524
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Endometriozis, endometrioma veya adenomyozis tespit edilen kadınlarda endometrium C sinir liflerinin araştırılması
ÖZETEndometriozis tanısını koymak için altın standart günümüzde laparoskopidir. Bu çalışmada, endometriozis tanısını koyabilmek için laparoskopiye göre daha az invazif bir yöntem olarak endometriumdan biyopsi alınmış ve biyopsi materyallerinde C sinir lifleri araştırılmıştır. C sinir liflerinin oranları endometriozis, endometrioma, adenomyozis hasta grupları ile kontrol grubunda karşılaştırılarak endometriyal örneklemenin endometriozis tanısında yerini ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışmaya 20 endometriozis, 20 endometrioma, 20 adenomyozis tanısı konulan hasta ve bu patolojilerin olmadığı 20 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi. Olguların tümünde operasyon esnasında endometriyal örnekleme yapıldı. Endometrial örneklere içerdikleri sinir liflerini belirlemek için S-100 ve PGP9.5 ile immunhistokimya boyama yapıldı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri kullanılarak karşılaştırıldı.Endometriozis, endometrioma ve adenomyozis hasta gruplarında C sinir lifi oranları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında adenomyozis ve endometrioma gruplarında endometriozis grubuna göre C sinir lifi oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Tüm hastalık grupları dismenore/disparoni varlığı ve C sinir lifi oranı açısından karşılaştırıldığında ise dismenore/disparoni varlığında C sinir lifi oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Endometriozis evresine göre C sinir lifi oranında ise anlamlı fark izlenmedi. Endometriyal biyopsinin yapıldığı menstruel dönem ile sinir lifi yoğunluğu arasında da ilişki izlenmedi.Endometriozis, endometrioma ve adenomyozis hasta gruplarında kontrol grubuna göre endometrium C sinir liflerinin anlamlı olarak artış göstermesi endometriyal biyopsi tekniğinin endometriozis tanısında basit ve güvenilir bir tanı yöntemi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Adenomyozis, Endometriozis, Endometrioma, Endometriyal Biyopsi, İmmunhistokimya, Sinir Lifleri
Plasental yetmezlikli gebeliklerde maternal kan, kord kanıve plasenta( dokuda Antioksidan Aktivite ve Oksidatif Stres markerlarının fetomaternal Doppler değerleriyle korelasyonu
Plasenta! yetmezlikte lipid peroksidasyonu ve Doppler sonografi üzerinde son yıllarda özellikle durulmaktadır. Plasenta! disfonksiyonun eşlik ettiği preeklampsinin ciddi maternal ve fetal mortalite ve morbiditeye yol açması nedeniyle erken dönemde tespiti büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda, plasental yetmezlikli gebelerde oksidatif stres markerları ile fetomaternal Doppler değerlerinin korelasyonunun değerlendirilmesi, hastalığın erken tanı ve ön görüsünde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışma, 52 sağlıklı gebe (kontrol grubu), 22 preeklamptik gebe (çalışma grubu) olmak üzere toplam 74 olgu üzerinde yapıldı. Tüm gebelerin matemal kan, kord kanı, plasenta! dokularında lipid peroksidasyon göstergesi olarak malondialdehit çalışıldı, uterin ve umbilikal arterlerde Doppler sonografik ölçümler yapıldı. Maternal kan ve plasenta! dokudaki malondialdehit seviyeleri, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti ve aralarında pozitif bir korelasyon saptandı. Umbilikal arter ve umbilikal ven malondialdehit düzeyleri çalışma grubunda, kontrol grubuna göre daha yüksek bulunsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Umbilikal ve uterin arterlerdeki Doppler sonografik indeksler, çalışma grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti. Tüm hastalar değerlendirildiğinde maternal ve plasenta! malondialdehit değerleri ile umbilikal ve uterin arter Pi değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadı (R değerleri sırasıyla 0.76, -0.138 ve 0.004; p>0.05). Bu veriler ışığında plasenta! disfonksiyon gelişen preeklamptik gebelerde, fetomatemal Doppler sonuçları ve oksidatif stress göstergelerinin hastalığın şiddetinin değerlendirilmesinde kullanılabileceği, ancak fetomaternal Doppler sonografik değerlendirme ile oksidatif stres göstergeleri arasında korelasyon saptanmaması nedeniyle bu iki testin birbiri yerine kullanılamayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oksidatif stres, lipid peroksidasyonu, malondialdehit, Doppler sonografi, plasenta! yetmezlik, preeklampsi
Puerperium dönemindeki anemik hastalarda demir sükroz ve demir dekstran tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Gebelik ve puerperium anemi açısından riskli bir dönemi oluşturmaktadır. Gebelik sırasında uygulanan rutin oral demir takviyesine rağmen, yanlış beslenme, tedaviye yetersiz uyum ve gebelik ve doğum sırasındaki kayıplar nedeniyle postpartum anemi sık görülmektedir. Bu çalışmanın amacı puerperium dönemindeki anemik hastalarda iki farklı intravenöz demir preparatı olan demir sükroz ve demir dektranın etkinliklerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya katılan 100 postpartum anemik olgunun 50 tanesine intravenöz demir sükroz, 50 tanesine intravenöz demir dekstran tedavisi uygulandı. Yapılan istatistiksel analizde her iki tedavinin depostpartum anemi tedavisinde etkin olduğu gösterildi. İki tedavi yönteminin etkinlikleri arasında fark olmadığı gözlendi. Hastaların hiçbirinde ciddi alerjik reaksiyon izlenmedi. Demir sükroz tedavisi alan gruptaki bir hastada ciltte döküntü, kaşıntı şikayetleri olması nedeniyle tedavi kesildi. Demir dekstran alan grupta hiçbir yan etki gözlenmedi. Puerperium dönemindeki anemik hastalarda aneminin yan etkilerini en aza indirmek amacıyla oral tedaviye uyumun yetersiz olması ve yanıtın yavaş olması nedeniyle hızlı düzelme sağlamak için intravenöz demir tedavisi önerilen bir alternatiftir. Oral demir replasmanının da olası yan etkileri ile kıyaslandığında tercih edilebilir bir yöntemdir.
All-trans retinoik asit, metotreksat ve aktinomisin D kemoterapilerinin farklı koryokarsinom hücre kültür modelleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
All-trans retinoik asit, Metotreksat ve Aktinomisin D kemoterapilerinin farklı koryokarsinom hücre kültür modelleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması Amaç: All-trans retinoik asit (ATRA) trans formu yapısıyla A vitamininin doğal bir derivesi olup, hayvansal (retinoidler) ve bitkisel (karetenoid provitamin) gıdalarla vücuda alınır. ATRA, immatür hücrelerin farklılaşmasını uyarır ve yüksek bölünme potansiyeline sahip tümör hücrelerinin fonksiyonel hücrelere dönüşmesini sağlar. Bu etkisiyle özellikle Akut Promyelositik Lösemi'nin tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır. Hücre kültürü çalışmalarında ATRA'nın apopitozu uyarıcı, hücre çoğalmasını azaltıcı ve invazyonu inhibe edici etkileri olduğu bildirilmiştir. Gestasyonel Trofoblastik Hastalıklar, insanda plasentadan gelişen bir grup hastalıktır ve koryokarsinom bunların malign formudur. Bu hastalıkların etyolojisinde, retinoik asit eksikliği ve A vitamini alımının azlığının, hastalık riskini arttırdığı çeşitli çalışmalarda saptanmıştır. Literatürde ATRA'nın diğer kemoterapötikler ile karşılaştırıldığı çalışmaların sayısı çok kısıtlıdır. Çalışmamızın amacı, farklı hücre kültürü modelleri (JAR, JEG-3) kullanılarak ATRA'nın tek başına veya MTX, Act-D ile kombine kullanıldığında, koryokarsinom tedavisindeki etkinliğinin araştırılması ve bu konuda çok sınırlı olan literatür bilgisine ek yeni bir veri sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: İnsan koryokarsinom benzeri JAR ve JEG-3 hücreleri kültüre edildi. ATRA, MTX ve ACTD'nin uygulama grupları aşağıdaki gibi belirlendi; Tek ilaç uygulaması için MTX'in 2 μM, 4 μM, 8 μM; ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM, 10 μM; Act-D'nin 0.05 μM, 0.1 μM, 0.2 μM olması sağlanarak hazırlanmıştır. ATRA ve MTX kombinasyonunda; ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM ve 10 μM dozları ile MTX'in 2 μM, 4 μM ve 8 μM'lık dozu kullanılmıştır. ATRA ve Act-D kombinasyonunda; ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM ve 10 μM dozları ile Act-D'nin 0.05 μM, 0.1 μM ve 0.2 μM dozları kullanılmıştır. ATRA ve MTX ve ACT-D kombinasyonunda ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM ve 10 μM; MTX'in 2 μM'lık dozu ve ACT-D'nin 0.05 μM, 0.1 ve 0.2 μM'lık dozları kombine edilmiştir. Maddeler hücrelere aynı anda verilmiştir. İlaç uygulamasını izleyen 72. saatte hücreler Tripsin-Etilen Diamin Tetraasetik Asit (EDTA) solüsyonu ile kaldırılıp, apopitoz çalışmasına alınmıştır. Bu çalışmada JAR ve JEG-3 hücrelerinde apopitozun derecesi Flowsitometri (FCM) ile belirlendi. Sadece bir set için tripsin öncesi süpernatan toplanıp, β-hCG ölçümü için derin dondurucuda saklanmıştır. İmmünoenzimatik yöntemle β-hCG ölçümü yapılmıştır. SPSS 19.0 ve Minitab 17 istatistik programları kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: 0.1 µM, 1 µM ve 10µM ATRA JEG-3 ve JAR hücre hattına tek başına uygulandığında sırasıyla %15, %19, %30 ve %14, %17, %24'lük bir apopitoz oranı saptanırken, 2 µM, 4 µM ve 8 µM MTX JEG-3 ve JAR hücre hattına tek başına uygulandığında sırasıyla %40, %48, %53 ve %40, %45, %49'luk apopitoz oranı saptandı. 0.05 µM, 0.1 µM ve 0.2 µM Act-D JEG-3 ve JAR hücre hattına tek başına uygulandığında sırasıyla %17, %23, %36 ve %14, %15, %24'lük bir apopitoz oranı saptandı. İstatistiksel olarak kontrol grubuna göre saptanan apopitoz anlamlıydı. Ancak çalışmamızın asıl önemli çıkarımı olan bulgu ise kombine dozlarda MTX, Act-D ve ATRA'nın apopitoz oranlarına etkisiydi. Üç ilacın da düşük dozlarının kombinasyonu ile elde edilen apopitoz oranı JEG-3 ve JAR hücre hatlarında sırasıyla %54 ve %43 idi ve bu oranlar MTX'in 2 µM dozunda elde edilen apopitoz oranları olan %40'tan fazlaydı. İstatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: İnsan Koryokarsinom hücre hattı modelleri olan JAR ve JEG-3 üzerinde ATRA, MTX ve Act-D kombinasyon uygulaması her iki hücre hattında birden literatürde ilk kez yapılmıştır. Elde edilen bu sinerjistik apopitotik veriler, ATRA, MTX ve Act-D kombinasyonunun Koryokarsinom tedavisinde karşılaşılan çoklu ilaç direnciyle mücadelede kullanılabilecek seçeneklerden biri olabileceğini göstermektedir. Ancak ilaçların etkileri ve kombinasyonlarındaki etkilerin in vivo sistemlerde farklı olabileceğinden, veriler ilk olarak hayvan deneyleri ve sonra klinik araştırmalarla da desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: ATRA, koryokarsinom, kemoterapi, hücre kültürü
Gebe kadınlarda human papilloma virüs sıklığının araştırılması
Human papilloma virüs (HPV) yaygın görülen cinsel yolla bulaşan hastalık etkenidir. Cinsel aktif kadınların %70'i bu enfeksiyona maruz kalmaktadır. Epiteliotropik bir virüs olan HPV'nin perine, genital bölgeler, anüs, orofarinks ve ciltte epitel dokuya afinitesi vardır. HPV, preinvaziv ve invaziv serviks kanserinin etyolojisinde yer almasından dolayı anne sağlığı açısından önemlidir. Fetüs, normal doğum sırasında, annenin serviks ve vaginasından geçerken aralarında HPV'nin de olduğu birçok mikroorganizma ile karşılaşmaktadır. Buradan bulaşan HPV'nin orofarinkste görülmesi ve larengeal papillomatozis oluşturması nedeniyle yenidoğan açısından da risk oluşturmaktadır. Çalışmamızda antenatal takip için gebe polikliniğe başvuran gebelerde HPV sıklığının saptanması amaçlandı. Yöntem: Haziran 2011-Haziran 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi gebe polikliniğine başvuran ve çalışmayı kabul eden hastalar çalışmaya alındı. Gebelerde ilk başvurularında alınan servikal sürüntüde PCR yöntemi ile HPV DNA çalışıldı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 13.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 448 hasta katıldı. Hastaların yaş ortalaması 26.5±4.8 idi. Olguların 26 (%5.8)'sında HPV DNA pozitif olarak saptandı. HPV pozitif 26 (%5.8) olgunun 20 (%77)'sinde yüksek riskli HPV tipleri (tip-16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 53, 56, 58, 59, 66, 67, 70), 6 (%23)'sında düşük riskli HPV tipleri (tip-11, 42, 54, 57, 81, 84) saptandı. HPV pozitif olguların 14 (%54)'ünde tek tip HPV, 12 (%46)'sinde birden çok HPV tipi saptandı. Birden çok HPV tipi saptanan olguların 1 (%3.8)'inde on iki tip HPV, 2 (%7.6)'sinde on bir tip HPV, 2 (%7.6)'sinde on tip HPV, 1 (%3.8)'inde beş tip HPV, 2 (%7.6)'sinde dört tip HPV, 2 (%7.6)'sinde üç tip HPV, 2 (%7.6)'sinde iki tip HPV birlikte saptandı. Olguların gebelik ve doğum sayıları ile HPV DNA pozitifliği arasında anlamlı ilişki olduğu, gebelik ve doğum sayıları düşük olan kadınlarda HPV'nin daha sık görüldüğü bulundu. Sonuç: Ülkemizde farklı bölgelerde, farklı popülasyonlarda yapılan çalışmalarda kadınlarda HPV sıklığının %2.2-26 arasında değiştiği bildirilmektedir. Çalışmamızda, gebe kadınlarda HPV DNA sıklığı %5.8 olarak bulunmuştur. Onkojenik bir virüs olan HPV; serviks kanserinin etyolojisinde primer etken olmasının yanı sıra, doğum sırasında fetusa geçerek larengeal papillomatozise yol açması nedeniyle antenatal takipte dikkate alınması gereken bir risk faktörüdür. Batı Karadeniz'in Zonguldak ilinde yüksek oranda saptanan servikal HPV sıklığının ülkemizin diğer bölgelerinde de hangi oranda olduğunun belirlenmesi amacıyla yapılacak çalışmalar sonucunda, toplum sağlığını korumak adına servikal sürüntüde HPV taraması antenatal takip testleri içine alınabilir.
Metotreksat ve paklitaksel kemoterapilerinin farklı koryokarsinom hücre kültür modelleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Gestasyonel Trofoblastik Hastalıklar, insanda plasentadan gelişen bir grup hastalıktır ve koryokarsinom bunların malign formudur. Hastalığın medikal tedavisinde, hastalığın evresine göre, tek başlarına veya kombine kemoterapotik ajanlarla uygulanan pek çok tedavi rejimi bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı, farklı hücre kültürü modelleri (JAR, JEG) kullanılarak Paklitaksel ve MTX'ın tek başına veya kombine kullanıldığında, koryokarsinom tedavisindeki etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: İnsan koryokarsinom benzeri JAR ve JEG-3 hücrelerin RPMI-1640 ortamında %10 fetal dana serumu, penisilin-steptomisin varlığında k 37°C, %95 hava, %5 CO2 içeren atmosferde çoğaltıldı. Metotreksat (MTX) ve Paklitaksel'in uygulama grupları aşağıdaki gibi belirlendi; Tek ilaç uygulaması için MTX'in 2 μg/ml, 4 μg/ml, 8 μg/ml; PTX'in 10ηg/ml'lik, 50ηg/ml'lik, 100ηg/ml'lik, 200ηg/ml'lik, 400ηg/ml'lik, 800ηg/ml'lik ve 1600ηg/ml'lik dozları kullanılmıştır. PTX ve MTX kombinasyonunda; PTX'in 10ηg/ml'lik, 50ηg/ml'lik, 100ηg/ml'lik, 200ηg/ml'lik, 400ηg/ml'lik, 800ηg/ml'lik ve 1600ηg/ml'lik dozları ile MTX'in 4 μg/ml'lik dozu kullanılmıştır. Maddeler hücrelere aynı anda verilmiştir. İlaç uygulamasını izleyen 72. saatte hücreler Tripsin-Etilen Diamin Tetraasetik Asit (EDTA) solüsyonu ile kaldırılıp, apopitoz çalışmasına alınmıştır. Bu çalışmada JAR ve JEG-3 hücrelerinde apoptozun derecesi Flowsitometri (FCM) ile belirlendi. Sadece bir set için tripsin öncesi süpernatan toplanıp, h-hCG ölçümü için derin dondurucuda saklanmıştır. İmmünoenzimatik yöntemle h-hCG ölçümü yapılmıştır. SPSS 19.0 ve Minitab 17 istatistik programları kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: Yaptığımız çalışmada MTX ve PTX'in tek başlarına artan dozlarla kullanıldıklarında hem JAR hem JEG-3 hücre serileri üzerinde ki apoptotik etkilerinin de arttığını istatistiksel olarak gözlemledik. Bu iki ilaç kombine edilip MTX dozu sabit tutulurken PTX'in dozu arttırıldığında JAR hücre serisinde apoptotik etki artarken JEG-3 hücre serisi üzerinde bu etki 400 ηg/ml'a kadar artmış bu doz ve üzerinde ise apoptotik etkinin istatistiksel olarak artmadığı görülmüştür. Sonuç: İnsan Koryokarsinom hücre hattı modelleri olan JAR ve JEG-3 üzerinde PTX ve MTX'in kombine kullanımlarına ilişkin her iki hücre hattında birden literatürde çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Elde edilen bu sinerjistik apoptotik veriler PTX ve MTX kombinasyonunun Koryokarsinom tedavisinde karşılaşılan çoklu ilaç direnciyle mücadelede kullanılabilecek seçeneklerden biri olabileceğini göstermektedir. Ancak ilaçların etkileri ve kombinasyonlarındaki etkilerin in vivo sistemlerde farklı olabileceğinden, veriler ilk olarak hayvan deneyleri ve sonra klinik araştırmalarla da desteklenmelidir.
20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan izole proteinurinin gebelik sonuçlarına etkisi
Amaç: Preeklampsi gebe ve fetus yaşamını tehdit edebilen önemli bir hastalıktır. Proteinüri eklampsinin bir komponentidir. Preeklampsi olmaksızının proteinüri varlığı, preeklampsinin bir öncül bulgusu olabilir. Bu çalışmada gebeliğin 20.haftasından sonra 24 saatlik idrar da saptanan izole proteinin preeklampsi gelişiminde bir faktör olup olmadığını anlamak ve izole proteinürinin gebelik sonuçlarına etkisini maternal ve neonatal yönden araştırmak. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya Mart 2014–Mart 2015 tarihlerinde Bülent Ecevit Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Obstetri Polikliniğine rutin antenatal takip amacıyla başvurmuş 20 hafta ve üzeri gebeliği bulunan, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 118 gebe dahil edildi. Daha öncesinde bilinen renal ve otoimmun hastalığı olanlar, kronik hipertansiyon, pregestasyonel diyabet ve üriner sistem enfeksiyonu olan gebeler, çoğul gebelikler ve intrauterin fetal ölüm olan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Olgular izole proteinürisi bulunanlar ve izole proteinürisi bulunmayanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Hastaların, tam kan sayımı- platelet ölçümü, rutin biyokimya testleri ve 24 saat idrar sonuçları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, gestasyonel diyabet varlığı, proteinürinin başladığı hafta ve preeklampsinin geliştirği hafta kaydedildi. Hastalara gebelik sonuna kadar takip edildi. Hastaların, preeklampsiye ilerleme oranları, proteinürisi bulunan ve bulunmayan gruplarda kıyaslandı, maternal ve perinatal sonuçlar karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 118 olgunun 16'sında (%13) ilerleyen gebelik haftalarında preeklampsi gelişti. Gruplar arasında yaş, parite, 24 saatlik idrarın toplandığı hafta, açısından farklılık izlenmedi (p>0.05).Preeklamptik gebelerin %20.6 'sında geçmişte proteinüri saptandı. p değeri p<0.048 olup istatiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Proteinüri bulunan ve proteinüri bulunmayan hastalar açısından doğum ağırlığı, apgar skoru, doğum haftası, yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YDYBÜ) gereksinimi ve YDYBÜ kalış süresi arasında anlamlı fark saptanmazken, doğum şekli ve maternal sonuçlar açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastaların laboratuar testlerinde, her iki grupta AST, ALT, LDH, kreatinin ve platelet değerleri arasında anlamlı istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Sonuç: Bu çalışmada izole proteinüri varlığının preeklampsi gelişimi ile ilişkili olduğu gözlendi. Gebelerin 24 saatlik idrarda proteinüri varlığı ile takibi erken teşhis ve riskli olguların belirlenmesi için yararlı olabilir. Ancak detaylı tedavi ve takip yöntemlerinin geliştirilebilmesi için geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
JAR ve JEG-3 koryokarsinom insan hücre kültüründe topotekan ve folik asit etkisinin incelenmesi
Raşan EYÜP, JAR ve JEG-3 Koryokarsinom İnsan Hücre Kültüründe Topotekan ve Folik Asit Etkisinin İncelenmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tezi, Zonguldak 2016. Amaç: Plasentanın trofoblast hücrelerinden köken alan gestasyonel trofoblastik hastalıklar, trofoblastın anormal proliferasyonu ile karakteristik özellik gösteren bir hastalık grubudur. Bu hastalık grubu, epidemiyolojisi, patolojik özellikleri ve genetik bileşenleri ile geniş spektrum göstermektedir. Koryokarsinoma ise gestasyonel trofoblastik hastalıkların en malign türüdür. Etyolojisinde genetik faktörlerden etnik kökene hatta diyetsel faktörlere kadar birçok sebep bulunmaktadır. Doğal bir antioksidan olan ve vücuttaki tek karbon metabolizmasında görev yapan folik asit, pürin sentezi ile fosfolipidler, proteinler, deoksiribonükleik asit ve nörotransmitterleri içeren önemli biyolojik maddelerin metilasyonu için gerekli tek karbon metabolizmasını oluşturmaktadır. Özellikle hücre bölünmesinin hızla arttığı gebeliğin ilk trimesterinde folik asit eksikliğinin görülmesi konjenital anomalilerin açıklanmasına yardım eder. Topotekan ise over ve küçük hücreli akciğer kanserleri tedavisinde kullanılan kemoterapötik bir ilaç olan topoizomerazın inhibitörüdür. Topoizomeraz I, deoksiribonükleik asitte revesible tek sarmal kırılımlarını indükleyerek deoksiribonükleik asitin ekseni etrafındaki gerilimi ortadan kaldırır. Bu çalışmanın amacı, koryokarsinom tedavisine yeni bir bakış açısı sunarak daha efektif tedavi yöntemleri geliştirebilmek amacıyla topotekan ve folik asitin, JAR ve JEG-3 hücre kültüründe geliştirilen koryokarsinom modelleri oluşturulmuş hücre kültürleri üzerindeki etkilerini ve tedavi etkinliklerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnsan koryokarsinom benzeri JAR ve JEG-3 hücrelerin Roswell Park Memorial Institute -1640 ortamında % 10 fetal dana serumu, penisilin-steptomisin varlığında 37°C, % 95 hava, % 5 CO2 içeren atmosferde çoğaltıldı. Topotekan ve folik asitin uygulama grupları aşağıdaki gibi belirlendi; Topotekan, Dimetil sülfoksit (DMSO) içerisinde çözülerek 1, 5, 10, ve 50 μg/ml'lik dozlar halinde hazırlanmıştır. Folik asit, dimetil sülfoksit içerisinde çözülerek 1, 5 ve 10 μg/ml'lik dozlar halinde hazırlanmıştır. Maddeler hücrelere aynı anda verilmiştir. Bulgular: Yaptığımız çalışmada topotekanın tek başına artan dozlarda kullanıldığında JAR hücre serileri üzerindeki apopitotik etkilerinin istatistiksel olarak arttığı görülmüştür. Folik asitin tek başına artan dozda apoptozisi azalttığı, bu iki ilacın kombine edilip artan dozlarda kullanıldıklarında JAR hücre serisi üzerinde apoptotik etkilerinin istatistiksel olarak daha da arttığı görülmüştür. Sonuç: İnsan Koryokarsinom hücre hattı modellerinden biri olan JAR üzerinde topotekanın folik asit ile tek ajan ve kombine kullanımları ayrıca immünoenzimatik yöntemle beta human koryonik gonadotropin ve hiperglikolize human koryonik gonadotropin ölçümü, literatürde ilk kez her iki hücre hattında birden yapılmıştır. Elde edilen sinerjistik apoptotik veriler topotekan ve folik asitin Koryokarsinom tedavisinde karşılaşılan çoklu ilaç direnciyle mücadelede kullanılabilecek seçeneklerden biri olabileceğini göstermektedir. Ancak ilaçların etkileri ve kombinasyonlarındaki etkilerin in vivo sistemlerde farklı olabileceğinden, veriler ilk olarak hayvan deneyleri ve sonra klinik araştırmalarla da desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel trofoblastik hastalık, folik asit, topotekan, koryokarsinom.
Pelvik kitlelerin malignite riski değerlendirilmesinde kan kanser antijeni 125 (CA 125 ), human epididymis protein 4 (HE4) , soluble mezotelin related protein (SMRP) ve folat reseptör alfa (FOLRA) ölçümünün yeri
Pelvik Kitlelerin Malignite Riski Değerlendirilmesinde Kanser Antijeni 125 (Ca 125), Human Epididymis Protein 4 (HE4), Soluble Mezotelin Related Protein (SMRP) ve Folat Reseptör Alfa (FOLRα) Ölçümünün Yeri GİRİŞ-AMAÇ: Adneksiyal kitle yaygın jinekolojik sorundur ve kesin olarak bening olmayan kitle için malignite kesinlikle dışlanmalıdır. Over kanserleri en mortal jinekolojik kanserlerdir. Benign ve malign adneksiyal kitlelerin ayırıcı tanısı, hastanın jinekolojik onkologa yönlendirilmesinde önemlidir. Over kanseri tanısında serum biyomarkerlarının kullanılması araştırılmaktadır. Çalışmamızda malign ovaryan kitlelerde Kanser Antijeni 125 (Ca 125), Human Epididymis Protein4 (HE4), Soluble Mezotelin Related Protein (SMRP), Folat Reseptör Alfa (FOLRα) etkinliğini araştırmayı amaçladık. MATERYAL VE METOD : Çalışmamız Ekim 2014 – Ocak 2017 tarihleri arasında yapıldı. Pelvik kitlesi olan 18 ve 90 yaşları arasında 95 hasta seçildi. Her hasta için preooperatif CA 125, HE4, SMRP, FOLRα seviyeleri ölçüldü ve patoloji sonuçları ile kan sonuçları arasındaki ilişki incelendi. BULGULAR : HE4 ve SMRP malign kitlelerde önemli ölçüde yüksek bulundu. Fakat Ca 125 ve FOLRα seviyeleri malingnitede anlamsız saptandı. SONUÇ: Çalışmamıza göre; HE4 ve SMRP over kanserini ön görmede kullanılabilir. Fakat daha fazla çalışmalar ile desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Pelvik Kitle, Kanser Antijeni 125 (Ca 125), Human Epididymis Protein 4 (HE4), Soluble Mezotelin Related Protein (SMRP), Folat Reseptör Alfa (FOLRα)
Erken membran rüptürü olgularında interlökin-1 Beta, tümör nekrozan faktör Alfa ve vasküler endotelyal büyüme faktörü plazma düzeylerinin araştırılması
Erken membran rüptürü (EMR) nedeniyle gelişen preterm doğum prematüriteye bağlı mortalite ve morbiditenin önemli nedenleri arasındadır. EMR? nin fizyolojik ve patolojik mekanizmaları tam olarak anlaşılamamıştır. Son çalışmalar genital trakt enfeksiyon ve inflamasyonunun preterm doğum patogenezinde; tümör nekrozan faktör (TNF) ve interlökin (IL) gibi proinflamatuar sitokinler ile vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) gibi angiogenik faktörler üzerinden rol oynadığını göstermiştir. Biz de çalışmamızda inflamatuar bir süreç olan EMR? de IL-1beta, TNF-alfa ve VEGF düzeylerini maternal ve kordon kanı plazmasında araştırmayı amaçladık. Bu prospektif, randomize, kesitsel çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği? nde 85 gebe ile yapıldı. Hastalar miad ve membran rüptürüne göre 4 gruba ayrıldı. Bu 85 gebenin ortalama yaş, gravida ve gebelik haftası sırasıyla 28,2±5,9 yıl, 2,5±1,7 adet ve 36±3,6 hafta idi. EMR olan ve olmayan vakaların maternal ve kordon plazma IL-1beta, TNF- alfa ve VEGF düzeyleri kıyaslandığında; EMR grubunda hem maternal hem de kordon plazma IL-1beta düzeyleri anlamlı düşük, TNF-alfa anlamlı yüksek ve VEGF için anlamlı bir fark yok idi. Maternal ve kordon plazma düzeyleri bu üç sitokin için kıyaslandığında; TNF-alfa sadece EMR olan kordon plazmasında maternal düzeyden yüksek iken, VEGF ise tüm vakaların kordon plazmalarında maternal düzeyden anlamlı yüksek idi. VEGF kordon plazma düzeyi ile anne yaşı minimal ilişki gözledik (RR=0,8 %95 CI= 10,36- 13,04; p<0,01). Sonuç olarak çalışmamızda, EMR grubunda TNF-alfa düzeylerinin yüksekliği EMR?de inflamatuar bir süreç olduğuna işaret etti. VEGF kordon plazma düzeyinin yüksek olması ise, üretim kaynağının plasental ya da fetal olabileceğini düşündürdü. Sonuçlarımızın tartışılabilmesi için daha geniş popülasyonlu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Erken membran rüptürü, erken doğum, interlökin, tümör nekrozan faktör, vasküler endotelyal büyüme faktörü
İnfertilite nedeniyle tetkik edilen endometriozis, açıklanamayan infertilite veya tekrarlayan abortus olgularında çölyak hastalığı ve otoimmün tiroid hastalığı sıklığının araştırılması
Çölyak Hastalığı (ÇH), gluten içeren besinlere karşı ince barsak mukozasında oluşan yoğun inflamasyon sonrası gelişen bir malabsorbsiyon sendromudur. Malabsorsiyon yanında birçok organ sistemini ilgilendiren metabolik bir hastalıktır. Üreme çağındaki kadınlarda infertilite, erken gebelik haftalarında spontan abortus, preterm eylem, IUGG ve preeklampsi gelişimine neden olabilir. Otoimmün tiroidit de reprodüktif yaşamın pek çok fonksiyonunu etkilemeyen bir patolojidir. Ovulasyon, fertilizasyon ve implantasyon üzerine negatif etki edebilir. Abortus ve geç gebelik komplikasyonlarına yol açabilir. Tekrarlayan gebelik kaybı (TGK) olgularında ve idiopatik infertilitede tiroid fonksiyon testlerinin yanısıra tiroid antikorlarına da bakılması faydalı olabilir. Bu prospektif, randomize, kesitsel çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek Ünitesi?nde 11.04.2012 - 11.04.2013 tarihleri arasında takip edilen 126 infertil hasta ile yapıldı. Hastalar açıklanamayan infertilite (n= 42, grup 1), endometriozis (n=42, grup 2) ve TGK (n=42, grup 3) şeklinde 3 gruba ayrıldı. Bu 126 hastanın ortalamaları yaş ve VKİ? si sırasıyla 31 ± 5 yıl ve 25,5 ± 4,4 kg/m2 idi. Gastrointestinal semptomlar Roma III kriterleri açısından grup 2?de en yüksek iken, grup 3?te daha düşük ve en az grup 1?de idi. Katılımcıların ÇH pozitifliği otoantikor düzeyleri karşılaştırıldığında; grup 1 ve grup 3 arasındaki AGA IgG düzeyleri anlamlı farklılık gösterdi. Gruplar arasında tiroid fonksiyon testleri ve tiroid otoantikor düzeyleri karşılaştırıldığında sadece serbest T3 değerleri açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatistiksel anlamlı fark izlendi. Sonuç olarak çalışmamızda, infertil popülasyonda ÇH prevalansını %2 (genel popülasyonda %1), TGK?da ise % 4,7 ile anlamlı yüksek tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Çölyak hastalığı, infertilite, otoimmün tiroid hastalığı, endometriozis, tekrarlayan abortus
Wistar albino sıçanlarda granulosit koloni stimule edici faktörün endometriyum kalınlığına etkisinin araştırılması
İnfertilitenin, çiftleri etkileyen birçok yönü ve sebebi vardır. Başarılı bir tedavi rejimi oluşturmak için, bu sebepler ortaya konmalı ve uygun tedavi protokolleri geliştirilmelidir. Çalışmamızda, ince endometriuma sahip infertil çiftlerin tedavi rejimleri için kullanılabilecek olan G-CSF'nin etkinliğini araştırmayı ve G-CSF'nin muhtemel yan etki potansiyelini ortaya koymayı amaçladık. Hayvan modeli olarak oluşturduğumuz çalışmamızda, 50 adet rat, beş gruba ayrılarak, alkol ile inceltilmiş endometriyum üzerinde ve normal endometriyum üzerinde G-CSF'nin etkisini araştırdık. Bu araştırmanın yanında, uygulanan doz ve sürede G-CSFnin yan etki potansiyelini ortaya koymaya çabaladık. Endometrium ve uterus kalınlık ölçümleri tarafsız patolog tarafından semikantitif olarak gerçekleştirildi. Her bir rat grubu içerisinde, parametrelerin birbiri ile olan ilişkisini ortaya koymak için korelasyon analizi yaptık. Uygulanan doz ve sürede G-CSF, endometrium yüzey epitel kalınlığını arttırmıştır. Uterus kalınlığı ve endometrium kalınlığına etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Uygulanan tedavi süresinde ve dozunda G-CSF'nin nötrofil ve lökositler üzerinde beklenenin aksine negatif bir etkisinin olduğu ortaya konulmuştur. İnfertil çiftlerin tedavisinde uygulanabilecek G-CSF tedavi protokolü için daha çok kontrollü çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Midtrimesterdeki borderline oligohidroamniyozun perinatal sonuçlara etkisi
Borderline amniyotik sıvı indeksi (AFI) plasental fonksiyondaki düşüşün ve progresif fetal kötüye gidişin erken bir belirteci olabilir. Borderline amniyotik sıvı ile ilgili bildirilen advers gebelik sonuçlarındaki farklılıklara dayanarak, bu gebeliklerde antepartum fetal değerlendirme hakkında fikir edinmek için daha fazla kanıta ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı borderline ve normal amniyotik sıvı hacmine sahip olguları, perinatal sonuçlar açısından karşılaştırarak, çıkan sonuçlar ışığında bir klinik tutumun ortaya konmasına katkıda bulunmaktır. Bu kapsamda çalışmaya Bülent Ecevit Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum AD Polikliniğine Ocak 2017- Ocak 2018 tarihleri arasında başvuran ve midtrimesterdeki borderline oligohidroamniyos tanısı alan gebeler (n=50) ile normal amniyon sıvısına sahip olan gebeler (n=50) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. 14-28 gebelik haftası arasında görülen AFI ölçümleri yapılan gebelerden, ölçüm sonuçları 5cmAnahtar Kelime: Amnion = Amnion ; Amniotik sıvı = Amniotic fluid ; Gebelik = Pregnancy ; Oligohidramniyoz = Oligohydramnios ; Perinatoloji = Perinatology
Gebeliğin indüklediği hipertansif gebelerde serum tenascin -C düzeylerinin araştırılması
Gebeliğin indüklediği hipertansif hastalıklar maternal ve neonatal morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir. Tenascin-C doku hasarı ve vasküler hasarda artış gösteren bir ekstrasellüler matriks glikoproteinidir. Bu çalışmanın amacı gebeliğin indüklediği hipertansif hastalıklarda maternal serum tenascin-C düzeylerinin araştırılmasıdır. Çalışmaya yaşları 18-43 arasında değişen (ortalama yaş:30,3±6,6) 20 normal, 20 hafif preeklampsi, 20 ağır preeklampsi ve 20 HELLP sendromu tanısı alan toplam 80 olgu dahil edildi. Hastaların serum tenascin-c düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Kontrol grubu (5,04±0,3 - 4,9±0,2) ile karşılaştırıldığında prepartum ve postpartum tenascin-C düzeylerinin hafif preeklampsi (12,8±2,9 - 11,7±1,8) ve ağır preeklampsi grubunda (33,8±11,7 - 50,6±33,8) anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0.008). Hafif preeklampsi (12,8±2,9) ve HELLP grubu (9,2±1,5) ağır preeklampsi grubu ile karşılaştırıldığında prepartum tenascin-C düzeylerinin ağır preeklampsi grubunda (33,8±11,7) anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0.008). Gebeliğin indüklediği hipertansif gebelerde yükselen tenascin-C düzeylerinin hafif preeklampsi, ağır preeklampsi ve HELLP sendromu ile bir bağlantısı olduğu bu çalışmayla ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, HELLP sendromu, Tenascin-C, Ekstrasellüler matriks, Glikoprotein
İn vitro fertilizasyon sikluslarında overyan yanıtın prediksiyonunda anti-mülleryan hormon ve sitokinlerin yeri
ÖZET Kontrollü overyan hiperstimülasyon (KOH) tedavilerine başlamadan önce overyan yanıtın öngörülmesi; siklus iptallerini azaltır ve hekime uygun tedavi stratejileri geliştirme imkanı sağlar. Anti-mülleryan hormon (AMH) seviyeleri preantral, geç pre-antral ve preovulatuar folliküllerde oositin gelişim evreleriyle paralel olarak düzenlenir ve intra-interfolliküler koordinasyonda görevlidir. Kemik morfogenetik protein-15 (BMP-15); primordial-primer, preantral-antral follikül geçiş aşamasında ve progesteron (P4) sentezini baskılayarak prematür lüteinizasyon inhibisyonunda görev alır. Bu çalışmada; AMH ve BMP-15'in KOH yanıtının öngörülmesindeki yerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu prospektif, randomize, kesitsel çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'nde 01.06.2012-01.06.2013 tarihleri arasında yapıldı. Hastalar gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) agonist (G1; n= 38), GnRH antagonist (G2; n=44), olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalardan adetin 3. günü (D3) ve oosit toplama günü (OPU) 8 mL kan; OPU günü 8 mL follikül sıvısı alındı. Kanlardan santrifüj sonrası elde edilen serumlar ve follikül sıvıları -20 °C'de bir defada çalışılmak üzere saklandı. AMH ve BMP-15 ölçümleri kantitatif olarak ELİSA yöntemi ile gerçekleştirildi. Hastaların ortalama yaşı; G1'de G2'den anlamlı olarak düşük iken (p<0,05); antral follikül sayıları (AFS), human koryonik gonadotropin (hcg) günü östradiol (E2) düzeyleri ve toplanan oosit sayıları anlamlı olarak yüksek idi (p<0,05). G1 ve G2'de D3, OPU kanı ile folliküler sıvı BMP-15 düzeyleri ile D3 ve OPU kanı AMH düzeyleri benzer bulundu (p>0,05). Follikül sıvısı AMH düzeyi G2'de anlamlı olarak yüksek idi (p<0,05). Her bir grup kendi içinde kıyaslandığında; D3, OPU kanı AMH ve follikül sıvısı AMH düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,017). D3 BMP-15 düzeyi ile OPU BMP-15 düzeyleri benzer iken (p >0,017), follikül sıvısı BMP-15 düzeyleri ile aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,017). D3 ve OPU kanı AMH düzeyleri ve OPU kanı BMP-15 düzeyleri ile fertilizasyon oranları (FR) arasında anlamlı negatif korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak; bizim sonuçlarımızın tartışılabilmesi için AMH ve BMP-15 düzeylerinin inceleneceği daha geniş populasyonlu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: in vitro fertilizasyon, over rezervi, BMP-15, AMH
Oral kontraseptif kullanımının rat over folikül reservi ve over yüzey epiteli displastik değişiklikleri üzerine etkisi
ÖZET Bu çalışma, oral kontraseptif ilaç kullanımının rat over rezervi ve yüzey epiteli üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Çalışma, 35 adet düzenli siklusa sahip, 190–220 gr ağırlığında, 4 aylık, erişkin dişi Winstar Albino cinsi rat, estrus fazında rastgele, prospektif, tek kör olarak 5 gruba ayrıldı. Plasebo tablet ve oral kontraseptif ilaçlar gastrik lavaj yoluyla 3 ay verildi. Grup 1: Kontrol grubu, plasebo tablet, grup 2: Etinil östradiol (EÖ) 1,5mcg/gün+ Drospirenon 150mcg/gün (Yasmin®) ,Grup 3: EÖ 1,5mcg/gün+ Siproteron asetat 100mcg/gün (diane 35®), Grup 4: EÖ 1,5mcg/gün+ gestoden 3,75mcg/gün (Ginera®), Grup 5: EÖ 1,5mcg/gün+levonorgestrel 7,5mcg/gün (Microgynon®) verildi. 3 ay sonra bilateral ooferektomi yapıldı. Sağ over, over folikül havuzunun (Primordial, primer, sekonder, tersiyer folikül, fibrozis, corpus luteum(KL), KL içi angiogenezis) ve yüzey epitel değişikliğinin (germinal epitelde bozulma) histolojik olarak incelenmesi için ve sol over ise yüzey epitel değişikliklerinin (mir-21 mir-494, mir-191, mir 145) genetik olarak incelenmesi için kullanıldı. İntrakardiak alınan kan örneğinden antimüllerian hormon (AMH) bakıldı. İstatistiksel analiz için Kruskal Wallis Varyans analizi yapıldı p<0,05 olan değerler için reserv restlerinde Bonferroni düzeltmeli Man Witney U testi, miRNA sonuçlarında t testi yapıldı. p<0,01 olan değerler anlamlı kabul edildi. Ginera ve Microgynon kontrol grubuna göre over folikül havuzunu anlamlı olarak azalttı. Diane 35'de over folikül havuzu kontrolle benzerken, AMH seviyesi azalmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Yasmin grubunda ise her ikisi de kontrolle benzerdi. Germinal epitel bozukluğu ve miRNA düzeyleri tüm gruplarda anlamlı olarak artmış bulundu.(p<0.01, MWU). Androjenik oral kontraseptiflerin over folikül havuzunu ve reserv testlerini olumsuz yönde etkilediği ve oral kontraseptif kullanımının germinal epitelde bozulmayı ve mir 145'i artırarak kanser gelişimi önleyici etki yaparken, mir- 21, mir-191, mir-494'ü artırarak kanser gelişimini uyardığı saptandı. Anahtar Kelimeler: AMH, MiRNA, KOK, Over rezervi,
Doksorubisin ve siklofosfamid uygulanmasının sıçan over dokularında meydana getirdiği değişiklikler üzerine vitamin d' nin etkileri
Kanser hastalığının, sık görülmesi ve yüksek oranda ölümlere yol açması, artan çevresel kanser yapıcı etkenler nedeni ile günümüzün önemli sağlık sorunlarından birisidir. Hastaların çoğu kadın olup Siklofosfamid ve Doksorubisin gibi kemoterapötik ajanlar kadınlardaki kanserlerde sık kullanılmaktadır. Bu kemoterapötik ajanlar germ hücrelerine belirgin toksik etkisi olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Vitamin D hem anti-proliferatif etkiyle hem de anjiyogenezi inhibe ederek hücrelerin apoptozisini engeller. Doksorubisin ve Siklofosfami'd'in over dokusunda oluşturduğu hasar üzerine vitamin D'nin etkisi belli değildir. Bu çalışmada Doksorubisin ve Siklofosfamid uUygulanmasının Ssıçan oOver dDokusunda ve fonksiyonlarında meydana getirdiği değişiklikler üzerine vitamin D'nin etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya otuzaltı adet dişi rat alındı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde rastgele, 6 gruba; Kontrol grubu, Doksorubisin grubu, Doksorubisin + Vitaminamin D grubu, Siklofosfamid grubu, Siklofosfamid + Vitaminamin D grubu, Vitaminamin D grubu ayrıldı. Deney sonunda tüm gruplardaki rRatlar anestezi altında dekapite edildi. Over dokuları hızla çıkarılıp hHistopatolojiık kesitler alınıp over rezervi incelendi. Kontrol grubu ve Vitaminamin D grubunda over rezervi iyi bulunurken diğer gruplarda overrezervinde azalma izlendi. En fazla azalmada Siklofosfamid grubunda izlendi. Sonuç olarak, biz çalışmamamızda Vitaminamin D ek dozunun uygulamasının, siklofosfamid ve doksorubisinin in over dokusu üzerindekisitotoksik etkisini önleyemediğini gördük.
Kötü obstetrik öyküsü ve trombofilisi olan gebelerde antikoagulan tedavinin gebelik sonuçları üzerine etkisi
Plasenta aracılı gebelik komplikasyonları önemli mortalite ve morbidite nedenlerinin başında gelmektedir. Preeklampsi, ablasyo plasenta, intrauterin gelişme geriliği, intrauterin fetal ölüm ve tekrarlayan gebelik kaybı plasenta aracılı gebelik komplikasyonlarıdır. Trombofililer plasenta ilişkili gebelik komplikasyonları ile ilişkilidir. Bu çalışmada amaç kötü obstetrik öyküsü ve trombofilisi olan hastalarda antikoagulan tedavinin gebelik sonuçları üzerine etkisini araştırmaktır.Bu çalışmada 2006-2009 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran; obstetrik kayıtlarında preeklampsi, İUGG, İUFÖ, ablasyo plasenta, tekrarlayan gebelik kaybı tanılarından en az biri olan hastaların dosyaları incelendi. Bu hastalardan en az bir kalıtsal trombofilik mutasyon taşıyan 204'ü çalışmaya dahil edildi. Hastalar son gebeliklerinde antikoagulan tedavi alıp almama durumuna göre gruplandı. Tedavi grubu aspirin (80 mg/gün), düşük molekül ağırlıklı heparin (4000 IU/gün) ve düşük molekül ağırlıklı heparin + aspirin alanlar olarak alt gruplara ayrıldı. Bu gruplar son gebelikteki doğum haftaları, doğum ağırlıkları, Apgar skorları; canlı doğum, ölü doğum, neonatal ölüm, abortus oranları; obstetrik komplikasyonlar, doğum şekli ve yenidoğan takip oranları açısından karşılaştırıldı. Trombofili çeşitlerine göre de hastalar gruplanarak her bir grup için tedavi alıp almamanın ve tedavi çeşidinin gebelik sonuçları üzerine etkisi araştırıldı. Obstetrik komplikasyonlar içinde de TGK olan grup ayrı olarak incelenerek antikoagulan tedavinin ve tedavi çeşitlerinin gebelik sonuçları üzerine etkisi araştırıldı.Tedavi alan ve almayan gruplar obstetrik komplikasyonlar açısından karşılaştırıldığında tedavi alan grupta %81,9 oranında, tedavisiz grupta ise %50 oranında herhangibir komplikasyon izlenmedi (p<0,001). Tedavi alan ve almayan grup canlı doğum, ölü doğum, neonatal ölüm ve abortus oranları açısından karşılaştırıldığında tedavi alan grupta canlı doğum oranı %91 iken tedavisiz grupta %60 oranında; abortus oranı ise tedavisiz grupta % 40, tedavili grupta ise %6,3 oranında bulundu(p<0,001). Tedavi alan gruptaki doğum haftası, 1. ve 5.dakika Apgar skorları tedavi almayan gruba göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla bulundu. Tedavi alt grupları arasında bu parametreler açısından anlamlı fark bulunamadı. Ancak tedavi almayan grupla aspirin alan grup arasında fark olmaması tedavi alan gruptaki etki farkını DMAH'ın yarattığını düşündürdü.Kötü obstetrik öyküsü ve trombofilisi olan gebelerde antikoagulan tedavi ile güvenilir ve etkili olarak daha iyi gebelik sonuçları elde edilmektedir. Ancak özellikle DMAH için potansiyel riskler ve maliyet düşünüldüğünde rutin kullanıma geçmeden önce yarar-zarar ilişkisini gösteren randomize kontrollü, metodolojik olarak iyi düzenlenmiş çalışmalara gerek vardır.Anahtar kelimeler: Gebelik komplikasyonları, trombofili, antikoagulan tedavi
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1988-2009 yılları arasında gerçekleşen doğumların, sezaryen endikasyonları ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1988-2009 yılları arasında gerçekleşen tüm doğum vakalarının istatistiğinin ortaya konması hedeflenmiştir. Ayrıca sezaryen hızı, endikasyonları, etkileyen faktörler, Dünyada ve Türkiye `de sezaryen hızları, zamansal değişim, sezaryen sıklığını azaltmaya yönelik öneriler gibi temel konuların irdelenmesi hedeflenmiştir.01.01.1988 ile 30.01.2009 yılları arasında Gazi Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran ve doğum yapan olgular retrospektif olarak doğum defteri kayıtlarından taranarak değerlendirilmiştir. Doğum defterinde kayıtları yer alan 21414 vajinal ve abdominal doğum olgusu değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 15.0 paket programına yüklendikten sonra, sonuçların değerlendirilmesinde, niteliksel veriler için % dağılımı, niceliksel veriler ort +/- SD, karşılaştırmalarda niteliksel veriler için ki- kare, niteliksel veriler için t- testi ve varyans analizi veya bunların nonparametrik yöntemleri kullanılmıştır.Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği sezaryen hızı % 41.8 olarak tespit edilmiştir. Bu değerin Türkiye (2008 - % 36.7) ve Amerika (2007 - % 31.8) başta olmak üzere dünyadaki bir çok ülkenin sezaryenin hızlarından yüksek bir değer olduğu gözlenmiştir. Kliniğimizde sezaryen endikasyonlarının % 43.1'i elektif sezaryen, % 26.2'si mükerrer sezaryen , % 11.9'u baş pelvis uygunsuzluğu, % 6.4 makat geliş, % 4.2 akut fetal distress, % 3.7 çoğul gebelik nedeniyle gerçekleşmiştir. Sezaryen endikasyonlarının yıllara göre dağılımında elektif ve mükerrer sezaryen yüzdelerinin genel olarak yıllar içinde artan bir çizgide ilerlediği gözlenmiştir. 1999 yılından itibaren gerçekleştirilen tüm sezaryen doğumların % 45-60 `ının elektif sezaryen olduğu gözlemlenmiştir. Doğum olgularında, yirmi hafta üzeri tekil gebeliklerde % 93.4 baş geliş , % 4.9 makat geliş ve % 0.8 diğer geliş Şekilleri (yan geliş, oblik geliş, bileşik geliş) izlenmiştir. Vajinal doğum olgularının (12457 olgu) % 97.2'si müdahalesiz gerçekleşirken % 2.8'inde operatif vajinal doğum uygulanmıştır (% 1.8 forseps, % 1.0 vakum ile vajinal doğum). Vajinal doğum olgularının % 78.8'inde lokal anestezi, % 2.9'unda epidural anestezi, % 0.7'sinde kombine anestezi, % 0.6'sında spinal anestezi tercih edilirken % 17'sinde anestezi uygulanmamıştır. Vajinal doğumlarda en çok lokal anestezi tercih edilirken, en az spinal anestezi tercih edilmiştir. Kliniğimizde özellikle 2004 yılından itibaren olmak üzere son 21 yılda vajinal doğumda bölgesel anestezi kullanımının giderek yaygınlaştığı gözlenmiştir. Doğum öncesi gebe eğitimine yeterli süre ayrılması, bölgesel anestezi tekniklerinin yaygınlaştırılması gibi önlemler gebelerin doğum korkularını yenmelerinde etkili olacaktır. Sonuç olarak dünyada toplumsal sorun haline gelen sezaryen hızının azaltılmasında öncelikli hedef toplumun eğitimi olmalıdır.Anahtar Kelimeler : Sezaryen hızı, Elektif sezaryen, Doğum şekli
Gonadotropinlerle indüklenen intrauterin inseminasyon sikluslarında luteal faz desteğinde farklı doz vajinal progesteron uygulamalarının klinik gebelik oranlarına etkilerinin karşılaştırılması prospektif randomize çalışma
Gonadotropinlerle indüklenen intrauterin inseminasyon sikluslarında luteal faz desteğinde, farklı doz vajinal progesteron uygulamalarının klinik gebelik oranlarına etkilerinin karşılaştırılmasıAçıklanamayan infertilite tedavisinde, gonadotropinlerle ovaryen stimülasyon ve IUI yaygın olarak kullanılmaktadır. Kontrollü ovaryen hiperstimülasyon yapılan IUI sikluslarında multifoliküler gelişime bağlı olarak, erken luteal fazda ortaya çıkan suprafizyolojik östrojen ve progesteron düzeyleri, endometrial gelişimde öne kaymaya neden olur ve böylece implantasyon döneminde, embriyo ve endometrial gelişim arasında asenkronizasyon oluşur. Ayrıca artan bu hormon seviyeleri, hipofiz üzerine negatif feed-back etki yaparak LH sekresyonunu inhibe eder ve CL'un desteğini kaybetmesine bağlı olarak luteal faz yetmezliğinin ortaya çıkmasına neden olur. Bütün bu olayların tıpkı IVF sikluslarında olduğu gibi, KOH/IUI sikluslarında da azalmış gebelik oranlarına neden olduğu düşünülmektedir.Kontrollü ovaryen hiperstimülasyon ve IUI sikluslarında; luteal fazdaki düşük LH düzeylerini kompanse etmek amacıyla, luteal faz östrojen, progesteron ve hCG gibi hormonlar ile desteklenerek gebelik hızında artış sağlanmıştır. Günümüzde gonadotropinlerle indüklenen IUI sikluslarında; luteal faz desteğinde, naturel mikronize progesteron intravajinal olarak 300-600 mg/gün, 2 veya 3 doza bölünmüş şekilde yaygın olarak kullanılmaktadır.Bu prospektif randomize kontrollü çalışmada, sadece gonadotropinler kullanılarak yapılan KOH/IUI sikluslarında; luteal faz desteğinde, farklı doz intravajinal progesteron uygulamalarının klinik gebelik oranlarına etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Temmuz 2009-Şubat 2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Yardımcı Üreme Merkezi'ne başvuran, açıklanamayan infertilite tanısı alan 200 hastaya, gonadotropinlerle ovulasyon indüksiyonu ve IUI uygulandı.Prospektif ve randomize olarak çalışmaya dahil edilen 100 hastaya, 300 mg vajinal progesteron ile 100 hastaya ise 600 mg vajinal progesteron ile luteal faz desteği yapıldı ve hastaların gebelik sonuçları karşılaştırıldı.Çalışmanın sonucunda, gonadotropinler kullanılarak yapılan KOH/IUI sikluslarında, 300 veya 600 mg vajinal progesteron ile luteal faz desteği yapılmasının gebelik hızı üzerine etkileri benzer bulundu.Anahtar Kelimeler: İntrauterin inseminasyon, luteal faz desteği, vajinal progesteron.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tüp Bebek Merkezinde 1999-2008 yılları arasında in vitro fertilizasyon/ intrastoplazmik sperm injeksiyonu uygulanan sikluslarda mevsimsel değişkenliğin etkisinin değerlendirilmesi
Memelilerde mevsimsel değişim ve günlerin uzun olup olmamasınınüreme sistemine etkisiyle ilkbaharda doğumların yoğun olarak gerçekleşmesi iyibilinen bir durumdur ve bu fotoperiodizim olarak bilinir.Mevsimlerin Yardımcı Üreme Teknikleri üzerine olan etkisi çok net olarakbilinmemektedir. Bu çalışma 9 yıl boyunca, Merkezimizde standardize edilmiş1732 İVF ve İCSİ sikluslarını içermektedir. Günlerin uzun olduğu yaz aylarında(Nisan ? Eylül) gerçekleştirilmiş 891 siklus ve günlerin kısa olduğu kış aylarında(Ekim ? Mart) gerçekleştirilmiş 841 siklus bilgileri analiz edilmiştir. Günlerinkısa olduğu Kış aylarında gerçekleştirilen Yardımcı Üreme Tekniklerisonuçlarında Yaz aylarına göre önemli bir gelişme olduğunu göstermektedir.Ovaryen stimulasyon için oosit başına düşen toplam gonadotropin dozu Kışaylarında 3212,5 IU iken ilkbahar aylarında 3590,1 IU dir (p= 0,008). Embriyobaşına düşen implantasyon oranı önemli değildi, kış aylarında % 21,4 ikenilkbahar aylarında % 17,3 idi (p= 0,131) ve klinik gebelik oranları Kış aylarında% 45,2, ilkbahar aylarında % 38,7 idi (p= 0,107) ( Kış aylarında % 16,8 artış). Buçalışma günlerin uzun olmasının İVF/İCSİ siklus sonuçları üzerine, beklenildiğişekilde olumlu bir değişikliğe neden olmadığını göstermektedir.Vakaların dağılımındaki kadın ve erkek yaş farklılıklarını düzeltecekşekilde gruplar yeniden düzenlendiğinde sadece kısa ve uzun günler arasındaklinik gebelik oranı ve doğum oranında istatistiki fark izlenmiştir. Klinik gebelikoranı ortalaması; Uzun günlerde % 41,8, Kısa günlerde % 48,2 ( p= 0,016) kısa günlerde uzun günlere göre % 15 artış saptandı. Doğum oranı ortalaması; Uzungünlerde % 29,1, Kısa günlerde % 35,8 ( p= 0,007) , kısa günlerde uzun günleregöre % 23 artış saptandı.Bunun nedeni fotoperyodizim ile zıt bir dağılım olup daha çok personelin,ilaçların ve embriyo kültür kimyasallarının kısa gün peryodlarındaki kalitelerinindaha yüksek olabilmesi hipotezi ile açıklanabilirsede elimizde bir kanıt yoktur.Anahtar Kelimeler: Fotoperiyodizm, Yardımcı Üreme, Üreme Sonuçları
Preeklampsi ve şiddetli preeklampsili gebelerde serum TNF-? ,Fas ve solubl Fas Ligand düzeyinin olaya etkisinin araştırılması
Preeklampsi maternal ve fetal morbidite ve mortalitesi ciddi olan bir kliniktablodur. Preeklampsi ile komplike olacak gebeleri önceden tanıyabilmek içinbazı markerlar bulunmaya çalışılmış, günümüze kadar yapılmış olan birçokaraştırmaya rağmen hastalığın gelişimini öngörebilecek yüksek sensitivite vespesifiteye sahip markerlar tespit edilememiştir. Çalışmamızdaki amacımız, TNF-?, Fas, Fas Ligand düzeylerini normal gebelerde, preeklampsi ve şiddetlipreeklampsi gruplarındaki gebelerde tesbiti ve etyopatogenezdeki uyarıcı rolünübelirlemekti.Çalışmaya GÜTF hastanesinde takip edilen yaşları 19 ve 42 arasındaolan, 21 normal gebe, 26 preeklampsi olan gebe ve 22 şiddetlipreeklampsi olan gebeler dahil edildi. Gebelerden 2. veya 3.trimesterdavenöz serum örneklerinde Fas, solubl Fas Ligand ve TNF-? düzeyleriELİSA yöntemi kullanılarak ölçüldü. İstatistiksel analiz için tüm veriler SPSS forWindows 11.5 istatistik paket programı kullanıldı.Çalışmanın sonucunda preeklampsi ve şiddetli preeklampsi olan gebelerde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında maternal serum Fas ve solubl Fas Liganddüzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi. OrtalamaFas düzeyleri sırasıyla normal, preeklamptik ve şiddetli preeklampsi gruplarındaartış göstermesine rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi( p = 0,748, p= 0,369, p= 0,402 ).Solub Fas Ligand düzeylerinde ise preeklamptik grubun ortalaması normalgruba göre azalmış, şiddetli preeklamptik grupta ise normal gruba göre artandüzeyde olduğu, fakat bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığıgörüldü (p= 0,049, p= 0,534, p= 0,435). Maternal serum TNF ?? düzeyleribakıldığında preeklampsi grubunda normal gebelere göre istatistiksel olarakanlamlı düzeyde yüksek olduğu izlendi ( p= 0,002)Bizim çalışmamızda literatüre aykırı olarak tesbit ettiğimiz maternal plasma sFASL düzeyinin preeklamptik gebelerde normale göre istatistiksel olarak anlamlı olmayan farklılığı literatür ile uyumlu preeklampside hastalık şiddetinin ve gestasyonel yaşın gebeler arasında farklı olabileceği yanında sFAS-sFASL etkileşiminin bu proteinlerin gerçek plazma düzeylerinin analizine engel olabileceği görüşü ile açıklanabilir.
Fetal anomalilerin saptanmasında dört boyutlu ultrasonografinin yeri ve iki boyutlu ultrasonografi ile karşılaştırılması
Ultrasonografi fetal anomalilerin saptanmasında yıllardır kullanılan güvenli bir yöntemdir ve her geçen gün yeni teknolojiler sayesinde gelişmektedir. Son zamanlarda prenatal tanı alanı 3D/4D ultraosonografi gibi yeni modalitelerden bahseden pek çok yayınla dolmuştur. 3D USG'nin geleneksel 2D USG ile fetal anomalileri saptamak açısından karşılaştırıldığı pek çok yayın olmasına rağmen tek başına 4D USG'nin bu amaç için kullanıldığı bir çalışma yoktur. Bizim çalışmamız fetal malformasyonların değerlendirilmesinde 2D USG ve 4D USG'yi karşılaştırmaktadır.Aralık 2007- Aralık 2009 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran ve 16-28. haftalar arasında ayrıntılı ultrasonografi yapılıp kaydı tutulan, obstetrik özelliklerine bakılmaksızın rastgele seçilmiş 1379 gebenin kayıtları retrospektif olarak incelendi. Ayrıca gebelik haftasına bakılmaksızın fetal anomali saptanmış gebeler de çalışmaya dahil edildi. Saptanan anomaliler yüzeyel anomaliler ve yüzeyel olmayan anomaliler olarak iki gruba ayrıldı. Fetal anomaliler her iki yöntem için de "daha iyi", "daha kötü" ya da "birbirine benzer olarak görüntülendi" şeklinde kaydedildi.Buna göre taranan 1433 feutusun 176'sında 194 anomali saptandı. Bu anomalilerin 61 tanesi (%31.4) yüzeyel anomalilerden, 133 tanesi (%68.6) de yüzeyel olmayan anomalilerden oluşmaktadır. Tüm anomaliler düşünüldüğünde 139 (%71.6) anomali 2D USG ile 4D USG'den daha iyi, 30 anomali (%15.5) 4D USG ile 2D USG'den daha iyi ve 25 anomali (%12.9) her iki yöntemle de birbirine benzer olarak görüntülenebildi. 61 yüzeyel anomali ele alındığında ise bunların 30 tanesi ( %49.2) 4D USG ile 2D USG'den daha iyi, 12 tanesi (% 19.7) 2D USG ile 4D USG'den daha iyi ve 19 tanesi (%31.1) her iki yöntemle birbirine benzer olarak bulundu. Tüm olgular ve yüzeyel anomalisi olmayan olgular değerlendirildiğinde 2D USG'nin anomalileri değerlendirmede daha iyi olduğu (p<0.001) ancak yalnızca yüzeyel anomalisi olan olgular içerisinde 4D USG'nin 2D USG'ye göre görüntü kalitesi, netliği, rezolüsyonu, diğer yapılarla ilişkisi ve anlaşılabilirliği açısından daha iyi olduğu gözlenmiştir (p<0.005). 2D USG her biri postnatal ya da postmortem bulgularla ya da diğer görüntüleme yöntemleriyle antenatal dönemde teyid edilmiş 194 malformasyonu açıkça tanımlayabilmiştir . 4D USG 84 malformasyonda açıkça tanımlayıcı olmuştur (%43.3; p < 0.01) . 4D USG ile görüntülenebilen anomalilerin 54 tanesi (%88.5) yüzeyel anomalilerden oluşmaktaydı. Bu durumda 2D USG'nin tüm anomaliler düşünüldüğünde anomalileri saptamadaki başarısı 4D USG'den anlamlı olarak yüksektir. Yüzeyel anomalisi olmayan gruba göre yüzeyel anomalisi olan grupta hem 2D USG hem de 4D USG ile saptama yapma oranı artmıştır. Tam tersi de düşünülebilir: yüzeyel anomalisi olan gruba göre yüzeyel anomalisi olmayan grupta sadece 2D USG ile saptama yapma oranı artmıştır (p<0,001).Bizim bulgularımıza göre fetal yüz, ekstremiteler, iskelet gibi yüzeyel yapılar ele alındığında 4D USG'nin 2D USG'ye oranla üstün olduğu söylenebilir ancak intrafetal yapıların incelenmesinde 4D yardımcı değildir. Dört boyutlu görüntüleme öncesi rutin iki boyutlu görüntüleme yapmak zorunlu olduğundan dört boyutlu ultrasonografiyi "tek başına" anomali taramasında düşünmek mümkün görünmemektedir. Dört boyutlu ultrasonografinin fetal anomalileri değerlendirmedeki yeri iki boyutlu ultrasonografiyi tamamlayıcı niteliktedir. Ancak biz çalışmamızda 4D görüntüleme için yalnızca "yüzeyel görüntüleme" yöntemini kullandığımızdan bulgularımızı yeni ve gelişmiş tekniklerle pek çok farklı yapının görüntülenmesini sağlayan 4D USG'nin bütününe genellemek doğru olmaz. Değişik görüntüleme modaliteleri kullanılarak, farklı düzlemlerde dalgalar sağlayan ve dilimsel kesit alımının mümkün olduğu, hacim ölçümü yapabilen daha gelişmiş cihazlar kullanılarak 4D USG'nin anomali taramasındaki yerinin araştırıldığı geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Stres inkontinans tedavisinde tensıon free vagınal tape (TVT) ve transobturator tape (TOT) operasyonlarının kısa dönemli sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Stres üriner inkontinansın tedavisinde birçok cerrahi yöntem tanımlanmış olmasına rağmen halen bir altın standard yöntem belirlenememiştir. Bu çalışmanın amacı stres üriner inkontinansta kullanılan tension-free vaginal tape (TVT) ve transobturator tape (TOT) operasyonlarının kısa dönem sonuçlarını ve komplikasyonlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Haziran 2006 ve Ekim 2007 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 70 SÜİ veya MÜİ'lı hasta üzerinde yapıldı. 50 hastaya yalnız TOT veya TOT ile birlikte ek operasyonlar, 20 hastaya ise yalnız TVT veya TVT ile birlikte ek operasyonlar uygulandı. Demografik özellikler, fizik ve pelvik muayene, q tip, boney ve sistometri ve ultrason bulguları, hayat kalitesi formları, cerrahinin tip ve süresi, intraoperatif komplikasyonlar, preoperatif ve postoperatif komplikasyonlar kaydedildi. Hastalar operasyonun birinci ve üçüncü ayında tekrar değerlendirildi. Sonuçlar student t-test ve eşleştirilmiş t-testi kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Çalışmamızda TVT ve TOT operasyonlarının hiçbirinde intraoperatif komplikasyona rastlanmadı. Postoperatif erken dönemde her iki grupta da IIQ-7 ve UDI-6 hayat kalitesi formlarına göre belirgin düzelme tesbit edildi. TOT operasyonunun süresi TVT ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha kısaydı (p<0.05). Hastanede kalış süreleri arasında ve işeme disfonksiyonu, bacak ağrısı, idrar yolu enfeksiyonu gibi postoperatif erken dönem komplikasyonları açısından da her iki operasyon arasında anlamlı fark tesbit edilmedi (p>0.05).Sonuç: TVT ve TOT kısa dönem başarı ve komplikasyon oranları benzer olan stres üriner inkontinansın tedavisinde etkili yöntemlerdir.Anahtar Kelimeler: Stres üriner inkontinans (SÜI), Tension-free vaginal tape (TVT), Transobturator tape (TOT), kısa dönem sonuçlar, komplikasyon.
Polikistik over sendromlu kadınlarda Grelin ve obestatin'in serum ve tükürük düzeylerinin araştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS) reprodüktif dönemdeki kadınların %5-10'unda görülür ve sıklıkla hirsutizm, obezite, insülin rezistansı ve dislipidemi ile karekterizedir.Son zamanlarda grelin geni tarafından kodlanan obestatin, desaçil grelin ve açil grelin isimli üç hormon keşfedilmiştir. Bu üç peptid enerji balansı, obezite ve muhtemelen gonadal fonksiyonlar üzerine etki etmektedir.Bu çalışma: (i) PKOS'lu kadınlarda serum ve tükürük açil grelin, desaçil grelin ve obestatin düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre değişiklik gösterip göstermediğini; ve (ii) bu peptidlerle gonadotropinler, androjenler, insülin, insülin rezistansı ve lipid profili arasında ilişki olup olmadığını ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır.Çalışmaya 15 PKOS'lu ve 15 sağlıklı kadın dahil edildi. Açil grelin, desaçil grelin ve obestatin'in serum ve tükürük düzeyleri ile gonadotropinler, östradiol, androjenler, 17-hidroksi-progesteron, seks hormonu bağlayıcı globülin, insülin ve lipidlerin serum düzeyleri ölçüldü.PKOS'lu kadınların serum açil grelin düzeyleri (78.66±27.27 pg/ml) kontrol grubundan (72.72±28.25 pg/ml) anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.05). Ayrıca PKOS'lu kadınların Ferriman-Gallwey skoru ve serum luteinizan hormon, total testosteron, androstenodion düzeyleri kontrol grubundan daha yüksek idi (p<0.05).Ölçülen diğer parametreler açısından kontrol grubu ve PKOS'lu kadınlar arasında anlamlı bir faklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak, PKOS'lu kadınlardaki serum açil grelin düzeyleri kontrol grubuna kıyasla yüksek bulunmuş olup açil grelindeki bu yükselmenin PKOS gelişiminde etkili olabileceği kanısına varılmıştır.
Gebe sıçanlarda isradipinin izole myometriyum kasılmaları üzerindeki etkilerinin araştırılması
Dünya sağlık örgütünün tanımlamasına göre 20?37. haftalar arasında olan doğumları erken doğum olarak tanımlanmaktadır. Erken doğum, perinatal mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Farklı sebeplerden dolayı erken doğumun sıklığı giderek artmaktadır. Prematür ölümlerin çoğu organ yetmezliğine bağlı olup, respiratuar distres sendromu, nekrotizan enterekolit ve intraventriküler kanama bunlardan bazılarıdır. Yeni doğan ölümlerinin % 83'ü 37 haftadan önceki doğumlarda görülür ve bununda en önemli kısmını 29. haftadan önceki doğumlar nedeniyledir. Prematürite bakımı pahalı ve uzun bir süreç olduğundan erken doğumun önlenmesi daha da önem kazanmaktadır. Tedavide kullanılan tokolitik maddeler gebelik süresini artırmalı, yeni doğan sonuçlarını iyileştirmeli ve maternal ve fötal yan etkileri bulunmamalıdır. Ancak günümüzdeki mevcut tedavi seçenekleri bunların hepsini karşılayamadığından yeni tedavi seçenekleri araştırılmaktadır. Çalışmamızda ikinci kuşak dihidropiridin grubu kalsiyum kanal antagonisti olan İsradipin'in erken doğumun engellenmesindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda gebeliğin 18. günündeki izole sıçan miyometriyumunda spontan, oksitosin ve prostaglandinF2? verilerek oluşturulan kasılmalara in vitro labaratuar ortamında İsradipin'in tokolitik etkisini araştırdık. 7 adet gebe sıçan uterusundan hazırlanan myometriyal şeritler rastgele gruplara ayrıldı. İsradipin 1 ng/ml, 10 ng/ml, 0.1 ?g/ml ve 1 ?g/ml dozlarında kümülatif olarak kullanıldı. Grup 1 (n=7); spontan kasılmalar üzerine İsradipin'in etkisi, grup 2 (n=7); oksitosinle uyarılmış kasılmalar üzerine İsradipin'in etkisi, grup 3 (n=7); PGF2? ile uyarılmış kasılmalar üzerine İsradipin etkisi, grup 4 (n=7); kalsiyumsuz ortamdaki kasılmalar Oksitosinin etkisi izlendi ve grup 5 (n=7); kalsiyumsuz ortamdaki oksitosin ile uyarılmış kasılmalar üzerine İsradipin'in etkisi araştırıldı. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesi SPSS 12.0 bilgisayar programı kullanılarak, grup içi değerlendirme Wilcoxon Rank testi ile yapıldı. P<0.05 anlamlı olarak kabul edildi. İsradipin, grup 1,2,3 ve 5'de kasılmaların frekans, genlik üzerinde istatistiksel olarak anlamlı inhibisyon yaptığı gözlendi. Elde edilen bu sonuçlar erken doğumun önlenmesinde İsradipin'in etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ancak sıçanlarda in vitro ortamdaki etkiler insan çalışmalarıyla desteklenmeli ve diğer tokolitik ajanlarla etkinlik ve güvenilirlik açısından karşılaştırılmalıdır.Anahtar Kelimeler: Erken Doğum, Tokoliz, İsradipin
İkinci trimester gebelerde uterin arter doppler, immün profil ve high sensitive c-reactive protein düzeylerinin gebelik sonuçları ve yenidoğan üzerine etkilerinin araştırılması
Bu çalışma, 2. trimesterde bakılan maternal serum sitokin düzeyleri ve uterin arter Doppler kan akımı parametrelerinin, gebelik komplikasyonları ortaya çıkmadan, erken dönemde öngörülebilmesi amacıyla planlanmıştır.Bu çalışma, gebeliğin 2. trimesterinde rutin gebelik kontrolü nedeniyle başvuran sağlıklı 88 gebe üzerinden yürütülmüştür. Olguların demografik özellikleri belirlenmiştir. İkinci trimesterde tüm olgulardan alınan venöz kan örneklerinde sitokin ve high-sensitive C-reactive protein (hs-CRP) düzeyleri tespit edilmiş, uterin arter Doppler ultrasonografi ile akım ölçümleri saptanarak bunların gebelik komplikasyonları ile ilişkili olup olmadığı araştırılmıştır.Gebelik sırasında ortaya çıkan komplikasyon ve bulgulara bakıldığında olguların % 11,3'ünde preeklampsi (PE), % 10,2'sinde intrauterin gelişme geriliği (IUGR), % 6,8'inde erken membran rüptürü (EMR), % 4,5'inde preterm eylem (EDT) mevcut idi. Normal gebelikler ile PE grubu karşılaştırıldığında IL-4, IL-10, TGF-ß1 ve IFN-? seviyelerinin PE grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. Notch (çentik) varlığı ile preeklampsi gelişmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Notch pozitifliğinin preeklampsiyi öngörmedeki sensitivite, spesifisite, pozitif ve negatif prediktif değerleri ise sırasıyla % 80, % 82, % 36 ve % 96 olarak saptanmıştır. Sitokin düzeyleri ile gebelik komplikasyonları arasında PE hariç ilişki saptanmamıştır.Sonuç olarak, uterin arter Doppler ölçümlerinin preeklampsiyi olabildiğince erken tanımlamadaki sensitivite oranları tatmin edicidir. Ayrıca çalışmamızda, 2. trimesterde bakılan sitokin düzeyleri ile gebelik komplikasyonları arasında PE hariç ilişki saptanmamıştır. Özellikle 20-24. haftalar arasında bakılan IL-10, IL-4, TGF-ß1, IFN-? düzeyleri, preeklampsi ve preeklampsiye bağlı komplikasyonları öngörmesi açısından değerlendirilebilir.Anahtar Kelimeler: Gebelik, uterin arter Doppler, sitokin, interlökin, C-reaktif protein.
Pelvik organ prolapsusu apikal defeklerinin tedavisinde posterior intravajinal sling(PIVS) ve sakrospinöz ligament fiksasyon(SSLF) operasyonlarının kısa dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Pelvik Organ Prolapsusu (POP) cerrahi tedavisinin başarısında; semptomların hafiflemesi, anatominin düzelmesi, seksüel ve visseral fonksiyonların arttırılması önemlidir. Çalışmamızda POP apikal defektlerde, yeni uygulanmaya başlayan bir yöntem olan Posterior intravajinal sling (PİVS) ve konvansiyonel Sakrospinöz ligament fiksasyon (SSLF) operasyonlarının kısa dönem sonuçları, komplikasyonları ve yaşam kalitesine olan katkıları karşılaştırıldı.Gereç ve yöntem: Bu çalışma Eylül 2007 ve Ekim 2008 tarihleri arasında kliniğimize başvuran semptomatik uterovajinal yada vajen kaf prolapsusu tanısı alan (Evre II ve daha yüksek) 40 hasta üzerinden yapıldı.20 hastaya SSLF ve/veya ek operasyonlar, 20 hastaya ise PIVS ve/veya ek operasyonlar uygulandı ve uygun görüldüğünde bu operasyonlara ek olarak histerektomi, ön onarım, arka onarım, stres inkontinans için operasyonlar yapıldı. Demografik özellikler, anamnez, yaşam kalite ve semptomları değerlendiren anketler (PISQ-12, PFIQ-7, PFDI-20, PSI-QQL, P-QoL formları) dolduruldu. Klinik muayenede Pelvik organ prolapsusu, POPQ derecelendirme sistemine göre yapıldı. Operasyonun tipi ve süresi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastanede kalış süresi, hasta memnuniyeti kaydedildi. Postop anketler tekrar dolduruldu. Hastalar 1. ve 6. haftalarda tekrar değerlendirildi.Bulgular: Her iki operasyon grubunda semptomatik ve anatomik düzelme anlamlı olarak yüksekti. Postoperatif erken dönem komplikasyonlar açısından her iki operasyonun sonuçları benzer iken PIVS grubunda postoperatif pelvik ağrı ve hastanede kalış süresi istatistiksel anlamlı düzeyde daha azdı (2.6±0.9'a karşı 3.7±1.0 p<0.01).Sonuç: PIVS ve SSLF'nun apikal prolapsus tedavisinde kısa dönem başarı oranları benzer olmakla birlikte PIVS düşük postoperatif ağrı ve kısa hastanede kalış süresiyle daha avantajlı gözükmektedir.Anahtar kelimeler: Pelvik organ prolapsusu (POP), Posterior intravaginal sling (PIVS), Sacrospinous ligament fixation (SSLF).
Histopatolojik olarak uterin leiomyom ve endometrial polip tanısı konulan olgularda Ghrelin ve Obestatin'in serum ve doku düzeyinde araştırılması
Myoma uteri; uterusun en sık rastlanan benign tümörüdür. Endometrial polipler, endometrial dokudan köken alan, içinde farklı sayıda bez, stroma ve kan damarı içeren, üzeri epitelle kaplı lokal büyümelerdir.Grelin, GHS-R ve grelin protein mRNA endometriumda ve myometriumda bulunduğunun gösterilmesi bu peptidlerin uterin leiomyom ve endometrial polip te eksprese edilip edilmediği myom komşuluğundaki myometrium ile polip komşuluğundaki endometrium dokusu arasında farklılık olup olmadığı, yine bu peptidlerin serum düzeylerinin polip ile myom grubu arasında farklı olup olmadığını uterin leiomyom ve endometrial polip fizyopatolojisinde olası rollerini araştırmak için bu çalışmayı planladıkÇalışma histopatolojik olarak uterin leiomyom tanısı konulan 45 olgu ile endometrial polip tanısı konulan 15 olgu üzerinde yürütüldü. Kontrol grubu olarak myom ve polip komşuluğundaki normal myometrium ile normal endometrium dokusu seçildi. Tüm gruplardaki dokular human anti grelin ve obestatin antikorları ile ayrı ayrı immünohistokimyasal yöntemle boyandı, Enzim immunoassay (EIA) ve ELİSA yöntemiyle çalışıldı.. Açil grelin, desaçil grelin, total grelin ve obestatin düzeylerinin gruplar arası karşılaştırılması yapılarak immunohistokimyasal boyama ile korelasyonu araştırıldı.Sonuç olarak; Bu çalışma ile grelin ve obestatinin hem endometrial polipte hemde uterin leiomyomda eksprese edildiğini ilk kez ortaya koyduk. Bu iki hormonun endometrial polip ve myom etyopatogenezinde olası rollerinin aydınlatılması için daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu bir gerçektir.Anahtar Kelimeler: Uterin leiomyom, endometrial polip, ghrelin, obestatin
Gebeliğin hipertansif hastalıklarında serum sitokin ve plazma kisspeptin düzeylerinin araştırılması
Gebeliğin hipertansif hastalıkları maternal ve neonatal morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir. Fizyopatolojide sitokinlerin önemli rolü olduğu düşünülmektedir.Bu çalışmanın amacı, gebeliğin hipertansif hastalıklarında maternal serum IL?10, IL?13, TNF- ?, IFN-?, TGF-ß1 ve plazma Kisspeptin düzeylerinin araştırılmasıdır.Şubat 2008- Mayıs 2009 tarihleri arasında, yaşları 18 ile 42 arasında değişmekte olan (yaş ortalaması 26,1± 6,2) 20 normal sağlıklı gebe, 20 hafif preeklampsi, 20 ağır preeklampsi ve 20 HELLP sendromu tanısı alan toplam 80 olgu çalışmaya dahil edildi.HELLP sendromlu grupta, normal gruba göre serum IL?10 (p=0,03), TNF- ? (p=0,04) ve plazma Kisspeptin (p=0,01) düzeyleri anlamlı yüksek izlendi. Normal grup ile preeklampsi grupları arasında serum IL?10, IL?13, TNF- ? , IFN-?, TGF- ß1 ve plasma Kisspeptin düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05).Bu çalışma, HELLP sendromlu olgularda plazma Kisspeptin düzeylerinin ölçümü ile ilgili ilk çalışmadır. Normal sağlıklı gebelere göre plazma Kisspeptin, serum IL?10 ve TNF?? düzeyleri HELLP sendromlu olgularda anlamlı olarak yüksek saptandı. Sonuç olarak HELLP sendromlu olgularda, plazma Kisspeptin ve serum IL?10 ve TNF- ? düzeylerinin artabileceği ve fizyolopatolojide rolü olabileceği kanısına varılmıştır.
Seröz over tümörlerinde ghrelin ve obestatin ekspresyonu
Over tümörleri, jinekolojik maligniteler arasında en ölümcül seyredendir. Over kanserlerinin kesin etyolojisi halen bilinmektedir. Seröz over tümörleri en sık görülen epitelial over malignitesidir.Benign, bordeline ve malign seröz tümörlü gruplarda ghrelin ve obestatinin hastalığın fizyopatojisi ve prognozunda olası etkilerinin olup olmadığı araştırılması planlanmıştır. Benign, borderline ve malign gruplarına ayrılan toplam 47 seröz over tümörlü olgu, retrospektif olarak immunohistokimyasal metodlar ile ghrelin ve obestatin ekspresyonu araştırılmıştır.Seröz over tümörlerinin benign, borderline ve malign gruplarında hem ghrelin hem obestatin ekspresyonu izlendi. Benign grupta ghrelin ekspresyonu anlamlı olarak yüksekti, obestatin ekspresyonuda gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gruplar demografik özellikler, risk faktörleri, cerrahi evre, tümör markerleri ve sağ kalım süreleri açısından karşılaştırıldı. Tüm grupların yaş ortalaması 47.78 15.34 idi. Malign grupta yaş ortalamasında anlamlı fark vardı (p<0,05). CA-125 malign grupta anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Malign grupta menapoz oranında anlamlı fark vardı (p<0,05).Sonuç olarak ghrelinin seröz over tümörlerinin gelişiminde anti-prolifertaif etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir.Overdeki neoplastik transformasyonda, ghrelin ve obestatinin potansiyel etkilerinin belirlenmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Seröz over tümörleri, ghrelin, obestatin
Histopatolojik olarak endometriozis tanısı konulan olgularda grelin ve obestatin'in serum ve doku düzeylerinin araştırılması
Endometriozis, fonksiyonel endometrial bezlerin ve stromanın uterusdaki normal anatomik lokalizasyonundan farklı bir lokalizasyonda olması olarak tanımlanır.Ghrelin, GHS-R ve ghrelin protein mRNA endometriumda bulunduğunun gösterilmesi bu peptidlerin histopatolojik olarak endometriozis tanısı konulan olgularda ektopik endometriumda eksprese edilip edilmediği, serum düzeylerinde farklılık olup olmadığı endometriozis fizyopatolojisinde olası rollerini araştırmak için bu çalışma planlandı.Çalışma histopatolojik olarak endometriozis tanısı konulan 30 olgunun ektopik ve ötopik endometrium dokuları ile pelvik patolojisi olmayan 15 olgunun, ötopik endometrium dokularında ghrelin ve obestatinin immunohistokimyasal ve ELİSA yöntemi ile yine bu olguların serum düzeylerini araştırdık.Endometriozisli olguların ektopik ve ötopik endometriumlarında, kontrol grubu olguların ötopik endometriumlarında grelin ve obestatin her iki yöntem ile eksprese edildiği, grup içi karşılaştırmada sekretuvar fazda proliferatif faza göre ekspresyonun anlamlı bir şekilde daha fazla eksprese edildiği gösterilmiştir. Gruplar arası doku ve serum düzeylerinde anlamlı farklılık bulunmamıştır.Endometriozisli hastaların hem ötopik hem de ektopik endometrium dokularında ghrelin ve obestatin ekspresyonu gösterilmiştir. Bu bulgular endometriozisin etyolojisinin normal endometrium olabileceğini göstermiş olup daha ileri çalışmalarla endometrium reseptivitesinin belirlenmesine yeni bir yön verebilir.Anahtar kelimeler: Endometrium, endometriozis, ghrelin, obestatin
Histopatolojik olarak endometriozis tanısı konulan olgularda Tenascin ve Apelin'in serum ve doku düzeylerinin araştırılması
Endometriozis, fonksiyonel endometrial bezlerin ve stromanın uterusdaki normal anatomik lokalizasyonundan farklı bir lokalizasyonda olması olarak tanımlanır.Tenascin yüksek molekül ağırlıklı extraselüler matrix glikoproteini olup embriyogenezis, doku rejenerasyonu ve neoplazide rol almaktadır. Apelinin doza bağımlı olarak endotel hücrelerinin migrasyonu, proliferasyonu ve matriksel kapiller formasyonun değişikliği ile anjiogenezisi arttırğı görülmüştür. Çalışmamızda; histopatolojik olarak overial ve peritoneal endometriozis tanısı konulan olgularda immünohistokimyasal olarak tenascin ve apelinin doku ekspresyonunun araştırılması, overial ve peritoneal endometriozisli olgulardaki tenascin ve apelin düzeyinin birbirleri ile ve pelvik patoloji tespit edilmeyen olgulardaki kan düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışma histopatolojik olarak endometriozis tanısı konulan 30 olgunun ektopik ve ötopik endometrium dokuları ile pelvik patolojisi olmayan 15 olgunun, ötopik endometrium dokularında tenascin ve apelinin immunohistokimyasal ve ELİSA yöntemi ile yine bu olguların serum düzeylerini araştırdık.Endometriozisli olguların ektopik ve ötopik endometriumlarında, kontrol grubu olguların ötopik endometriumlarında tenascin ve apelinin her iki yöntem ile eksprese edildiği, grup içi karşılaştırmada sekretuvar fazda proliferatif faza göre ekspresyonun anlamlı bir şekilde daha fazla eksprese edildiği gösterilmiştir. Gruplar arası doku ve serum düzeylerinde anlamlı farklılık bulunmamıştır.Endometriozisli hastaların hem ötopik hem de ektopik endometrium dokularında tenascin ve apelinin ekspresyonu gösterilmiştir. Bu bulgular endometriozisin etyolojisinin normal endometrium olabileceğini göstermiş olup daha ileri çalışmalarla endometrium reseptivitesinin belirlenmesine yeni bir yön verebilir.Anahtar kelimeler: Endometrium, endometriozis, tenascin, apelin
Polikistik over sendromlu kadınlarda Nesfatin'in plazma düzeylerinin araştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS) reprodüktif dönemdeki kadınların %5-10'unda görülür ve sıklıkla hirsutizm, obezite, insülin rezistansı ve hiperandrojenemi ile karekterizedir.Son zamanlarda keşfedilen bir hormon olan nesfatin enerji balansı,glukoz metabolizması, obezite ve muhtemelen gonadal fonksiyonlar üzerine etki etmektedir.Bu çalışma: PKOS'lu kadınlarda plazma nesfatin düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre değişiklik gösterip göstermediğini; ve bu peptidle gonadotropinler, androjenler, insülin, insülin rezistansı ve lipid profili arasında ilişki olup olmadığını tespit etmek amacıyla düzenlenmiştir.Çalışmaya 30 PKOS'lu ve 30 sağlıklı kadın dahil edildi. Nesfatin, gonadotropinler, androjenler, 17-hidroksi-progesteron, seks hormonu bağlayıcı globülin, glukoz, insülin ve kan lipidlerinin serum düzeyleri ölçüldü.Polikistik over sendromlu kadınların plazma nesfatin düzeyleri (0.88±0.86 ng/ml) kontrol grubundan (2.22±1.14 ng/ml) anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). PKOS'lu kadınların Ferriman-Gallwey skoru, bel-kalça oranı, prolaktin (PRL), glukoz, insülin ve serum luteinizan hormon (LH), total testosteron, androstenodion düzeyleri ve HOMAİR indeksi kontrol grubundan daha yüksek idi (p<0.05). SHBG düzeyleri PKOS'lu kadınlarda anlamlı düzeyde düşük bulundu. (p<0.05).Ancak, ölçülen diğer parametreler; folikül stimüle edici hormon(FSH),östradiol(E2),yüksek dansiteli lipoprotein(HDL),düşük dansiteli lipoprotein(LDL) açısından kontrol grubu ve PKOS'lu kadınlar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak, PKOS'lu kadınlardaki plazma nesfatin düzeyleri kontrol grubuna oranla düşük bulunmuş olup bu hormonun PKOS gelişimine katkıda bulunan faktörlerden biri olabileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Polikistik over sendromu, nesfatin.
Gestasyonel diyabetes mellitusta kisspeptin düzeyleri
Gestasyonel diyabetes mellitus (GDM), gebelikte meydana gelen diyabettir. Gebelikte anneyi ve bebeği etkileyen ana medikal sorunlardan birini teşkil etmektedir.Gebelik insülin rezistansı ile karakterizedir. İnsülin rezistansı gebelikte seviyeleri artan prolaktin, HPL, progesteron, östrojen, kortizol ve büyüme hormonu ile paralellik gösterir. Diyabetik olmayan gebelerde insülin direncindeki bu artış çeşitli adaptasyon mekanizmaları ile kolaylıkla karşılanmaktadır. Bu adaptasyon pankreas adacıklarında artmış insülin sentezi, glukoza bağlı insülin sekresyonunda artış, pankreas beta hücre kitlesinde ve jap-junktional bağlantılarda artış, glukoz metabolizması ve cAmp metabolizmasında artış ile sağlanmaya çalışılır. Adaptasyonda bu hormonların rolleri olduğu belirtilmektedir. Yapılan çalışmalarda eğer bu adaptasyona cevap yeterli olmazsa gestasyonel diyabetes mellitus gelişebileceği yönünde fikirler ortaya atılmıştır. Ancak bugünkü bilgilerimize göre GDM etyopatogenezi bilinmemektedir.Kisspeptinler yeni keşfedilen ve birçok fonksiyonları olan peptitlerdir. Kisspeptinlerin plazma seviyelerinin gebelikte önemli oranda arttığı bilinmektedir. Yapılan deneysel çalışmalarda pankreasta insülin salınımı üzerinde önemli regülatuar fonksiyonları olduğu gösterilmiştir. Kisspeptin?10 insülin salınımını artırdığı, kisspeptin?13 ün ise insülin salınımını azalttığı belirlenmiştir.Bu çalışma; Sağlıklı gebeler ile GDM'li gebeler plazma Kisspeptin düzeyleri karşılaştırılmış ve GDM etyolojisinde kisspeptinlerin rolleri araştırılmıştır.Çalışmamızda; Kisspeptin?10 ve kisspeptin?13 düzeyleri gestasyonel diyabetes mellituslu grupta normal gruba göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Serum insülin seviyeleri GDM'li grupta düşük bulunmuştur. Normal gebelerde Kisspeptin-10 ile kisspeptin-13 arasında anlamlı olarak pozitif korelasyon belirlenirken (p<0,05) , gestasyonel diyabetes mellituslu grupta bu korelasyon tespit edilmedi.Sonuç olarak gebelikte kisspeptinlerin plazma seviyelerinin önemli oranda arttığı bilinmektedir. Gestasyonel diyabetes mellitus etyopatojenezinde suçlanan ve gebelikte seviyeleri artan prolaktin, HPL, progesteron, östrojen, kortizol ve büyüme hormonu gibi kisspeptinlerinde rolleri olabilir.Anahtar kelimeler: Gestasyonel Diyabetes Mellitus, kisspeptin-10, kisspeptin-13
Gestasyonel diyabetes mellituslu hastalarda ghrelin, obestatin ve preptin düzeylerinin ve aralarındaki ilişkinin karşılaştırılması
Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM), gebelikte ilk kez ortaya çıkan her derecedeki glukoz toleransının bozulmasıdır.Bu çalışmada, GDM'li gebeler ile sağlıklı gebelerde karbonhidrat metabolizmasında rolleri olduğu bilinen açile ghrelin, desaçile ghrelin, obestatin ve preptin'in gebelik dönemindeki ve postpartum dönemdeki serum seviyelerinin belirlenmesi, aralarındaki olası ilişki veya ilişkilerin saptanması ve bu hormonların GDM patofizyolojisindeki olası potansiyel rollerinin açıklığa kavuşturulması amaçlanmıştır.Çalışmaya 20 GDM'li gebe ve 20 sağlıklı gebe dahil edildi. Olguların tümünden 24-28. gebelik haftalarında ve postpartum 24. saatten sonra açlık venöz kan örnekleri alındı. Hormonlar ELİSA yöntemi ile analiz edildi.Bu çalışmada, gebelik döneminde GDM grubunda serum desaçile ghrelin (p=0.013) düzeyi istatistiksel belirgin düşük bulundu. Kontrol grubu ile GDM grubu arasında serum açile ghrelin, obestatin ve preptin düzeyleri arasında istatistiksel fark yoktu. Gebelik dönemi ile karşılaştırıldığında postpartum dönemde serum açile ghrelin (p=0.0001), desaçile ghrelin (p=0.0001), obestatin (p=0.006) ve preptin (p=0.0001) düzeyleri her iki grupta da istatistiksel daha yüksek bulundu. Gebelik döneminde GDM grubunda; desaçile ghrelin ile açile ghrelin (p=0.008) arasında, desaçile ghrelin ile preptin (p=0.0012) arasında ve preptin ile insülin (p=0.039) arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç olarak her üç hormonun da bariz insülin direncinin olduğu GDM grubunda hem de insülin direnci olduğu bilinen sağlıklı gebe grubunda; gebelik dönemine göre postpartum dönemde istatistiksel artış göstermeleri nedeniyle GDM patofizyolojisinde rol oynadıkları düşünülmektedir. Ancak GDM grubunda gebelik döneminde sağlıklı gebe grubuna göre istatistiksel olarak düşük tespit edilen ve postpartum dönemde istatistiksel artış gösteren desaçile ghrelinin GDM patofizyolojisinde daha önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Gestasyonel Diyabetes Mellitus, Ghrelin, Obestatin, Preptin
İntrauterin gelişme geriliği olan olgularda kisspeptin serum düzeylerinin araştırılması
Doğum ağırlığının gestasyonel yaş için 10. Persentil ve altında olması intrauterin gelişme geriliği (İUGG) için en sık kullanılan tanımdır. İUGG etyolojisinde feto-plasental nedenler önemli bir yer tutar. Yapılan çalışmalarda kisspeptinlerin plasentada yoğun bir şekilde salgılandığı, trofoblastlar üzerinde parakrin ve endokrin regülatör fonksiyonlarının olduğu ve trofoblast invazyonunu engellediği gösterilmiştir.Bu çalışma; İUGG saptanan gebeler ile sağlıklı gebelerde, trofoblast invazyon inhibisyonuna sahip olduğu bilinen Kisspeptin-10'un gebelik dönemindeki serum düzeylerinin belirlenmesi ve bu hormonun İUGG etyopatogenezindeki olası potansiyel rolünün açıklığa kavuşturulması amacıyla planlanmıştır.Çalışmaya İUGG saptanan 30 gebe ve sağlıklı 30 gebe dahil edildi. Çalışma ve kontrol grubunun gestasyonel haftaları açısından anlamlı fark yoktu. Tüm olguların demografik verileri, labaratuvar değerleri ve Doppler Ultrasonografi (USG) sonuçları kaydedildi. Olguların tümünden doğum öncesi venöz kan örnekleri alındı. Kisspeptin-10 ELISA yöntemiyle çalışıldı. Sonuçların değerlendirilmesinde Independent-Samples T testi kullanıldı. Çalışılan parametrelerin birbirleriyle ilişkisi Spearman korelasyon analizi ile degerlendirildi. p<0.05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Çalışmamızda; İntrauterin gelişme geriliği olan gebe grubunda serum Kisspeptin-10 düzeyleri, sağlıklı gebe grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Çalışma ve Kontrol gruplarının Kisspeptin-10 serum düzeyleri sırasıyla 3159,96±1345,74 pg/mL ve 4456,50 ±2989,32 pg/mL idi.Sonuç olarak; Kisspeptin-10'un intrauterin gelişme geriliği patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülebilir. İUGG gelişimini önceden tahmin etmede, tanı ve takibinde Kisspeptin-10 marker olarak kullanılabilir.
Anterior vaginal duvar prolapsusu onarımında kullanılan klasik kolporafi anterior ile mesh ile anterior onarım operasyonlarının karşılaştırılması
Pelvik Organ Prolapsusu (POP)'un cerrahi tedavisinin başarısında hedef; semptomların giderilmesi, anatomik ve subjektif kürün sağlanması, seksüel ve visseral fonksiyonların iyileştirilmesidir. Bu çalışmada POP anterior kompartman defektlerinin tedavisinde, klasik Kolporafi Anterior ile yeni bir teknik olan Mesh ile Anterior Onarım operasyonlarının kısa dönem sonuçları, komplikasyonları ve yaşam kalitesine olan katkıları karşılaştırıldı.Bu çalışma, Haziran 2009- Aralık 2010 tarihleri arasında kliniğimize başvuran semptomatik sistosel (Evre II ve daha yüksek) tanısı alan 37 hastada yapıldı. 20 hastaya konvansiyonel Kolporafi Anterior ve/veya ek operasyonlar uygulandı ve Kontrol grubu olarak adlandırıldı, 17 hastaya ise Mesh ile Anterior Onarım ve/veya ek operasyonlar uygulandı. Demografik özellikler, anamnez, yaşam kalite ve semptomları değerlendiren anketler (PISQ-12, PFIQ-7, PFDI-20, PSI-QOL formları) dolduruldu. Klinik muayenede pelvik organ prolapsusu, POP-Q derecelendirme sistemine göre yapıldı. Operasyonun tipi ve süresi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastanede kalış süresi, hasta memnuniyeti kaydedildi. Postoperatif anketler tekrar dolduruldu. Hastalar 1. ve 6. haftalarda tekrar değerlendirildi.Mesh grubunda hasta memnuniyeti anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,001). Her iki operasyon grubunda anatomik düzelme ile yaşam kalitesine katkı oranları benzerdi. İstatiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmamakla birlikte, Mesh grubunda anatomik başarı %82, Kontrol grubunda %60 idi. Subjektif kür oranı ise Mesh grubunda %100, Kontrol grubunda %70 saptanmıştır. Mesh grubunda operasyon süresi istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzun tespit edilmiştir (p=0,001).Kolporafi Anterior ve Mesh'le Anterior Onarım operasyonlarının kısa dönem başarı oranları benzer olmakla birlikte, Mesh uygulaması yüksek hasta memnuniyeti ve subjektif kür oranı ile daha avantajlı gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Pelvik organ prolapsusu (POP), mesh, kolporafi, anterior vaginal duvar
Hiperemezis gravidarum ve sağlıklı gebelerde Ghrelin, Obestatin, Nesfatin-1 ve Leptin düzeylerinin karşılaştırılması
Hiperemezis gravidarum (HEG), kilo kaybı, dehidratasyon, hidroklorik asit kaybına bağlı alkaloz ve hipokalemiye neden olan şiddetli kusma olarak tanımlanmaktadır.Bu çalışmada, hiperemezis gravidarumlu hastalar ile sağlıklı gebeler arasında ghrelin, obestatin, nesfatin-1 ve leptin düzeylerini karşılaştırmak ve böylece hiperemezis gravidarum etiyolojisi hakkında yeni bilgiler elde etmek amaçlanmıştır.Çalışmaya 20 HEG'lu gebe ve 20 sağlıklı gebe dahil edildi. Olguların tümünden açlık venöz kan örnekleri alındı. Hormonlar ELİSA yöntemi ile analiz edildi.Gebelik döneminde leptin (p= 0.013) düzeyi HEG grubunda sağlıklı gebe grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük bulunurken; açile ghrelin, desaçil ghrelin, obestatin ve nesfatin düzeyleri açısından HEG grubuyla Sağlıklı Gebe grubu arasında istatistiksel fark bulunamadı. HEG ve Sağlıklı Gebe grupları lipit parametreler açısından karşılaştırıldığında trigliserit, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol değerleri istatistiksel olarak HEG grubunda daha düşük saptandı.Sonuç olarak HEG grubu gebeler uzun süreli açlık ve beslenme yetersizliği nedeniyle vucut yağ kitlesi azalmış olabilir, buna bağlı olarak leptin düzeyleri düşük çıkmış olabilir. Yine leptin düzeyleri ile BMI değerleri arasında da pozitif korelasyon olup bu istatiksel olarak anlamlı izlenmiştir. Bu sonuç da leptin düzeylerinin HEG grubunda daha düşük çıkmasını desteklemiştir. Çalışmamamızda trigliserit, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol değerleri istatistiksel olarak HEG kadınlarda istatiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p= 0,001, p= 0,007, p= 0,0009). HEG grubu kadınlar beslenememe ve kusmalara bağlı uzun süreli açlık durumları söz konusu olmakta buda lipolizi tetiklemektedir. Lipolizde de öncelikle trigliseritlerin ve trigliserid yoğun kolesterolün (VLDL kolesterol) yıkımı gerçekleştiğinden bu sonuçlar bu kurama göreme yorumlanabilir.
HELLP sendromunda serum-plasental salusin ve ghrelin düzeylerinin araştırılması
Hemoliz, yükselmiş karaciğer enzimleri ve düşük trombosit sayısı ile karakterize HELLP Sendromu preeklampsinin şiddetli bir formudur.Bu çalışmada, HELLP Sendromlu gebeler ile sağlıklı normotansif gebelerde açile ghrelin, desaçile ghrelin, salusin- ? ve salusin- ? 'nın maternal serum-plasental seviyelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda bu biyokimyasal belirteçler ve HELLP Sendromu arasındaki olası ilişkiler araştırılmıştır. Bütün bu hormonların kardiovasküler sistem üzerinde potansiyel hipotansif etkileri mevcuttur.Çalışmaya 15 HELLP Sendromlu gebe, kontrol grubu olarak 15 sağlıklı sezaryan ile doğum yapan gebe, 15 sağlıklı normal doğum yapan gebeler dahil edildi. Olguların tümünden prepartum ve postpartum açlık venöz kan örnekleri alındı. Hormonların serum ve plasenta düzeyleri ELİSA yöntemi ile analiz edildi. Dokular Avidin-Biotin-peroxidase Complex (ABC) yöntemi kullanılarak immünohistokimyasal olarak boyandı.Çalışmamızda HELLP sendromlu hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, desaçile ghrelin (p<0.01) ve salusin- ? (p<0.05) serum düzeyleri, hem prepartum hem postpartum dönemde istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu. Ancak salusin- ? (p<0.01) serum düzeyleri, normotansif gebelerden anlamlı oranda yüksek bulundu ve prepartum dönemde açile ghrelin (p<0.05) düzeyleri HELLP sendromlu hastalarda normotansif gebelere göre anlamlı oaranda yüksek saptandı. HELLP sendromlu hastalarda plasental desaçile ghrelin (p<0.01) ve salusin- ? (p<0.01) düzeyleri normotansif hastalardan anlamlı oranda düşük saptandı, ama plasental açile ghrelin (p<0.01) düzeyleri HELLP sendromlu hastalarda normotansif kadınlara göre anlamlı oranda yüksek bulundu.Sonuç olarak açile ghrelin, desaçile ghrelin, salusin- ? ve salusin-ß'nın HELLP sendromu patofizyolojisinde vazokonstrüksiyon mekanizması ile önemli rol oynadıkları düşünüldü.
Gestasyonel diyabetes mellituslu hastalarda serum Nesfatin-1 düzeyleri
Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM), gebelikte ortaya çıkan glukoz toleransının bozulmasıdır. GDM'lu kadınlarda hayatın ileri dönemlerinde de glukoz intoleransı gelişme riski yüksektir. Yapılan taramalar hem gebelik döneminde hem de gebelik sonrası döneme ışık tutmaktadır.Bu çalışma da, son zamanlarda keşfedilen, glukoz metabolizması, obezite, insülin rezistansı ve iştah kontrolünde rolü olduğu düşünülen bir hormon olan nesfatin-1'in GDM'li gebeler ile sağlıklı gebelerde, gebelik ve postpartum dönemdeki serum seviyelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Böylece GDM ile nesfatin-1 arasındaki olası ilişkilerin saptanması ve bu hormonun GDM patofizyolojisindeki olası potansiyel rollerinin açıklığa kavuşturulması hedeflenmiştir.Çalışmaya yaş ortalaması 30, 25±25 olan 20 GDM'li gebe ve yaş ortalaması 27.80±5, 34 olan 20 sağlıklı gebe dahil edildi. Bu olguların tümüne 24-28. gebelik haftalarında glukoz tolerans testleri yapıldı. Yine olguların tümünden 24-28. gebelik haftalarında ve postpartum 24. saatten sonra açlık venöz kan örnekleri alındı. Hormonlar ELİSA yöntemi ile analiz edildi.Bu çalışmada, gebelik döneminde, hem GDM grubunda, hem de kontrol grubunda nesfatin-1 düzeyinin, postpartum döneme göre düşük olduğu izlendi. Ancak GDM'li grupta sağlıklı gebelere göre serum nesfatin?1 düzeyi (p<0.010) istatistiksel olarak daha düşük bulundu. Postpartum dönemde ise nesfatin-1'in GDM'li grupta daha fazla olmak üzere her iki grupta arttığı izlendi. Postpartum dönemde GDM grubu ile kontrol grubu arasındaki değerler arasında ise istatistiksel fark saptanmadı (p=0.239).Sonuç olarak, GDM grubunda daha anlamlı olmak üzere gebelikte Nesfatin-1 düzeylerinin postpartum döneme göre daha düşük bulunması bu hormonun GDM patofizyolojisinde rol oynadığını düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Gestasyonel Diyabetes Mellitus, Nesfatin-1
Polikistik over sendromu olan hastalarda epikardial yağ dokusu kalınlığının metabolik sendrom parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Polikistik Over Sendromu (PKOS), kadınlarda hiperandrojenik kronik anovulasyon ile karakterize olan heterojen bir endokrinopatidir. Patofizyolojisinde insülin rezistansı ve sonrasında gelişen hiperinsülineminin önemli rolü bulunmaktadır. Santral yağ birikiminin bu hastalardaki metabolik ve endokrinolojik sekellerdeki katkısı önemlidir. İnsülin rezistansı ve santral obezite, PKOS ve Metabolik Sendrom'un ortak etyopatogenezinde suçlanan faktörler olarak kabul edilmektedir. Embryolojik olarak abdominal visseral yağ dokusu ile aynı orjine sahip olan epikardiyal yağ dokusu, visseral yağ doku miktarını belirlemede kullanılabilen bir yöntemdir. Metabolik Sendrom'da abdominal visseral yağ dokusunun bir belirteci olarak kabul edilen ve çeşitli metabolik bozukluklarla korelasyonu olduğu gösterilen ekokardiyografik epikardiyal yağ dokusu kalınlığı, PKOS gibi uzun dönem metabolik komplikasyonları olan bir hastalıkta daha önce çalışılmamış bir parametredir. Bu çalışmada, PKOS'u olan hastalarda ekokardiyografi ile epikardiyal yağ doku kalınlığı belirlenmiş, bu ölçüm sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmış ve metabolik sendrom parametreleri ile ilişkisi değerlendirilmiştir. PKOS olan olgularda ortalama epikardiyal yağ dokusu kalınlığı; parasternal uzun aksta 6,95 ± 1,84 mm., parasternal kısa aksta 6,76 ± 1,99 mm. bulunmuştur. Kontrol grubundaki hastaların ekokardiyografik epikardiyal yağ dokusu kalınlıkları ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) bir fark tespit edilmiştir. Ancak PKOS hastalarında, epikardiyal yağ doku kalınlığı ile herhangi bir kardiyak veya metabolik risk parametresi arasında pozitif veya negatif bir korelasyon tespit edilmemiştir. Epikardiyal yağ dokusu, bağımsız bir faktör olarak, PKOS olan hastalarda daha kalın bulunmuştur. Epikardiyal yağ dokusunun PKOS'lu hastalardaki öneminin tespiti, daha fazla ve geniş klinik profildeki hastaların dahil edildiği ileriki çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.
Yardımcı üreme teknikleri ile tedavi edilen olgularda anti mülleryan hormon düzeyinin kötü over yanıtını belirlemedeki tanısal değeri
Kötü ovaryen rezerv kontrollü ovaryen stimulasyon yapılan olgularda tedavi başarısını azaltmaktadır. Bu çalışmada görülme sıklığı gitikçe artan yardımcı üreme teknikleri ile tedavi edilen ve gonadotropinlere kötü ovaryen yanıt gösteren hastalarda AMH düzeylerinin ovaryen yanıtı ve gebelik oluşum hızını ön görmedeki etkinliğini belirlemektirÇalışmamıza Ekim ?Şubat 2009 tarihleri arasında kliniğimizde IVF tedavisi başlanan, toplam 98 primer infertil olgu prospektif olarak dahil edilmiştir. Üniversitemiz etik komitesi tarafından çalışmaya onay alındı. Kontrollü ovaryen hiperstimulasyona verilen yanıta göre 3 ve daha az oosit toplanan veya yetersiz over yanıtı nedeniyle siklusları iptal olan vakalar kötü ovaryen yanıtlı olarak tanımlandı. Ovaryen yanıt, klinik gebelik elde edilmesi ve siklus iptallerine göre olgular gruplara ayrıldı ve gruplar arasındaki hormonal, sonografik ve demografik özellikler karşılaştırıldıÇalışmamızın sonucunda kötü ovaryen yanıtlı olgularda AMH, AFS düzeyleri düşük yaş ve b FSH yüksek bulundu. Kötü ovaryen yanıtı predikte etmekte en etkin parametrenin bazal AMH düzeyleri olduğu saptandı. Kötü ovaryen yanıtın belirlemek için ROC analizinde AUC 0,89 (%95 CI 0,82-0,97) bulundu. ROC analizine göre %86 sensitivite ve %85 spesifite ile eşik değeri 0,94 ng/ml olarak belirlendi. Klinik gebelik oluşan olgularda AMH ve AFS'nin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu, klinik gebeliği predikte etmede en etkin parametrelerin AFS ve AMH olduğu saptandı. ROC analizinde AFS ve AMH için AUC 0,74 ve 0,72 olarak bulundu. AMH ve AFS siklus iptali olan olgularda anlamlı şekilde düşük olarak saptandı ancak siklus iptalini ön görmede en etkin ve tek bağımsız değişkenin b FSH olduğu saptandı.
Osteoporoz risk faktörleri arasında çinkonun yeri
Kemik hastalıkları içinde en sık görülen ve önemli bir halk sağlığı problemi olan OP; düşük kemik kütlesi ve kemik dokusunun mikroyapısının bozulması sonucu kemik kırılganlığının artması ile karakterize sistemik bir iskelet hastalığıdır. Çalışmada amacımız, osteoporoz risk faktörleri ve serum çinko düzeyinin osteoporozdaki rolünü incelemektir.Çalışmamıza, Ocak-Nisan 2009 ayları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Menopoz Polikliniği' ne başvuran ve kemik mineral dansitesi ölçümü yapılan kadınlardan, osteoporoz saptanan 100 çalışma ve normal sınırlarda kemik mineral dansitesi saptanan 133 olgu kontrol grubu olmak üzere, toplam 233 olgu dahil edildiÇalışmaya aldığımız olgularda OP risk faktörlerini sorgulayarak, çinko eksikliğinin bu risk faktörleri arasındaki yerini tayin etmek ve OP patofizyolojisinde rolünü saptamak için serum çinko düzeylerini ölçtükGravida, parite, ilk gebelik yaşı, menarş yaşı, OKS kullanımı, eğitim düzeyi, meslek grupları, süt, yoğurt, peynir tüketimi, sigara kullanımı ve ailede OP anamnezi bakımından gruplar arasında fark yoktu. Her iki grupta alkol tüketimi yoktu. Her iki grupta gıda ile alınan kalsiyum miktarı yetersiz olarak hesaplanmıştır. Her iki grupta 40-70 yaş arası KMD değerleri anlamlı değişim göstermemekle beraber, grafiksel bir düşüş gösterdi. Kontrol grubunda daha belirgin olmakla üzere HRT kullanımının daha fazla olduğu 50-60 yaş arası bu düşüş, artış lehine bir değişim gösterdi. BMI, OP grubunda anlamlı olarak düşük saptandıKontrol grubunda abortus sayısı daha fazla, reprodüktif süre, HRT kullanımı ve süresi daha uzun, cerrahi menopoz sayısı daha fazla, OP grubunda menopoz yaşı daha erken, sedanter yaşam, kahve tüketimi daha fazla, fraktür hikayesi daha çok iken; doğal olarak KMD değerleri daha düşük saptandı. Özellikle postmenopozal dönemde osteoporoz riski taşıyan olguların erken dönemde saptanabilmesi için rutin takipler esnasında genis spektrumlu risk faktör sorgulaması önemlidir.Çalışmamızın sonucunda ortalama serum çinko seviyeleri, OP grubunda kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.OP birçok etkenin rol oynadığı kemik gücü kaybıdır. Populasyonumuzda, fiziksel aktivite ve HRT kullanımı koruyucu faktörler; sigara kullanımı, kahve tüketimi, üretkenlik süresinin kısalığı ve erken menopoz yaşı önemli risk faktörleri olarak saptanmıştır. Osteoporoza karşı korunmada, fiziksel aktivite, sigarasız ve kahve tüketiminin sınırlı olduğu yaşam stili önemlidir. Üretkenlik süresini optimize etmek amacı ile gereksiz over cerrahisinden kaçınmak veya sınırlı tutmak gerekir. OP grubunda saptanan düşük çinko düzeyinin rolü tam bilinmemektedir. Çinkonun OP etyolojisi ve gelişim mekanizmasındaki rolünü belirleyebilmek için geniş olgu sayılı ve uzun süreli kontrollü prospektif toplumsal çalışmalara ihtiyaç vardır. Ancak çinkonun birçok biyolojik fonksiyonda rol oynadığı düşünülür ise çinkodan fakir beslenmemeye dikkat etmek gerektiği söylenebilir.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekoloji Polikliniğine başvuran kadınlarda servikal human papillomavirus prevalansı ve demografik faktörlerle ilişkisi
Serviks kanseri dünyada en sık görülen kadın kanserlerinden biridir. Kadınlar arasında kansere bağlı ölümler içinde ikinci sırada yer almaktadır. Yapılan çalışmalar serviks kanseri için temel risk faktörünün Human Papillomavirus (HPV) olduğunu göstermiştir. Birçok ülkede HPV tiplerinin prevalans çalışması yapılmış olmasına karşın ülkemize ait veriler oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada ülkemizdeki HPV tiplerinin prevalansı ve çeşitli risk faktörleri ile olan ilişkisi belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmaya toplam 673 hasta dahil edildi. Hastalardan HPV DNA için servikal örnek alındı. Elde edilen servikal sürüntüden PCR yöntemi ile HPV DNA çalışıldı. Hastaların yaş ortalaması 40±10,9 idi. Olguların %13,5'inde HPV DNA pozitif olarak saptandı. Olguların %5,1'inde HPV Tip 16, %1,5'inde HPV Tip 18, %0,6'sında HPV Tip 31, %0,9'unda HPV Tip 53 , %3'ünde DR HPV tipleri, %2,5'inde diğer YR HPV tipleri pozitif idi. Olguların medeni durumu, ilk koit yaşı, partner sayısı, parite ve sigara kullanımı ile HPV DNA pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. Çalışmamız ülkemizde kadınlar arasında HPV prevalansının tahmin edilenden daha yüksek olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak; bu bulgular Türk kadınlarının HPV infeksiyonu ve aşıları hakkında bilinçlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir.
Rat endometriozis modelinde resveratrolün etkileri
Endometriozis, endometrial gland ve stromasının uterin kavite dışında ektopik yerleşmesi olarak tanımlanır. Özellikle reproduktif çağdaki kadınlarda dismenore, disparoni, kronik pelvik ağrı ve infertilite gibi bulgularla karşımıza çıkar. Östrojen bağımlı bir hastalıktır ve konvansiyonel endometriozis tedavisi hipoostrojenizm oluşturmaya dayanmaktadır. Fakat hipoostrojenizme bağlı oluşan yan etkiler uzun süre kullanılmasını kısıtlamaktadır.Endometriozisin oluşumundan çeşitli mekanizmalar sorumlu tutulmakla birlikte, endometriozisin oluşumu ve devamında inflamatuar yanıtın ve anjiogenezisin önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Bizim çalışmamızın amacı, antiinflamatuar ve anjiogenezisi inhibe edici etki gösteren resveratrolün rat endometriozis modelinde etkilerini araştırmaktır.Çalışmamızda 24 rat'a 3 laparotomi yapıldı. 1. laparatomide ektopik endometriotik odaklar oluşturuldu. 2. laparotomide odakların tedavi öncesi boyutları ölçüldü ve peritoneal sıvı örnekleri alındı. Sonra,24 rat randomize olarak 3 gruba ayrıldı. Grup I'e resveratrol, 60mg/kg/gün (peroral, 21 gün); Grup II'ye GnRH analoğu, Löprolid asetat,1mg/kg, subkutan, tek doz verilirken; Grup III'e kontrol grubu tedavi verilmedi. Medikal tedavi sonrasi 3. laparotomi yapılarak, endometrial odakların boyutları ölçüldü, peritoneal sıvı örnekleri alındı ve endometrial odaklar histopatolojik skorlama için eksize edildi.Çalışmamızın sonucunda, tedavi öncesi ve sonrası endometrial odakların ortalama yüzey alanları, peritoneal sıvıdaki VEGF ve MCP-1 düzeyleri karşılastırıldığında Grup I (resveratrol grubu) ve Grup II (GnRH analoğu grubu)'de kontrol grubuna göre istatsitiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur. Tedavi sonrası bakılan histopatolojik skor ve kan VEGF ve MCP-1 düzeyleri Grup I (resveratrol grubu) ve Grup II (GnRH analoğu grubu)'de kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulunmuştur.Çalışmamızda, resveratrolün rat endometriozis modelinde, peritoneal sıvıda ve serumda VEGF ve MCP-1'i azaltıp, anjiogenezisi olumsuz yönde etkileyerek ve antiinflamatuar etki oluşturarak endometriotik odaklarda küçülme sağladığı gösterilmiştir.Rat endometriozis modelinde, oluşturulan endometriotik odaklar üzerinde resveratrolün etkilerini araştıran çalışmamızın, resveratrol ve endometriozis ile ilgili yapılacak çalışmalara yol gösterebileceğini ve endometriozis tedavisinde yeni bir umut oluşturabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: resveratrol, angiogenezis, endometriozis, vaskülar endotelyal growth faktör, monosit kemotaktik peptit
Endometriozis etyopatogenezinde Apoptozis-kaspaz 3 ve Matriks Metalloproteinaz 2'nin degerlendirilmesi
Endometriozis benign, östrojen bağımlı ve etyopatogenezi hala anlaşılamamış olan bir hastalıktır. Apoptozis, ötopik endometrial fonksiyonun regülasyonunda önemlidir. Endometrioziste, uterin kavite dışında bulunan ektopik doku uygun stimulusa cevap olarak ya hücresel proliferasyonu artırır ya da apoptozisi azaltır. Matriks metalloproteinazlar, ekstraselüler matriks yıkımında görevli bir enzim grubudur. Bu enzimlerin ekspresyonları menstrual ve proliferatif faz boyunca artarken, sekretuar fazda azalmaktadır. Ayrıca endometrial hücrelerin peritona invaze olup, endometriotik lezyonları oluşturabilmeleri için ekstraselüler matriks yıkımı zorunludur. Etik kurul onayı alındıktan sonra çalışmaya, endometriozisi olan 30 olgu hasta grubu, endometriozisi olmayan 30 olguda kontrol grubu olarak alındı. Operasyon sırasında endometriozisli hastaların endometriotik lezyonlarından, kontrol grubunun ise endometrial dokusundan biyopsiler alındı. Ayrıca hasta grubundaki 9 olgunun ötopik endometriumundan örnekleme yapıldı. Materyallerde apoptotik yüzde, kaspaz-3 (glandüler ve stromal ) ve matriks metalloproteinaz-2 (glandüler ve stromal) düzeyleri değerlendirildi. Çalışmamızda hasta grubunda apoptozis yüzdesi ve kaspaz 3 düzeyleri azalmış, MMP-2 düzeyleri artmış olarak saptandı. Sonuç olarak, çalışmamız endometriozis etyopatogenezinde değerlendirilen bu parametrelerin rolü olabileceğinin altını çizmektedir.
Kötü over yanıtı gösteren IVF sikluslarında lüteal fazda progesteron desteğine östrojen eklenmesinin gebelik oranına etkisi
Kötü ovaryen yanıtlı olgular, infertilite sorunu olan çiftler içinde önemli bir grubu oluşturmakta ve bu hastalarda hem in vivo hem de in vitro gebelik hızları çoğunlukla normal yanıtlı hastalara göre daha düşük olmaktadır. Kötü ovaryen yanıtlı hastalarda gonadotropinlerle stimulasyona yanıt olarak az sayıda folikül oluşmakta; kalitatif ve kantitatif granüloza hücre yetersizliği lüteal dönemde defektif seks steroid sentezine neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, endometriyal reseptivite ve dolayısıyla implantasyonda önemli rolü olan östrojenin, kötü ovaryen yanıt gösteren bu alt grupta lüteal faz desteği olarak verilmesinin gebelik oranına etkisini değerlendirmektir.Çalışma Aralık 2008 ? Haziran 2009 tarihleri arasında IVF merkezine başvuran 95 kötü ovaryen yanıtlı infertil hastayı içeren prospektif randomize bir çalışma olup olgular tedavi protokollerinin belirlendiği gün lüteal faz östrojen desteğine göre üç grup şeklinde randomize edilmişlerdir. Grup 1'de hastalara sadece transvajinal mikronize progesteron verilirken, Grup 2' de progesterona ek olarak 2 mg östradiol hemihidrat; Grup 3'te ise 6 mg östradiol hemihidrat ilave olarak verilmiştir.Çalışmanın sonucunda kötü ovaryen yanıtlı hastalarda lüteal faz östrojen desteği verilen iki doz grubundan sadece 2 mg / gün östrojen desteği alan grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek kaba gebelik ve klinik gebelik oranına ulaşılmıştır. Aynı etki 6 mg grubunda ise gösterilememiştir.Anahtar Kelimeler: Kötü Ovaryen Yanıt, Lüteal Faz Desteği, Östradiol, IVF
Rat fallop tüpüne uygulanan müdahalelerin over morfolojisi üzerine olan etkilerinin incelenmesi
AMAÇ: Rat fallop tüpüne uygulanan cerrahi müdahalelerin over histopatolojisi üzerine olan etkilerinin incelenmesi. GEREÇ VE YÖNTEM: Seksen adet düzenli siklusa sahip, oniki - ondört haftalık, Wistar albino cinsi rat rastgele, onaltı gruba ayrıldı ve her grup beş rattan oluşturuldu. Ratlarm sağ taraftaki fallop tüplerine, total, subtotal, parsiyel, koterizasyon ile tüp ligasyonu yapıldı. Kontrol grubundaki ratlarm sadece batını açılıp kapatıldı. Cerrahi işlemlerden bir ve altı ay sonra sağ ooferektomi yapıldı. Işık mikroskopisi altında over folikül rezervi saptandı. Corpus luteum içi anjiogenesiz varlığındaki gerileme ve ovaryan stromada fibrozis varlığı incelendi. Ordinal veriler için Mann Whitney U testi, nominal veriler için X2 testleri kullanıldı. p<0.05 anlamlı kabul edildi. Over histolojisi için incelenen parametreler arasında Spearman bağıntı analizi yapıldı (r,p,n). BULGULAR: Operasyondan sonra 6. ayda yaşlanmaya bağlı olarak over folikül rezerv elemanlarında azalma tespit edildi. Total salpenjektomi yapılan 6. aydaki grupta 4 ratta makroskopik folikül kisti (%80) tespit edildi. Mikroskopik incelemede folikül kisti sayısı arttıkça over folikül rezervi ve corpus luteum elemanları azalmakta, fibrozis ise artmakta idi. Total, parsiyel, subtotal, segmental salpenjektomi ve pomeroy ligasyonu gruplarında 6. ayda belirgin fibrozis tespit edildi. Bipolar ve unipolar koter yapılan grupların hiçbirinde fibrozis tespit edilmedi.SONUÇ: Total, parsiyel, segmental salpenjektomi ve pomeroy tüp ligasyonu, erken ve geç dönemde over histopatolojisi üzerine olumsuz etki yapabilir. Unipolar ve bipolar koter uygulanan gruplarda, hiçbir vakada fibrozis olmaması unipolar ve bipolar koter kullanımının uzun dönemde hiçbir yan etkisinin kalmadığını gösterebilir. Tüp ligasyonu yapılacak vakalarda unipolar veya bipolar koter kullanımı önerilebilir. ANAHTAR KELİMELER: Ovaryan morfoloji, salpenjektomi, rat.
IVF'de implantasyon başarısızlığı olan olguların endometriumlarından bakılan MFAP2,MFAP5, NLF2 gen ekspresyonlarının fertil grupla karşılaştırılması
İmplantasyon embriyo ile endometrium arasındaki kompleks ve sofistikeilişkinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ilişkiyi etkileyen hücreselmekanizmalar çok çeşitlidir. Bir çok molekülün rol oynadığı implantasyon olayınıçok sayıda gen kontrol etmektedir. NLF2, MFAP2, MFAP5 ise üzerinde henüzçalışılmaya başlanan ve implantasyondaki rolleri araştırılan genlerdir. Bu çalışmada,IVF yapılıp implantasyon başarısızlığı olan hastalardan siklusun geç sekretuardöneminde alınan endometrial biopsilerdeki bu genlerin ekspresyonları ile sağlıklı enaz bir yaşayanı olan ve kötü obstetrik öyküsü olmayan hastalarınendometriumlarındaki ekspresyonlarını karşılaştırmayı amaçladık. Bu genlerinekspresyonlarının IVF'te implantasyon başarısızlığı olan hastalarla sağlıklı fertilgruplardaki ekspresyonlarının karşılaştırılmasına yönelik bir çalışma bugüne kadaryapılmamıştır.NLF2 endometrial stromaya invazyonun inflamasyon aşamasında roloynadığı düşünülen bir gendir. NLF2 ekspresyonunun infertil grupta fertil gruba göreanlamlı değerde düşük olmasının bu hastalardaki bozulmuş implantasyonmekanizmasını açıklayacağı düşünülebilir.MFAP5 ve daha önce endometriumda hiç çalışılmamış olan MFAP2'ninekspresyonlarının infertil grupta sağlıklı kontrol grubuna göre ekspresyonununanlamlı derecede düşük olması bu hastalarda implantasyonun invazyon aşaması içingerekli olan inflamasyon mekanizmasındaki defekti düşündürmektedir