İstanbul University
Discipline

Urban and Regional Planning

İstanbul University

429

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Engelli bireyler için erişilebilir üniversite kampüs alanlarının tasarım stratejilerinin geliştirilmesi: İstanbul Teknik Üniversitesi kampüs örneği

Engelli bireylerin engellere takılmadan bağımsız gerçekleştirebildikleri kentsel hareketlilikler, bir toplumun tüm üyelerinin entegrasyonu için oldukça önemli olmaktadır. Yapılaşmış çevrede, engelli bireyin hareketliliklerini kısıtlayan pek çok engel bulunmaktadır. Bu nedenle engelli bireyler, kentsel alanlara kolay erişememektedir. Çözümlerin geliştirilmesi ve engellerin verimli biçimde ortadan kaldırılması için engelli bireylerin kentsel hareketlilikte karşılaştıkları tüm engellerin tanımlanması gereklidir. Tez kapsamında engelli bireylerin kent içindeki ve kampüs içindeki erişilebilirlikleri irdelenmiştir. Çalışmanın amacı, engelli üniversite öğrencilerinin kentsel yaşamda ve kampüs yaşamında karşılaştıkları fiziksel ve sosyal engellerin engelli öğrencilerin kendi tecrübelerine dayanarak analiz edilmesi, bunlara yönelik ilkeler ve stratejiler geliştirilmesi olmuştur. Çalışmada aynı zamanda, kentsel yaşamda ve kampüs yaşamında engelli öğrencilerin görünür olmalarının toplumsal farkındalık ve erişilebilir tasarımın bir araya gelmesi ile mümkün olacağı vurgulanarak bu alanda yapılacak çalışmalara katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Çalışmada, engelli üniversite öğrencilerinin kent içindeki, İstanbul Teknik Üniversitesi kampüsleri arasındaki ve İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki erişilebilirlik analizleri yapılmıştır. Bu analizler ile, engelli bireylerin kent içindeki ve üniversite kampüsü içindeki ihtiyaçları belirlenmiş, bu doğrultuda stratejiler geliştirilmiştir. Çalışmada, engelli bireylerin kent içi erişilebilirliklerini arttırmaları ve kentsel yaşama aktif biçimde katılmaları için gerekli olan sosyal ve fiziksel önlemler irdelenmiştir. Engelli birey ve yapılaşmış çevre ilişkisinin sosyolojik boyutunun tasarıma etkisinin irdelenmesi gerektiği yaklaşımıyla engelli bireylerin karşılaştıkları tüm fiziksel ve sosyal engeller bir arada belirlenmiştir. Bu yaklaşım, tez çalışmasının özgünlüğünü oluşturmaktadır. Tez çalışması, üç aşama üzerine kurgulanmıştır. Birinci aşamada, literatür taraması; ikinci aşamada, tümevarım yaklaşımıyla engelli bireylerin günlük kentsel yaşamdaki sorunlarını ortaya koyan anket ve derinlemesine mülakat çalışmaları; üçüncü aşamada, üç farklı düzeyde saha çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Üçüncü aşamanın birinci düzeyinde, kentin çeşitli noktalarından İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Ayazağa Kampüsü'ne toplu taşıma ve yaya erişilebilirlik analizleri; ikinci düzeyinde, İTÜ Kampüsleri arasındaki toplu taşıma ve yaya erişilebilirlik analizleri; üçüncü düzeyinde ise İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki yaya erişilebilirlik analizleri yapılmıştır. Bu analizler ile İTÜ Ayazağa Kampüsü'nün kent içindeki erişilebilirlik düzeyleri tespit edilmiştir. Birinci aşama olan literatür taraması, gözleme dayalı araştırmalar ile sistematik bir araştırma olarak yapılmıştır. Kritik engellilik teorisi, literatür çalışmasında ana çerçeveyi oluşturmuştur. Tümevarım yaklaşımıyla gerçeklikleri betimleme ve anlama çalışmasıyla engelli bireylerin günlük kentsel yaşamdaki sorunları ortaya konmuştur. İkinci aşamada, İstanbul'da yükseköğrenim öğrencisi olan 100 engelli birey ile anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, veri analizleri ve gözlemler ile yorumlama gerçekleştirilmiştir. Yapılmış olan anket çalışması; temel bilgiler, kentsel yaşam ve kampüs yaşamı olarak 3 bölümü kapsamaktadır. Bu anket çalışması sonucunda, engelli öğrencilerin kentsel ve kampüs yaşamındaki, sosyal ve fiziksel erişilebilirlik durumları tespit edilmiştir. Anketler doğrultusunda, doğuştan ve sonradan engelli olan bireylerin kentsel yaşama katılım sıklıkları ve biçimleri, kent içi ve kampüs içindeki ihtiyaçları ve beklentileri irdelenmiştir. İkinci aşamanın derinlemesine mülakat çalışması bölümünde; kent içindeki ve kampüs içindeki tüm fiziksel, sosyal engellerin ve ihtiyaçların belirlenmesi, çalışmanın üçüncü aşaması olan saha çalışmalarının altlıkları olan matrislerin oluşturulması ve tasarım stratejilerinin geliştirilmesi için İTÜ öğrencisi ve/veya çalışanı olan 10 engelli birey ile gerçekleştirilmiştir. Üçüncü aşamanın birinci düzey ve ikinci düzey erişilebilirlik analizlerinin çalışma altlığı olan matris, derinlemesine mülakat çalışmasına katılan engelli bireylerin belirlemiş oldukları erişilebilirlik kriterlerine ve literatürdeki erişilebilirlik kriterlerine dayanarak oluşturulmuştur. Üçüncü düzey erişilebilirlik analizinin çalışma altlığı olan matris ise, Londra Planlama Danışma Komitesi tarafından belirlenen 5C Yürünebilirlik Kriterleri'ne ve literatürdeki erişilebilirlik kriterlerine dayanarak oluşturulmuştur. Kent içi erişilebilirlikteki ilk engeli, kent içi ulaşımdaki sorunların oluşturduğu görülmüştür. Yaya yolları genişlikleri, kaldırım yükseklikleri, yaya yolu üzerinde hatalı konumlandırılan kentsel mobilyalar, araç park etme durumları ve bilgilendirme yetersizlikleri, engelli bireylerin yaya ulaşımlarında engel oluşturan unsurlar olmaktadır. Araca inme-binme esnasında araç ve platform arasındaki mesafe, araç biniş merdivenin rıht yüksekliklerinin fazla olması, araç içindeki yetersiz alanlar ve araç içi bilgilendirmenin yetersizliği, toplu taşıma aracı içerisinde engel oluşturan unsurlar olmaktadır. Kullanımda en çok zorluk yaşanan toplu taşıma aracı minibüs, en rahat kullanılan toplu taşıma aracı metro olarak tespit edilmiştir. Kampüsler arasındaki erişilebilirlik düzeylerinin belirlenmesi için yapılmış olan saha çalışmasında, İTÜ'nün kent içerisindeki kampüsleri arasında güçlü bir erişilebilirliğin olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu durum, aynı üniversitenin farklı kampüslerinde eğitim gören öğrenciler arasında tam entegrasyonun sağlanmasını engellemektedir. İTÜ Ayazağa Kampüsü yaya erişilebilirlik düzeyinin belirlenmesi için yapılmış olan saha çalışmasında, kampüsün farklı fonksiyon alanları arasında, engelli bireyler için optimum düzeyde güçlü bir erişilebilirliğin olmadığı ortaya çıkmıştır. Kampüsün yoğun kullanılan ve birçok fonksiyonu barındıran bölümlerinde erişilebilirliği arttırmak ile ilgili uygulamaların olduğu görülmekte iken kampüsün çeperlerine gidildikçe, fonksiyonların ve birimlerin azaldığı, arazi eğiminin giderek artmasının da etkisiyle erişilebilirliğin sağlanmadığı görülmektedir. Kentsel tasarım ile tüm kent kullanıcıları için demokratik eşit yaşam alanları yaratılabilir. Herkes için tam erişilebilirliği sağlamak için, erişilebilirlik kriterleri ve evrensel tasarım ilkeleri ulaşıma ve tüm kentsel mekânlara adapte edilmelidir. Erişilebilir kent ve erişilebilir kampüs, herkese eşit olanaklar sağlayarak kullanıcı merkezli çevreler ve sosyal adalet yaratmaktadır. Engelli bireylerin kent ve kampüs içinde bağımsız hareketliliklerini sağlamak için tüm kentsel tasarım uygulamaları, engelli bireyler için erişilebilirlik kriterleri göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmelidir. Çalışmanın bulguları, engellilik ve erişilebilirlikle ilgili çalışmalar yapan akademisyenlere, sivil toplum kuruluşlarına ve uygulamalarda önemli role sahip olan yerel yönetimlere rehber niteliğini taşımaktadır.

Bedensel engellilerGörme engellilerKentsel tasarım+2
Berfu Güley Gören
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
DoctorateOpen AccessEN

Are there local limits to gentrification?: The context of Tophane

From the beginning of the 1980s, urban space became an important node of economic growth and commodification as a result of the "wide ranging, transformative impacts" (Brenner & Theodore, 2002, p. 363) and, apart from being one of the biggest manifestation, gentrification also has a pivotal role on urban knowledge production for understanding this process. One of the consequences of this is the emergence of a sizable literature is pointing out the destructive gentrification processes and effects of them from different perspectives, which are ranging from very well-known demand or supply side conventional explanations to complementary ones and more critical up to date context based researches. Yet the current terrain of gentrification research is neither adequate for comprehensive understanding from a pluralistic perspective both geographically and theoretically, nor to mitigate the negative outcomes of the phenomenon. This necessitates reflecting upon the research framework of gentrification, which is deficient in terms of contextuality and alternative forms of the phenomenon, in a more critical and nuanced way. In this thesis, this gap will be addressed by converting our lens to limited gentrification process of Tophane case by focusing on context causalities of 'unsuccessful' but 'resistant' gentrification stories. Tophane, which is encircled by already gentrified and gentrifying zones including new large-scale redevelopment project sites at the south and the economic and cultural hub – Beyoğlu at the north, is the latest and "inevitable" hotspot both for indirect and state-led gentrification. The process that captured neighborhood's transformation through the blooming of galleries, design shops, hostels and local retail stores was seemed very predictable in the beginning of 2000s. Approaching to the 2010s, neoliberal restructuring together with gentrification politics of the state started to be challenged, interestingly and unexpectedly, by the neighborhood's local causalities including relative embeddedness of local Tophane community and presence of political activism, discretional urban policy and negative media image and branding. Today, Tophane is a battlefield of extreme tension and power struggle between closed and radically conservative local community networks and the increasingly visible and morally alien opportunist new comers; thus, it is a major playground to question the local limits to gentrification with a particular focus on local causalities. Within this scope, the thesis addresses this urban conflict and limited gentrification process by adopting critical realist methodology. It critically reviews the causalities of "resistance-based limited" gentrification; and examines the local particularities of Tophane through an intensive empirical research built on causality analyses and semi-structured interviews. Derived from the reality that the theory of gentrification is diverse and subject to change, the thesis contributes to the existing literature with a critical manifestation of Tophane's contextual causalities, which creates "successful" resistance to state-led gentrification, while putting its inevitableness under question

Critical realismUrban transformationGentrification+2
Dicle Kızıldere
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Anadolu'da insan topluluklarının hareketleri, kültürel etkileşimi ve mekansal etkileri: Tarihsel bir okuma

Bu tezin amacı Anadolu'da oluşan insan hareketlerinin, kültür oluşumları ve yerleşmeler üzerindeki etkilerini incelemek ve tarih içinde birbirleri ile etkileşimlerini ortaya koymaktır. Bu etkileşimleri ortaya koyarken de Anadolu'da doğan ve gelişen yerleşmelerin bu kültürlerden nasıl etkilendiğini, farklılaştığını ve evrimleştiğini incelemektir. Bu amaçla tarihsel kaynaklar, yerleşme tipolojileri, ticaret faaliyetleri ve yolları, göç hareketleri araştırılmış, Paleolitik dönemden Cumhuriyet dönemine kadar geçen sürede, insan topluluklarının Anadolu'da oluşturduğu kültür ve yerleşim izlerinin nasıl bir tarihsel etkileşim içinde olduğu incelenmiştir. Anadolu'da ilk kez ortaya çıkan insan topluluklarının hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkan kültür ve kültür ürünlerinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlayacak olan şey bu süreçte yaşanan kültürel evrimin, etkileşimin ve değişimin nasıl bir seyir izlediğini bilmekten geçmektedir. Mağaralardan ilk kalıcı barınaklara ve köylere geçişin; hayvan ve bitkilerin evcilleştirilmesinin, köy yerleşmelerinden ilk kentlere geçişin, ilk ticaretin temellerinin atılışının, ilk paranın icadının, ilk ticaret kolonilerinin kuruluşunun, ilk büyük kentlerin ve tapınakların ortaya çıkışının Anadolu coğrafyasında gerçekleşmiş olması; tüm bu insan topluluklarının hareketlerinin ve fiziki-coğrafi şartlar temelinde oluşturdukları kültürün kronolojik olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu kronolojik inceleme kültürel bir evrimin var olduğunu, bu kültürel evrimin içinde ise ana temelin basitten karmaşık olana doğru gelişim olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sebeple bilim ve bilim felsefesi içindeki "İnsan ve Kültür" ilişkisini anlamaya, tanımlamaya, temellendirmeye yönelik geliştirilen tüm kuramlar arasında kronolojik bir okuma yapabilmeye olanak sağlayan "Kültürel Evrim" kuramı çerçevesinde bilgilerin değerlendirilmesi bu çalışmanın ana fikrini oluşturmaktadır. Kültürel evrimin varlığı aynı zamanda Anadolu kültür birikimini, kültürel evrim süreci içerisinde "palimpsest" bir yapıya dönüştürmüştür. Bu sebeple Anadolu kültür birikiminin, kültürel evrim süreci içerisinde evrilerek dönüştüğü yapıyı izlemek için "Birikimli ve Mekansal Palimpsest" kavramsal çerçevesinden bir bakış açısı benimsenmiştir. Palimpsestler maddi dünyanın evrensel bir olgusudur ve üst üste çakışan bir dizi kategoriden oluşur. Gündelik kullanımda, birbirini izleyen faaliyetlerin üst üste çakıştırılması esnasında önceki maddi izlerin kısmen silinmesi olarak tanımlanır. Palimpsest kavramı, bir yönüyle en yeni dışındaki tüm bilgilerin silinebileceğini ve kaybolabileceğini ve tahrip olacağını ortaya koyarken diğer yandan da birbirini izleyen ve kısmen korunan faaliyetlerin birikimini ve dönüşümünü içermesi itibariyle iki yönlü bir kavramdır. Bu nedenle de sonuçta ortaya çıkan bütünlük kendisini oluşturan parçaların toplamından çok daha büyüktür. Anadolu coğrafyasında, insan hareketleri sonucu üretilmiş kültür ve kültür ürünlerinin ve insan yerleşmelerinin ortaya çıkışını birikimli ve mekansal palimpsest kavramsal çerçevesinden tarihsel süreçle değerlendiren çalışmada, "Kültür, Yerleşme, Ticaret ve Göç" olguları açıklanarak tüm bu olguların etkileşimlerinin hayat bulduğu Anadolu coğrafyasının maddi ve bugüne taşıdığı tarihsel-coğrafi mirasına açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Kültür toplum bilim açısından sözlük anlamıyla; tarih döngüsü içinde insan tarafından yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü olarak tanımlanır. Kültür kavramının varlığının birincil ön şartı insan ve insan topluluklarının varlığıdır. Kültürü var eden şey insanın ve tarih içinde oluşturduğu insan topluluklarının kendisidir. Bu çalışma kapsamında kültür için yapılmış olan "kültür, bir toplumun hayat biçimidir" (Linton, 1965) ile "kültür, toplumdaki geçmiş davranışların biriktirilerek aktarılan sonucudur" (Carr, 1943) tanımları benimsenmiştir. Çünkü çalışma kapsamında insan-kültür ikilisinin oluşturduğu, birbirini doğuran, besleyen ve dönüştüren etkileşim kadar kültürün tarihsel olarak oluştuğu coğrafya ve süreç içinde aktarılabilir olması da büyük önem taşımaktadır. Bugün bir Anadolu Kültürü'nden ve izlerinden bahsetmek imkanı varsa bunu sağlayan temel unsur, insan topluluklarının ürettiği kültür birikimlerinin gerek somut gerek soyut olarak bir sonraki sürece aktarımı olmuştur. Kültür kavramının varlık sebebinin ön şartı, insanın varlığıdır. İnsan olmadan kültür kavramından bahsedebilmek imkansızdır. İnsan, dünyadaki tüm hayatı içerisinde kültür olgusunu var edebilme gücü ve imkanı kazanabilmiş tek canlıdır. Milyonlarca yıllık sürdüğü varsayılan biyolojik evrimin son 12 bin yılı; insanın sadece biyolojik sınırlarını zorlayıp keşfetmesinin dışında kültürel olarak muazzam bir sıçrama yaptığı değişimi de barındırmaktadır. Mağaradan kendi inşa ettiği barınaklara, barınaklardan şehirlere, şehirlerden başka gezegenlere yolculuk yapmaya, yapay zeka yapabilme eşiğine uzanan bu değişimin temeli; insanın yaşadığı biyolojik evrim kadar kültürel bir evrimin varlığını da kaçınılmaz olarak ortaya koymaktadır. İnsan ve kültür ilişkisi bir "DNA"nın iki sarmalı gibidir. Bu benzetme insan-yerleşme ilişkisi için kullanılmış olsa da yerleşmelerin insanın oluşturduğu kültürün bir ürünü olduğunu dikkate aldığımızda, aynı değerlendirmeyi insan ve kültür ilişkisi için yapabilmek de mümkün olacaktır. Bu doğrultuda, biyolojik olarak gelişmişe doğru evrilen insanın, kültürel olarak gelişmişe evrilmesi ve somut gerçeklerin soyutlamasına doğru sınırlı, kestirilemez bir kültürel evrim yaşaması kaçınılmazdır. Bu sebeplerle birlikte çalışmada "kültürel evrim" modeli esas alınmıştır. Kültürel evrim modelinin esas alınmasının yanı sıra çalışmanın dayandığı bir diğer esas da insan topluluklarının kültürel birikiminin aktarılması sırasında birikimli palimpsest kavramı ile de açıklanan "kültürel katmanlar" oluşturmasıdır. Kültürel katmanlaşmanın ana esası, egemen kültürün yayıldığı alan üzerinde, farklı kültür katmanlarının da egemenlik alanı oluşturmaya başlaması ile ortaya çıkan çatışma alanının kültür alanında izler bırakmasına dayanır. Anadolu tüm bu kavramsal çerçevede, tüm bu etkenlerin bir çatışma alanına dönüşmüştür. Bu çatışma alanında karşı karşıya gelen kültürel katmanlar bazen geride bırakılan izin ana karakterini oluşturmuş, bazen diğer egemen kültürlerin hakimiyet alanları içerisinde daha silik hale gelmesine sebep olmuştur. Anadolu Erken Neolitik Çağ'dan, modern devlet yapısının kurulduğu Cumhuriyet Dönemi'ne kadar bu tür kültürel katmanların izlerini taşımaktadır. Anadolu, bu kültür katmanlarının birbirlerinin üzerine yığıldıkları alanların mekansal palimpsestlerin izlerini taşıdığı gibi, bu izlerin bir parşömen üzerine yazılan yazının silinip yeniden yazılması gibi kültürel bellek alanları ile doludur. İnsan-kültür ilişkisinin ortaya çıkışı ile birlikte insan-yerleşmeler ilişkisi de insan hareketlerinin temelini oluşturmaktadır. Yerleşmeler insan topluluklarının ürettiği en güçlü kültür ürünüdür. Anadolu'daki insan topluluklarının oluşturduğu "insan yerleşimleri"nin evrimi de gerek insanın yaşadığı gerek ürettiği kültürün evrimi ile paralellik göstermiştir. Ağaçlardan mağaraya, mağaradan köylere ve kentlere uzanan bu gelişim sürecinde, insan topluluklarının ürettiği somut ve soyut tüm kültürel ürünlerin temeli, temeli olduğu kadar çatısı da "yerleşmeler" olmuştur. İnsanların barınma–korunma ihtiyacı ile ilk defa ortaya çıkan köyler, zaman içerisinde yeni işlevsel hücrelerin eklenmesi ile büyümeye başlamış, büyürken de yeni fonksiyonlar kazanmaya başlamıştır. Anadolu coğrafyası insanlığın ilk göründüğü zamanlardaki mağaralarında, ilk barınaklarında, ilk köylerin ve köyden kente geçen yerleşmelerin izlerini barındırdığı gibi, bu mirası sonraki dönemlere taşımayı bilmiş bir coğrafyadır. Tüm bu insan-kültür, insan-yerleşmeler etkileşiminin mümkün olmasını sağlayan şey ise insan hareketleri olarak tanımlayabileceğimiz göç olgusu olmuştur. Göç olgusu bu çalışma konusunun ana temelini oluşturmuştur. Öyle ki insan-kültür ilişkisi veya insan-yerleşmeler ilişkisinin öncesinde, kültürün de yerleşmelerin de ortaya çıkmasını sağlayan ortamın ilk şartı insanın varlığı ise ikinci şartı da hiç şüphesiz insanın bir yerden bir yere hareket etmesi anlamına gelen göçtür. Anadolu, tüm bu kavram ilişkileri içerisinde tarihsel olarak göç hareketleri, kültür, yerleşme izleri ve ticaret ilişkileri içerisinde üst üste yığılan katmanlardan oluşan bir potaya dönüşmüştür.

Atilla Şahlanoğlu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kentsel dönüşüme konu olan kamu arazilerinin değerlendirilmesi: İstanbul örneği

Türkiye'de ilk kez 1950'li yıllarda hızlanan sanayileşme hareketleriyle birlikte artan kırdan kente göç, kentlerde pek çok sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle İstanbul'da artan sanayiyle birlikte yoğun göç ve artan nüfusun yol açtığı yasadışı yapılaşma sonucu ortaya çıkmıştır. 1950'li yıllardan 1980'e kadar olan dönemde kentsel dönüşüme, sanayileşme, göç ve gecekondu olgusu yön vermiştir. 1980'li yıllardan itibaren ise izlenen politialar sonucu kentsel dönüşüm uygulamaları kamu-özel sektör işbirliklerine neden olmuştur. 1984 yılında 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun ile birlikte bu dönemde özellikle ıslah imar planları gündeme gelmiş ve 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu ile birlikte de TOKİ eliyle kentsel dönüşüm uygulamalarının önü açılmıştır. 1999 yılında yaşanan Gölcük depremi sonrası kentsel dönüşüm kavramı yasa dışı yapılaşma ekseninden, afet odaklı olacak biçimde ele alınmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda 2000'li yıllardan günümüze kadar kentlerde afet riskini azaltacak ve olası bir afet durumunda can ve mal kaybını minimuma indirecek uygulamalar için yasal düzenlemeler yapılmıştır. 2000'li yıllardan sonra kentsel dönüşüme yönelik hazırlanan yasal düzenlemelerin en kapsamlısı olan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüşütürülmesi Hakkında Kanun ile birlikte kentsel dönüşüm projeleri hız kazanmış, yetkilerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na devredilmesi ile birlikte de mülkiyeti kamuya ait alanlar ait olduğu bölgenin kimliği dikkate alınmadan dönüştürülmektedir. Türkiye'de 'Kentsel Dönüşüme ilişkin yasal tabanı oluşturan kanunlar; 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 5366 sayılı Yıpranan Kent Dokularının Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun iken, kentsel dönüşümün düzenli ve planlı olarak kontrol altına alınabilmesi için yeni kanunlar ile uygulama yönetmelikleri tanımlanmış ve mevcut kanunlara yeni maddeler eklenmiştir. Türkiye'de bugüne kadar kentsel dönüşüm sürecine yönelik yapılan en kapsamlı yasal düzenleme olan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun 31.05.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kentte zaman içinde işlevini kaybetmiş olan yada kentin gelişmesiyle kentin merkezinde kalıp merkezden dışarı çıkarılması öngörülen kamu arazileri; kentsel dönüşüme doğrudan veya dolaylı olarak imkan sağlayan ilgili yasa ve yönetmelikler kullanılarak dönüşmekte ve yeni işlevler kazanmaktadır. Bu arazilerin kazanacağı yeni fonksiyonlar, ilgili kamu kurumlarının ekonomik veya sosyal öncelikleri doğrultusunda belirlenmektedir. Hazırlanan bu tez çalışması kapsamında, yukarıda bahsi geçen hususların incelenmesi için İstanbul'da mülkiyeti kamuya ait olan arazilerin dönüşüme konu edilerek geçirdiği değişim incelenmiş, bu dönüşüm sürecine etki eden yasal mevzuat ile aktörleri birlikte değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında, belirlenen hipotezler doğrultusunda, yapılan literatür araştırmasının yanı sıra, İstanbul'un farklı ilçelerinde kamuya ait araziler üzerinde yapılan kentsel dönüşüm projeleri uygulamalarında yerel ve merkezi yönetimin yaklaşımlarının değerlendirildiği bir inceleme yapılmıştır. Tez çalışması kapsamında ele alınan örnekler incelenirken, dönüşüme konu olan alanların öncelikli olarak dönüşüm öncesi sahip olduğu fonksiyonlar, mevcut fiziksel ve sosyal yapısı, dönüşüme altlık sağlayan plan değişiklikleri, dönüşüm modelleri ve aktörler irdelenmiş, her bir alan için geliştirilen projeler incelenmiştir. Bu bağlamda da, farklı alanlarda yer alan kamuya ait arazilerin hangi yöntemlerle dönüştürüldüğü analiz edilmiştir. Özetle, araştırmalar ve incelemeler sonunda kentsel dönüşümde kullanılan yasal araçların düzenlenme ve yürülüğe konma amacı, kamu yararı başlığı altında, toplu konut yapımını teşvik, arazi toplulaştırılması, gecekondulaşmanın önlenmesi, mevcut gecekondu alanlarının ıslahı, dönüşümü, afet riskine konu alanların tespiti ve dönüşümü, nitelikli konut üretimi ve donatı ihtiyaçlarının karşılanması iken, Bakanlık (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı), İdare (Başbakanlık Toplu Konut İdaresi) ve Belediyelerin (Büyükşehir Belediyesi ve İlçe Belediyeleri) bu yasalardan gelen yetkilerini hasılat paylaşımı modeli ile rant üretmek için kullanmakta olduğu ortaya çıkmaktadır.

Pınar İlçin
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Imaginary cities of tomorrow: The way fiction predicts the future of our settlements

Imaginary cities or fictional settlements are imaginary artificial places free from time, space and species. Imaginary cities of tomorrow are fictional settlements that may help us to predict the future of urbanism. The purpose of this research is to reveal the relations between real cities and imaginary cities of tomorrow mentioned in mainstream literature and media and to exhibit the common perspectives and predictions of fiction about the future of our settlements, if there are any. The main claim, in other words hypothesis of the work is Imaginary cities of tomorrow in fiction are hypothetical laboratories which serve to foreseen the future of urban design and planning according to potential technological, philosophical advancements and changing natural, social and physical conditions. They are also affecting real life urban planning and design by simulating urban life with different political, economic, social, cultural, natural and physical conditions created by pure human mind. The methodology applied in order to test the hypothesis starts by making a comprehensive definition of imaginary settlements considering notable examples of every kind of them. After that, historical and modern fictional settlements are described by their genres with the contribution of notable examples like early mythological, religious and fictitious cities. Following this step, research continues with the main target of the study, modern fictional settlements section. The cities are classified by their cause of creation in three different reason: social, natural and physical changes of environment. Physical environments are also detailed by residential areas, recreational areas, working areas, service areas and road and access in order to see how human mind makes up these places. The workflow ends with a comprehensive discussion and conclusion. There are three types of settlements about the future prediction by reasons of creation of imaginary cities of tomorrow. First of all, post-apocalyptic world settlements are focused, for natural oriented changes. Secondly, for social oriented changes it has been chosen the dystopian cities. And finally for physical oriented changes, science fictional cities are perfect examples for their independency from time and space. All these three type of settlements differ by general characteristics but they have many common elements by their natural, social and physical structures. The creators of them predicts the future of our habitats will be absent of natural environment which will be heavily damaged or totally destroyed. They also predict we will have difficulties in justice system, but suffer less from discrimination. Communication and trade will be much more important for our cities in daily life. Humans inevitably will have a protective and isolated environment developed by technology and science but it is still unknown for us if it will be good or bad for our society. Imaginary cities of tomorrow are warning us by predicting the disasters of the future which can happen to our urban environments. They also help us to enhance and develop our existing settlements. It is proven by many early examples mentioned in previous fictional settlements which are already established and used in our cities and daily life. These are important facts about why we should keep observing, understanding and interpreting the imaginary cities of tomorrow.

Bahadır Keşan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Tarihi kentsel çevrelerde mekansal kalitenin algısal değerlendirilmesi: Zeyrek Camii ve çevresi dünya miras alanı örneği

Günümüzde teknolojik ve bilimsel gelişmeler ışığında yaşanan değişimler, dünya kentsel nüfusundaki hızlı artış ve küreselleşme, sosyal, kültürel ve ekonomik unsurlar başta olmak üzere şehirleri ve şehir yaşamını birçok boyutu ile etkilemektedir. Yaşanan gelişmelere bağlı olarak gerçekleşen nüfus hareketliliği, gerek yaşam biçiminde gerekse kentsel alan kullanımında meydana gelen değişiklikler, kentlere kimliğini veren en etkin unsurlardan biri olan tarihi kentsel çevrelerde çeşitli problemlerin oluşmasına yol açmaktadır. Kent kültürünü ve hafızasını oluşturan bu alanların ihmal edilmesi, giderek daha bakımsız bir görünüme bürünmeleri ile sonuçlanmaktadır. Yaşanan bu gelişmelere bağlı olarak son yıllarda, tarihi kentsel çevrelerde kentsel mekân kalitesine yönelik önemli araştırmalar yapılmaktadır. Ülkemizde 1996 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen Habitat Zirvesi çerçevesinde, konut, çevre ve toplumsal ilişkilerin kalitesinin arttırılması ile beraber bu konulardaki duyarlılığın geliştirilerek belirli bir kalite düzeyinin sağlanması konuları ele alınmıştır. Esas problemin, ülkemizin kentlileşme süreçlerine uyum sağlayamaması ve bu durumdan en çok zarar gören bölgelerin zengin tarihi, kültürel ve mimari değerlere sahip eski kent dokuları olduğundan söz edilmiştir. Bu çalışmada, dünyada yaşanan gelişmelere paralel olarak mekânsal kalite bileşen ve ölçütlerinin belirlenmesine ve tarihi kentsel çevrede bu bileşen ve ölçütler vasıtasıyla mekânsal kalitenin algısal olarak değerlendirilmesine çalışılmıştır. Bu kapsamda güçlü bir tarihi niteliği, kendine özgü mekânsal karakteristik ve kimliği ile günümüzde halen mahalle kültürü ve yaşantısının devam ettiği ender kentsel alanlardan biri olan Zeyrek Camii ve Çevresi Dünya Miras Alanı çalışma alanı olarak seçilmiştir. 1950'li yıllar sonrası değişmeye başlayan kullanıcı yapısı, tescilli yapıların korunmasındaki başarısızlık, yeni imar ve iskân politikaları gibi nedenlerden dolayı bir ihmal ve yıkım süreci içerisine girmiş olsa da geleneksel dokusunu ve atmosferini koruyup muhafaza edebilmiş olan bölge, kentin son 100-150 yılını yansıtan önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır. Planlama açısından kullanıcıların mekânsal kaliteyi ne şekilde algılayıp değerlendirdikleri önemli bir konudur. Mevcut durumun iyileştirilmesinde beklenti, ihtiyaç ve gereksinimlerin karşılanması esastır. Buna göre, yapılacak olan kalite değerlendirmesi kapsamında toplum içerisindeki farklı sosyal grupların tercih ve isteklerinin sorgulanması gerekmektedir. Göreceli bir kavram olması sebebiyle bir mekânı kaliteli yapan unsurlar sorusuna verilecek cevaplar birbirinden farklı olmaktadır. Mekânların kullanıcılar tarafından öznel bir biçimde ele alınarak yorumlanması ve kent içerisindeki mekânların etkin bir biçimde kullanımı, mekânsal kalitenin göstergeleri olarak değerlendirilmektedir. Kullanıcılara yaşadıkları mekân ile ilgili duygu ve düşüncelerin sorulması ile beraber mekânın fiziksel, çevresel, sosyal ve kültürel nitelikleri incelenerek o mekân ile ilgili kalite değerlendirmesi yapılabilmektedir. Mekânsal kalite açısından yapılacak değerlendirmelerde mekâna özgü özelliklerin mutlaka dikkate alınması gerektiği anlaşılmıştır. Literatür araştırmaları sonucu, "canlılık ve yaşanabilirlik", "kimlik ve okunabilirlik", "uyum ve bütünlük" ve "ulaşım ve erişilebilirlik" olmak üzere belirlenen dört temel başlık, mekânsal kalitenin değerlendirilmesi açısından temel bileşenler olarak kullanılmış olup her bileşeni ifade eden alt ölçütler oluşturulmuştur. Değerlendirme yapılan ölçütlerde bir takım şikâyetler olduğu görülmüş olmakla birlikte Zeyrek Camii ve Çevresi Dünya Miras Alanı'nda kullanıcıların kalite ölçütlerinin büyük bölümü açısından, sosyo-ekonomik ve kültürel yapıya bağlı olarak memnuniyet durumlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bununla beraber çalışma alanının niteliğinin ve kullanımının arttırılması kapsamında birtakım anahtar ölçütler ortaya konulmuş olup kullanıcıların tercih, istek ve beklentilerine dayalı olarak iyileştirilmesi gereken mekânsal kalite ölçütlerine yönelik öneriler geliştirilmiştir. Anket uygulaması sonucu kullanıcılar, katılım konusunda istekli olduklarını buna rağmen fikirlerinin alınmadığını belirtmişlerdir. Mekânın bir bütün olarak değerlendirilmesi ve yapılacak olan çalışmalarda katılımcı süreçlerin kullanılması, üzerinde çalışılan projelerin devamlılığı konusundaki olumlu etkileri bakımından önemlidir. Mekânsal kalitenin kullanıcıların fiziksel ve sosyal beklentilerinin sağlanmasına bağlı olduğu ve kaliteli kentsel mekânların kullanıcı ihtiyaç ve gereksinimlerinin karşılanması ile elde edilebileceği tespit edilmiştir. Konu ile ilgili yapılacak olan çalışmalarda, süreçten etkilenenlerin doğrudan sürecin içerisinde yer almaları temel amaç olarak belirlenmelidir. Bu doğrultuda kentsel mekânlar, kullanıcı beklentilerini karşılayacak şekilde düzenlenmeli ve yapılacak olan kalite değerlendirmeleri, yalnızca uzman bakış açıları ile değil, kullanıcıların perspektifi üzerinden de ele alınmalıdır. Konu ile ilgili çalışma alanında en çok şikâyet edilen konunun emniyet ve güven olduğu, buna bağlı olarak ekonomik açıdan belirli bir düzeye erişen kullanıcıların bölgeyi terk etmeye başladığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla emniyet ve güven ölçütü kapsamında yapılacak iyileştirmelerin mekânsal kalite açısından önemli ölçüde artış sağlayacağı öngörülmektedir. Kullanıcıların büyük oranda ilk ve ortaokul mezunu olduğu ve eğitim düzeyine bağlı olarak bu durumun bölgeye yeterince sahip çıkılamaması ile sonuçlandığı belirlenmiştir. Bu doğrultuda kullanıcıların özellikle koruma konusunda bilinç düzeylerinin arttırılması esastır. Tez çalışması sonucunda, bir mekânın kalitesinin yükselmesinin ancak kullanıcıları tarafından daha yüksek bir kalite düzeyinin talep edilmesi ile mümkün olabileceği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla bugün gelinen noktada, kullanıcıların yaşadıkları mekânlara karşı aidiyet ve sorumluluk hissetmelerine, kentli olma bilincine sahip olarak mekân ile sürekli iletişim halinde olmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışma alanında yapılan anket sonucunda da kullanıcıların aidiyet ve sorumluluk duygularının gelişmiş olduğu tespit edilmiş, buna bağlı olarak kullanıcı yapısının korunmasının, bölgenin geleneksel karakterinin sürdürülebilirliği açısından önemine vurgu yapılmıştır.

Hüseyin Ataç
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Jeotermal enerjinin konut alanında kullanımı: çevresel ve sosyo ekonomik açıdan bir değerlendirme

Tüfek Mikrop ve Çelik adlı bir milyondan fazla kopyası satılan kitabında Pulitzer ödüllü yazar Jared Diamond "Neden Amerikan kıtasının sakinleri Avrasya kıtasını istila etmemiştir de, Avrasya kıtası sakinleri Amerika kıtasını istila etmiştir?" Sorusunu sormuş ve kitabında buna cevap aramıştır. Bu sorunun cevapları arasına; istilayı gerçekleştiren tarafın (Avrasya kıtasında yaşayanlar) fosil enerji kullanımını keşfetmesi, sanayi devrimi ve birbirini takip eden endüstrileşme silsilesinin yarattığı ivmelenme eklenebilir. Bütün bu olayların yaşandığı tarih kronolojisinde günümüze yaklaştıkça pek çok teknolojik gelişim yaşanmış pek çok yenilikler gerçekleşmiştir. Ancak bizlerin endüstrileşme bağlamında ivme kazanmamızı sağlayan fosil yakıtların ne çıkarım teknikleri büyük ölçüde değişmiştir ne de fosil yakıtlar dışında alternatif kaynak arayışına girilmiştir. Bu durum yakın geçmişimizde bilim insanlarının bizlerin önüne koyduğu ve çoğunlukla fosil yakıtların tüketiminden kaynaklı "küresel ısınma" probleminin herkes tarafından ciddiye alınmaya başlanmasına kadar devam etmiştir. Bu noktadan itibaren çözümün istila edilen Amerika kıtasında "ilkel" diye tabir edilen insanların yaşadıkları dönemdeki teknolojinin el verdiği ölçüde kullandığı ve insanlık tarihinin başlarından beri var olan yenilenebilir enerji türlerinde olduğu görülmesi ilginç bir ironi olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık pek çok ülke bu konuda araştırmalar yapmakta fosil yakıta olan bağımlılığını ülkesinde bulunan yenilenebilir enerji kaynakları ile azaltmaya çalışmaktadır. Bu çalışma yenilenebilir enerji kaynaklarının ekoloji/ekonomi ikileminde nasıl bir noktada durduğunu irdeleyerek farklı kullanım alanlarının değerlendirmesini yapmıştır. Bu değerlendirme yapılırken literatürde yer alan derin ekoloji ve kentsel sürdürülebilirlik kavramlarını incelemiştir. Buradan hareketle ülkemizde de potansiyel yenilenebilir enerji kaynağı olan jeotermal enerjinin yerleşim yerlerinde kullanım biçimlerini araştırarak, derin ekoloji, sosyo ekonomik ve çevresel yönlerden değerlendirmesini yapmıştır. • Yenilenebilir enerji diğer enerji türlerine göre çevresel ve ekonomik açıdan nasıl farklılaşmaktadır? • Jeotermal enerji konut alanlarının ısıtılmasında ne ölçüde bir enerji kaynağı olarak kullanılabilir ve hangi açılardan diğer yenilenebilir enerji türlerinden nasıl ayrılır? • Kentsel alanlarda konut ısıtmasında jeotermal enerjinin kullanımı hangi parametrelere bağlıdır? Soruları ile araştırmanın kavramsal çerçevesi oluşturulmuştur. Yöntem olarak literatür ile desteklenen karşılaştırmalı ve karma araştırma yaklaşımı kullanılmıştır. Bu anlamda literatürden elde edilen üst ölçekli verilere dayalı değerlendirmelerden konut alanlarının ısıtılmasına yönelik parametreler belirlenmiştir. Sonuç bölümünde elde edilen sayısal veriler uzman değerlendirmeleri ile birlikte değerlendirilerek konut ısıtmasında kullanılan ve yenilenebilir enerji türlerinden biri olan jeotermal enerji hakkında çevresel ve ekonomik yönden çıkarımlar elde edilmiştir. Seçilen 9 yerleşim yerini mekânsal planlama bakımından değerlendirmek gerekirse; yüksek yüzde ile konut ısıtması sağlayan yerleşimlere (Simav, Sandıklı, Kozaklı) bakıldığında merkezde yoğunlaşan sık bir kentsel makro forma sahip olması ortak özellik olarak görülmektedir. Buna karşıt olarak oldukça düşük yüzdelerde konut ısıtması sağlayan yerleşimlere (Bergama, Sorgun, Diyadin) bakıldığında Bergama ve Sorgun özelinde çok geniş alana yayılmış buna rağmen sık yapılaşmaların olduğu bir kentsel makro forma sahip oldukları görülmektedir. Diyadin için ise geniş alanda dağınık bir kentsel makro forma sahip oluşu ve oldukça düşük sıcaklık ortalaması kaynağın ısıtma kapasitesinin belli bir seviyenin üzerinde olsa dahi az önce sayılan sebeplerden ötürü düşük yüzdede konut ısıtması sağladığı görülmektedir. Edremit ve Gönen özelinde planlama bakımından açıklama yapmak gerekirse kent morfolojisi olarak oldukça yoğun ve sık yapılaşmanın olduğu görülmektedir. Yüksek oranda bir nüfusa sahip olmaları jeotermal kaynağa yakın olma avantajlarını dezavantaja çevirmektedir. Kızılcahamam diğer iki yerleşim yerine göre daha dağınık bir kent morfolojisine sahiptir. Çevresinde bulunan diğer jeotermal kaynaklara doğru bir kentsel gelişme gösterir ise daha fazla hane jeotermal konut ısıtmasından faydalanabilir. Bu araştırma hali hazırda kurulu olan yenilenebilir enerji türlerinden konut ısıtması alanında ileri çıkan jeotermal sistemlerin çevresel ve ekonomik açıdan ne gibi faktörlerce etkilendiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Mekânsal planlama ve alakalı diğer konular kapsamında yeni araştırmaların yapılması ülkemizde jeotermal enerjinin daha etkin verim ve doğru kullanım amacına hizmet eden şekilde kullanılmasına olanak sağlayacaktır.

Jeotermal enerjiKent morfolojisiKüresel ısınma+2
İlkay Karabatak
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Küreselleşmenin alt merkezlerdeki işlevlerin değişimine etkisi: ortabahçe-ıhlamurdere aksı örneği

Küreselleşme ile birlikte bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı değişimler, insanları, şehirleri ve ülkeleri tek bir düzlemde birbirine bağlamaktadır. Böylelikle aynı tip insan davranışları, aynı tip mekanlar ve aynı tip kentler oluşmaktadır. Küresel gücü ve dolayısıyla sermayeyi elinde barındıran kentlerde yeni gösterişli mekanlar, alışveriş merkezleri, kapalı konut alanları ve rezidanslar gibi tüketimi teşvik eden mekanların sayısı giderek artmaktadır. Dünya'daki kentlerin çoğunda yaşanmakta olan bu süreç kent merkezlerini de zaman içerisinde değişime uğratmaktadır. Kent merkezlerinde görülen bu değişimler bazen fiziki mekan dokusunu, bazen fonksiyonları ve bazen de oradaki yaşam ve kullanan çevrenin sosyal dokusunu etkilemektedir. Küreselleşme ile beraber oluşan yeni tüketim kültürü, kentlerde hem işlevsel hem de biçimsel olarak değişime neden olmaktadır. Tüketimin artması, ulaşım altyapısı, nüfus ve ekonomik aktivitelerin merkezden dışarı çıkma eğilimi, ticaret fonksiyonunu da etkilemektedir. Geleneksel kent merkezlerinin yeni iş hizmetleri için yeterli alanı sunmaması, gayrimenkul fiyatlarının bu alanlarda yüksek olması ve bu alanlarda trafik yoğunluğu, geleneksel kent merkezlerinin rekabet gücünü kaybederek, ekonomik rekabet ortamında yarışamamasına neden olmaktadır. Türkiye'de küreselleşmenin etkisi ile ortaya çıkan tüketime dayalı hizmet işlevine ayrılan alanların sayıları giderek artmakta ve var olan alanlar hızlıca hizmet sektörüne dönüşmektedir. Bu da ekonomik anlamda kent merkezlerinin değerini arttırmaktadır. Böylelikle merkezlerdeki küçük yerel işletmelerin farklı bir alana kayarak, yerine ekonomik gelişmeler ile rekabet edebilen yeni işlevlerin gelmesine neden olmaktadır. Tez çalışması boyunca yapılan literatür araştırması, mekansal analizler, anket çalışmaları ve gözlemler sonucunda tarihi dokusu ve kimliği göz ardı edilen merkezlerin küreselleşme ile birlikte değişime uğramasının kaçınılmaz olduğu görülmüştür. Ancak bu değişimleri gerçekleşirken bir yandan da aynı tip mekanların oluşmaması ve kimliğin yok olmaması için tarihi kent merkezlerinin işlevsel dönüşümünü etkileyen etmenlerin ele alınması gerekliliği ortaya konmuştur. Bu doğrultuda da ticari faaliyetlerin ve kullanımın yoğun olduğu Ortabah.e-Ihlamurdere aksı'nın güçlü bir ticari aks olarak varlığını sürdürürken, yeni ekonomik gelişmelerle rekabet edebilen, aynı zamanda tarihi kimliğini de yansıtan bir mekan haline getirebilmek için öneriler sunulmuştur.

Aylin Hilal Yenidoğan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kentsel akarsu kıyılarının kamusal mekan yaratma potansiyelinin belirlenmesi: Kağıthane deresi ve kurbağalıdere örneği

Akarsu kıyıları yerleşmeler evrimi süresince insanlar için her zaman çok değerli doğal kaynak alanları olmuşlardır. Antik kentlerden günümüze kadar pek çok kentin ve metropolün kentsel omurgasını akarsular belirlemiştir. Akarsu kıyıları kentler kadar, kentlerde yaşayan bireyler için de son derece kritik bir konumda yer almaktadır. Tarihsel süreç içinde özellikle sanayi devrimi akarsular için kırılma noktası olmuştur. Sanayi devriminin sonucu olarak hızlı kentleşme ve şehir nüfusundaki artış; akarsuların eski önemlerinin yitirilmesine, kentler içinde kaybolmalarına, sadece ulaşım ve benzeri işlevsel katkılarına odaklanılmasına neden olmuş, bu silsile de akarsuların kirlenmeleri ve taşkınlar ile neticelenmiştir. 20. yüzyıldan itibaren kent içinden geçen akarsular tekrar önem kazanmaya başlamış, işlevsel değerin yanında estetik ve toplumsal değerlerinin yeniden farkına varılmış ve akarsuları kente kazandırma çalışmaları kentsel tasarım ve planlamanın temel konuları olmaya başlamıştır. Tez konusu kapsamında da akarsu kıyılarının kamusal mekan olarak tasarlanmaları gerekliliği görüşünden hareketle söz konusu alanların tasarım ve planlama prensipleri üzerinde çalışılmıştır. Buna göre kamusal mekanın ve kamusal mekan kavramı içinde akrsuların önemi üzerinde durulmuştur. Tarihsel süreç içinde oynadıkları kentsel rollerden bahsedilmiş; kent ve birey açısından ekonomik, sosyo-kültürel, psikolojik, fizyolojik ve ekolojik olarak sağladıkları yararlar ortaya konmuştur. Sonrasında kent içinden geçen bir akarsuyun kıyısında kamusal mekan yaratabilmek için düşünülmesi gereken planlama ve tasarım parametreleri 15 başlık altında özetlenmiştir. Belirlenen bu parametreler, çalışma alanlarında fotoğraflar ve alansal analizlerle değerlendirilerek sorunlar ve potansiyeller belirlenmiştir. Belirlenen parametrelere uygunlukları, karşılaştırmalı olarak yapılan analizlerle listelenmiş ve böylece kamusal mekan yaratma potansiyelleri ortaya konmuştur. Bu çalışmada araştırma alanı kapsamında İstanbul ili Avrupa Yakası'nda Kağıthane Deresi ve Anadolu Yakası'nda Kurbağalıdere seçilmiştir. Kağıthane Deresi ve Kurbağalıdere'nin her ikisinin de kıyı alanları tarihi süreçte mesire alanları olarak kamusal kullanım açısından halk için rekreasyon alanları olagelmiştir. Zaman içinde kentleşmenin ve sanayileşmenin baskısıyla oluşan yanlış arazi kullanımları ve atık suların bu derelere bağlanması zamanla bu derelerin kirlenmesine neden olmuştur. Günümüzde bu kirliliğin bertaraf edilmesi, taşkın riskinin ortadan kaldırılması ve kıyılarının düzenlenmesi adına ıslah çalışmaları devam etmektedir. Bu iki dere özelinde yapılan değerlendirmeler, çalışmaların kamusal mekan yaratımı adına ne kadar etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ülkemizde akarsu düzenleme çalışmaları öncelikle akarsuyu ıslah etmeği amaçlamaktadır ve bu sadece bir mühendislik müdahale olarak düşünülerek yapılmaktadır. Akarsular taşkın yapılarıyla kanal içine alınarak kent ile ilişkisi kesilmekte, kıyıları kamusal mekan yaratma potansiyeli düşünülmeden planlanmaktadır. Bu çalışma ile amaçlanan kent merkezlerindeki akarsu kıyılarında akarsuyun ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik ve ekolojik yaralarını ortaya çıkarmaya katkı sağlayacak mekanlar yaratılabilmesi için stratejiler elde edilmesi ile kamusal mekan tasarım ve planlama önerilerine girdi sağlayabilmektir. Kentleşmenin yarattığı olumsuz baskıyla kentin içinde kaybolan, kentle bütünleşme noktasında eksik kalan akarsu kıyılarının kentliye ve kente kazandırılması gerekliliğini detaylı olarak tartışmak, akarsu kıyılarının anlam ve önemini ortaya koymak ve bu alanlarda çok yönlü olarak oluşturulan parametreler doğrultusunda kamusal mekan tasarım ve planlamasına bir yol haritası oluşturmak hedeflenmektedir.

Zeynep Tarcan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

A framework for socially sustainable urban transformation: Sulukule case study

Since the large majority of the World's population has begun to live in urban areas, the role of cities in sustainable development has increased. And at the same time, the gradually growing population has brought along many problems in cities especially related with social life in addition to environment and economic issues. Urban transformation as a method tackling physical and social decline, sometimes also had negative consequences in some parts of the society, while contributing to the general health of cities and economic developments in Turkey. This conflict is the underline basis of this research and reveals its necessity. Social sustainability, which is the pillar that is unfortunately ignored or rarely considered to its full extent, promotes wellbeing and quality of life by understanding what people need and combines the physical realm with the social world. It is obvious that social sustainability improves the achievements of urban transformation by highlighting social and cultural values in decision making. In addition, social sustainability aware urban transformation ensures: inclusivity, democracy and participation in governance; equity and accessibility in providing basic services such as housing, infrastructure and amenities; and, diversity and cohesion in social, cultural & economic policies. In the light of these key areas and under the umbrella of urban transformation, some world-wide projects and urban transformation laws in Turkey have assessed. Turkey's most populous and invested city, Istanbul, receives a large number of urban transformation projects. After the Council of Ministers declared Sulukule as an urban transformation area based on the law No. 5366, the life of the local inhabitants dramatically changed and, social and cultural assets were ignored. This research identifies the deficiencies and outputs of the project through a socially sustainable urban transformation assessment framework and aims to provide social sustainability included planning scenarios for the future. The main aim of this research is to identify social sustainability within urban transformation context and develop a framework for Turkey. The urban transformation projects in the world have been examined and the methods of the implementation of social sustainability have been analysed. In this perspective, the legal instruments of urban transformation in Turkey have been examined within the scope of social sustainability. As a result, the Sulukule Urban Regeneration Project has been evaluated in terms of socially sustainable urban transformation framework criteria.

Urban transformationSustainable developmentSustainability
Ruken Hazal Dilli Durand
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Antalya ili UNESCO dünya miras ve geçici miras listesi envanterinin tarihi kentsel peyzaj (HUL) yaklaşımı ile değerlendirilmesi

Bu çalışma miras alanlarının korunması konusunda oluşan problemlere değinerek çözüm metotları bulmaya odaklanmaktadır. Ana teması UNESCO miras alanlarının kentsel koruma bağlamında "nasıl korumalıyız?" sorusuna yanıt aramak için, kavramsal ve kuramsal çerçeve oluşturulmakta, Türkiye'de olan mevcut durum incelenmekte ve örneklem alanı olarak seçilen Antalya ili bu kapsamda detaylı olarak irdelenmektedir. Araştırmanın amacı koruma sorunlarından yola çıkarak UNESCO Dünya Miras Alanları'nın kentsel koruma bağlamında bütünleşik bir planlama yaklaşımı olan "Tarihi Kentsel Peyzaj (HUL)" kavramının bir planlama aracı olarak kentsel planlamaya dahil edilmesini değerlendirmektir. Araştırmanın hedefleri ise, Kentsel koruma kavramını irdeleyerek, UNESCO Dünya Miras Alanları'nı ve "Tarihi Kentsel Peyzaj (HUL)" kavramını tanımlayarak, çalışmanın kuramsal ve kavramsal altyapı oluşturmak; Türkiye'de koruma ve kentsel koruma konuları incelenerek Türkiye'nin UNESCO Dümya Miras Listesi'ndeki konumunu ortaya çıkarmak; Türkiye'de seçilen örneklem alanı özelinde oluşturulan kavramsal ve kuramsal çerçeve ışığında arazi kullanım verileri ve üst ölçek plan kararları üzerinden UNESCO Miras ve Geçici Miras Listesi Envanteri'ni değerlendirme yaparak "Tarihi Kentsel Peyzaj (HUL)" yaklaşımının uygulanabilirliğini değerlendirmek; Türkiye UNESCO Dünya Miras Alanlarının korunması konusunda "Tarihi Kentsel Peyzaj (HUL)" yaklaşımının uygulanabilirliğini örneklem alanı üzerinden deneysel kanıt sunarak değerlendirmektir. Tanımlanan amaç ve hedefler kapsamında "Türkiye'de UNESCO Miras ve Geçici Miras Listesi'nde yer alan alanların korunması konusunda "Tarihi Kentsel Peyzaj (HUL)" yaklaşımı uygulanabilir mi ve nasıl dahil edilebilir?" temel sorusuna yanıt aranmaktadır. Araştırmada kullanılan yöntem, tümdengelimci ve kavramsal bir yaklaşımla oluşturulan bir model sunmak ve hedefler doğrultusunda araştırma sorularını karma tekniklerle yanıtlamaya çalışmaktır. Karma teknikler olarak literatür çalışmaları, mekansal tespit, analiz ve uzaktan algılama programları ve görsel programlar olan ARCIS ve Photoshop kullanılmıştır. Sonuç olarak bilgi ve yöntem önerisi sunulmaktadır.

Arife Eymen Karabulut
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluating urban diversity practices of local municipalities in istanbul: A case study of Besiktas, Beyoglu and Fatih municipalities

Cities are the most important places where urban diversity comes to the forefront as diverse groups are encountered mostly in urban areas. Socially, economically or demographically diverse groups come together in cities. Cities are becoming more diverse than ever. Istanbul has a diverse character dating back to the Ottoman Empire Period. In that period minorities located in the city had great tolerance. However, with the emergence of the nation state the city started to loose its diverse characteristics by decreases in the minority population. But, the city is becoming more diverse, as a result of increasing migration flows in recent decades. In this regard, the responsibilities of local municipalities increases in order to cope with the increased diversity. The main aim of the research is to understand the perceptions of the local municipalities towards diversity and to evaluate the success of local municipalities in addressing diversity in Istanbul. The best way to evaluate the practices of local municipalities is seen as using a qualitative case study method to gain in-depth knowledge by comparing different municipalities in Istanbul. Also Eurocities "Integrating Cities" frameworks (Inticities, Dive,Mixities,Implementoring, etc.) are taken as examples for choosing the case study method for this study as in these studies the case study method has also been used to evaluate successful diversity practices in European cities. In this study, the notion of diversity is identified first by looking at its various meanings and evaluating policies towards diversity. Then the importance of diversity in cities is identified by looking at the reasons for the rise of diversity in cities, planning implementations in diverse cities and economic and social benefits of diversity in the city. After examining the term diversity, progressions towards diversity in Europe are identified to understand the spatial reflections of diversity. The reason to choose Europe instead of other regions is because evolution of diversity in European cities resembles Turkey; both contexts influence each other as Turkey is part of Europe. After examining progressions in Europe by looking at the evolution of diversity policies and practices in Europe, progressions towards diversity in Turkey and Istanbul are identified to understand the case study municipalities better by looking at the national and local perspectives. As the study aims to evaluate and compare the perceptions and successes of local municipalities in terms of diversity, three district municipalities in Istanbul were chosen for the cases of the study as district municipalities are most significant elements of local administration. Diverse groups are encountered in cities and as a result of this, conflicts and the needs of these diverse groups are better understood at the local level. Also, people are represented directly and could participate to the decision making process at local level. Beşiktaş, Beyoğlu and Fatih Municipalities were chosen as the cases of the study. To evaluate the success of diversity practices the study first looked at strategic plans and the performance and activity reports of the municipalities. Then in-depth interviews were done with the employees in these municipalities. Then the results were evaluated according to the benchmarks created by Eurocities projects. Finally, findings were identified as the conclusion of the study. The changing perception of diversity in each municipality, their common approaches, the importance of national laws and regulations in implementing diversity practices and the importance of local practices developed in addition to legal directives and the impact of international networks in adopting diversity practices were identified as the main findings of this thesis.

Semahat Ceren Say
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İstanbul servis araçları atıl kapasite araştırması

İnsan yaşamının bir gereği ve sonucu olan ulaşım, büyüyen kentler ve nüfus artışı sonucu daha uzun mesafeli seyahat talebi ve yeni ulaşım türleri gerektirmiştir. Özellikle 18. yüzyıldan sonra yayılmaya ve sur dışındaki yerleşim yerleriyle daha güçlü bağlar kurmaya başlayan İstanbul'da kent içi ulaşım sistemine ihtiyaç duymuştur. 19. Yüzyıla gelindiğinde artan ticari aktiviteler ve yeni merkezlerin oluşması, kent içi ulaşımda karayolu yatırımlarını ve toplu taşımacılığı ortaya çıkarmıştır. Bu dönemden 20. Yüzyılın ortasına kadar kent içi ulaşımda tramvaylar ile ulaşım talebi karşılanmaya çalışılmıştır. 1950'lerde İstanbul ulaşımını etkileyecek radikal kararlar alınarak tramvaylar kaldırılmış, büyük bulvarlar açılarak daha ekonomik görünen troleybüsler ulaşım talebini karşılamaya çalışmıştır. Yapılan karayolları yatırımları sonucu otomobil kullanımı hızla artmıştır. Troleybüs deneyiminde başarısızlık, otobüs sisteminin yaygın kent içi ulaşım türü olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1970'lere gelindiğinde aldığı göçler nedeniyle ulaşım talebinin toplu taşıma araçları ile karşılanamaması ülkemize özgü taksi-dolmuş, dolmuş, minibüs ve servis aracı gibi alternatif toplu taşıma türlerini ortaya çıkarmıştır. Ulaşım talebinin karşılanması için yapılan karayolu yatırımları kapasiteyi arttırmış fakat aynı zamanda karayoluna olan talebi, çevresel, ekonomik ve sosyal sorunları arttırmıştır. Özellikle petrol krizi sonrası artan petrol fiyatları İstanbul'da raylı sistem ağlarının geliştirilmesi ve toplu taşıma odaklı bir ulaşım ağının oluşturulması niyetini ortaya çıkarmıştır. Fakat amaçlanan toplu taşıma odaklı ulaşım çalışmaları başarısız kalmış ve dolmuş, minibüs ve servis gibi alternatif ulaşım yöntemleri kendiliğinden gelişmiştir. Ulaşım Planlama Müdürlüğü'nden temin edilen ve kalibrasyonu yapılmış güncel yolculuk matrislerine göre İstanbul'daki tüm yolculukların %10'unun, motorlu araçlarla yapılan yolculukların %18'inin yapıldığı servis araçları, önemli bir alternatif olarak kent içi ulaşım talebinin karşılanmasını sağlamaktadır. Bu araştırma ampirik ve teorik bir çalışma olup, İstanbul'daki servis seferlerinde kapasite kullanım durumunu tespit etmeyi ve toplam atıl kapasitenin büyüklüğünü bulmayı hedeflemiştir. Öncelikle araştırmanın kuramsal altyapısı oluşturularak kent içi ulaşım, ulaşım talebi, ulaşım türleri (modlar), toplu taşıma ve ulaşım talebinin yönetilmesi kavramları araştırılmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Planlama Müdürlüğü'nden temin edilen "İstanbul Ulaşım Ana Planı Hanehalkı Araştırması Analitik Etüt Çalışması" (2012) kapsamında yapılan hanehalkı anket sonuçları açıklanmış ve bu hanehalkı anketlerinden Ulaşım Planlama Müdürlüğü tarafından oluşturulan yolculuk matrisleri incelenmiştir. İlk etapta hanehalkı anketine katılanların yolcu profili, ulaşım tercihleri ve yolculuk özellikleri incelenirken, ikinci etabında matrisler amaçlarına ve ulaşım modlarına (türel dağılım) göre detaylı olarak incelenmiştir. Çalışmanın daha iyi yorumlanabilmesi için İstanbul'un geçirdiği tarihsel süreçler ve mekânsal yansımaları incelenmiş, bu değişikliklerin ortaya çıkardığı ulaşım talebi ve ulaştırma ihtiyaçları ele alınmış, kalkınma planları ve o dönem Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik ve politik süreçler irdelenmiştir. 2012 yılında "İstanbul Ulaşım Ana Planı Hanehalkı Araştırması Analitik Etüt Çalışması" kapsamında anket yapılan 49.176 kişinin yolculukları incelenerek servis yolculuğu yaptığı tespit edilen ve iletişim bilgileri eksiksiz olan 3068 kişi Aralık 2016-Ekim 2017 tarihler arasında aranarak kapasite kullanım oranlarının tespitine yönelik telefon anket çalışması yapılmıştır. Yapılan telefon anket sonuçları, gidiş, dönüş ve tüm yolculuklar olarak başlangıç-varış noktalarına göre verilmiş ve yolcu profilleri ortaya konmuştur. "İstanbul Ulaşım Ana Planı Hanehalkı Araştırması Analitik Etüt Çalışması" sonucunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Planlama Müdürlüğü oluşturulan matrisler, telefon anket çalışmalarıyla birleştirilerek servis seferi ortalama araç kapasitesi ve ortalama yolcu sayısı verileriyle hesaplamalar yapılarak gereken ve mevcut servis seferi sayısı hesaplanmıştır. Bu hesaplarda, ilçeden ilçeye, ilçe üretim değerine, ilçe çekim değerine ve İstanbul geneline göre olmak üzere dört yaklaşımda ele alınmıştır. Her bir yaklaşım genel ortalama ve amaçlarına göre ortalamalarla iki farklı şekilde ele alınarak toplamda sekiz farklı değer bulunmuştur. Elde edilen değerler, anketler sonucu keşfedilen ilişkisellikler tezin sonuç kısmını oluşturmaktadır.

Ahmet Yıldırım
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Antalya için iklim değişikliğine uyum stratejileri önerisi

İklim değişikliği etkisini azaltmak, sürdürülebilir bir planlama anlayışını ortaya koymak, yenilenebilir enerji kaynakları kullanımını yaygınlaştırmak, küresel ısınmaya sebep olan ve doğal dengeyi bozan sera gazı etkilerini azaltmak için bir takım projeler geliştirilmektedir. Küresel ölçekte iklimle mücadele konusu çok önemli bir hadise olarak yerini almaktadır. Bu sebeple kentlerin iklim değişikliğine karşı dayanıklılığının artırılması için bir çok adım atılarak konferanslar, paneller ve sözleşmeler oluşturulmuştur. Avrupa Komisyonu'nun sera gazı azaltım hedefi gözeterek, iklim değişikliği etkilerini azaltmayı amaçlayan, bunun yanı sıra iklim değişikliğine karşı kentleri dirençli hale getirecek projeleri taahhüt etmesini sağlayan Başkanlar Sözleşmesi bunlardan biridir. Sözleşme kapsamında yerel yönetimlerce yapılan eylem planları, 2020 ve 2030 yılları taahhüdüyle iklim değişikliği azaltımını ve iklim değişikliğine adaptasyonu hedef göstermektedir. Antalya kenti 2013 yılında Başkanlar Sözleşme'sine taraf olarak, iklimle mücadelede uluslararası bir eylem çabası başlatmıştır. Antalya'nın nüfus yoğunluğu, kentsel yapısı ve kentleşme hızına baktığımızda iklim değişikliği etkilerinden etkilenebilirliğinin yüksek olduğu ihtimali karşımıza çıkmaktadır. 2013 yılında enerji envanterinin hesaplanması ve azaltım stratejilerinin ortaya konması, bir sonraki aşama olan 2030 hedefli iklim uyum planına altlık olarak değerlendirilebilir niteliktedir. Bu çalışma Antalya'nın mevcut durumu ve 2013 yılı Sürdürülebilir Enerji Eylem Planı gözetilerek, kentin iklim değişikliğine dirençli hale gelebilmesi için, iklim değişikliğine uyum stratejilerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Antalya için iklim uyum stratejileri geliştirilirken Bursa Sürdürülebilir Enerji Eylem Planı ve Başkanlar Sözlşemesi kapsamından çıkarım yapılarak beş tema başlığı ile çerçeve oluşturulmuştur: Kent içi sular ve dereler, kentsel ısı adası, halk sağlığı, yeşil alanlar ve biyoçeşitlilik, idari örgütlenme ve planlama yaklaşımı. Bu tema başlıklarına göre, kentin iklimle mücadelesindeki mevcut durumunu ortaya koymak için Mart 2018 tarihinde, Antalya kentinde 40 kişilik bir anket çalışması yapılmıştır. Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin ilgili birimleriyle yapılan görüşme ve anket sonucu, oluşturulan stratejilerde karar verilmesini sağlamıştır. Bununla birlikte şehir planlamanın doğal çevre düşünülerek ele alındığı, daha yaşanabilir olan, çevreye duyarlı, bu konuda iyi uygulama örneklerine ve projelerine sahip olan ve Başkanlar Sözleşmesi'ne taraf olan üç Avrupa kentinin eylem planları örnek olarak incelenmiştir. Tez çalışmasında elde edilen anket sonucuna göre, belirlenen temalar kapsamındaki müdahale edilmesi gereken riskli durumlar tartışılarak, iklimle mücadele için Antalya'nın acil olarak ortaya koyması gereken eylemler belirlenmiştir. Çıkan neticeye göre beş temayla ilgili de Antalya'nın başlangıç evresinde kaldığı ve iklim değişikliği ile ilgili olarak risk altında olduğu ortaya çıkmıştır. Çalışmanın sonucunda, uluslararası ölçekte kabul görmüş, bilimsel ve doğal esaslı çözümler belirlenerek, kentin adaptasyon stratejileri geliştirilmiştir. Bunun yanı sıra iklimle mücadelede, yerel yönetimlerin üzerine düşen sorumluluk, kurumlar arasında sağlanacak organizasyon ve koordinasyon, kamu-özel ortaklığı ve katılımcı planlama anlayışının şüphesiz ki son derece önemli bir hale geldiği ortaya konmuştur. Farklı sektörlerdeki enerji kullanımı sonucu ortaya çıkan sera gazı salımlarının mekansal planlama pratikleriyle, enerji verimliliğinde kurumsal, bireysel ve toplumsal davranış değişiklikleriyle, teknolojik etmenlerle önemli ölçüde düşürülebildiği incelenen Avrupa kentleriyle ortaya konmuştur. Antalya Sürdürülebilir Enerji Eylem Planı birinci olarak enerji envanterini ve sera gazı salımı oranlarını belirlemiştir. Bunu takiben çalışma kapsamında üretken, yaşanabilir ve iklime dirençli bir kent yaratma hedefiyle Antalya'nın iklim değişikliğine uyum stratejileri geliştirilmiştir. Oluşturulan stratejiler kapsamında, mevcut tarihsel veriler ve iklim değişikliği senaryoları bağlamında bir etkilenebilirlik analizi değerlendirilmesi de oluşturulmuştur. Son olarak doğal yapı bileşenlerinin kent kimliğini belirleyen girdiler olarak tanımlanması ve korunmasının son derece önemli olduğu, bu durumun iklim değişikliğine adaptasyon için oluşturulacak kentsel stratejilerdeki merkezi yeri vurgulanmıştır.

AntalyaSürdürülebilirlikUyum+3
Oya Tabanoğlu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

An assesment of market issues and the role of social media on eco-farms

Along with neoliberal policies, there are changes in economic, social, and spatial dimensions. In particular, intensive industrialization and urbanization are affecting the rural areas. Alternative and sustainable development is needed to prevent gentrification, to protect environmental and cultural values, and to step up the socio-economic development of local people. Ecological farms to be covered within the scope of the study presents the integrated approaches of eco-tourism, voluntary tourism and experience tourism that are the type of alternative tourism. Approaches aimed in ecological farms; the creation of economic and social benefits, the creation of educational and learning activities, the provision of social and cultural sustainability, the development of environment friendly production and consumption models by reducing usage of resources. In this study, a questionnaire study was carried out with 28 ecological farm owners included in the Eco-Agro Tourism and Voluntary Knowledge and Skills Exchange on Organic Farms (TaTuTa) project which has been initiated by the Buğday Association. Value creation is emerging as a concept that is both economic and socially focused. 28 farms to be surveyed were selected in this direction. Encountered problems faced by the eco-farms that accept both voluntary and guest. farms, how they interact with volunteers and guests, how social media and online marketing systems affect economic and social value are discussed in this thesis. According to the findings, farm owners use online marketing methods substantially and benefit from social media to promote their farms, reach out to volunteers and guests, and sell farm products.

Hande Aslan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Afet lojistiği kapsamında Bayrampaşa ilçesi analizi

Afetler tarih boyunca, insanoğlu için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplara sebep olarak ciddi hasarları beraberinde getirmiştir. 17 Ağustos 1999 Kocaeli Depremi ülkemiz için dönüm noktasıdır. 7.2 büyüklüğündeki deprem, ülke sanayisinin kümelendiği ve nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bir noktada gerçekleşerek, 15.000'den fazla insanımızın ölümüne, 77.000 den fazla binanın hasar almasına sebep olmuştur. Depremde zarar gören kamu binalarının depreme dayanıksız olması, çöken köprüler, kopan telefon hatları ve beraberinde getirdiği bilinmemezlik arama-kurtarma faaliyetlerinin etkisiz kalarak karmaşa ortamı oluşturmuştur. Depremin etkisinin büyük oranda atlatılmasına rağmen psikolojik sorunlar yaşayan insanlar prefabrik evleri tercih eğilimi göstererek psikolojik olarak depremin etkisinden uzun süre kurtulamamıştır. Prefabrik evleri tercih eden kişiler altyapı ve üstyapı (sağlık tesisi, okul) hizmetlerine erişmekte sorunlar yaşanmıştır. Aslında sebep yalnızca 7.2 büyüklüğündeki deprem değil, planlama anlayışımızdaki yanlışlar, standartlara uygun yapılmayan denetimsiz binalar, uygun olmayan zemine yapılaşma faktörlerinin bir araya gelmesidir. Benzer büyüklükteki deprem olayının nüfus yoğunluğu yüksek gelişmiş ülkelerde yaşanması durumunda, kayıplarının çok daha az olması, planlama anlayışımızın, afet bilincimizin ve farkındalığımızın gelişmesi gerektiğinin kanıtıdır. Afetler yaşanmadan önce; kanuni düzenlemeler, yönetimsel çalışmalar, hukuki, teknolojik, bilimsel önlemler alınarak afetlerin etkilerini azaltmak mümkündür. Hızla artan nüfus ve beraberinde getirdiği yapılaşma problemleri, afet durum hazırlıklarımızın artarak bir takım gerekli yasal düzenlemeler ve afet bilincimizin artması ile aşılabilecektir. Dünya çapında düzenlenen; "Uluslararası Afet Zararlarının Azaltılması On Yılı" (1990-1999), "Milenyum Deklerasyonu" (2000), "Birleşmiş Milletler Genel Kurulu" (2003), "Hyogo Çerçeve Eylem Planı, 2005-2015" uluslararası birleşik çalışmaları sayesinde afetlerde oluşacak kayıpların azaltılması yönünde uygulanan politikaların, dünya çapında afet bilincinin artmasına olumlu katkıları olduğu görülmektedir. Ülkemizde ise, İstanbul İli Sismik Mikro-Bölgeleme Dahil Afet Önleme/Azaltma Temel Planı Çalışması (JICA raporu), Marmara Depremi Acil Yeniden Yapılandırma (MEER Projesi) ve buna benzer önemli proje çalışmaları ortaya konmuştur. Bu çalışmalar sonucu elde edilen veriler ışığında, teorinin hayata geçirilmesi yapılan çalışmaların amacına ulaşmasını sağlayacaktır. Ne yazık ki Türkiye'mizin bulunduğu coğrafi şartlar sebebiyle afetlere sıkça maruz kalacağından, durumun bilincinde olarak bu yönde hamleler yapılmalıdır. Afetlerin yalnızca fiziksel olumsuz etkiler ile sınırlı kalmayıp, bunun ötesinde psikolojik, ekonomik ve siyasi olumsuz etkileri beraberinde getirmektedir. Bu sebeple yaşanan afetlerin kayıpsız veya en az kayıp ile atlatılabilmesi için; risk ve zarar azaltma- hazırlık-müdahale-iyileştirme döngüsünün kusursuz işlemesi insanlarımız için büyük önem arz etmektedir. İnsani yardım malzemelerinin ve teçhizatının en kısa zamanda ve en iyi koşullarda ihtiyaç duyulan noktaya ulaştırılması, etkili yardım operasyonlarının önemini arttırmaktadır. Dolayısı ile lojistik faaliyetler insani yardım operasyonlarında ve afet yönetiminde kritik bir yere sahiptir. Başta İstanbul olmak üzere, Tüm Marmara Bölgesini bekleyen büyük deprem sonucunda ortaya çıkacak olan insani yardım ihtiyacının karşılanması noktasında; Çalışma alanı olarak seçilen Bayrampaşa İlçesi; Büyük İstanbul Otogarı, önemli karayolu bağlantı noktaları, Avrupa Yakasının yaş sebze meyve ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan Hal'in ilçede bulunmasından dolayı stratejik bir noktadadır. Çalışma kapsamında İlçe Kamu kuruluşları ile; haberleşme, taşımacılık, depolama, altyapı, enkaz kaldırma, geçici iskan, dış kuruluşlarla koordinasyon faaliyetlerini kapsayan anket çalışmaları yapılarak, yıllarca süregelen kontrolsüz ve sağlıksız yapılaşma sonucu muhtemel afet durumunda kritik önem arz eden hastane, depo vb. noktalara erişilebilirlikleri ve hizmet durumları analiz edilmiştir. Çalışmada afet lojistiği kapsamında ilçe içi yerleşimlerin maruz kalabileceği afetler karşısında afet lojistiğinin etkin bir şekilde işleyebilmesi için gerekli olan mekansal yapılanma parametrelerinin ve sürecin belirlenmesine yönelik çalışma yapılarak olası afet durumuna lojistik çözüm önerilerine yer verilmekte olup, başarılı dünya örnekleri incelenerek Bayrampaşa İlçesi afet yardımlarında lojistik operasyonların planlaması ve yürütülmesi anlayışının daha da gelişmesi amaçlanmaktadır.

AfetlerDepremLojistik
Nuri Gençay Genç
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Trafik tıkanıklığı ücretlendirmesinin İstanbul örneği: Tarihi yarımada ve Kadıköy

Teknolojik gelişmeler ve hızlı kentleşmenin etkisiyle kentsel ulaşım sorunları meydana gelmektedir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak kentsel ulaşım sorunlarından biri trafik tıkanıklığıdır. Kent hayatının en önemli problemlerinden biri olan trafik tıkanıklığı, nüfusun hızla artması, sosyo-ekonomik ve teknolojik gelişmelerin özel araç sahipliliğini cazip kılması, kent içinde ulaşım mesafeleri, hareketlilik oranı ve ulaşım talebinin artmasına rağmen; yol altyapısının ulaşım talebini karşılamaması ile kent içinde ulaşımı zorlaştıran faktörlerden biri olmuştur. Trafiğin olumsuz etkileri ve ulaşım talebinin karşılanamaz hale gelmesine yönelik yeni yolların yapılması ve yolağının genişletilmesi gibi çözümler önerilmiş; ancak özel araçların ulaşım sisteminde etkin rol alması, bu çözümlerin yetersiz kalmasına neden olmuştur. Trafik tıkanıklığını azaltmak üzere, arazi kullanım politikasının değişmesi ve halkın toplu ulaşım sistemine yöneltilmesi gibi arz ve talep yönlü trafik tıkanıklığı ile mücadele programları başlatılmıştır. Bu uygulamalardan biri trafik tıkanıklığı ücretlendirmesidir. Tıkanıklık ücretlendirmesi, özel araçları ile seyahat eden kişilerin belirli bir yolu kullanması karşılığında ücret ödemesi prensibine dayanmaktadır. Yol üzerindeki yoğun şeritten ilerlemek, belirli bir bölge içerisine girmek, bölge sınırları dışındaki kordon üzerinden geçmek veya kat edilen mesafeye bağlı olarak tıkanıklık ücreti alınmaktadır. Tıkanıklık ücretlendirmesinin temel amacı, bireylerin trafik tıkanıklığının yoğun olduğu alanlarda, yola yeni giren araçların diğer araçlar üzerinde yaratmış olduğu yakıt maliyeti, işletme maliyeti ve daha uzun seyahat süresi gibi ek maliyetlerin azaltılmasını sağlamaktır. Marjinal maliyet hesaplaması ile, tıkanıklık ücreti olarak belirlenen fiyatın ek maliyeti karşılaması sağlanmaktadır. Ancak, kentsel ulaşım sisteminde yolağını kullanan araçların önceden ücret ödemeden aldığı hizmete ödeme yapması gerektiği, başta toplum olmak üzere politikacılar, işletme sahipleri ve yetkili firmalar tarafından kabul edilmesi gereken bir durum yaratmakta; kent merkezlerinde uygulama zorluklarını meydana getirmektedir. Dünya üzerinde tıkanıklık ücretlendirmesi uygulaması 1975 yılında Singapur'da uygulanan yol ücretlendirmesi modeli ile başlamıştır. Singapur'da hem trafik tıkanıklığının azaltılması hem de yeni bir gelir kaynağı olarak görülen uygulama, 2003 yılında Londra'da alan ücretlendirme uygulamasının başlamasıyla tanınmıştır. Uygulama yöntemi, aşamaları, uygulamanın başarılı sonuçları ve etkinliği ile Londra diğer ülkeler tarafından örnek alınarak; ücretlendirme 2006 yılında Stockholm'de, 2008 yılında ise Milano'da uygulanmaya başlamıştır. Bu süreçten sonra dünya üzerindeki diğer ülkelerin de ücretlendirme uygulaması için çalışmalara başlaması, tıkanıklık ücretinin popüler bir talep yönetim stratejisi olmasını sağlamıştır. İstanbul için yapılan bu çalışmada, kuramsal arka plan tıkanıklık ücretlendirmesi politikası, uygulama yöntemleri, kent içindeki uygulama zorlukları ve önemli paydaşlar tespit edilerek, uygulamanın başarılı olarak devam ettiği kentlerdeki başarı kriterlerini ortaya konmaktadır. Çalışmanın uygulama kısmında ise, günün belirli zaman diliminde yoğun trafik tıkanıklığı sorunu yaşayan İstanbul'da tıkanıklık ücretlendirmesinin uygulanabilirliği araştırılmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından beş bölge için hazırlanan tıkanıklık ücretlendirmesi uygulama planları incelenmiş; uygulamanın gerçekleşme ihtimali yüksek olan bölgeler tez kapsamında Tarihi Yarımada ve Kadıköy olarak belirlenmiştir. Belirlenen iki bölgede uygulanacak olan tıkanıklık ücretlendirmesi, uygulama modeli ve uzun dönem etkileri değerlendirildiğinde, trafik tıkanıklığının ve hacminin azalması, araçların ortalama hızlarının artması, motorlu taşıtlardan salınan CO, CO2, NOx ve PM10 gibi insan sağlığına ve çevreye zararlı gazların azalması beklenmektedir. İstanbul'da uygulanması planlanan tıkanıklık ücretlendirmesi uygulamalarının dünya örnekleri ile kıyaslandığında planda belirtilmeyen konuların olduğu tespit edilmiştir. Uygulamanın hukuki boyutu ve uygulama yöntemine dair konuların değerlendirilmesi amacıyla belediye yetkililerinden bilgi alınmış, kentsel alanda ücretlendirme uygulamasının kabul edilebilirliği incelenmiştir. Alınan cevaplar ve plan incelemeleri sonucunda, uygulamanın matematiksel hesaplarının yapıldığı, sosyal açıdan değerlendirilmediği tespit edilmiştir. İstanbul'da uygulamanın sosyal açıdan kabul edilebilirliğini sağlama yollarına dair öneri uygulama planı, yasal süreç, organizasyon şeması, halk desteğini sağlama yolları ve Smeed Kriterleri'ni içeren ''Uygulama Planı Önerisi'' olarak sunulmuştur.

Geçiş ücreti toplama sistemiKentsel sorunlarTrafik sorunu+3
Esin Çevik
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası hızlı servis restoranlarının ticari alan analizine dayalı bir yer seçimi modeli önerisi

Toplumsal yaşam biçimi ve yeme içme alışkanlıkları ile kentsel mekânın değişimine bağlı olarak hem nicelik hem de nitelik bakımından küreselleşme ile birlikte hızlı bir gelişme gösteren uluslararası hızlı servis restoranlarının yer seçimi kararları büyük bir önem kazanmıştır. Günümüzde kentsel gelişmeler hem mekânsal etmenler hem de mekâna doğrudan etkileri olmayan sosyal, ekonomik ve kültürel etmenler çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu araştırmada kente dair beklentilere ve hızlı yaşam biçimlerine cevap verebilme kapasitesine sahip olan uluslararası hızlı servis restoranlarının kentlerde önemli bir kullanım haline gelmesi sonucunda, yer seçiminde ticari alan analizinin bir araç olarak kullanılmasına ve bu kapsamda ticari alan özelliklerinin irdelenmesine odaklanılmaktadır. Uluslararası hızlı servis restoranlarının yer seçimi kararlarının alınmasında günümüze uygun yöntemler doğru tespit edilemediği için sorunlar yaşanmakta ayrıca ticari alanlar ile ekonomik ve mekânsal ilişkilerin kurulamaması yer seçiminde ticari alan özelliklerinin etkisinin bilinmemesine neden olmaktadır. Bu sorundan yola çıkılarak, tez çalışmasında "Uluslararası hızlı servis restoranlarının yer seçimi kapsamında ekonomik hacimleri ile ticari alan özellikleri arasında nasıl bir bağımlılık düzeyi bulunmaktadır?" temel sorusuna yanıt aranmaktadır. Bu bağlamda, araştırmanın amacı; uluslararası hızlı servis restoranlarının ekonomik hacmi ile ticari alanlarına ait kentsel, demografik ve sosyo-ekonomik verileri arasındaki bağımlılık düzeyini Türkiye ölçeğinde yer seçimi kapsamında analiz ederek bir yer seçimi modeli ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda belirlenen araştırma hedeflerinden ilki; literatürde yer alan ticari alan modelleri ve analiz yöntemleri ile ilgili bir değerlendirme yaparak bu değerlendirme sonucunda günümüz koşullarına uygun yer seçimi yöntemine karar vermektir. Türkiye'deki uluslararası hızlı servis restoran sektörünün yayılma stratejilerini iller ve ticari alanlar düzeyinde kavramak, gayrimenkul geliştirme kriterlerini anlamak, hızlı servis restoranlarının lokasyonları ile ticari alan özellikleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarıp potansiyel pazarları belirlemek ise araştırma hedeflerinden ikincisidir. Bu kapsamda, uluslararası hızlı servis sektörü yer seçimi kararlarında ticari alan özelliklerinin etkisinin bilinmemesi problemi, oluşturulan metodolojik çerçevenin uygulaması ile sınanmakta ve Türkiye'de yer alan uluslararası hızlı servis restoranları için ticari alan analizine dayalı bir yer seçimi modeli önerisi geliştirilmektedir. Beş bölümden oluşan araştırmanın giriş bölümünde; geçmişten günümüze yer seçimi kavramı, uluslararası hızlı servis restoranlarının bu araştırma için özgünlüğü ve literatürde yer seçimi üzerine yapılan çalışmalar incelenmekte ve araştırma konusu kavramsal çerçeve belirlenerek açıklanmaktadır. Araştırma probleminin tanımlanması, araştırma sorularının belirlenmesi, araştırmanın amaç ve kapsamı açıklandıktan sonra araştırma yöntemi de birinci bölümde sunulmaktadır. Araştırmanın "Uluslararası Hızlı Servis Restoranları ile Ticari Alan Kavramlarının Tanımlanması ve İrdelenmesi" başlıklı ikinci bölümünde; araştırmanın temel konu alanını oluşturan uluslararası hızlı servis restoranlarına ve ticari alana ait bileşenlerin tanımlandığı kuramsal ve kavramsal altyapı sunulmaktadır. Literatür taraması sonucunda ev dışında yemek yeme olgusunun yeme içme endüstrisine olan etkileri irdelenmekte, yeme içme sektörü ve hızlı servis restoranlarına yönelik genel tanımlar ve temel bilgiler açıklanmakta ve hızlı servis restoranlarının dünyada ve Türkiye'deki gelişim süreci ve günümüzdeki durumu tartışılmaktadır. Uluslararası hızlı servis restoranlarına ilişkin temel bilgiler kavrandıktan sonra araştırmanın ikinci temel konusu olan ticari alan ve ticari alan analizi tanımı yapılmaktadır. Ticari alanlar üzerinden coğrafi verilere ulaşıldığı ve yer seçimi modelindeki mekânsal ilişki bu alanlar ile kurulduğu için ticari alan sınırlarını belirleyen yöntemler ve ticari alan tipleri değerlendirilmektedir. Ticari alan özelliklerinin irdelenmesi kapsamında demografik verilerden nüfusun, sosyo-ekonomik verilerden gelirin, kentsel verilerden ticari fonksiyonların ve ulaşımın perakende satış ile ilişkisi araştırılmaktadır. İkinci bölümde son olarak; hızlı servis restoranlarının ticari alan özellikleri ile yer seçiminde dikkate alınması gereken lokasyon kriterleri irdelenmektedir. Araştırmanın "Uluslararası Hızlı Servis Restoranlarının Yer Seçimi İçin Ticari Alan Modelleri ile Analiz Yöntemlerinin Değerlendirilmesi" başlıklı üçüncü bölümünde ticari alan modellerini kapsayan birinci araştırma sorusuna yönelik, geçmişten günümüze literatürde yer alan ticari alan modelleri ve analiz yöntemleri analitik olarak uluslararası hızlı servis restoranları açısından ele alınmakta ticari alanın pazar potansiyelinin günümüz dinamiklerine göre nasıl ölçülmesi gerektiği irdelenmektedir. Ticari alan modellerinden Yakın Alan Modeli, Reilly'nin Perakende Çekim Modeli, Merkezi Yer Teorisi, Huff Modeli, Analog Model ve Coğrafi Bağımlılık Modeli'nin uluslararası hızlı servis restoranları yer seçimi açısından günümüz koşullarına göre yetersizlikleri tespit edilmektedir. Böylece bu yetersizliklerin günümüz koşullarında uygulanabilir olan CBS ve Regresyon Analiz Yöntemleri'nin birlikte kullanıldığı bütünleşik bir yöntem önerisi ile aşılabileceği sonucuna varılmaktadır. Araştırmanın özgün kısmı; "Uluslararası Hızlı Servis Restoranlarının İller Düzeyinde Değerlendirilmesi ve Ticari Alan Analizine Dayalı Bir Yer Seçimi Modeli Önerisi" başlığını taşıyan dördüncü bölümünde sunulmaktadır. Öncelikle, tezin ikinci araştırma sorusuna yönelik uluslararası hızlı servis restoranları iller ölçeğinde değerlendirilmektedir. Türkiye'de yer alan uluslararası hızlı servis restoranlarının sayısının iller düzeyinde demografik ve sosyo-ekonomik değişkenlerle ilişkisinin Korelasyon Analizi ile değerlendirilmesi yapılırken, analizin doğru yorumlanabilmesi için 2016 yılına kadar olan 5 yıllık süreç irdelenmektedir. Uluslararası hızlı servis restoranlarının Türkiye'de yıllara göre sayılarının ağırlıklı olarak giderek arttığı ve illere göre konumlanmalarının küçük illerden büyük illere, doğudan batıya doğru olduğu görülmektedir. İllere yönelik genel değerlendirmenin ardından uluslararası hızlı servis restoranlarına ve illere ait veriler ve veri kaynakları sunulmakta, bu verilerin uluslararası hızlı servis restoranlarının sayıları ile ilişkisi Korelasyon Analizi ile açıklanmaktadır. Korelasyon Analizi sonucuna göre Türkiye'de bulunan uluslararası hızlı servis restoran sayısı ile; kullanılan verilerden il gelişmişlik endeksi, SES verisi, il nüfusu verisi arasında çok yüksek, pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu hane halkı geliri verisi ile restoran sayısının zayıf düzeyde ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Buna göre, uluslararası hızlı servis restoranları için Türkiye illerine yönelik yapılacak olan bir yer seçimi kararında; il gelişmişlik endeksinin, SES verisinin ve il nüfusunun değerlendirilmesi önerilmektedir. Tezin üçüncü ve dördüncü araştırma sorusuna yönelik, uluslararası hızlı servis restoranlarının ticaret hacmi ile ticari alanının kentsel, demografik, sosyo-ekonomik verileriyle olan ilişkisinin ölçülerek modellenmesi yapılmaktadır. Bu doğrultuda öncelikle geliştirilen ticari alan analizine dayalı yer seçimi model önerisine yönelik metodolojik çerçeve sunulmaktadır. Daha sonra uluslararası hızlı servis restoranlarının ticari alan analizine dayalı yer seçimi model önerisinde kullanılan veriler ve veri kaynakları incelenmektedir. Türkiye'de yer alan restoranlar arasından seçilen 146 adet uluslararası hızlı servis restoranının Restoran İçi Satış ve Paket Servis Satışı toplamından oluşan Toplam Satış Verisi bağımlı değişken olarak; restoran verileri, demografik, sosyo-ekonomik veriler ile kentsel veriler olmak üzere üç ana başlık altında oluşturulan veri seti de bağımsız değişken olarak analizde kullanılmaktadır. Ticari alan analizine dayalı yer seçimi modeli, bu verilerin Çoklu Regresyon Analizi ile sınanmasıyla kurulmakta, ortaya konulan model sonucu model değerleri paylaşılmaktadır. Model bulguları doğrultusunda; Toplam Restoran Satış Verisi ile Paket Servis Satışı, Arazi Kullanım Tipi – Konut & Ticaret, Uluslararası Hızlı Servis Restoran Sayısı, 1. Derece Rakip Restoran Sayısı, Park Edebilme Kolaylığı, Yaya Yoğunluğu Endeksi, Okul Sayısı, Hanehalkı Geliri, SES ABC1C2 – Yaş Aralığı 19-34 verilerinin sırasıyla istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu tespit edilmektedir. Buna göre; bağımlı değişken olan restoran satış verisinin modelde yer alan bağımsız değişkenler tarafından açıklanabildiği, elde edilen rakamlar bakımından bu ilişkilerin yüksek olduğu ve modelde kullanılan değişkenlerin hepsinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmektedir. Böylece tezin hipotezi olan "Uluslararası hızlı servis restoranlarının yer seçimi kapsamında ekonomik hacimleri ile ticari alanlarındaki kentsel, demografik ve sosyo-ekonomik veriler arasında güçlü bir ilişki vardır." ifadesi istatistiksel olarak doğrulanmaktadır. Bu araştırma ile; geliştirilen ticari alan analizine dayalı yer seçimi modeli kapsamında, ekonomik hacim üzerinde etkisi olan ticari alan verileriyle yer seçimi kararı verilebileceği ve bu modeldeki değişkenler ile değişken katsayılarının herhangi bir lokasyona uygulanması sonucu hesaplanan satış tahminine göre yer seçimi yapılabileceği önerilmektedir. Araştırmanın beşinci ve son bölümünde, elde edilen model bulguları araştırma kapsamı çerçevesinde tezin temel sorusu ve alt araştırma sorularını cevaplamaya yönelik değerlendirilmekte, araştırmanın literatüre katkısı ve geleceğe yönelik çıkarımlar sunulmaktadır. Sonuç olarak, bu araştırmada Türkiye'de bulunan uluslararası hızlı servis restoranları için il gelişmişlik endeksinin, SES'nin ve il nüfusunun yüksek olduğu illerin potansiyel pazar olduğu tespit edilmektedir. Ticari alan analizine yönelik yer seçimi kapsamında ise; ticari alandaki paket servis satışı miktarı, uluslararası hızlı servis restoran sayısı, okul sayısı, park edebilme kolaylığı, yaya trafiği, hanehalkı geliri, arazi kullanım türünün konut ve ticaret birlikteliği, sosyo-ekonomik seviyesi A,B,C1 ve C2 olan kişilerden yaş aralığı 19-34 arası olan kişilerin sayısı arttıkça ve birinci derece rakip restoran sayısı azaldıkça ticari alanın ekonomik hacminin arttığı görülmekte ve bu verilerle potansiyel ticari alanlar belirlenebileceği ortaya konulmaktadır. Araştırmada; dünya çapında rekabetin, sosyal, kültürel ve politik özelliklerin göz önüne alınmasıyla günümüze uygun bir yer seçimi yaklaşımında bulunulmakta ve geliştirilen ticari alan analizine dayalı yer seçimi model önerisi ile ekonomi ve coğrafyanın ilişkisi kurulmaktadır. Bu doğrultuda ülke ekonomisi için önem taşıyan bu araştırma; hem şehircilik ilkeleri doğrultusunda verilen yer seçimi kararları ile arazi kullanım planlamasına katkı sağlayacak hem de ekonomik faaliyetlerin mekânsal olarak doğru lokasyonda bulunması sonucunda planlı ve yaşanabilir kentlerin gelişmesinde faydalı olacaktır.

Tesis yer seçimi
Hanzade Kuğu Baş
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

The potential of green jobs in Turkey

Besides to environmental issues caused by climate change, according to Global Risk Perception survey which is carried out by the World Economic Forum in 2017, with a range of various age groups, countries and sectors, unemployment and underemployment trend take the first line as the most challenging trend over the next 10 years. Creating green jobs is seen as the key solution to respond to unemployment threat especially for youth and to meet the challenges of transition towards a green economy. Although there is no consensus about the definition of green jobs, attempts have been taken in international agendas and developed countries have already created national perspective whereas developing countries are struggling to build their own definition with local perspective and policy framework. In Turkey, as an emerging country, the intention of creating a green vision is also popular that some big private companies are trying to adapt their strategic plans as well as national development plans. Relatedly, green economy and green jobs are the brand-new concepts that Turkey tries to dig into for developing its own national and local framework. Following to green economy, green jobs take place in legal policies indirectly. It is observed that the transition process from green economy policies into reality is straggling especially for developing countries. To facilitate the establishment of green jobs development path, this study intends to focus on figuring out the potential of Turkey, while the green economy and green jobs strategies are ongoing. While addressing all green key concept evaluation through a literature review, the study internalizes the International Labor Organization's (ILO) conceptual framework and methodology to classify sectors and to assess the green job potential via decent work criteria. The study illustrates the existing and potential level of economic activities related to green sectors of Turkey under the ILO's conceptual and methodological framework. Although green jobs can be created in many sectors, some employment areas potentially serve as more advantageous for accelerating the steps of the national green economy roadmap. Focusing on the selected areas shed light on the capacity of Turkey's labor force. This thesis is motivated to be a leader in this field to reveal green jobs notion for Turkey. Furthermore, making estimation in number looking through sector-based employment is the essential point to comprehend a green jobs roadmap. This study intends to fulfill the gap and takes a further step to calculate the current situation and makes assumptions for future developments. In addition, this study finalizes the research highlighting further steps that should be taken. Regarding the meaning of green jobs and green economy implications in the labor market context, further steps are recommended to comprise all sectors analysis regarding actors and stakeholders. Solving the data collection system can lead to make an accurate estimation and to apply the right policies. Within rational implications and green jobs roadmap, social welfare, as well as environmental protection, can be observed. Powerful and conscious green employment will lead the nation to be more productive and competitive.

Regional economyTurkish economyGreen economy+1
Gülcan Orak Oruç
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Daily travel behavior of citizens aged between 12 and 42 years old in Istanbul metropolitan area

This thesis carries out study on Travel Behavior of Istanbul Metropolitan citizens aged between 12 and 42, which are the majority of daily passengers in the city, for years 2012 and 2006. The focus of the study is on mode choice trend of the respondents. The study aims to comprehend the relationship between different socio-demographic variables and mode choice of the citizens. The purpose of this study is to understand daily travel behavior of Istanbul's citizens. Understanding the travel behavior of citizen will provide ground for more efficient transportation planning and policies in the future. The study implements descriptive analysis to achieve the objectives of the research. Age, gender, education level, study status, employment status, employment sector, income and car ownership are the independent variables studied in the research. The researcher presume that socio-demographic variables have significant influence on mode choice of the citizens more than spatial characteristics of the city. Four transportation modes including Walk, Service, Private Car and Public Transportation are the main modes in the study. The study explores the first three trips made by the citizens and studies the frequency and mode distribution of the citizens based on the independent variables. The researcher does the analysis for two data sets from two different years and at the end, she does compare the change trend in mode choice of the citizens by the pass of time. Based on the results gained form the analysis in the study, the researcher recommends that future researches investigate the cause of changes in mode trend of the groups that Private Car usage has been increased among them and those groups that do not use active or sustainable transportation frequently. Besides, she does recommend that future planning decision take the analysis of mode choice of the citizens into consideration to result in more efficient and successful planning. The researcher recommends that future studies should investigate the increase in private car usage for high-income groups in year 2012 compared to 2006, to understand the causes of this increase. As well, walk decrease in recent years, specially it should be investigated that why men do not use public transportation as much as women do and what should be implemented to encourage them to use public transportation as a daily transportation mode. By understanding the travel behavior of the citizens the researcher suppose that it will be useful to make efficient transportation planning based on the real situation.

Farıba Soltanı Mandolakanı
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de özel çevre koruma bölgelerinde doğal alanların etkin korunması ve planlanması için bir sistem önerisi: Datça-Bozburun örneği

Dünya genelinde doğa koruma alanları, biyolojik çeşitliliğin korunmasında etkin bir araç olarak uygulanmaktadır. Ancak, koruma statüsü kazandırılan bölgeler sayı ve alansal olarak artış göstermesine rağmen, biyolojik çeşitlilik kaybı da tarihte görülmemiş bir hızla artmaya devam etmektedir. Doğa koruma alanlarının artmasına rağmen, biyolojik çeşitlilik kaybının artan bir hızla devam etmesi, bir alana koruma statüsü kazandırmanın sorunların çözümünde tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Doğa koruma alanları daha büyük ekosistemlerin parçası olabilmektedir ve korunan alanların dışında meydana gelen arazi kullanım değişikliği, ekolojik süreçleri etkileyerek biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir. Mevcut doğa koruma ve yönetim stratejilerinin, arazi kullanım değişikliklerinin doğa koruma alanlarını çevresinden izole edilmiş kara parçaları haline getirmesine engel olmada yetersiz olduğunun anlaşılmasıyla uluslararası düzeyde bütüncül yaklaşımlar benimsenmeye başlanmıştır. Dünya genelinde doğa korumada bütüncül yaklaşımlar benimsenirken, Türkiye'de doğa koruma çalışmaları 19. yüzyılda başlamıştır. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle kıta özelliği gösteren yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen, bu zenginliğini korumada yetersiz kalmaktadır. Türkiye'de biyolojik çeşitliliğe yönelik başlıca tehditlerin arazi kullanımı ile ilgili olması da Türkiye'de mekânsal planlamanın doğa korumadaki önemini ortaya koymaktadır. Ancak, mekânsal planlar, doğa koruma alanları üzerindeki insan kaynaklı baskıların engellenmesinde yeterli olamamaktadır. Bu nedenle, Türkiye'de hem mekansal planlamaya ekolojik bakış açısı kazandıracak hem de arazi kullanım değişikliğine yönelik kararları doğa koruma ile bütünleştirecek ekosistem tabanlı mekansal planlama sistemine ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, çalışmada Türkiye'deki doğa koruma alanlarının, mevcut planlama sisteminde, arazi kullanımı değişikliklerinden kaynaklanan baskı ve tehditlere karşı korunamaması sorununa odaklanılmaktadır. Araştırmanın hipotezi, "Doğa koruma alanlarındaki planların hazırlık ve uygulama aşamalarının etkinliğinin sağlanmasında ekosistem tabanlı döngüsel mekânsal planlama bir çözüm aracıdır" olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda, araştırmanın temel soruları, "Doğa koruma alanlarının sürdürülebilir yaşam doğrultusunda korunabilmesini sağlayacak etkin planlama sistemi hangi mekanizma ve araçlarla, nasıl tanımlanabilir? Bu amaçla hazırlanacak/tanımlanacak ekosistem tabanlı mekânsal planlama sistemi doğa koruma alanlarının sürdürülebilir korunmasında çözüm olabilir mi?" olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda araştırmanın amacı, doğa koruma alanlarının, etkin korunması ve planlanmasına yönelik ekosistem tabanlı mekânsal planlamanın tanımlanması olarak belirlenmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde, mevcut durum ile ulaşılmak istenen durumu betimlemek amacıyla, ulusal ve uluslararası akademik çalışmalar üzerinden kaynak araştırması ile araştırmanın temel konu alanını oluşturan bileşenlerin tanımlandığı ve irdelendiği kuramsal ve kavramsal altyapı sunulmaktadır. Bu bölümde cevaplanması hedeflenen araştırma soruları kapsamında; doğa koruma sürecini etkileyen faktörlerin neler olduğu ve sürdürülebilirlik yaklaşımının doğa koruma ve planlama anlayışına nasıl katkı sunduğu araştırılmaktadır. Ekonomik kalkınmayı ön planda tutan anlayışın sonuçlarından, sadece doğal çevrenin değil insanların da olumsuz yönde etkilendiğinin anlaşılması ile mevcut üretim biçimlerini sorgulayan ve bunun değiştirilmesi gerektiğini dile getiren düşünceler ortaya konmaya başlanmış ve sürdürülebilir kalkınma kavramı gelişmiştir. Sürdürülebilir kalkınmanın da etkisiyle, doğa koruma yaklaşımlarının sadece tür ve alan korumayı kapsayan yaklaşımlardan, bütüncül, insan-doğa etkileşimini içeren yaklaşımlara doğru geliştirilmesi, biyolojik çeşitlilik bağlamında türler ve bireylerin birbirleri ile etkileşimini esas alan mekansal düzenlemelerin önemini artırmıştır. Bu durum da doğa koruma alanlarının, peyzaj ölçeğinde mekansal planlama ile entegre edilmesini gündeme getirmiştir. Araştırmanın üçüncü bölümünde, doğa koruma alanlarında etkin planlama sisteminin temel ilkeleri ve gerekliliğini belirlemek amacıyla, doğa koruma alanında örnek olarak kabul edilen İngiltere, Avustralya ve Kanada'da doğa koruma sistemleri Türkiye ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilerek İngiltere, Avustralya ve Kanada'ya kıyasla, Türkiye'deki doğa koruma sisteminin temel eksiklikleri ortaya konmaktadır. İngiltere, Avustralya ve Kanada'daki doğa koruma sistemlerinde uluslararası ölçekte kabul görmüş koruma statüleri kullanılmakta, politika ve stratejik çerçeve merkezde belirlenmekte, uygulamaya yönelik yasal zemin ve kararların belirlenmesinde yerel yönetimler aktif rol oynamaktadır. Türkiye'deki doğa koruma yaklaşımının temel eksikliklerinin; korunan alanlar ağı oluşturulmasına yönelik sistematik yaklaşımların benimsenmemesi, mekânsal planlamanın merkezi bir yapıya dönüştürülmesi ve yerel yönetimlerin planlama yetkisinin daraltılması, doğa koruma alanlarından iki farklı bakanlığın sorumlu olması ve bu bakanlıklar tarafından yapılan doğa koruma ve planlama çalışmalarının birbirleri ile bütünleştirilmesini sağlayacak stratejik çerçevenin olmaması, doğa koruma ile ilgili çerçeve mevzuatın bulunmaması ve doğa koruma alanlarındaki planlar ile üst ölçekli mekânsal planlar ve sektörel plan programların bütünleştirilmemesi olduğu sonucuna varılmıştır. Araştırmanın dördüncü bölümünde, doğa koruma alanlarının etkin planlanması için önerilen sistem tanımlanmaktadır. Bu bölümde, doğa koruma alanlardaki etkin planlama kriterlerinin neler olduğu, planların doğa korumadaki etkinliğinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek performans göstergelerinin neler olduğu ve Türkiye'de doğa koruma alanları için planlama sisteminin nasıl olması gerektiği soruları cevaplanmaktadır. Doğa koruma alanları etkin planlama sisteminin tanımlanmasında gerekli araçları sağlayacak yaklaşımlar olarak literatür araştırması ile, Sistematik Koruma Planlaması, Kanıta Dayalı Koruma Planlaması, Biyobölgesel Planlama ve Doğa Koruma Alanları için Ulusal Sistem Planlaması doğa koruma alanları etkin planlama yöntemleri olarak incelenmekte ve sistemin hedefleri; doğa koruma alanlarına yönelik tehditlerin önlenmesi ve azaltılması, kritik habitatların korunması, yerel toplulukların ve ilgili paydaşların katılımının sağlanması, biyolojik çeşitliliğin korunması, habitat parçalanmasına engel olunması, doğa koruma alanlarının çevresi ile bütünleştirilmesi, ulusal ve bölgesel düzeyde doğa koruma alanlarının belirlenmesi ve güçlendirilmesi, insan aktivitelerine karşı kırılgan ve zarar görmüş ekosistemlerin korunması olarak önerilmektedir. Bu hedefler doğrultusunda, doğa koruma alanları etkin planlama sistemi kriter ve göstergeleri, doğa koruma alanlarının yönetim etkinliğinin ölçülmesinde değerlendirilen unsurlar ile sürdürülebilirliğin ölçülmesinde kullanılan performans göstergeleri doğrultusunda belirlenmektedir. Etkin planlama sisteminin tanımlanmasında son olarak, sürecin aşamaları planlama alanının sınırının belirlenmesi, mevcut durum değerlendirmesi, misyon ve vizyonun belirlenmesi, amaç ve koruma hedeflerinin belirlenmesi, ekosistem tabanlı analizlerin yapılması, plan kararlarının geliştirilmesi, taslak planın oluşturulması, planın onaylanması, planın uygulanması ve izleme ve değerlendirme olarak belirlenerek kriterler ve göstergeler ilgili aşamalar ile eşleştirilmektedir. Doğa koruma alanları etkin planlama sistemi aynı zamanda karar vericiler için, mevcut planların doğa korumadaki etkinliğinin değerlendirilerek iyileştirilmesine yönelik bir araç olarak da önerilmektedir. Mevcut planların değerlendirilmesi ve iyileştirilmesi gereken noktaların tespitinde, analitik hiyerarşi prosesine dayanan karma bir yöntem önerilmektedir. Bu yöntemde, öncelikle analitik hiyerarşi prosesi ile göstergelerin ağırlıkları belirlenmekte, daha sonra göstergeler değerlendirilen plana göre ölçütlendirilmektedir. Son olarak da göstergelerin ağırlıkları, ölçütlendirilen değer ile çarpılarak, önerilen etkin koruma ve planlama sistemi ile farkı belirlenmektedir. Beşinci bölümde ise, Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi'ndeki planlama ve uygulama süreçlerinin, korumada etkinliğinin belirlenmesi amacıyla, dördüncü bölümde önerilen değerlendirme yöntemi, doğa koruma alanları etkin planlama sistemi çerçevesinde uygulanmaktadır. Bu bölümde ilk olarak, Türkiye'deki Özel Çevre Koruma Bölgeleri ve bu bölgelere yönelik üst ölçekli mekansal plan kararları irdelenmekte ve alan çalışması için, Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesinin mevcut planı değerlendirilmektedir. Bölgenin Özel Çevre Koruma Bölgesi olması ve farklı koruma statülerine sahip alanları barındırması ile turizm amaçlı yapılaşma baskısı, alan seçiminde etkili kriterler olmuştur. İkinci olarak, dördüncü bölümde önerilen etkin koruma ve planlama sistemi doğrultusunda planlama çalışmalarının yapılması durumunda alandaki mevcut planlama çalışmalarından farkı tespit edilmektedir. 1/25.000 ölçekli Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi Çevre Düzeni Planı doğa koruma alanları etkin planlama sistemi doğrultusunda değerlendirildiğinde; mevcut planın bölgedeki endemik ve tehlike altındaki türlerin birbirleriyle ve mekânsal ilişkilerini tespit etmediği, bölgedeki biyolojik çeşitlilik, endemik türler ve yaşam alanlarına yönelik yapılan sentezlerin ise arazi kullanım kararlarının geliştirilmesinde kullanılmadığı, katılımın sağlanmadığı ve izleme ve değerlendirmenin hangi koşullarda ve hangi göstergeler doğrultusunda uygulanacağının belirsiz olduğu görülmektedir. Ayrıca, bölgeye yönelik üst ölçekli plan olan 1/100.000 ölçekli Aydın Muğla Denizli Çevre Düzeni planında, bölge özelinde karar alınmış, kararlar alt ölçekli plana bırakılmıştır. 1/25.000 ölçekli Çevre Düzeni Planında ise, planlama alanında bütüncül değerlendirmeler yapmadan, bölgenin doğal yapısı ile uygun olmayan plan kararları geliştirilmiştir. Sonuç olarak, doğa koruma alanlarının sürdürülebilirliği bağlamında, doğa koruma alanlarına yönelik mekansal planlama sisteminin nasıl olması gerektiğini ortaya koyan, bütüncül, hedef odaklı bir sistem olan doğa koruma alanları etkin planlama sistemi, doğa koruma alanlarının, etkin planlanmasındaki mekanizma ve süreçleri tanımlamakta ve ayrıca mevcut planların etkinliğinin değerlendirilmesi için de bir araç sunmaktadır.

Doğal çevreEkolojik planlamaKoruma planlaması+1
Esra Yazıcı Gökmen
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Unutkanlık coğrafyasında bellek yörüngelerinin mekânsal anlatısı: Bomonti'nin gündelik hayatına etnografik bakış

Kentlerin ekonomik bir çizgi doğrultusunda yeniden yapılanması ve sermayenin artan hareketliliği içerisinde dâhil olunan yarış, kamusallık olgusunu bilinçli olarak ortadan kaldırmaya yöneliktir. Güç ilişkilerinin ve küreselleşme dinamiklerinin taşıyıcı etkisi olan sosyo-mekânsal yapılanmalar 'yer' tanımlamasını imkânsız kılarak, kentlerin yeni çehresi haline gelmiştir. Tarihler ve yaşam alanları hızla değişirken, ekonomik düzenin öngördüğü geçmiş bilincinden yoksun mekânsal çözümlemeler, dolaylı olarak bugünün hatırlama topografyalarını öncesinden farklı kılmaktadır. Kentlerin kalıcılıktan çok geçiciliğe ilişkin referanslar taşıyan, unutma eğilimli coğrafyasına ışık tutan bir anlayışla dönüşüme açık olması, yer ve hafıza arasındaki zihinsel ve bağlamsal ilişkiyi olumsuz yönde etkilemekte, kentsel amnezyaya konu olmaktadır. Zaman içerisinde değiştirilen idealler, anlamlar, sosyal ve mekânsal pratikler, kentsel bağlamda belleğin izlerinin silindiğini ve yeni temsili biçimlerin yaratıldığını ortaya koymaktadır. Hâkim ideolojiler arasındaki iktidar çatışmaları ve yarışmaları aracılığıyla kırılganlaşan, kesintiye uğrayan, yeniden üretilen veya manipüle edilen kentsel hafızanın anlamsal kaymaları günümüz kentlerinde belirginleşmektedir. Hatırlama ve anımsama edimleri ile sınırlı kalmayan bu çalışma, diyalektik unutma süreciyle genişletilmiştir. Kentsel hafıza krizine işaret eden izler, toplumsal olarak kabul edilen anlamın azaldığını ve belleğin çerçevesini değiştirdiğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, sermaye, yatırım ve turistik kaynaklardan pay alma amacı güden siyasi otoriteler tarafından üretilen büyük ölçekli projelerin kentsel bellek içerisindeki yeri tartışılmıştır. Kentsel mekânın farklı içeriklerinin; yerin özgün olan ve özünde bulunan değerlerini nitelendiren hafızanın dönüm noktaları ve taşıyıcıları aracılığıyla uyumlu hale getirilmesi, 'hafızanın yeri'ni yaratmanın temelini oluşturmaktadır. Kentsel hafızanın vazgeçilmez yönlerinin ve değişmeyen tamamlayıcı öğelerinin tasarım bütünlüğü içerisinde ele alınması, kendiliğinden oluşan devingen durumlara imkân tanırken aynı zamanda kökleşen yerlerin oluşumuna yönelik bağlamsal bir çerçeve oluşturmaktadır. Bu nedenle, değişen süreçlerle sürekli beslenerek geçmişten geleceğe kadar uzanan kentsel hafızanın bütüncül çerçevesi; toplumsal, bilişsel ve fizyolojik, zamansal, mekânsal, deneyimsel ve davranışsal boyutta incelenmiştir. Kentsel hafıza çerçevelerinin bütünlüğü; tamamlayıcı, koruyucu ve sürdürülebilirliğini sağlayıcı müdahalelerin kaygılarından doğmuştur. Kentsel politikaların salt fiziki çevre düşüncesine ek olarak belleğin çerçevelenme dinamiklerinin değerlendirilmesinin olanaklılığı ve işlerliği çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda, sosyo-mekânsal belleğin üretimi ve anlam inşasında, hangi bağlamsal çerçevenin gerçekleşeceği ve nasıl bir bellek kabulünün süreklilik ve özgünlük yaratacağı 'hafıza topografyaları' ve 'hafıza yörüngeleri' üzerinden tartışmaya açılmıştır. Söz konusu sorgulama; tarihsel, toplumsal ve mekânsal süreklilik izleğini yaratmada sosyal grupların anlatıları aracılığıyla gerçekleşmiştir. Paylaşılmış geçmişlere dayanan ve belirli bir mekânla temsil edilen kolektif hafıza, önceden belirlenmiş anlatılardan ziyade gündelik mekânsal oluşumlarla geçmiş izlerinin etkileşime girerek tekrarlandığı dinamik bir süreç olarak ele alınmıştır. Bu çalışma, kentin gündelik eylemlerinde birden fazla zamansallığa sahip yerlerin farklı hafıza anlatıları arasındaki ilişkilerini araştırmaktadır. Yerin çoğul olmasından kaynaklı, kullanıcılar tarafından belirlenen, tekrar edilen ve kendi yörüngesini oluşturan kolektif hafızanın evrimleşme süreci, çoklu etmenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan, insanlar ve zaman içerisinde sürekli değişen toplumsal ilişkiler tarafından inşa edilen kentsel kolektif hafıza; devingen, kökleşen ve bağlamsal perspektifler ışığında kavramsallaşmıştır. Bu çalışma, kendiliğinden oluşan gündelik alanların, daha geniş hafıza topoğrafyalarının bir parçası olarak görülmesi gerektiğini savunmaktadır. İlişkisel ve yeniden üretilen bir mekân anlayışı zemininde, hafızanın kuşaklararası aktarımı çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Yaşanılan zaman ve mekâna ilişkin sosyal grupların kolektif belleğine yerleşen deneyimler arasında tek yönlü bir ilişki olmadığından, bir yerde uzun süreli vakit geçirmenin veya yaşamanın hafıza üzerindeki etkileri irdelenmektedir. Farklı dönemlerde kenti deneyimleyen bireylerin "kırılma, kopma, manipüle edilme, süreklilik ve birleşme" ekseninde belleğin mekânsal anlatısı sunulmaktadır. Kavramsal kurguya ve takip eden tartışmalara dayanarak; hatırlama ve unutma paradokslarından; tezahür etme ve kaybolma, katılım ve kesintiye uğrama, süreklilik ve kırılganlık durumlarının aynı anda görünür kılındığı Bomonti Semti'nde anlatı deneyimine dayanan bir analiz çalışması yürütülmüştür. İnsan-yer-hafıza-beden-imge ilişkileri arasında kavramsal bir örgü ortaya koyulmuştur. Hafıza yerlerinin yaşayan düzlemini oluşturan gözenekler, 'yürüme etnografyası' ve 'loci yöntemi' arasında bağlantılar kuran bir yöntemle incelenmiştir. Gündelik hayatın ve hafıza yörüngelerinin mekânsal tezahürü olarak "oluşum (locus), tekrarlama ve çeşitlilik (imge-beden), kompozisyon (locus-imge)" ilişkileri, kentsel hafızanın içsel bileşenleri ve mekânın üretimi anlatılarda ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede, hafıza yerlerinin doğal evrimine tanıklık eden gündelik hayatla kurulan yakın ilişkilerin mekânsal anlatısı ve ürettiği kolektif ilişkilerin 'kesişim, toplanma ve ayrılma' gibi birçok hareket eylemlerine referans vermesi kentsel bağlamda hatırlama olanaklarını artırmakta, 'yaşanma deneyimini' oluşturmaktadır. Bomonti'de uzun süredir yaşayan, çalışan veya ziyaret eden hafıza toplulukları; bedensel eylemlerin, tekrarların, geleneklerin ve gündelik deneyimlerin etkisiyle 'süregelen, istikrarlı ve tanıdık' bir mekânsal düzene, yere ilişkin bağlanma ve aidiyet duygusuna vurgu yaparken; kısa süredir burayı deneyimleyen sosyal grupların, yerel ve özgün olanı görünmez kılan bir anlayışla kurgulanan mekânlara adapte oldukları görülmektedir. Mahalleye sonradan dâhil olan bireylerin, 'kök salmanın' tersine 'taşınabilir köklere' sahip olmalarının getirdiği kırılganlık durumu kentsel bağlamda belirginleşmektedir. Kuşaklar arası bellek aktarımının yetersiz kaldığı ve yeni geleneklerin icadında toplumsal çerçevenin kurulamadığı ortaya çıkmaktadır.

Tuğçe Gürleyen
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Konaklama sektörü tedarik ilişkilerinin analizi: Alanya örneği

Turizm ve ekonomik gelişme arasındaki ilişki kalkınma yazını kapsamında uzun yıllardır tartışılmaktadır. Bu tartışmaların sonuçları genel olarak turizmin; istihdam yaratma, hane halkı gelirini arttırma, yeni iş kolları sağlama ve sermaye yatırımlarını bölgeye çekme gibi avantajları nedeni ile kalkınmaya katkı sağladığı ortak görüşünü benimsemiştir. Turizmin en ön plandaki yüzü olan konaklama sektörünün nitel ve nicel özellikleri turizm sektörünün başarısı ve gelişimi üzerinde doğrudan etkilidir. Konaklama sektörünün iletişimde olduğu sektörler, firmalar, çalışanlar ve daha genel anlamda bölgede yaşayanlar üzerinde, turizmin diğer birimlerine oranla daha fazla etkiye sahip olduğu belirtilmektedir. Konaklama sektörü, temel faaliyetlerini sürdürmek amacıyla ürün ve hizmet talebinde bulunmakta, böylece yerel tedarikçiler açısından ekonomik fırsatlar yaratmaktadır. Turizm kaynaklı gelişmeler, tedarik ilişkileri sayesinde, diğer sektörlerle bağlantı kurma, iş kolları yaratma ve ekonomik fayda sağlama açısından avantajlar yaratmakta ve yerel tedarikçiler arasında tedarik zinciri oluşumuna imkân vererek kalkınmanın itici güçlerden birini oluşturmaktadır. Bu kapsamda, konaklama sektörünün ürün/hizmet talebinin hangi coğrafyalardan karşılandığı, yerel/bölgesel arz kaynaklarının bu talebi karşılama kapasitesi ile otel ölçekleri ve farklı ürün/hizmet türlerine göre bu tedarik ilişkilerindeki değişimler gibi konular, kalkınma literatürü ile ilişkili olarak bu çalışmanın temel motivasyonunu oluşturmuştur. Konaklama işletmelerinde, en yüksek tedarik maliyetleri genellikle üretimin en yoğun olarak yaşandığı yiyecek-içecek bölümünde görülmektedir. Bu nedenle, konaklama sektörünün geri bağlantıları ve tedarikçilerle ilişkilerinin tarım sektörüne etkileri açısından, turizm ve yerel kalkınma kapsamında gelişen bir literatür bulunmaktadır. Genel olarak, yerel tarım üreticilerinin turizm konaklama sektörüne ürün sağlayabildiği durumlarda yerel kalkınma etkilerinin ortaya çıktığı söylenmektedir. Bu çalışma, örnek alan kapsamında konaklama sektörünün tedarik ilişkilerini ve bu ilişkiyi etkileyen faktörleri inceleyerek turizmin ikincil ekonomik etkilerini belirlemeye ve mekansal perspektiften yerel, bölgesel ve ulusal seviyelerdeki yansımalarını keşfetmeye çalışmaktadır. Bu amaca yönelik olarak tezin temel konusu; konaklama birimlerinin yarattığı talep, bu talebin yerel tedarik kaynaklarından karşılanma potansiyeli, tedarikçiler ve turizm arasındaki ilişkinin belirleyici unsurları ve tedarik ilişkilerinin nasıl bir coğrafya ortaya çıkardığı, kümelenmeyi destekleyici yapısı ile özel olarak gıda tedariği kapsamında tarım sektörüne etkileridir. Örnek alan olarak seçilen Alanya'nın, küresel bir turizm destinasyonu olduğu kadar, tarımsal üretim açısından da Türkiye için önemli bir konumda yer alması, çalışma alanı olarak seçiminde etkili olmuştur. Bu kapsamda tez beş bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünden sonra, ikinci bölümde turizmin ekonomik etkilerinin yerel/bölgesel kalkınma yazını ile ilişkisi ele alınmış, ikincil ekonomik etkiler kapsamında diğer sektörlerle ilişkiler, turizm kümeleri ve tedarik ilişkilerine yönelik literatüre yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, turizmin ekonomik bağlantıları konaklama sektörünün tedarik ilişkileri çerçevesinde açıklanmıştır. Ayrıca, turizmin tarım sektörü ile olan tedarik ilişkileri incelenmiş, bu konuda yapılan çalışmalardan örnekler sunulmuştur. Özgün araştırmanın aktarıldığı dördüncü bölümde, çalışmanın yöntemi açıklanmış ve hipotez testleri ile sonuçları sunulmuştur. Beşinci bölümde ise, sonuç ve önerilere yer verilmiştir. Araştırma kapsamına göre oluşturulan hipotezler, özgün araştırma yöntemi olarak belirlenen karma yöntem çerçevesinde, nitel ve nicel verilerin bir arada kullanılmasıyla test edilmiştir. Bu çerçevede, araştırma yöntemi konu kapsamına da bağlı olarak iki aşamada ele alınmıştır. Buna göre, öncelikle konaklama işletmelerinin tedarik süreci ile ilgili alan araştırması sonuçları elde edilmiştir. İlk aşamadan sonra ikinci aşamadaki alan araştırması, tarım ürünleri tedarikçileri kapsamında yapılmış ve konaklama sektörünün tedarik yoluyla tarım ürünleri tedarikçilerine olan etkileri incelenmiştir. Bu tez kapsamında görülmektedir ki, Alanya turizm sektörü, kendi sürdürülebilirliğini sağlamak ve küresel turizm piyasasına kalite ve fiyat ekseninde rekabetçi turizm ürünü sunabilmek için, yerel tedarik kaynaklarının arzına ihtiyaç duymaktadır. Yerel tedarikçiler; ürünleri ve hizmetleri beklenen kalite ve fiyatla temin edebilen, satın alma sürecinde iş birliği sağlayabilen ve farklı ürün çeşitleri sunabilen güvenilir firmalar olarak otellerin bağlantı kurmayı tercih ettiği firmalardır. Büyük ölçekli işletmeler kaliteyi daha ön planda tutarken, küçük ölçekli işletmeler açısından maliyet ve geleneksel sosyo-ekonomik ilişkiler göz önüne alınmaktadır. Otel ölçeği satın alma ve tedarik sürecinde önemli bir değişken oluşturmakta, büyük ölçekli otellerin miktar açısından, küçük ölçekli otellerin ise büyük oranda yakın çevredeki tedarikçileri tercih etmeleri açısından Alanya ekonomisine katkı sağlandığı saptanmıştır. Ürünler bakımından ise Türkiye'nin farklı ürünler konusunda uzmanlaşmış üretim bölgelerinden tedarik edilen ürünler, tedarik coğrafyasının genişlemesine neden olmaktadır. Alanya konaklama sektörünün, tarım ürünleri tedariğinde yalnızca yerel kapsamda değil, bölgesel ve ulusal ölçekte de tedarik bağlantıları kurduğu sonucu elde edilmiştir. Alanya her ne kadar tarımsal üretim açısından zengin bir ilçe olsa da özellikle mevsimlik etkiler ve otellerin ürün çeşidi konusundaki tercihleri dolayısıyla tedarikçi firmalar farklı bölgelerdeki üreticilerle bağlantı halindedir. Bu bağlamda, Alanya konaklama sektörünün, tarımsal ürün talebi büyük ölçüde yerel/bölgesel düzeyde karşılanmakla birlikte, tarımsal üreticilerin oluşturduğu ikinci kademe tedarikçileri ile Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden ürün tedarik edildiği gözlenmiştir. Tez kapsamında, çalışma alanının mevcut yapısının değerlendirilmesi ve elde edilen bulgular ışığında, kendiliğinden gelişen, firma yığılması ve tedarik ilişkilerine dayalı bir yapı sergilediği öngörülen bir küme tanımı yapılmıştır. Buna göre, "Turizm-Tarımsal Üretim Tedarik Kümesi" olarak adlandırılan küme içindeki tarım ürünleri tedarikçisi firmaların, iki sektör arasındaki etkileşimin ekonomik sonuçlarının izlenmesi açısından önemi de ortaya konmuştur. Alanya'da, tarım ürünleri tedarikçisi firmalar açısından oteller önemli bir müşteri potansiyeli oluşturmakta ve bu firmalar konaklama sektörünün taleplerini büyük oranda karşılamaktadır. Turizm sektörü, bu firmalar açısından, Alanya'da yaş-meyve sebze tedariği işi ile ilgilenmek açısından önemli bir fırsat sunmakta ve iki sektör birbiri ile ilişkili kurum ve firmaların yığılması açısından potansiyel yaratmaktadır. Alanya konaklama sektörü tedarik ve satın alma ilişkileriyle, ilçe ekonomisine önemli katkılar sağlamaktadır. Özellikle tez kapsamında detaylı olarak incelenen turizm-tarım tedarik sürecinin, iki sektörün iş birliğini gerektiren bağlantılar oluşturduğu görülmektedir. Bu bağlantıların güçlendirilmesi ve önerilen küme yapısı çerçevesinde kurumsal olarak da desteklenmesi, kentin turizm ürününe rekabet avantajı kazandırarak küresel piyasadaki yerini güçlendirecek sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

Güliz Salihoğlu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
DoctorateOpen AccessEN

Urban resilience as a policy paradigm for sustainable urban planning and urban development: The case of Istanbul

It is clear that today we are experiencing a transformation to an era of human domination, which affects the environmental systems, triggers complexity and thus brings about unexpected changes in urban systems. Therefore, planning theory is currently in a chaotic state because of a number of challenges brought by those unexpected changes. Accordingly, it can be clarified that, 2000s are the periods when the complexity science was developed and there was an increasing necessity to plan and manage for the rapidly changing and growing disorders in urban areas. The main concern here has to find out a principal contribution to urban planning processes in order to address this complexity dilemma and urban vulnerability as its result. Since planning the future of an entire community may seem like a devastating challenge based on the increasing complexity and rapid changes in world dynamics, urban planning should comprise conscious choices about the future and it has to be a rational way for getting prepared for the future. In this regard, understanding well the physical, social, economic and institutional context and the maintenance of "continual development and adjustment to the changing circumstances" is surely vital for all urban systems. This perspective is parallel with the concept of resilience, which refers to understand how to address the changes and challenges of the uncertain world. Today, there is an increasing interest in resilience but yet no clear consensus in favor of its attributes or the conceptual expansion, besides, its relation with urban planning processes. For this reason, in the thesis, the origins, different perspectives, aspects and attributes of resilience were analyzed. Moreover, resilience is examined if it is a science or a theory so far, along with it is relation between the grounded concepts such as sustainability and vulnerability. Furthermore, a theoretical model to expose the relation between resilience and urban planning has been constructed based on the three different but complementary aspects of resilience which are defined as; "resilience to what" (what are the most crucial vulnerabilities that needs to be addressed urgently), "where" (where should resilience be provided) and "how" (what should be the core components of the "urban planning for resilience" framework). Next, this framework is integrated with and interpreted through "five elements process", which brought about an updated urban planning practice to foster resilience. These clarifications are constituted the hypothetical domain of the thesis, which leads to the empirical domain. Istanbul case is chosen in the empirical part since having the largest metropolitan population in Turkey and experiencing complicated changes with growing uncertainties in its urban structures for the last two decades. Today, Istanbul, with more than 14 million people, is one of the most attractive internal migration nodes in Turkey. Diverse service facilities of governmental and private institutions, employment opportunities, cultural and historical background have been stimulating thousands of people from different rural parts of the country. As a result of the rapid growth in population and urban dispersion, there has been significant pressure on the ecological life support systems of the region. Consequently, Istanbul shows high degree of complexity of dynamic ecological and relatively social, economic, cultural and political interrelationships, which makes it particularly vulnerable to changes and disorders. Additionally, there has not been a comprehensive plan covering the metropolitan area since 1995. Hence, the bottlenecks of planning processes or the necessity of sine qua principles has to be assessed and eventually redefined more wisely. In this sense, the mentioned three complementary aspects of resilience were formulated for Istanbul. With this regard, since it is crucial to identify who will be taking part in this process, an expert survey was conducted with the urban planning professional. So, first, who has to be in charge of the creation of urban resilience planning policies was identified. After justifying different stakeholder groups, then, the most vulnerable areas of Istanbul, the most pivotal key vulnerabilities and the policies addressing them were discussed with those different stakeholder groups. The discussion was handled through a two stage Policy Delphi Survey. The first stage of the Delphi was followed by a Public Opinion Survey, which is applied in the selected vulnerable areas. In this context, public participation was provided to reason the most important vulnerabilities citizens face and their perspectives/expectations to cope with those vulnerabilities. In the last step, second stage of Delphi was implemented to create the urban resilience planning framework as well as the urban policies and tools based on resilience principles parallel with the results of the first stage of Delphi and the Public Opinion Survey. The thesis is mainly attempting to elucidate how to provide a clear conceptual examination of the term resilience and eventually offer an outline for the integration with urban planning processes. Urban resilience planning is a recent concept and still there is not a unique approach to obtain it. Therefore, the presented outline cannot only help Istanbul to achieve sustainable and resilient urban development, but also be a useful tool for further studies.

Zeynep Deniz Yaman Galantını
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Sosyo-ekolojik sistemlerin ekolojik dayanıklılığında bir araç olarak "havza koruma planı"nın irdelenmesi: Eğirdir Havzası örneği

Recent studies show that human being's impacts on Earth's systems are increasing (Rockström et al., 2009). According to WWF statistical report on ecological footprint, since 1961, human beings' demand on natural resources has increased by approximately 140%. The earth's bio-productive landscape is insufficient to support competing demands of human beings (WWF et al., 2014) and development such as consumption patterns, urbanization, unqualified living areas, and population increases (Karr, 1999). It is clear that these estimations suggest the requirement of systematic and sustainable assessments of demand on the Earth's limited biosphere. On the other hand, the functioning of natural landscapes, which are supporting well-being of human needs, are crucial for the sustainability of life on earth. In this context, especially fresh water resources have an important role on social and ecological systems. Besides the drinking water supply, fresh water sources support industrial production processes and the irrigation of agricultural lands (in the social framework). Additionally, fresh water sources keep alive aquatic and terrestrial dynamics such as being habitat for numerous fauna and flora species (Sharip, 2010). Unfortunately, the result of unsustainable usage and pollution of fresh water systems have caused water scarcity on Earth (UNEP, 2006). All these negative influences on aquatic ecosystems bring out the importance of studies on the components of social and ecological systems. At the end of the 20th century, the "ecological resilience" concept emerged through C. S. Holling in 1973, "ecosystem services" was derived from Walter E. Westman's natural capital studies in 1981, the "political ecology" term was evaluated by Blaikie and Brookfield in 1987, and "intervention ecology" was practically studied by Hobbs in 1996. As a result of increasing importance of conservation, sustainability and management of fresh water systems, this study puts under lenses the conceptual backgrounds and interactions of socio-ecological systems and ecological resilience in water basins. Consequently, Turkey's second biggest fresh water basin, Eğirdir Lake was chosen as a case study, and Eğirdir Lake Basin Conservation Plan was evaluated within the scope of socio-ecological systems and under the lenses of ecological resilience. As a result, it will be understood that, whether Eğirdir Lake Basin Conservation Plan, an influential instrument to assess the relationship between socio-ecological systems and the ecological resilience.

Eren Çağdaş Bilgiç
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirlerinin belirlenmesi ve performans analizi

'İkinci kademe şehir' kavramının 1980'lerde Rondinelli (1982) tarafından popüler hale getirildiğini belirten Roberts (2014) ikinci kademe şehirleri, nüfusları birkaç yüz bin ile birkaç milyon arasında değişen ve kentsel hiyerarşinin ikinci düzeyini ifade eden şehirler olarak tanımlamıştır. İkinci kademe şehirlere yönelik nüfus büyüklüğü üzerinden yapılan bu ve benzeri tanımlar dışında, şehirlerin tanımlanmasında literatürde birbirinden farklı yaklaşımların ön plana çıktığı görülmüştür. İkinci kademe şehirlerin yanlız 'nüfus büyüklüğü' üzerinden tanımlanamayacağını, bu şehirlerin tanımlanmasında 'fonksiyonel yaklaşım'ın da önemli olduğunu savunan bir grup araştırmacı, ikinci kademe şehirlerin kentsel sistem içinde üstlendikleri rol, sahip oldukları fonksiyonlar ve diğer şehirler ile aralarındaki sosyo-ekonomik ilişkilere göre tanımlanmaları gerektiğini öne sürmüşlerdir. Fonksiyonel yaklaşımın yanında Cardoso (2016a) ikinci kademe şehirlerin tanımlanmasında, bu şehirlerin politik bağlam içindeki konumlarını ve geçirdikleri tarihsel süreci ele alan 'politik yaklaşım'ın önemini vurgulamıştır. İkinci kademe şehirler üzerine yapılan tanımlar ile birlikte, literatürde bu şehirlerin yerel, ulusal ya da küresel ilişkiler ağında üstlendikleri rol, gelişme desenleri (Roberts, 2014) ve fonksiyonel uzmanlıklarına (Song, 2013) göre birbirlerinden farklı tipolojiler gösterdikleri ifade edilmiştir. İkinci kademe şehirler kapsamında öne çıkan konulardan bir diğeri bu şehirlerin ortaya çıkmalarında ya da büyüme ve gelişmelerinde etkili olan faktörlerdir. Yapılan literatür incelemesi sonucunda bu faktörleri, birinci kademe şehirlerde aşırı yığılma nedeniyle ortaya çıkan negatif dışsallıklar; metropol alana yakın olmaktan kaynaklı entegrasyon ile ilişkili 'ödünç boyut (Alonso, 1973)' ve 'yerel, ulusal veya küresel ağsal bağlantısallık' olmak üzere 3 temel kategoride sınıflandırmak mümkündür. Birinci kademe şehirler ya da literatürde çoğu yerde ifade edildiği üzere başkentler, zamanla aşırı büyümeden kaynaklı azalan getiriler sürecine girmektedir (Parkinson ve diğ, 2012). Bu noktada, birinci kademe şehirlerin gerilemesi ile ilişkilendirilen kent büyüklüğüne azalan getiriler, ikinci kademe şehirlerin büyümesinin bir yorumu (Camagni ve Capello, 2015) olarak ön plana çıkmaktadır. İkinci kademe şehirlerin ortaya çıkmasında ya da büyümesinde ikinci önemli yorum olan 'ödünç boyut' ile ilgili, bu şehirlerin büyük metropollere olan yakınlıklarından kaynaklı dezavantajlardan kaçınarak, etki alanında bulundukları metropollerden rol (yakınlıktan kaynaklı avantajlar) çalabildikleri ve bu şehirlerdeki ekonomik fonksiyonlar ile ağlara ulaşabildikleri (Yiğitcanlar ve diğ., 2015) belirtilmiştir. İkinci kademe şehirlerin gelişmesinde son yorum ise 'yerel, ulusal ya da küresel düzlemde ilişkili oldukları ağlar' ile ilgilidir. Capello (2000) tarafından ifade edildiği üzere, kentler arasındaki fonksiyonel ilişkiler sonucu ortaya çıkan 'kentsel ağ dışsallıkları' ile iyi bir şekilde eşleşen 'ağsal bağlantılar' (McCann ve Acs, 2011), yığılma faydalarının yerine geçebilmektedir (Derudder, 2017'de atıfta bulunulduğu gibi). Dolayısıyla farklı düzlemdeki ağlara entegrasyon/bağlantı konusu ikinci kademe şehirlerin gelişmesinde yeni bir yorum olarak ortaya çıkmıştır. İkinci kademe şehirlere yönelik literatürde ön plana çıkan son konu bu şehirlerin birinci kademe şehirlere göre ulusal demografik ve ekonomik büyüme ile sosyal ve kurumsal yapının gelişmesinde gösterdikleri performanstır. Parkinson ve diğ. (2015) ikinci kademe şehirlerin küresel düzlemde daha az harekete geçebilmelerine rağmen, başkent dışındaki bölgeler için birer dinamizm kaynağı olduklarını ve ulusal büyümeye önemli katkılarda bulunduklarını ifade etmiştir. Genel olarak ikinci kademe şehirlerin ulusal büyümeye bireysel olarak yaptıkları katkı birinci kademe şehirlerin gerisinde kalsa bile, bu şehirler biraraya geldiklerinde büyümeye yaptıkları katkı birinci kademe şehirlerin ötesinde olmuştur. İkinci kademe şehirlerin performansı gelişmiş ülkeler literatüründe başkentlerde yaşanan desantralizasyon süreci ile çok merkezli kentsel gelişmenin ulus bütününde dengeli kalkınmaya etkisi üzerinden incelenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ise bir performans incelemesinden ziyade birinci kademe şehirlerin aşırı büyümeleri sonucu girdikleri azalan getiriler sürecinde, ulusal büyümenin sürdürülmesi adına ikinci kademe şehirlerin üstlendikleri rol değerlendirilmektedir. İkinci kademe şehirler kapsamında literatürde ön plana çıkan konular ışığında ulusal literatür incelendiğinde, bizzat ikinci kademe şehir kavramını kullanan sınırlı sayıda çalışmanın var olduğu görülmüştür. Yapılan çalışmaların her biri ikinci kademe şehir konsepti kapsamında farklı şehirleri ele almıştır. Çalışmalarda şehirler genel olarak demografik ve ekonomik yapının değişimi kapsamında ele alınırken; ikinci kademe şehir konsepti kapsamında şehirlerin sosyal, fiziksel ve kurumsal yapılarındaki değişimleri ele alan boyutlara yönelik incelemeler geri planda kalmıştır. Literatürde belirtilen konular ışığında bu tez kapsamında Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirlerinin 81 il içinde, demografik ve ekonomik büyüme ile sosyal, fiziksel ve kurumsal yapının gelişmesinde gösterdikleri performansın yıllara bağlı değişimi üzerinden belirlenmesi amaçlanmıştır. Bahsedilen amacın gerçekleştirilmesinde araştırma probleminin ortaya konulup sırasıyla araştırma soruları ve hipotezlerin oluşturulduğu, sonrasında '2 aşamalı kümeleme analizi' ile hipotezlerin test edildiği ve elde edilen sonuçlar ile çeşitli genellemelerin yapıldığı tümevarımcı bir yöntem benimsenmiştir. Kümeleme analizinde küme sayısı, tezin ilgili bölümünde nedenleri daha detaylı açıklanacak olmakla birlikte '8' olarak belirlenmiştir. Böylece Türkiye'nin 81 ili yukarıda bahsedilen kategorilerde gösterdikleri performansın birbirlerine ve ilgili küme merkezlerine olan yakınlığı üzerinden, her yıl için 8 ayrı kümeye ayrılmıştır. Şehirlerin kümelere atanmasında 'benzerlik ve yakınlık ölçütlerini' esas alan 'Manhattan yöntemi' (Yılmaz ve Patır, 2011) kullanılmıştır. Bununla birlikte kümeleme analizi şehirlerin performans değişimlerinin incelenmesini, yıllara bağlı olarak 'kümeler arasında yaptıkları geçişlerin' izlenmesi ile mümkün kılmıştır. Kümeleme analizinde, Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirlerinin yıllara bağlı olarak gösterdikleri performans değişimi üzerinden belirlenmesinde söz konusu yıllar 2007 ile 2017 arasındaki yılları kapsayan periyotta yer almaktadır. Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirleri 2010, 2014 ve 2017 yıllarında (yaklaşık olarak 4'er yılda birlik değişimler) gösterdikleri performansın değişimi üzerinden tespit edilmiştir. Sonrasında ikinci kademe şehirlerin performans değişimleri aynı periyot içinde, iki farklı dönem üzerinden incelenmiştir. Performans değişiminin incelenmesine konu olan dönemlerden ilki kriz dönemi (2007-2009) iken; ikincisi kriz sonrası (2010-2017) dönemdir. Ayrıca kümeleme analizinde hem ikinci kademe şehirlerin belirlenmesinde hem de performans değişimlerinin incelenmesinde kriz yıllarının yanıltıcı etkisinden kaçınmak için, baz yılı olarak Türkiye ekonomisinin daha refah ve dengede olduğu 2010 yılı seçilmiştir. Böylece baz yıldan sonraki yıllara ilerleyerek ve önceki yıllara geçiş yapılarak şehirlerin performans değişimleri incelenmiştir. Sonuç olarak Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirleri İstanbul metropolünün etkisinde gelişen metropoliten alt merkezlerden Bursa, Kocaeli, Sakarya, Tekirdağ ve İzmir metropolünün etkisinde gelişen metropoliten alt merkezlerinden Manisa ile literatürde Anadolu Kaplanları olarak tanımlanan Gaziantep ve Kayseri olarak belirlenmiştir. Gelişme nedenlerine göre birbirlerinden farklılaşan ikinci kademe şehirlerin, ölçüm periyodunda gösterdikleri performans üzerinden de birbirlerinden farklılaştığı tespit edilmiştir. Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirlerinden metropoliten alt merkezler, ilgili periyotta genel olarak Anadolu Kaplanları'na göre daha iyi bir performans göstermiştir. Ayrıca Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirleri demografik ve ekonomik büyümede gösterilen performans ile diğer şehirler arasında ön plana çıkmış; sosyal, fiziksel ve kurumsal yapının gelişmesinde gösterilen performansta ise görece geri planda kalmıştır. Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirleri belirlendikten ve performans değişimleri yorumlandıktan sonra, şehirlerin büyüme ve gelişme dinamikleri incelenmiştir. Son olarak tezin sonuç bölümünde ikinci kademe şehirlere yönelik bu tez kapsamında öne çıkan politikalar ile birlikte literatürde yer alan politikalar incelenmiştir. Bu kapsamda genel olarak Türkiye'nin potansiyel ikinci kademe şehirlerinin sosyal ve kurumsal yapılarının geliştirilmesine yönelik politikalar ön plana çıkmaktadır. İkinci kademe şehirlere yönelik politikalar incelendikten sonra, literatürde ön plana çıkan konuların tez kapsamında gerçekleştirilen kümeleme analizinde elde edilen sonuçlar ile ilişkili olarak değerlendirildiği bölüm ile tez sonlandırılmıştır.

Bölgesel eşitsizlikBölgesel farklılıklarBölgesel politikalar+2
Büşra Gezer
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımında bir model olarak güneş şehirler: Manisa örneği

Enerji tarih boyunca insanlık için önemli bir değere sahip olmuştur. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılama noktasında enerji kaynaklarına olan ihtiyacı yadsınamaz bir gerçektir. Yeryüzünde insanların kullanımına uygun olan birçok enerji kaynağı mevcuttur. Bu enerji kaynaklarından herhangi birinden yararlanarak farklı bir tür enerji elde etmek mümkündür. Enerji kaynakları yeryüzünde farklı türlere dönüştürülüp veya dönüştürülmeden kullanımlarına göre ikiye ayrılır. Birincil enerji kaynakları denilen kömür, doğalgaz, rüzgar gibi enerji kaynakları doğrudan bulundukları şekilde kullanılabilmektedir. Ancak elektrik, LPG gibi ikincil enerji kaynaklarının kullanılabilmesi için bir dönüşümün gerçekleşmesi gerekmektedir. Örneğin, elektrik enerjisi birincil kaynaklardan olan kömürdün yakılması ve elde edilen ısının gücüyle üretilebilmektedir. Bu sayede kömürden elektrik enerjisi elde edildiği için elektrik ikincil enerji kaynağı olarak sınıflandırılmaktadır. Enerji kaynakları için yapılan bir diğer sınıflandırma ise enerji kaynağının tekrarlı bir şekilde kullanılabilmesine bağlı olarak yapılmaktadır. Eğer enerji kaynağı tekrar tekrar kullanılabiliyorsa, kullanım ömründe bir kısıt yok ise bu tür enerji kaynaklarına yenilenebilir enerji kaynakları denilmektedir. Rüzgar, güneş, jeotermal gibi kaynaklar yenilenebilir enerji sınıfına dahildir. Diğer taraftan kullanım süresi kısıtlı olan, genellikle fosil temelli enerji kaynaklarına yenilenemeyen veya tükenebilir enerji kaynakları denir. Kömür, doğalgaz, petrol gibi kaynaklar tükenebilir enerji kaynaklarıdır. Yenilenemeyen enerji kaynaklarının doğaya yaydıkları sera gazlarından ve ömürlerinin kısıtlı olmasından dolayı, son zamanlarda yenilenebilir enerji kaynaklarına olan ilgi artmıştır. Güneş ve rüzgar enerjisi başta olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarına bağlı olarak kurulan santrallerin toplam kurulu gücü her geçen yıl hızla artmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından birisi olan güneş enerjisi alanındaki yatırımlar gerek dünyada gerekse ülkemizde yaygın olarak görülmektedir. Güneş enerjisinden hem ısıl anlamda hem de elektrik üretimi anlamında yararlanmak mümkündür. Güneş enerjisinin ısısından özellikle evlerde kullanılan suyun ısıtılmasında ve seralarda yararlanılmaktadır. Kurulacak fotovoltaik sistemler sayesindeki güneşin enerjisinden elektrik enerjisi elde edilmiş olur. Enerji sistemlerindeki dönüşüm, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının artması ile mümkün olabilmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarından birisi de güneş enerjisidir. Enerji sistemlerindeki dönüşümü gerçekleştirmenin yollarından biri, güneş enerjisinin daha yaygın kullanımının sağlanması ve bu doğrultuda daha fazla şehrin güneş şehirlerine dönüştürülmesi olabilir. Güneş şehirler, yenilenebilir enerji kullanımın ön planda olduğu, sera gazı emisyonlarını azaltıcı hedef ve tasarımları olan, dinamik şehirler ve kentsel topluluklar için yeni planlama ve yönetim modeli olarak tanımlanabilmektedir. Dünya üzerinde birçok farklı ülkede uygulanan güneş şehir modeli iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı risklerin azaltılmasını da sağlanmaktadır. Güneş şehir modelinde, hedefler doğrultusunda uygulanan birtakım kriterler bulunmaktadır. Konulan hedef ölçütleri ülkeden ülkeye farklılık gösterse de hedeflere ulaşmak için değerlendirilen kriterler benzerdir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, karbondioksit emisyonunun belirli düzeye veya sıfıra düşürülmesi, güneşten ısıl ve elektriksel açıdan yararlanılması, ulaşımda sürdürülebilirlik, binalarda enerji verimliliği gibi hedeflerin olup olmaması güneş şehir oluşturmadaki temel kriterleri oluşturmaktadır. Güneş şehir modelinin uygulanabilmesi için farklı bileşenlerin bir araya gelmesi gerekmektedir. Paydaşlar, politika, planlama, teknoloji ve finansman güneş şehir modelinin temel bileşenleridir. Modelde yer alan paydaşlar kavramı, yerel yönetimleri, üniversiteleri, halkı, sivil toplum örgütlerini, kamu kurum ve kuruluşları gibi birçok farklı yapının bir arada çalışmasını kapsamaktadır. Politika, yerel yönetim ve hükümetler tarafından güneş şehir modelini oluşturmak için ortaya konulan hedef, yasa ve yönetmelikleri kapsamaktadır. Yerel yönetimler güneş şehir politikalarını ortaya koymak için stratejik planlar hazırlamaktadır. Güneş şehir modeline yenilenebilir enerji kaynaklarının dahil edilmesi ve bu kaynakların geliştirilmesi için ortaya konulan teknolojiler modelin bir bileşenini oluşturmaktadır. Modelin ortaya çıkmasındaki önemli bileşenlerden birisi de finansmandır. Finansman, hibe, teşvik, yatırım gibi mekanizmalar ile kamu ve/veya özel sektör tarafından sağlanmaktadır. Ülkemizde yenilenebilir enerjiler alanında yapılan yatırımların dayanak noktası çıkarılmış olan yasa ve yönetmeliklerdir. Bu sayede ülkemizde güneş enerjisinden elektrik üretimi yapan santrallerin sayısı ve kurulu gücü her geçen gün artmaktadır. Bu artıştaki etkenlerden biri Türkiye'de uygulanmakta olan teşvik ve hibe sistemleridir. Ülkemizde yenilenebilir enerjiler alanında yapılan yatırımlara on yıllık enerji alım garantisi sağlanmıştır. Bu sayede yatırımcılar ürettikleri elektriği şebekeye satarak para kazanmaktadır. Bunun yanı sıra santrallerde kullanılan elemanların yerli ürün olması durumunda da ilave teşvik sağlanmaktadır. Öte yandan ülkemizdeki bazı bakanlıklar ve kalkınma ajansları da yenilenebilir enerjiler alanında yatırım yapmak isteyen kişi ve kuruluşlara çeşitli hibeler sağlamaktadır. Manisa ili yatırım teşvik bölgeleri içinde üçüncü kategoride bulunmaktadır. Etrafındaki iller ile kıyaslandığında yatırım çekme potansiyeli ve destekler açısından yatırımcılara daha fazla olanak sunmaktadır. Enerji kaynakları açısından incelendiği zaman, farklı yenilenebilir enerji kaynaklarının potansiyelinin yüksek olduğu görülmektedir. Manisa ili doğal kaynakları açısından incelendiğinde, verimli tarım arazileri üzerinde yer almaktadır. Bunun yanı sıra sanayisi de yıllara bağlı olarak gelişim göstermektedir. Bu durumlar göz önüne alındığında, Manisa ilinin önümüzdeki süreçte nüfusunun artacağı, nüfusa, sanayiye ve hatta tarıma bağlı olarak hava, su ve toprak kirliliğinin artacağı, enerji talebinin yükseleceği ön görülmektedir. Bu çalışmada Manisa'daki mevcut durum, uygulanan stratejiler ve enerji alanındaki gelişmelerden dolayı, Manisa'da güneş şehir uygulama potansiyeli değerlendirilmiştir. Bu kapsamda güneş şehir kriterleri ve güneş şehir bileşenleri Manisa özelinde incelenmiştir. Dünyada uygulanan güneş şehir modellerden yola çıkılarak Manisa için yeni bir güneş şehir modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan güneş şehir modelinin, Manisa'nın stratejilerine yön vermesi açısından katkı sağlaması amaçlanmıştır. Güneş şehir modelini desteklemesi için yoğunluklarına göre az yoğun, orta yoğun ve çok yoğun olarak üç yapı adası seçilerek, bu alanlarda güneş enerjisinden elektrik üretim miktarı ölçülmüştür. Bu ölçümlerin sonucu sayesinde güneş enerjisinden elde edilen elektriğin, yapı adasındaki elektrik tüketimine olan katkısı incelenmiştir. Bu çalışma sonuçları göstermiştir ki, çatılara kurulacak güneş enerji sistemleri ile az yoğunluklu alanların elektrik enerjisi talebinin tamamı; orta ve çok yoğunluklu alanların elektrik enerji talebinin ise büyük bir kısmı karşılanabilmektedir. Diğer taraftan, ortaya konulan modelle ilgili olarak anket çalışmaları yapılmıştır. Hem yerel yönetimdeki teknik ekipler ile hem de halk ile yapılan anketlerde, halkın ve yerel yönetim çalışanlarının konuyla ilgili bilgileri ve istekleri ölçülmüştür. Anket sonuçları halkın güneş şehir oluşturma konusunda istekli olduğunu; ancak konuyla ilgili teşvik, yasa ve yönetmelikler hakkında yeterli bilgilerinin olmadığını ortaya koymaktadır.

Ece Özmen
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Ekolojik hafıza ve sosyo-ekolojik hafızanın ekosistem sürdürülebilirliği açısından kentsel alanlardaki önemi

Artan kentleşmeye bağlı olarak doğal alanlar üzerinde önemli baskılar oluşmaktadır. Kentlerdeki insan nüfusunun artması doğal alanlara ve kaynaklara olan talebi de arttırmakta ancak doğadaki sınırlı kaynaklar bu ihtiyaca cevap verememektedir. Artan kentsel alan ve kentsel nüfus; buna karşın azalan doğal alanlar denklemi karşısında kent ve doğa birbirinden kopmaktadır. Doğal alanlarla beraber kentsel alanlarda da azalan yeşil alan miktarı, insan doğa etkileşimini azalttığından; kentsel alanlar ekosistemler üzerinde giderek büyüyen bir tehdit olarak görülmektedir. Son yıllarda geliştirilen doğa koruma yaklaşımlarında insan kritik bir faktör olarak öne çıkmaktadır. İnsan faktörüyle gelen, yerel halkın doğal kaynak yönetimlerine dair bilgisi, yani "yerel bilgi" de giderek önem kazanmaktadır. Literatürde bu kapsamda "Topluluk Tabanlı Koruma (TTK)" karşımıza çıkmaktadır. Topluluk Tabanlı Koruma sıklıkla Sosyo-ekolojik hafıza (SEH) ve ekolojik hafıza (EH) ile beraber ele alınmaktadır ve bu kavramlar birbirlerini destekleyici olarak değerlendirilmektedir. EH ve SEH gerek TTK, gerek yerel ekolojik bilgi gibi kavramların hepsini karşılayabildiğinden dolayı tercih edilmiştir. Bu tez kapsamında EH ve SEH kentlerin ekosistemlerle yeniden sağlıklı bir bağ kurmasını sağlamaya yönelik kavramlar olarak öne sürülmüştür. Kentsel alanlarda gözlemlenen ana problemlerden olan kentsel yeşil alanların azalması EH ve SEH'in de kentsel alanlarda kaybolmasına bir sebep olarak gösterilmektedir. Yapılan literatür araştırmaları neticesinde kentsel yeşil alanların bu hafızalar için kritik öneme sahip olduğu görülmüştür. Kentsel yeşil alanların sunduğu ekosistem servisleri ve insanlar arasındaki etkileşime imkân vermesi, kolektif hareketleri destekleme gibi sosyal potansiyellere sahip olması hem EH hem SEH için bu alanları adeta rezerv alanlara dönüştürmektedir. Bu araştırma sonuçlarına göre EH ve SEH ile kentsel yeşil alanların varlığı arasında güçlü bir ilişki olduğu gözlenmiştir. Tezin hipotezi bağlamında öne sürülen; doğru uygulama araçlarıyla EH ve SEH'in kentsel alanlara adaptasyonunun ekosistemler üzerindeki etkiyi azaltacağı yönündeki hipotez, bu hafızaların kullanıcılar üzerindeki ve ekolojik bilinç oluşturmaları konusundaki etkileriyle kısmen doğrulanmıştır. Kentlerdeki kent bahçeleri, parklar, tarım alanları, vb. yeşil alanlar her iki hafızayı da destekleyerek kullanıcılar üzerinde, özellikle gıda üretimi üzerinden, ekosistem servislerine karşı bir farkındalık yaratmaktadır. Ancak hafızaların taşınması ve gelecek kuşaklara aktarılması noktasında bu yeşil alanların yönetimleri etkili olmaktadır ve işletme yöntemleri bazen bu hafızaların taşınması konusunda engelleyici olabilmektedir. Bu çalışma EH ve SEH'in kentsel alandaki ekosistem ilişkileri ve kullanıcıların ekolojik algıları üzerindeki etkisini ve İstanbul'da yer alan bostanlar ve hobi bahçeleri gibi kent içi tarım alanlarının bu hafızalarla ilişkisini ortaya koyma açısından literatüre katkı sağlamaya çalışmıştır. Ayrıca EH ve SEH'in değerlendirilmesi noktasında ortaya koyduğu değerlendirme ölçeği yaklaşımıyla da literatüre bir katkı sağlamayı hedeflemiştir.

Kolektif bellekToplumsal bellek
Baran Bilgin
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Van 2011 depremi sonrası yeniden yapılanma sürecinin mekânsal etkileri: Sosyo-mekânsal ayrışma İkinisan-Şabaniye bölgesi örneği

Kentlerin sosyal ve mekânsal yapıları, insanların yaşam kaliteleri üzerinde önemli etkilere sahiptir. Sosyo-mekânsal ayrışma, kentsel alanlardaki eşitsizliklerin mekânsal bir yansımasıdır ve bu durum, kullanıcı memnuniyeti üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Araştırmacılar mekânsal ayrışmanın kapitalist sistemin bir ürünü olduğunu ve kentlerdeki toplumsal yapı ile yakından ilişkili olduğunu belirtmişlerdir. Bu çalışmada, Van ili İkinisan ve Şabaniye bölgelerinde yapılan kullanıcı memnuniyeti anketlerinden elde edilen veriler ışığında, sosyo-mekânsal ayrışma ve kullanıcı memnuniyeti arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu çalışma, Van ili İkinisan ve Şabaniye bölgelerinde yapılan kullanıcı konut memnuniyeti anketlerinden elde edilen veriler doğrultusunda sosyo-mekânsal ayrışma ile kullanıcı memnuniyeti arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Toplam 202 haneden toplanan veriler, demografik özellikler, hane halkı yapısı, konut memnuniyeti ve sosyo-ekonomik durumu içermektedir. Bulgular, sosyo- mekânsal ayrışmanın, kullanıcı konut memnuniyetine olan etkilerini göstermekte ve iki bölge arasındaki farkları ortaya koymaktadır. İkinisan bölgesinde konut memnuniyeti daha yüksek olup, bu durum sosyo-ekonomik faktörler ve mekânsal farklılıklarla açıklanabilir. İkinisan bölgesinde daha yüksek olan konut memnuniyeti, bölgenin sosyo-ekonomik avantajları ve mekânsal düzenlemelerle ilişkilidir. Bulgular İkinisan bölgesinde konut memnuniyetinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu durum, İkinisan bölgesinin sosyo-ekonomik açıdan daha avantajlı bir konumda olmasından kaynaklanabilir. İkinisan bölgesindeki katılımcılar, konutlarının prestiji ve yaşından daha memnun olduklarını belirtmişlerdir. Şabaniye bölgesinde ise memnuniyet oranlarının daha düşük olduğu görülmüştür. Bu bulgular, sosyo-mekânsal ayrışmanın kullanıcı memnuniyeti üzerindeki etkisini doğrulamakta ve ekonomik eşitsizliklerin ve mekânsal farklılıkların kullanıcı memnuniyetini önemli ölçüde etkilediği sonucuna varılmıştır. İlaveten konut memnuniyetinin sadece fiziksel ve çevresel faktörlerle değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik ve demografik değişkenlerle de ilişkili olup kent planlama ve konut politikalarının geliştirilmesinde bu çok boyutlu yaklaşımın göz önünde bulundurulması gerektiği sonucuna varılmıştır. Bulgular, konut projelerinin planlanması ve kentsel politikaların oluşturulmasında önemli geri bildirimler sunmakta ve kentsel gelişim süreçlerinde mekânsal planlama ve sosyal politikaların önemini vurgulamaktadır. Sosyo-mekânsal ayrışmanın azaltılması ve kullanıcı konut memnuniyetinin artırılması için daha dengeli ve kapsayıcı planlama yaklaşımlarının geliştirilmesi önemlidir. Anahtar kelimeler: Ayrışma, Kentsel mekân, Kentsel planlama ve konut piyasası, Konut hanehalkı, Konut memnuniyeti, Sosyo-Mekânsal ayrışma, Van

Müjdat Kaya
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Bölgesel gelişmede bir politika aracı olarak cazibe merkezleri programı kapsamında TRB2 bölgesi Van ili tekstil sanayi sektörünün değerlendirilmesi

TRB2 Bölgesi Van, Muş, Bitlis, Hakkâri illerini kapsamaktadır. Bu bölge, ülke geneline oranla genç nüfus ve işsizlik oranlarının oldukça yüksek olduğu bir bölgedir. TRB2 Bölgesinin tek büyükşehiri olan Van iline: Büyüme kutupları teorisinin Türkiye Cumhuriyeti şartlarındaki uygulaması olan Cazibe Merkezlerini Destekleme Programı (CMDP) kapsamında tekstil sektöründe önemli yatırımlar yapılmıştır. Bunlar: 2012 yılında ''Tekstilkent'' projesi ve Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı tarafından 2018 yılından itibaren yürütülen "Van Tekstil ve Hazır Giyim OSB Altyapı Projesi' ile 22 tekstil firması devlet destekli bölgesel teşvikler ile kurularak üretime başlamıştır. Bu tezin amacı 2012 tarihinden itibaren Cazibe merkezleri kapsamında Van kentinde planlı tekstil kümelerinin; ürün ve işgücü (nitelik ve nicelik), Ar-Ge ve inovasyon durumu, üretim organizasyonu, tedarik ve pazarlama, sürdürülebilir çevresel yaklaşımlar, yer secimi karaları ve firma stratejisi ve rekabet açısından mevcut durum değerlendirilmesi yapılarak bunların güncel mevcut durumunu ortaya koymak ve yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerden elde edilen verileri gerekli yöntem ve programlar ile analiz ederek öneriler sunmaktır. Yapılan literatür taraması ve yarı yapılandırılmış görüşme formu çalışmaları ile Van tekstil sektörü için güçlü yönler, zayıf yönler, fırsatlar ve tehditler belirlenmiştir. Sonuç olarak Van'da, Cazibe Merkezlerini Destekleme Programı (CMDP) kapsamındaki tekstil sektörünün gerekli parametreler dâhilinde güncel mevcut durumu ortaya koyulmaktadır. TRB2 Bölgesinde yapılan bu çalışma ilk olma özelliğinin yanında sonraki çalışmalara da referans gösterilebilecektir.

Rumeysa Aysan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of urbanization history of Addis Ababa city, Ethiopia

ASSESSMENT OF URBANIZATION HISTORY OF ADDIS ABABA CITY,ETHIOPIA The general aim of this research was to examine the historical evolution and challenges of urbanization in Addis Ababa, Ethiopia, and to identify the driving factors behind this urbanization process. The study employed a comprehensive and multi-faceted approach, the study utilized both qualitative and quantitative methods to gather, analyze, and interpret data related to the urbanization history and challenges of the city. Addis Ababa urbanization process began in 1886, has resulted in significant physical, social, and economic changes, including fast expansion of built-up areas and high population growth. However, this urbanization has also brought about challenges such as housing shortages, informal settlements, environmental degradation, transportation issues, and high rates of unemployment in a city. These challenges have particularly affected residents in suburban and informal settlements, leading to poor living conditions, limited access to essential services, like piped water, electricity and other municipal services and increased vulnerability to environmental threats. Furthermore, the study identified influential factors driving urbanization, including rural-to-urban migration, economic opportunities, and the city's centrality as a political and cultural hub. Based on these findings, the study recommended comprehensive urban planning, sustainable development initiatives, and focused interventions to address the challenges faced by the city. These measures aim to improve living conditions, enhance access to opportunities, and mitigate environmental risks for the city's inhabitants. In conclusion, the research revealed a complex urbanization history and a multitude of challenges faced by Addis Ababa. The study's insights provide a basis for developing targeted interventions and evidence-based policies to promote sustainable urbanization and improve the quality of life for the city's residents. Key words: urbanization, urban population, migration, housing challenges, driving factors

Abdurahman Hussen Yımer
Mersin University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Tarihi çevrelerin kentsel yenileme uygulamalarında mekân ve hafıza etkileşimi: Konya tarihi kent merkezi

Tarihi çevreler, içinde barındırdığı anlam ve anılarla geçmiş ile gelecek arasındaki bağlantının sağlandığı önemli kentsel mekân öğelerindendir. Küreselleşmenin getirmiş olduğu mutlak ekonomik büyüme hedefleri; toplumun ben merkezli, bireyselci yaklaşımlarıyla hem sosyo-kültürel hem de sosyo-mekânsal çevrede özgün değerlerin rant ve arazi spekülasyonuna odaklanarak, hızla tarihi çevre hafızasını da tüketmektedir. Tarihi çevre kentsel yenileme çalışmalarındaki tarihi hafızanın korunmasına yönelik olan plan, tasarım ve proje ilkelerinin, toplumun mekân ve hafıza etkileşimleriyle belirlenen; kimlik, aidiyet, yere bağlılık, algı, anlam, zaman, mekân ve kültür öğeleri ile ilişkilerini esas alması planlama ve toplumsal sorumluluktan doğan bir gerekliliktir. Mekân ve hafıza ilişkileri öncelikle bireylerin yaşadıkları çevreyi algılamasıyla başlar. Yaşadıkları çevreyi algılayan bireyler edindikleri deneyimlerle mekâna zihinlerinde anlam yüklerler. Mekânın anlam kazanmasıyla birlikte bireylerin yere bağlılık ve mekâna aidiyet hisleri oluşmaktadır. Kentsel mekânda yaşanan bu deneyimler kentlerin kimliklerinin oluşmasında önemli yer etmektedir. Konya Tarihi kent merkezi örnekleminde incelenecek olan tarihi mekân hafızasının yenileme projeleriyle değişimi; bedesten-çarşı-kale kapısı konumundaki Kapı Camii Mevkii I'inci Bölge, yeni Mevlâna Çarşısı II'nci Bölge, Bedesten Çarşısı güneyinde yer alan Buğday Pazarı III'üncü Bölge ve Üçler Mezarlığına bitişik Akçeşme Mahallesi'ndeki Mengüç Caddesi IV'üncü Bölgeden oluşmaktadır. Bu Bölgelerin tamamı tarihi Konya Kent Merkezindeki yenileme çalışmalarından etkilenmesi çalışma alanı olarak seçilme sebebimiz olup; Belediyesince yenileme alanı olarak ilan edilip kısmen sağlıklaştırma, yenileme ve yeniden geliştirme projeleri ile yeni mekanlar üretilmesi ile mekân hafıza etkileşimi göreli olarak ele alınmıştır. Çalışma alanına ilişkin kentsel yenileme ve mekân-hafıza etkileşimi konularının aydınlatılmasına yönelik; tarihi kent çözümlemesi tekniği ile Konya kenti tarihi belgeleri üzerinde literatür taraması yapılmış olup; seçilen inceleme alanda yürütülmüş olan kentsel yenileme faaliyetleri, mekân ve hafıza kavramlarının bileşenleri kapsamında, eski dönem imar planlarının yansıdığı hava görüntüleri ve yürürlükte olan imar planları ile eski-yeni Konya kenti Bedesten-Mevlana çarşısı-Mengüç bölgeleri fotoğrafları yardımıyla görsel ve morfolojik analiz değerlendirme tekniği ile karşılaştırılıp ortaya çıkan mekan hafıza etkileşimi bulguları, alanında uzman şehir plancısı, mimar ve harita mühendisi katılımcılarla yapılan sözlü mülakat çalışmasıyla içerik çözümlemesi tekniği ile karşılaştırılmıştır. Tezin sonuç kısmında Tarihi Bedesten Çarşısı, Mevlâna Çarşısı, Buğday Pazarı ile Mengüç Caddesi ve Çevresinde yapılan kentsel yenileme projelerinin kimlik, aidiyet ve yere bağlılık kavramları çerçevesinde Konya kent kimliğine etkisi mekân ve hafıza etkileşimi bağlamında değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tarihi Çevre, Mekân Hafızası, Kimlik Kimliği, Tarihi Çevre Yenileme.

Kentsel korumaKentsel yenilemeZaman-mekan
Enes Keçeci
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akıllı turizm destinasyonu olgusunun Malatya örneğinde uygulanabilirliği

Kentleşme oranların yükselmesiyle birlikte kentler mekânsal ve sosyal birçok zorlukla karşı karşıya kalmıştır. Bunun sonucu olarak kentsel planlama kuramlarında yeni arayışlar ortaya çıkmıştır. Bilgi ve iletişim teknolojileri alanındaki gelişmeler kentlerin yönetimi ve hizmet sunumunda değişikliğe gidilmesine neden olmuştur. Teknolojinin sağlamış olduğu kaynak verimliliği ve sürdürülebilir kent hizmetleri akıllı kent olgusunun temelini oluşturmuştur. Akıllı kent uygulamaları sayesinde sorunlar çok yönlü analiz edilebilmekte, kentliler, her türlü hizmete doğrudan ve daha hızlı şekilde ulaşabilmektedir. Akıllı kentlerde oluşan bilgi ve iletişim teknolojisi altyapısı akıllı turizm uygulamalarının sunulmasına da imkân sağlamıştır. Akıllı turizm teknolojileri; bulut bilişim ağı, sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik, Qr kodlu uygulamalar vb. ile destinasyonların ve turistik odak noktalarının lokasyona gitmeden incelenmesini; seyahat planlarının yapılmasını, konaklama-eğlence vb. hizmetlerin rezervasyonu ile satın alımı vb. hizmetleri kolaylaştırmaktadır. Akıllı kent bileşenlerinin turizm sektörü bileşenleri ile entegrasyonu sonucunda ortaya çıkan akıllı turizm destinasyonları sayesinde; destinasyona yönelik her tür veriye seyahat öncesinde ve seyahat sırasında ulaşılabilirken, seyahat sonrasında elde edilen deneyimler anlık olarak paylaşılabilmektedir. Paylaşılan deneyimler doğrultusunda destinasyonun kendisini yenilemesi için bir fırsat ortamı oluşurken destinasyonu ziyaret eden turistin memnuniyet düzeyi ile birlikte yerel sakinlerin de yaşam kalitesi düzeyi artmaktadır. Akıllı turizm destinasyonlarına değer katan yenilikçi hizmetler ile birlikte olası kriz ve tehditler öncesinde önlem alabilme, kriz esnasında yönetebilme, kriz sonrasında ise toparlanabilme becerisi artmaktadır. Küresel bir salgın olarak ortaya çıkan Covid-19 pandemisi veya yerel/bölgesel ölçekli doğal afetler de akıllı kent ve akıllı turizm destinasyonu uygulamalarının; bireylerin, toplumların ve kentlerin krizlere karşı daha dayanıklı olması için kullanılabileceğini göstermiştir. Bu çalışmada Malatya ilinin akıllı turizm destinasyonu olarak değerlendirilebilmesi için gereklilikleri sorgulanmıştır. İlk olarak akıllı kent olgusu ve sahip olduğu 6 bileşen açıklanırken; dünya ve Türkiye kentlerinde sunulan akıllı hizmetler aktarılmıştır. Sonraki bölümde akıllı turizm, bileşenleriyle birlikte incelenmiş ve bu alanda kullanılan teknolojik uygulamalar açıklanmıştır. Dünyada önemli turizm destinasyonları olarak kabul edilen Venedik, Salzburg, Makao ve Dubai kentlerinde gerçekleştirilen akıllı turizm uygulamaları sunulmuştur. Turizm destinasyonlarına yönelik tehditler ve akıllı kent uygulamalarının yer aldığı bir sonraki bölümde ise; Covid-19 pandemisi ve doğal afetler kapsamında depremden bahsedilmiştir. Çalışma alanı olarak belirlenen Malatya ilinin turizm değerleri detaylıca sunulmuş ve ilin turizm istatistikleri değerlendirilmiştir. Akıllı turizm olgusunun Malatya destinasyonunda uygulanabilirliğini değerlendirebilmek için kentteki turizm paydaşlarıyla yarı yapılandırılmış görüşme gerçekleştirilmiştir. Kentin turizm altyapısı ile birlikte bu görüşmelerden elde edilen bulgulara bağlı olarak kentin akıllı turizm destinasyonu olma düzeyine dair mevcut durumu aktarılmıştır. Son bölümde ise kentin akıllı turizm destinasyonu olabilmesi hedefi doğrultusunda önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Akıllı Turizm, Akıllı Turizm Destinasyonu, Akıllı Kent, Turizm Teknolojisi, Malatya

Serkan İmrek
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite yerleşkelerinin kent gelişimine etkisi: Şırnak örneği

Tarihsel perspektifte, kentlerin planlı gelişimiyle beraber çeşitlenen planlama kararları evrimsel bir dönüşüm süreci yaşamıştır. Bu süreçte kentlerin gelişimini öngören kamu yatırımları, özellikle yeni arazi kullanım kararlarıyla merkezi bir role bürünmüştür. Kentlerin gelişim sistemi, fiziksel mekan boyutlarının yanı sıra toplumsal, ekonomik ve kapsamlı düzeyde sürdürülebilir planlama programları ile ele alınmış ve kontrollü gelişmesini sağlayan altyapı yatırımlarının yanında sosyal donatı alanlarıyla kent sakinlerinin aktif olarak katıldığı ve sosyal etkileşimin sağlandığı mekânların oluşturulmasına olanak sağlamıştır. Bu kapsamda ülkemizde bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi için çeşitli planlama politikaları izlenmiş ve bazı yerleşmeler devlet eliyle, küçük kent ya da ilçe statüsündeki sınır yerleşmelerinden il statüsüne getirilmiştir. Böylece T. C. Devleti bu kentleri yatırımda öncelikli iller arasına alarak, eğitim, sağlık, sanayi, sosyo-kültürel, toplu konut, ulaşım gibi çeşitli sektörlerde yatırımlarla, bu yerleşmelerde hızlı ve kontrollü kentleşme politikasını izlemektedir. Üniversiteler, merkezi-yerel-özel-kamu kurum ve kuruluşlarla çok aktörlü ortaklıklarla yönetilebilen, kentsel gelişmenin toplumsal, ekonomik ve çevresel boyutlarıyla bütünleşik gelişimine katkı sağlayan, kamusal nitelikli hizmet sektörü donatılarındandır. Sınır kentlerde hızlı ve kontrollü kentleşmeye öncülük etme potansiyeli yüksek olan üniversite tesisleri, üstlendikleri misyon ve vizyonlarıyla sınır kentlerin yere özgü potansiyellerine dayalı olarak sektörler arası entegrasyonu sağlamaktadır. Tez çerçevesinde kavramsal temalarda üniversite kamusal donatısı sürdürülebilir toplumsal ve ekonomik gelişim ilişkisi çerçevesinde tartışılarak, sınır kent yerleşmesi özelliğinde olan kentlerde kurulu üniversitelerin çalışmaları incelenmektedir. Yapılan literatür incelemesinde bu kavramsal ilişkilere ilişkin yayına rastlanılmamıştır. Bu bakımdan araştırma konusu olarak özgün olan bu çalışmada alan çalışması araştırma yöntemi kullanılarak, Irak ülkesiyle sınırdaş olan Güneydoğu Doğu Anadolu Bölgesi Dicle Doğu Alt Havzası içinde yer alan Şırnak sınır yerleşmesinin; önceleri Siirt‟e bağlı ilçe statüsünden il statüsüne geçiş süreci ve Şırnak Üniversitesi'nin kurulmasıyla birlikte kentsel gelişme ve sosyo-ekonomik etkilerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Tez kapsamında sınır kent kavramı incelenerek, üniversitelerin önemli bir bölgesel donatı potansiyeli olması yanında, bu kentlerin üniversite odaklı kalkınmasının hızlı ve kontrollü kentleşme süreçlerini de desteklemesi nedenleriyle sınır kentlerde üniversitelerin önemli bir planlama kararı olduğu bulgulandırılmıştır.

Fecra Sunar
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Neoliberal planlama ekseninde merkezi ve yerel yönetim yetki çatışmasının kanal İstanbul projesi üzerinden okunması

Türkiye'de ve dünyada, yaklaşık son kırk yıldır neoliberal ekonomi politikaları doğrultusunda kentler şekillenmektedir. Ülke ve kent yönetimlerinin neoliberalizme yaklaşımlarına göre yıllarca farklı şekillerde kentlere müdahale edilmiş ve bu süreçte planlama kurumları en önemli araç haline gelmiştir. 2001 ve 2008 krizlerine cevap olarak inşaat odaklı ekonomi modeli benimsenmiş olup bunu takiben İstanbul'da yoğun bir şekilde inşaat faaliyetleri yürütülmüştür. Bu dönemde merkezi yönetimin seçim beyannamesinde krize cevap olarak birçok mega proje ortaya atılmıştır. Neoliberalizmin dünyada yerelleşme eğilimine karşı Türkiye'de yaklaşık son kırk yıldır merkezi yönetime bağlı birçok farklı kurum bu projelerde söz sahibi olmuş, planlama parçacıl bir hale gelmiştir. 2019 yerel seçimleri öncesi İstanbul'da yerel yönetiminde merkezi yönetimle aynı siyasi parti tarafından yönetiliyor olması sebebiyle merkezi ve yerel yönetim bir arada kenti neoliberalizmin etkisinde inşaat odaklı olarak dönüştürmüştür. Kanal İstanbul ve Yenişehir Projesi de bu dönemde ortaya atılan ölçeği ve beklenen olumsuz etkileri sebebiyle en çok dikkat çeken projelerden biri olmuştur. Projenin planlama süreci 2019 yerel seçimleri öncesinde aynı siyasi partiye ait merkezi ve yerel yönetim işbirliği ile ilerlerken seçim sonrasında yerel yönetimin projeye karşıt düşüncedeki bir parti yönetimine geçmesi ile birlikte planlama süreci bir çatışma alanı haline gelmiştir. Süreçte yerel yönetim devre dışı kalarak İstanbul içerisinde çok büyük ölçekteki bir alanda yetkisiz hale gelmesiyle süreç merkezi yönetimin elinde devam etmiştir. Bu çalışmada ortaya çıkan bu yetki çatışmasını ortaya koymak adına neoliberal planlama etkisiyle inşaat odaklı gelişim modeli olarak ortaya atılan bu mega projenin ortaya atılmasındaki etkenlerin, sürecin aktörlerinin ve sonuçlarının anlaşılması adına neoliberal planlama kavramı üzerine araştırmalar yapılmıştır. Tez dahilinde Şehir Plancılar Odası, Mimarlar Odası ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde yer alan yetkililer ile yarı-yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Oluşan yetki çatışması, yapılan görüşmeler, proje üzerinden merkezi ve yerel yönetim tarafından hazırlanan imar planları, çed raporu, araştırma raporları ve yapılan açıklamalar üzerinden 2019 yerel seçimleri öncesi ve sonrası projenin planlama süreci üzerinden okunmaya çalışılacaktır. Anahtar kelimeler: Neoliberal Planlama, neoliberal otoriterleşme, inşaat odaklı gelişme, mega projeler, yetki çatışması

Kent planlamaMerkezi yönetimNeo-liberalizm+2
Nursemin Meral
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Arkeolojik alan yönetim planlarının kırsal yerleşimlere etkisi

Kültürel miras oldukça geniş bir tanıma sahip olup, insanlığın geçmişten günümüze ait her türlü bilgi birikimi ve somut eserleri olabileceği gibi günümüzde hala üretimin devam ettiği bir peyzaj ögesi de olabilmektedir. Kültürel miras kavramının yıllar içinde geçirdiği değişim ile kültürel mirasın içeriği de genişlemiş dolayısıyla kültürel mirasın korunmasına yönelik yeni yaklaşımlar geliştirilmeye başlanmıştır. 1972 yılında UNESCO tarafından hazırlanan "Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi" kültürel miras tanımının yapılması ve kültürel miras alanlarında koruma standartlarının belirlenmesi için önemli bir adım olmuştur. Dünya Mirası kavramını literatüre dahil eden sözleşmeyle beraber yönetim planı kültürel mirasın korunmasında bir araç olarak tanımlanmıştır. Ancak yönetim planlarının işlerlik kazanması UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi aday başvuru dosyasında yönetim planı bulundurma zorunluluğunun gelmesiyle olmuştur. Türkiye'de 2000'li yıllardan sonra kendine yer bulmaya başlayan alan yönetim planları, kültürel miras alanlarının korunmasına yönelik ilgili alandaki paydaşlar arasında eşgüdümün sağlanması ve alanın sürdürülebilir kullanımına yönelik kararlar içeren belgelerdir. Bu çalışma ile Türkiye'de oldukça zengin bir kültürel varlık olan ve çoğunlukla kırsal alanlara yayılmış arkeolojik alanlarda yapılan alan yönetim planları incelenecektir. Hem kırsala ilişkin politikalarda yerel bir kaynak olarak kültürel mirasın önem kazanması hem de kültürel mirasa ilişkin politikalarda mirasın ekonomik ve sosyal katkı sağlayan bir yaklaşıma dönüşmesi esas alınarak seçilen alan yönetim planı örneklerinin kırsal yerleşimlere ilişkin yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Kırsal yerleşimler ise mevcut sorunları, arkeolojik alanlarla olan ilişkisi ve kırsal yerleşimlere yönelik planlama araçları çerçevesinde ele alınacaktır. Mevcut planlama sistemi içerisinde bir araç olarak alan yönetim planlarının kırsal yerleşimlere yönelik kararların sunacağı katkılar ve fırsatlar ortaya konulacaktır. Bu doğrultuda değerlendirme için seçilen alan yönetim planları yapılan arkeolojik alanlar ve kırsal yerleşimler şu şekildedir; Aphrodisias ve Geyre, Ani Harabeleri ve Ocaklı Köyü, Çatalhöyük ve Küçükköy, Göbeklitepe ve Örencik ile Yesemek Açık Hava Müzesi ve Yesemek. Değerlendirme, alan yönetim planlarının genel yaklaşımları ve en önemli ögesi olan eylem planı kurgusu üzerinden yapılacak, belirlenen kriterler üzerinden de bir karşılaştırma ortaya konulacaktır.

Arkeolojik alanlarDünya Miras ListesiKültürel miras+3
Ayça Ateş
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kadıköy merkezli kentsel gelişmenin Prost planlaması ve Menderes imar hareketleri bağlamında karşılaştırılması

1930'lu ve 1940'lı yıllarda İstanbul'da bulunan Fransız şehir plancı ve mimar Henri Prost'un hazırladığı imar planlarında sunduğu yeniliklerin, ileriki dönemde kentsel kararlarda yetki sahibi aktörleri de etkilediği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, 1950'li yıllarda İstanbul'da imar operasyonlarını uygulamaya koyan, Başbakan Adnan Menderes'i örnek göstermek yanlış olmaz. Menderes'in liderliğindeki Demokrat Parti iktidarında İstanbul'da uygulanan imar hareketleriyle, bir önceki dönemin Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, Prost planlamasıyla geliştirilen imar yaklaşımlarını karşılaştıran bu tez, iki dönem arasındaki öncüllük-ardıllık ilişkisini ortaya koymayı hedeflemiştir. Bu amaçla, çalışmada İstanbul'un Anadolu yakasının önemli yerleşim alanı Kadıköy ilçesindeki örnekler, detaylıca incelenecektir. Yazarın bu tercihinin temel nedeni, literatürde Avrupa yakası özelindeki Prost planları ve Menderes yıkımlarına dair çok sayıda değerlendirme içeren akademik yayın bulunmasına karşın, Anadolu yakasına ilişkin incelemelerin az sayıda olmasıdır. Tezin ilk bölümünde, söz konusu karşılaştırmaya yönelik gerekçelerin nasıl belirlendiği ortaya konulurken, daha önce benzer alanlarda yapılan çalışmalardan da farkı açıklanmaktadır. Literatürdeki farklı çalışmalardan da yararlanılarak iki dönem için bir tarihsel seyir çizilmektedir. Ardından her iki dönemin kararlarının arka planındaki sosyopolitik ve sosyoekonomik gerekçeler irdelenmektedir. Bu doğrultuda, imar kararlarıyla İstanbul'un kentsel gelişmesinde önemli rol alan, ilki iktidarın davetlisi mimar proje müellifi diğeri müellifi dışarıda bırakan siyasi bir kişilik olarak dönemin başbakanının kentsel kararlarının arkasında yatan temel motivasyonları anlamaya çalışılmaktadır. Böylelikle, İstanbul'un 1930'lar ve 1950'ler aralığında, Kadıköy ilçesindeki semtlerin büyüme dinamikleri ve bu semtlerin birbiriyle ilişkileri ve İstanbul'a kazandırılan hareketlilik hızı da ele alınmaktadır. Bu kapsamda, iç göç, sanayileşme, otomobil odaklı ulaşım planlamaları, Türkiye'nin Küçük Amerika olarak konumlanma çabası, azınlıkların İstanbul'u terki, gecekondulaşma, gelişen diğer yeni konut biçimleri gibi olgu ve süreçler inceleme kapsamına dahil edilmiştir. Tez metninin ilerleyişi, Erken Cumhuriyet Dönemi'nin ardından tek parti iktidarını eleştiren anlayışla çok partili döneme geçer geçmez, iktidarın ilk müdahale ettiği kentsel mekânda, eleştirdiği tek parti iktidarının imar hareketlerine nerede tutunduğu nerede ortadan kaldırmaya çalıştığı, nerede örtüştüğünü tartışmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, kentsel gelişim alanlarında kentsel ve sosyal dokuyu şekillendiren ögeler, bu yönüyle kurucu görevler üstleniyorlarsa, kent mekanını yeniden üretiyorlarsa, tez içinde buna dair de detaylı açıklamaya da yer verilmiştir. Tüm bu incelemelere, arşiv, gazete ve geniş bir literatür taraması ile ulaşılan veriler yol göstermiştir. Tezin sonuç kısmında, detaylıca ele alınan olayların ve olguların genel bir değerlendirmesi sunularak çeşitli önerilerde de bulunulmaktadır.

Kent imar planıİstanbul-Anadolu Yakasıİstanbul-Kadıköy
Can Pürüzsüz
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Measuring the publicness of urban environment by means of fuzzy logic modeling

This thesis draws upon a model of the publicness of publicly owned and managed spaces by means of fuzzy logic modeling. The value of this approach is that it is practical in simplifying and emphasizing both the interdependent nature of the concept of publicness and its complexity. The proposed model aims to effectively evaluate and compare the publicness of public space. The thesis highlights different methodologies in understanding the publicness by considering various conceptual approaches at the heart of the debate about public space. In doing so, the thesis is organized into nine main parts. The first part gives a brief introduction about the aim, and the scope of the research. The second part discusses the fundamental notions namely public, public space, public realm, public sphere and publicness. It also discusses the dimensios of publicness mostly mentioned in previous research body. The third part explains the complexity, complexity theories of cities and fuzzy logic in analysing complex issues. By deeply discussing the literature, the thesis aims to clarify and develop its unique approach to publicness. The following part explains the proposed model of publicness based on management, access and user dimensions, by analyzing the leading discourse and previous models of publicness. The fifth part draws upon the methodological approach, case study selection and naturalistic observations, land use analysis, space syntax analysis and the other tools for the research. The sixth part presents the case study findings from twenty public spaces in Istanbul. It also presents the results of observations and interviews with users. The following part tries to analyse the correlations among the variables including publicness, urban layout, management, access and users dimensions. It reveals the relationships between different layers of urban public space and how the variables affect the other. The last two parts draw upon research findings and conclusions.

Fatma Pelin Ekdi
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Yerel ekonomik gelişme faktörlerinin algısal değerlendirmesi: TR41 ve TRC1 düzey 2 bölgeleri

Kökenleri 1960'lara kadar izlenebilen yerel ekonomik gelişme uygulamaları, başlangıçta belirli bölgelerde öne çıkarken, küreselleşmenin etkisiyle tüm dünyada hızla yaygınlaşmıştır. Küreselleşmenin sunduğu büyük ölçekli getirilerden tüm dünya ülkeleri aynı oranda fayda sağlayamamıştır. Uygulanan küresel politikalar sonucu farklı sosyal ve ekonomik yapıya sahip bölgeler arasında eşitsizlikler artmıştır. Artan eşitsizlikler ve büyümenin dengesiz dağılımı sonucu bölgeler merkeziyetçi, emredici politika yaklaşımları yerine daha küçük ölçekli, yerinden, yerel yaklaşımlara ihtiyaç duymaktadır. Diğer bir deyişle küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunlarla baş etme ihtiyacı yerel ekonomik gelişme yaklaşımı uygulamalarının yayılmasını hızlandırmıştır. Neredeyse tüm dünyaya yayılan yerel ekonomik gelişme yaklaşımı, yerel ve ulusal ölçeğe bağlı olarak birçok bileşenden meydana gelmektedir. Çok bileşenli bu yaklaşım ve politikalar, yerel düzeyin sahip olduğu sosyal ve ekonomik yapıya göre farklılık göstermektedir. Sosyal ve ekonomik yapının yanı sıra yerel düzeyin sahip olduğu farklı kurumsal yapılara bağlı aktörler de yerel ekonomik gelişme sürecinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine sahip TR41 ve TRC1 düzey 2 bölgelerinde yerel ekonomik gelişme faktörlerinin farklı kurumsal yapılara bağlı aktörler tarafından nasıl algılandığını ve önceliklendirildiğini değerlendirmektir. Söz konusu yerel ekonomik gelişme faktörleri geniş bir literatür taraması sonucu belirlenmiş olup, bilimsel çalışmalarda uzlaşılmış olan göstergelerdir. Bu çerçevede yerel ekonomik gelişme yaklaşımının kavramsal arka planı oluşturulmuştur. Tezin ilk bölümünde yerel ekonomik gelişme yaklaşımının tanımı yapılmış ve tarihsel gelişimi incelenmiştir. Daha sonra YEG yaklaşımının ortaya çıkışında etkisi büyük olan küreselleşme sürecinin yerel ekonomiler üzerindeki etkisine değinilmiştir. Kavramsal arka plan içeriğine küreselleşme sürecinin sonunda gelişen YEG stratejileriyle devam edilmiştir. Stratejilerden sonra, çalışmanın temel girdisi olan yerel ekonomik gelişme faktörleri, bu faktörlerin tanımı ve farklı çalışmalarda nasıl ele alındığı incelenmiştir. Çok katmanlı YEG yaklaşımının kavramsal çerçevesinin tamamlanması amacıyla ilgili kuramsal yaklaşımlar ve aktörlere de değinilmiştir. Tezin ikinci bölümünde dünyanın farklı şehirlerindeki ve bölgelerindeki yerel ekonomik gelişme inisiyatiflerine değinilmiş, bu inisiyatifler uluslararası örgüt deneyimleri bağlamında incelenmiştir. Özellikle 1980'lerden sonra uyguladıkları yerel ekonomik gelişme inisiyatifleriyle öne çıkan 3 önemli uluslararası örgüt; Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD)'nın YEG'ye yaklaşımları ve bu kapsamda geliştirdikleri ilgili programlar incelenmiş, bazı uygulamalara değinilmiştir. Üçüncü bölümde Türkiye'deki yerel yönetimler ve yerel ekonomik gelişme ana hatlarıyla ortaya konmuştur. Kalkınmanın en temel araçlarından biri olan kalkınma planları ve bölgesel gelişme araçlarından oluşan bölgesel yaklaşımlar yerel politikalar kapsamında değerlendirilmiştir. Bölgesel politikalarda yerel yaklaşımların rolünü ortaya koyan bu incelemelerden sonra, yerel yönetimlerle ilgili yasal düzenlemelere değinilmiş ve yerel yönetimlerin Türkiye'deki dağılımına bakılmıştır. Sayısal dağılımdan sonra yerel yönetimlerin mali kapasitesi, harcama, gelir kalemleri ve kamu yatırımları üzerinden incelenmiştir. Burada amaç, yerel yönetimlerin sahip oldukları bütçelerde merkezin payını ve yerel kaynaklardan üretilen payı ortaya koymaktır. Yerel ekonomik gelişme faktörlerinin önceliklendirilmesinin algısal olarak ölçüldüğü dördüncü bölüm saha araştırmasından oluşmaktadır. Çalışmanın uygulama alanları olan farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine sahip TR41 ve TRC1 düzey 2 bölgeleri tezde dikkate alınan YEG faktörlerine paralel olarak ikincil verilerle betimlenmiştir. Bu bölümün ilk aşamasında bölgelere ilişkin derlenen ikincil verilerle nesnel bir değerlendirme yapılmıştır. İkinci aşamada ise YEG faktörlerini yerel düzeydeki önemlerine göre sıralayan farklı kurumsal yapılara bağlı aktörlerin cevapladıkları anketler değerlendirilmiştir. İstatistik yöntemlerle ölçülen sıralama sonuçları ve YEG faktörleriyle ilgili kişisel yorumlar kullanılarak çalışmanın algısal değerlendirme kısmı ortaya konmuştur. Yapılan nesnel ve öznel değerlendirmeler sonucunda, farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine sahip bölgelerde bilimsel çalışmalarda uzlaşılmış olan yerel ekonomik gelişme faktörlerinin önem sıralamasının farklılaştığı görülmektedir. Sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında daha geride olan TRC1 bölgesinde 'geleneksel faktörler' in yerel aktörler tarafından daha önemli olarak algılandığı görülürken, TR41 bölgesinde kurumsal kapasite, iş kültürü gibi soyut faktörlerin TRC1 bölgesine kıyasla yerel ekonomik gelişmede daha etkili olarak algılandığı görülmektedir. Bölgesel kıyaslamaların yanı sıra, düzey 2 bölgeleri içinde yer alan illerin sahip oldukları yerel kaynaklarla, dinamiklerle ilişkili olarak öne çıkması dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, yerel ekonomik gelişme ve bağlı olduğu temel faktörler bölgelerin ve yerel düzeylerin sosyo-ekonomik gelişmişliklerine ve yerel yönetim yapılanmalarına bağlı olarak değişmektedir. Merkezi yönetimin gelişme eksenleri ve vizyonlarını dikkate almanın yanında, çok aktörlü, çok düzeyli ve yerinden yönetim anlayışını benimseyen yerel yönetimlerin, yerel potansiyelleri dikkate alan daha doğru politikalar üreterek, yerel ekonomik gelişmede daha başarılı olmaları beklenmektedir.

Ebru Kurt
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Online entrepreneurship as a strategy for rural development: Case of Turkey

Rural development is one of the most important topics in Turkey's regional development strategies. In spite of the fact that Turkey's urban population has an increasing trend, still a considerable amount of population is located in rural areas Even though according to 2015 address based population results the ratio of rural population is close to %8, before the legislation change in 2012 the rural population was close to %22. The rural population looks like decreased however the rural life continues. In accordance to this information, an important part of the population is employed in agriculture, which is one of the main rural economic activities. The problem is that economic value of agricultural activities is lower when the ratio of agricultural employment is compared to the ratio of agriculture's share in GDP. To promote rural development, agriculture is one of the main tools. The rural development strategies related with agriculture should be evaluated under the scope of the new economic environment where locality gains importance and the development starts from local/individual. As a result, individual may take responsibility by being an entrepreneur and contribute to economic development. If this scenario is considered for rural areas and agriculture, the producer or the supplier can play an important role as an entrepreneur. Rural entrepreneurs can deliver their agricultural products through one of alternative food networks. Alternative food networks, which became an important topic in literature highlight the importance of locality and sustainability in food network chain. They suggest direct relationship between producer and consumer which means shortening the distance from one to another. The thesis explores the potential of agricultural activities in rural development by researching online rural entrepreneurship as an alternative food network strategy. Moreover, the aim of the thesis is to analyze the effects of online entrepreneurship on rural development and to examine online entrepreneurship through its ecosystem as an alternative. There is a lack of research in this area for Turkey so this study will be a pioneering attempt to contribute to the existing literature. Using empirical case studies from rural Aegean region, a framework for analyzing online rural entrepreneurship is constructed and operationalized. The case study examples are selected from online entrepreneurs whose business is related with rural agricultural products. The important thing is that these selected entrepreneurs should be commercializing local products from their own farms or farms from a close area. Moreover, the sales should be online or directly from the farm. The date of establishment, the number of the workers (including their profile), the amount of sales are important criteria of this research. By using 'business model canvas', the relationships of the system is analyzed and mapped to answer questions as what are the key activities, key resources, revenue streams, cost structure, channels, value propositions, customer relationships& segments. In conclusion, this study assesses how online rural entrepreneurs can contribute to rural development in a wider scope by examining the potential of farmers-entrepreneurs to play a catalyst role in combining local assets to economy. As a result, it is found that online rural entrepreneurship has positive effect on rural development in local extent however in order to widen this effect to regional extent, online rural entrepreneurship should be promoted with public policies.

Burcu Yaşlak
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Doğal alanlara mekansal müdahalelerde yerel halkla yaşanan ihtilafların çevre etiği perspektifinden yorumlanması: Kaz Dağları örneği

Türkiye'de doğal alanlara yapılan ve yapılması planlanan çeşitli termik santral, HES ya da madencilik projeleri yerel halkın itirazlarına ve bunun sonucunda yerel halk ile bu projeleri destekleyen planlama erkini temsil eden profesyonel ya da yatırımcılar arasındaki ihtilaflara şahit olmaktayız. Çevre etiği literatürü, planlama disiplinin öznesi olduğu mekânsal müdahalelerin insanmerkezli bir tutum gösterdiğine vurgu yapmaktadır. Bu tez kapsamında, çevrecilerin davranışlarını biçimlendiren çevreye atfettikleri değerin ne olduğu ve doğal çevreleriyle kurdukları pratik ilişkinin nasıl gerçekleştiği araştırılmış bunun üzerinden projeleri destekleyenler ile yaşanan ihtilafın çevre etiği bağlamında yorumlanması hedeflenmiştir. Bu amaçla, 2016 yılı Şubat ayında Kaz Dağları'nda yöredeki termik santral, HES ve madencilik projelerine muhalefet eden 16 çevreci ile derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Mülakatlar neticesinde, yöredeki çevrecilerin söylemleri ve davranışları değerlendirilerek gündelik pratikleri, çevreye karşı tutumları ve çevreye atfettikleri değerler üzerinden yorumlanmıştır. Yerelden kaynaklanan itirazlar ile projeleri destekleyenler arasındaki ihtilafın, değer teorisi bağlamında içkin-araçsal değer ikiliğine denk düşüp düşmediği sorgulanmıştır. Ancak, bu tür bir kategorik ayrımı ifade etmenin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, çevre literatürü kapsamında insanmerkezli ve çevremerkezli yaklaşım ikiliği takip edilmekle birlikte bu ikisi arasındaki sınırı net bir şekilde çizmek her zaman mümkün olmamaktadır. Her iki yaklaşımın pratiği zaman zaman benzeşmekte, ancak felsefi argümanları farklılaşmaktadır. Kaz Dağları ve yöresinde yapılan arazi çalışması bu durum ile paralellik göstermektedir. Yöredeki çevrecilerin davranışları dar bir insanmerkezli yaklaşımı reddeder nitelikte ancak gündelik pratiklerinin doğa ile kurduğu araçsal ilişkiyi de reddetmeyerek insanmerkezli bir tutum sergilemektedir. Bu çalışmanın en önemli çıktıları, yöredeki çevrecilerin, kimlik ve kökenlerine göre farklılaşan tutumlarıdır. Yöredeki çevreciler arasında, sonradan yöreye yerleşenler ile doğma büyüme yerli olanlar arasında yaklaşım farkı dikkat çekicidir. Bu iki grubun çevremerkezlilik-insanmerkezlilik ikiliğinin esnekliği içinde aldıkları pozisyonlar farklılaşmaktadır.

Çevre etiğiÇevre planlaması
Edin Zaim
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Ofis yer seçimi kriterlerinin belirlenmesi: Anadolu Yakası A Sınıfı ofis piyasası örneği

Dünyada 19. yüzyılın ortasından itibaren şekillenmeye başlayan hizmetler sektörü, hızla gelişen teknoloji ile birlikte yıllar içinde önemi artan bir sektör haline gelmiştir. Küreselleşme ile birlikte iletişim ve ticaret alanında daha da yakın ilişkiler kuran ve bütünleşen ekonomilerdeki firmalar aynı zamanda üretimin de uluslararası ölçeğe taşınmasıyla birlikte birbirleriyle her geçen gün artan bir rekabet içerisine girmişlerdir. Bu güçlü bütünleşik iletişim ortamında coğrafi sınırlar ortadan kalkmış ve şehirler kendilerine ait sınırların çok daha ötesine geçerek yeni işbölümü bağlamında bilişim teknolojilerinin yarattığı ağın birer parçası olmuşlardır. Sonuç olarak iletişim ve bilgi teknolojileriyle beraber pek çok servisi kapsayan hizmetler sektörü daha da önem kazanmıştır. Esneklikten uzak ve katı bir denetim biçimine sahip fordist üretim modelinin ardından 1900'lerin son çeyreğinde ortaya çıkan postfordist üretim yapısının sonucu olarak üretim modellerinde ve mekanlarında köklü değişiklikler yaşanmıştır. Üretimin uluslararası düzeyde daha da yaygınlaşmasını sağlayan bu köklü değişiklikler, teknolojik gelişmelere de bağlı olarak hız kazanmış, ulaşım ve iletişim maliyetleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Bu değişim hizmet aktivitelerinin en yoğun gerçekleştiği mekanlar olarak şehirleri ve merkezlerini derinden etkilemiştir. Şehirsel merkezler 1980'lere kadar ana ulaşım aksları boyunca gelişme göstermiş olup, 1980'lerden sonra teknolojideki gelişmelerin de etkisiyle birbirleriyle kendi içinde bir ağ oluşturarak hem kendi şehirsel yapılarının hem de uluslararası platformdaki ilişkiler ağının birer birleşeni olmaya başlamışlardır. Makro ölçekte sektörel bazda yaşanan bu değişim hizmet faaliyetlerin gerçekleştiği daha alt ölçekteki birimler olarak ofis kavramını ve zaman içindeki mekansal yapısını derinden etkilemiştir. 16. yüzyılda devlet işlerinin idaresi amacıyla yapılan ve ilk ofisler olarak kabul edilen binalardan bu yana ofis kavramı yaşanan sektörel değişimlerin de etkisiyle zaman içinde başlı başına bir gayrimenkul ürünü haline gelmiş, özellikle teknolojiyle yakından ilgili olan hizmet faaliyetleri için ofisler en önemli birimler olarak gelişmiştir. İşletmelerin maliyetlerinde en önemli kalem haline gelen ofislere ait giderler zaman içinde daha da hayati bir önem taşır hale gelmiştir. Bu yüzden firmaların kendi faaliyetlerine en uygun çözümü sunan ofislere ait doğru yer seçimi ilk yatırım maliyetlerini düşürücü etkisi de göz önüne alındığında oldukça önemli bir hale gelmiştir. İstanbul Türkiye'de hizmetler sektöründeki istihdamın %30'una sahip olmakla beraber ülkedeki en büyük ofis stokuna da ev sahipliği yapmaktadır. Hizmet faaliyetlerinin bu denli yoğunlaştığı bir şehir olarak İstanbul'da gerçekleştirilen bu çalışma ile sektörün sahip olduğu potansiyeli sadece şehir ölçeğinde değil aynı zamanda ülke ölçeğinde de planlı bir şekilde desteklemek için stratejilerin belirlenmesi hedeflenmektedir. Bununla beraber İstanbul'un tek merkezli yapıdan çok merkezli yapıya geçişinde sadece yaşamayı tercih eden nüfus olarak değil ayrıca hizmet istihdamının da yoğunlaştığı bir nokta olarak Anadolu Yakası'nın, 1980'lerden başlayarak gösterdiği gelişimin dinamiklerini incelemek ve ofis kullanıcılarının davranış biçimlerini anlamak ve gerekçelerini değerlendirmek ileride gerçekleştirilecek yer seçimi ve planlama kararlarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, İstanbul'da hizmet sektörüne yönelik niceliksel ve niteliksel veri analizi yaparak sektörün eğilimlerini ve yer seçim kriterlerini tespit etmek amacıyla Anadolu Yakası'ndaki kalite ofis stoku olan A sınıfı ofis kullanıcıları ile anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Anket çalışması için 1/100.000 ölçekli ve 2009 tarihli İstanbul Çevre Düzeni Planı'nda da Anadolu Yakası'nın birinci derece iş merkezi olarak tanımlanan Kozyatağı ve yeni gelişmekte olan Ümraniye iki pilot bölge olarak seçilmiştir. Bu anket çalışması Anadolu Yakası anket katılımcısı firmaların büyüklük ve genel yapısını ölçmeye yönelik olduğu gibi aynı zamanda bulundukları ofisleri seçerken hangi faktörleri göz önünde bulundurduğu sorgulamıştır. Aynı zamanda iki ilçe arasındaki yer seçimi kriteleri ve önem derecelerinin farklılaşması incelenmiştir.

Dilek Dilaver
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Küme oluşum ve gelişim sürecinde belirleyiciler: İstanbul mobilya sektörü örneği

Kümelenme yaklaşımı, temeli 1900'lu yıllara Marshall'ın yığılma ekonomilerine dayanan, 1990'lı yıllarda ise, M. Porter tarafından popülarize edilen, ulusal, bölgesel ve yerel rekabetçiliği arttıran bir kalkınma aracıdır. Değişen küresel örgütlenme, ekonomik kalkınma için kamu odaklı geleneksel yaklaşımlar yerine yerel avantajlar ve tüm aktörlerin katılımını ve işbirliğini ön plana çıkartan araçları gerekli kılmaktadır. Literatürde yöntemsel ve öncelikle rekabet avantajı yüksek kümelerin seçilmesine yönelik eleştirilere karşın, kümelerin başarı hikâyelerinin yaygınlaşması ve ulusal politikaların içine adapte edilebilir esnek yapısı, karar vericiler için kümelenmeyi tercih edilen bir araç haline getirmektedir. Sektörlerin bilişsel ve teknolojik altyapıları geliştirilerek yapısal dönüşümün sağlanması, bölgesel eşitsizliklerin dengelenmesi ve kent makroformunun reorganizasyonu, kümelenmenin yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde kullanım amaçlarını oluşturmaktadır. Kümelenme, kamu politikaları tarafından stratejik olarak kullanılan bir araç olsa da kümeler mekân ve sektörün içsel dinamiklerini kullanarak kendiliğinden gelişen/oluşan yapılanmalardır. Bu nedenle mevcut sektörel yığılmalar kümelerin geliştirilmesi için önemli bir potansiyele sahiptir. Nitekim yığılmaları ve kümeleri ayrıştıran unsur tüm aktörler arası kuvvetli ilişkiler ve stratejik işbirlikleridir. Bu tezin amacı; yığılmaların kümelere dönüşüm sürecinde, mekânsal yakınlığın yanısıra, işbirliği ve yenilikçiliği öne çıkartan bir araç olan kümelenmenin gelişiminde mekân, aktör ve ilişkilerin belirleyiciliğinin araştırılmasıdır. Küme kavramının tanımından yola çıkılarak kümelerin içsel dinamikleri incelenmiştir. Özellikle ulusal literatürde sınırlı olan mikro düzeydeki kümelenme çalışmalarına ve geleneksel üretim sektörleri ağırlıklı İstanbul sanayinin dönüşüm sürecine katkı sağlaması amaçlanmıştır. Beş bölümden oluşan çalışmanın giriş bölümünde konu ve tez çalışma yöntemi genel hatları ile tanıtılmıştır. İkinci bölümde; kümelerin oluşumu ve gelişimi geniş bir perspektifle ele alınarak yığılma ekonomilerinden kümelenmeye geçiş ve bu süreçteki kuramsal yaklaşımlar, kümelenmenin belirleyicileri ve mekânsal düzeylere göre etkilerini kapsayan kuramsal arka plan aktarılmıştır. Üçüncü bölümde dünya örnekleri ve Türkiye'de kümelenme politikaları incelenmiştir. Dördüncü bölüm; örnek alan çalışmasının çerçevesi ve yönteminin ardından bulguların tartışıldığı bölümdür. Sonuç ve önerilerin anlatıldığı beşinci bölümde, örnek alan bulgularının kuramsal çerçeve ışığında yorumlanarak, Dudullu mobilya kümesinde mekân-aktör ve ilişkilere bağlı belirleyicileri ortaya konmaktadır. Dudullu mobilya kümesinin ilişkilerinin kuvvetlendirilmesi ve eksik aktörlerin tamamlanmasına yönelik öneriler, İstanbul'un gelişim öngörülerine paralel olarak geliştirilmiştir. Aktörlerle derinlemesine görüşmeler ve anket yöntemi ile bilgi toplanan tezde Dudullu mobilya kümesinde üretimi olan farklı ölçeklerdeki firmalar ve lider oyuncular ile görüşülmüştür. İstanbul Sanayi Odası, sektör temsilcisi ve meslek örgütü ile yapılan görüşmeler de yöntemin bir parçasıdır. Bu incelemelerin, metropoliten alanda yer seçen, yerel dinamikleri kullanarak kendiliğinden gelişen, geleneksel üretim kalıplarına sahip ve İstanbul sanayi yapısını temsil eden bir sektör üzerinde yapılması, araştırma sonuçlarının önemini arttırmakta ve küme gelişimi hakkında ipuçlarını oluşturmaktadır. Mekân, aktör ve ilişkilerin etkileşimlerinin farklı boyutlarının ele alındığı tez kapsamında oluşturulan hipotezleri kanıtlamaya yönelik tedarik, fason üretim ve bütünleyici aktör ilişkilerinin mekânsal örüntüsü ve kümenin eksik aktörleri belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre; mekânsal yakınlık ile kuvvetlenen ilişkiler, diğer yakınlık türlerinin oluşumunda tamamlayıcı bir rol üstlenmektedir. Yerel ilişkilerin, işbirliğine olanak sağlayan birleştirici yapısının yanısıra, teknoloji aktarımı ve tasarım yaratımında uluslararası ilişkilerin önemi ortaya çıkmaktadır. Farklı mekânsal düzeydeki ilişkiler kümeye sermaye ve bilgi aktarımını sağlamaktadır. Ayrıca mekânsal örüntünün yaygınlaşması ile ilişki kuran firmaların ölçekleri büyümektedir. Dudullu mobilya kümesinin eksik oyuncuları, yenilik yaratımını destekleyen aktörler, kamu ve meslek kuruluşlarıdır. Aktörler arası iletişimin kurulamamış olması gerek Ar-Ge, tasarım gerekse yetenekli işgücünün sektöre geçişini engellemektedir. Tasarım odaklı bir sektör olarak yenilik yaratımı için gerekli kültür ve girişimciliğe sahip bir bölgede yer almasına karşın, firmalar ve yenilik yaratımını destekleyen aktörler arası ilişkilerin zayıf olması kümenin rekabetçiliğini düşürmektedir. Literatürde de küme aktörleri arasında önemi vurgulanan kamu kuruluşları, aktör veya düzenleyici olarak yer almamakta, kümeye özgü yerel kurumsal yaklaşımlar bulunmamaktadır. Firmaların birlikte hareket edebilmesini sağlayan formel işbirliğinin aktörler arasında oluşmaması araştırmanın diğer önemli bulgusudur. Eksik aktör ve ilişkiler işbirliği oluşumunu engellemektedir. Bu sonuçlar kapsamında Dudullu mobilya kümesi için sonraki çalışmalara ışık tutacak öneriler geliştirilmiştir. Tez sonuçları, İstanbul'un KOBİ'lerden oluşan geleneksel imalat ağırlıklı sanayi yapısının dönüşümünde ise, kümelenmeye dayalı kolektif, yenilikçi ve çok aktörlü bir yapının ön plana çıkması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ulusal ve bölgesel kalkınmanın yanısıra, kent makroformunun reorganizasyonu için birleştirici kurumsal aktörler ve teşvik mekanizmalarının oluşturulması dönüşüm sürecini destekleyecektir.

Ekonomik coğrafyaKümeleme yöntemi
Burcu Müderrisoğlu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Spatial decision support system for site selection of investments of prominent sectors: The case of East Marmara

Along with the factors effecting directly the competitiveness such as the level of capital accumulation, qualified and cheap labor force, market opportunities and the development level of the supporting sectors, the geospatial location and spatial distribution of the firms are another factors which effect competitiveness. Due to the developing economic structure and increasing urbanism, the land, also, has become a scarce source which must be used efficiently. Thus, the question of "for what purpose should the land be used?" is now a strategic decision and it has to be emphasized importantly for the maximum social, economic and environmental benefit at the regional scale. Furthermore, globally adopted "Smart Specialization" concept is used for defining sectoral roles to the regions. The NUTS 2 Region of East Marmara was chosen as the case study because of being the most specific region that encounters the land scarcity and the heterogeneity of capital and labor market. The purpose of the study is to find answer for such a hard question like "how a city and a region benefits the most in terms of sectoral site selection of a specific zone?" For that purpose, the zones which are defined as industrial zone will be examined by considering the requirements and site selection criteria of the 8 most competitive sectors of the region. Finally with the help of the Geographical Information System, spatial analyses will be applied for the optimization of investments for the competitive sectors at regional scale of East Marmara and all of these will be performed by the newly suggested "Smart Spatialization" approach within the context of "Smart Specialization".

Regional planningForeign direct investmentsIndustrial geography+1
Cem Bayrak
İstanbul Technical University · Bilişim Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Bölgesel kalkınma ajansları ve yönetişim: Doğu Marmara Kalkınma Ajansı uygulaması olarak Düzce turizm strateji ve eylem planı örneği

Dünyayı küçük bir köy haline getiren küreselleşme, geleneksel yönetim modelleri yerine yenilikçi yaklaşımların geliştirilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Yönetişim kavramı, klasik yönetim biçimlerinin zaafları neticesinde doğmuş gibi görünmekle birlikte, genel olarak gücün kendisinden ziyade, nasıl kullanılacağıyla ilgilenmektedir. Bu bağlamda yönetişim; çeşitli işbirliği modellerini içinde barındıran, toplumun her kesiminden katılımı esas alan ve taraflar arasında etkileşimi yüksek tutan bir çoklu-karar verme sürecidir. İyi yönetişim kavramı ise, Dünya genelinde ekonomik kalkınmaya önem veren birçok uluslararası donör kurum tarafından kullanılan bir terim olup, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, katılım, şeffaflık ve uyum gibi çeşitli kriterlerle yönetişimin iyi yapılıp yapılmadığına yönelik bir değerlendirmedir. Bölgesel kalkınma ajansları, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın olumsuz etkileri sonrasında yaşanan yeniden yapılanma faaliyetleri sonucu ortaya çıkmış olup, giderek daha da belirginleşmeye başlayan bölgelerarası farklılıkları gidermeye yönelik politikalar üretme ve uygulama araçlarından biridir. 50 yılı aşkın bir süredir etkin bir biçimde birçok ülkede faaliyet gösteren bölgesel kalkınma ajansları; genellikle kamu yönetimi tarafından finanse edilen, bölgesel ekonomik gelişmeyi özendirmek üzere merkezi ve yerel hükümetin arasında bir düzeyde oluşturulan ve modern yönetişim unsurları çerçevesinde çalışan kurumsal yapılardır. Türkiye'de bölgesel kalkınma ajansı kurma çabaları, 2000'li yılların başında Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinin hızlanmasına paralel olarak ivme kazanmıştır. 2002 yılında İstatistiki Bölge Birimi Sınıflandırmasının (İBBS) kabul edilmesiyle başlayan süreç, 2003 yılında Avrupa Birliği'ne Katılım Ortaklığı Belgesinde ve Ön Ulusal Kalkınma Planında kalkınma ajansların kurulmasına yönelik taahhütler verilmesiyle devam etmiştir. 2006 yılında 5449 sayılı Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun çıkarılmış ve bunu takip eden 3 yıl içerisinde İBBS-2 düzey bölgelerinde 26 adet bölgesel kalkınma ajansı kurulmuştur. Bu çalışma ile ülkemizde merkezi yönetim ile yerel yönetim arasındaki bir ölçekte örgütlenen, karar vericiler ile toplumun her kesiminden temsilciyi içinde barındıran bir yapıda kurgulanan, bölgesinin ekonomik kalkınmasına yönelik faaliyetlerde bulunan bölgesel kalkınma ajanslarının uygulamalarının; çeşitli iyi yönetişim unsurları bakımından hangi düzeyde olduğunun araştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, Düzce Turizm Strateji ve Eylem Planı örneği üzerinden kalkınma ajanslarının sunmuş olduğu destek faaliyetlerinin; iyi yönetişim kriterleri açısından uygulanabilirliğine yönelik detaylı bilgi edinilmesini sağlayacaktır.

Bölgesel planlama
Serkan Yılmaz
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kentsel dönüşüm alanlarında yaşayan farklı hak sahiplerinin uzlaşma eğilimleri: Gaziosmanpaşa/Sarıgöl Mahallesi örneği

Kentsel mekânlarda zaman içinde meydana gelen fiziksel, sosyal, ekonomik ve çevresel şartların sebep olduğu köhneme sürecine giren bölgelerde kalıcı çözümler sağlamaya çalışan kentsel dönüşüm uygulamaları; temelde bir süreci ifade eder ve bu çok aktörlü süreçte kamu, özel sektör ve alanda yaşayan sakinler bu sürecin omurgasını oluşturmaktadır. Sosyal, fiziksel, ekonomik ve politik dinamiklerin iç içe geçtiği kent mekânı; zaman içerisinde politik ve sosyo-ekonomik dinamikler ile dönüşüme uğramaktadır. Kent mekânında gerçekleşen dönüşümlerin sonucunda köhneleşen bölgeler ortaya çıkmış ve müdahale edilmesi gereken alanlar haline gelmiştir. Türkiye'de 1950'ler sonrası başlayan hızlı kentleşme ve sanayileşme süreci beraberinde göç ve kentlerde gelişen yasadışı konut alanları ile sonuçlanmıştır. Dolayısıyla 1980'li yıllardan günümüze kadar kentlerde konut ihtiyacı karşılanamadığından, kaçak yapılaşma önemli derece de artmıştır. Bu alanlardaki yasadışı yapılaşma ve görüntü kirliliğinin önlenmesi ve bu alanların kentlere tekrardan kazandırılması için kentsel dönüşüm zorunlu hale gelmiştir. Özellikle 2000 sonrası planlama çalışmaları da bu sorunun çözümüne yönelik gündemi oluşturmaktadır. Yapılan yasal ve yönetsel düzenlemeler ile kentsel dönüşüm kavramı ele alınmış ancak uygulamada karşılaşılan güçlüklere yönelik çözüm yolları yeterince tanımlanmamıştır. Bu sürecin yansımalarının en iyi okunduğu ilçelerden biri de Gaziosmanpaşa ilçesi olmuştur. Ulusal politikaların ışığında ve İstanbul özelinde değerlendirildiğinde öncelikle merkez ilçelere yapılan yatırımlar sebebiyle uzun süre ihmal edilmiş ve katlanarak artan, uzun vadeye yayılmış bu sorunların yerleşmeye verdiği mekânsal zararlar kadar sosyal boyutu da içine alan karmaşık, sorunlu bir ilçe haline gelmiştir. Bu sebeple müdahale edilmesi gereken bir alan haline gelmiştir. Aslında temel problem olarak sağlıksız yapı stoku, suçla özdeşleşmiş, marjinalleşmiş, gelir seviyesi düşük bulunan mahallelerin kentsel dönüşüme konu olması mahallelerin sahip olduğu dinamikler gerekçe olarak gösterilerek meşruiyet kazandırılmaktadır. Bu faktörler aslında birçok gecekondu alanının kentsel dönüşüm kapsamında ele alınmasında nedensellik altyapısını oluşturmaktadır. Bu şekilde kentsel alanlardaki dönüşüm faaliyetlerinde kamusal güç kullanma ve yıkımı meşrulaştırıcı bir etken olarak sunulmaktadır. Bu sürecin devamı olarak da alanda gerçekleşen uzlaşma sürecinde yaşayanların mülkiyet hakkı üzerindeki yasal belirlilikleri ölçüsünce farklı modeller ve yaptırımlar uygulanmakta veya mülk sahiplerinin kendi hakları ölçüsünce eğilimlerine izin verilmektedir. Oldukça derin ve dinamik bir süreci ifade eden uzlaşma kavramı aktarılırken; kentsel dönüşümün uygulandığı alanda yaşayan farklı mülkiyet sahipliği olan kişiler ele alınmışlardır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'nin en büyük metropoliten kenti İstanbul'un Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı, Sarıgöl Mahallesi'nde gerçekleştirilen ve Türkiye'nin en büyük yerinde dönüşüm projesi olduğu iddia edilen Sarıgöl kentsel dönüşüm projesi üzerinden alanda yaşayanların mülkiyet desenine bağlı sonuçların analiz edilmesi ve değerlendirilmesidir. Böylece uzlaşma aşamasındaki eğilimlerin anlamlı bir farklılığı olup olmadığı araştırılmıştır. Uzlaşma sürecindeki eğilimlerin test edilmesi için nitel ve nicel gözlemlerin yanı sıra anketler ve derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiş ve araştırma sorusuna yönelik değerlerin ölçümlenmesi sağlanmıştır. Ülkemizde süregelen yukarıdan aşağıya planlama sisteminin neden olduğu sorunlar, belli ortak kriterlere göre seçilmiş örnek kentsel dönüşüm alanları üzerinde yapılan çalışmalarda hem planlama süreci ve hem de alanda yaşayan aktör davranışları ile incelenmiştir ve söz konusu bu alanlar ile Sarıgöl Mahallesi'nde gerçekleşen uzlaşma süreci karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, kentsel dönüşüm uygulamaları sonunda mülkiyet sahipliliğinden kaynaklanan durumundan ötürü bazı grupların kaybettiği gözlenmiştir. Mülkiyet üzerindeki yasallık düzeyi yani "hak sahipliği" olarak nitelendirilen kavram, kentsel dönüşüm projelerinde alanda yaşayanları kategorize ederek sürecin yönetiminden, projedeki hakediş oranlarına kadar birçok konuda belirleyici olmaktadır. Alanda yaşayanların sürece ne derece müdahil olacakları sahip oldukları belgeye göre değişkenlik göstermektedir. Bu doğrultuda gecekondu bölgelerinin diğer dinamikleri dışlanarak, kentsel dönüşüm sadece mülkiyetteki yasallık düzeyine dayalı bir kurgu üzerinden ilerlemektedir. Türkiye´de gerçekleşen kentsel dönüşüm uygulamalarında uzlaşma sürecinin alanda yaşayan aktörler üzerinden tartışıldığı bu çalışmada, Gaziosmanpaşa Sarıgöl Mahallesi'nde kentsel dönüşüm kapsamında boşaltılan bir kentsel alan ele alınmıştır. Seçilmiş olan bu alan üzerinde yapılan çalışmalarda hem uzlaşma süreci hem de süreç içinde aktörlerin eğilimleri incelenmiştir. Teorik olarak alanda gerçekleşen uzlaşma süreciyle alanda hak sahibi olan tüm paydaşların projeyi sahiplenmesi ve kamu ve yerel halk arasında güven ortamı oluşması; böylece kentsel dönüşüm projesinde katılımcı, şeffaf bir süreç izleyerek, sağlıklı bir tabana oturtmak amaçlanmıştır. Ancak uygulamada durum daha farklı ilerlemiştir. Mahalle sakinlerinin karar alma süreçlerine katıldığını söylemek mümkün değildir. Mevcut bir model vardır ve alanda yaşayanlar mülkiyet durumlarına göre bu modeldeki dağıtımdan paylarını almaktadır. Yani hak sahiplerinin sürece katılımı, onlara önerilen teklifleri kabul etmeleri ya da bu tekliflere itiraz etmeleri ile sınırlıdır. Alanda uzlaşmacı bir yaklaşım ile sürecin yürütüldüğü vurgulansa da aslında saha görüşmelerinde elde edilen sonuca göre uzlaşının olmadığı açıkça görülmektedir. İzlenen yöntem hak sahiplerini zorunlu kılma üzerine temellenmiştir. Kuralları kamu aktörü tarafından belirlenmiş bir modele göre yürütülen bir süreç olduğu ancak bunun tam anlamıyla uzlaşma ilkelerini sağlayan bir model olmadığı gözlenmiştir. Sonuç olarak bu çerçevenin ortaya koyduğu kentsel dönüşüm uygulamalarının, gecekondu yerleşimleri için ciddi bir tehdit kaynağı olduğudur. Kentsel dönüşüm ile mahallenin fiziksel ve sosyal sorunlarına çözüm olacağı inancı kalmamaktadır. Mülkiyet ilişkileri ile alanda yaşayan sakinleri baskı altına alan bir kentsel dönüşüm uygulaması gerçekleştirilmektedir. Sarıgöl gibi enformel yerleşmelerde yaşayanların dayanışma ağları içinde yaşadıkları alana ilişkin sorunları çözmeleri, mekana olan aidiyet hissini kuvvetlendirmiş ve yaşadıkları mekanla özdeşleşmelerini sağlamıştır. Tapulu, tapu tahsis belgeli ve tapusuz bireylere yönelik geliştirilen politikalarla mülkiyete yönelik yasal statülerin anlamı değişirken, dolaylı yoldan mahallelinin kentsel belleği de yok olmaya başlamaktadır.

Kentsel dönüşümYenileme süreçleri
Kübra Özcivan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Yaratıcı endüstrilerde eğitim ve işgücü ilişkisi: İstanbul çalışması

Yaratıcı endüstriler, küreselleşen, sınırların ortadan kalktığı ve mobil iş gücünün giderek yaygınlaştığı ekonomilerde önemli bir role sahiptir. Yüksek katma değere sahip olması ve rekabet edebilirliğinin yüksek olması bu ekonomileri geçtiğimiz yüzyılın sonlarından itibaren ülkelerin politika gündemlerine taşımıştır. 21. yy yaratıcı kapitalizminde bilginin ve yaratıcılığın en önemli ürün olması bu olguların başlıca üretim ve aktarım mekanı olan üniversiteleri hiç olmadığı kadar önemli bir konuma taşımaktadır. Yeni ekonomik coğrafya, işgücü yapısındaki yeni düşünceleri ve gereklilikleri beraberinde getirmektedir. Çok hızlı hareket eden ve dönüşen ekonomik süreçlere üniversitelerin işgücünü yetiştiren kurumlar olarak bu hıza yetişebilir hatta önde gidebiliyor olması beklenmektedir. Yaratıcı endüstrilerde istihdam edilen kişilerin eğitimlerine ilişkin teorik yaklaşımların literatüre yansımaları; yaratıcı endüstri öğrenimi alanların üniversite eğitim içeriklerine dair yapılan araştırmalar şeklinde olmuştur. Yaratıcı endüstrilerde eğitim veren üniversitelerin mezunlarının istihdam edilmesine ilişkin kriterler ve üniversite eğitiminin buna yönelik yapması gerekenler hakkında son dönemde giderek artan bir literatür oluşmuştur. Çalışmanın temel amacı kentsel ekonomilerde yaratıcılığın önemi ve ilişkili olarak yaratıcı işgücünün varlığını sürdürebilmesi kapsamında, eğitim-endüstri ilişkileri açısından konuyu değerlendirmektir. Kentsel ekonomik gelişme içerisinde yaratıcı endüstrilerin önemi ve özellikle endüstri işgücünün durumunu tartışarak, yaratıcı işgücü eğitim ilişkisini, üniversiteler, endüstri beklentileri ve işbirlikleri çerçevesinde ortaya koymayı amaçlamaktadır. Türkiye' de yaratıcı endüstrilere ilişkin ulusal düzeyde veri analizi bulunmamak ile birlikte İstanbul' un yaratıcı endüstrilerin merkezi olduğunu söylemek mümkündür. Araştırmada seçilen endüstrilerde belirlenen üniversiteler ve meslek kuruluşları ile literatür araştırmalarına paralel derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Eğitimdeki genel tutumun öncelikli hedefi endüstri ihtiyacını karşılamaya yönelik olmadığı, bunun nedeninin de endüstrinin mevcut durumuna ilişkin sorunlar olduğu ortaya çıkmıştır. Bu noktada her iki görüşme grubu da öğretim üyelerinin eğitim ve endüstri ilişkileri arasındaki dengeyi çok iyi sağlaması konusunda önemli bir role sahip olduğunu belirtmiştir. Üniversite tarafından eğitim ve endüstri ilişkilerinin geliştirilmesine ilişkin en çok belirtilen sorun yönetimsel engellerin varlığı ve dolayısı ile maddi olanaksızlıklar, bunların getirdiği hızlı hareket edememe ve çağın standartlarına uygun altyapıya erişememe olarak belirlenmiştir. Endüstrilere ilişkin en önemli sorun yaratıcı endüstrilerin; ekonomik değerinin rakamlar ile ifade edilebileceği datalara ilişkin analizlerin olmaması bunun da endüstrinin hukuki ve politik zeminde kabul edilirliğini engellediği ve dolayısıyla endüstrileri geliştirmeye yönelik eğitim ve endüstri işbirliklerinde fonların sağlanamaması olmuştur.

Büşra Güven
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Kamusal alanda aykırı sokak sanatları uygulamalarının fiziksel ve sosyal mekâna etkileri

Küreselleşme sürecinde kentlerin rekabetleri ve ihtiyaçları dolayısıyla organizasyonlar çerçevesinde, mekânlar sürekli dönüşmekte ve yeniden üretilmektedir. Bu anlamda kamusal alanlarda yer bulan sokak sanatının sürece dâhil edilmesi son zamanlarda gündemde olmaktadır. Kamusal sanatın özgürleştirici etkileri ve estetik niteliği ise bilimsel ve demokratik bir platformda oluşturulmuş ilkeler ve kriterler ile belirlenmelidir. Bugün, bir kamusal sanat türü olarak kabul gören aykırı sokak sanatlarının meşrulaştırılarak organizasyonların parçası haline getirilmeleri, kentsel planlama ve kentsel tasarımın önemli bir parçası olarak kullanılmaktadır. Aykırı sokak sanatları uygulayıcıları, sanatı kurumsal tarifinden kurtararak, kamusal alanı kitlesel iletişimin bir parçası haline getirebilmektedirler. Bundan dolayı kentsel alanlara çoğu zaman anonim ve denetimsiz şekilde giren grafiti-mural eserleri, diğer kamusal sanat türleri gibi, kent hayatı içine kendi söylemi ve tarzı ile katkıda bulunmaktadır. Günümüzde ise aykırı sokak sanatı eserleri, geçmişte ortaya çıkış serüveninden farklı bir oluşum süreci içinde üretilmekte ve "aykırı" olma özelliği zamanla kaybolmaktadır; ancak ileride ortaya çıkacak eserlerin aykırı bir şekilde üretilmeye devam etmeleri potansiyeli bulunmaktadır. Bir kamusal sanat türü olarak aykırı sokak sanatlarının kent ve bireyler ile ilişkisini fiziksel ve sosyal mekâna etkileri üzerinden ortaya koyan bu çalışmada kamusal alan, kamusal sanat ve aykırı sokak sanatları kavramları ele alınmış; bu kavramların dünya ve Türkiye'de ortaya çıkış ve gelişim süreçleri üzerinde durulmuştur. Güncel bir sokak sanatı organizasyonu olan Mural Istanbul festivali ve kentsel canlandırma projeleri kapsamında yenilenmekte olan Yeldeğirmeni semti tezin sınırları olarak belirlenmiştir. Tez çalışması içinde iki hipotez tanımlanmıştır. Birinci hipotezde; kamusal alanda, izinler dâhilinde üretilen aykırı sokak sanatı eserlerinin kent içindeki fiziksel mekâna etkilerinin, sosyal mekâna göre daha büyük oranda olumlu etkileri olduğu, yüksek eğitim seviyesindeki halk ile yapılan anket sorgulaması yöntemi ile kanıtlanmıştır. İkinci hipotezde ise, izinler dâhilinde üretilen bu eserlerin, kent içinde belli kriterler gözetilerek, stratejik alanlarda konumlandırılmalarının önemi ve günümüzde popüler kültürün bir parçası haline gelerek, fikirsel içeriklerinin zamanla birtakım kaygılar gerekçe gösterilerek başkalaşıp uysallaşmakta, esnetilmekte oldukları, teknik ve uzman kişilerle yapılan derinlemesine görüşme yöntemine ait soru ve cevaplar ile doğrulanmıştır.

Gözde Kızılkan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Kentsel dönüşüm: Yerel yönetimlerin kentsel dönüşüm mevzuatına yönelik kurumsal yapılanma ve kapasiteleri

İlk olarak sanayi devrimi sonrası –İngiltere'de, ardından 2.Dünya Savaşı sonrası yıkılan şehirlerin yeniden inşa edilmesi sürecinde Avrupa'da gündeme gelen kentsel dönüşüm, ülkemizde 1999 Marmara Depremi sonrasında dile getirilmeye başlanmış, 2012 yılında ise mevzuata kavuşmuştur. Tam adı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" olan; halk arasında ise "Kentsel Dönüşüm Yasası" olarak bilinen düzenleme, 31 Mayıs 2012 tarih ve 28309 sayılı Resmi Gazete yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Tez çalışması kapsamında kentsel dönüşüm yasası ve yasanın uygulama yönetmeliği ile imar mevzuatında kentsel dönüşüm ile bağlantılı çeşitli düzenlemelerin uygulama süreçlerini yürüten yerel yönetimler perspektifinden nasıl yorumlandığını ve uygulandığını incelenmektedir. Bu bağlamda, ülkemizdeki kentsel dönüşüm mevzuatı üzerine detaylı incelemelerde bulunulmuş, kentsel dönüşüm mevzuatı uygulama sürecinde yerel yönetimlerin oluşturdukları / oluşturmaya çalıştıkları idari yapılanmalar araştırılıp değerlendirilmiş ve yasanın materyal karşılığı doküman analizi ve mülakatlar yoluyla ortaya konmaya çalışılmıştır. Tez çalışmasında ilk olarak literatür araştırması yapılmış ve kentsel dönüşüm kavramının tanımı geniş bir çerçevede ortaya konmuştur. Kaynak araştırması, kentsel dönüşüm kavramının tanımında zaman içinde farklılaşmalar olduğunu ve kapsamının oldukça geniş bir yelpazeyi içerdiğini göstermiştir. Ardından, tanımda ve kapsamda meydana gelen farklılaşmalar kronolojik olarak ve uluslararası alanda gerçekleştirilmiş çeşitli kentsel dönüşüm uygulamaları araştırılarak ortaya konmuştur. Uluslararası alanda yürütülen kentsel dönüşümün dinamiklerinin, kendi içerisinde çeşitli ekonomik, sosyal, kültürel ve benzeri değişimlerden etkilendiği gözlemlenmiş, kentsel dönüşüm süreçlerinin nasıl yönetildiği ve kentsel dönüşümün içerisinde barındırdığı alt başlıkları ne şekilde ele aldığı yine çalışma kapsamında incelenmiştir. İzleyen bölümlerde, kaynak araştırması Türkiye'yi de içerecek şekilde genişletilmiştir. Ülkemizde kentsel dönüşüm kavramı ve süreçleri hem akademik çalışmalar hem de yasal düzenlemeler bağlamında irdelenmiştir. 6306 sayılı yasa başta olmak üzere kentsel dönüşüm bağlamında ilgi kurulabilecek tüm yasal düzenlemeler incelenmiş ve kentsel dönüşüm mevzuatı temel özellikleri ve olası materyal karşılıkları bakımından değerlendirilmiş ve tartışılmıştır. Son olarak, ülkemizdeki bazı yerel yönetimlerin kentsel dönüşüm ile ilgili birimleri ziyaret edilerek, bu birimlerde çalışmalarını sürdüren yetkililer ile mülakatlar yapılmıştır. Mülakatlarda, yerel yönetimlerin kentsel dönüşüm süreçlerini işletirken ilgili mevzuatı ne şekilde yorumlayıp değerlendirdikleri, uygulama süreçlerini yürütmek üzere ne tür bir kurumsal yapılanmaya gittikleri ve mevzuata esas gerçekleştirdikleri iş ve işlemlerin neler olduğu paydaşlar, uygulama ölçekleri temelinde derinlemesine analizler yapılmıştır. Tez araştırması kapsamında mülakatlara konu olan yerel yönetimler Kocaeli, Bursa ve Eskişehir Büyükşehir Belediyeleridir. Adı geçen belediyelerde ilgili birimlerdeki yetkililer ile mülakatlar analiz yöntemini oluşturmaktadır. Mülakatlarda temel olarak, kentsel dönüşüm mevzuatıyla birlikte yerel idarelerin yetki ve sorumlulukları, bunları yerine getirecek idari biirmlerin mevcut idare bünyesinde ne tür bir yeniden yapılandırmaya yol açtığı ve bu yeni yapının içindeki yetki ve sorumluluk dağılımları incelenmiştir. Ülkemizdeki yerel yönetimlerinin kentsel dönüşüm mevzuatı bağlamında kurumsal yapılanmaları ve gerçekleştirdikleri faaliyetler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ortaya konmuştur. Kentsel dönüşüme esas mevzuatlarda kentsel dönüşüm uygulama süreçlerinde ilgili idare içinde yetki ve sorumlulukların nasıl dağıtılacağı ve kentsel dönüşüme dair iş ve işlemlerin bu birimlerce ne şekilde yürütüleceği açık bir şekilde tanımlanmamıştır. Belediyelerle yapılan mülakatların hedefi, mevzuata dair uygulamaları yürüten yerel yönetimlerin bu belirsiz duruma nasıl karşılık verdikleri ve yürütme süreçlerinin işlerliği bakımından kendi idari yapılanmaları için nasıl bir yönetim ve organizasyon düzeni getirdiklerini ortaya koymaktır. Buna ilaveten, kentsel dönüşüm kapsamında yürütülen faaliyetlerin ölçek ve kapsamına ilişkin bilgiler edinilmiştir. Mevzuat uygulama sürecinde yerel idarelerin idari ve yapıları ötesinde insan kaynaklarının bu sürecin yönetilmesinde etkin ve yetkin olup olmadığı irdelenmiş ve mülakatlar bağlamında değerlendirme yapılmıştır. Yapılan mülakatlarda; kentsel dönüşüm mevzuatı ve ilgili diğer yasal düzenlemelerin, yerel yönetimler tarafından değişik şekillerde yorumlandığını, yerel yönetimlerin uygulama süreçlerini yönetmek amacıyla farklı idari ya da yönetim organizasyon şemaları geliştirdikleri ve uygulama süreçlerinde farklılaşan yöntemler kullandıklarını göstermektedir. Araştırmanın son bölümü, özellikle kentsel dönüşüm yürütme ve uygulamaları sürecinde karşılaşılan çeşitli sorunların yönelik önerilerin getirildiği bölümdür.

Yavuzalp Tüfekçi
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
DoctorateOpen AccessEN

Reclaiming the city square; social production of public space- Sultanahmet–Beyazit–Taksim Republican squares

The relation between city squares and public space has been in an adventure since the rise of the term "public" during the Ancient Era and the existence of Agora in Greek city-states for the very first time. In this adventure, city squares have witnessed everyday life practices and all the transformations of the societies to which they belong. Each square set on the city scale has been the stamp and the shadow of the representation of the power. City squares appear as political; whatever constitutes the power (here church and palace or bourgeoisie and aristocracy, there a dictator or capital) they have been under the domination of the power. Besides, it is a timeless fact, which has not changed from the Athenian Agora to Place de la Concorde. Contemporary social movements from the M-15 in Puerta del Sol Square – Madrid to the Egyptian Revolution in Tahrir Square – Cairo and to Occupy Gezi in Taksim Republican Square – Istanbul have been the reflections of this fact representing the similarities regarding their demands and their site selections; democracy and city squares. Whereas "public" spaces are described as highly democratic in the spatial sciences literature; "all places publicly owned or of public use, accessible and enjoyable by all for free and without profit motive including streets, open spaces and public facilities" (UN-Habitat, 2016). The problem description of this study emphasises the contradiction between the idealised definitions of public spaces and the actual experiences of them; social and actual production of public space does not overlap with idealised definitions of them from the domain of the spatial sciences. It has been envisaged that the concepts of democracy and city square should be brought side by side and making an inter-disciplinary interpretation thereof inevitably requires establishing a common ground between social and spatial sciences. Hence, the main motivation of this study as to bridge the gap between social and spatial sciences and to facilitate an inter-disciplinary approach that will enable the ground to better decode, design and defend the city squares. In accordance, the main aim of this study is to reveal the relation between the structural transformation of publicness in the sense of political representation and the spatial, functional and semantical evolution of the city squares. The most important contribution of this study to the city planning and urban design literature is to bring historical evolution of city squares up for discussion from the insights of both social and spatial sciences. The research questions in the context of this aim and motivation are as follows: (1) What are the relations in the discussions of the concept of publicness within the domains of social and spatial sciences? (2) How does the social production of representational spaces of the dominant and counter publics occur? (3) How has the city squares evolved throughout the history in the existence of transforming dominant and counter publics? In this context, (in Section 2) the discussions on the concept of "publicness" within the domains of spatial and social sciences are revealed based on the concepts of "public space" and "public sphere". Indeed, there are important differences in conceptualising "public" from the perspectives of social and spatial sciences which Iveson (2007:2-3) frames also as "procedural and topographical approaches". Topographical approaches frame "public" spatially, as "a specific kind of place" in a city which can be coloured on a given map as "public space". On the other hand, procedural approaches use the term "public" in reference to "any place" used for "collective action and debate". The definitions of "public sphere" enable the complex and dynamic structure of "publicness" to be operated and the struggles between different publics to be understood. In such an understanding, the entire world has been considered as a potential setting for expression. The conditions of social inequality indicate a mass of competing interest groups, which express the existences of "dominant publics" and "counter publics" that are born out of the struggles among "multi-publics" (Fraser, 1990). Here, it appears that struggles between dominant and counter publics, produce and re-produce the public sphere itself. The most important point here appears as the ignorance of spatial sciences that representation of the dominant requires the presence (access) of the other publics. In this sense, high degree of physical accessibility of any place also does not necessarily makes it "public". The simultaneous need for the absence and presence of other publics for the continuity of the representation of the dominant is explained by the "paradox of political representation". The only solution to the continuity of the domination in some kind of balance is explained as "non-objection criterion", which means "silence" (Pitkin, 1967 & Runciman, 2007). This theoretical discussion offers an idea about why city squares are closed for counter publics or "occupied". Since the act of "occupation" refers a temporary use of space, "occupy movements" could be consider as the temporary appearance of counter publics in "public" spaces. In order to understand the social production of "representational space" Harvey (2012) reminds Lefebvre's (1970) definition of heterotopia; "anomic groups construct heterotopic spaces, which are eventually reclaimed by the dominant praxis". Since this definition overlaps with former discussions, Lefebvre's multi-triads of spatiality have been reinterpreted and the concepts of isotopia and heteropia have been operationalised in order to offer answers to second research question. This re-interpretation revealed that what is lived, conceived, perceived in and on space does not overlap with each other; yet, they rather exist in tension with each other. This triad tension ends up with a dialectic tension between dominated/abstract space and appropriated/differential space in the capitalist mode of production, which indicates the social production of isotopias (of dominant publics) and heterotopias (of counter publics) and the spatialisation of the struggles between them. In order to elaborate the theoretical discussion with reflections on real cases, an original historical periodisation has been introduced in six phases each characterized by changing relation between "publicness" and "city square" offering examples from European cities in the period between Hellenistic times and today. The results of this historical periodisation that based on literature research and mapping methods are as follows: (1) As the origin of city squares, agora became important enough to be shaped within the conditions of democracy during the Hellenistic period of Western history. (2) Athenian (Direct) Democracy that shaped agora was based on having citizen rights and limited with the publicness of only young free male Greek citizens excluding women, slaves, old, children and foreign people. In other words, city squares have been restricted by the publicness of a limited spectrum of societies since their existence. (3) The more authoritarian governments get, the more exclusive publicness become for a greater spectrum of societies and the more glorious city squares become getting greater in size. (Differences become crystallized in the shifts from Roman Republic to Roman Empire or from feudal oligarchy to absolute monarchy.) (4) Spatial organizational practices have responded to the pragmatic demands of the power and have played an instrumental role in limiting publicness throughout history. (5) City squares have always been the spaces of struggles for both domination and involvement. (6) In contemporary conditions, city squares are dominated by the carriers of neoliberal urbanism and the paradoxical nature of representative democracy. In order to confirm and elaborate the results and not to fall in hasty generalisation; it has been deemed necessary to investigate the transformation of publicness and city squares together in one specific city throughout its own development history. In accordance, Sultanahmet, Beyazıt and Taksim Republican Squares of Istanbul have been investigated based on 1) literature survey 2) newspaper archives 3) mapping 4) in-depth interviews with professionals from the domain of spatial sciences in the period between Hellenistic times and today (in Section 4). Integrating the knowledge from the former discussions, in this section, an original historical periodisation has been offered in four phases again each characterized by changing relation between evolution of the cases and transformation of multi-publics that Istanbul has sheltered. The results are as follows: (1) Dominant representation does not always show itself at the conventional city squares; Hippodrome of Constantinople operated as a city square. (2) Although Atmeydanı remained as a left-over space under Ottoman rule, socio-spatial memory of Hippodrome survived and Atmeydanı of Ottoman Istanbul operated also as a city square. (3) Examples of both Hippodrome and Atmeydanı provide a definition of the city square as a socio-political fact beyond the conventional ones offered by spatial science studies, in the sense of the space dominated by the power. (4) Despite their various spatial characteristics, functional relations of city squares with surrounding commercial and governmental units etc., which are part of everyday life and their central locations, have been the absolute conditions in their existence. (5) Transportation Planning, which is considered as a field of technical sciences, becomes a sociological issue to the extent it blocks the appearances of different publics at the city squares (like in the examples of Beyazıt and Taksim Republican Squares). (6) The use of Taksim Republican Square during Gezi Park Occupy Movement appears as an example for the production of heterotopic (differential) spaces by counter publics that reclaimed by the dominant. (7) The use of Taksim Republican Square during Democracy Watch Rallies after the Military Coup Attempt of 15 July 2016 appears as an example for the spatial reflection of paradoxical nature of representative democracy. (8) Consideration of Yenikapı Event Site as a "city square" appears as the perfect example of the production of abstract space by unsignified, unrepresented and troubled democracy of today. This study offers an inter-disciplinary model integrating the knowledge from both the domains of social and spatial sciences. In addition, this study aims to draw attention to the importance of the socio-political dimension of spatial organization of city squares for further research studies and implementations.

Meriç Demir Kahraman
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00