
1,860
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Savaşların iklim değişikliğine etkisi: İkinci Dünya Savaşı örneği
Dünya var olmaya başladığı zamandan bu yana sürekli ısınma ve soğuma döngüsünü takip etmektedir. Bu döngü zaman zaman canlı yaşamına zarar verse de dünyada var olan düzenin bir parçası olarak devam etmiş canlılar da bu değişimlere ayak uydurmayı başarmıştır. Dünya üzerinde yaşanan bu soğuma ve ısınma döngüsü yüzyıllar içerisinde oluşmaktadır. Ancak günümüzde meydana gelen ve küresel ısıma olarak tanımladığımız bu durum beşerî etkenlerden kaynaklı olarak çok kısa bir zaman zarfında oluşmaktadır. Bu durum da var olan küresel ısınmanın dünyanın doğal döngüsünden kaynaklı olmadığını beşerî faktörlerle tehlikeli bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Beşerî faktörler arasında birçok sebepten en bilindik olanları aşırı sanayileşme ve fosil yakıtların kullanımıdır. Bu faktörler, sera gazlarının atmosferde oranını artırarak küresel ısınmaya ve ona bağlı olarak da iklim değişikliğine neden olmaktadır. Günümüzde sorgulanması gereken soru ise küresel ısınma sebepleri arasında savaşlar neden yeterince yer bulamamaktadır? Savaşlar hem sanayileşmenin artmasına hem fosil yakıtların kullanımda artışa sebep olduğu kadar kullanılan konvansiyonel, nükleer, kimyasal ve biyolojik silah teknolojisi, ordular, savaş araç ve gereçleri gibi birçok unsurun birleşimi hava, toprak ve denizleri kirletirken havaya çok miktarda zararlı ve sera etkisi yapabilecek gaz salınımı oluşturmaktadır. Savaşlar sadece o an var olan canlıların hayatlarını yok etmekle kalmamakta gelecek yaşamları da tehlikeye atmaktadır. Yapılmakta olan iklim anlaşmalarında sera gazı etkisini azaltma yöntemleri tartışılıp hayata geçirmek için birçok önlem düşünülürken, bu önlemlerin arasında savaşların ve savaş teknolojilerin engellenmesine yönelik herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. İki büyük dünya savaşı atlatan dünyamız kullanılan silah teknolojileri yüzünden büyük yaralar almıştır. Özellik İkinci Dünya Savaşı sırasında kullanılan birçok askeri araç, teçhizat, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar havaya çok miktarda zararlı gaz salınımına neden olurken toprak ve denizlerin kirlenmesine neden olmuştur. Ayrıca bu savaş, savunma sanayilerinin artmasına neden olmuş ve silah üretiminin hız kazanmasına neden olarak büyük çevre felaketlerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu çalışmada ise yukarıda sözü edilen savaş teknolojilerinin iklim değişikliğine etkileri ele alınmaktadır. Anahtar Kelimeler: Küresel Isınma, Çevre, İklim Değişikliği, Savaş
Uluslararası geri dönüş programları çerçevesinde Suriyeli mültecilerin geri dönüş eğilimleri ile ilgili inceleme: Adana ili örneği
İnsanlık tarihi kadar eski bir konu olan göç olgusu, yol açtığı sosyal, siyasal ve ekonomik sonuçlardan dolayı çok yönlü olarak incelenmesi gereken bir olgudur. Göç olgusu, evrensel bir konu olarak özellikle son yıllarda dünya gündeminin ilgi odağı haline gelmiştir. Savaş, iç çatışma ve ekonomik kriz gibi nedenlerle gerçekleşen sığınmacı/göç hareketlerine ev sahipliği yapan ülkeler başta güvenlik olmak üzere çok boyutlu sorunlarla mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Türkiye'nin jeopolitiği ve periferisinde yaşanan gelişmeler, Türkiye'yi göç sorununun ana merkezlerinden birisi haline getirmiştir. Türkiye, Suriye'den gelen kitlesel göç akını ile sosyal, ekonomik, hukuki, politik pek çok alanda etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmektedir. Bu çalışma sosyal bilimlerin karmaşık fenomenlerinden biri olan geri dönüş konusunu inceleyecektir. Milyonlarca Suriyeli mültecinin yaşadığı Türkiye'de sığınmacıların ülkelerine geri dönüp dönmeyecekleri konusu zihinleri meşgul etmektedir. Suriyeli sığınmacıların misafir mi yoksa kalıcı mı olduklarının bilinmezliği konusu bu tezin ortaya çıkış sebebini oluşturmaktadır. Geçtiğimiz 7 yılda Suriye'deki savaşın beklenenden daha uzun sürmesi, Türk kamuoyunda tepkilerin yükselişine yol açarken, Türkiye'deki geçici sığınma hareketi bir kalıcılığa dönecek mi sorusunu da gündeme getirmiştir. Bu çalışmada, Adana ili sınırları içerisinde Çukurova Üniversitesi'nde okuyan öğrenciler ile Adana Seyhan devlet hastanesindeki düşük eğitimli Suriyeli sığınmacılar ile yapılacak olan derinlemesine mülakat teknikleriyle Suriyeli sığınmacıların Suriye'ye hangi şartlar oluştuğunda dönebilecekleri sorusundan hareketle iki grubu oluşturan Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönüş eğilimlerinin tespit edilmesi ve bu konuda eğitim durumlarının etkisi ölçülmeye çalışılmış, geleceğe yönelik beklenti ve planları ile ilgili görüşler alınması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Göç, Gönüllü Geri Dönüş, BMMYK, AB, Suriyeli Mülteciler, Siyasi Partiler.
Afganistan'da Hazaralar-Taliban ilişkisi
Hazaralar, Afganistan'ın ana sakinlerinden biri olup ülkenin üçüncü büyük etnik grubu oluşturur. Diğer etnik gruplardan farklı olarak Hazaraların çoğunluğu Şii mezhebine mensuptur. Belki de bu mezheb farklılığı Taliban- Hazara ilişkisini olumsuz yönde etkilemiştir. Taliban, Hazaraları Şii ve bazen de Rafizi bir grup olarak görmüş ve etnik olarak Peştun olmadığı için bu grupla ilişkisi iyi olmamıştır. Taliban, gerek 1996-2001 yılları arasında yönetimde oldukları dönemde, gerekse iktidardan uzak olduğu 20 yıl boyunca ve 2021'deki ikinci döneminde; Hazaralar ile düzenli ilişkiler kuramamıştır. Birkaç cümle ile özetlemeye çalıştığımız bu araştırmada Hazaralar ile Taliban'ın tarihsel kökenleri, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve eğitim durumları ile bu iki grup arasındaki ilişki ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kalimeleri: Afganistan, Hazaralar, Taliban, Hazara-Taliban ilişkisi.
Dijital diplomasi ve siber güvenlik
Son zamanlarda uluslararası arenada modern kavramlar yaygın olarak ortaya çıkmış olup bu kavramlar haklarında çok konuşulmaya başlanmasının başlıca nedeni yaygın olarak kullanılan Facebook, WhatsApp, Twitter, Instagram gibi modern dijital teknoloji uygulamalarının yaygın olarak kullanılmasıdır. Bu dijital araçların olumsuz etkilerine rağmen, izleyici ile iletişimi kolaylaştırdıkları ve ayrıca dünyayı küçük bir köy haline getirdikleri için olumlu etkileri göz ardı edilemez. Uluslararası diplomasi, özellikle dijital diplomasi alanında yaygın bir şekilde yayılıyor olsa da her durumda geleneksel diplomasinin yerini tutmamaktadır. Bu tez çalışması dört bölümden oluşmaktadır: İki kısımdan oluşan birinci bölümde siber güvenlik ve dijital diplomasi kavramlarını ele alınmış, birinci kısımda siber güvenliğin yazılım, bilgisayar donanımı veya ağlara saldırma risklerini azaltacak bir dizi araç da dahil olmak üzere birçok tanımı yapılmış olsa da, yine de kapsamlı bir siber güvenlik tanımı yoktur, ancak bu tanımların çoğu bilgisayar programlarının, sistemlerinin ve ağlarının maruz kaldığı tehlikelere ve bu tehlikelerden korunmalarını sağlayacak araç ve yöntemlerin bulunmasına odaklanmaktadır. Dijital diplomasi, bir kamu diplomasisi biçimi olarak tanımlanmakta ve dijital teknolojinin, medya platformlarının, sosyal medyanın ve halkla ucuz bir şekilde iletişimin kullanılmasını içermektedir. Dijital diplomasinin ulaşmaya çalıştığı pek çok amacı vardır ve bunların en önemlisi izleyicilerle sanal olarak iletişim kurmak ve internet üzerinden devletin resmi araçlarını kullanarak kamuoyuyla iletişim kurmak ve etkilemek için yeni iletişim araçları sağlamaktır. Dijital diplomasinin araçları arasında sosyal medya, sanal elçilikler, web siteleri ve diplomatların çevrimiçi eğitimi bulunmaktadır. İkinci bölüm, dijital diplomasinin yararlarını ve risklerini içermektedir. Bu faydaların en önemlileri arasında; diplomatlar ve hedef kitleler arasındaki uzun mesafeler, düşük maliyeti ve yüksek getirisinin yanı sıra modern teknolojinin yaygınlaşmasıyla daha az önemli hale gelmesi yer almaktadır. Diplomaside gizlilik unsurunun ortadan kaldırılması da dahil olmak üzere dijital diplomasinin risklerine gelince, web siteleri de kasıtlı olarak bilgiye saldıran ve diplomatik çalışmaları engelleyen bilgisayar korsanlarına maruz kalabilir. Üçüncü bölümde, İngiltere, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Türkiye dahil olmak üzere bazı ülkelerde dijital diplomasinin uygulamaları tartışılmıştır. İngiltere, kamu diplomasisini etkinleştirmek için dünyanın birçok dilinde, mümkün olduğunca çok sayıda web sitesi ve sosyal ağ kullandığından, dijital diplomasiyi en fazla uygulayan ülkelerden biridir. 2016 yılı Dijital Diplomasi Raporuna göre İngiltere, dijital diplomasi bağlamında küresel olarak ilk sırada yer almış ve Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dijital diplomasi alanında daha fazla ilgi gösteren ülkelerin önüne geçmiştir. Fransa, dijital diplomasi alanında en geniş alanları kaplayan ülkeler arasında yer almakta olup, bu durum ilk sırada yer alan İngiltere'den sonra ikinci sırada yer almasıyla kanıtlanmaktadır. Fransız Dışişleri Bakanlığı 1995 yılından bu yana internet üzerinde web sitesi kuran ilk Fransız kurumu olmakla beraber bu sitenin takipçi ve ziyaretçi sayısı 9,6 milyon ziyaretçiye ulaşmıştır. Dördüncü ve son bölümde Irak siber güvenlik ve dijital diplomasisi ele alınmıştır. Siber güvenlik, çeşitli araçlarla yerel ve küresel güvenlik boyutunun yeniden çizilmesine katkı sağlayan, güvenlik alanı da dahil olmak üzere hayatın çeşitli alanlarında etkisini göstermekte, ülkelerdeki birey ve toplumların siyasi ve güvenlik bilincini ve algısını gerçek dünyada olduğundan daha farklı şekillerde yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Siber savaş, siber terörizm ve siber suçlar güvenlik konusunda en çok konuşulan konular arasındadır. Siber uzayın güvenlik alanında sahip olduğu etki, devletin iç gerçekliği ile sınırlı kalmayıp, uluslararası ortama da uzanmakta ve uluslararası ilişkilerin ve uluslararası güvenliğin doğası gereği uluslararası güvenliğin biçim ve içeriğinin yeniden çizilmesini etkilemektedir. Araştırmanın bulguları: 1- Siber güvenlik, kullanıcılardan para çalmak amacıyla hassas bilgilere erişmeyi, bunları değiştirmeyi veya yok etmeyi amaçlayan dijital saldırılara karşı sistem, ağ ve programların korunması olarak tanımlanırken, dijital diplomasi ise bir kamu diplomasisi biçimi olup dijital diplomasi ile medya ve sosyal medya platformlarının kullanımını içermektedir. 2- Dijital diplomasinin, modern teknolojinin yaygınlaşmasıyla diplomatlar ve hedef kitle arasındaki uzun mesafelerin öneminin azalması da dahil olmak üzere faydaları olsa da, tehlikelerinden biri de diplomaside gizliliğin ortadan kaldırılması ve bazı durumlarda karar vermenin zorluğudur. 3- Birleşik Krallık, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi birçok ülke dijital diplomasiyi hayata geçirmiş ve uzun mesafeler kat etmiş olsa da hala bu konuda hasret çeken ülkeler vardır. 4- Irak'ta dijital diplomasinin uygulanmasında büyük zorluklar söz konusu olup Irak'ta dijital diplomasinin başarısı için güçlü bir strateji geliştirilmesi gereklidir. Öneriler: 1- Dünyadaki çoğu dışişleri bakanlığında olduğu gibi Irak Dışişleri Bakanlığı'nda dijital diplomasi için özel bir bölüm oluşturulması. 2- Iraklı diplomatların dijital diplomasi eğitimlerine tabi tutulması ve çoğunun Facebook, Twitter ve diğerleri gibi modern teknolojide resmi hesapları olmadığı göz önüne alınarak diplomatik çalışma becerilerininin geliştirilmesi. 3- Diplomatlar ve yurtdışındaki Irak toplumları arasında veya Dışişleri Bakanlığı ile diğer büyükelçilikler arasında iletişim için dijital platformların tasarlanması 4- Diğer ülkelerdeki muhataplarıyla yapılan görüşmelerde Iraklı delegelere hizmet eden ekonomik, endüstriyel ve kalkınma gerçekliği hakkında hassas bilgiler içerdiğinden devlet kurumlarının web sitelerinin güncellenmesi.
Müzmin bir kriz olarak Filistin-İsrail krizi: Tarihsel, politik ve hukuksal bir değerlendirme
Filistinli Müslüman halk ile Yahudi toplumu arasında 19. yüzyılın son dönemlerinde başlayan ve İsrail Devleti'nin kurulması ile birlikte Filistin-İsrail krizine dönüşen sorun, çözüme ulaşamamış olması nedeniyle içinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hala devam etmektedir. Konu üzerine yıllar boyunca birçok çalışma yapılmış olması, Filistin-İsrail krizinin standart bir konu olduğu anlamına gelmemekte; bunun tam aksine sorun ortadan kalkıncaya kadar daha fazla akademik çalışma ile eksik kalan kısımların incelenmesi gerekliliğini göstermektedir. Taraflar arasındaki krizin günümüze kadar artarak devam etmesi, uluslararası hukukun sorgulanmasına ve uygulamadaki eksikliklerine dikkat çekmektedir. Filistin ve İsrail'in yaşadığı bu durum yalnızca iki aktörü ilgilendiren bir kriz olmaktan çıkmış, Orta Doğu coğrafyasında bulunan komşu Arap devletlerinin yanı sıra uluslararası arenada yer alan büyük güçlerin de dâhil olduğu bir soruna dönüşmüştür. Özellikle son yıllarda hazırlanan akademik çalışmalarda Filistin-İsrail krizinin çözüme ulaşamamasının sebebi, Filistin yönetimi içinde ortaya çıkan eksiklikler olarak aktarılmaktadır. Yetmiş yılı aşkın süredir devam eden bu krizin çözümlenmediği her geçen yıl içinde yeni sorunları doğurabileceği, buna bağlı olarak da sınırları belli olmayan ve mülteci konumunda yaşayan Filistinli halkın birçok iç karışıklıkla mücadele ettiği unutulmaktadır. İsrail Devleti'nin kurulmadan önce veya kurulduktan sonra gerçekleştirdiği uluslararası hukuka karşı olan tutumları alışılagelmiş bir şekilde sadece tekrar edilmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) kurulduğu tarihten itibaren Filistin ile İsrail arasındaki krizi barış içinde sonlandırmak adına önemli çabalar sarf etmiştir. Fakat BM Örgütü'nün işleyişi belirlenirken Güvenlik Konseyi'nin nihai kararlarının beş daimi üyeye bağlı olması, kurumun işleyişini verimsiz hale getirmesi ve kesin olarak doğru görünen kararların dahi veto aracılığıyla alınamamasına sebebiyet vermesi, Filistin-İsrail krizi üzerinde de olumsuz etkiler yaratmıştır. BM kurumunun konu üzerine çözüm getirmeyi istemesine rağmen veto yetkisi, Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanamamasında kendi engeline takıldığı kilit nokta olmaktadır. Bu tezin amacı uluslararası toplumun inandığı uluslararası hukukun, Filistin-İsrail krizine yönelik taraflar arasında yeterince eşit bir yol izleyip izlemediğinin incelenmesi ve süreç boyunca elde edilen bulgular ile aktörlerin çözüm süreci aşamasında sahip oldukları eksikliklerin ele alınmasıdır. Filistin-İsrail krizinde uluslararası hukuka yönelik bir araştırma yapabilmek için öncelikle tarafların günümüze kadar geçirdiği tarihi sürece hâkim olmak gerekir. Bu tez çalışmasının birinci bölümünde tarafların içinde bulunduğu "Kriz Kavramı"nın tanımı yapılmakta ve bir sorunun müzmin krize nasıl dönüştüğü aktarılmaktadır. İkinci bölümde müzmin bir krize örnek olan Filistin ve İsrail'in tarihinin geçmişine bakılmaktadır. Üçüncü bölümde İsrail Devleti'nin kurulmasından günümüze kadar olan yakın tarihteki gelişmeler incelenmektedir. Son bölümde ise uluslararası hukukun ve uygulama aracı olarak bulunan Birleşmiş Milletler Örgütü'nün krize yönelik gerçekleştirdiği girişimler, aldığı kararlar ve bu kararların uygulanabilirliğin sadece büyük güçlere bağlı olup olmadığı sorgulanmaktadır. Elde edilen sonuçlar ile uluslararası toplumun birlik olduğunda büyük bir güce dönüştüğü ve bu düzen içinde her zaman güçlülerin hukukunun geçerli olmadığı kanaatine varılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Filistin-İsrail, Müzmin Kriz, Uluslararası Hukuk
Uluslararası uyuşturucu ticaretinde Afganistan'ın yeri ve rolü
Afganistan uzun yıllar süren iç savaş, işgaller ve dış müdahaleler nedeniyle siyasal ve sosyo-ekonomik istikrarı sağlayamamış ve başarısız devlet konumuna düşmüştür. Taliban sonrasında yeniden yapılanma sürecine giren ülke dış yardımlara bağımlı haldedir. Siyasal istikrarın sağlanamaması, merkezi otorite eksikliği, ekonomik sorunlar, sosyal adaletsizlik ve dış müdahaleler nedeniyle uluslararası sistemde başarısız devletler kategorisinde olan Afganistan'da Taliban döneminde afyon yetiştiriciliği ve ticareti desteklenmiştir. Ülkedeki fakirlik, sosyal yardımların yetersizliği ve tarıma dayalı toplumun gerekli şekilde desteklenmemesi çiftçinin afyon üretimine yönelmesine neden olmuştur. Dünya afyon gereksiniminin büyük bir kısmı Afganistan'dan karşılanmaktadır. Uluslararası sistemdeki afyon ticaretinde önemli bir yere sahip olan Afganistan hem kullandığı ticaret rotaları hem de siyasi istikrarsızlığı nedeniyle bölgesel bir tehdit olarak kabul edilmektedir. Afganistan'daki afyon ekiminin önlenmesi için tarımın desteklenmesi, yeni iş gücü olanaklarının oluşturulması ve siyasal istikrarın sağlanması gereklidir.
Neoliberal küreselleşme, hegemonya ve Wall Street'i İşgal Et Hareketi: Neo-Gramşiyan bir analiz
Kapitalist uluslararası ekonomik sistemde 2008 yılında yaşanan ekonomik krizin, dünya çapında pek çok ülkenin ulusal ekonomilerinin büyüme hızlarında dramatik düşüş, hatta iflasa varan durgunluk, işsizlik oranlarında artış gibi sonuçları oldu. Bu ve bundan önceki yapısal krizler nedeniyle sarsılan ve sorgulanan, neoliberal küreselleşmenin temsilcisi ABD'nin hegemonyasına, karşıt-hegemonik meydan okuma New York'un finans merkezinde 2011 yılı Eylül ayında "Wall Street'i İşgal Et! (Occupy Wall Street-OWS)" protestoları ile başlatıldı. Temel isteklerinin sosyal adalet olduğunu vurgulayarak kendilerine biz %99'uz diyen protestocular, ABD'nin %1'ini oluşturan en zenginlerini protesto ediyordu. Bu çalışmada, OWS hareketi ile ABD sivil toplumunda hegemon neoliberal düzenden duyulan rahatsızlığın dile getirilmesinin, özgürleştirici güçlerin kültürel değişim için vereceği uzun soluklu bir mücadele ile alternatif dünya düzeninin kurulmasının başlangıcı olacağı savunulmaktadır. Bu bağlamda hareket, mevcut düzenin sürdürülmesi kadar sivil toplumdaki dönüşüm mücadelesini de analizinin merkezindeki hegemonya kavramı ile açıklayan Neo-Gramşiyan Yaklaşım ile değerlendirilecektir. Ayrıca günümüz toplumsal hareketlerini politik ve kültürel boyutlarıyla birlikte değerlendiren, hâkim norm, kimlik ve egemenlik ilişkilerini eleştirel yaklaşımla analiz eden Yeni Toplumsal Hareketler Teorisinden de faydalanılacaktır.
Dijital diplomasi ve sosyal medya uygulamalarının uluslararası ilişkilere etkisi
Diplomasinin, toplumlar arası ilişkilerde ortaya çıkan sorunları çözmek, devletlerarasında barışçıl antlaşmaları sağlamak, gerginliklerin ve savaşların ortaya çıkmasını engellemek ve/veya bitirilmesini sağlamak gibi temel amaçları bulunmaktadır. Kitle iletişim araçlarının ortaya çıkması ve hızlı bir şekilde teknolojik olarak gelişmesi, toplumlar ve devletlerarasındaki mesafelerin kısalmasını, iletişimin kolaylaşmasını, insanların ve toplumların birbirlerini daha yakından tanımasını sağlamıştır. Kitle iletişim araçları diplomasinin enstrümanları haline gelmiş, toplum ve devletlerarası ilişkilerde kendisini göstermiştir. Dijital Diplomasi, diplomasinin kalitesi ve ivmesini artırmak, hızlı ve anlık sonuçlar elde edebilmek amacıyla resmi kurum ve kuruluşların, siyasi örgütlerin, devletlerin, uluslararası cemiyet ve yapıların internet ve sosyal medya araçlarını etkin bir biçimde kullanmalarıdır. Sosyal medyada erişilen kişi sayısının yüksek olması, verilen mesajın anlık etkisi ve etkileşim seviyesinin yüksek olması nedeniyle yukarıda bahsi geçen yapılar tıpkı bir kişi gibi sosyal medya hesabı açarak dijital diplomasi faaliyetlerini yürütmektedir. Barışçıl insani ilişkiler kurmak amacıyla gerçekleştirilmesi gereken dijital diplomasinin olumlu ve olumsuz sonuçları bulunmaktadır. İyi niyetli çaba ve çalışmalar, faaliyet ve paylaşımlar istenildiğinde daha olumlu sonuçlar doğurabileceği gibi öngörülmeyen olumsuz sonuçlar da ortaya çıkabilir. Olumsuz sonuçların doğmaması ve dijital diplomasi aygıtlarının profesyonel olarak kullanılması için bazı devletler dijital diplomasi ile ilgili çalışmalar yapmakta ve yalnızca bu alanda faaliyet göstermeleri amacıyla insan yetiştirmektedir. Bazı ülkelerin dijital diplomasi alanında yetiştirdiği kişi sayısı farklı ülkelerin dışişleri merkez teşkilat personel sayısından dahi fazla olabilmektedir. Gelişen teknoloji ve dijital imkânlar, gelecekte dijital diplomasinin etkin kullanımını gerekli kılmaktadır. Küreselleşen ve sınırların kalktığı bir dünyada iletişimin önemi de artmaktadır. Devletler ve uluslararası yapılar, artık dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan insanları etkileyebilmekte ve onların gönlünü kazanabilmektedir. Devletlerarası sorunlar olsa bile, sorun bulunan devletlerin halklarını dijital imkânlarla etkileyebilmek, dolayısıyla sempatisi kazanılan halklarının baskısıyla devletlerinin tutumunu da menfi yönde değiştirebilmek mümkündür. Anlık, hızlı, öngörülemez davranış ve tutumların olduğu bu alanda, profesyonel faydaya dönük faaliyetler gerçekleştirilmelidir. Dijital Diplomasi aygıtlarının doğru ve etkin kullanılabilmesi için hedeflenen kitlenin sosyal medya ve internet kullanıcıları üzerinde sosyal, psikolojik, istatistiki, demografik araştırmalar belirli aralıklarla yapılmalı ve sonuçlara uygun diplomatik davranışlar geliştirilmelidir. Bu çalışmanın amacı dünya siyasetinde dijital diplomasinin gelişimini ve etkili kullanımının oluşturduğu etkileri incelemektir.
Kolektif şiddet eğilimlerinde üçüncü devlet müdahalesi: Afganistan örneği
Bu çalışmanın amacı, uzun süredir istikrarsız ve çatışma iklimi içerisinde bulunan Afganistan'da son dönemde yaşanan siyasi dönüşümün; etnik ve dini temelli çatışma iklimini güçlendirerek bölgesel istikrarsızlığı artırıcı bir çatışma sarmalı yarattığını ortaya koymaktır.Afganistan yönetimini 250 yıldır elinde bulunduran Peştunların, Şii ve Türk azınlıklara yönelik şiddet eylemlerinin arka planında iktidar mücadelesi yatmaktadır.Bu mücadelenin tarihsel arka planı ile iç çatışmaların temelinde yatan dinamikler ortaya konulurken yaşanan süreç ele alınarak günümüze kadar süregelen olaylar dizisi bağlamında Afganistan'daki istikrarsızlık ve çatışma ikliminin bölgesel etkileri sonucu Tahran Yönetimi üzerinde yarattığı güvenlik ikilemi neticesinde İran'ın Afganistan'a yönelik olası bir müdahalesi değerlendirilmektedir. 50 bin kişiden kurulu ve İran'a bağlı paramiliter yapı olan Fatimiyyun Tugayı'nın; Afganistan'da etnik ve dini temel dayalı yeni bir iç çatışma neticesinde Hazara Toplumu'nun Taliban tarafından katliama maruz kalması durumunda Tahran yönetimi tarafından Afganistan'da görevlendirileceği düşünülmektedir. İran'ın dolaylı müdahalesi sırasında yaşanan iç savaşın Fatimiyyun Tugayı lehine sonuçlandırılması adına İran'ın doğrudan askeri müdahalesi de söz konusudur.İran ve Afganistan arasında yaşanacak olan savaş halinde ise istikrarsız olan Afganistan'daki çatışma iklimi yayılmacı etkisiyle bölgesel bir krize dönüşecek ve yeni göçmen hareketleri ile yeni insani krizler yaşanacaktır.
Batı Avrupa'da yükselen popülist radikal sağ ve Avrupa Birliğine etkisi: Avusturya, Hollanda ve Fransa örnekleri
Batı Avrupa'da 1980 sonrası ortaya çıkan popülist radikal sağ, 1990'lı yıllarla beraber Avrupa siyasi sahnesinde görünür bir hal almıştır. Bu parti ailesi yerel, ulusal ve Avrupa düzeyinde elde ettiği oy oranları ve kazandığı sandalyeler ile güçlü siyasal aktörler haline gelerek, günümüzde Batı Avrupa'da mevcut siyasal gelişmelerin ana öznesi konumunda bulunmaktadırlar. Popülizm ve yerlilik siyaseti temelinde toplumu biz ve onlar olarak iki kutba ayıran program ve söylemleri ile, bu marjinal söylemlerin ana akım bir konjonktüre dönüşmesi, bu partilere olan ilginin artmasının sebebidir. Ayrıca farklı düzeylerde aldığı yüksek oy oranları dikkatleri bu partilerin başarısına etki eden faktörlere yöneltmiştir. Bu çalışma "popülist radikal sağ partilerin ideolojisi nedir" ve "popülist radikal sağ partilerin 1990 sonrası yükselişine etki eden faktörler nelerdir" sorularına cevap aramaktadır. Bu çalışmanın amacı, popülist radikal sağ partilerin "öteki" algısına yönelik yabancı karşıtı, göçmen karşıtı ve İslam karşıtı popülist söylemlerini analiz etmektir. Örnek olay incelemesi yapılan çalışmada, Avusturya'da Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), Hollanda'da Özgürlük Partisi (PVV) ve Fransa'da Ulusal Birleşme (RN) partilerinin söylemleri analiz edilmiştir. Analiz sonucunda incelenen üç partinin yabancı, göç ve İslam karşıtı söylemlerinin benzer olduğu tespit edilmiştir. Aynı zamanda bu partilerin programlarındaki diğer konuların göç ve İslam karşıtlığını meşrulaştırmak amacıyla bir araç olarak kullanıldığı saptanmıştır. Popülist radikal sağ partilerin, Avrupa Parlamentosu'nda Demokrasi ve Kimlik (ID) grubu şemsiyesinde bir araya gelmeleri, sadece ulusal değil, ulus-üstü bir etkiye de sahip olduklarını kanıtlamaktadır. Bu sebeple çalışmada popülist radikal sağ partiler hem ulusal düzeyde, hem de Avrupa düzeyinde incelenmiştir Bu doğrultuda Avrupa şüphecisi popülist radikal sağın Demokrasi ve Kimlik Grubu üzerinden Avrupa Birliği'ne olan etkisi analiz edilmiştir.
Afganistan-Çin ilişkilerinin rekabet-iş birliği analizi (2001-2021)
Afganistan'ın stratejik konumu ve mevcut tabii kaynakları, onu sömürgeci devletler nazarında bir cazibe merkezine dönüştürmüştür. Ülke, yakın geçmişi süresince büyük devletlerin egemenliği altında olduğundan sürekli var olma çabası göstermiştir. İç savaş ve işgaller sebebiyle ülkenin gelişimi her açıdan geri kalmış olsa da iş birlikleri ve denge politikalarıyla bu süreç aşılmaya çalışılmaktadır. Bu hususta kurulan ekonomik ortaklıklar ve bölgesel yakınlaşma Afganistan'ın yeniden yapılanma sürecindeki en önemli etkenler arasında yer alır. Bu tez, Çin'in bölgedeki ekonomik ve siyasî stratejilerinde Afganistan'ın yerini ve önemini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu hususta taraflar arasındaki iş birliklerinin, maddî kazanımların ve ortak ekonomik çıkarların bölge siyasetini ne yönde etkilediği ve ikili ilişkilere nasıl tesir ettiği çalışmanın temel problem sorusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca İpek Yolu'nu yeniden hayata geçirme fikriyle meydana getirilen "bir yol, bir kuşak" projesi doğrultusunda, Çin'in Afganistan'a yönelik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı gibi konulara da vurgu yapılmıştır. Bölgedeki tehditler her ne kadar iş birliği ve yakınlaşmanın gerçekleşmesini zorlaştırsa da mevcut maddî çıkarlar ve ortak kazanımlar bu durumu bertaraf etmektedir. Zira bu tarz yakınlaşmaların ana motivasyonunu çıkar temini oluşturmaktadır. Çin'in ekonomik gelişimiyle birlikte enerji talebi artışı ortaya çıkmış ve söz konusu enerji ihtiyacının Afganistan'dan karşılanması gündeme gelmiştir. Bu düşünce akıllara bölge güvenliğinin buna ne denli uygun olduğu sorusunu getirmektedir. Ayrıca diğer büyük devletlerin bu fikre bakışı da önem teşkil eder. Çünkü coğrafi konumu sebebiyle Afganistan, Hindistan ve Çin'i birbirine bağlamakta ve mevcut kaynakları sayesinde Rusya ile Amerika'nın ilgisini bölge üzerine çekmektedir. Bunu engellemek isteyen Çin yeni planlar ortaya koymuştur. Bu tez kapsamında, Afganistan-Çin ilişkileri rekabet-iş birliği çerçevesinde değerlendirilmiştir. Afganistan'ın bölge üzerindeki ekonomik ve diplomatik ilişkilere etkisi ele alınmıştır. İş birliği politikalarının bölge güvenliği üzerindeki yansımaları tartışılmıştır. Ayrıca çalışmada alan taraması usulüyle çeşitli elektronik ve yazılı kaynaklar incelenerek iki ülke arasındaki ortaklık-iş birliği faaliyetlerinin tespitine ve etkili olduğu alanları ortaya koymaya çaba gösterilmiştir. Bununla beraber güvenlik beklentileri ile Çin-Afganistan yakınlaşma siyaseti arasındaki korelasyon irdelenmiştir. Bu minvalde çalışmada elde edilmiş sonuçların diğer araştırmacılara yol gösterici olması beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Afganistan, Bölgesel Stratejiler, Çin, İş Birliği, Ortaklık.
Bir güvenlikleştirme konusu olarak düzensiz göç ve Avrupa Birliği
Tarih boyunca insanlar yaşadıkları toplumlardan zorunlu ya da daha iyi şartlarda yaşamak için gönüllü olarak göç etmişlerdir. Büyük kitle hareketlerinin altında doğal afetler, savaşlar, salgın hastalıklar, kıtlık gibi farklı sebepler yatmaktadır. Bu çalışmada öncelikle Arap Baharı sonrası, Suriye'de yaşanan iç savaştan kaçan insanların, göç literatürüne etkileri ve literatüre kattıkları kavramlardan bahsedilecektir. Özellikle düzensiz göç kavramının üzerinde durulacak olup, uluslararası düzenlemelerde sığınmacı ve mülteci haklarına bakılacaktır. Devletlerin ve uluslararası kuruluşların bu düzenlemelere uyumluluğu tartışılacaktır. Avrupa, kıtada 20'nci yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan entegrasyon hareketi ve buna bağlı olarak geliştirilen Avrupa Serbest Bölgesi yaklaşımı ile dünyanın diğer bölgelerinden ayrılmaktadır. Büyük çapta bir serbest dolaşım bölgesinin oluşturulması sonucu, göç politikaları dış sınırların korunmasına yönelik gerçekleşmiş ve sınır duvarlarının yükselmesine yol açmıştır. Temelinde güvenlik odaklı çalışan bu politikalar, düzensiz göçe karşı 'Kale Avrupası' söylemlerini artırmıştır. Böylelikle Avrupa Birliği göç kontrolünde birtakım ikilemler ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ikilemlerin bir tarafını insan hakları ve demokratik unsurlar oluştururken diğer tarafını ise egemenlik, güvenlik ve ekonomi gibi unsurlar oluşturmaktadır. 11 Eylül saldırısı sonrası artan terör olayları, aşırı sağ partilerin popülist söylemleri sonrası göçmen algısı değişmeye başlamıştır. Bu gelişmeler, AB'nin sınırlarını iyice yükseltmesine ve dikenli teller ile örtmesine yol açmıştır. Bu durum, göç olgusunun öncelikle güvenlik boyutu açısından değerlendirilmesine dikkat çekmiştir. Çalışmanın temel çerçevesini oluşturacak göçün güvenlik açısından incelenmesi, Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme teorisi ışığında değerlendirilecektir. Kopenhag Okulu'nun yanında Paris Okulu'nun da geleneksel güvenlik algısını değiştiren güvenlikleştirme teorisine kattıkları analizlerle değerlendirilecek olup, bu ekollerin karşılaştırmalı analizleri çalışmamıza ışık tutacaktır. Ardından tarihsel süreç içerisinde, Avrupa'da yükselen yabancı düşmanlığı ve aşırı sağ söylemlerin Avrupa siyasetinde etkili olmasıyla birlikte, Birliğin göçü güvenlikleştirme ve dışsallaştırma politikaları ele alınacaktır. Birlik, göçün güvenlikleştirme aşamalarını uyguladığı mekanizmalar aracılığıyla sistemleştirmiştir. Birliğin uyguladığı sistemler ve politikalar, göç sorununa dışarıdan bakmakta olup bu sorunu Avrupa dışına itmektedir. Özellikle uyguladığı geri kabul anlaşmaları yoluyla düzensiz göçü kontrol altına almaya çalışmış ve toprakları dışında üçüncü ülkelere yıkmıştır. Hedef, kaynak ve transit ülke olarak düzensiz göç konusunda herkes üzerine düşen sorumluluğu almakta mıdır? Peki AB göç politikalarının, ortak göç politikaları adı altında aldığı göçmen sorunları ve insan hakları boyutundaki söylemler uygulamada faaliyete geçirilmiş midir?
Brexit'in Avrupa Birliği'nin kurumsal yapısında meydana getireceği değişiklikler
Bu çalışma, Brexit'in Avrupa Birliği'nin kurumsal yapısında meydana getireceği değişiklikleri ortaya koymaya amaçlamaktadır. Bu bağlamda, öncelikle Avrupa Birliği kurumları incelenmiştir. Kurumların oluşumu, gelişimi ve günümüzdeki yapısı kurucu antlaşmalar doğrultusunda açıklanmaya çalışılmıştır. Sonrasında, Brexit süreci ele alınmıştır. Birleşik Krallık'ın 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandum sonrasında Avrupa Birliği'nden ayrılma kararı alınmıştır. Bu karar neticesinde müzakere süreci 50.maddenin yürürlüğe konmasıyla başlamıştır. Çalışmanın bu bölümünde müzakere sonucunda uzlaşılan ayrılma antlaşması Birleşik Krallık parlamentosunda onaylanmadığı için yürürlüğe girmediği ve Brexit sürecinin devam ettiği görülmüştür. Çalışmanın son bölümünde, Birleşik Krallık gibi önemli bir üyenin ayrılmasıyla Avrupa Birliği kurumlarının yapısal olarak nasıl etkilendiği incelenmiştir. Çalışma sonunda, bazı kurumların değişen oranda yapısal değişime uğrayacağı öne sürülmüştür. Ayrıca Brexit'in neden olacağı, Avrupa Birliği bütçesindeki finansman açığının büyük olacağı ortaya çıkmıştır.
Uluslararası ilişkilerde din ve ümmet ilkesi: Uluslararası hukuk kavramının İslam hukuku açısından değerlendirilmesi
Bu çalışma kapsamında, İslam dinindeki ümmet anlayışı en geniş anlamda bir değerlendirme yöntemi ile farklılıkların birlikte yaşamaları açısından incelenmiş ve bu çerçevede ümmet kavramının İslam Hukuku bağlamında bir birliktelik anlayışı oluşumuna etkisi araştırılmıştır. Günümüzde, toplumların ulusal ve uluslararası boyutta birbirleriyle iletişim ve etkileşimleri de Uluslararası İlişkiler disiplininin bir çalışma alanını oluşturmaktadır. Din olgusunun Uluslararası İlişkiler disipliniyle ilişkisi süreç içerisinde bir dönüşüm geçirmiş ve bu olgunun disiplin tarafından tamamen reddedilme durumu terk edilerek, disiplin tarafından dikkate alınması gereken bir unsur haline gelmiştir. Bu bağlamda din olgusu, Uluslararası İlişkilerde teorik boyutta bir dikkate alınmama durumuyla karşılaşmış olsa da, pratik boyutta dış siyasetin oluşumunda ve yürütülmesinde her zaman ve zeminde önemsenmiştir. İslam Hukukunda Uluslararası İlişkiler alanı, ilk dönemden itibaren hukuki bir temel üzerinden oluşturulmuştur. Bu bağlamda mütekabiliyet esasına başvurulmadan, İslami yönetimlerin tek taraflı dikkate almaları gereken düzenlemeler yapılmıştır. İslam Hukukunun bir alt unsurunu oluşturan ve İslam Hukuku kaynaklarına ve yöntemlerine tam bir bağımlılık ilişkisinde bulunan İslam Uluslararası Hukuku, değişim ve gelişim olgularına açık bir alanı oluşturmakta ve böylelikle ihtiyaç halinde içtihat çerçevesinde yeni düzenlemelere de imkan sunmaktadır. İslam Hukukunda, farklı kimliklerin varlığı onaylanmış ve tanışma odaklı bir anlayışla, farklılıklar zenginlik olarak değerlendirilmiş ve birlikte gerçekleşecek yaşamın oluşumu öngörülmüştür. Bu bağlamda, farklılıkların barışçıl bir şekilde birlikte yaşamaları için insanlar arasında eşitlik kabul edilmiştir. Ümmet kavramı, sınırlandırılması mümkün olmayan bir kapsam alanına sahip olup, bu kavram dahilinde yer almak isteyen herkese açık bir nitelik taşımaktadır. Bu bağlamda, ümmet kavramının "Ümmet-i İcabet" ve "Ümmet-i Davet" çerçevesinde tüm insanlığı kapsam alanına dahil etmesi, birleştirici etkisinin tezahürü niteliğindedir. Bu anlayışın en güzel örneğini ise, Medine şehrinde Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından akdedilen Medine Sözleşmesi oluşturmaktadır. Bu çalışma kapsamında, İslam Uluslararası Hukukunun bir özelliği olarak değerlendirilen "Ümmet İlkesi" kavramı toplumsal işbirliği bağlamında incelenmiştir. Bu bağlamda "Ümmet İlkesi" ile kastedilen; alınan tüm kararların ve gerçekleştirilen tüm eylemlerin (bireysel ve kurumsal; özel, sosyal ve ticari; idari ve siyasi; ulusal ve özellikle uluslararası), ilkesel olarak dikkate alınması gereken ümmetin toplamının (Ümmet-i İcabet ve Ümmet-i Davet) faydasına hareket etme prensibine uygun olması durumudur. Böylelikle, itikadi boyutta olmayan bir kavramsallaştırmayla; devletlerarası, milletlerarası ve toplumlararası bireysel ve kurumsal ilişkilerde ötekileştirmeme duygu, düşünce ve davranışı ile hareket edilmesi prensibinin ve toplumsal işbirliği açısından, ulusal ve uluslararası boyutta ortak ilkeler doğrultusunda barış içerisinde bir arada gerçekleşen bir yaşamın oluşturulması amaçlanmıştır. İslam Uluslararası Hukuku, tüm insanlığa hitap eden ve tüm insanlığın iyiliğini önceleyen düzenlemeler barındırmakta olup, bu kapsamda alınan tüm kararlarda ve gerçekleştirilen tüm eylemlerde, Ümmet-i İcabet ve Ümmet-i Davet anlayışı çerçevesinde bir değerlendirme yapılarak, ulusal ve uluslararası boyutta bir dayanışma düşüncesi ile ümmetin toplamının faydasına hareket etme prensibi ilkesel olarak benimsenmiştir. Sonuç olarak belirtmek gerekir ki; ümmet mefhumunu, "Ümmet-i İcabet" ve "Ümmet-i Davet" anlayışıyla tanımlamak, benimsemek ve takip etmek; günümüz dünyasının ortak sorunlarına "Ümmet İlkesi" çerçevesinde ortak çözümler bulabilme yolunda önemli bir yol gösterici niteliğinde olacaktır. Anahtar Kelimeler: Din, İslam Hukuku, Medine Sözleşmesi, Uluslararası İlişkiler, Ümmet
2014 sonrası Türkiye-Rusya ilişkileri: Kompartmanlaştırma stratejisi etrafında ittifak arayışları
Yeni dünya düzeninde uluslararası ilişkilerin aktörleri olarak devletlerin birbirleriyle bağlarının artması, onları daha fazla işbirliği yapma eğilimine yöneltmektedir. Devletler arasında uyuşmazlık yaşandığı zamanlarda, taraflardan birinin yaptırım uygulaması, artık karşı tarafa olduğu kadar yaptırım uygulayan tarafa da zarar verebilmektedir. Bu nedenle devletler kriz zamanlarında dahi ilişkileri sürdürebilmenin yollarını araştırmaktadırlar. Uzun bir geçmişe sahip Türkiye ve Rusya devletlerinin, tarihsel süreçte farklı koalisyonlarda bulunarak sık sık karşı karşıya gelmeleri sebebiyle, ilişkileri inişli çıkışlı bir halde ilerlemiştir. Bu iki devletin uyuşmazlık ve çatışma alanlarında dahi ilişkilerini koparmayışları, araştırılması gereken bir kapsam ortaya çıkarmaktadır. Kompartmanlaştırma stratejisi, iki devletin aralarındaki rekabet konularını yok saymadan, belli noktalarda diyaloğa devam etmelerini sağlayan ve böylece ilişkilerin tamamen kopmasını önlemeyi amaçlayan bir stratejidir. Buradan hareketle çalışmada, kompartmanlaştırma stratejisiyle Türkiye ve Rusya'nın ortak çıkar alanlarında ilişkilerini nasıl ilerletebildiği sorusundan yola çıkılmıştır. Çalışmada iki devlet arasındaki krizler ve eş zamanlı ilerleyen işbirlikleri tespit edilerek, farklı tarihlerde yapılan kompartmanlaştırmaların kıyasıyla Türkiye-Rusya ilişkileri literatürüne farklı bir bakış açısı kazandırılmıştır. Literatürde çoğunlukla 2014 yılı sonrasında iki devlet arasında bu stratejinin kullanılmadığına yönelik yorumlamalara mukabil çalışmada söz konusu stratejinin bu tarihten sonra da kullanıldığı ve gelecekte de kullanılabilecek bir yöntem olarak, tek bir döneme ya da teori içerisine sığdırılmaması gereken bir araç olduğu fikri savunulmuştur. Bu minvalde kompartmanlaştırma stratejisinin taraflar arasındaki ilişkilere sürdürülebilirlik sağladığı, ayrıca iki devletin birbirlerinin her dış politika hamlesini onaylaması anlamına da gelmeyerek, aktörler arasındaki farklı konumlanışlarını kabul ederek hareket etmelerini sağladığı tespiti yapılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kompartmanlaştırma Stratejisi, Türkiye, Rusya, Karşılıklı Bağımlılık.
Türkiye'nin 2015-2020 yılları arasında Suriye'nin kuzeyine gerçekleştirdiği askeri operasyonların kuvvet kullanma hukuku bağlamında değerlendirilmesi
Küreselleşen dünyada birçok yeni tehdit ortaya çıkarken eski tehditler de etkisini artırarak devletler için bir sorun olmaya devam etmektedir. Güncel dünya düzeninin ve uluslararası siyasetin en sarsıcı tehditlerinden olan uluslararası terörizm, hem devletler hem de bireyler için tehdit düzeyini giderek artıran bir sorundur. Devletler, uluslararası örgütler ve diğer aktörler uluslararası terörizmle etkin yollar aracılığıyla mücadele etmektedir. Özellikle devletler, hem tek başlarına bir aktör olarak hem de uluslararası örgütler aracılığıyla uluslararası terörizmle birlikte mücadele etmektedirler. Terörizm kavramının ortak bir tanımı dahi yapılamamışken terörizmle mücadele konusunda aktörlerin de doğal olarak farklı fikirleri mevcuttur. Devletler uluslararası terörizmle mücadelede egemenliklerini, vatandaşlarını ve topraklarını korumak için askeri operasyonlar gerçekleştirmekte ve bunu hukuki gerekçelere dayandırmaktadırlar. Zira bir devletin uluslararası arenada gerçekleştirdiği tüm faaliyetlerin temelinde hukuka uygunluk yatmaktadır. Bu bağlamda kuvvet kullanma hukukunun tartışmalı doğası da incelenmesi gereken diğer bir önemli konu olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle devletlerin gerçekleştirdiği sınır ötesi askeri operasyonların hukuki zeminleri de kuvvet kullanma hukuku bağlamında incelenmelidir. Bu hususta terörizmle mücadele kapsamında askeri harekât gerçekleştiren ülkelerden biri olan Türkiye, Suriye'nin kuzeyine beş askeri operasyon gerçekleştirmiştir. Bu kapsamda Türkiye'nin, Suriye'nin kuzeyine gerçekleştirdiği beş askeri operasyonun hukuki zeminlerinin araştırılması bu tezin temelini oluşturmaktadır. Tezin Türkiye'nin gerçekleştirdiği bu beş askeri operasyonun hukuki zeminine katkı sunması amaçlanmaktadır. Gerçekleştirilen bu beş operasyonun kuvvet kullanma hukuku bağlamında değerlendirilmesi ve operasyonların hukuki zeminlerinin araştırılması Türkiye'nin gelecekte uluslararası arenadaki faaliyetlerine de katkı sağlayacaktır.
Norveç'te yerli halklar ve ulusal azınlıklar: Samiler örneği
Milliyetçilik veya kavmiyetçilik, insanlık tarihi kadar eski kavramlardır. İnsanların aidiyet duydukları ve bir parçası oldukları topluma sahip çıkıp onu özel görmeleri tarih boyunca olagelmiştir. Bu davranışın motivasyon kaynağı bazen inanç, bazen hanedanlık, bazen de ırk olmuştur. Yöneticiler için bu aynı zamanda güç arttırma ve yönettikleri kitleleri konsolide etmeleri için önemli enstrümanlardır. İşte bu bağlamda yaptığımız araştırmanın ana konusu, Norveç devletinin bir ulus devlet inşa etme sürecinde, ülkedeki kadim bir etnik gruba uyguladığı kültürel, etnik ve sosyal asimilasyon politikalarını ortaya koymak amacıyla "Norveç'te Yerli Halklar ve Ulusal Azınlıklar: Samiler örneği" şeklinde belirlenmiştir. Bu konunun seçilmesinin nedeni bugün örnek olarak gösterilen bir ülkenin tarihi yanlışlarını kayıt altına almak ve değişen politik konjonktür sonucu gelinen noktaya dikkat çekilmiştir. Bu çerçevede tezimizin birinci bölümünde Norveç'in tarihi gelişimi, ikinci bölümde Norveç'te yerli halk ve ulusal azınlıklar, üçüncü bölümde ise Samiler ana başlıkları mümkün olduğu kadarıyla detaylı olarak ele alınıp incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Norveç, Sami Halkı, Sapmi, Laponlar, Yerli Halk, Asimilasyon, Norveçleştirme
Almanya'da Müslümanlara yönelik ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve nefret söylemi: Cami saldırıları örneği
Almanya uzun yıllardır yabancılara yönelik ırkçı hareketlerin devam ettiği Avrupa ülkelerinden biridir. Bu ırkçı ve ayrımcı hareketler antisemitizme dönüştüğünde zirvesini yaşamıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkede antisemitizm devlet politikası hâline gelmiş, savaşın bitimine doğru da bir soykırıma dönüşmüştür. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı politikaları antisemitizmden sonra son yıllarda ise İslam'a ve Müslümanlara yönelmiştir. Bu durum Avrupa ülkelerinde de zamanla ırkçılıktan İslamofobiye ve son olarak "İslam düşmanlığına" evrilmektedir. Oysaki Almanya'da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ırkçı merkezli bir sistemin yıkılmasından sonra geçmişten ders çıkartılarak insan hakları merkezli bir anayasa hazırlanmıştı. Bu anayasa özellikle de beşerî sapmaya da vurgu yaparak, girişinde insanın Tanrıya ve insana karşı mesuliyet bilincini öne çıkartmıştır (Grundgesetz- Präambel=Giriş). Bu ifade ile yeni anayasa Almanya için yeni bir sayfa açmıştır. 60 yılı aşkın bir süredir Almanya'da göçmen kökenli Müslümanların sayısında artış yaşanmaktadır. Buna paralel olarak son dönemlerde Müslümanlara karşı önyargılar ve ayrımcı tutumlar sergilenmeye başlamıştır. Özellikle son dönemlerde başörtüsü, dinî eğitim, cami ve minare karşıtlığı şeklinde İslam'ın inançlarına ve dinî motiflerine yönelik eylemler şeklinde kendini göstermektedir. Bu karşıtlık zaman zaman şiddete de dönüşmektedir. Şiddet eylemleri kişilere yönelik fiziksel saldırılar ve İslami sembollere saldırı şeklinde gerçekleşmektedir. Müslümanlar arasında endişeye sebep olan bu durum toplumsal yaşamı da etkilemektedir. Almanya'da egemen olan özgürlükçü demokratik sistem bu konularda ayrımcılık, ırkçılık ve İslam düşmanlığını önlemeye yönelik tedbirler almaktadır fakat bu eylemlerin önü etkin bir şekilde kesilememektedir. Bu önlemlerin daha etkin hâle gelebilmesi için çok boyutlu politika ve tedbirlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada Almanya'da Müslümanlara yönelik ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve nefret söylemi ile ilgili geniş kapsamlı olarak araştırma yapılacaktır. Anahtar Kelimeler: Almanya, Ayrımcılık, Irkçılık, İslam Düşmanlığı, Nefret Söylemi
Theory of annexation in international relations
This study aims to determine the relevance of the theoretical analysis of the phenomenon of country annexation in the context of international relations, from 1816 to 2022 using examples of countries that acquired weaker states through various means within the framework of political, social, and economic destabilization. Needless to say, the purpose is to conduct a profound analysis of the concept of annexation and its concepts and the role of this concept and its components in the discipline of International Relations. The annexation process itself consists of components that directly precede annexation, namely conquest, secession, and occupation, and these components will be examined in a logical sequence as the elements preceding annexation itself. The assessment was made through examples of countries during the aforementioned period, considering the perception of the concept of annexation in the discipline of International Relations. The systematic literature review and empirical research method are employed to achieve this goal. Qualitative and quantitative analysis methods are also used to understand the structure and concept of annexation. This research is important for a thorough understanding of how annexation has evolved with the aforementioned components from 1816 to 2022. As a result, it is crucial to form an understanding of the components of annexation and the concept of annexation as a whole, against the backdrop of the world structure, which historically transitioned from multipolar to bipolar and eventually to a unipolar structure closer to the end of the 20 th and the beginning of the 21 st century. In other words, the main result is presenting all the components as a unified whole, rather than considering each component separate and independent, as mistakenly believed in this discipline during the mentioned historical period. Keywords: Annexation, International Relations, Qualitative Analysis, Quantitative Analysis.
Azınlık hakları bağlamında Avusturya'da inanç özgürlüğü ve İslam politikaları örneği
Avusturya, her ne kadar Osmanlı ordusu ile Viyana kapılarında savaşırken Müslümanlarla karşılaşsa da ülkenin Müslümanlarla birlikte yaşama tecrübesi 1878 yılındaki Berlin Konferansı'ndan aldığı cesaretle Bosna-Hersek'i işgal etmesi ile başlamıştır. Bosna-Hersek'in işgali sonrasında Avusturya en az 600 binlik bir Müslüman nüfusa sahip olmuştur. Bu kadar büyük orandaki bir nüfusun mensup olduğu İslam dini ise Avusturya'da resmen ancak 1912 yılında çıkarılan özel bir kanunla tanınmıştır. Bu kanuna 1912 İslam Kanunu (Islamgesetz 1912) denilmiştir. 1912 İslam Kanunu ile Müslümanlar, beldeleri önce işgal sonra ilhak edildikten sonra hukuken de Avusturya'ya entegre edilmişlerdir. Bu politikaların yerleşmesini ve Müslümanların güvenin kazanmak amacıyla, Avusturya-Macaristan Kayzeri Franz Joseph, Viyana'da inşa edilmesi için bir cami projesine 250 bin altın Kron dahi bağışlamıştır. Buna karşılık 2015 yılında ve 2015 yılı sonrasında 2021 yılında Avusturya'da Müslümanlar ve İslam yalnıza güvenlik sorunu olarak ele alınmaya başlanmıştır. Müslümanlar, İslam haricindeki dinlere mensup olanlardan ayrı muamele görür olmuştur. 2015 İslam Kanunu sonrasında ise ile Müslümanların hem dinî hem de kurumsal özerkliklerine karışılmış olmuştur. Bu kanun daha sonra 2021yılında değiştirilmiştir. 2021 yılında değiştirilen kanuna dayanarak, dinî bir cemaatin nasıl çalışacağının düzenlenmesinin ötesinde, İslam Kanunu "terörizmle mücadele" yasası kapsamında ele alınarak değişiklik yapılmıştır. Müslümanlar, kişisel olarak değil tüm bir kitle olarak "sanık" sandalyesine oturtulmuştur. Bunun yanı sıra, Avusturya yönetimi, "siyasal İslam" kavramını öne çıkarmış, Müslümanların kurum ve öncü şahıslarını bu tanımlama ile kamusal alanın dışına itme gayretine girmiştir. Dolayısıyla Avusturya "siyasal İslam" tanımlamasını bir nevi araçsallaştırmıştır. Böylece de Müslümanların bazı yasal haklarını kullanmalarının önüne geçilmiştir. Bu araştırmamızda özellikle 2015 ve 2021 İslam Kanunu çerçevesinde Avusturya'nın son 10 yıldaki İslam politikalarının ana noktalarının değerlendirmesini yapacağız. Tezimizin hazırlanmasında samimi önerilerini esirgemeyen danışman hocam Doç. Dr. Erman Akıllı'ya hürmetlerimi ve teşekkürlerimi sunmayı bir borç sayıyorum. Ayrıca, bu süreçte bana katlana eşim ve aileme de minnettarım.
Türkiye ile almanya arasındaki iş güçü antlaşmasının 60. yılında Türkiye kökenlilerin Almanya'ya toplumsal, iktisadi ve siyasi etkileri
Göç, insanlık tarihinin önemli bir parçasıdır ve toplumlar üzerinde etkileri olan karmaşık bir süreçtir. Bireylerin bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşmesi ve yeni bir yaşam kurması, göçmenlerin ve ev sahibi toplumun sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alanlarda değişikliklere yol açan bir dönüşüm sürecini içerir. Son yıllarda, dünya genelinde siyasi, ekonomik ve sosyal faktörler göç olaylarını artırmıştır. Almanya, bu süreçlerden etkilenen ülkelerden biri olarak uluslararası ve ulusal düzeyde dikkat çeken bir mülteci politikasıyla dikkat çekmiştir. Özellikle Suriye'deki iç savaşın etkisiyle, Almanya'ya olan göç dalgası büyük bir boyut kazanmış ve ülkede toplumsal, siyasi ve ekonomik tartışmalara yol açmıştır. Almanya'nın göç süreci ve mülteci politikaları, hem iç politika hem de toplumsal dinamikler açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu süreçte, Türk göçmenler de Almanya'daki göç hikâyesinde önemli bir rol oynamaktadır. Türk göçmenler, 1960'lı yıllardan itibaren Almanya'ya iş gücü ihtiyacı nedeniyle gelen ve uzun yıllar boyunca ülkede yaşamlarını sürdüren bir topluluktur. Bu durum, Türk göçmenlerin Alman toplumunda sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan önemli etkiler oluşturduğunu ve entegrasyon süreçlerinin incelenmesi iv gereken bir konu olduğunu ortaya koymaktadır. Türk göçmenlerin Almanya'daki entegrasyon sürecini ve bu süreçteki etkilerini anlamak için birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar, Türk göçmenlerin Alman toplumuna entegrasyon çabalarını, dil öğrenimi, eğitim, iş piyasasına entegrasyon gibi konuları ele almaktadır. Ayrıca, Türk göçmenlerin Alman toplumuyla olan ilişkilerini, çift kimlik oluşumunu ve kültürel etkileşimlerini araştırmaktadır. Türk göçmenlerin Almanya'daki varlığı, toplumsal çeşitlilik ve kültürel anlamda zenginlik oluşturmanın yanı sıra, ekonomik büyümeye de katkıda bulunmaktadır. Türk iş gücü, Alman ekonomisinde önemli bir rol oynamakta ve iş gücü piyasasında istihdam edilmektedir. Almanya'da gösterdikleri entegrasyon çabaları ve etkileri ile yumuşak gücün önemli bir örneğini temsil eden Türk göçmenlerin, kültürel ve sosyal alanda Almanya'ya yaptığı katkılar da göz ardı edilemez. Bu aynı zamanda Türkiye'nin Almanya'daki yumuşak gücünü temsil etmektedir. Yumuşak güç, bir ülkenin diğer ülkeler üzerinde etki oluşturmasında, değerler, kültürler, eğitim ve diğer çekicilik faktörlerini kullanma yeteneğini ifade eder. Türk göçmenlerin Alman toplumunda dil öğrenimi, eğitim ve iş piyasasına entegrasyon gibi alanlarda gösterdikleri başarılar, Almanya'ya yönelik bir çekim gücü oluşturur. Bu durum, Türk göçmenlerin kültürel zenginlikleriyle birlikte Almanya'nın toplumsal çeşitliliğini artırırken, aynı zamanda ülkenin küresel arenadaki etkisini güçlendirmektedir. Türk göçmenlerin kültürel etkileşim ve çift kimlik oluşumu, yumuşak gücün bir diğer önemli yönünü temsil eder. Türk göçmenler, Almanya'da geleneksel Türk kültürünü korurken, aynı zamanda Alman toplumuna entegre olma çabası gösterirler. Bu kültürel çeşitlilik, Almanya'nın uluslararası alanda saygınlığını artırırken, kültürel anlayışı ve hoşgörüyü teşvik etmektedir. Türk göçmenlerin kültürel etkinliklere katkıları, sanat, müzik, edebiyat ve diğer alanlarda gerçekleştirdikleri faaliyetler, Almanya'nın kültürel bir cazibe merkezi hâline gelmesini sağlarken bunun yanı sıra ekonomik katkıları da Almanya'nın yumuşak gücünü desteklemektedir. Türk iş gücü, Alman ekonomisinde istihdam edilerek ülkenin ekonomik büyümesine katkıda bulunur. Türk işletmeciler ve girişimciler, Almanya'da yeni iş fırsatları üretirken, ticari ilişkileri güçlendirir ve uluslararası ticarete katkı sağlarlar. Bu ekonomik etkileşim, Almanya'nın ekonomik gücünün ve uluslararası ilişkilerdeki rolünü artırmaktadır. Sonuç olarak, Türk göçmenlerin Almanya'da gösterdikleri entegrasyon çabaları ve etkileri, Almanya'nın yumuşak gücünün önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Almanya v üzerindeki etkilerini daha kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamayan bu çalışma, Alman toplumuna entegrasyon süreçlerindeki başarıları, karşılaştıkları zorluklar, ekonomik katkıları, kültürel etkileşimleri ve toplumsal uyum konularını ele alacaktır. Tüm bunların yanında bu çalışmada bu etkilerin uyandırdığı yumuşak güç unsurları açıklanmaya çalışılacak ve ayrıca Türk göçmenlerin Almanya'nın göç politikaları ve toplumsal dinamikleri üzerindeki etkileri değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Göç, Türk göçmenler, Almanya, Yumuşak Güç
Tarihsel süreçte Rus-Alman ilişkileri ve Ukrayna savaşının Almanyanın güvenlik ve savunma politikasına etkisi
Bu tez çalışmasında Rusya-Ukrayna savaşının Alman savunma ve güvenlik politikasındaki etkileri araştırılmak istenmiştir. Savaş'ın Almanya'ya ekonomik ve siyasi yansımaları araştırılmış olup Rusya ve Almanya arasındaki tarihsel ilişkilerin değerlendirilmesi yapılmıştır. Rusya'nın Ukrayna'ya başlatmış olduğu savaş sebebiyle Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenski'nin özellikle Angela Merkel'i Rusya ile enerji ilişkileri bağlamında suçlamasından dolayı Rusya ve Almanya'nın tarihsel enerji ilişkilerine değinilmiştir. Rusya ve Almanya'nın enerji ilişkilerinin ve iki devlet arasındaki boru hattı projelerinin Soğuk Savaş dönemine tekabül ettiği tespit edilmiştir. Tarihsel sürece bakıldığında Alman diplomasisi Otto von Bismarck ile başlayan denge politikasından II. Wilhelm ile uzaklaşmış ve bu uzaklaşmanın sonucu I. Dünya Savaşının yaşanması ile neticelenmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Bismarck'ın denge arayışı 1969'da Şansölye Willy Brandt ile tekrar hayata geçmiş çok yönlü dış politikayla birlikte Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler geliştirerek ortaya çıkmıştır. Almanya'ya göre Avrupa'nın güvenliğini tesis etmenin yolu dönemin Sovyetler Birliği bugünün ise Rusya'sını Avrupa'ya dahil etmekten ve ticari ilişkiler geliştirmekten geçmektedir. Angela Merkel döneminde de bu politika dâhilinde gelişen ilişkiler Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte değişmeye başlamıştır. Avrupa güvenliği ve Almanya'nın güvenliği düşünüldüğün de savunma bütçesini düşük tutan ve bu sebeple ABD ve NATO müttefikleri tarafından sık sık eleştirilen Almanya, AB içinde de oynadığı liderlik rolünü de göz önüne alarak, savunma bütçesini artırmaya karar vermiştir. Şansölye Olaf Scholz tarafından 100 milyar euroluk özel bir fon kurulacağı bu fonun yatırım ve silahlanma projeleri için kullanacağı açıklanmıştır. Anahtar Kelimeler: 100 Milyar Avro Özel Fon, Almanya Savunma Politikası, Enerji, Rusya-Ukrayna Savaşı, Savaş
Afganistan'daki etnik ayrımcılığın siyasi istikrarsızlığa etkisi
Etnik ayrımcılık, 1990'lı yıllarda Yugoslavya ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra uluslararası ilişkiler alanında fark edilen yeni konulardan biridir. Günümüzde dünya ülkeleri, yapıları açısından çeşitli dil, din ve farklı etnik gruplardan oluşmaktadır. Zira bu çeşitlilik sosyal düzenin doğasında vardır. Toplum yapısında; yaş, cinsiyet ayrımı, dil ve dini ayrışma açısından tüm bireylerin ayni olduğu bir toplumdan bahsetmek mümkün değildir. Afganistan da farklı etnik kökenlere sahip ayni zamanda dil ve mezhep açısından da farklılıklar arz eden çeşitli kültürlere sahip bir ülkedir. Her ne kadar bu ülkenin etnik yapısı "etnik mozaik" ismiyle ünlenmiş olsa da Afganistan'ın siyasi istikrarsızlığında önemli faktörlerden biri kabul edilir. 11 Eylül (2002) tarihli Bonn konferansı, yeni hükümetin şekillenmesi ve 2004 anayasasının kabulünden sonra Afganistan'daki etnik, dilsel, kültürel ve mezhepsel çatışmalar Peştunların dışındaki etnik grupların kendilerini Afganistan devletiyle ilişkilendirmemelerine sebep oldu. Yeni anayasanın Peştunlar dışındaki etnik grupları görmezden gelmesi, bu ülkede etnik ayrımcılığın şiddetlenmesine neden olmuştur. Birleştirici bir çözüm bulunamamasından dolayı etnik grupların çeşitliliği bu ülkede ulus-devlet kurma sürecindeki krizin aşılmasını imkânsız hale getirmiştir. Afganistan, kuruluşundan bu yana artan etnik ve sınıfsal çekişmeler, isyanlar, kitlesel şiddet, ardarda gelen askeri darbeler ve genellikle ekonomik ve sosyal politikaları felaketle sonuçlanan bireyci liderlerin hâkimiyetiyle boğuşmaktadır. Savaş, aşiret rekabetleri ve bunların siyasi güç ve genelde siyasi istikrarsızlıkla ilişkili olarak Afganistan'ın tarihinde ciddi sorunlardan sayılagelmiştir. Bu olaylardan sonra 2002 yılında anayasa düzenlenir. Yeni anayasanın düzenlenmesi sürecinde, ülkenin gelecekteki siyasi sisteminin ne olacağı konusunda çok sayıda danışma ve müzakere yaşanır. Afgan halkının çoğunluğunun isteklerine rağmen merkezi başkanlık siyaset sistemi Afganistan'ın yeni siyasi sistemi olarak kabul edildi. Ancak son 15 yılda tüm alt kümeleriyle birlikte bu sistem bütün etnik grupların rızasını sağlayamadı ve yeterli meşruiyete sahip olamadı. Anahtar Kelimeler: Etnik Gruplar, Siyasi İstikrar, Siyasi İstikrarsızlık, Afghanistan Yasalari
Arap Baharı ve Ortadoğu'da kadın hareketi: Tunus örneği
Bu tez, kadın hareketlerini mevcut değerler, normlar ve kimlik yapılarında değişim talep eden birer toplumsal hareket olarak değerlendirerek bu hareketlerin kadınların eşit yurttaşlık taleplerine ne şekilde etki ettiğini incelemiştir. Bu noktada toplumsal dinamiklerin değiştiği süreçler önemlidir ve bu çalışma Ortadoğu'daki üç önemli kırılmayı dönemsel olarak inceleyecektir: Kolonileşme sonrası dönem, 11 Eylül sonrası dönem ve Arap Baharı sonrası dönem. Çalışma, Ortadoğu'daki kadın hareketlerini, Tunus özelinde, incelemiş ve özellikle "Arap Baharı" gibi önemli, toplumsal ve siyasal dönüşüm yaratan olayın, Tunus Kadın Hareketi üzerindeki etkisini göstererek alana katkı sağlamıştır. Ayrıca çalışma, kadınların haklarına erişimleri ve kadın haklarının iyileştirilmesi noktasında, Tunus'da, kolonileşme sonrası milliyetçi hareketler ve Arap Baharı sonrası dönem arasında paralellikler kurarak öngörüde bulunmaya çalışmıştır. Kurulan paralellikler sonucunda ise mücadeleler boyunca ön saflarda olan kadınların, masaya oturulduktan sonra da haklarını elde etmek için mücadele etmek zorunda kaldıklarına, dünya standartlarında olmasa dahi büyük ölçüde kadın hakları noktasında iyileştirmelerin sağlandığına ve bu iyileştirmelerin toplum tarafindan kabullenilişinin zaman alacağı varsayımlarına/ sonucuna ulaşılmıştır.
Uluslararası siyaset açısından daimî tarafsızlık ilkesinin bölgesel barış ve istikrarın sağlanmasındaki rolü: Türkmenistan örneği
Uluslararası ilişkilerde barış ve istikrar her zaman ön planda olan konuların başında gelmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası örgütlerin artan bir hızla ortaya çıkmaları devletler arası münasebetlerin derinliğini etkilemiştir. Yüzölçümü daha küçük olan ülkelerdeki problemler bazı noktalarda uluslararası çatışmalara dönüşebilir. Uluslararası hukuk, devletlere bazı yükümlülükler getirmektedir fakat bu durumun yetersiz kaldığı durumlarda devletler kendi çıkarlarını korumak için alternatif yöntemlere başvurmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası hukuk kurallarına uygun bir şekilde bağımsız politika belirleme bu tarz çatışmaların önüne geçmek için çok önemlidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde yaşanan Soğuk Savaş, çok taraflı diplomasiyi etkileyerek NATO ve Varşova Paktı gibi örgütlerin kurulmasına sebep olmuştur. Bu dönemde bazı devletler bağımsızlığını ilan etmiş ve uluslararası örgütlere dahil olmuştur. S.S.C.Birliğinin dağılması ile birlikte 1991 senesinde bağımsızlığını ilan eden Türkmenistan, 1995 senesinde barışa dayalı uluslararası iş birlikleri ve ekonomik hedefler doğrultusunda diplomaside "daimî tarafsızlık" politikasını benimsemiştir. 12 Aralık 1995 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından Türkmenistan'a "Daimî Tarafsız Ülke" statüsü tanınmıştır. Bu süreçte temelini uluslararası hukukun ilkelerine dayandıran Türkmenistan, çeşitli ülkeler ile güvenli ilişkiler kurmuş ve ekonomik anlamda olumlu sonuçlar elde etmiştir. Bu tez çalışmasında, tarafsızlığın uluslararası ilişkilerde barış ve istikrar sağlama rolünü Türkmenistan örneği ile incelenmiştir. Ayrıca, bu çalışma, tarafsızlık politikasının uluslararası alanda ne denli etkiye sahip olduğu, tarafsızlık politikasının uluslararası sorunların çözümünde büyük etkiye sahip olması sebebiyle diğer devletlerin de bu politikaya yönelmesinin yerinde olup olmayacağı konularını ve Türkmenistan'ı bölgesel anlamda daha güçlü bir konuma getirip getirmediği ile ilgili konuları ele almaktadır.
1979 ve 2001 Afganistan işgallerinin mukayeseli incelenmesi
İmparatorlukların mezarı olarak bilinen Afganistan son çeyrekte büyük iki gücü de topraklarına hapsetmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra dünyaya yayılan ideolojik çatışmalardan nasibini alan Afganistan, dönemin büyük gücü SSCB tarafından on yıl sürecek bir işgale maruz kalmıştır.1979 yılında SSCB işgale başladığında uzun süren bir çatışmanın içerisine girmeyeceğini düşünüyordu. Öngörülemeyen direniş, yanlış strateji SSCB'yi Afganistan'da bir çıkmaza sürükledi. Sistemin en güçlü ordusuna sahip olan SSCB, 1989'da birçok başarısızlıkla Afganistan'dan çekilmek zorunda kaldı. SSCB'nin Afganistan'dan çekilmesi yalnızca SSCB'yi değil uluslararası sistemin yapısında da köklü bir değişime neden oldu. SSCB dağıldı, iki kutuplu sistem sona erdi. ABD, 11 Eylül saldırıları sonrası faillerin Afganistan hükümeti tarafından saklandığı gerekçesiyle Afganistan'ı yirmi yıl sürecek bir işgale başladı. Dönemin en güçlü devleti olan ABD yirmi yıllık işgal sürecinde nispi başarı elde etmiş olsa da Afganistan'dan çekilmek zorunda kalmıştır. ABD'nin gücü sorgulanmış ve saldırgan tutumundan dolayı uluslararası toplumdan çokça eleştiriye maruz kalmıştır. Her iki devletin de Afganistan'da neden başarısızlığa sürüklendiğini açıklamaya çalıştığımız bu çalışmada birçok başarısızlık nedenleri ortaya koyduk. İki ülke için de ortak olan temel iki başarısızlık nedeni; Afgan halkının direnişini hafife almak ve bölgeye uygun stratejik planlar hayata geçirememiş olmaktır. SSCB ve ABD Afganistan'a farklı koşullar altında gerçekleştirdikleri işgallerde benzer sonuçlarla karşılaşmışlardır. Bu başarısızlık SSCB sistemini derinden etkilerken ABD daha az zararla kurtulmuştur.
XXI. yüzyılda Türkiye'ye gerçekleşen Afgan göçünün nedenleri ve sonuçları
Bu tez, 21. yüzyılın başlarında Türkiye'ye gerçekleşen Afgan göçünün nedenlerini ve bu göçün Türkiye üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Afganistan, uzun yıllardır çeşitli iç çatışmalar, politik belirsizlikler ve ekonomik zorluklarla mücadele etmektedir. Bu faktörler, Afgan halkının ülkelerini terk etmelerine yol açmış ve birçok kişiyi uluslararası koruma arayışına yönlendirmiştir. Tez, Afgan göçünün temel nedenlerini politik, ekonomik ve güvenlik boyutlarıyla analiz ederek, Türkiye'nin bu süreçte oynadığı rolü ortaya koymaktadır. Türkiye, sığınmacılara kapılarını açarak uluslararası toplumun dikkatini çekmiş ve Afgan göçüyle başa çıkmaya yönelik çeşitli politika ve stratejiler geliştirmiştir. Ayrıca, Afgan göçünün Türkiye'ye etkilerini değerlendirerek, ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarda ortaya çıkan dinamikleri ele almaktadır. Göçmenlerin Türk toplumuyla etkileşimi, işgücü piyasasına katkıları ve yerel kaynakların yönetimi gibi konular, bu etkilerin anlaşılmasına yönelik önemli perspektifler sunmaktadır. Sonuç olarak bu tez Afgan göçünün 21. yüzyılda Türkiye'ye olan etkilerini kapsamlı bir şekilde değerlendirmektedir. Göçün nedenleri, Türkiye'nin bu süreçteki rolü ve göçün etkileri, hem akademik hem de politika odaklı bir bakış açısıyla incelenmiş ve Türkiye'nin bu küresel meseleyle başa çıkma çabalarının anlaşılmasına katkıda bulunmuştur.
Uluslararası politikada çip krizinin büyük güçler arasındaki ilişkilere etkisi
2020 yılında başlayan küresel yarı iletken çip kıtlığı, askeri, sağlık, otomotiv ve tüketici elektroniği dahil olmak üzere birçok sektörde derin etkiler yaratmıştır. Yarı iletkenler, modern teknolojinin vazgeçilmez bileşenleridir ve günümüz ekonomisini yönlendiren sayısız cihazın işleyişi için kritiktir. Bu kıtlık, birçok ürünün iptaline ve gecikmesine, önemli fiyat artışlarına ve tedarik zincirlerinde büyük aksamalara yol açmıştır. Bu çalışma, ülkelerin küresel yarı iletken çip kıtlığında dış politika stratejilerini ve diplomatik angajmanlarını nasıl ayarladıklarını ve bu kıtlığın karar alma süreçleri üzerindeki etkilerini anlamayı amaçlamaktadır. Çeşitli ülkelerin krize nasıl tepki verdiğini inceleyerek, uluslararası ilişkilerde ve diplomatik stratejilerdeki değişimleri anlamayı hedeflemektedir. Araştırma, krize katkıda bulunan ekonomik ve teknolojik faktörleri ve bunların küresel politikalara daha geniş etkilerini analiz etmektedir. Dış politika karar alma süreçlerine odaklanan kavramsal bir çerçeve kullanarak, çalışma ulusal çıkarlar ile uluslararası baskılar arasındaki dinamiği vurgulamaktadır. Kapsamlı bir anlayışa ulaşmak için çalışma, belge analizine dayanmaktadır. Bu metodoloji, konunun ayrıntılı bir şekilde incelenmesine olanak tanımıştır. İncelenen belgeler arasında akademik makaleler, beyaz kitaplar ve politika belgeleri bulunmaktadır. Bu metodolojik yaklaşım, mevcut bilgilere ek olarak elde edilen sonuçlara ve pratik uygulamalara da katkıda bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, çip krizinin diplomatik müzakereleri büyük ölçüde etkilediğini, ülkelerin teknolojik bağımlılıklarını ele almak için dış politikalarını ayarlamalarını teşvik ettiğini ortaya koymaktadır. Bu araştırma, teknolojik aksaklıkların küresel siyasi manzaraları nasıl yeniden şekillendirebileceğine dair anlayışı artırmaktadır. Tedarik zinciri dayanıklılığını ölçmek ve iyileştirmeler yapmak, tedarik zinciri dayanıklılığında en büyük artışı sağlayabilir. Mevcut küresel çip kıtlığı sona erse bile, elektronik talebi arttıkça daha fazla tedarik sorununun ortaya çıkması muhtemeldir.
Herodotos ve tarihçiliğinde uluslararası ilişkiler ve siyasi tarih yaklaşımları
Dilimize Tarih olarak çevrilen The Histories isimli eserin yazarı, Klasik Antik Çağ tarihçisi Halikarnaslı Herodotos, yaklaşık 2500 yıldır kimi zaman "yalanların babası" olarak ağır şekilde eleştirilmiş, kimi zaman ise "tarihin babası" sıfatına layık görülerek büyük övgüler toplamıştır. Onun tarihçiliğinin ne kadar güvenilir olduğu ve tarih biliminin zaman içerisindeki evriminde eserinin hangi konuma yerleştirileceği soruları, Herodotos'a ilişkin yaklaşımların tutarsızlığının nedeni olmuştur. Dünyada uzun yıllardır tartışılan, adına kürsüler kurulan ve birçok bilim dalının (tarih, antropoloji, coğrafya, etnografya vb.) özel inceleme alanı olan Tarih'e ülkemizde aynı ilgi gösterilmemiş, geçerliliği uzun yıllar önce yitirilmiş bilgilerin kullanımına devam edilmiştir. Bu çalışmanın birinci amacı, Herodotos'un tarihçiliğini, tarihçiliğe getirdiği yenilik ve yaklaşımları, yüzlerce yıl süren etkisini ve siyasi tarihçilikteki konumunun gösterilmeye çalışılması olmuştur. Bu amaca ulaşabilmek için tarihçiliğin geçirdiği tarihsel süreç ele alınarak Herodotos'un bu zaman çizelgesindeki konumu saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ikinci amacı olarak, uluslararası ilişkilerin belirli inceleme alanlarının (teoriler, kavramlar, siyaset ve toplum) ve siyasi tarihçiliğin Tarih içerisindeki izleri takip edilmiş ve Herodotos'un okuyucusuna vermek istediği mesajlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma ile Herodotos'un hayatı, tarihçiliği ve eser incelemesi konularında literatüre katkıda bulunularak, önemli bir boşluk doldurulmuştur. Thukydides'in Peloponez Savaşları isimli eserinden önce yazılmış olan Tarih, uluslararası ilişkiler tarihi ve siyasi tarihçiliğin ilk eserlerinden biri olarak kabul görmelidir. Disiplinlerarası bir eser olan Tarih, disiplinlerarası bir alan olan uluslararası ilişkiler için önemli ve değerli bir kaynak eser olarak kabul edilmelidir.
Rusya-Ukrayna Savaşı: Vladimir Putin'in 24 Şubat 2022'de Ukrayna Savaşı'nı başlatırken yapmış olduğu konuşmanın analizi
Vladimir PUTİN'in 24 Şubat 2022'de Ukrayna Savaşı'nı başlatırken yapmış olduğu konuşma bu çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Araştırmanın amacı, söz konusu konuşmada kullanılan siyasi, askeri, tarihsel, kültürel, milliyetçi ve hukuki söylemler üzerinden savaşın meşruiyetinin nasıl sağlanmaya çalışıldığını çözümlemektir. Bir nitel araştırma yöntemi olan Norman Fairclough'un söylemi betimleme (metinsel analiz), yorumlama (söylemsel analiz) ve açıklama (toplumsal analiz) düzeylerinde ele aldığı üç boyutlu eleştirel söylem analizi yaklaşımının benimsendiği bu araştırma, söz konusu söylemi ve dilsel yapıları inceleyerek, savaşın ideolojik ve hukuki boyutlarını ve Putin'in iletişimde dili nasıl bir stratejik araç olarak kullandığını ortaya koymayı amaçlamıştır. Bu yaklaşım, konuşmanın sadece açık ifadelerini değil, altında yatan anlamlarını ve hukuki belirsizliklerini de açığa çıkarmayı hedeflemiştir. Araştırmanın önemi ise, savaşın nedenlerini anlamaya yönelik geleneksel stratejik ve jeopolitik yaklaşımların ötesine geçerek, savaşın dilsel, kültürel ve ideolojik boyutlarını ön plana çıkarmasında yatmaktadır. Bu çerçevede araştırma, savaşın sadece silahla değil, dil yoluyla da sürdürüldüğünü vurgulayan bir bakış açısı sunmaktadır. Araştırmada Putin'in, konuşmasında yer alan tarihsel, kültürel ve milliyetçi söylemleri Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesini meşrulaştırmak amacıyla yoğun bir şekilde kullandığına dair bulgulara ulaşılmıştır. Ayrıca, NATO'nun doğuya doğru genişlemesi ve Batı'nın Ukrayna üzerindeki etkisi gibi siyasi ve askeri söylemler üzerinden Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesinin zorunlu ve meşru olduğu kurgusu oluşturulmuştur. Bu kapsamda, uluslararası hukukta tartışmalı kavramlar olan meşru müdafaa ve ön alıcı meşru müdafaa kavramları Putin tarafından savaşın meşrulaştırılması amacıyla temel gerekçeler olarak öne sürülmüştür. Araştırmada, insan hakları ihlalleri ve insancıl müdahale kavramları, savaşın ahlaki ve hukuki zemini olarak sunulmasına karşın bu kavramların Rusya'nın stratejik çıkarlarına uygun şekilde araçsallaştırıldığı tespit edilmiştir. Ayrıca konuşmada, davetle müdahale ve self-determinasyon hakkı kavramlarının da savaşın hukuki meşruiyetini desteklemek üzere kullanıldığı görülmüştür. Araştırmada ulaşılan en genel bulgu ise, Putin'in de kendi savaş politikasını meşrulaştırmak amacıyla Batı'nın uluslararası müdahale politikalarında kullanmış olduğu benzer hukuki kavram ve söylemleri kullanarak yine Batı'nın yaptığına benzer şekilde uluslararası hukuku esnetmeye ve araçsallaştırmaya çalıştığının tespit edilmesidir. Sonuç olarak, Putin'in 24 Şubat 2022 tarihli konuşmasındaki söylemler, savaşın çok boyutlu bir yapı üzerine inşa edildiğini göstermektedir. Uluslararası hukuk ilkeleri, tarafsız normlar olmanın ötesinde güç dengeleri ve siyasi çıkarlar doğrultusunda yeniden yorumlanmaktadır. Konuşmada yer alan tarihsel, kültürel ve milliyetçi söylemler savaşa meşru zemin oluşturmada stratejik araçlar olarak kullanılmıştır. Ayrıca konuşmada, insan hakları, insancıl müdahale, meşru müdafaa, ön alıcı meşru müdafaa, davetle müdahale ve self-determinasyon hakkı gibi hukuki kavramlar ideolojik ve siyasi amaçlar doğrultusunda esnetilmiş ve biçimlendirilmiştir. Bu araştırma, Putin'in dil kullanımının uluslararası hukuku bir meşruiyet aracı olarak nasıl şekillendirdiğini ve Batı'nın da benzer stratejilerle müdahalelerini haklı çıkarmaya çalıştığını ortaya koymaktadır. Böylece savaş söyleminin yalnızca askeri bir eylem olmanın ötesinde karmaşık bir dilsel ve ideolojik üretim olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Söylemlerdeki çifte standartlar ve hukuki çarpıtmalar devam ettikçe savaşlar yalnızca cephede değil, söylem düzeyinde de inşa edilmeye devam edecektir.
Çin'in bölgesel hegemonya olma yolunda ilerleyişi Bir Kuşak Bir Yol girişimi: Orta Asya örneği
Bu çalışma, Çin Halk Cumhuriyeti'nin Orta Asya'daki artan ekonomik ve siyasi etkisini, bu sürecin temel araçlarından biri olan Bir Kuşak Bir Yol (BKBY) girişimi üzerinden incelemektedir. Araştırmada, realist kuram çerçevesinde güç ve hegemonya kavramları teorik olarak ele alınmış; Çin'in tarihsel ve düşünsel temelleri, Konfüçyüsçülük, Tianxia paradigması, geleneksel haraç sistemi ve "Aşağılanma Yüzyılı" gibi unsurlar üzerinden değerlendirilmiştir. Mao döneminden Xi Jinping'e uzanan süreçte dış politikanın evrimi, ekonomik reformlar ve dışa açılmanın diplomatik yansımalarıyla birlikte analiz edilmiştir. Çalışmanın son bölümünde, Çin'in Orta Asya açılımı ve BKBY girişiminin bölgesel jeopolitik ve ekonomik etkileri kapsamlı biçimde incelenmiştir. Orta Asya, enerji kaynakları, ticaret yolları ve coğrafi konumu itibarıyla Asya kıtasının stratejik merkezinde yer almakta; bu durum bölgeyi hem Çin hem de diğer büyük güçler için kritik hâle getirmektedir. Çin açısından Orta Asya, yalnızca ekonomik kalkınma ve ticaretin genişletilmesi açısından değil; aynı zamanda bölgesel etkisini artırarak stratejik çıkarlarını güvence altına alma ve güç dengelerinde daha belirleyici bir aktör hâline gelme hedefi bakımından önem taşımaktadır. Kuşak Yol girişimi, Çin'in Orta Asya'daki nüfuzunu pekiştirerek çok kutuplu dünya düzeninde Batı merkezli güç dengelerine alternatif oluşturma amacını taşımaktadır. Bu bağlamda girişim, bölge ülkelerinin Çin'e ekonomik bağımlılığını artırırken, Pekin'in bölgedeki artan etkisini görünür kılarak hegemonya eğilimini somutlaştıran bir araç olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte çalışma, Çin'in artan varlığını, tarihsel olarak bölgede güçlü bir aktör olan Rusya'nın nüfuzu ile karşılaştırmalı bir perspektiften ele almakta; iki ülkenin Orta Asya'daki etkilerinin örtüşen ve rekabet eden yönlerini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, Kuşak Yol girişimi yalnızca ekonomik bir proje değil; Orta Asya'nın jeopolitik önemini, Çin'in bölgedeki artan etkisini pekiştirerek onu bölgesel hegemonya konumuna daha da yaklaştıran stratejik bir dış politika hamlesi olarak değerlendirilmektedir.
Kırgızistan'da Dunganlar
Kırgızistan, Orta Asya'daki en yoğun Dungan nüfusuna ev sahipliği yapması bakımından bölgenin önemli çok kültürlü coğrafyalarından biridir. Çin'in kuzeybatısından 19. yüzyılın sonlarında Kırgızistan'a göç eden Dunganlar, hem Müslüman kimliklerini hem de Çin kültürel unsurlarını bir arada koruyarak özgün bir toplumsal yapı geliştirmişlerdir. Bu çalışmanın amacı; Dungan toplumunda tarih, din, dil ve kültür bağlamında şekillenen geleneksel örf, âdet, inanç ve uygulamaları ortaya koymaktır. Özellikle hayatın çeşitli safhalarına ilişkin (doğum, düğün, ölüm, ibadet anlayışı) inanışlar ve uygulamalar incelenerek, Dungan kültüründeki İslamî etkiler ile Çin kültürel unsurlarının sentezi değerlendirilmiştir. Bu araştırmanın verileri, görüşme yaptığımız Dunganlardan elde edilmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden biri olan görüşme tekniği kullanılmış ve veriler içerik analiziyle çözümlenmiştir. Dunganlar, Çin'deki baskılardan kaçıp Orta Asya'ya göç ettikten sonra, özellikle tarım ve ticaret alanlarında başarılı olmuşlardır. Sosyo-kültürel açıdan İslam'ın ve geleneksel değerlerin güçlü bir etkisi altında kalarak, yerel halklarla barışçıl ilişkiler kurmuşlar ve kimliklerini koruyarak topluma entegre olmuşlardır. Bu çalışma sonucunda Kırgızistan Dunganlarının inanç sisteminde hem İslam'ın kurumsal yapısının hem de Çin kökenli bazı kültürel izlerin iç içe geçtiği özgün bir kimlik yapısı tespit edilmiştir. Bu durum, Dunganların bir yandan dini kimliklerini korurken diğer yandan tarihsel köklerini de yaşattıklarını göstermektedir. Ayrıca içinde bulundukları Kırgız toplumunun etkisiyle İslamî pratiklerde Sünnileşme eğiliminin zamanla güçlendiği gözlenmiştir. Çin kökenli olmalarına rağmen İslam inancını merkezde tutan Dunganlar, hem kültürel farklılıkları hem de dini kimlikleri ile Kırgızistan'ın çok kültürlü yapısında kendilerine özgü bir yer edinmişlerdir.
Afganistan'da Özbekler, Türkmenler ve bunlar arasındaki ilişkiller
İpek yolu üzerinde büyük bir geçiş ve kavşak noktası olan Afganistan coğrafyasında yüzyıllar boyunca onlarca Türk boyu gelip konaklamış, yerleşmiş, şehirler ve devletler kurmuştur. Ülkenin nüfusu büyük çoğunluğu Sünni olmak üzere Sünni ve Şii Müslümanlardan oluşmaktadır. Ancak ülke; etnik, bölgesel ve mezhepsel temellere dayalı olarak karmaşık şekillerde bölümlere ayrılmıştır. Yaklaşık yarım asırdır iç savaşlar ve çatışmalarla boğuşan Afganistan'da Özbekler ve Türkmenler de diğer etnik gruplar gibi bu çatışmalardan etkilenmişlerdir. Afganistan Türkistanı, merkezi Şibirgan olan Türkistan bölgesi ile merkezi Kunduz şehri olan Katagan bölgesi şeklinde iki ana kısma ayrılmaktadır. Katagan'a bağlı vilayetler arasında Kunduz, Tahhar, Semengan, Bağlan ve Bedahşan yer alırken; Türkistan bölgesinde ise Cevzcan, Belh, Faryab, Serapul, Badğis ve Herat bulunmaktadır. Günümüzde Afganistan'daki Türk kökenli toplulukların bir kısmı kendi anadillerini yaşatmaya devam etmekte, bir kısmı ise Derice (Afganistan Farsçası) ya da Peştuca dillerini tercih etmektedir. Özbekler ve Türkmenler, kendi içlerinde hâlâ büyük ölçüde kabile ve kültürel kimliklerini korumakta olup bunlar hem sosyal hem de siyasi yaşamlarına yansımaktadır. Türkmenler ve Özbekler, Afganistan'da aynı sıkıntılara maruz kalsalar da, yaşadıkları toprakları terk etmemiş ve geçmişten günümüze taşıdıkları kültürel değerlerini büyük oranda korumuşlardır. Araştırmamız dört ana bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde Afganistan'ın tarihsel gelişimi ve genel çerçevesi sunulmuştur. İkinci bölümde ise Afganistan'daki Özbek topluluğu incelenmektedir. üçüncü bölümde Afganistan'daki Türkmenler, dördüncü bölümde ise Afganistan'daki Özbekler ile Türkmenler arasındaki ilişkiler incelenmeye çalışılmıştır.
Türkiye'nin kültürel diplomasi uygulamalarının bölgesel iş birliğinin güçlenmesine etkisi: Türk Devletleri Teşkilatı örneği
Bu tez çalışması, Türkiye'nin kültürel diplomasi stratejilerinin Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) çerçevesinde bölgesel iş birliğinin derinleştirilmesine katkılarını çok boyutlu bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Kültürel diplomasi, modern uluslararası ilişkilerde yumuşak güç unsurları arasında yer almakla birlikte, aynı zamanda ülkeler arasında kalıcı ve sürdürülebilir etkileşim alanları inşa eden önemli bir dış politika aracıdır. Türkiye'nin TDT bağlamında yürüttüğü kültürel diplomasi faaliyetleri; tarihsel ortaklık, kültürel miras ve dil birliği temelinde şekillenmekte, bu çerçevede TÜRKSOY, Türk Akademisi, Türk Kültür ve Miras Vakfı gibi kurumsal yapıların katkısıyla işlevsellik kazanmaktadır. Araştırmada nitel veri toplama tekniklerine dayalı olarak literatür taraması ve doküman analizi yöntemleri kullanılmış; ilgili kurumsal raporlar, resmî belgeler ve medya içerikleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, Türkiye'nin kültürel diplomasi uygulamalarının yalnızca sembolik birliktelikler üretmekle kalmayıp, aynı zamanda karşılıklı güvenin inşası, toplumsal yakınlaşmanın teşviki ve siyasi eşgüdümün gelişmesi açısından somut etkiler yarattığını göstermektedir. Özellikle eğitim, kültürel mirasın korunması, ortak medya üretimi ve gençlik odaklı projeler aracılığıyla kültürel diplomasi, TDT üyesi ülkeler arasında kurumsal bağların güçlenmesine ve uzun vadeli stratejik ortaklıkların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bu tezde, kültürel diplomasinin sadece kültürel etkileşimle sınırlı kalmayıp, bölgesel bütünleşme süreçlerinde etkili bir dış politika aracı olarak nasıl kullanıldığı Türk Devletleri Teşkilatı örneği üzerinden incelenmiş ve bu alana özgün katkılar sunulması amaçlanmıştır.
Arap Baharı sürecinde Tunus: Otoriterlikten demokrasiye geçiş sürecinin analizi
Arap Baharı süreci Tunus'ta başlamış ve diğer Ortadoğu ülkelerinde devam etmiştir. Yaşanan olaylar sonucunda ülkede çok fazla şiddet görülmemiş, ölümler yaşanmamıştır. Halkın demokrasi talebi neticesinde 2011 sonrası süreçte ülkede önce geçici hükümetler kurulmuş, kurucu meclis seçimleri yapılmış, ilk adil seçimler gerçekleşmiştir. Ardından yeni anayasa ile demokratik, eşit hak ve özgürlükler elde edilmiştir. Bu bağlamda ülke diğer Ortadoğu ülkelerine örnek olmuştur. Tunus'taki laik gelenek sömürge döneminden itibaren modernleşme süreci ile birlikte gerek otoriter dönemde gerekse Arap Baharı döneminde kaydedilen gelişmelerin kalıcılığında kilit rol oynamıştır. Gelişmiş eğitim olanakları bilinçli bir kitle meydana getirmiştir. Habib Burgiba ve Zeynel Abidin Bin Ali döneminde rejimin otoriter kimliğini dışta tutarak gerçekleştirilen eğitim alanındaki reformlar modern bir Tunus yaratmıştır. Ülkenin bu kimliği ve özellikle laik siyasal rejimi 2011 sonrası dönemde kaydedilen otoriterlikten demokrasiye geçiş sürecinin Ortadoğu'nun diğer ülkeleri ile karşılaştırıldığında başarılı bir örnek olarak ön plana çıkışında kilit rol oynamıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Tunus, Arap Baharı, Demokrasi, Otoriteryanizm, Habib Burgiba, Zeynel Abidin Bin Ali
İslam devletinin temel kavramları ve kurumsal dayanakları (Nizâmülmülk'ün ve Gazzâlî'nin devlet anlayışı)
İslamiyet'in ortaya çıkışı, öncelikle Arap Yarımadası ve Araplar, daha sonra ise bütün dünya tarihi için dönüm noktalarından biri olmuştur. Devlet modeli ve yönetim üzerine tarih boyunca derin tartışmalar yaşanmış ve uzun tahliller yapılmıştır. Tarihin eski çağlarından beri yönetim üzerine birçok model ortaya atılmıştır fakat tüm devlet modelleri zaman içerisinde etkinliğini kaybederek devre dışı kalmıştır. İslam, birçok alanda klasik siyaset teorilerinden ve devlet modellerinden farklı olarak temel bir kaynak(Kur'an) üzerine bina edilmiş ve diğer yönetim modellerinde yaşanan birçok tartışmanın da dışında kalmıştır. Fakat Kur'an, sünnet(hadis) ve içtihat kaynakları üzerine inşa edilen İslam devleti zamanla bu temel kaynaklarından uzaklaşmaya başlamış ve Dört Halife Dönemi'nden itibaren devletin adli ve idari yapısında bozulmalar yaşanmıştır. Ayrıca İslam'ın dördüncü yüzyılından itibaren etkinliğini kaybeden içtihat yetkisi yüzünden siyasi alanda karşılaşılan sorunlar İslam'a uygun şekilde çözülememiş, bundan dolayı da İslam dünyasında kopuşlar yaşanmıştır. Özellikle siyasi alanda yaşanan bu sorunlar filozoflarının teşhislerini içeren siyasetnameler aracılığı ile çözülmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda birçok İslam düşünürü yönetim şekli ve devlet üzerine teşhis ve tahliller yapmıştır. Nizâmülmülk ve Gazzâlî de din ve siyaset alanlarında çalışma yapan düşünürlerin başında gelir. Bu düşünürlerin devlete getirdiği eleştiriler ve yönetime sunduğu öneriler İslami devlet modeline uzun yıllar yol gösterici olmuştur.
İklim değişikliği politikalarının çevresel güvenlik bağlamında değerlendirilmesi: Türkiye örneği
Çevre ve güvenlik arasındaki ilişki 1960'ların sonlarından itibaren hem akademisyenlerin hem de politika yapıcıların dikkatini çekmeye başlamıştır. Uluslararası İlişkiler disiplininde, özelikle Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik kavramındaki gelişme ve genişlemelerle birlikte ortaya çıkan farklı güvenlik yaklaşımları arasında çevresel güvenlik kavramı da önem kazanmaya başlamıştır. Günümüzün ön plana çıkan çevresel sorunlarından bir tanesi neden olduğu etki ve şiddetindeki artıştan dolayı iklim değişikliğidir. İklim değişikliği sınır aşan ve sınır ötesi etkilerini hissettirmeye başlamasıyla birlikte uluslarararası ölçekte mücadele edilmesi gereken bir çevresel sorun olarak değerlendirilmiş, bu çerçevede uluslararası diplomasi süreci başlamıştır. Bu çerçevede, çalışmanın amacı, genelde çevre sorunlarının özelde ise iklim değişikliğinin Türkiye'deki siyasi ve toplumsal aktörler tarafından nasıl algılandığını değerlendirmektir. Bu kapsamda çalışma iklim değişikliğinden en çok etkilenmesi beklenen bölgelerden birisi olan Akdeniz Havzası'nda yer alan Türkiye'nin 2000'li yıllarda hem tek parti hükümetinin hem de toplumun iklim değişikliği ve çevresel sorunlar konusundaki söylemlerini Kopenhag Okulu kuramı ile incelemektedir. Bu çerçevede çalışma Türkiye'nin iklim değişikliğini bir sorun olarak algıladığını ve bu sorunu siyasallaştırdığını, öte yandan Türk toplumunun çevresel sorunları kendisine karşı ekonomik ve çevresel tehdit olarak değerlendirdiğini ve toplumun çevresel tehdit söylemine karşı hükümetin toplum söylemlerini siyaset dışı alanda değerlendirdiğini savunmaktadır. Anahtar Kelime: Çevresel Güvenlik, İklim Değişikliği, Türkiye, Siyasallaştırma
Liberal dünya düzeninde popülizmin yükselişi
Bu çalışmada etkileşim halinde olduğu ideolojilere eklemlenebilen bir söylem ve eylem bütünü olan popülizm incelenmiştir. Farklı ideoloji ve hareketlerle bütünleşebilen popülizm için ortak bir tanım oluşturmak oldukça zordur. Popülizm her aktör ve harekete uygun özellikler barındırabilmektedir. Popülizm biz ve onlar, gerçek ve halk, yozlaşmış ve seçkinler gibi ayrımlar yaparak liderlere kitleleri kendi yanına çekebilme gücü vermektedir. 1990 sonrası aşırı sağ popülizmin yükselişinin temelinde, 1980'den itibaren kapitalist ekonominin üretim tarzının devamlılığını sağlamak için neoliberal ekonomi politikalarının sebebiyet verdiği yoksullaşma, işsizlik gibi olumsuz ve toplumu ayrıştırmaya doğru giden eğilimlerin olduğu görülmektedir. Bu çalışma Avrupa'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD)'de yükselen sağ popülizmin neoliberal politikalar ile olan ilişkilerini ele alacaktır. Son zamanlarda Avrupa siyaseti, hızla artan ırkçılık ve göçmen karşıtı popülist söylemlere sahne olmaktadır. Bu popülizmin tipik birer örneğini Polonya'da iktidarda bulunan Hukuk ve Adalet Partisi'nin (PiS) ve Macaristan'da FIDESZ'in eylemlerinde görmek mümkündür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın popülist söylemleri bu partilerin motivasyonunu daha da arttırmıştır. Bu partiler, kamuoyu nezdinde "halkı temsil" iddiası ile ortaya çıkarak halkı mobilize etmekte ve başarılı da olmaktadırlar. Burada en önemli ve tehlike içeren kısım ise 20. yüzyıl içerisinde artan küreselleşme ile giderek daha da yayılan aşırı sağ popülizminin liberal dünya düzenine ve evrensel değerlere zarar vereceğinin düşünülmesidir. Bu bağlamda, bu tez çalışmasında Avrupa'da ve ABD'de yükselen popülist söylem ve pratikleri incelenerek bunların var olan liberal değerleri aşındırdığı ve 1950'lerde oluşan liberal dünya düzenini tehdit ettiği savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Popülizm, Liberal Dünya Düzeni, Avrupa Siyaseti, Aşırı-Sağ, Amerika Birleşik Devletleri
Uluslararası ilişkilerde Soğuk Savaş sonrası güvenlik çalışmaları ve Türk akademisindeki NATO algısı
İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra devletler, savaşın yıkıcı etkisinden çıkmaya çalışırken, uluslararası sistemdeki değişimlerle birlikte dünya kendini çift kutuplu sistem içerisinde bulmuştur. Savaş sonrası dönemde Sovyet tehdidinin artmaya başlaması nedeniyle, ABD ve Avrupalı güçler ortak bir savunma örgütünün gerekliliğini vurgulayarak Kuzey Atlantik Paktı Örgütü (NATO) temellerini atmışlardır. Günümüzde de varlığını sürdüren NATO'nun özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren misyonu ve sorumlulukları sorgulanmaya başlanmıştır. Bu araştırmanın temel amacı, Türkiye'nin de üyesi oldugu ortak güvenlik ve savunma örgütü olan NATO'nun, Uluslararası İlişkiler teorilerı çerçevesinde Türk akademisyenler tarafından Soğuk Savaş sonrası dönemde nasıl algılandığını araştırmak ve bulguları ortaya çıkarmak olmuştur. Çalışmanın sonucunda, Türk akademisinde (Neo)realizm başta olmak üzere, (Neo)liberalizmin ağırlığı göze çarpmıştır. Diğer bir ifadeyle, Türk akademisyenlerin NATO ile ilgili çalışmalarında geleneksel teorileri eleştirel yaklaşımlara nazaran daha çok kullanılmıştır. Bu çerçevede Türkiye'de güvenlik ve NATO çalışmalarında yeni güvenlik çalışmaları bağlamında eleştirel yaklaşımların eksikliği göza çarpmaktadır. Bu durum disiplinin teorik çoğulculuğu ve konuların özgünlüğü açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: NATO, Güvenlik Çalışmaları, İçerik Analizi
Pax Americana or US against the world? A comprehensive analysis of American foreign policy after the cold war
The future of the liberal international order is one of the most discussed topics in International Relations (IR). The world has been witnessing one of the most peaceful and prosperous eras in any time in history. Yet, numerous factors such as China's rise as a great power and rising right-wing populist authoritarianism around the globe have pushed scholars to question the future of the liberal international order. This thesis focuses on the characteristics of the liberal international order, threats against it and the future of world politics. Moreover, it analyzes role of the U.S. in the international system and American foreign policy after the Cold War through the point of power politics since the U.S. is the strongest state in the world. Traditional American foreign policy choices such as providing security to its European and Asian allies are examined within the framework of structural realism. This thesis argues that the liberal international order already collapsed and it predicts that great power politics will be the focal point of the new era. Keywords: Liberal International Order, U.S Foreign Policy, Great Power Politics, Structural Realism, Strategic Studies
Göç ve toplumsal cinsiyet: Mersin ilindeki Suriyeli kadın sığınmacılar üzerine bir araştırma
Uluslararası ilişkilerde etkilediği alanlar bakımından önemi her geçen gün artan göç, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel etkileri nedeni ile incelenmeye değer bir konudur. Bu tez çalışmasında 2011 Suriye İç Savaşı neticesinde oluşan zorunlu kitlesel göç hareketliliğindeki kadınların, Türkiye'nin Mersin ilindeki deneyimleri toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden ele alınacaktır. Çalışmada, Mersin ilinde yaşamaya başlayan Suriyeli kadın sığınmacılarla derin mülakat yönetimi ile görüşmeler gerçekleştirilerek bu kadınların göç hareketinde "kadın" olarak yaşadıkları deneyimlerin neler olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bu deneyimlerden hareketle, farklı toplumlarda kadın ve erkeğe yüklenmiş olan toplumsal cinsiyet rollerinin, kadınların göç hareketlerindeki sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel etkisi incelenmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak Suriye'den Türkiye'ye yaşanan zorunlu göç hareketi sonucunda, toplumsal cinsiyet rollerinin toplumsal değerlerin değişmesiyle dönüşüme uğradığı tespit edilmiştir. Suriye'de var olan toplumsal cinsiyet rolleri Türkiye'de yeniden şekillenmiştir; dolayısıyla, göçün toplumsal cinsiyet rolleri üzerinde şekillendirici etkisinden bahsetmek mümkündür.
Hegemon devlet, uluslararası sistem ve yükselen güçler
Çin'in ekonomik, teknolojik ve askerî açıdan gelişimi, mevcut küresel düzene meydan okuyan revizyonist bir kuvvet olarak yükseldiği tartışmalarına neden olmuştur. Diğer taraftan ABD'nin liberal düzeni sürdürmek adına sahip olduğu üstün gücü kullanmasının mevcut düzeni zayıflattığı ileri sürülmektedir. Bu çalışma yükselen güçler karşısında hegemonun kurulu düzene bağlı kalmamasının düzene etkilerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada sistem teorileri, temel güç modelleri ile liberal teori literatürü gözden geçirilmiş, hegemonyanın ve kurulu düzenin değişimi için gerekli koşullar belirlenmeye çalışılmıştır. Sonrasında yükselen güçlerin yumuşak ve sert güç bakımından revizyonist olma durumları incelenmiştir. Analizler sonucunda güç geçiş teorisi ve kuvvet aktivasyon modelindeki şartları haiz yükselen güç bulunmadığı, hegemonun çevre, maliyet ve meşruiyeti hesaba katarak "kurallarla yönetim" veya "ilişkilerle yönetim" stratejilerinden birini ya da diğer emperyal kontrol araçlarını seçebildiği; çok sık güç kullanmasının yumuşak gücüne ve liberal düzene zarar verdiği belirlenmiştir. Yumuşak güç Uluslararası İlişkiler literatüründe yeni bir kavram olduğundan ölçüm metodolojisinde daha kapsamlı araştırmalar yapılması önerilmiştir.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali anlaşması sonrası Türkiye-Rus ilişkileri
Sanayileşme ve hızlı nüfus artışının beraberinde getirmiş olduğu enerji gereksinimi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri büyük sorunlar ve yeni açılımlar içine sürüklemiştir. Özellikle cari açığın en büyük kalemini oluşturan fosil yakıt ithalleri, gelişim sürecindeki Türkiye'yi gün geçtikçe dışa bağımlı hale getirmektedir. Hem yenilenebilir kaynaklardaki yetersizlik hem de öz kaynakların kullanımındaki problemler; ülkeyi birçok enerji anlaşması yapmanın, enerjiyle ilgili sürekli olarak değişen politikalar üretmenin yolunu açmıştır. Ulusal ve uluslararası çıkarlar bağlamında iş birliği içerisinde olmanın zorunluluğu sonucunda Türkiye ve Rusya hem ekonomik hem de siyasi açıdan birbirini etkilemekte, farklı düzeylerde bağımlı ilişkiler geliştirebilmektedir. Bu çalışma söz konusu ilişkileri etkileyen faktörlerin neler olduğunu ve bu düzeylerin hangi seviyede seyrettiğini açıklamayı amaçlamaktadır. Özellikle Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılarken ekonomik ilişkiler yürüttüğü çevre ülkelerinde meydana gelen siyasi istikrarsızlaşmalar ve çatışma gibi sorunlar; enerji güvenliği konusunda önemli problemlere yol açabilmektedir. Bu sebeplerle SSCB dağılması sonrası Kafkasya üzerinden Batı'ya taşınacak olan enerji kaynakları konusunda hem gelir elde etme hem de stratejik önem sağlama düşüncesi, Türkiye ve çevre ülkelere göre nispeten daha istikrarlı Rusya'yı aynı sahada çalışmaya sürüklemiştir. Türkiye'nin enerji ihtiyacını kendi kaynaklarından karşılayamaması ve Rusya ile iş birliğinin AKP iktidarı sonrası Erdoğan-Putin diplomasisiyle ivme kazanması, enerji alanında birlikteliği sağlarken; Türkiye'nin enerjiye olan talebini karşılayabilmek adına Mersin Akkuyu'da bir nükleer güç santrali kurulması yönünde iki ülkenin anlaşmasına yol açmıştır. Tez çalışmasında iki ülke arasındaki ilişkiler ekonomik çerçevede incelenmiş ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali anlaşmasının da ilişkilere etkisi analiz edilmiştir. Bulgular sonucunda; uzun süreli doğal gaz boru hattı anlaşmalarının iki ülkeyi birbirine karşılıklı olarak bağlaması zincirine; Akkuyu NGS anlaşması da eklenince, özellikle Türkiye açısından olası bir ilişki bozukluğunda ülkeye etkisinin büyük olacağı sonucuna varılmış ve ülkenin enerji bağımlılığının kaynak çeşitliliğine gidilerek çözülebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Enerji, bağımlılık, Akkuyu, Nükleer Güç Santrali, Rusya, doğal gaz
Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkilerine inşacı bir bakış açısı: Vize serbestisi süreci
Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri 1950'li yıllarda başlamış ve 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile de resmiyete ulaşmıştır. İmzalandığı günden itibaren inişli çıkışlı bir şekilde süren ilişkiler 2011 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan ve Arap Baharı sonucu iç savaşa sürüklenen Suriye'den kaçan mültecileri kapsayan Geri Kabul Anlaşması'na ek olarak 2013 senesinde imzalanan Vize Serbestisi sürecine bağlı ortaya çıkan sorunlar nedeniyle 2016 yılında donma noktasına gelmiştir. Vize Serbestisi sürecinde sorun olarak beş başlık ortaya çıkmıştır (Europol ile anlaşma, yolsuzlukla mücadele, kişisel verilerin korunması, terörizm kanununda değişiklik ve geri kabul anlaşması). Bu araştırma ise Türkiye–Avrupa Birliği ilişkilerinde tıkanmaya neden olan Vize Serbestisi sürecini uluslararası ilişkiler teorilerinden inşacı teorinin ortaya koyduğu kimlik algısı/oluşumu/süreci temelinde değerlendirmektedir. Araştırma, Türkiye–Avrupa Birliği arasındaki iş birliği ve tıkanmaların temel nedenini taraflar arasındaki kimliksel farklılıklar veya benzerliklerin oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Söz konusu argümanın aktarılması amacıyla ilk bölümde araştırmanın amacı ve diğer ilgili bilgiler detaylıca verilecek olup ikinci bölümde teorik literatür aktarılacaktır. Üçüncü bölümde ise Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin tarihsel seyri ikinci bölümde sunulan teorik çerçeve özelinde okuyucuya aktarılacaktır. Dördüncü bölümde ise sunulan teorik çerçeve baz alınarak Vize Serbestisi Süreci'nde sorun olarak ortaya çıkan beş başlığın analizi yapılacak ve beşinci bölümde sonuç okuyucuya aktarılacaktır.
Uluslararası ilişkiler disiplininde batı-dışı teori arayışları: Türkiye'de Anadolu Ekolü örneği
Bu çalışma, Türkiye'de Batı dışı Uluslararası İlişkiler (Uİ) teorisi olup olmadığı sorusu üzerinden Türkiye'deki Uİ disiplininin tarihsel ve kuramsal bir analizini yapmaktadır. Amitav Acharya ve Barry Buzan'ın Batı Kökenli Olmayan Uluslararası İlişkiler: Asya Üzerine ve Asya'nın Ötesinde Çeşitli Perspektifler çalışması temel alınarak, Acharya ve Buzan'ın Güney ve Güneydoğu Asya ülkeleri üzerinden yaptığına benzer bir inceleme, Ersel Aydınlı, Julie Mathews, Erol Kurubaş ve Haluk Özdemir'in "Anadolu Ekolü" kavramsallaştırması üzerinden Türkiye için yapılması amaçlanmaktadır. Böylece Türkiye'nin IR disiplinindeki ve özellikle Batı kökenli olmayan IR teorileri içerisindeki yeri ve öneminin ne olduğu incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Ön teori, yumuşak teori, alt-sistemik teori, Anadolu Ekolü, merkez, çevre, Türkiye Uluslararası İlişkiler, mülkiye, SBF
Türkiye akademisinde göç ve kültür çalışmaları
Türkiye toplumu, 2011 yılından bu yana, Suriye'den göç eden insanlarla neredeyse 10 yıllık bir birlikte yaşama tecrübesi edinmiştir. Bu zaman dilimi içerisinde Türkiye'de göç çalışmaları ve araştırmalarına ilgi hızla artış göstermiş, projelere gelen destek ve fonlarla birlikte daha fazla saha çalışmasının önü açılmış ve konuyla ilgili yazılan rapor, tez, makale vb. yayınların sayısında yükselen bir ivme yakalanmıştır. İstihdam, eğitim ve sağlık gibi konuların yanı sıra aynı mekanı paylaşan iki toplumun birlikte yaşama pratiği ve kültürü de pek çok kavram altında tartışılmaya başlanmıştır. Sürecin misafirlikten kalıcılığa uzanan yapısı gerek siyaset yapımında gerek akademik literatürde entegrasyon, uyum, çokkültürlülük gibi kültürü de içeren kavramların/yaklaşımların ön plana çıkmasına neden olmuş ya da çıkması gerekliliğini doğurmuştur. Bu araştırma, göç ve bir arada yaşama konusunda önemli bir yer teşkil eden kültür kavramının Türkiye akademisindeki çalışmalarda nasıl yer aldığını, dolayısıyla Türkiye akademisinde Suriye göçü ve kültür konusunun nasıl çalışıldığını anlamaya çalışmaktadır. Bu amaçla Dergipark üzerinde yapılan taramayla elde edilen makaleleri biçim ve içerik açısından 12 farklı kategori altında değerlendiren bu araştırma, Türkiye'de konuyu çalışan akademik makalelerin artışta olduğu, en çok doktor öğretim üyelerinin konuyu çalıştığı, yazılan makalelerin %55.9'un tek yazarlı olduğu ve %55.9 oranında kadın yazarlar tarafından yazıldığı ve makalelerin en çok entegrasyon ve uyum kavramlarını kullandığı gibi birtakım sonuçlara ulaşmıştır.
Bir merkez-çevre ilişkisi: Hatemi ve Ahmedinejad dönemleri İran'ın karşılaştırmalı analizi
İran, İslam Devrimi'nden itibaren uluslararası toplumun sık sık gündemine gelmiş bir ülkedir. Gündeme gelmesinin sebebi dış politikasında saldırgan-sert davranışlar kadar kendisinden beklenmeyen yumuşama-uyumlu davranışlar da göstermesidir. Nitekim İran, İslam Devrimi'nin önderi Ayetullah Humeyni döneminde saldırgan bir devlet görünümüne sahipti. Fakat, 1997 yılında Muhammed Hatemi'nin cumhurbaşkanı olmasıyla devlet politikasının uyumlu yönleri ön plana çıkmaya başladı. Hatemi'den sonra cumhurbaşkanı seçilen Mahmud Ahmedinejad döneminde ise yeniden sert tutumlara dönüldü. Bu çalışmanın temel konusu, İran'ın bu kısa vadedeki değişimlerine etki eden unsurların hangileri olduğuna cevap bulmaktır. Bu açıdan teorik çerçevede Modern Dünya Sistemi (MDS) kullanılmaktadır. MDS, kapitalist dünya-ekonominin ürettiği eşitsizliğin bütün toplumsal ilişkilerde ve yapılarda kurumsallaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Küresel ölçekte etkilerini gözlemlediğiniz MDS, üç yapıya sahiptir: Artı değer, merkez-çevre hiyerarşisi ve hegemonya. Bu bağlamda İran'ın MDS'nin yapılarıyla girdiği etkileşimler, onun davranışlarındaki değişimi anlamamız için bir kılavuz niteliği taşımaktadır. Sonuç olarak MDS'nin yapıları, İran'ın davranışlarını etkileyen içsel ve dışsal unsurlarla ilişki içindedir. İçsel unsurları toplumsal güçler ve devlet biçimi oluşturmaktadır. Toplumsal güçlerin birbirleriyle çatışmacı tutumları ve İran'da muhafazakâr devlet yapısı, bu kısa vadedeki değişimleri doğrudan etkilemektedir. Dışsal unsuları ise hegemonya bloğu ve karşı-hegemonya bloğu oluşturmaktadır. Hegemonya bloğunun devletlerarası sistemdeki avantajlı konumunu korumak için hareket etmesi ve karşı-hegemonya bloğunun hegemonya bloğu aleyhinde devletlerarası sistemdeki gücünü artırma arzusu, İran'ın dış politika davranışlarını değiştiren başlıca faktörler olmuştur.
Covid-19 pandemi sürecinin Suriyeli sığınmacı istihdamına ve sosyal entegrasyon algısına etkileri: Adana ili örneği
Suriye İç Savaşı, onuncu yıl dönümünde dahi çözüme kavuşturulamadığından, dünyanın en büyük mülteci krizinin kaynağı olmaya devam etmektedir. Kendi ülkelerinde tecrübe ettikleri şiddet, çatışma ve insan hakları ihlalleri sebebi ile milyonlarca insan yaşayacakları daha güvenli bir yer bulma umuduyla ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştır. Dünyada en fazla Suriyeliye ev sahipliği yapan ülke konumunda olan Türkiye, mülteci akınının getirdiği birçok sorunun yanı sıra Suriyeli sığınmacıların iş gücüne ve sosyal hayata entegrasyonu sorunuyla da karşı karşıya kalmıştır. Özellikle 2019 yılının son aylarında ortaya çıkan ve 2020 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını sürecinde entegrasyon sorunu daha da belirgin hale gelmiştir. Bu çalışmada Türkiye'deki Suriyeli sığınmacılar işgücüne katılım ve kültürel entegrasyon boyutları ile ele alınarak Covid-19 pandemi öncesi ve sonrası dönemler çerçevesinde karşılaştırılarak etki analizi yapılmıştır. Araştırma kapsamında Türk işgücü piyasasında Covid-19 pandemi krizi öncesi ve sonrası dönemleri incelenerek, "Covid-19 pandemi süreci Suriyeli sığınmacıların istihdamını nasıl etkilemiştir?" sorusuna cevap aranmıştır. Adana'da 15 Suriyeli sığınmacı ve 15 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile yüz yüze yapılan yarı yapılandırılmış mülakatlar kapsamında Covid-19 pandemi sürecinin yerel vatandaşlara kıyasla toplumda hali hazırda dezavantajlı konumda bulunan Suriyeli sığınmacıların işgücüne katılımlarını ve genel yaşam standartlarını olumsuz anlamda daha fazla etkilediği gözlemlenmiştir. Ayrıca araştırma bulgularından hareketle pandemi döneminde yaşanan ekonomik daralma çerçevesinde halk nezdinde yaşanan sıkıntılara ek olarak devlet desteklerinin ve finansal kaynakların Suriyeli sığınmacılar ile paylaşılması durumunun T.C. vatandaşlarının Suriyeli sığınmacılara karşı ayrımcı ve dışlayıcı tutum sergilemesine sebep olduğu saptanmıştır. Bu durum sığınmacılar ile vatandaşlar arasında çeşitli politikalar aracılığı ile geliştirilmeye çalışılan sosyo-kültürel entegrasyon süreçlerine zarar vermektedir.
EU's foreign policy towards the Southern Mediterranean region: The case of Libya
This thesis analyzes the Europeanization of the European Union's foreign policy towards the Southern Mediterranean region, adopting a bottom-up Europeanization approach which stresses the impact and role of member states on the EU's foreign and security policy and the uploading process of national foreign policy preferences driven by national interests to the EU level. On this basis, the thesis examines the degree of the Europeanization of European foreign policy towards the Southern Mediterranean region in the light of the case of Libya in the post-Lisbon era. The thesis consists of three chapters. The first chapter presents an overview of "Europeanization" as a conceptual and theoretical framework, focusing on different conceptualizations, perspectives, dimensions, and scopes of Europeanization and explains the Europeanization perspective adopted in this study. The second chapter focuses on the political integration of Europe and the EU foreign policy developments and discusses the process of Europeanization in the foreign policy area. It also examines the key dimensions of the EU's engagement with the Southern Mediterranean region, explaining the main initiatives and their consequences. In the third chapter, the thesis analyzes the case of Libya, focusing on the EU policies and responses in the aftermath of the Arab Spring. In conclusion, in the light of the Libya case, the thesis presents how "bottom-up Europeanization" gained ground in the EU foreign policy towards the Southern Mediterranean region and discuss the degrees, limits and prospects of the Europeanization of EU foreign policy. Keywords: Europeanization, European Foreign Policy, Southern Mediterranean Region, Arab Spring, Libya
Mültecilerin medya temsillerinde tanımlanmış mağdur etkisi: Aylan Kurdi örneği
2 Eylül 2015 tarihinde Türkiye'den Yunanistan'a deniz yoluyla geçmek isteyen Suriyeli mültecilerin yolculuk ettiği botun batmasıyla 5'i çocuk 12 mülteci boğularak hayatını kaybetmiştir. Bu kazada cansız bedeni kıyıya vuran üç yaşındaki Aylan Kurdi'nin trajik fotoğrafı sosyal medyalarda dolaşıma girdiği birkaç saat içinde hızla yayılarak milyonlarca kişi tarafından görüntülenmiş ve bu ikonik fotoğraf devletlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve bireylerin dikkatini mülteci krizine çevirmiştir. Bu olayda empati, öfke, acıma, merhamet, keder, şefkat, utanç ve suçluluk duygularının öne çıktığı söylemler yaygınlaşırken, bireyler mültecilerle ilgilenen sivil toplum ve yardım kuruluşlarına çok sayıda bağışta bulunmuş, siyasi aktörler ve hükümetler ise toplumsal baskının da etkisiyle mülteci politikalarında bazı düzenlemelere gitmiştir. Bu çalışma, Tanımlanmış Mağdur Etkisi (TME) yaklaşımı çerçevesinde Aylan Kurdi vakasında tekil, tanımlanmış bir mağdurun görsel temsilinin duyguları harekete geçirme gücüne ve mültecilere yönelik egemen söylemleri dönüştürme rolüne odaklanmaktadır. Çalışmada mültecileri gayri-insanileştiren görseller ve söylemlerin Aylan Kurdi vakası ile değişim gösterdiği, bu değişimi ise tanımlanmış mağdur etkisine bağlı olarak ortaya çıkan duyguların tetiklediği savunulmaktadır. Bu kapsamda 27 Ağustos – 9 Eylül 2015 arasında Hürriyet, Cumhuriyet, Sabah, Sözcü ve Yenişafak gazetelerinde Suriyeli mültecilerle ilgili yayınlanan 500 adet haber ve köşe yazından oluşan medya arşivi metinsel ve görsel olarak analiz edilmiştir. Çalışmada ikonik fotoğrafın görsel analizinin yanı sıra medyada öne çıkan söylemlerin analizi ile Aylan bebek vakasında görüntüler, duygular ve söylemlerin nasıl birbirine bağlandığı gösterilmiştir.