Ibn Haldun University
Discipline

Hukuk Anabilim Dalı

Ibn Haldun University

247

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

İş hukuku ve kişisel verilerin korunması hukuku açısından yapay zekâ destekli video mülakat uygulamaları

Bu tez, işe alım süreçlerinde işçi adaylarının işe uygunluklarının değerlendirilmesinde kullanılan yapay zekâ destekli video mülakat uygulamalarını, iş hukuku ve kişisel verilerin korunması hukuku açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. İlk bölümde; iş sözleşmesinin kurulmasına kadar olan aşamalar ele alınmış, bu sürecin dijitalleşmesiyle birlikte insan kaynakları yönetiminde yapay zekâ teknolojilerinin nasıl kullanıldığı incelenmiş ve işe alım sürecinin hukuki çerçevesi ortaya konmuştur. İkinci bölümde; yapay zekâ destekli video mülakat sistemlerinin işlevine yer verilmiş ve bu sistemlerin işleyişinde analiz edilen yüz ifadesi, beden dili, ses, konuşma ve adayın duyguları gibi verilerin işlenmesi suretiyle işe alım süreçlerinin desteklenmesinin işveren ve işçi adayı açısından avantaj ve dezavantajları değerlendirilmiştir. Tartışılan olası hukuki ve etik problemler bağlamında; algoritmik ayrımcılık, sistemlerin alabileceği kararların ön yargı barındırması ve karar verme sürecinin şeffaf olmaması kaygıları ön plana çıkmaktadır. Üçüncü bölümde ise işe uygunluğu yapay zekâ destekli sistem tarafından değerlendirilen işçi adayının kişisel verilerinin hukuki niteliği, işlenme şartları, bu süreçte veri sorumlusunun yükümlülükleri ve veri işlemenin hukuka aykırı gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkabilecek hukuki yaptırımlar açıklanmıştır. Başta Kişisel Verileri Koruma Kanunu olmak üzere, ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirme yapılmıştır. Tezin sonunda; işe alımda yapay zekâ destekli video mülakat uygulamalarının kullanılmasında sürecin şeffaflaştırılması, yapay zekâ algoritmalarının eğitiminde kullanılan verilerin tarafsızlığının artırılması ve bu alana özgü hukuki düzenlemelere duyulan ihtiyaca yönelik öneriler sunulmuştur. Çalışma, işe alım süreçlerini etkileyen ve değiştiren teknolojik gelişmelerin, temel hak ve özgürlükler ile hukuk ilkeleri ile uyum içinde ilerlemesi gerektiği fikrini temel almakta; yeni nesil işe alım yöntemlerini hukuk disiplini içinde analiz etmektedir.

Ezgi Sima Çelik
Ibn Haldun University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Üstün arza tabi olması kuralının istisnası olarak taşkın yapı

Roma hukukundan günümüze varlığını sürdüren bir ilke olan arazinin üzerinde bulunan şeylerin mülkiyetinin yine o araziye ait olması kuralına üstün arza tabi olması kuralı denir. Ancak bu kural mutlaklık taşımaz. Bazı istisnaları vardır. Bunlardan biri de taşkın yapıdır. Taşkın yapı, iki komşu taşınmazdan birinin diğerinin sınırlarını ihlal etmesi ve yapılan yapının taşması sonucu oluşur. Bu durumda kanun koyucu taşmanın bir hakka dayanıp dayanamaması, dayanmadığı takdirde ise bazı koşul ve şartlarda ne olacağına dair düzenleme yapmıştır. Bir hakka dayanılarak yapılan yapılar ana yapının bütünleyici parçası olur. Ancak arada bir irtifak hakkı yoksa bu durumda malik on beş günlük sürede itiraz etmemiş ve durum ve koşullar da haklı gösteriyorsa ve yapı maliki de iyi niyetli ise bir irtifak hakkı kurulmasını yahut taşan kısmın mülkiyetinin geçirilmesini talep edebilir. Fakat arada bir irtifak hakkı yoksa en nihayetinde taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının ihlali söz konusu olacaktır. Bu nedenle malikin de bu talepleri bertaraf etmesinin bazı yolları vardır. Malik taşkın yapı nedeni ile yapı malikine karşı el atmanın önlenmesi ve ya taşkın yapının kaldırılması ve ortada haksız işgalden kaynaklı bir zarar varsa ecrimisil davası açabilir. Bu tezin amacı, hukukumuzda var olan taşınmaz mülkiyetinin prensiplerinden biri olan bütünleyici parça (üstün arza tabi olması) kuralının istisnası olan taşkın yapı kavramını doktrin ve Yargıtay kararları ışığında incelemek ve taşkın yapı hakkında ortaya çıkan sorunları günümüz koşullarını göz önünde bulundurarak değerlendirmektir.

GayrimenkullerMülkiyetTaşkın yapı+4
Alime Aysu Öğreten
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de kentsel dönüşüm, riskli yapılar ve mülkiyet hakkına etkisi

Doktora tezi olarak hazırlanan çalışmamamızda ülkemizde her geçen gün uygulama alanı genişleyen ve hukuki zemini günbegün detaylandırılan kentsel dönüşüm konusu incelenmiştir. Öncelikle kentsel dönüşüm kavramında değinilmiş, tarihsel gelişimi ışığında ülkemiz ve dünyadaki gelişiminden bahsedilmiş, ardından ilkeleri, aktör ve yöntemleri ile normatif temellerine yer verilmiştir. Akabinde kentsel dönüşümün ülkemizdeki mihenk taşı olan ve kentsel dönüşüm yasası olarak bilinen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve Uygulama Yönetmeliği'ne değinilerek kentsel dönüşümün özel hukuk ile en ciddi kesişimi olan riskli yapıların tespiti, karar alma süreci, yıkımı ve yeniden değerlendirilmesi incelenmiş, riskli yapılardan doğan uyuşmazlıklar özellikle yargı kararları ışığında değerlendirilmiştir. Son olarak da kentsel dönüşüm sürecinde 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve Uygulama Yönetmeliğinden doğan mülkiyet hakkı sınırlandırmaları ve ihlalleri incelenmeye çalışılmıştır.

Kanunlar 6306 sayılıKentsel dönüşümMülkiyet hakkı+1
Özlem Mutlu Laboç
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası hukukta deniz yatağı faaliyetlerinden kaynaklı deniz kirliliği ve devletlerin sorumluluğu

Artan enerji ihtiyacının karşılanması ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte petrol ve doğal gaz endüstrisine olan yönelim artmıştır. Bu durum kıyı ötesi petrol ve doğal gaz faaliyetlerine olan ilgiyi de arttırmıştır. Kıyı ötesi petrol ve gaz üretimi, dünyadaki petrol ve doğal gaz talebinin ve tedarikinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak kıyı ötesi faaliyetler gerçekleştirilirken, deniz çevresinde birtakım olumsuz etkiler meydana gelmektedir. Dolayısıyla deniz kirliliğinin kaynakları arasında deniz yatağında gerçekleştirilen faaliyetler de bulunmaktadır. Deniz yatağı faaliyetleri gerçekleştirilirken uluslararası çevre hukukunun göz önünde bulundurularak, deniz kirliliğinin önlenmesi veya azaltılması, çevrenin korunması ve muhafazası için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Nitekim çevre sorunlarının yerel bir sorun olmadığı; aksine bütün toplumları etkileyen küresel bir sorun olduğu gerçeği anlaşılmış; çevre ve çevrenin korunması ile ilgili yerel, bölgesel ve küresel bazda düzenlemeler yapılmıştır. Uluslararası hukuk kirliliğe sebebiyet veren devletlerin veya bu kirliliğe sebebiyet veren kişi veya kuruluşların davranışlarından sorumlu olan devletlerin de birtakım sorumlulukları vardır. Uluslararası deniz yatağında gerçekleştirilecek faaliyetlerden kaynaklı sorumluluk konusunda ise 2011 yılında Deniz Yatağı Uyuşmazlıkları Dairesi'nin verdiği Danışma Görüşü büyük önem taşımaktadır

Deniz kirliliğiDeniz yatağıDoğal gaz+4
Figen Tabanlı
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa ve Amerika patent sistemlerinde, farmasötik nanoteknolojinin patent korunmasına dair kapsam ve sınırlamalar

Bir nesnenin milyarda birine "nano" denilmektedir. Farmasötik nanoteknoloji ilaç hazırlanırken kullanılan maddelerin test ve deneylere dayalı olarak içerik oluşturulması işleminde yararlanılan bir bilim olup hem ilacı hem de üretim yöntemini ifade etmekte kullanılır. Genel olarak eczacılık, tıp, biyoloji ve kimya başta olmak üzere malzeme, fizik gibi başkaca alanları da içerisine alacak şekilde multidisipliner şekilde vücut bulmaktadır. Farmasötik nanoteknoloji dünya çapında en inovatif konulardan biridir. İnovasyon, üretim ve ekonomi birbirinden ayrılamazlar. Bu ilişkiyi koruyabilmek için patent sistemi kurulmuştur. Bu çalışmada, önce nanoteknoloji ve farmasötik nanoteknoloji hakkında kısa bilgi verilmiş sonrasında ABD, Avrupa ve Türkiye patent sistemleri incelenmiştir. Tüm patent sistemlerinde, insan ve hayvan vücuduna uygulanan cerrahi, tedavi ve teşhis usullerinin, bu usullerde kullanılan ürünler, terkip ve malzemeler istisna olmak üzere patentlenemeyeceği anlaşılmıştır. Bu nedenle hiçbir farmasötik nanoteknoloji tedavi sürecinin, yani cerrahi, teşhis ve tedavi usulünün patentlenemeyeceği sonucu çıkmıştır. Ancak, bu usullerde kullanılabilecek farmasötik nanoteknoloji ürünleri yasak kapsamından istisna tutulmuş olduklarından patentleri kabildir. Bunun yanında, mevcut haliyle patent sistemlerinde farmasötik nanoteknoloji alanında bazı güçlükler yaşanmaktadır. Karşılaşılan sorunlar tez çalışması içerisinde detaylandırılmış, USPTO, EPO ve TÜRKPATENT veri tabanlarında bir deneme gerçekleştirilerek bu sorunlar deneyimlenmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Sözcükler Hukuk, Farmasötik Nanoteknoloji, Patent, Avrupa Patent Sistemi, Amerika Patent Sistemi

Amerika Birleşik DevletleriAvrupaFarmasötik nanoteknoloji+2
Elif Şeyda Ergen
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Birlikte kefalet

Kefalet sözleşmesi, kefilin alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından şahsi olarak sorumlu olmayı üstlendiği sözleşme türüdür. Çalışma konumuz olan birlikte kefalet ise kefalet sözleşmesinin türlerinden biri olup birden fazla kefilin, aynı borca karşı, her birinin kendi payı için adi kefil gibi, diğer kefillerin payı için ise kefile kefil gibi sorumlu olmayı üstlendiği sözleşme türüdür. Bu tanımlardan yola çıkarak çalışmamızda öncelikle; Yargıtay kararlarına atıfta bulunarak ve 818 sayılı Borçlar Kanunu'na kıyasla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun getirdiği yenilik ve değişikliklere değinilerek ilk bölümde birlikte kefalet kavramı, türleri ve sorumluluklarının kapsamı incelenmiş, ikinci bölümde ise birlikte kefilin alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkisi detaylı bir şekilde ele alınmıştır.

Birlikte kefaletKefaletKefalet sözleşmesi+2
Aybüke Ölmez
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Alacağın devrinde devredenin garanti yükümlülüğü

Çalışmamızın konusunu, alacağın devri kavramı ve alacağın devrinde devredenin garanti yükümlülüğüne ilişkindir. Alacağın devri, mevcut bir borç ilişkisinde alacaklının alacağını borçlunun rızasına gerek olmaksızın bir sözleşme ile üçüncü bir kişiye devretmesi işlemidir. Alacağın devri işlemi; alacağı devreden, alacağı devralan ve borçlu olmak üzere üç taraflı bir hukuki işlemdir. Alacağın ivazlı olarak devredildiği durumlarda, devredenin alacağın varlığına ve borçlunun ödeme gücünün mevcut olduğuna ilişkin yükümlülüğü çalışmamızın temelini oluşturmaktadır. Nitekim alacağın devri uygulamada en çok karşılaşılan kurumlardan biri olmakla birlikte, garanti yükümlülüğüne ilişkin hükümlerin kanunda özel olarak düzenlenmiş olması çalışmamızın hazırlanmasının başlıca nedenidir. Çalışmamızın ilk bölümünde; alacağın devri kavramı, alacağın devrinin hukuki niteliği, devir sözleşmesinin geçerlilik unsurları, alacağın devrinin kapsamı ve devrin hüküm ve sonuçları incelenmektedir. Çalışmamızın ikinci bölümünde alacağı devredenin garanti yükümlülüğünün anlamına, hukuki niteliğine ve alacağın devri kavramının bazı hukuki işlemler ile mukayesesine yer verilmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, alacağın ivazlı devrinde devredenin garanti yükümlülüğü detaylı olarak incelenmiştir. Çalışmamız öğretideki görüşler ve Yargıtay kararları kapsamında ele alınarak değerlendirilmiştir.

Alacakların devriGarantiGaranti yükümlülüğü+1
Elif Demiray
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çevrimiçi davranışsal pazarlama ve kişisel verilerin korunması

Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve artan internet kullanımının sonucu olarak dijital teknolojiler, hayatımızın ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanlarına erişmiş, bunları değiştirip, adeta yeniden düzenlemiştir. İnsan hayatının çeşitli alanlarında gerçekleşen bu çığır açan nitelikteki gelişmeler sayesinde, bankacılık işlemlerinden, sağlık hizmetlerine, sosyal medya kullanımından, ticaret işlemlerine kadar pek çok süreç, dijital ağlar üzerinden kolaylıkla yapılabilir hale gelmiştir. Özellikle e-ticaret alanında meydana gelen gelişmeler, dijital pazarların dünya ekonomisindeki payını gün geçtikçe artırmaktadır. Ancak ortaya çıkan küresel çaplı dijital pazarlar ve diğer her türlü çevrimiçi işlem, süreçleri kolaylaştırarak, kişilere zaman ve paradan tasarruf etmek gibi yararlar sağlarken, aynı zamanda da veri güvenliği ve mahremiyete ilişkin bir takım tehditleri de beraberinde getirmiştir. Nitekim çok çeşitlenerek yaygınlaşan dijital işlemler sırasında kayıt altına alınan kişisel verilerin miktar ve çeşitliliği ile veri hareketliliğinin artması, bu verilere üçüncü kişiler tarafından erişilerek, verilerin farklı amaçlarla farklı şekillerde işlenebilme kapasitelerini de artırmıştır. Bu durum, ilgili kişilerin, temel hak ve özgürlükler bağlamında korunan kişisel verileri üzerindeki kontrolünü zorlaştırarak, bir takım temel hak ihlallerine ve dolayısıyla da maddi-manevi kayıplara sebep olabilmektedir. Söz konusu olumsuzluklara rağmen, küresel arenada dijital dünyadan, özellikle de ortaya çıkan dijital ekonomiden alınabilecek payın bir kenara bırakılamayacağı da aşikârdır. Zira dijital dünyada var olamayan devlet, kurum ve kuruluşların gelecekte ekonomik varlıklarını parlak bir şekilde devam ettirebilmeleri olası gözükmemektedir. Tüm bunların bilinciyle, kişisel verilerin daha iyi nasıl korunması gerektiği hususu, 2000'li yıllardan itibaren Avrupa Birliği'nin ("Birlik") gündeminden neredeyse hiç düşmemiştir. Avrupa Birliği, hem Birlik'in manevi köklerinin dayandığı temel hak ve özgürlüklerin gelişen teknolojiler karşısında güncelliğini sağlamak, hem de Avrupa dijital tek pazarının oluşumunu tamamlayarak, her geçen gün gelişerek toplam ticaret içindeki payını artıran dijital ekonomiden hak ettiği payı alıp, küresel rakipleri karşısında rekabet avantajını yitirmemek amacı ile kişisel verilerin korunmasına ilişkin çeşitli yasal düzenlemeler yapmaktadır. 2018 yılında yürürlüğe giren Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü ("GVKT") de bu yolda atılmış önemli bir adımdır. Dijital çağda kişisel verilerin korunması dünya gündemini uzun süredir meşgul etmiş ve özellikle Avrupa Birliği sınırları dahilinde, bu korumanın uygun, yeterli ve gerekli şekilde sağlanabilmesine yönelik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Çalışmada öncelikle kişisel veri koruma kapsamı ve Türkiye mevzuatı incelenmiş, sonrasında ise Avrupa Birliği'nce kişisel verilerin korunması alanında özellikle de çevrimiçi davranışsal pazarlama uygulamaları kapsamında yapılmış ve yapılması planlanan düzenlemeler açıklanmıştır. Dijital devrim sonucu ortaya çıkan ve çevrimiçi davranışsal pazarlama uygulamalarının neredeyse her bireye etki ettiği yeni dünya düzeninde, ilgili Avrupa Birliği düzenlemelerinin Türkiye mevzuatı ile karşılaştırılmasının da amaçlandığı bu çalışmada; tespit edilen eksiklikler gösterilmeye çalışılmış ve çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Çevrimiçi, davranışsal pazarlama, kişisel verilerin korunması.

Ceren Tuğçe Savaşçı
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ayrımcılık yasağı kapsamında engellilik ve engelli hakları

Engellilik, toplumlar tarihinin başlangıcından itibaren varlığını sürdüren birolgudur. Tarih boyunca çağın egemen olan bakış açısına göre çeşitli değerlendirilmeler yapılmıştır. Nihayetinde engellilerin, temel insan haklarına dahi erişebilmesinin önündeki temel bariyer ayrımcılık olgusu olmuştur. Toplumlar tarihinde yaşanan büyük ıstırapların temel kaynağına bakıldığında, bir yerlerde ayrımcılık olgusuyla rastlaşmak mümkündür. Temel insan hakları metinlerinin pek çoğunda farklı düzlemlerde ayrımcılık yasaklanmıştır. Bu bağlamdaki metinler, engellilik temelindeki ayrımcılıktan doğan hak ihlallerini frenleme açısından oldukça önemlidir. Esasen insan hakları metinlerinin temel amacı genel olarak insanların haklarını korumaktır. Bu bağlamda engelliler özelinde bağımsız düzenlemelere gereksinim duyulmayacağı düşünülebilir. Lakin uygulamada çeşitli güvencelerin alınması bir gereklilik olarak gözükmektedir.

AyrımcılıkEngelli haklarıEngellilik+1
Onur Akar
MEF University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Suç önleme politikaları içerisinde önleyici polis uygulamalarının önemi ve dünya örnekleri ile Türkiye uygulamalarının karşılaştırılması

İnsanlığın dünya üzerinde var olduğu tüm dönemlerde kendisini güvende hissetmek istemiştir. Bunun için her çağda güvenlik politikalarını gözden geçirerek kendisine kamu düzenini temin edebilecek uygulamalar geliştirmeye çalışmıştır. Tüm bu girişimler ve tarihsel süreç insanların suç işlemesini tam anlamı ile engelleyememiştir. Bu tez çalışması, Suçla mücadele etmek için yeni alternatif uygulamalar araştırmanın yansıra benzer önleyici politikaların da tahlil edilerek başarılı olabileceği değerlendirilen uygulamaların sisteme dahil edilmesinin mümkün olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Suçun önlenmesi için yapılacak araştırmaya ayrılacak olan zaman ve maddi imkanların başarı sağlama konusunda olumlu dönüt sağlayan projelere aktarılması sürdürülebilir bir önleyici güvenlik politikaları açısından fayda sağlayabilecektir. Bu kapsamda; suç ve polisliğin tarihsel süreç içerisindeki gelişimine değinerek kamu düzeni ve kolluk faaliyetlerinin gelişimi ışığında; Türkiye'de uygulanan iç güvenlik politikaları ve polislik uygulamalarına değinip dünyada uygulanan önleyici polislik uygulamalarını Türkiye açısında uygulanabilirliğinin Değerlendirilmesine çalışılmıştır. Tarihsel süreçler ile suçun ve suçlunun ıslahı ve azaltılmasına yönelik yapılan çalışmaların günümüz kamu düzenine ulaşmamızdaki rolü tartışılmıştır. Dünyanın farklı coğrafyalarında uygulanmış ve başarıları veya gösterilen ilgilerden dolayı haberlere konu olan önleyici polislik uygulamaları irdelenerek bu uygulamaların etki alanları ve önleyici polislik uygulamalarına etkisi tahlil edilmiştir. Önleyici Güvenlik Politikalarının dünyadaki farklı örneklerinin Türkiye de uygulanan güvenlik politikalarına nasıl katkı sunabileceği değerlendirildiğinde; söz konusu uygulamaların gelişimi ve toplum için etkileri göz önünde bulundurularak yapılan tahlilde; sadece belirli idare kurumları veya sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen çalışmaların tek başına yeterli olamayacağı ortaya konularak. Yürütülen birçok Önleyici Güvenlik politikaları ve Önleyici Polislik uygulamalarında; idare, kurumlar ve toplum arasındaki işbirliği, iletişim ve disiplinin kamu düzeninin tesisinde ve sürdürülebilir güvenli bir toplumun inşasında amaca ulaşmak için ayrılmaz bir bütün olduğu ortaya konulmuştur.

GüvenlikKamu hukukuPolis+6
Tayfun Çelik
MEF University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bir devletin parçalara ayrılması durumlarında ortaya çıkan yeni devletlerin halefiyeti ve Yugoslavya örneği

Uluslararası hukukun tartışmalı konularından biri olan devletlerin halefiyeti, uygulamada devletlerin uzlaşamadıkları temel sorunlardan biri olagelmiştir. Bir devletin ülkesinin bir kısmı ya da tamamının başka bir devlet egemenliğine geçmesi olarak tanımlanabilecek olan halefiyetin; ne kavramsal çerçevesi ne de halefiyet meselesinin kapsamı konusunda bir birlik sağlanabilmiştir ki bu durum öncelikle ve ziyadesiyle uluslararası hukukun yapısından ileri gelmektedir. Bilindiği üzere uluslararası hukukta, ulusal hukukların aksine, bütün aktörleri bağlayıcı bir egemen iradenin ve aynı bağlamlı düzenlemelerin yokluğu, uluslararası hukukun çıkar eksenli politik işleyişi de göz önünde tutulduğunda, özellikle yoğun çıkar çatışmalarının yaşandığı konularda birlik sağlanmasını güçleştirmektedir. Uluslararası hukukun bu yönünün halefiyet noktasında bu denli öne çıkmasının nedeni de hiç kuşkusuz halefiyet konusunun yoğun şekilde çıkar odaklı olmasıdır. Zira uluslararası hukukun aslî süjesi olan devletlerin sona ermesi ya da devleti oluşturan unsurlarda değişikliklerin meydana gelmesi birtakım ciddi sonuçları ve sorunları beraberinde getirmektedir. Bu durum devletlerin halefiyetinin geniş kapsamından ileri gelmektedir ki; uluslararası antlaşmalar, devletlerin malvarlığı, devletlerin borçları, devletlerin arşivleri, vatandaşlık gibi önemli hususlar bu kapsam dahilindedir. Halefiyet konusunda bir birlik sağlamak adına Birleşmiş Milletler ?1978 Viyana Devletlerin Antlaşmalara Halefiyeti Sözleşmesi? ve ?1983 Viyana Devletlerin Devlet Malları, Arşivleri ve Borçlarına Halef Olma Sözleşmesi?ni kabul etmiştir. 1978 Tarihli ilk Sözleşme yürürlüğe girmiş ancak ikinci Sözleşme henüz yürürlüğe girmemiştir. Vatandaşlık konusunda da devam eden sözleşme çalışmaları da göstermektedir ki, örf ve âdet hukuku bağlamında uygulanmakta olan halefiyet konusunun yazılı hale getirilmesine, devletler arasında bir birlik sağlanmasına çalışılmaktadır. Bu çalışmada, söz konusu Sözleşmeler ve devlet uygulamaları esas alınarak halefiyet konusu ele alınmış ve Yugoslavya?nın parçalanması sonucu ortaya çıkan yeni devletlerin halefiyeti meselesi incelenmiştir. Yugoslavya?nın çok uluslu yapısı, bölgeler arasındaki ekonomik farklılıklar, milliyetçilik akımının yayılması, bağımsızlık hareketleri, azınlık sorunları gibi faktörler parçalanmaya zemin oluşturmuş, 1991?de başlayan bağımsızlık hareketleriyle birlikte Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti sona ermiştir. Çalışmamızda bu parçalanma ile gündeme gelen halefiyet vakıası ve bağımsızlıklarını ilan ederek yeni bir devlet olan Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ?ın halefiyetleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Devlet, Halefiyet, Yugoslavya, Uluslararası Antlaşma.

BağımsızlıkBölünmeHalefiyet+3
Saadet Kök
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

6446 Sayılı yeni Elektrik Piyasası Kanununa göre idarî yaptırımlar

Modernleşme ile birlikte klasik devlet anlayışı değişime uğramış ve devlete biçilen görevler farklılaşmıştır. Devlet artık şahısların sadece eğitim, sağlık, güvenlik gibi temel ihtiyaçlarını karşılamamakta aynı zamanda aktif olarak yaşamın para, kredi, mal ve hizmet piyasaları gibi ekonomik alanına da müdahalelerde bulunmaktadır. Buna göre devlet, ekonomik haklar ile yakından irtibatlı alanlardaki kamu ve özel kesim faaliyetlerini düzenlemekte, denetlemekte ve hukuka aykırı davranışları bertaraf ederek yaptırıma tabi tutmaktadır. Ülkemiz açısından da geçerli olan bu durum özellikle özelleştirme süreci ile kendisini göstermekte ve devletin etkin olarak üretime katıldığı "müteşebbis devlet" anlayışı yerini "düzenleyici ve denetleyici devlet" (regülatör devlet) anlayışına terk etmektedir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) da yukarıda bahsedilen hedefler doğrultusunda 2001 tarihli ve 4628 sayılı (mülga) Elektrik Piyasası Kanunu ile ihdas edilmiş olan düzenleyici ve denetleyici bir kurumdur. EPDK, lisans verme, tarifelendirme, uyuşmazlık çözme, yönlendirme, görüş bildirme ve yaptırım uygulama gibi faaliyetlerle enerji piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi görevini ifa etmektedir. EPDK'nın bu görevlerinden en önemlisi hiç kuşkusuz piyasa aktörlerine yaptırım uygulama yetkisidir. Nitekim EPDK ile ilgili Danıştay'a konu olan davaların ekseriyetinin idarî yaptırımlarla ilgili olması bu hususu teyit etmektedir. 2013 tarihli ve 6446 sayılı yeni Elektrik Piyasası Kanunu temel alınarak hazırlanan bu çalışma EPDK'nın yapısını, elektrik piyasasındaki kabahatleri ve EPDK tarafından bu kabahatlere uygulanan idarî yaptırımları konu edinmektedir. Çalışmada ayrıca EPDK ile ilgili Danıştay kararları ele alınmış, örnek teşkil etmesi bakımından diğer bazı ülkelerle birlikte özellikle Kanada enerji piyasasındaki regülasyon kurumları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Enerji, Regülasyon, Elektrik Piyasası, İdarî Yaptırımlar.

Elektrik Piyasası KanunuEnerji Piyasası Düzenleme Kuruluİdari yaptırımlar
Murat Ekinci
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi (adil yargılanma hakkı) bağlamında ceza muhakemesinde duruşma

Adil yargılanma hakkı, her bireyin gerek medeni hak ve yükümlülüklerine gerekse cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalara ilişkin herhangi bir davanın, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, makul bir süre içerisinde, aleni ve hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkı olduğunu ifade eder. Cezai uyuşmazlıkları çözüme kavuştururken yargılama makamı, ancak duruşma devresinde gerçekleştirilen faaliyet sonucu vicdani kanaate ulaşabilir. Dolayısıyla ceza muhakemesinde sağlıklı bir karar verilebilmesinin ön şartı duruşma devresinin sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu bağlamda duruşma devresinde sanığın adil yargılanma hakkına ilişkin gerekler göz önünde bulundurulmalı ve muhakeme bu ilkeler doğrultusunda gerçekleştirilmelidir.

Hakan Karakehya
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Devlet Memurları Kanunu kapsamında kamu görevliliğine giriş

Kamu görevliliğine giriş, kamu hizmetlerinde çalışmak isteyen herkesi ilgilendiren bir konudur. Kamu görevliliğine alınma bir haktır. Anayasanın 128.maddesinin 2.fıkrası, kamu görevliliğine alınacakların niteliklerine ve atanmalarına ilişkin düzenlemelerin kanunla yapılması gerektiğini belirterek bu hakkı güvence altına almıştır. Ancak, uygulamada Anayasanın 128.maddesinin 2.fıkrasının anlaşılmaması sorunlara neden olmaktadır.Uygulamada soruna neden olan bir başka konu, kamu görevliliğinin kapsam ve sınırlarının belirsizliğidir. Bu duruma, Türk personel rejimindeki düzenlemelerin yetersiz kalması neden olmaktadır. Doktrinde kamu görevliliğinin kapsam ve sınırları konusunda bir görüş birliği olmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi içtihatları da konuyu sistemli bir şekilde açıklama yoluna gitmemiştir. Kamu görevliliğinin ve Anayasanın 128.maddesinin sistematik bir şekilde açıklanması, kamu görevliliğine girişteki sorunların giderilmesi için gereklidir.Devlet Memurları Kanununa göre, kamu hizmetleri; memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle gördürülür. Geçici personel ve işçiler, Anayasanın 128.maddesi anlamında ve idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi sayılamaz. Sözleşmeli personelin Anayasanın 128.maddesi kapsamında ?diğer kamu görevlisi? sayılıp sayılmayacağı ise tartışmalı olmakla birlikte ağırlıklı görüş bu personeli kamu görevlisi olarak kabul etmektedir.Bu çalışmada, Devlet Memurları Kanunu kapsamında kamu görevliliğine girişe ilişkin düzenlemeler incelenerek sorun oluşturduğu düşünülen konulara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken çalışma üç bölüm halinde ele alınmıştır. İlk bölümde kamu hizmeti, kamu görevlisi gibi temel kavramlar ile kamu görevliliğine girişte Anayasal ilkeler üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, Devlet Memurları Kanunundaki istihdam şekillerine ilişkin düzenlemeye uygun olarak Devlet memurluğuna giriş ve son bölümde de sözleşmeli personel incelenmiştir.

Devlet Memurları KanunuKamu personeliMemurlar+3
Mustafa Avcı
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

İş kazası ve meslek hastalığı kavramları ve bu riskler sonucu beden gücünün azalmasından kaynaklanan tespit davaları

Şevket Güney Bigat
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Karşılaştırmalı hukukta telefon dinleme

Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerde yeni suçların ortaya çıkmasıylamevcut hukuk normlarında düzenleme ihtiyacını beraberinde getirerek, temel hak veözgürlüklerin ihlalini doğuracak türden eylemlerin önlenmesini gerektirecektir.İnsan Hakları ve Hürriyetlerini Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi' nin (İHAS)8. Maddesi ve 1982 Anayasasının 22. Maddesinde ?Haberleşme Hürriyeti? olarakkabul edilen temel hak ve özgürlüklere ciddi müdahaleler olabilmektedir.İletişime müdahale Türkiye' de ilk olarak 01.08.1999 tarihinde yürürlüğe giren4422 sayılı kanunla düzenlenebilmiştir. Bu kanun yürürlüğe girdikten sonradakısmen hukuki boyut kazanan iletişime müdahale konusunda eksiklikler ve bazısıkıntılar getirmiş, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza MuhakemesiKanunu ile adli manada iletişeme tespit ve dinleme yoluyla müdahale konusundadüzenlemeler yapılmış, eksiklikler giderilmeye çalışılmıştır. Düzenlemeden hemensonra 23 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren PVSK, Jandarma ve MİTkanunlarında değişiklik yapan kanunun yürürlüğe girmesiyle önleme amaçlı iletişimemüdahale konusunda düzenlemeler yapılmıştır.Çalışmamızın birinci bölümünde ?Karşılaştırmalı Hukukta Telefon Dinleme?detaylı olarak anlatılmış, diğer ülkelerdeki iletişime müdahalenin hukuki boyutu veuygulanması anlatılmıştır.İkinci bölümde iletişime müdahale Türk Hukuk Sistemi açısından ele alınmış,Anayasalarda 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununda ve şuanda yürürlükte olan CMK ve 5397 sayılı kanunda iletişime müdahale açıklanmıştır.Üçüncü bölümde ise Uluslar arası hukukta iletişime müdahale konusundakidüzenlemeler ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Çalışmamız sonuç bölümüyletamamlanmıştır.

Mehmet Yılmaz
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Türk hukukunda münhasır distribütörlük sözleşmesi (bölgesel koruma içeren satım ve dağıtım sözleşmesi)

Münhasır distribütörlük sözlesmesi, anlasma konusu malların, belirli bir cografi bölgede dagıtımının ve satısının, üretici tarafından, bagımsız bir tacir olan distribütöre münhasıran bırakıldıgı, çerçeve niteliginde sürekli öyle bir sözlesmedir ki, bu amaç için üretici, distribütörün bölgesinde aktif satıs yapmama ve mamullerin tamamını veya bir kısmını sözlesme süresince yalnız münhasır distribütöre gönderme yükümlülügünü üstlenmektedir. Buna karsılık münhasır distribütör ise, sözlesme konusu malları üreticinin çıkarlarını gözeterek dagıtma, malların sürümünü arttırıcı faaliyetlerde bulunarak kendi ad ve hesabına satma ve teknik servis ile müsteri hizmetlerini sunma yükümlülügünü üstlenmektedir. Tanımından anlasılacagı üzere, hukuki niteligi bakımından münhasır distribütörlük sözlesmesi, yasa ile düzenlenmeyen, karsılıklı tam iki tarafa borç yükleyen, kendine özgü yapısı olan, sürekli bir baglılık meydana getiren, çerçeve niteliginde, Rekabet Hukuku bakımından dikey bir satıs ve dagıtım sözlesmesidir. Münhasır distrübütörlük sözlesmesi isimsiz sözlesmelerin bir çesidini olusturmakta ise de, zamanla uygulamada ve farklı kanunlardaki düzenlemelerle bugünkü ismi ile anılmaya baslanmıstır. Münhasır distribütörlük sözlesmelerinin, ürün satıslarını arttırmak, markalar arası rekabetin artmasını saglamak ve tüketicinin söz konusu malı daha kolay ve çabuk bulmasına imkan vermek gibi, bir çok olumlu yönleri bulunuyor ise de; münhasır distribütörlük sözlesmeleri ancak, `'Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'' hükümlerine aykırı hükümler içermedigi ve `'Dikey Anlasmalara liskin Grup Muafiyet Tebligi'' tarafından açıkça yasak olarak nitelenmedigi sürece hukuka uygun ve geçerli kabul edilecektir.

Halil Özeriç
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Ölüme bağlı tasarrufların iptali

Temizimin konusu ?Ölüme Bağlı Tasarrufların iptali? dir. Ölüme bağlı tasarrufların Miras Hukukundaki önemi her geçen gün artmaktadır. Kişinin bir ömür boyu emek vererek sağladığı birikimin, onun ölümünden sonra kimler tarafından nasıl kullanılacağını belirlemek istemesi en doğal hakkıdır.O halde kişinin bu hakkını kullanırken nasıl bir yol izleyeceği, nelere dikkat etmesi gerektiği, son arzularının hangi şartlarda geçerli olacağı, hangi şartlarda iptale maruz kalacağı hususu da son derece önemlidir.Tezimizde ilk olarak ölüme bağlı tasarruflara ilişkin genel bilgiler verilmekte; ölüme bağlı tasarruf kavramı ve ölüme bağlı tasarruf türleri üzerinde durulmaktadır.İkinci bölümde ölüme bağlı tasarrufların geçerliliğini etkileyen sebepler anlatılmaktadır. Bu sebepleri dört ana başlık altında inceledik:-tasarruf ehliyetsizliği,-şekle aykırılık,-irade sakatlıkları ve-ölüme bağlı tasarrufun konusunun ya da ona eklenen koşul ya da yüklemenin hukuka ya da ahlaka aykırı olması.Ayrıca bu sebeplerin ölüme bağlı tasarrufu ne şekilde sakatlayacağı hususuna ve öğretideki değişik görüşlere yer verdik.Tezimizin üçüncü ve son bölümünde ise iptal davası anlatılmaktadır. Bu bölümde iptal davasının tarafları, yetkili ve görevli mahkeme, davanın hangi süreler içinde açılması gerektiği hususu ve ispat külfeti anlatılmaktadır.Sonuç bölümünde ise bu çalışmayı hazırlarken elde ettiğimiz sonuçlar yer almaktadır.

Miras hukukuÖlüme bağlı tasarrufİptal+1
Pınar Ağca Toplandı
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Kişisel verilerin korunması hukuku kapsamında çocuğun kişisel verilerinin korunması

Kişisel verilerin gizliliğini ve korunmasını sağlayan temel bir mevzuatımız olmasına rağmen çocuğun kişisel verilerinin korunması için düzenlenmiş özel bir mevzuatımız yoktur. Bunun yerine temel mevzuatlarımızdaki ilgili maddelere atıf yaparak çocuğun verilerinin korunması sağlanmaya çalışılmıştır. Çocukların veri gizliliğinin korunmasına yönelik artan tehdit, kişisel verilerin korunması için sıkılaştırılmış yasal gereklilikler sorunuyla birlikte sınırlarını genişletmektedir. Çalışmanın amacı, çocuğun kişisel verilerinin korunmasına ilişkin bir değerlendirmedir. Çocuğun kişisel verilerinin korunmasına ilişkin yasal düzenlemeleri ve bu tür verilerin toplanması ve işlenmesine ilişkin farklı yöntemleri uluslararası örneklerle ulusal düzeyde analiz etmek amaçlanmıştır. Konuyu değerlendirmeye alan bu tez çalışmasında öncelikle kişisel verilerin korunması hukukunun temel esaslarına ve teorisine değinilmektedir. Kişisel verilerin tarihsel gelişimi, temel hukuk ilkeleri ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin temel düzenlemeler ilk bölümün konusudur. İkinci bölümde ulusal ve uluslararası hukukta çocuğun neden özel bir korumaya ihtiyacının olduğuna, çocuklara yönelik doğabilecek kişisel veri ihlalleri, ihlalin kim tarafından yöneltilebileceği ve ihlallere yönelik hukuk yolları paylaşılmıştır. Bu konulara binaen, yabancı hukuk sistemlerinde uygulamalar, önlemler ve işleyişler ile hukukumuzda konuya ilişkin genel bir değerlendirme yapılarak şahsi görüşlere yer verilmiştir. Ulusal ve uluslararası hukukta verilmiş ilgili kurum ve yargı kararları, ilgili mercilerin çözüm yolları özetlenerek şahsi görüşlere yer verilmiştir.

Melisa Nur Balci
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türk iş hukukunda iş kazası ve işvereni sorumluluğu

İş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması öncelikle işverenlerin sorumluluğundadır. Elbette ki çalışanlar da iş sağlığı ve güvenliğine uygun hareket etmekle mükellef olmakla birlikte işverenin iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için birçok mükellefiyeti bulunmaktadır. Bu mükellefiyetler detaylı olarak yasalarca belirlenmiş olup temelde caydırıcılık ve çalışanın iş kazalarından ve meslek hastalıklarından korunmasını amaçlasa da yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda da cezai yaptırımlar oldukça kesin ve nettir. Yasa gereği işveren işyerinde meslek hastalıklarını engellemek, iş kazalarının olma ihtimalini asgariye indirmek için yasada belirtilen tüm tedbirleri almakla birlikte aynı zamanda yasada belirtilmese dahi iş sağlığı ve güvenliğine katkıda bulanacak tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, bunları işyerinde çalışanlar için uygulamakla da mükelleftir. Diğer bir deyişle yasada yer almadığından mütevellit işveren uygulamadığı teknolojik gelişmelerden dolayı sorumluluktan kaçamamaktadır. İşverene bu teknolojiyi takip etme yükümlülüğü aslında İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun dinamik bir şekilde meslek hastalıkları engellemek ve iş güvenliğini sağlamak için işvereni zorladığının da göstergesidir. Sosyal güvelik hukuku çerçevesinden işçinin gerek ruhen gerek ise bedenen zarar görmesine neden olan olay Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13. Maddesi'nde belirtilen hallerden birinde vuku bulmuş ise ve aynı zamanda zarar ile olay arasında illiyet bağı mevcut ise iş kazasının koşullarının oluştuğu kabul edilmektedir. Burada işverenin, iş kazasından sorumlu olabilmesi için ise çalışanın başına gelen olay ile gerçekleştirilen iş arasında da uygun illiyet bağının varlığı gerekmektedir. İlliyet bağının kesintiye uğradığı hallerde işverenin sorumlu olma durumu da bulunmaktadır. İşçinin ağır kusuru, mücbir sebepler ve üçüncü kişinin ağır kusuru olması durumunda illiyet bağı bozulmaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 417. Maddesine göre iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gereken tüm önlemlerin alınması ve İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun 4. Maddesine göre işverenin çalışanlarının sağlık ve güvenliğinin sağlaması hususunda işverenin yükümlülükleri düzenlenmiştir. Bu yükümlülüklerin ihlali durumunda işveren hem kazaya uğrayan sigortalı çalışana, eğer çalışan ölmüş ise çalışanın yarattığı destekten yoksun kalanlara ve Sosyal Güvenlik Kurumu'na karşı sorumluluk altında da kalabilmektedir. Türk Borçlar Kanunu'nun işçinin kişiliğinin korunması ile ilgili 417. Maddesine göre işveren meslek hastalığı ve iş kazasından dolayı her türlü kusurdan sorumludur. Sorumluluğun kapsamı ise işin niteliğinin ne olduğuna dair belirlenmektedir. Burada da Türk Borçlar Kanunu Madde 51 dikkate alınarak işverenin sorumluluğunun ne olduğu belirlenirken işverenin kusurunun ağırlığı göz önüne alınmaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 49. Maddesi uyarınca hukuka aykırı ve kusurlu bir fiille bir başkasına zarar verene kişinin bu zararı tanzim etme yükümlülüğü de bulunmaktadır. Meslek hastalığı ya da iş kazasından ötürü zarara uğrayan işçi ya da ölen işçinin desteğinden mahrum kalan yakınları uğradıkları maddi ve manevi zararı işvereninden talep edebilmektedir. İş kazasından mütevellit ortaya çıkan zararlara ilişkin işçi ya da işçi yakınları tarafından açılan tazmint davalarının temel amacı sigortalının ya da eğer sigortalı vefat etmiş ise desteğinden yoksun kalan kişilerin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararlarının tahsil edilmesidir. Tazminat davalarında öncelikle sigortalının bakiye yaşam süresi tablosuna göre bakiye ömrü hesaplanmaktadır. Sonrasında ise süreklilik arz eden ve maddi olarak ölçümlenebilen sosyal yardımlar da eklenerek işçinin net ücreti belirlenmektedir. Eğer işçi yaralanmış ise iş göremezlik oranının tespit edilmesi gerekmektedir. İşçinin ölmesi durumunda ise iş göremezlk oranı % 100 olarak kabul edilmektedir. Belirlenen hesap kriterlerinden sonra da maddi tazminat miktarı belirlenmektedir. Eğer kazanın ortaya çıkmasında işçinin ortak kusuru mevcut ise bu kusur oranında tazminattan indirim yapılmaktadır. Tazminat üzerinden bir indirim de sağ kalan eşin yeniden evlenme ihtimaline göre gerçekleştirilmektedir. İş kazasından dolayı sigortalıya ya da ölüm durumunda ölen kişinin hak sahiplerine kurum tarafından gerçekleştirilen yardımların sorumlu işverene rücu edilebilir olan kısmı da zarar miktarından düşülmektedir. İş kazası neticesinde ortaya çıkan maddi tazminat tutarı da böylece hesaplanmaktadır. İş kazasından dolayı ortaya çıkan manevi tazminatın belirlenmesinde Türk Borçlar Kanunu'nun 56. Maddesi gereği vuku bulan olayın özellikleri esas alınmaktadır. Kazanın vuku bulma şekli, kazaya taraf olan kişilerin kusur durumu, iş göremezlik oranı ve yaşanan acının büyüklüğü gibi hususlar manevi tazminat oranının belirlenmesinde önem arz etmektedir. İş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ile ilgili yükümlülüklerini yok sayarak ya da eksik yerine getirerek iş kazasına sebebiyet veren işverenin, söz konusu eylemlerinden dolayı Türk Ceza Kanunu'ndan dolayı da cezai sorumluluğu mevcuttur. Eğer işveren tüzel kişi ise bu durumda cezai sorumluluk tüzel kişiliği yöneten tedbir alma ve emir verme sorumluluğu olan kişi ya da kişilere aittir. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nda yer alan idari para cezaları ise sorumluluklarını yerine getirmeyen işveren için ciddi yaptırımlar anlamına gelmektedir. Özellikle cezaların tek seferlik değil, aksaklık ya da ihmal giderilene kadar her ay düzenli olarak kesilmesi işveren açısından ciddi bir caydırıcılık sağlamaktadır. Buna ek olarak yine aynı kanunda yer alan iş durdurma hükmü de bu alanda ciddi hayati tehlikeyi engellemek için önem arz etmektedir. İş durdurulması durumunda işçilerin mağduriyet yaşamaması için de yasa işçilein haklarını iş durdurulduğu sürede de güvence altına almıştır. İş sağlığı ve güvenliği hususu önleyici amaçla olsa da engellenemediği durumlarda ortaya konan maddi ve manevi tazminat ile Sosyal Güvenlik Kurumu'nun rücu hakkı da işverenin tüm tedbirleri eksiksiz alması ve aksatmadan tedbirleri de düzenli oalrak uygulamasına vesile olmaktadır.

Hakan Özkan
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İş sözleşmelerinin süreli feshi ve sonuçları (4857 sayılı İş Kanunu madde 17)

4857 Sayılı İş Kanun'u 17'nci maddesi uyarınca iş sözleşmelerinin bildirim sürelerine uyularak taraflarca feshedilmesi ve prosedürlerinin incelenmesidir.

FesihKanunlar 4857 sayılıSözleşmeler+2
Zeynep Öncü Uygun
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Hukukunda anlaşmalı boşanma protokolü

Anlaşma temeline dayalı boşanma kurumu, kanunumuzda genel boşanma sebebi olarak yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumunun özel hallerinden birisi olarak düzenlenmiştir. TMK m. 166/3'te yer alan düzenlemeye göre evliliğin en az bir yıl sürmüş olması koşuluyla eşler boşanmak için birlikte mahkemeye başvururlarsa ya da bir eşin açtığı boşanma davasını diğeri kabul ederse hâkim boşanmaya karar verebilmektedir. Bu halde taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olduğuna ve bu durumun ortak hayatın devamını beklenemez hale getirdiğine ilişkin karine bulunmaktadır. Dolayısıyla hâkim ayrıca taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olduğu hususunda kanaate varabilmek amacıyla herhangi bir araştırma içerisine girmeyecektir. Tarafların anlaşarak hâkim huzurunda boşanmak istediklerine ilişkin irade açıklamasında bulunmaları boşanmanın sebebini oluşturmaktadır. Ancak kanun, bu noktada bazı koşullar da öngörmüştür. Hâkim tarafların serbest iradeleriyle hiçbir baskı altında kalmaksızın boşanmak istediklerine kanaat getirmelidir. Ayrıca boşanmanın mali sonuçları ve velâyetle alakalı olarak taraflarca kabul edilecek düzenleme hâkim tarafından uygun bulunmalıdır. Bu düzenlemenin yazılı olarak yapılması gerekmemektedir. Sözlü olarak açıklanan irade beyanlarının duruşma sırasında zapta geçirilmesi de mümkündür. Ancak taraflar arasındaki bu anlaşma infaza olanak sağlayacak şekilde hükme esas olmalı ve gerekçeli kararda yer almalıdır. Hâkim müdahale yetkisini kullanarak taraflar arasındaki anlaşmayı kanunun emredici nitelikteki hükümleri, kamu düzeni, kişilik hakları ve ahlaka aykırılık açısından denetleyecektir. Ayrıca hâkim bu düzenlemede taraf ve müşterek çocukların menfaatinin gerektirdiği değişikliklerin yapılması hususunda taraflara açıklamada bulunarak onları yönlendirmelidir. Taraflar bu hususları yeniden müzakere etmelerine rağmen aralarında anlaşamazlarsa hâkim müdahale yetkisini kullanarak değişiklikleri bizzat kendisi yapmalıdır. Ancak bu değişikliklerin taraflarca kabul edilmesi şarttır.

Anlaşarak boşanmaBoşanmaProtokoller+3
Hande Atmaca Ülkü
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yargıcın örgütlenme özgürlüğü; Türkiye deneyimi

Türkiye'de yargı bağımsızlığı konusu özellikle son yıllarda sıkça tartışılmaya başlanmıştır. Yargı bağımsızlığını sağlamanın bir yolu da iyi eğitim almış, psikolojisi sağlam, yargı etik ilkelerine bağlı yargı mensuplarının yetiştirilmesi yanında, onların ifade ve örgütlenme özgürlüklerini uluslararası sözleşmelere uygun olarak, özgürce kullanabildikleri mesleki sivil örgütlerinin bulunmasıdır. Bu çalışmada, Türkiye'de yargı bağımsızlığı kadar tartışılan sivil yargıç örgütlerinin varlığının hukuka uygunluğu, siyasilerden gelen yargıçların dernek kurucusu olamayacakları eleştirileri, yargıçların sendika kurucusu olamayacaklarına dair inanç ve kararlar tartışılarak, konuya açıklık getirmek amaçlanmıştır. Araştırma çerçevesinde, uluslararası ve ulusal mevzuat ile doktrin taranmış, yargı mensupları arasında önceden yapılan anketlere ek bir anket yapılmış, bazı derneklerin karar defterleri taranmıştır. Türkiye'de yargıçların örgütlenmeleri önündeki yasalardan, yürütmeden, demokrasi kültüründen, amaç dışı üyeleşmeden kaynaklanan sorunlar saptanmıştır. Çalışmanın sonunda, Türkiye yargı tarihinin son 10 yılı ve sivil yargı örgütlenmesinin kısa bir özeti yapılarak, daha önce pek çalışılmamış olan bu alanda, araştırmacılara bir kaynak kazandırılmaya çalışılmıştır.

HakimlerSavcılarSendika hakkı+6
Nuh Hüseyin Köse
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

"Kullanıcı" kavramı ile karşılaşma: Hukuka bir izdüşüm araştırması

Günümüzde, insan çevresinin ağsı kapsayıcılığının etkileri giderek daha fazla hissedilir olmasına rağmen, ağsı kapsayıcılığın bir araç değil bir çevre olduğu üzerinde uzlaşıdan bahsedilemez. Kapsayıcı genel ağ çevresinde, hız ve insan ilişkisinin hukuk birikimi açısından belirsizlik yarattığını gözlemlemek, çevrenin varlığı üzerine yeni kavrayışı gerektirdiği kadar, insan nitelendirmesinin içinde bulunduğu dönüşümü de açıklayabilmeyi gerektirir. Bu dönüşümün en güçlü yansıması olan "kullanıcı" kavramını, dolayısıyla "kullanıcılaş(tırıl)mayı" anlayabilmek, yalnızca çevrenin ağsı kapsayıcılığına artan farkındalığın takibi ile mümkün olmaz. Ağsı kapsayıcılıkta insan başka, "kullanıcı" başkadır ve "kullanıcı" kavramı ardındaki örgüyü anlayabilmek, eleştirel yolculuğu gerektirir. Bu çalışma böyle bir yolculukta, hukuk birikimi açısından önemli kesişme noktalarına rastlayabilmek amacı çerçevesinde hazırlanmıştır.

Bilgisayar ağlarıHukukHukuk kuralları+6
Su Sonkan Tüter
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma usulü ve kurul kararlarının yargısal denetimi

Türk hukukunda ilk kapsamlı özel idarî usul düzenlemesi 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da yapılmıştır. Buna göre Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma usulü ve Kurul kararlarına karşı yargı yolu konuları genel olarak RKHK'nın 40 ve 55. maddeleri arasında düzenlenmiştir. "Rekabet Kurulu'nun İnceleme ve Araştırma Usulü ve Kurul Kararlarının Yargısal Denetimi" başlıklı bu tez, RKHK md. 4 ve 6 uyarınca Rekabet Kurulu'nun izlediği, yargı benzeri faaliyet olarak da anılan idarî usulü gerek millî gerekse (RKHK ve diğer rekabet mevzuatının mehazı sayılabilecek) AB mevzuat ve uygulamaları ışığında inceleme amacı gütmektedir. Ayrıca, özel idarî usullerin tam ve doğru bir şekilde incelenebilmesi buna temel teşkil eden idarî usul ve genel idarî usul kavramlarının açıklanmasından geçmektedir. Bu hukukî müesseselere ilişkin Türk hukukunda bir düzenleme bulunmaması sebebi ile belirtilen kavramlar özellikle ilmî içtihatlardan faydalanılarak incelenmiştir. Çalışma bir giriş, bir sonuç ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Türk rekabet kurallarının kısa tarihçesi, çalışmanın kapsam, sınırlandırma ve planına yer verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde idarî usul, genel idarî usul ve özel idarî usul konularına ilişkin temel bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca, RKHK md. 40-55 hükümleri bir bütün olarak ele alınarak Kurul'un izlediği usulün idarî niteliği, özel idarî usul açısından değerlendirmesi ve ilgili sürece hâkim olan ilkeler incelenmiştir. İkinci bölümde, öncelikle Kurul'un inceleme ve araştırma usulünün kendisine temel teşkil eden ve/veya buna esin kaynağı olan diğer hukukî müesseseler ile mukayesesi yapılmış, ardından Kurum/Kurul'un organik yapısı değerlendirilmiştir. Daha sonra Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma süreci içerisinde ön araştırma safhası incelenmiş ve soruşturma safhası soruşturma raporunun hazırlanmasından önceki döneme kadar ele alınmıştır. Üçüncü ve son bölümde, soruşturma raporunun hazırlanmasından sonraki dönem başlığı altında soruşturma heyeti ve teşebbüsler arasındaki rapor ve savunma teatisi, sözlü savunma toplantısı, nihaî karar safhası ve Rekabet Kurulu'nun nihaî kararlarının (usul-şekil açısından) yargısal denetimi konuları incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise konuyla ilgili tespit ve öneriler yer almaktadır.

DenetimKarar verme süreciKarar verme yöntemleri+4
Mustafa Okan Yağcı
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

6306 sayılı kanun uyarınca riskli yapılar ve yargısal denetim

Türkiye'de afet riski altındaki riskli yapıların çok olması ve doğal afetlerin oluşması ile ağır hasarlar doğurması karşısında yaygın uygulama alanı bulan kentsel dönüşüm fiziksel, mekansal, sosyal, ekonomik gibi boyutları olan çok geniş bir kavramdır. Bu yönleriyle kentsel dönüşüm, İdare Hukuku, İmar Hukuku, Kat Mülkiyeti Hukuku, Özel Hukuk gibi bir çok hukuk dalını içerisinde barındıran kapsamlı ve geniş bir kavramdır. Birden fazla amacı ve uygulama alanı olan ketsel dönüşüm 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanlarının Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" ile birlikte farklı bir hukuki boyut kazanmıştır. Söz konusu Kanun yürürlüğe girmeden önce kentsel dönüşüm ve kentsel dönüşüme dair uygulamalar doğrudan veya dolaylı olarak çeşitli mevzuatlarda dağınık bir şekilde yer almakta iken, kamuoyunda Kentsel Dönüşüm Yasası olarak da bilinen Kanun'un 31.05.2012 tarihinde 6306 sayı ile Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile birlikte derli toplu ve çelişkileri ortadan kaldıran bir hal almıştır. 6306 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesi ile birlikte kentsel dönüşüm uygulamaları ve riskli yapılara ilişkin olarak, Kanun'un gerekçesinde belirtilen amaçların öngörülen kentsel dönüşüm yöntemleri ile gerçekleştirilmesi aşamasında İdare Hukuku'nun yanı sıra diğer Hukuk dalları ve Kanuni düzenlemeler de dikkate alınarak kapsamlı ve bütüncül bir bakış açısı ile hareket edilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda, öncelikle kentsel dönüşüm kavramı, ülkemizdeki ve dünyadaki tarihsel sürecine genel olarak değinilmiş, daha sonra kentsel dönüşümün 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanlarının Dönüştürülmesi Hakkında Kanun"daki yasalaşmış hali ve dönüşüm uygulamaları ayrıntılı bir şekilde incelenerek bu uygulamalara ilişkin süreç ve doğuracağı sonuçlar ortaya konulmuştur. Bu bağlamda, kentsel dönüşüm kapsamında yapılan uygulamalar; özellikle riskli yapılara dair riskli yapı tespiti, yıkımı ve dönüşüm işlemleri sürecinde uygulamada karşılaşılan problemler ilgili ilk derece Mahkemeleri, Bölge İdare Mahkemeleri ve Danıştay kararları örnek gösterilerek açıklanmış ve mevzuatın uygulayıcı ve ilgili yargı mercileri tarafından nasıl yorumlandığı konusunda değerlendirmelerde bulunulmuştur. Bu çalışma ile kentsel dönüşüm kapsamında yapılan dönüşüm uygulamalarına ilişkin olarak uygulamada karşılaşılan sorunların idari yargı merci kararları ışığında çözülmesi amaçlanmaktadır.

AfetlerDeprem riskiKanunlar 6306 sayılı+5
Gün Yazıcı
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Medeni Usul Hukukunda mahkemelerin yetkisi

Bir davanın veya çekişmesiz yargı işinin görülmesi için neredeki görevli mahkemeye başvurulacağı konusuna ilişkin kurallar yetki kurallarıdır. Yetki kuralları çeşitli bağlantı noktaları dikkate alınarak konulur. Hangi bağlantı noktasının seçileceği ise konulan yetki kuralı ile ulaşılmak istenen amaç ya da uygulanmak istenen usul hukuku ilkesi dikkate alınarak belirlenir. Örneğin bazı hallerde henüz iddia seviyesinde olan davanın davalının yerleşim yerinde açılması gerekirken, bazı hallerde zayıf konumda olan davacının korunması amacı ile davacının yerleşim yeri mahkemesi yetkili kılınabilir. Yine bazı hallerde dava konusu bakımından delillere doğrudan ve daha hızlı ulaşım daha sağlıklı yargılama yapılması amacı ile dava konusunun bulunduğu ya da gerçekleştiği yer dikkate alınarak yetki kuralları konulur. Belli durumlarda yetki kuralı kesin olup davanın mutlaka yetki kuralında belirtilen yer mahkemesinde açılması zorunlu iken; belli durumlarda yetki kuralında belirtilen yer mahkemesinin yetkisi seçimlik yetki olup diğer yetkili mahkemelerin yetkisini ortadan kaldırmaz. Medeni usul hukukunda, hukuk mahkemelerinin yetkisi temel olarak HMK m.5-19 arasında düzenlenmiştir. Bu hükümler yanında özel kanunlarda yer alan yetki kuralları olduğu gibi, HMK'nın diğer kısımlarında yer alan bazı özel dava ve yargılama türleri için de yetkili mahkemeye ilişkin hükümler sevkedilmiştir. Uygulamada zaman zaman kanunlarda yetkili mahkemeye ilişkin kuralların öngörülmediği durumlarla karşılaşılmaktadır. Sık sık da yetki hükümlerinin yorumunda güçlükle karşılaşılan veya görüş ayrılıklarına yol açan durumlar ortaya çıkmaktadır. Mevcut yetki hükümlerinin yorumlanması ve yetki kuralı konulmamış dava ve işler bakımından yetkili mahkemenin tespitinde davanın en kolay açılabileceği, en çabuk ve en sağlıklı yargılamanın yapılabileceği ve tarafların menfaatlerinin en iyi şekilde dengede kalmasını sağlayacak yorum şekli tercih edilmelidir.

MahkemelerMedeni usul hukukuYargı yetkisi
Dilek Karademir
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yargıtay kararları ışığında yabancı hakem kararlarının Türkiye'de tenfizinde kamu düzeni

Tahkim, hukuki uyuşmazlıkların çözümünde sıklıkla başvurulan bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Uluslararası ticaretin yaygınlaşması ile birlikte uluslararası ticari uyuşmazlıkların sayısı artmış ve tahkim, söz konusu ticari uyuşmazlıkların çözümünde kullanılan oldukça etkili bir yöntem haline gelmiştir. Dolayısıyla günümüzde, söz konusu milletlerarası uyuşmazlıkları çözüme kavuşturmuş hakem kararlarının sayısı oldukça fazladır. Yalnızca yerli sayıldığı ülkelerde sonuç doğuran bir hakem kararı lehine sonuçlanmış olan taraf, söz konusu hakem kararının yabancı sayıldığı devletlerde de sonuç doğurmasını isteyebilir. Bu ihtiyacın karşılanması için söz konusu yabancı hakem kararının, diğer ülkede tanınması veya tenfiz edilmesi gerekir. Yabancı hakem kararlarının tenfizinde aranan şartlardan biri tenfizi istenen hakem kararının tenfiz devletinin kamu düzenine aykırı olmamasıdır. Yargıtay, yabancı hakem kararlarının tenfizi hakkında vermiş olduğu eski tarihli kararlarında, kamu düzenini geniş yorumlayarak tenfizi engelleyici bir tutum sergilemiştir. Yargıtay'ın bu tutumu, özellikle yabancı yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Ancak Yargıtay, ilerleyen dönemlerde konu hakkındaki görüşünü değiştirmiş ve yabancı hakem kararlarının tenfizine etki eden kamu düzenini dar ve isabetli yorumlayarak tahkimden beklenen faydaya uygun kararlar vermiştir. Yargıtay'ın söz konusu kararları, Türkiye'nin tahkim yanlısı bir devlet olduğunu ispat eder niteliktedir.

Hakem kararlarıKamu düzeniTenfiz+2
Anıl Tanyıldız
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de demiryollarının serbestleştirilmesi

Demiryolları, 1990'lardan bu yana dünyada ve özellikle Avrupa'da canlandırılma sürecine girmiş, Türkiye ise bu sürece gecikmeli olarak 2000'li yıllarda katılabilmiştir. Demiryollarının 1990'lardan başlayan canlandırılma sürecinin arkasında, neoliberal iktisadi politikalar yatmaktadır; Türkiye'de de durum farklı değildir. Demiryolu sektörü, yeniden yapılanma çalışmalarıyla serbestleştirilmiş, yeni bir yatırım alanı haline getirilmiştir. Demiryollarına yönelik söz konusu yeniden yapılandırma ve ilişkili süreçlerin, "serbestleştirme" mi yoksa "özelleştirme" mi olduğu sorusuna ekonomik açıdan farklı hukuksal açıdan farklı yanıtlar üretilebilir. Ancak serbestleştirme neticesinde ortaya çıkacak tabloya bakarak değerlendirme yapmak yanıltıcı olmayacaktır. Sözü edilen serbestleştirme sürecinde Türkiye, her ne kadar dünyadaki neoliberal politikaları takip etmiş olsa da tartışmasız birinci kaynak –her anlamda- AB olmuştur. Bununla birlikte 2008 tarihli kanun tasarıları, AB ile 2005 yılında türütülen Eşleştirme projesi, 655 sayılı KHK, 6461 sayılı Türkiye Demiryolu Ulaştırmasının Serbestleştirilmesi Hakkında Kanun, TCDD Ana Statüsü ve nihayet yönetmelik ve yönergeler tartışılması gereken konular olmalıdır.

Demir yollarıDemir yolu işletmeleriSerbestleşme+1
Mehmet Vakur Kulat
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na göre akaryakıt kaçakçılığı suçları, yaptırım rejimi ve uygulamadaki sorunları

Petrolün yanı sıra günümüzün teknolojik imkânlarıyla petrol harici maddelerden de elde edilebilen akaryakıt, en önemli enerji kaynağı olarak ulaşımdan sanayiye kadar uzanan yaygın bir kullanım alanına sahiptir. Artan nüfus, sanayileşme ve teknolojik gelişmelerle birlikte akaryakıta olan ihtiyaç artarken, akaryakıt ürünleri de çeşitlenmektedir. Her geçen gün büyüyen ve genişleyen petrol piyasasındaki akaryakıt ürünlerine olan talebin artmasıyla, bu ürünlerin bir kısmı yasal olmayan yöntemlerle karşılanmaya başlamıştır. Bu da vergi gelirlerinin kaybına, haksız rekabet ve haksız kazanca neden olmuştur. Akaryakıt kaçakçılığı fiillerinin giderek artış gösteren bir seyir izlemeye ve kaçakçılık suçları arasında önemli bir yer işgal etmeye başlamasıyla birlikte ülke ekonomisine, tüketiciye, insan sağlığına ve çevreye verdiği zararların da paralel olarak arttığı görülmüştür. Bunun önlenmesi ve akaryakıt kaçakçılığı ile daha etkili mücadele yapılması amacıyla 13 Şubat 2007 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5576 sayılı Kanun ile 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun 2.maddesine kaçak petrol tanımı (m.2/21) eklenmiş ve Ek 5.maddede de "Kaçak petrol ile ilgili ceza hükümleri"ne yer verilmiştir. Zamanla ortaya çıkan sorunlar nedeniyle 11.04.2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6455 Sayılı Kanun ile 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununda yer alan kaçak akaryakıta ilişkin ceza hükümleri 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununa aktarılmıştır. Uygulamada önemli yer tutan akaryakıt kaçakçılığı; hem nedenleri, yöntemleri ve sonuçları itibariyle hem de akaryakıt kaçakçılığı ile mücadeleye dair düzenlemelerin çeşitliliği ve zaman içerisindeki değişiklikleri itibariyle başlı başına incelemeyi gerekli kılmaktadır. Bu çalışma ile konunun hem teorik esaslarının ortaya konulması hem de uygulamada ortaya çıkan sorunların belirlenip çözüm sunulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, temel kavramlar açıklanmış ve akaryakıt kaçakçılığının nedenleri, yöntemleri ve sonuçları üzerinde durulmuş; suç genel teorisi esaslarına uygun olarak akaryakıt suçlarının incelenmesinin yanı sıra yaptırım rejimi ve usul hukukuna dair hükümler, yine uygulamadaki sorunlar bağlamında incelenmiştir.

Kanunlar 5607 sayılıKaçakçılıkKaçakçılık suçları+1
Doğan Gedik
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa Birliği ilkeleri ışığında Türk iş hukukunda toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi

Toplu iş sözleşmesi hakkı başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ILO sözleşmeleri olmak üzere, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerde koruma altına alınan temel bir haktır. Her ülkenin kendi ekonomik şartlarını göz önüne alarak etkili bir toplu iş sözleşmesi sistemi kurması uluslararası camiada hem bir yükümlülük hem de prestij konusu haline gelmiştir. Türkiye'nin Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlaması sendikal hakların uluslararası hukukta kabul edilen ilkelere uygun hale getirilmesi ile mümkündür. Türk hukukunda da Anayasa'nın 53. maddesi toplu iş sözleşmesi hakkını düzenlemektedir. Bu hakkın kullanılmasında toplu iş sözleşmesi yetki sistemi büyük önem taşımaktadır. Toplu iş sözleşmesi yapmak için işçi sendikasında aranan yetki koşulları 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun sekizinci bölümünde düzenlenmiştir. Çalışmamızda, toplu iş sözleşmesi hakkının uluslararası hukuk ve Türk Hukuku'nda dayanaklarına yer verilmiş, ehliyet ve yetki kavramları açıklanmıştır. Toplu iş sözleşmesi yapmak için aranan yetki koşulları çalışmamızın odak noktasını oluşturmaktadır. Nihayet, işçi sendikasının toplu iş sözleşmesi yetkisinin tespiti ve bu tespite itiraz prosedürü incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Toplu İş Sözleşmesi, Toplu İş Sözleşmesi Hakkı, Toplu İş Sözleşmesi Yetkisi, Toplu İş Sözleşmesi Ehliyeti, Toplu İş Sözleşmesi Yetki Tespiti, Yetki İtirazı

Avrupa BirliğiToplu iş sözleşmeleriTürk iş hukuku+1
İpek Kocagil
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yasal mal rejiminin tasfiyesinde sermaye ortaklıkları payı

Yasal mal rejiminin tasfiyesinde sermaye ortaklıkları payı adlı çalışma dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölüm yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminin kavram ve kurallarını içermektedir. Bu çerçevede rejim tanıtılmış, zaman itibariyle yürürlüğü ele alınmış, tasfiyeye egemen olan kurallar ile rejimin sona erme durumları incelenmiştir. İkinci bölümde ise, yasal mal rejiminin tasfiyesi yani artık değer hesabında ortaklık payı ele alınmış, payın edinilmiş mal olarak nitelendirilmesinin koşulları tespit edilmiştir. Bu yönde payın zaman itibariyle ve finansman kaynağı itibariyle edinilmiş mal sayılması detaylıca açıklanmıştır. Üçüncü bölümde sermaye ortaklık payının kişisel mal olarak nitelendirilmesi ile artık değer hesabında diğer kurumlar bakımından değerlendirilmesi yapılmıştır. Önce hangi koşullar altında edinilen payın kişisel mal sayılacağı, sonra pay bağlamında kişisel ve edinilmiş mal grupları arasında denkleştirme, daha sonra eklenecek değer ile değer artış payı bakımından payın durumu irdelenmiş, en son olarak paya bağlı borçlar açıklanmıştır. Son bölüm olan dördüncü bölümde, artık değer tespitinde ortaklık payına değer biçme ve buna bağlı olarak tespit edilen katılma alacağının ifası bakımından sermaye ortaklıkları payının durumu değerlendirilmiştir. Özellikle değer biçmede zaman, değerleme yöntemi üzerinde durulmuştur. Devamında katılma alacağının ifası sürecinde, ayın ile ifa olarak payın devrinin mümkün olup olmadığı ortaklıklar hukuku bakımından değerlendirilmiştir. Sonuç başlığı altında, çalışmada değişik konularla ilgili varılan sonuçlar özetlenmiştir.

DeğerlemeMal rejimiSermaye payı+1
Esra Civelek Acar
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İmar kirliliğine neden olma suçu

Tezimizin amacı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı üçüncü kısmında, "Çevreye Karşı Suçlar" başlıklı ikinci bölümünde yer alan TCK m.184'te düzenlenmiş olan imar kirliliğine neden olma suçunun detaylı bir şekilde incelenmesi ve köyden kente kontrolsüz büyük göç sonucunda artan barınma ihtiyacının kontrol dışı bir şekilde giderilmeye çalışılması sonucunda ortaya çıkan imar kirliliğinin ciddi boyutlara varan bir çevre kirliliği türü olduğu farkındalığının yaratılmasıdır. Tezimizin birinci bölümünde imar kirliliği suçunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla imar hukukuna ilişkin temel kavramlar incelenmiştir. Ayrıca çevrenin ve tez konumuz olan imar kirliliğine neden olma suçunda ceza hukukunun uygulanmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Tezin ikinci bölümünde TCK m.184'te üç ayrı fıkrada yer alan üç ayrı suç "klasik suç tipi inceleme metodu"na uygun olarak incelenmiştir. TCK m.184'te yer alan suç ile korunan hukuksal değer, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıdır. Söz konusu suçun mağduru, toplumu oluşturan herkestir. Suçun faili ise üç ayrı fıkrada yer alan her suç tipi için ayrı ayrı incelenmiştir ve TCK m.184/1, m.184/2 ve m.184/3'te yer alan suçlar kast ile işlenebilmektedir. İkinci bölümün sonunda suçun özel görünüş biçimlerinin ardından ise kusurluluğu kaldıran veya azaltan sebepler üzerinde durulmuştur. Tezimizin üçüncü bölümünde ise TCK m.184'te yer alan imar kirliliği suçunun yaptırımı, cezayı ortadan kaldıran veya azaltan sebepler ve söz konusa suça bakmakla yetkili ve görevli olan mahkeme konusu incelenmiştir. Tez çalışmamızda sık sık doktrinde yer alan farklı görüşler ve bu görüşler hakkındaki kanaatimizin belirtilmesi ile konular detaylandırılmaya çalışılmıştır.

Ceza hukukuKanunlar 5237 sayılıKirlilik+6
Meltem Ulakçı Varol
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bankacılık kanunu'nun 160'ıncı maddesinde ve Türk Ceza Kanunu'nun 247'nci maddelerinde yer alan zimmet suçu

Kamu malları aleyhine işlenen bir suç türü olan Zimmet suçu, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 247 ila 249'uncu maddelerinde hükme bağlanmıştır. Aslında Zimmet suçu, bir tür görevi kötüye kullanmadır. Zira görevi kötüye kullanma kişinin devlet memuru olması sebebiyle sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanarak işlediği suç olup, zimmet suçunda kişiye görevi nedeniyle teslim edilen malların kötüye kullanılması ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle görevi kötüye kullanma suçunun özel bir görünümüdür. Bu suçun faili, kanunda özel olarak tanımlanmış olup, kamu alanında çalışan kamu görevlisi suçun failidir. Zimmet, özgü bir suç olduğundan, kamu görevlisi olmayanların suça iştiraki mümkündür. Türk Ceza Kanunu'nun 247'inci maddesine göre Zimmet Suçunun, maddi unsuru, "kamu görevlisinin zilyetliğindeki veya koruma ve gözetimi altındaki malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesidir", manevi unsuru ise, genel olarak kasttır. Bankacılık Hukuku alanında zimmet suçunda, ilk başlarda devlet bankaları hariç bankaların, özel hukuk tüzel kişisi olmalarına karşın ekonominin temel yapı taşlarından olmaları ve halkın mevduatını toplamaları nedeniyle bankaların mal varlıklarının da kamu yararı amacıyla korunması kabul edilmiştir. Bu nedenle 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu'nun 160'ıncı maddesinde banka çalışanlarının, bankanın ve mevduat sahiplerinin zararına olacak şekilde zimmete para geçirilmesini suç olarak düzenlemiş bulunmaktadır. Bankacılık Kanunu'nu kapsamında düzenlenmiş olan bu suç mahsus bir suç olup daha önceleri emniyeti suiistimal suçunu teşkil etmekte iken 4389 sayılı Bankalar Kanunu'ndan başlayarak konunun önemi nedeniyle ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. Ancak bugün devlet bankalarının çalışanları emekli sandığına tabi olmayıp özel banklarda çalışanlarla aynı statüde olduklarından artık emniyeti suiistimal suçundan değil 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamında bankacılık zimmetinden sorumlu bulunmaktadırlar. Zimmet Suçu, kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişi aleyhine işlenen suçlardan olup, Bankacılık Zimmeti ise daha genel anlamda toplumsal alanı etkileyen ekonomik suçlardandır Zimmet Suçu olarak TCK. ve Bankacılık Kanunu kapsamında düzenlenen bu iki suçun ortak özellikleri yanında, doğrudan kamu mallarını koruma amacı güden genel zimmet suçu yanında kamu yararı gereğince, banka ve mevduat sahiplerinin mal varlığını koruma amacı güden Bankacılık alanındaki zimmet suçunun ayrımı bu incelemenin konusunu teşkil etmektedir.

BankacılıkBankalar KanunuKamu personeli+4
Çağatay Uygun
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamında toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi ve uluslararası normlar çerçevesinde değerlendirilmesi

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun 07 Kasım 2012 tarih ve 28460 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, 05 Mayıs 1983 tarihinde, aynı gün yürürlüğe girmiş olan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun 29 yıllık varlıkları sona ermiştir. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun (STİSK) Genel Gerekçesi'nde, kanun değişikliğinin amacının; 2010 yılında yapılan referandum ile Anayasa'da yapılan değişikliklere uyum sağlamak, sendikal haklar için özgürlükçü olmadığı değerlendirilen sınırlamaları daraltmak, uygulamadaki sorunlara çözüm getirmek, Türkiye tarafından da onaylanmış olan Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 87 No'lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi ve 98 No'lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi hükümlerine uyum sağlamak olduğu belirtilmiştir. Bu tezin konusu, ülkemiz çalışma hayatında henüz altı yılını doldurmuş olan 6356 sayılı STİSK kapsamında, "Toplu İş Sözleşmesi Yapma Yetkisi" ile sınırlandırılmıştır. Gerekli görülen yerlerde yürürlükten kaldırılan mevzuat ile karşılaştırma ve uluslararası normlar çerçevesinde değerlendirme yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Toplu iş sözleşmesi, yetki, yetki tespiti, yetki tespit yazısına itiraz

Kanunlar 6356 sayılıKanunlarSendikalar Kanunu+3
Oya Türkoğlu
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kişisel verileri verme, yayma veya ele geçirme suçu

Bilişim teknolojilerinin büyük bir devinimle geliştiği günümüzde 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 2016 yılında yürürlüğe girmesiyle kişisel verilerin korunması hukukunun yeniden yorumlanması ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyacın son derece yoğun olduğu alanlardan birisi 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ile ilk defa düzenlenen kişisel verileri verme, yayma veya ele geçirme suçudur ("TCK m. 136"). Çalışmamızda ilk etapta kişisel verilerin korunması hukukuna özgü kavramlar ile TCK m. 136 arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu inceleme neticesinde kişisel verilerin korunması için ceza hukukunun mutlaka başvurulması gereken bir hukuk dalı olup olmadığı değerlendirilmiştir. Son olarak da TCK m. 136'ya yönelik şekil, içerik, kapsam bakımından olan ve olması gereken hukuka ilişkin eleştiri ve önerilerde bulunulmuştur.

Bilgisayar suçlarıBilişim sistemleriBilişim suçları+7
Eşref Barış Börekçi
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim ortaklığın haklı sebeple feshi isteminde mahkemenin fesih dışındaki çözümlere karar verme yetkisi

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun m. 531 hükmü ile kapalı anonim ortaklıklarda sermayenin onda biri, halka açık anonim ortaklıklarda ise yirmide biri oranındaki paylara sahip azınlığa, anonim ortaklığın haklı sebeple feshini dava etme hakkı tanınmıştır. Çalışmamızda anonim ortaklıkların sona ermesi hallerinden biri olarak düzenlenen ve azınlık pay sahiplerinin korunmasında etkili bir araç olan anonim ortaklığın haklı sebeple feshi, ortaklığın feshini gerektirir haklı sebeplerin neler olabileceği ve haklı sebeplerin varlığı halinde mahkeme tarafından ortaklığın feshi yerine hükmedilebilecek diğer çözümler çerçevesinde incelenmiştir. Bu kapsamda, mehaz İsvBK m. 736/4 hükmünden farklı olarak TTK m. 531 hükmünde açıkça yer verilen davacı pay sahiplerinin ortaklıktan çıkarılması başta olmak üzere duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer çözüm yöntemlerine karar verilmesi ve sonuçları üzerinde durulmuştur. Anahtar kelimeler: Ortaklıklar hukuku, Anonim Şirket, Haklı Sebeple Fesih, Türk Ticaret Kanunu, Madde 531, Diğer Çözümler.

Anonim ortaklıklarFesihFesih hakkı+5
Cansu Şahin
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Jurisdiction and admissibility in international investment arbitration

For an investment treaty tribunal to proceed to adjudge the merits of investment claims, it must have jurisdiction over the parties and the claims, and the claims submitted to the tribunal must be admissible. The distinction between jurisdictional and admissibility concepts in investment arbitration is becoming increasingly relevant. This results from an expending legal practice undoubtedly evidencing that the scope of review in international arbitration typically depends on whether an objection falls within one or the other category, insofar as parties be in a position to challenge an award based on the tribunal's lack of jurisdiction, but not where a tribunal wrongly rejected an objection to admissibility. The subject of this thesis is to determine the exact meaning of the terms "jurisdiction" and "admissibility" and, thereby, come to a clearer picture of how to deal with these issues and to analyze a number of issues in regard to which investment tribunals have disagreed whether to qualify them as jurisdictional or admissibility-related. Part one revisits the historic development and principles of international investment protection. The second part addresses the jurisdictional issue in investment arbitration. It examines how states and investors consent to the adjudication of their investment disputes and explores personal, territorial, temporal and subject matter jurisdiction requirements. The third part distinguishes issues of admissibility from issues of jurisdiction and outlines a number of issues in regard to which investment tribunals have disagreed whether to qualify them as jurisdictional or admissibility-related. Key words: Jurisdiction, Admissibility, Arbitrability, Consent, Investment, Investor.

AdmissibilityArbitrationArbitration boards+5
Olga Evren
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Ticaret Kanunu'nun 18'inci maddesinin 3'üncü fıkrası uyarınca tacirler arası ihbar ve ihtarların şekli

Çalışmamızla amaçlanan, teknik gelişmelere uygun şekilde yeniden düzenlenen TTK. 18/3 hükmünde yer alan ihbar ve ihtarların şeklini incelemektir. TTK. 18/3 hükmü tacir olmaya bağlanan özel bir sonuçtur. Tacirler, ticari işletmeleriyle ilgili temerrüde düşürme veya sözleşmeyi fesih ya da sözleşmeden dönmeyi istemeleri halinde ihbar ve ihtarlarını yalnızca birbirinin alternatifi olan dört şekilden biri ile gönderebilmektedir: Noter aracılığı, taahhütlü mektup, telgraf, kayıtlı elektronik posta sistemi. Çalışmamızda ulaşılan sonuç şudur: TTK. 18/3'te düzenlenen şeklin hukuki niteliği geçerlilik şeklidir ve bu şekle aykırılığın yaptırımı kesin hükümsüzlüktür.

FesihTemerrütTüccar+4
Yeliz Özçetin
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Medeni usul hukuku bakımından belge ve adi senette sahtelik iddiası

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle medeni usul hukukunda senetten daha genel bir kapsamı bulunan belge kavramı kabul edilmiştir. Belge, çeşitli hukuk alanları bakımından farklı unsurlara sahip bir delildir. Belgenin bir türü olan ve kesin delil niteliği bulunan senet de önemli bir ispat aracıdır. Sahtelik iddiasının ileri sürülmesiyle kesin delil niteliği ortadan kalkacak olan senet bakımından bu iddianın ileri sürülmesi, etkileri ve sonuçları önemlidir. Bu kapsamda belge ve senetlere yönelik sahtelik iddiası üzerinde durulması gereken bir konudur. Çalışmanın birinci bölümünde kavramlar konusu üzerinde durulmuştur. HMK'da yer alan belge kavramı, Türk Ceza Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'ndaki belge kavramlarıyla karşılaştırılarak açıklanmaktadır. Kavramlar bölümünde, belgenin türlerinden biri olan senet kavramı doktrinde kabul edilen tanımlarıyla ve unsurlarıyla birlikte açıklanmıştır. Ayrıca bu bölümde, aksi ispat oluncaya kadar geçerli belge (senet) ve sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belge (senet) kavramlarının HMK'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte anlam kazanıp kazanmadığı konusu incelenmektedir. Yazı ve imzanın inkârı ile sahteliğin ileri sürülmesi kavramlarının aynı konuyu ifade edip etmediği ve sahtelik iddiasının gelişim süreciyle birlikte sahtelik iddiasının hukuki niteliği konusu birinci bölümde incelenmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, sahtelik iddiasının belge ve senet türleri bakımından kapsamı ve sahtelik iddiasının ileri sürülmesiyle birlikte ortaya çıkan etkileri incelenerek, uygulamada sıklıkla karşılaşılan sahtelik türlerini açıklanmaktadır. Sahtelik iddiasının ön sorun olarak ileri sürülmesi ve sahtelik davası açılarak ileri sürülmesi bakımından ortaya çıkan etkiler ve sahtelik iddiasının re'sen dikkate alınıp alınamayacağı konuları üzerinde durulmaktadır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise, sahtelik iddiasının belge ve senet türleri açısından nasıl inceleneceği, yapılacak inceleme sonucunda mahkemenin verebileceği kararlar açıklanmıştır. Birden fazla yargılamaya konu olabilecek sahtelik iddiası bakımından sahtelik incelemesi sonucunda verilecek olan kararların diğer yargılamalara etkileri ve sahteliği mahkemece sabit olan senet başka bir yargılamada karara esas alınmışsa; bu yargılama için yargılamanın iadesi sebebi teşkil etmesi konuları incelenmektedir.

Kanunlar 6100 sayılıMedeni usul hukukuSahte belge+3
Tülay Özer
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sürekli eser sözleşmeleri

Tezimizin konusunu sürekli eser sözleşmeleri oluşturmaktadır. Çalışmamıza konu sürekli eser sözleşmeleri çok farklı şekillerde hem günlük hayatta hem ticari hayatta karşılaşılan bir sözleşme türüdür. Bununla birlikte sürekli eser sözleşmeleri konusu yeterince incelenmemiştir. Bu sebeple sürekli eser sözleşmeleri tez konumuz olarak seçilmiştir. Çalışmamızda sürekli eser sözleşmesi kavramı, münferit ve çerçeve sözleşme üzerinde durularak incelenmiştir. Münferit sözleşmeler yönünden eser sözleşmesine has hükümler inceleme konusu yapılmıştır. Çerçeve sözleşme yönünden ise eser sözleşmesine has kuralların ne ölçüde uygun düştüğü ve sürekli ilişki olmasına özel durumlar inceleme konusu yapılmıştır.

SözleşmelerSürekli eser sözleşmesiSüreklilik+2
Banu Demir
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bölünemeyen tarımsal arazilerde mülkiyet hakkının devri

Tarımsal arazilerde; toprağın korunması, geliştirilmesi ve bölünerek parçalanmasının önlenmesi amacıyla hazırlanan en son yasal düzenleme 5403 sayılı Kanun sonrası 2014 tarih ve 6537 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'dur. Bu yasal düzenlemeyle, bölünemeyen tarımsal arazilerdeki mülkiyet hakkı devrinin, hangi koşullarda ve nasıl uygulanacağı belirlenmiştir. Bu çalışmada, Türkiye'deki tarımsal toprakların miras ve satış yoluyla mülkiyet hakkı devrinin mevzuattaki yeri derinlemesine incelenmiştir. Kanunlar, yönetmelikler ve uygulama talimatları doğrultusunda, Bakanlık tarafından belirlenen uygulama şartları ve süreçleri ayrıntılı bir şekilde anlatılarak, günümüz koşullarındaki yaşanan eksiklikler ve sorunlar tespit edilerek önerilerde bulunulmuştur.

Kanunlar 5403 sayılıMülkiyetMülkiyet hakkı+5
Serap Altun
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bina ve yapı maliki sorumluluğu

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenen 69.madde, kusursuz sorumluluk çeşitlerinden biri olan, bina ve yapı eseri sahiplerinin sorumluluğunu içermektedir. Bu düzenlemeyle bina ve yapı eseri sahibi ile intifa ve oturma hakkı sahiplerine kusursuz sorumluluk yüklenmektedir. Malik yapılıştaki bozukluktan tek başına sorumlu iken, intifa ve oturma hakkı sahipleri bakım eksikliğinde malik ile birlikte müteselsilen sorumludurlar. Bu kişiler kurtuluş kanıtından yararlanamazlar. Bu sebeple söz konusu sorumluluk çeşidi, ağırlaştırılmış olağan sebep sorumluluğudur. Bu kişilerin zarar neticesindeki sorumluluktan kurtulabilmeleri ancak sebep ile sonuç arasındaki illiyet bağının kesilmiş olması şartıdır. Ayrıca, bina veya yapı eserinden kaynaklı bir zarar tehlikesinin önlenebilmesi için; malik, intifa ve oturma hakkı sahibi ile menfaati bulunan üçüncü kişiler de gerekli tedbirlerin alınmasını talep edebilirler.

BinalarKanunlar 6098 sayılıKusursuz sorumluluk+3
Derya Kılıçarslan
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

6502 sayılı tüketicinin korunması hakkında kanun ve 6098 sayılı Türk borçlar kanunu kapsamında taksitle satış sözleşmesi

Bu çalışmamızın amacı, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde, taksitle satış sözleşmelerinin incelenmesini oluşturmaktadır. Bu kapsamda, anılan Kanunlara göre, tüketici ve gerçek kişi veya tüzel kişi tüketiciler değerlendirilmiştir. Ayrıca iki Kanun arasındaki farklılıklar ortaya konulmuş, yeri geldikçe 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'daki düzenlemeler de irdelenmiştir. Bu çalışmamızın öğretiye katkıda bulunması amaçlanmaktadır.

Borçlar KanunuCayma hakkıKanunlar 6098 sayılı+5
Bahar Deniz Dinar
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin alacak hakkının devri

Bu çalışmada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ve bu sözleşme nedeniyle yükleniciden bağımsız bölüm veya arsa payı satın alan üçüncü kişilerin hukuki durumu; arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tanımı, hukuki niteliği, unsurları, türleri ve sona ermesi hakkında genel bilgiler verilerek, Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiş olan alacağın devri hükümleri kapsamında, öğreti ve Yargıtay uygulamaları dikkate alınmak suretiyle incelenmiştir. Daha sonra her iki konu ile ilişkili olarak arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında üçüncü kişilerin talep hakları açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca taşınmaz satışında, Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiş olan alacağın devri hükümlerinin uygulanmasının mümkün olup olmadığı ve Yargıtay'ın arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle yüklenicinin edindiği hakkın, alacağın devri hükümlerine tabi olduğu yönündeki istikrarlı kararlarına esas hukuki görüşü, öğretideki ağırlıklı görüş ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışma ile Yargıtay'ın tahvil yoluna başvurarak alacağın devrine ilişkin öğretideki ağırlıklı görüş ile çelişen uygulamaları irdelenerek, ortaya çıkan farklı hukuki sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler : Arsa Payı Karşılığı, Alacağın Devri, Üçüncü Kişi, Yüklenici

Alacak hakkıAlacakların devriArsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi+5
Zekiye Gizem Durmuşoğlu
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Ticaret Kanunu madde 360 kapsamında anonim şirket yönetim kurulunda temsil edilme hakkı

Günümüzde pek çok kilit alanda ekonomik açıdan son derece önemli ve etkili bir şirket tipi olan anonim şirketler, sermaye esasına dayalı olarak kuruldukları için oy çoğunluğu esasına göre yönetilirler. Anonim şirketlerin bu şekilde çoğunluk esasına göre yönetilmesi şirket idaresinde söz sahibi olamayan grupların ve azınlığın menfaatleriyle çatışabilir. İşte bu menfaat çatışmalarını azaltmaya aracılık eden ve TTK m.360 ile yasal zemine kavuşmuş olan temsil hakkı uyarınca, esas sözleşmede belirtilmiş olması halinde; belirli pay gruplarına, özellik ve niteliği bakımından belirli bir grup oluşturan pay sahiplerine ve azınlığa yönetim kurulunda temsil edilme hakkı verilebilir. Çalışmamızda 6102 sayılı kanundan önce grup imtiyazı olarak anılan ve ilk kez TTK m.360 ile normatif düzenlemeye kavuşan bu temsil hakkı incelenecektir.

Azınlık haklarıPay sahipleriTemsil+6
Ayşe Arat
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Pyotr Kropotkin'in anarko-Komünizm anlayışı

Bu tezin amacı Kropotkin'in görüşlerinden yola çıkarak anarşizmin eşitlik ve özgürlük anlayışını ortaya koymaktır. Birinci bölümde Kropotkin'in karşılıklı yardımlaşma teorisi ve evrimci etik anlayışı ele alınarak düşünürün insan doğası ve birey ve toplum ilişkilerine dair görüşlerine yer verilmiştir. Kropotkin, modern toplumun yaşadığı tüm sorunların kaynağını devlet iktidarı ve kapitalist üretim ilişkilerini olmak üzere iki ana iktidar odağında görmektedir. Bu nedenle ikinci ve üçüncü bölümlerde Kropotkin'in devleti ve kapitalizmi hangi temelde eleştirdiği ve yerine nasıl bir alternatif sunduğu incelenmiş, Bakunin ve Proudhon gibi döneminin diğer anarşistlerden hangi noktalarda ayrıldığı ortaya konmaya çalışılmıştır. Ardından Kropotkin'in anarşist komünist topluma geçiş için sunduğu devrim teorisi ele alınmıştır. Son olarak, döneminin diğer anarşistleriyle kıyaslayarak Kropotkin'in toplumsal cinsiyet eşitliğine yaklaşımı incelenmiştir.

AnarşizmBakunin, Mihail AleksandroviçKomünizm+3
Serhat Özkan
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Örgüt kavramı ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu (TCK Md.220)

Dünya nüfusunun artması ve ekonomik, siyasi krizlerin çoğalması, Dünya ekonomik birikimlerinin adil bir şekilde dağıtılmayışı, emperyalizmin giderek artması, toplumların teknolojik ve global gelişmelere kapalı olması sonucunda dünyada suç sayısı ve tipininin artışı ile karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde artan suç tiplerinin özellikle; örgütler tarafından işlendiği görülmektedir. Örgüt; bu suç tiplerinin işlenmesine yardım, teşvik, kolaylık sağlamaktadır.Suç tiplerinin örgütsel faaliyet içinde işlenmesi durumunda cezalandırılabilme alanı genişletilmiştir. Bunun birlikte suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu ise başlı başına bir suç tipini oluşturmaktadır. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinde düzenlenmiştir. Bir suçun örgüt içinde işlenmesi ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu farklılık göstermektedir. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu günümüzde terör suçları içinde de kendine yer edinmektedir. Geçmişten günümüze birçok suç tipi örgüt kapsamı içinde etkin, sürekli ve tehlike arz ederek işlenmiştir. İşte bu kapsamda suç işlemek amacıyla örgüt kurma günümüzde gittikçe artan terörizmin amaçlarını gerçekleştirmek için faaliyet gösterdiğini belirtebiliriz. Bu kavramlar iç içe geçmiştir. Dünyada artan ayrılıkçı talepler, yükselen milliyetçilik akımları, eşitsizlik, otorite boşlukları, artan silahlanma, din ve mezhep çatışmaları terör suçlarının örgüt kapsamında oluşmasına neden olmuştur.

Suç işlemek amacıyla örgüt kurmaTerör örgütleriTerörizm+2
İbrahim Sapan
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu

Türk Ceza Kanunu m. 302'de düzenlenen devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu, Türkiye Cumhuriyeti'nin fiziki ve hukuki varlığına saldırı teşkil eden fiilleri cezalandırmaktadır. Bu sebeple de Devlet'in, suçla mücadeledeki en etkili araçlarından biridir. Bu etken araç, özellikle günümüzde, artan terör saldırıları karşısında ayrı bir önem kazanmaktadır. Madde, Devlet'in ülke, millet ve egemenlik unsurlarına yönelik saldırıları bertaraf etmek için getirilmiştir. Ancak yaptığımız ön araştırma neticesinde maddenin hem içerik hem de uygulanış açısından eksiklikler içerdiğine dair kanaat oluşmuştur. Bu çalışma, işte bu kanaatin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda, ilgili maddenin tarihi ve teorik gelişimi ile pratikteki uygulanışı hakkında bilgiler verilmiştir. Bunun yanında, maddenin eksik kaldığını düşündüğümüz noktalarını giderebilecek fikirler ortaya konulmuştur. Bunu yaparken insanı esas alan modern ceza hukuku görmezden gelinmemiş ve ama Devlet'in menfaatleri ön planda tutulmuştur.

BağımsızlıkDevletDevletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak+2
Ali Nuri Öztürk
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Çekin unsurları

Kıymetli evraka ilişkin düzenlemeler Türk Ticaret Kanunun 645-849 uncu maddeleri arasında yer almaktadır. Globalleşen dünya düzeninde gelişen ticaret dolasıyla kıymetli evrakın önemi de arttırmıştır. Kıymetli evrak olan kambiyo senetleri parayı taşıma aracıdır. Bu nedenle kambiyo senetleri kanunda öngörülen sıkı şekil şartlarını taşımak zorundadır. Ayrıca kambiyo senetlerinde soyutluk ilkesi ile borç kaynağı mücerret hale gelmiştir. Sıkı şekil kurallarına tabi olması ve soyutluk ilkesi dolaşımının kolay olması kambiyo senedinin tedavül kuvvetini ve güvenirliğini artırmıştır. Bunun yanı sıra alacağı kambiyo senedine bağlı alacakların için İcra ve İflas kanununda daha avantajlı olan özel takip yollarına sahip olması da kambiyo senetlerin tedavül kuvvetini arttırmaktadır. Tezimizin ana konusu olan çeke yönelik ilgili hükümler iki ana kanun da bulunmaktadır. Söz konusu kanunlara bakıldığında çekin şekil şartlarının farklı olarak düzenlendiği görülmüştür. Bu kanunlar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu diğeri ise 5941 sayılı Çek Kanunudur. Ticaret kanunu hükümleri ile çek düzenleyenlerine yönelik Çek Kanunu hükümleri ile de çek hamilleri ve kamu düzeninin muhafazası amaç edinilmiştir. Cenevre Yeksenak Kanunu'nda (CYK) çekte bulunması gereken asgari zorunlu altı unsura yer verilmiştir. Türk Hukuk Sistemimizde ise CYK da bulunmayan iki ilave zorunlu unsur daha eklenmiştir. Bunlardan biri karekod, diğeri ise seri numarasıdır. Kanuni düzenlemelerle "kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması önlemlerine katkıda bulunma", "vergi kayıp ve kaçağının önlenmesi", "terörün finansmanının önlenmesi" ve "kara paranın aklanması" gibi faktörler düşünülerek sıkı şekil şartları öngörülmüştür. Çalışmamızda çekte geçerlilik şartı olan asgari zorunlu unsurlar ile zorunlu alternatif unsurlar ve yardımcı unsurlar ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sonuç olarak, Çekin kendine has durumu göz önüne alındığında çeke olan güven ve tedavül kuvveti sıkı şekil şartlarının varlığı ile daha güçlü hale gelmiştir. Bu çalışmamız ile söz konusu unsurlar incelenerek literatüre katkı sunmak amaçlanmıştır.

Türk Ticaret KanunuÇek KanunuÇekler
Mahmut Saatçı
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00