group was characterized by lower vitamin D levels compared to the control group. However, MT levels did not show any significant difference between the study groups. It was determined that the CPP level was significantly lower in the patient group compared to the control group. In addition, our study showed that there was a statistically significant difference between the study groups in terms of CRP and ferritin, which suggests the both parameters may be useful as prognostic markers to classify COVID-19 patients according to the disease severity. However, the fact that the levels of MDA and 4-HNE were observed to be lower among the severe group, suggests that MDA and 4-HNE adducts may have been formed, leading to false estimation of oxidative stress in the severe group. Additionally, the lower levels of MDA and 4-HNE among the treated group compared to the untreated group suggested that more comprehensive studies should be conducted regarding the effect of corticosteroid treatments on oxidative stress parameters. Keywords: COVID-19, Oxidative Stress, Inflammation, Copeptin, Antioxidant

AntioxidantsCOVID 19Copeptin+4
Marwa Fathy Abosree Aly Abdelmageed
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel olarak tip 2 diyabet oluşturulan ratlarda Taurin'le beslenme ve egzersizin asprosin düzeylerine etkisi

Amaç; Tip 2 Diabetes Mellitus sıklığı ve komplikasyonları nedeniyle önemi gittikçe artan bir hastalıktır. Son yıllarda, taurin takviyesinin diyabetin başlangıcını ve ilişkili komplikasyonlarını azaltma üzerindeki yararlı etkilerini belirleyen çok sayıda çalışma ortaya çıkmıştır. Taurinin oksidatif stresi ve adipoz doku inflamasyonunu azaltarak, enerji tüketimini stimüle ettiği ve böylece metabolik hastalıklar için koruyucu ve tedavi edici etkileri bulunmaktadır.Bu durum potansiyel terapötik kullanımları hakkında araştırmaları teşvik etmiştir.Adipoz dokunun salgıladığı adipokinlerden yeni keşif asprosin beslenme, iştah, enerji dengesi, insülin ve glukoz metabolizması, lipid metabolizması, kan basıncının düzenlenmesi, koagülasyon, inflamasyon gibi vücudun birçok fizyolojik işleminde rol oynamaktadırlar. Asprosin, hem yeni farmakolojik tedavi stratejileri hem de teşhis yöntemleri için umut vericidir. Bu çalışma ile taurin ve egzersiz yapan Tip 2 Diyabetik ratlarda asprosin düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmamızda gruplar arası asprosin dizeyleri arasındaki ilişki yanı sıra diğer biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkiyi de araştırdık. Materyal Metod; Çalışmaya başlamadan önce sıçanlar rastgele yöntemle yapılacak işlemlere göre 4 gruba ayrıldı.Taurinle Beslenen Sedanter Diyabet Grubu 4 Hafta boyunca içme sularına 1,5 g/kg/gün taurin eklendi. Normal su ve yem ile beslendi. 4 Hafta boyunca ilave hiçbir şey verilmedi. Normal su ve yem ile beslendi. 30 dk/gün kronik koşu egzersizleri uygulandı.Taurinle Beslenen Egzersizli Diyabet Grubu 4 Hafta boyunca içme sularına 1,5 g/kg/gün taurin eklendi. Normal su ve yem ile beslendi. Egzersiz protokolü uygulandı. 30 dk/gün kronik koşu egzersizleri uygulandı. Kontrol Grubu 4 Hafta boyunca ilave hiçbir şey verilmedi. Normal su ve yem ile beslendi. Asprosin konsantrasyonları ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Tüm istatiksel analizlerde SPSS 26.0 programı kullanıldı. Bulgular; Çalışmamızda kontrol grubunun asprosin düzeyi diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Taurin ile beslenen ve egzersiz yapan sıçanların HDL, LDL, total kolesterol, AST, ALT ve ağırlıkları kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde azalmıştır (p<0.05). Çalışmamızda asprosin düzeyleri ile AST, ALT, HDL, LDL, Total Kolesterol, Glukoz, TAS düzeyleri ve ağırlıkları arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır (p>0.05). Asprosin düzeyleri ile trigliserit düzeyleri arasında anlamlı, negatif bir korelasyon gözlenmiştir (p<0.05). Sonuç; Çalışmamızda taurin kullanan ve egzersiz yapan Tip 2 Diyabetik ratlarda asprosin seviyelerinde azalma bulundu.Taurin asprosin ve diğer biyokimyasal parametreler üzerindeki üzerindekiazaltıcı etkileri ile diyabetten koruyabilir ve diyabeti önleyebilir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Asprosin, Taurin, Adipoz Destekleyen kurumlar: TOGÜ-BAP 2022/53

AsprosinBeslenmeBeslenme incelemeleri+6
Handan Hanım Örskaya
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00