
1.283
Arşivlenen Tez
14
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Referandumda oy verme davranışını belirleyen etmenler:16 nisan 2017 referandum örneği
Bu çalışmanın amacı Türk seçmen davranışını referandum örneği üzerinden açıklamaya çalışmaktır. Çalışmanın temel problemi 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumunda seçmen kitlesinin referandumu oylarken hangi etmenlere bağlı kaldığı, referandumun içeriğine mi yoksa referandum içeriğinden bağımsız olarak başka etmenlere göre mi oy verip vermediğinin incelenmesidir. Çalışmada seçmen davranışlarından bir yol haritası, bir davranış biçimi veya tutum çıkarılıp çıkarılamayacağı ve bunun gelecek seçimlere ışık tutup tutamayacağı sorunsalı incelenmektedir. Aynı zamanda bu çalışma referandumda seçmenin neye göre, hangi faktörlere bağlı kalarak oy verdiğini anlamaya çalışacak ve bu konuda bir farkındalık yaratarak bundan sonraki süreçlerde yapılacak referandumlara ışık tutabilmeyi amaçlayacaktır. Bu amaç doğrultusunda referandum örneği incelenirken yapılmış seçmen davranışı ölçüm çalışmalarından yararlanılacaktır. Bu nedenle de bu çalışmanın yöntemini daha önce yapılmış olan seçmen davranışı ölçüm çalışmaları oluşturacaktır. Referandum bir ülke siyasetinde önemi olan bir konuda karar verme erkinin halkın elinde bulunmasıdır. Ülkenin tamamını ilgilendiren bir kararda siyasetçilerin yerine halkın bu kararı evet ya da hayır şeklinde oylayarak kabul ya da ret etmesidir. Gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye'de de referandum başlangıcı olan 1961 yılından itibaren giderek daha fazla sayıda yapılmaya başlanmıştır. 16 Nisan 2017 tarihli referandum ise "Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde" yapılan son referandumdur. Bu referandumda Anayasada değişiklik yapılmasını öngören on sekiz madde halka sunulmuş ve de halk tarafından %51,41 evet oyu alarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada söz konusu referandumdaki seçmen davranışını anlamlandırılmayı amaçlamaktadır.
Kamu diplomasisinin oluşumu ve 2000 sonrası Türk kamu diplomasisi
II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte dünya genelinde iki büyük savaştan çıkmış olmanın yorgunluğu ve etkileriyle beraber uluslararası ilişkilerde birtakım gerginlikler baş göstermiştir. Bu gerginlikler Soğuk Savaş adı verilen döneme sebebiyet vermiş, bu dönem devletler için politik anlamda oldukça çetin geçmiştir. İki büyük savaş geçirmiş ve bu savaşların etkilerini henüz atlatamamış olan devletler, Soğuk Savaş döneminde ve Soğuk Savaş döneminin bitiminde uluslararası politikalarında askeri güçten farklı bir güç arayışına girmişlerdir. Bu arayışın sonucunda dış politikada artık askeri güç yerine bu dönemde kavramsallaştırılmış olan yumuşak güç kavramı uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak güç kavramının birçok tanımı yapılmıştır fakat genel hatları itibariyle yumuşak güç kavramı için "devletlerin herhangi bir askeri güç, zor, yaptırım kullanmadan diğer devletler ve diğer devletlerin vatandaşları nezdinde bir cazibe yaratmak, bir nevi gönülleri fethetmek" demek doğru olacaktır. Kısacası yumuşak güç, diğerlerini hem ülke hem vatandaş bazında etkileyebilme ve istenilenleri yaptırabilme yetisidir. Bu uygulamalara başta Amerika Birleşik Devletleri öncülük etse de zamanla küresel anlamda tüm devletlerin tercihi yumuşak güç, yani kamu diplomasisi uygulamalarından yana olmuştur. Türkiye, henüz kavramsallaştırılması yapılmadan önce Osmanlı Devleti zamanlarında bu uygulamalara kısmen başlamakla beraber Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren etkin bir kamu diplomasisi anlayışı benimsemiştir. Özellikle 2000'li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti kamu diplomasisi anlayışı, dünya çapında geçerlilik arz eden uygulamalara imza atmış, başarılı ve etkin bir kamu diplomasisi anlayışı ile özellikle de Ortadoğu'da diplomatik güç sahibi olmuştur. Çalışma, amaç itibariyle kamu diplomasisinin kavramsal analizinin yapılması, kamu diplomasisinin tarihçesinin açıklanması, Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişten günümüze kadar geçirdiği dönemlerde sahip olduğu kamu diplomasisi anlayışının açıklanması ve 2000'li yıllarda uygulanan kamu diplomasisini kurum ve kuruluşlar ile desteklemek suretiyle izah etmek üzerine yapılmıştır.
Tarihi kentlerin korunması: Kırşehir örneği
Araştırmanın amacı, tarihi ve kültürel değerlerin bulundukları kentlerde koruma çalışmaları yürüten birimler tarafından ne kadar korunabildiğine odaklanılmaktır. Çalışmada, tarihi koruma çerçevesindeki önem ve işlevsel sonuçlar, Kırşehir ili örneği üzerinden ele alınıp ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir Tarihi değerleri koruma çalışmalarını araştırmayı ve incelemeyi amaçlayan bu çalışmada farklı kültürel ve tarihi zenginliğe sahip Kırşehir ilinin örneklem olarak alınması, çalışmanın değerini ve önemini ortaya koymaktadır. Araştırmada veri toplama ve literatür incelemesi yöntemi izlenmiştir. Buna ek olarak; internet ortamından, Kırşehir ili yerel yönetim birimlerinden alınan raporlar ve yerinde çekilen eserlerin fotoğraflarından yararlanılmıştır. Çalışmada tarihi ve kültürel mirasa sahip kentlerin kent kimliklerinin ve mimari değerlerin yok olmaması için yürüttükleri koruma çalışmaları anlatılmıştır. Kırşehir ilinin tarihi ve kültürel dokusunu koruma ve yaşatma konusunda yerel yönetimler tarafından yürütülen çalışmalar ve bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan eski ve yeni mekân çakışması sorunları irdelenmiştir. Koruma çalışmalarının amacına uygun olup olmadığı ve tarihi dokunun sürdürülebilir hale getirilip getirilemediği konusunda hem niteliksel hem niceliksel ele alınan bu sorunsal, çalışmanın temel problemini oluşturmaktadır. Çalışmada, Türkiye'deki koruma projeleri detaylı olarak ele alınmıştır. Bu projelerin genel olarak incelenmesinde genellikle rölöve projelerinin hazırlanması, restitüsyon çalışmalarının uygulanması ve restorasyon projelerine göre yeniden işlevlendirilmesi konularında çalışmalar yapıldığı ve bu çalışmaların Türkiye Belediyelerince koruma çalışmalarının benimsendiği ve bu çalışmaların sürdürülebilmesi için yerel yönetim birimleri tarafından destekler vererek özendirme çalışmaları yapmaktadırlar. Bütün bu projelerinde yapıldığı yerin halkın yerel kalkınmasına katkısı olduğu görülmektedir.
Antalya Büyükşehir Belediyesinde akıllı kent uygulamaları
Türkiye ve dünya ölçeğinde kent nüfusu ve yüzölçümlerinin sürekli artması yönetim ve yönetişim zorlukları ile birlikte doğal kaynakların tüketilmesi, yaşam alanlarının sürdürülebilir kullanımı ve kent konforunun azalması gibi sorunları beraberinde getirmiştir. Bu sorunların çözülmesi için gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası ölçekli çok sayıda anlaşma ve protokol gerçekleştirilmiş ancak somut bir sonuç elde edilememiştir. Bahsi geçen durum kent sorunlarının çözümü için yeni arayışları ortaya çıkarmış ve bu kapsamda bilişim teknolojileri devreye girerek akıllı kent uygulamaları geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı Antalya Büyükşehir Belediyesi'nde gerçekleştirilen akıllı kent uygulamalarının detaylı şekilde incelenmesi ve diğer kentler ile karşılaştırılmasıdır. Çalışma kapsamında nitel araştırma yöntemleri kullanılmıştır. Nitel araştırma yöntemleri ile elde edilen veri ve bulgular çalışmanın sonuç bölümüne aktarılarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından kent merkezi sınırları içerisinde şehir yönetimi, ulaşım, enerji, atık yönetimi, güvenlik ve sağlık alanında çok sayıda akıllı kent uygulamasının kullanıldığı tespit edilmiştir. Uygulamaların yararlarının incelendiği saha çalışmalarından elde edilen bulgular ve mevcut literatüre göre bir değerlendirme yapıldığında kentte yapılan akıllı uygulamaların oldukça faydalı sonuçlar verdiği ve birçok uygulamanın Türkiye ölçeğinde ilk kez gerçekleştirildiği sonucuna ulaşılmıştır. Antalya'da sürdürülen akıllı kent uygulamaları kapsamında turizm konusunda eksikler tespit edilmiş, uygulamaların iyi sonuçlar vermesi için yatırımların sürmesi ve konuyla ilgili belediye bünyesinde ayrı bir birim kurulması önerilerek çalışma sonlandırılmıştır.
Türkiye'de afet yönetimi ve risk azaltma çalışmalarının önemi
Dünya genelinde afetlerin gerçekleşme sıklığı ve yoğunluğu artmaktadır. Afetler, toplumu ve çevreyi birçok açıdan olumsuz biçimde etkileyen, can ve mal güvenliğini tehlikeye sokan durumlardır. Yaşanan afetler neticesinde her yıl onlarca can ve mal kaybı yaşanmakta, ekonomiler ağır hasar almaktadır. Uluslararası Afet Veri Tabanı (EM-DAT) verilerine göre 2000-2019 arası dönemde 1,23 milyon kişi afetler nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Türkiye, deprem, sel, heyelan gibi afetlere eğilimli bir coğrafi konumda yer almaktadır. Özellikle yaşanan büyük depremler nedeniyle, oldukça yıkıcı sonuçlar ortaya çıkmakta, büyük kayıplar yaşanmaktadır. Bu nedenle, afetlerin olumsuz etkilerinden korunabilme ve afetlere karşı kırılganlığı önleme noktasında afet risklerinin azaltılması ve afetlere karşı dirençliliğin sağlanabilmesi önem arz etmektedir. Afetlerin yaşanmasının önüne geçilmesi mümkün değildir. Fakat alınan tedbirler, risk ve zarar azaltma çalışmaları sayesinde afetlerin olumsuz etkilerinin ve meydana getirdikleri zararların azaltılması mümkündür. Etkili bir afet yönetimi süreci dört temel aşamadan oluşan, planlı bir hazırlık ve uygulama gerektiren kapsamlı bir süreçtir. Bu aşamalar; risk ve zarar azaltma aşaması, hazırlık aşaması, müdahale aşaması ve iyileştirme aşaması olarak sıralanmaktadır. Afet yönetiminin risk ve zarar azaltma aşaması, afetlerin yıkıcı etkilerinden korunabilme, can ve mal kaybını önleme noktasında önem arz etmektedir. Bu bağlamda risklerin belirlenmesi ve ele alınması toplumun afetlere karşı daha hazırlıklı olmasını sağlamakta ve afetlere karşı etkili bir şekilde müdahale edilmesine olanak tanımaktadır.
Örgüt kültürü algısı ile örgütsel çeviklik arasındaki ilişkinin Yapısal Eşitlik Modeli ile incelenmesi: Kırşehir il örneği
Bu çalışmada çalışanların örgüt kültürü algılarının örgütsel çeviklik üzerindeki etkisi incelenmektedir. Literatür incelemesinde Örgütsel Çeviklik konusunda sınırlı sayıda çalışmanın olduğu görülmüştür. Çalışma kapsamında öncelikle örgüt kültürü ve örgütsel çeviklik hakkında kavramsal çerçeve sunulmaktadır. Daha sonra araştırma kapsamında gerçekleştirilen anket uygulamasından elde edilen bulgu ve sonuçlar ortaya konulmaktadır. Çalışmada, Kırşehir ilinde çalışan sayısı 100-250 arasında bulunan özel sektör kuruluşları üzerinde anket uygulaması yapılmıştır. Araştırmada nicel veri analizi uygulanmıştır. 5'li Likert ölçeği kullanılan anket formu, demografik sorular ile "ekip çalışması-çatışma", "iklim-moral", "bilgi akışı ve dahil olma" "denetim" ve "toplantılar" olmak üzere 5 boyutlu ifadeleri içeren örgüt kültürü ve "algılama çevikliği", "karar verme çevikliği" ve "harekete geçme çevikliği" şeklinde üç boyutlu ifadeleri içeren örgütsel çeviklik ölçeklerinden oluşmaktadır. Örgüt kültürü için; Glaser (1983)'ün geliştirdiği, Glaser vd. (1987)'nin uyarladıkları ölçek kullanılmıştır. Yine örgütsel çeviklik için, Jaworski ve Kohli (1993)'ün geliştirdiği ve Wageeh (2016)'nın uyarladığı ölçek kullanılmıştır. Araştırmada model olarak yapısal eşitlik modellemesi tercih edilmiştir. Verilerin analizinde SPSS 23.0 ve AMOS 22 paket programları kullanılmıştır. Geçerlilik testi için doğrulayıcı faktör analizi, güvenilirlik için Cronbach's alpha değerlerine bakılmıştır. Sonuçta dağılımın normal olduğu görülmüştür. Ayrıca korelasyon ve regresyon analizi ile olası etkinin varlığı ve düzeyi tespit edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular neticesinde; çalışanların işyerinde çalışanların örgüt kültürüne yönelik algıları pozitif yönde arttığında, işyerinde örgütsel çeviklik düzeyi de arttığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Örgüt, Örgütsel Çeviklik, Örgüt Kültürü.
Suriyeli sığınmacıların uyumu ve gelecek beklentileri: Kırşehir örneği
Göç, tarihsel süreci çok eskilere dayanan bir olgu olup göçün siyasi, kültürel, ekonomik, iç/dış savaşlar gibi nedenler başta olmak üzere birçok nedeni bulunmaktadır. Nitekim Suriye'de yaşanan iç savaş nedeniyle bugün milyonlarca Suriyeli, ülkelerini terk ederek başka ülkelere yerleşmek zorunda kalmıştır. Göç etmek durumunda kalan Suriyelilere yardım elini uzatan ülkelerin başında ise Türkiye gelmektedir. Ancak göç olgusu, hem göç eden hem de göç edilen bölgedeki halk için bir takım sorunları da beraberinde getirmektedir. Yapılan bu çalışmada, Suriye'de çıkan iç savaş nedeniyle Kırşehir iline yerleşen sığınmacıların yaşadıkları sorunlar ve gelecek beklentileri ele alınmaya çalışılmıştır. Bu araştırmanın çalışma grubunu, Kırşehir ilindeki 107 erkek ve 90 kadın olmak üzere 197 Suriyeli sığınmacı oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak tam yapılandırılmış anket formu kullanılmıştır. Çalışma sonucunda Suriyelilerin kendi kültürleriyle Türk kültürünün benzerlik göstermesi nedeniyle Türkiye'de çok fazla sosyal ve kültürel bir sorun bir yaşamadıkları, istihdam ve ekonomi konularında bazı sorunlar yaşadıkları ancak gelecek konusunda umutlu oldukları belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Göç, Suriye, Sığınmacı, Sosyo-Kültürel ve Ekonomik Sorunlar, Gelecek Beklentileri.
Türk tipi başkanlık sisteminin siyasal partilere etkisi
Türkiye'nin siyasi gündemini uzun yıllar boyunca meşgul eden hükümet sistemi tartışmaları, 1980 sonrası dönem dönem gündeme gelse de 2000'li yıllar sonrasında artarak devam etmiştir. Yaşanan bu tartışmaları yönlendiren ana unsur siyasi sistemin yapıtaşlarından olan siyasal partiler olmuştur. Bu çerçeve içerisinde çalışmada öncelikle hükümet sistemi kavramı ve hükümet sistemi uygulamaları ele alınmıştır. Dolayısıyla kuvvetler birliğine dayanan hükümet sistemlerinden; meclis hükümeti sistemi ve monarşik düzenler ile kuvvetler ayrılığına dayanan hükümet sistemlerinden; parlamenter sistem, yarı-başkanlık sistemi ve başkanlık sistemi incelenmiştir. Ardından siyasal partiler tanımlanarak, siyasal parti tipolojileri ve sistemleri incelenmiştir. Ele alınan bu kavramlar kapsamında hükümet sistemleri ile siyasal partilerin ilişkisine dair İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri özelindeki model ülke uygulamaları karşılaştırılmış ve Türkiye'deki siyasal parti olgusunun gelişimiyle birlikte partilerin hükümet sistemlerine bakışları irdelenmiştir. Daha sonra ise 24 Haziran 2018 tarihinde gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili genel seçimleri sonucunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer alan siyasal partiler dikkate alınarak, ilgili partilerin programları, seçim bildirgeleri ve kamuoyundaki parti söylemleri, başkanlık sistemine bakışları açısından incelenmiştir. Ayrıca siyasal partilerin Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçişin ardından söylem ve eylemleri çerçevesinde sisteme olan uyumları irdelenmiştir. Son tahlilde ise 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan anayasa değişikliğine ilişkin referandum sonucunda kamuoyunda "Türk Tipi Başkanlık" olarak ifade edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet sitemine geçişin ardından siyasal partiler üzerindeki etkisi tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Başkanlık Sistemi, Hükümet Sistemleri, Siyasal Partiler, Türk Tipi Başkanlık
E-devlet kapsamında KOSGEB destek uygulamalarının memnuniyeti üzerine bir araştırma
KOSGEB desteklerine, 2018 Şubat ayından itibaren e-Devlet üzerinden başvuru yapılmaya başlanmıştır. KOSGEB desteklerine e-Devlet üzerinden başvuru yapılmasının kurum çalışanlarının memnuniyeti üzerindeki etkisi, bu çalışmada incelenmiştir. Bu bağlamda, öncelikle e-Devlet kavramına ilişkin temel tanımlara kavramlara değinilmiş, e-Devlete ilişkin bilimsel literatürde yer alan bilgiler aktarılmaya çalışılarak, internet kullanımının ve e-Devletin tarihsel süreç içerisindeki gelişmeleri irdelenmeye çalışılmıştır. Çalışmada, e-Devlet kavramının tarihsel süreç içerisinde gelişimi incelenirken ülkemizdeki e-Devletin gelişim sürecindeki bulgulara da yer verilmiştir. e-Devlet portalı incelenerek, vatandaşlar için e-Devlete başvuru sürecinin sistem içerisinde nasıl yürütüldüğü ortaya konmuştur. Portalın işleyişine ilişkin sürece yönelik bilgiler e-Devlet sitesinden alınan ekran görüntüleri ile zenginleştirilmiştir. e-Devlet sürecinde karşılaştırma yapılabilmesi amacıyla Avusturya ve İsviçre'deki e-Devlet sistemi ilgili ülkelerin hükümet internet siteleri kanalıyla incelenmiş ve ülkemiz e-Devlet sistemine incelenen ülkeler doğrultusunda öneriler getirilmiştir. Akabinde, KOSGEB kurumuna ilişkin genel manada bilgilendirme yapılarak, kurumun e-Devlet sürecine geçişine ilişkin bulgulara değinilmiştir. Vatandaşların, e-Devlet sistemine başvuru yapmasına ilişkin sürecin tam manasıyla anlaşılabilmesi için ekran görüntülerine yer verilmiştir. KOSGEB kurumunda çalışan ve destek sürecinde görev alan KOBİ Uzmanı, KOBİ Uzman Yardımcısı ve Müdür pozisyonundaki kişilerle anket çalışması yürütülmüş ve çalışanların KOSGEB desteklerine e-Devlet üzerinden başvurulmasına ilişkin memnuniyet değerlendirilmesi ortaya konmuştur. Sonuç tartışma ve öneriler kısmında çalışmaya ilişkin genel bir değerlendirme yapılarak Türkiye'deki e-Devlet sistemine ve çalışanlardan gelen geri bildirimlere göre KOSGEB e-Devlet süreçlerinin yürütülmesine ilişkin öneriler getirilmiştir.
Türk vatandaşlığının kazanılması ve kaybı halleri
Türk vatandaşlık kanunlarında vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesi konusunda, vatandaşlık hukuk sistematiğine bağlı olarak geçmişten günümüze birtakım yenilikler getirilmiştir. Bu yenilikler genel içeriği itibarı ile kökten bir değişiklik göstermese de birtakım farklılıklar olmuştur. Vatandaşlığın kazanılması ve kaybı ile alakalı olarak 5901 Sayılı 2009 tarihli Türk Vatandaşlık Kanunu esas alınarak, vatandaşlığın kazanılması ve kaybı halleri kanunun içerik ve usulü çalışmamın ilgi çerçevesini oluşturmaktadır. Literatür taraması sonucunda yapılmış bu çalışmada, kanunda yer alan Türk vatandaşlığının nasıl kazanıldığı ve nasıl kaybedildiğini, Avrupa Birliği Müktesebatına ve Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesine uyum konusuna vurgu yapılmış, iç hukuk boyutu esas alınarak incelenmiş ve değerlendirmeler yapılmıştır. Türk vatandaşlığının kazanılması "doğumla" (aslen) ve "sonradan" (müktesep) kazanılan vatandaşlık olarak iki ana başlıkta incelenmektedir. Doğumla kazanılan Türk vatandaşlığı, "soy bağı" ve "doğum yeri" esasına göre kendiliğinden kazanılırken, vatandaşlığın sonradan kazanılması yetkili makam kararı, evlat edinme, seçme hakkının kullanılması ile mümkün olmaktadır. Vatandaşlık kanunları Türk vatandaşlığının kaybını iki grupta toplamıştır. Bunlardan birincisi "Yetkili makam kararı ile kaybı halleri" ikincisi ise kişinin iradesine bağlı olarak "seçme hakkının kullanılmasıyla kaybı halleridir". Türk vatandaşlığının yetkili makam kararıyla kaybı; Türk vatandaşlığından izin almak suretiyle çıkma, Türk vatandaşlığını kaybettirme ve Türk vatandaşlığını kazanma kararının iptali ile gerçekleşir. Seçme hakkıyla vatandaşlığın kaybı kanunda belirlenen şatların tamamlanmasıyla karar tarihinden itibaren hüküm ifade etmektedir.
Türk ceza hukukunda meşru savunma
Bu çalışmada, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında meşru müdafaa olarak ifade ettiği 5237 sayılı yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanununun meşru savunma olarak Türkçeleştirdiği meşru savunma kurumu ve bu kurumla ilgili teori ve uygulamadan problem oluşturabilecek hususlar incelenmiş, ayrıca konuyla ilgili yargı kararları ve doktrindeki görüşler bütün yönleriyle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Meşru savunmanın oluşması için saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların varlığı gerekmektedir. Saldırıya ilişkin koşullar ise bir saldırının varlığı, saldırının haksız olması, saldırının kişiliğe ilişkin bir hakka yönelmiş olması ve saldırının halen var olmasıdır. Ayrıca saldırı somut olmalı ve saldırı ile savunma aynı anda olmalıdır. Muhtemel bir saldırıya karşı meşru müdafaa olamayacağı gibi sona ermiş bir saldırıya karşı da meşru müdafaa olmaz. Ancak, başlamamış ama başlaması muhakkak olan ve tekrarı beklenen durumlarda meşru savunma söz konusudur ve saldırı bitmemiş sayılır. Bazen olayda meşru savunmanın şartları mevcut olsa bile saldırı ve savunmadaki ölçü sınırı aşılabilmektedir. Bu açıdan haklar arasında ya da kullanılan araçlar yönünden oran yoksa meşru savunmadan söz edilemez. Eğer bu sınır maruz görülebilecek bir korku veya heyecandan ileri gelmişse kuralımızın istisnasıdır, kusurluluğu kaldırmaktadır. Oran şartı en çok malvarlığına yönelik saldırılarda önem kazanmaktadır. Kanunumuz malvarlığı da dahil olmak üzere her türlü hakka karşı meşru savunmayı kabul ettiğinden malvarlığına yönelik savunmalarda oran şartı büyük bir hassasiyetle irdelenmelidir.
Bütçe ve diğer değer yaratım mekanizmaları ile belediyelerin büyüyen ekonomik rolleri
Küresel sistem vurgusunun sıklıkla gündeme getirildiği, ekonomik ağların en küçük yönetim birimlerini teknolojik gelişmelerin getirileri ile etkileyebildiği günümüz dünyasında, ekonomik kalkınmanın ulusun yerel yönetsel birimleri ile birlikte gerçekleşebileceğine dair inanç güçlenmektedir. Dünyada ekonomik eğilimler kentleri ön plana çıkarırken Türkiye de bu eğilime dâhil olmaktadır. Türkiye'de yerel yönetimlerin, büyükşehir belediyelerinin öncülüğünde, ulusal kalkınmanın bütüncül bir eylemsellikle gerçekleşmesine katkı sağlayabilmeleri için politikalar geliştirilmektedir. Beş Yıllık Kalkınma Planları'nda sıklıkla yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adına politikalar geliştirilmiştir. Yerel yönetimlerin bütününe dair bilgi edinme hususunda, büyükşehir belediyeleri yerel yönetimlerin ekonomik rollerine dair güçlü veriler sunabilmektedir. Çünkü büyükşehirlerin hem ekonomik hizmet ağları oldukça geniş hem de şirketleşme potansiyelleri oldukça güçlü durumdadır. Büyükşehirler nüfus ve ekonomik güçleri ile devasa ekonomik ağlara katılabilmektedir. Yurt içi ve yurt dışı borçlanma yoluna giderek, büyük ekonomik kaynak ihtiyacı olan projeler hayata geçirmektedirler. Çalışmada yerel yönetimlerden yola çıkılarak, büyükşehirler özelinde Türkiye'de yerel yönetimlerin ekonomik büyüklüklerine dair, ilgili kurum yayınları ve hukuksal mevzuatın değerlendirilmesi yolu ile veri setleri oluşturulması ve bütüncül bir tablo sunulması hedeflenmektedir.
Türk Ceza Kanununda cinsel taciz suçu
İnsanın en temel hakları, kişisel haklarıdır, sonra siyasi hakları ve sosyal hakları gelir. Kişisel haklar arasında en değerlisi ise, yaşama hakkıdır. Yaşama hakkından sonra ise, kişilerin vücut dokunulmazlığı ve kişilerin manevi dokunulmazlığı hakları gelmektedir. Ulusal ve uluslararası metinleri koruma altına alınan bu hakları hukuken korumak için Ceza Kanunlarında suç tanımları düzenlenmiştir. Bunlar genellikle cinsel saldırı, cinsel istismar, işkence, eziyet ve yaralama suçlarıdır. Türk hukuk mevzuatında da paralel şekilde bu suç tanımları 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenmiş ve yaptırıma bağlanmıştır. İşte bu suç tanımlarından biri de, cinsel taciz suçudur. Kişilerin cinsel dokunulmazlığını koruyan suç tanımları arasında en hafif haksızlık muhtevasına sahip, cinsel taciz suçu aynı zamanda kişilerin manevi dokunulmazlık hakkını koruyan suç tanımlarındandır. Çünkü cinsel taciz suçunda bir dokunma söz konusu değildir. Başka bir ifadeyle, bir temas olmaksızın kişilerin cinsel bir davranışla mağdur edilmesi söz konusudur. Şu halde, cinsel taciz suçu mahiyeti itibariyle cinsel arzuların tatminine yönelik hareketlerle işlenmekte ve genellikle vücuda fiziki bir temas olmadan cinsel amaçlı söylenen sözlerle oluşmaktadır. Söz atma dışında cinsel taciz suçu; bir kişiye karşı cinsel bir davranışla ıslık çalmak, el kol hareketi yapmak, cinsel ilişki teklifinde bulunmak şeklindeki hareketlerle oluşabilmektedir. Bu suçun uygulamada ve teoride mevcut aksaklıkları tespit edilip, yeni öneriler getirmek ve yeni içtihatlara kapı açmak açısından çalışma büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Cinsel dokunulmazlık, suç, ceza
Bir politik figür, bir düşünce adamı Aydın Menderes: Hayatı, siyaseti ve düşünceleri
Aydın Menderes 1946 yılında Ankara'da dünyaya geldi. Babası ve arkadaşları o doğmadan önce Türkiye siyasetinde çok partili hayatı başlatacak olan Demokrat Partiyi yeni kurmuşlardı. Aydın Menderes tam da bu yüzden siyasetin içine doğmuştu. Bu yüzden ömrü boyunca hep "Ben iki şeyden anlarım biri ziraat diğeri siyaset." demiştir. Doğduğundan beri siyasetin içinde olan Aydın Menderes 1970 yılında Demokratik Parti Aydın İl Başkanı olarak başladığı siyaset serüvenini 2002 yılına kadar aktif siyasetin içinde kalarak genel başkan, genel başkan yardımcı, milletvekili gibi çeşitli unvanlarda sürdürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti tarihine bir politik figür üzerinden bakma denemesi olan bu çalışmada entelektüel birikimi ve yaşadığı dönem itibariyle Aydın Menderes seçilmiştir. Babasının Türk Siyasi hayatında çok önemli bir figür olması Aydın Menderes'in kendisini Türk Siyasi hayatının çalkantıları içerisinde bulmasına sebep olmuştur. Aydın Menderes 27 Mayıs'ta çocuk, 12 Mart'ta genç, 12 Eylül'de yetişkin olarak yakın siyasi tarihimizin önemli olaylarına tanıklık etmiş, onları bizzat yaşamıştır. Aydın Menderes'in hayatı üzerinden siyasi tarihimize bakmak Aydın Menderes'i anlamaya ve tanımaya çalışmak yakın tarihin önemli sorunlarını gözlemlememize imkân verecektir. Bu tez çalışmasının amacı yakın siyasi tarihimizi bir politik figür üzerinden okumaktır. Böylelikle bir siyaset adamı, bir düşünür olarak Aydın Menderes yakından tanınacak, düşüncesi ile temas edilecek, geri planda o düşünceyi şekillendiren Türk toplumsal yapısı ve siyasi hayatı görünecektir.
Güvenlik iklimi ile insana yakışır iş ilişkisi: Bir belediye örneği
Belediyelerde çalışanların iş güvenliği ve görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları sorunların minimize edilmesi, güvenlik iklimi kavramının sunduğu değerlerin geliştirilmesi ve en yüksek seviyede içselleştirilmesi gerekliliği, bu araştırmanın temel odak noktalarındandır. Bu bağlamda, araştırmanın amacı, belediye çalışanlarının güvenlik iklimine ilişkin algılarını analiz etmek ve bu algıların, insana yakışır iş koşullarıyla ilişkisini incelemektir. Ayrıca, bu ilişkilerin belirli bir çerçeve içerisinde nasıl şekillendiğini anlamak ve çalışanların iş güvenliği ile insana yakışır iş arasındaki etkileşimi ortaya koymak hedeflenmektedir. Yapılan araştırmanın birinci bölümünde genel kabul görmüş konu ile ilişkili kavramlara, ikinci bölümünde güvenlik iklimi ve insana yakışır iş ilişkisine, üçüncü bölümde yerel yönetim birimi olan bir belediyede çalışanlarının İSG kültürü, güvenlik iklimi, çalışana uygun iş yani insana yakışır iş ile ilgili birtakım yapılan analizlerin sonuçlarına göre değerlendirme yapılmıştır. Araştırma bir belediye biriminde işçi, memur vs. hukuki statü ayrımı yapılmadan 520 kişiden oluşan belediye çalışanları üzerinde yürütülmüş olup 500 kişiden alınan anket değerlendirilmiştir. 20 kişiden alınan anket ise gerekli uygunluk sağlamadığı için değerlendirmeye alınmamış ve veriler saklanmaktadır. Araştırma yönetim kadrosu ve çalışanlardan ön bilgilendirme yapılarak gerekli izinler alındıktan sonra, güvenlik iklimi ve insana yakışır iş ölçeği anket formu belediye personellerine tek tek dağıtılarak ilgili anketin doldurulması sağlanmıştır. Güvenlik iklimi ve insana yakışır iş ölçeği anketinin alt ölçeklerinin her biri birbirleriyle bir bütün oluşturacak şekilde bağlantılı ve birbirleriyle kavramsal çerçevede pozitif yönlü ve anlamlı biçimde uygulama alanı bulmuştur. İş güvenliği iklimi ve insana yakışır iş kavramının çalışanlara ait değerlerin ortaya koyduğu faktörler; yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, işyerindeki görevi, ramak kala olayların yaşanılıp yaşanmadığı, işyerindeki çalışma süresi, yapılan iş gereği bağlı bulunulan birim, çalışılan birim, iş kazası öyküsü gibi değerlerle aralarındaki analizler sonucunda ilişkili bulunmuştur. Belediye çalışanlarının iş güvenliği kültürünü benimsemesi ve işyerinde pozitif bir güvenlik ikliminin oluşturulması, iş kazası risklerinin azalmasında önemli rol oynamaktadır. Çalışanların güvenli çalışma yöntemlerini uygulamaları, doğrudan işyeri kaynaklı riskleri azaltmakta, kazaların daha çok çevresel faktörlerden kaynaklandığı görülmektedir. Güvenlik ikliminin sadece bir politika değil, aynı zamanda bir kültür haline getirilmesi, çalışanların işyerine olan güvenini artırmakta ve güvenli davranışları teşvik etmektedir. Bu noktada, yöneticilerin güvenlik konusuna duyarlılığı ve çalışanlara örnek olmaları kritik öneme sahiptir. İş güvenliği faaliyetlerinin etkinliğini artırmak için; yöneticilerin ve çalışanların sürece aktif katılımı, düzenli iş güvenliği eğitimlerinin verilmesi, meydana gelen iş kazalarının kök neden analizlerinin yapılması ve sonuçların çalışanlarla paylaşılması gerekmektedir. Bu araştırma kapsamında yapılan analizler, güvenlik iklimi ile insana yakışır iş arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgu, işyerinde olumlu bir güvenlik ikliminin, çalışanların daha insani ve uygun çalışma koşullarına sahip olmasıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Ayrıca çalışmada, çalışanların demografik özellikleri ile güvenlik iklimine dair algıları arasındaki ilişkiler de değerlendirilmiştir. Yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, görev süresi, unvan ve çalışılan birim gibi değişkenlerle güvenlik iklimi algısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bununla birlikte, iş kazası yaşama ve ramak kala olaylarla karşılaşma durumlarının da güvenlik iklimi algısı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. Bu sonuçlar, güvenlik iklimi algısının daha çok bireysel deneyimden ziyade kurumsal yaklaşımlarla şekillendiğini düşündürmektedir. Yapılan çalışma çerçevesinde elde edilen sonuçlar, güvenlik ikliminin sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasında büyük bir öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular ışığında, belediye içinde olumlu bir güvenlik iklimi yaratılmasının, çalışanların insana yakışır iş koşullarını iyileştireceği, iş kazalarını azaltacağı ve verimliliği artıracağı söylenebilir.
Türk Ceza Kanununda cinsel saldırı suçu
Toplumsal düzenin sağlanması ve adalet duygusunun zedelenmemesi için, o toplumda işlenen haksız fiillere belirli yaptırımlar uygulanmaktadır. Bu yaptırımlarla mağdurun tatmin olması sağlandığı gibi, faile ve fail adaylarına da korkutma ve caydırma mesajı verilmektedir. Bir suçun karşılığında uygulanacak ceza belirlenirken hem hukuka uygun hem de toplumsal vicdanın kabul göreceği bir ceza olmalıdır. Aksi takdirde, toplumsal düzen sağlanamamakta, adalet duygusu zedelenmekte hatta faillerin cezası toplum tarafından verilmek istenmektedir. Cinsel saldırı fiili de, sınırlarının belirlenmesi ve hukuka uygun bir cezaya hükmedilebilmesi açısından önem arz etmektedir. Bu belirlenme, devletin izlediği suç ve ceza siyasetiyle ve toplumun içinde bulunduğu dinamiklerle sağlanmalıdır. Cinsel saldırı suçlarının resmi istatistiklere göre, işlenme oranı belli bir seviyede iken, bu suçlara sessiz kalınan ve şikayeti engellenen vakıalar da eklenirse, işlenen suçlar arasında önemli bir yer teşkil edecektir. Bu fiillerin yaptırımı caydırıcı olursa, suçun mağdurları da sessiz kalmayıp güvenle adli mercilere ulaşacaklardır.
Türk Ceza Kanunu'nda çocukların cinsel istismarı suçu
Kişilerin en temel haklarından biri, onun vücut ve cinsel dokunulmazlığıdır. Devletlerce bu hak, anayasal seviyede düzenlenmektedir. Özellikle çocuklar için bu hakkın korunması ve bu hakka yönelik saldırıların bir yaptırımla cezalandırılabilmesi için ceza kanunlarında suç tanımları düzenlenmektedir. Çocukların cinsel istismarı suçu da, bu suç tanımlarından biridir. Bu suçun adil bir şekilde yaptırıma bağlanması, çocukların vücutlarının cinsel amaçlı fiillerden korunabilmesi, onların gelişimlerine yönelik her türlü tehlikeye karşı duyarlı bir adalet mekanizması ile sağlanabilecektir. Adalet Bakanlığı'nın yıllık yayımladığı güncel resmi veriler, işlenen suçlar arasında cinsel istismar suçunun oranının artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Buna bir şekilde adli mercilere iletilmeyen cinsel istismar vakaları da eklenirse gerçek rakamın daha çok yüksek olduğu görülecektir. İki farklı kanunla çocukların cinsel istismarı suçunu düzenleyen madde metninde düzenlemeler yapılmış, bu düzenlemelerle cinsel istismar suçu sınıflandırılmış ve yaptırımı artırılmıştır. Öğretide öngörülen hapis cezalarının artırılmasıyla caydırıcılığının sağlanamadığı ifade edilmektedir. Cezada caydırıcılığın sağlanması için yerinde ve etkin cezalar düşünülmelidir. Bu suç kapsamında izlenen suç ve ceza siyasetinin değiştirilmesi ve failin kısırlaştırılması gibi yeni argümanların ortaya koyulması gerekmektedir.
Türk ceza hukukunda eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi suçu
İnsanların en temel haklarından biri olarak kabul edilen eğitim ve öğretim hakkı, devlet tarafından sağlanması zorunlu olan temel haklardandır. Eğitim ve öğretim hakkının anayasal güvence altına alınarak ifası için bir takım yükümlülüklerin yerine getirilmesi gerekmektedir. Özellikle fırsat eşitliğinin ve eğitim olanaklarına erişimin kişilere sağlanması önem arz etmektedir. Bunun yanında devletin yetkili kurum ve kuruluşlarınca kişilerin eğitim ve öğretim özgürlüğünün sağlanması, Anayasadaki hükümler çerçevesinde zorunludur ve engellenemez bir haktır. Eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi durumunda ise, Türk Ceza Kanunu'nun 112. maddesi gereğince bir ceza yaptırımına hükmedilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, 1982 Anayasasında teminat altına alınan eğitim ve öğretim hakkının kavramsal çerçevesi, temel ilkeleri, tarihsel gelişimi ve Türk Ceza Kanununda tanımlanan suçun ceza hukuku açısından incelemesi yapılımış olup bu hakkın uygulanmasında yaşanan zorlukların tespiti ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Ayrıca tarafımızca seçilmiş bazı Yargıtay kararları incelenmiş ve söz konusu suçun teori ve uygulanması açısından belirli tespit ve sonuçlara ulaşılmıştır.
Türkiye'de yerel seçimler ve iletişim stratejileri: 2019 İstanbul seçimleri örneği
Sosyal bilim dallarından olan "siyaset" ve "iletişim" insanı ve onun toplumla olan ilişkilerini düzenleme ortak amacına sahiptir. İki ayrı disiplin olan siyaset ve iletişimin bir arada kullanımı şüphesiz ki bu amaca ulaşmada daha etkilidir. 1950'den günümüze kadar yapılan yerel seçimlerde kullanılan siyasal iletişim araçları partilerin halka ulaşmalarına yardım etmiş ve onları kendilerine bağlamıştır. Siyasal iletişimin Türk siyasetinde kullanımının boyutlarını ve etkilerini incelemek amaçlı yapılan bu çalışmada konunun literatürde ele alınış şekillerini görmek amaçlı literatür taraması yapılarak 2019 İstanbul Seçimlerinde siyasal iletişimin kullanımını irdelemek amaçlı nitel araştırma teknikleri ve veri karşılaştırma teknikleri kullanılmıştır. Cumhur İttifakı'nın İstanbul belediye başkan adayı Binali Yıldırım'ın ve Millet İttifakı İstanbul belediye başkan adayı Ekrem İmamoğlu'nun seçim kampanyalarının başından itibaren izledikleri seçim stratejileri ve siyasal iletişimi kullanma yöntemleri ve bunların etkileri incelenmiştir. Adayların resmi sosyal medya profilleri incelenmiş yaptıkları paylaşımlar ve bu paylaşımların aldığı etkileşimler değerlendirilmiştir. Türkiye'de Twitter platformu kullanıcılarının yaş ortalamaları dikkate alındığında daha çok genç nüfusun etkin bir şekilde bu platformu kullanıyor olması ve sosyal medya paylaşım platformları arasında sıklıkla kullanılan platformlar sırasında Twitter'ın üçüncü sırada yer alması nedeniyle adayların daha çok bu platform üzerindeki paylaşımları mercek altına alınmıştır. Yapılan araştırmada adaylar tarafından paylaşılan twitler ve bu twitlerin aldığı etkileşimler değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmelerin sonucunda adayların siyasal iletişim aracı olarak sosyal medyayı kullanmalarının özellikle ilk defa oy kullanacak genç nüfus üzerinde etkili olduğu sonucuna varılmıştır.
Türk Ceza Kanununda hakaret suçu
1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinde hakaret suçu düzenlenmiştir. Bu düzenlemeyle kişilerin manevi varlıkları özellikle onur, haysiyet ve şeref hakları teminat altına alınmıştır. Bu hak, ulusal ve uluslararası metinlerde kişisel haklardan biri olarak ifade edilmiştir. Nitekim 1982 Anayasası'nın 17. maddesinin 1. fıkrasında "kişilerin manevi varlıklarını koruma hakkı" olarak yaşama hakkından sonra düzenlenmiştir. Ulusal nitelikteki belgelerin yanında uluslararası nitelikteki belgeler ile de insanların şerefinin ve haysiyetinin koruma altına alınmış olduğu görülmektedir. Uluslararası nitelikteki belgelerin başında hiç şüphesiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde insanın onur, şeref ve haysiyetinin korunmasına yönelik hükümler bulunmaktadır. Doğrudan haysiyet ve şeref hakkı olarak Türk Ceza Mevzuatında bir düzenleme olmasa da, kişilerin manevi varlığı içerisinde "haysiyet" ve "şeref hakkı" kavramını değerlendirmek mümkündür. Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinin temel şekli dışında, hakaret suçu kapsamında özel düzenlemeler de mevcuttur. Kamu görevlisine ve Cumhurbaşkanına hakaret gibi özel suç tanımları da Türk Ceza Kanunu'nda bulunmaktadır. Ayrıca özel hukuk hükümleri ile de kişilerin onur, şeref ve haysiyetleri koruma altına alınmış olup kişilerin onur, şeref ve haysiyetlerinin ihlal edilmesi durumlarında tazminat sorumluluğu öngörülmüştür. Hakaret suçunun temel şeklinin şikâyete bağlı olması, öğretide bu suçun hafif suçlardan biri olduğu yorumuna neden olmuştur. Her ne kadar hakaret suçları, haksızlık muhtevası ağır olan suçlardan sayılmasa da, uygulama da adli mercileri en çok meşgul eden suç tiplerinden birisidir. Bunun nedeni, günümüzde kişilere yazılı, sözlü veya sosyal medyadan ulaşma imkânının kolay olması ve rahat işlenebilir olmasıdır. Bu çalışmanın amacı, bu suçta caydırıcılığı sağlamak, öğreti ve uygulamada eksik olarak ifade edilen hususları incelemek, tartışmak ve çözüm önerileri sunmaktır.
Türk Ceza Kanununda kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu
Kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu, insanların manevi varlığını, huzur ve sükûnet içerisinde hayat sürmesini teminat alan suç tanımıdır. Dolayısıyla bu suç tanımıyla hem kişilerin manevi varlıkları koruma altına alınmakta, hem de toplumsal düzenin korunmasında fayda sağlanmış olmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun 123. maddesinde, düzenlenen bu suç tanımı, seçimlik hareketlerle işlenmektedir. Telefon edilmesi, gürültü yapılması ya da aynı maksatla hukuka aykırı başka bir davranışla fiillerde bulunulması, söz konusu suçun seçimlik hareketlerini oluşturmaktadır. Hukuka aykırı başka bir davranışta bulunması ibareleri, suçta ve cezada kanunilik ilkesine ve belirlilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Başka bir ifadeyle bir suç tanımı yapılırken, yoruma açık bir şekilde genişletilmeye müsait olmamalı, suçun unsurları açık ve net olmalıdır. Bu şekilde kişilerin temel hak ve hürriyetleri güvence altına alınmış olmaktadır. Çalışmanın amacı, söz konusu suç tanımıyla ilgili ceza hukuku açısından değerlendirilmesinin yapılması ve teori ve uygulamada eleştiri konusu olan hususlara çözüm önerileri getirilmesidir. Bu yapılırken de öğretide yer alan düşüncelere ve yüksek mahkeme kararlarına yer verilmiştir.
Türk dış politikasında kriz yönetimine örnek bir vaka: Struma olayı
Tez çalışmasının ana konusu; İkinci Dünya Savaşı sürecinde Avrupa'daki soykırımdan kaçmaya çalışan bir grup Yahudi'nin sonu acı bir şekilde bitecek olan ve tarihe "Struma Olayı" olarak geçen vakadır. Çalışmanın temel amacı; İkinci Dünya Savaşı sürecinde savaşın dışında kalmayı başarmış olan Türkiye Cumhuriyeti'nin, bir diplomatik sorun haline gelen Struma gemisi ve yolcularının durumu karşısındaki tutumunu incelemek ve günümüzde yaşanan göç olgusuna bir projeksiyon sağlamaktır. Tez çalışması dört ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konuya giriş anlamında genel bilgilere yer verilmiştir. "İkinci Dünya Savaşı" başlığını taşıyan birinci bölümde; İkinci Dünya Savaşı'na genel hatlarıyla değinilmiş ve savaş sürecinde Türkiye'nin durumu ele alınmıştır. "Struma Olayı" başlığını taşıyan ikinci bölümde ise tez çalışmasının ana konusu olan vaka üzerinde durulmuştur. Olayın gelişimi, Struma'nın batırılışı ve olay karşısında Türkiye'nin diplomatik tutumu bu bölümde incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan kaynakların değerlendirilmesi noktasında oluşan değerlendirmeye yer verilmiştir.
Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığının kırsal mahallelere etkisi üzerine bir değerlendirme: Kayseri örneği
6360 sayılı kanundan sonra, Büyükşehir belediyelerinin sayısı otuza (30) yükselmiş ve sınırları ilin mülki sınırlarına eşitlenmiş, büyükşehirlerdeki il özel idareleri kapatılmış, Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıkları (YİKOB) kurulmuş, belde belediyesi ile köyler lağvedilmiş ve tamamı mahalleye dönüştürülmüştür. Kaldırılan ve mahalleye dönüştürülen yerel yönetim birimlerinde kırsalda yaşayan vatandaşların kırsal alışkanlıklarının devam etmesi ve kırsala hizmete götürülmesinde sorunlar ortaya çıkmıştır. Çalışmanın yazılma amacı, kırsalda yaşayan vatandaşların özel idare, köylere hizmet götürme birliği, köy tüzel kişiliği, belde belediyesi gibi kurumlarının kapatılması sonucunda var olan ihtiyaçlarının ne kadarının Yatırım ve İzleme ve Koordinasyon Başkanlıklarınca karşılandığı, Büyükşehir Belediyesinin kırsal mahallelere hizmet noktasında yaptığı çalışmalar (Kayseri), YİKOB'ların özel idarelerin devamı olup olmadığının ve Başkanlıkların bütçe ve teknik yeterliliğine cevap aramaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, literatür taraması yapılarak yerel yönetimlerin tarihsel gelişimine kısaca değinilmiş ve mer'i mevzuat çerçevesinde Türkiye'deki yerel yönetimlerin yapısı incelenmiştir. İkinci bölümde, 6360 sayılı kanun sonrasında yaşanılan değişimler ve kapatılan yerel yönetim kuruluşları irdelenmiştir. YİKOB'ların kuruluş süreci, görev ve yetkileri ile teşkilat yapısı mevzuat çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrıca Kayseri Büyükşehir Belediyesinin kırsala yaptığı yatırım faaliyetleri faaliyet raporu marifetiyle incelenmiştir. Büyükşehirlerde seçilerek göreve gelen muhtarların hangi rolleri üstlendiği, görevleri ve yetkileri değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde ise, Kayseri YİKOB incelenmiş olup, kırsal mahallere yaptığı hizmetler değerlendirilmiştir.
Çalışanların iş tatmini ve işe bağlılık düzeylerinde öğrenen liderlik davranışının rolü ve etkisi
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'deki seçilmiş örgütlerde, çalışanlar için öğrenen liderlik davranışının, iş tatmini ve işe bağlılık üzerindeki ilişkiyi ve etkiyi araştırmaktır. Rastgele örneklemli (N = 186) kesitsel bir araştırma tasarımı yapılmıştır. Araştırmada tarama modeli kullanılmıştır. Çalışma evreni olarak Ankara ilinde cam sektöründe faaliyet gösteren LİMCA DEORATİF CAM A.Ş. firmada çalışan denetmen ve denetmen yardımcılarıdır. Örneklem seçimi tesadüfi örneklem olarak seçilmiştir. Öğrenen Lider Davranış Ölçeği, İş Tatmini Ölçeği ve İşe Bağlılık Ölçeği uygulanmıştır. Denetmen ve denetmen yardımcılarının iş tatmin düzeylerine karşı tutum farklarını ortaya koymak yapılan analiz sonucunda, kadın çalışanların iş tatmin düzeylerinin erkek çalışanlara göre daha az olmasına rağmen, fark istatistiksel olarak anlamlı olmadığı, aynı şekilde işe bağlılık ve liderlik ölçeklerinde kadın ve erkek çalışanlar arasında bir farklılık bulunmamıştır. Diğer yandan denetmen ve denetmen yardımcıları grupları arasında iş tatmini, işe bağlılık ve liderlik düzeyleri arasında bir farklılık bulunmamıştır. Denetmen ve denetmen yardımcılarının lisans ve yüksek lisans mezuniyet durumlarının incelenmesinde, lisans eğitimi alanların iş tatmin, işe bağlılık ve liderlik düzeylerinin yüksek lisans göre bir farklılık bulunmamıştır. Denetmen ve denetmen yardımcılarının yaşlarına göre bir farklılık olup olmadığı incelendiğinde, iş tatmin, işe bağlılık ve öğrenen liderlik düzeylerinin 18-28 arası, 29-39 arası, 40-50 arası ve 51 ve üstü yaşları arasında herhangi bir fark çıkmamıştır. Çalıştıkları yıllara göre denetmen ve denetmen yardımcılarının iş tatmin, işe bağlılık ve liderlik düzeylerinin 0-5 yıl, 6-11 yıl, 12-17 yıl ve 18 ve üstü mesleki kıdemleri arasında herhangi bir fark bulunmamıştır. Ayrıca denetmen ve denetmen yardımcılarının öğrenen lider davranışı, iş tatmini ve işe bağlılık düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı, yüksek ve pozitif ilişkiler bulunmuştur. Diğer yandan işe bağlılık ve iş tatmini düzeylerinin öğrenen liderlik davranışından etkilendiği sonucu çıkmıştır. Çalışanların çalıştıkları işletmelere karşı olumlu tutumlar yaratmada liderlerin önemli rolünün altını çizmektedir.
Özel ceza kanunlarında silah kullanma yetkisi
İnsanlığın temel ihtiyaçları, geçmişten günümüze yeme, içme, barınma ve güvenlik ihtiyaçları olmuştur. İnsanların toplu halde yaşadığı düzen içerisinde düzenin devamlılığının sağlanması amacıyla bir yöneten ve yönetilen olgusu çerçevesinde devlet düzeni oluşturulmuştur. En ilkelinden en modernine devletin asli görevleri arasında yer alan bu düzeni sağlamak ve korumak ancak güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesi ile mümkün olmaktadır. Devlet, bu asli görevini oluşturduğu kurumlar ve kolluk kuvvetleri ile sağlamaktadır. Kamu düzeninin sağlanması adına icra ve inzibat gücü olarak görev yapan kolluk kuvvetlerinin zor ve silah kullanma yetkisi 1982 Anayasasında yer almıştır. Polise zor ve silah kullanma yetkisi veren en temel düzenleme 2559 sayılı PVSK olmakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu da kolluğa silah kullanma yetkisi veren özel ceza kanunları arasında yer alır. Ancak bu kanunlarda kolluğa verilen zor ve silah kullanma yetkileri incelendiğinde kanunlar arasında bir birliktelik bulunmamakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2006 tarihli Ek Madde 2'de yer alan kolluğun silah kullanma yetkisine yapılan düzenleme demokratik hukuk devletinin temel ilkeleri arasında yer alan insan haklarına saygılı devlet düzenine aykırı nitelik taşımaktadır. Kolluğa verilen silah kullanma yetkisinin görevlilerce son çare olarak düşünülmesi, kolluğun herhangi bir direnişle karşılaşması halinde bu direnişi kırmak adına zor kullanmanın aşamalarını iyi bilerek pratikte uygulayabileceği bir düzenin varlığı şarttır. Anahtar Kelimeler: Kolluk, Zor ve Silah Kullanma Yetkisi, İnsan Hakları, Ölçülülük ve Orantılılık, Terörle Mücadele Kanunu
Türkiye'de yeni cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi: Başkanlık, yarı başkanlık ve parlamenter sistem üzerine karşılaştırmalı bir analiz
Bu çalışmada Türkiye siyasal gündeminde önemli bir konumda bulunan başkanlık sistemine geçiş süreci ele alınmaktadır. Bu nedenle teorik düzeyde hükümet sistemleri ele alınmış ve bu sistemler arası farklılıklara vurgu yapılmıştır. Demokratik hükümet sistemleri açıklanmıştır. Kuvvetler ayrılığına dayanan bu sistemler parlamenter sistem, yarı başkanlık sistemi ve başkanlık sistemi olarak sınıflandırılmaktadır. Bu sistemlerin her ülkede uygulanış şekli değişebilmektedir. Bu çalışmada parlamenter sistem için İngiltere, yarı başkanlık sistemi için Fransa ve başkanlık sistemi için Amerika Birleşik Devletleri örnek olarak ele alınmıştır. Türkiye'de 16 Nisan 2017 tarihinde anayasa değişikliğini içeren referandum kabul edilerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmiştir. Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte parlamenter sistem uygulamalarının ortaya çıkardığı siyasi krizlerin engellenmesi hedeflenmektedir. Bu çalışmada, Türkiye'nin kuruluşundan günümüze uyguladığı hükümet sistemleri incelenmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş süreci ele alınmıştır. Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerine yapılan olumlu ve olumsuz görüşler bulunmaktadır. Çalışmada bu görüşlere yer verilmiştir. Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçiş sürecinde aksaklıklar ortaya çıkabilecektir. Nitekim Türkiye'de parlamenter sistemin uygulandığı dönemde de önemli sorunlar yaşanmıştır. Türkiye için önemli olan, tartışma ortamının sağlıklı bir şekilde işletilerek sistemin eksikliklerinin giderilmesidir. Çalışmanın sonucunda Türkiye'nin öncelikleri ele alınmış ve uygulanan hükümet sisteminin yanı sıra yargı bağımsızlığı, siyasi partilerin yapıları, seçim sistemi gibi konuların geliştirilmesi gerektiğine vurgu yapılmıştır. Siyasi istikrar ülkeler için önemlidir. Siyasi istikrar beraberinde iktisadi ve sosyal gelişmeyi getirecektir. Bu nedenle Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin aksaklıklarının ve siyasal kültüre yönelik öğelerinin geliştirilmesi gerektiğine değinilmiştir.
Göç olgusu, sığınmacılar ve insan hakları
Dünya tarihi ile beraber var olup gelen göç olgusunun, her dönemde farklı neden ve yöntemlerle gerçekleştiği görülmektedir. Çağımızda da bireylerin daha konforlu bir hayat arzusu, savaş, çatışma ve baskıların artması sonucunda insanların göç etme isteği artmıştır, artmaya da devam edecek eğilimindedir. Göçün düzensiz halini yansıtan sığınma hareketleri de işte böyle bir ortamda gerçekleşmektedir. Son yıllarda dünya genelinde karşılaşılan sığınma göçleri ve bu insanların yaşadığı hak ihlalleri, sığınma hareketlerini öncelikli ilgilenilmesi gereken ciddi bir sorun haline getirmiştir. Suriye, Afganistan ve Irak gibi ülkelerde çıkan savaş ve çatışmalardan kaçan milyonlarca insan sığınmak için Avrupa ve diğer gelişmiş ülkeleri seçmektedir. Seçmiş oldukları hedef ülkelere ulaşmak için çıktıkları bu göç yolculuğunda hayatlarını bile tehlikeye atacak şekilde zorluklarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Sığınma hareketlerinin yoğunlaşması ve bazı ülkelerin sığınmacılara yönelik uygulamaları tüm dünyanın dikkatini bu konuya yöneltmiştir. Göçün düzensiz halini temsil eden sığınmacılar bu süreçte çok sayıda hak ihlalleriyle karşı karşıya gelmektedir. Halbuki sadece sığınacak bir yer arayan bu insanlar da saygı duyulması gereken bazı haklara sahiptirler. Bu sebeple sığınma ve insan hakları arasında önemli bir bağlantı vardır. Bu tezin amacı, yoğun sığınma hareketlerinin sonuçlarından birisi olan sığınma süreçlerinde sığınmacıların karşı karşıya kaldığı insan hakkı ihlallerini güncel örneklerle açıklamaktır. Araştırmada, zorunlu bir şekilde ve genellikle de düzensiz olarak göç eden sığınmacıların gerekçelerini anlamak için göç olgusu etraflıca ortaya konulmuştur. Ayrıca, göçmen, sığınmacı ve mültecilerin Dünya'da ve Türkiye'deki güncel durumuna istatistiki verilerle mercek tutmak suretiyle sorunun ciddiyetini ortaya koymak ve bu yoğun göçlere maruz kalan toplumların karşılaşabilecekleri daha büyük problemlere ışık tutmak amaçlardan birisidir. Sorunun boyutunun ciddi bir hal alması ve giderek büyümesi durumunun herkesçe kabul görmesi hak ihlalleri yapılmasına gerekçe oluşturulamaz. Bu kadar çok insanın yollara düşerek sığınma araması, başta kendileri için yıpratıcı ve zor bir süreçtir. Diğer taraftan sığınmacıların etkide bulundukları ülke ve insanların hayatlarındaki değişimin boyutu da ciddi bir sorundur. Bu noktada her iki durumun da varlığını kabul etmek, sorunun çözülmesi için ilk adımdır. Bu anlamda sığınacak bir yer bulmak için ülkesini terk eden bu insanların durumu, sadece Türkiye gibi ciddi sayıda mülteci yükü taşıyan, belli başlı ülkelerin değil tüm Dünya'nın sorumluluğudur. Ne kadar çok sığınma göçü olursa olsun hak ihlallerinin önüne geçmenin mümkün olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte sığınmacı ve mültecilerin etkide bulunduğu toplumların, bu sığınma hareketlerinden dolayı zarar görmemesi de hayati önem taşımaktadır. Bu nedenlerle, uluslararası arenada atılması gereken adımların atılması ve düzenlemelerin zaman geçirilmeden yapılmasıyla, insan hakkı ihlallerinin ve ülkelerin olumsuz etkilenmesinin önüne geçileceği değerlendirilmektedir.
Büyükşehirlerdeki kaymakamlar ile diğer illerdeki kaymakamların görev ve yetkilerinin karşılaştırılması
Bu tez çalışmasının temel amacı, Türkiye'nin mülki idare sistemi içerisinde kritik bir rol oynayan kaymakamların görev ve yetkilerinin ve bunların uygulamasının büyükşehir statüsündeki iller ile büyükşehir olmayan illerde nasıl farklılık gösterdiğini analiz etmektir. Mülki idare amirliği mesleği, Türkiye'nin idari yapısında devletin taşradaki temsilini sağlama, kamu hizmetlerinin etkin sunumunu gerçekleştirme ve merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki koordinasyonu sağlama açısından son derece önemli bir konum işgal eder. Bu bağlamda, büyükşehir uygulaması ile birlikte kaymakamların görev tanımları ve pratikteki uygulamaları arasında ortaya çıkan farklılıkların incelenmesi, kamu yönetimi açısından dikkat çekici bir araştırma alanı sunmaktadır. Çalışmada literatür taraması ve alan araştırması kapsamında mülki idarenin yapısı, merkezi yönetimin işleyişi ve büyükşehir sistemine dair bilgiler sunulmuştur. Tezin birinci bölümünde, Türkiye'de merkezden yönetim sisteminin temel özellikleri, sağladığı avantajlar ve sakıncaları ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Ayrıca mülki idare sisteminin temel yapısı ve işleyişine değinilmiştir. İkinci bölümde, büyükşehir ve il belediyelerinin tarihsel gelişimi, teşkilat yapıları ve idari fonksiyonları incelenmiştir. Üçüncü bölümde, 6360 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte mülki idarede meydana gelen değişiklikler ve bu yasal düzenlemenin kaymakamlık kurumu üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Alan araştırmasını içeren dördüncü bölümde ise büyükşehirlerde ve büyükşehir olmayan illerde görev yapmış veya hâlihazırda görev yapmakta olan dört kaymakamla gerçekleştirilen çevrim içi görüşmeler analiz edilmiştir. Bu görüşmelerde, kaymakamların görev alanlarına ilişkin deneyimleri, gözlemledikleri farklılıklar ve uygulamada ortaya çıkan durumlar hakkında bilgi alınarak nitel veri toplanmıştır. 6360 sayılı Kanun ile birlikte bazı illerin büyükşehir statüsüne geçmesi sonucunda bu illerdeki köyler ile il özel idareleri kaldırılmıştır ve bu durum, yerel idare yapısında önemli değişikliklere yol açmıştır. Bu değişiklikle birlikte köylerin mahalleye dönüştürülmesi sonucunda, kaymakamların yerel düzeydeki yetki ve sorumlulukları da önemli ölçüde yeniden şekillenmiştir. Artık kaymakamlar, geçmişte köyler üzerinde sahip oldukları yetkilerinin önemli bir kısmını kaybetmiş ve daha çok asayiş ve güvenlik gibi devletin temel görev alanlarına yönelmişlerdir. Ancak, mahalle statüsüne dönüşen bu yerleşim birimlerinde kaymakamların, tıpkı köylerde olduğu gibi, yerel yönetimle ilgili konularda daha etkin bir rol üstlenebilmeleri için yetkilerinin artırılması gerektiği düşünülmektedir. Bu şekilde, yerel kamu hizmetlerinin daha etkin, hızlı ve vatandaş odaklı bir biçimde sunulması mümkün hale gelebilecektir. Görüşme yapılan kaymakamlar, büyükşehir statüsündeki ilçelerde görev tanımlarının daha çok güvenlik, koordinasyon ve denetimle sınırlı kaldığını; yerel hizmetlerin planlanması ve sunumunda ise büyükşehir belediyesinin ağırlıklı bir rol oynadığını belirtmiştir. Buna karşın büyükşehir olmayan illerde, kaymakamların hem ilçe özel idaresi hem de köy tüzel kişilikleri aracılığıyla daha aktif ve kapsayıcı bir yönetim fonksiyonu üstlendikleri gözlemlenmiştir. Bazı kaymakamlar, büyükşehir sisteminde mahalleye dönüşen eski köylerde ciddi hizmet boşlukları yaşandığını, muhtarların yetkilerinin sembolik hâle geldiğini ve bu durumun vatandaş memnuniyetini olumsuz etkilediğini ifade etmiştir. Bu bağlamda, kaymakamların bu mahallelerde daha etkin rol alabilmesi için idari ve mali açıdan bazı yetkilerle donatılmaları gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, büyükşehir sisteminde görev yapan kaymakamlar, merkezi idarenin temsilcisi olarak büyükşehir belediyesi ile ilişkilerde zaman zaman yetki karmaşası ve sorumluluk çatışması yaşandığını aktarmıştır. Bu durumun ise hizmetlerin koordinasyonunu zorlaştırdığı belirtilmiştir. Buna karşın büyükşehir dışındaki ilçelerde görev yapan kaymakamlar, daha net ve işlevsel bir idari yapı içinde bulunduklarını ve yerel hizmetlerin planlanması, kırsal alanlara hizmet ulaştırılması gibi konularda daha doğrudan müdahil olabildiklerini dile getirmiştir. Elde edilen bulgular, Türkiye'nin büyükşehirleşme sürecinde mülki idare amirlerinin rolünün yeniden tanımlanması ve özellikle kırsal yerleşimlerde kamu hizmetlerinin etkinliğini artırmaya yönelik yapısal düzenlemelerin gerekliliğine işaret etmektedir.
Suç ve kentleşme ilişkisi bağlamında suçlulukla mücadele Tokat ve Erbaa örneği
Toplumlarda huzur ve güvenin sağlanması adına devlet mekanizmasının en önemli görevi suç ve suçlulukla mücadeledir. Günümüzde mevcut yasal düzenlemeler kapsamında suçla mücadele konusunda yetkili ve görevli birimler kolluk görevlileri ile adli mercilerdir. Geçmişten bu yana suçla mücadele kapsamında bir çok teori ve çalışma ortaya koyulsa da suçun çok yönlü ve dinamik yapısı bu çalışmaların güncellenmesini gerektirmektedir. Bu noktada bir yerel yönetim birimi olan belediyelerin de kanuni düzenlemelerle suçla etkin mücadelede aktif bir özne konumuna getirilmesi gerekmektedir. Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan kentleşme hareketleri ile bireylerin şehir merkezlerinde toplanma eğilimi, toplu yaşamanın doğası gereği suç oluşmasına elverişli ortamların doğmasına neden olmuştur. Şehir merkezlerinde artan bu yoğunlaşma ile kamu düzenin etkin sağlanması için güvenli kentler kurulmaya çalışılmıştır. Günümüzde artan teknolojik gelişmeler ve toplumsal problemlerle birlikte suç icrasının geçmişe nazaran çok daha yoğun ve kolay gerçekleştirilmesi belediyelere bu anlamda kolluk birimlerine destek olma zorunluluğunu doğurmuştur. Belediyeler tarafından kent sakinlerine sunulan sosyal hizmetlerin yanı sıra hem bu sosyal hizmetlerin devamının muhafazası hem de kentsel huzurun kalıcı tesis edilmesi açısından kolluk kuvvetlerine suçla mücadele eksenin de destek olunmalıdır. Bu çalışmada Tokat ve Erbaa belediyelerine, bölge bölge artan suç oranlarına dikkat çekilerek gerçekleştirilmesi gereken kentleşme adımları kapsamında açıklamalar yapılmıştır. Suçla etkin mücadelede atılması gereken üç adım irdelenerek, öncelikle suça ve suçluluğa neden olan unsurların tespiti için yapılacak çalışmalar, tespit edilecek olgulara karşı gerçekleştirmesi gereken faaliyetler ve son olarak suçun tekrarlanmaması adına alınabilecek kalıcı önlemlere değinilmeye çalışılmıştır.
Türk fikir hayatında milliyetçi muhafazakar kadın figürü: Ayşe Dergisi, Emine Işınsu ve Samiha Ayverdi
Bu araştırmada, Türk fikir hayatında milliyetçi-muhafazakâr düşüncenin önemli temsilcilerinden Samiha Ayverdi ve Emine Işınsu'nun, milliyetçi-muhafazakâr fikirlerinin eserlerine yansımalarının analiz edilmesi, çalışmanın temel kaynaklarından olan Ayşe dergisinde milliyetçi-muhafazakâr söylemler ve bu düşünce doğrultusunda kadın figürünün nasıl tanımlandığının ve toplumdaki rolünün nasıl şekillendiğinin ortaya konması amaçlanmaktadır. Çalışmada bu iki örnek kadın temsilci özelinde, milliyetçi-muhafazakâr kadının toplumsal, entelektüel ve ahlaki rolünü nasıl tanımladıklarının ve yansıttıklarının analiz edilmesi hedeflenmiştir. Bu bağlamda çalışma, dönemlerini çok iyi tanıyıp analiz eden bu iki yazarın sahip oldukları milliyetçi-muhafazakâr anlayışla kaleme aldıkları eserler doğrultusunda Türk kadınının bakış açısını anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktadır. Nitel bir araştırma yönetimine dayalı olan bu çalışmanın birinci bölümde kavramsal çerçeve verilerek araştırmanın temelini oluşturan ideoloji, modernleşme, muhafazakarlık, milliyetçilik gibi kavramlar ele alınarak çalışmanın kuramsal arka planı oluşturulmuştur. İkinci bölümde, Türk fikir geleneğinde milliyetçilik ve muhafazakarlığın tarihsel arka planı ele alınmış akabinde hem ideolojik hem de kültürel temeller üzerine şekillenmiş olan; din, aile, gelenek, millet gibi kavramların harmanlanması sonucunda ortaya çıkan milliyetçi- muhafazakâr kadın kimliğinin temellerine değinilmiştir. Yine bu bölümde, Türkiye'de kadın dergilerinin kısa tarihinden bahsedilerek, Ayşe dergisi ve dergide yer alan muhafazakâr-milliyetçi söylem analizi yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise; Milliyetçi-muhafazakâr fikriyatın ön kabulleri doğrultusunda Emine Işınsu ve Samiha Ayverdi'nin eserleri incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise tezin genel bir değerlendirilmesi yapılarak; Ayşe dergisi ile Türk düşünce tarihi ve edebiyat alanlarında milliyetçi-muhafazakâr söylemin önemli kadın temsilcilerinden Samiha Ayverdi ve Emine Işınsu'nun eserlerinin gelecekteki araştırmalara olası katkıları için önerilerde bulunulmuştur. Bu çalışma, milliyetçi muhafazakâr fikriyatın 20. Yy. Türkiye'sinde Ayşe dergisi, Samiha Ayverdi ve Emine Işınsu'nun eserleri aracılığıyla tarihsel, kültürel ve manevi değerler çerçevesinde yeniden üretildiğini ve bu fikri yapının süreli yayınlar ile edebi eserler üzerinden sistematik bir şekilde temsil edildiğini ortaya koymuştur.
Büyükşehir belediyelerinde dönüşümün kırsal mahalle kavramı bağlamında değerlendirilmesi: Manisa örneği
Türkiye'de yerel yönetim sistemi bakımından geçmişten bu yana köklü değişimler yaşanmıştır. Bu değişimler arasında 2012 senesinde kabul edildikten sonra 2014 yılında yürürlüğe girmiş olan 6360 sayılı Kanun bulunmaktadır. Bu kanun aracılığıyla büyükşehir belediyesi uygulaması geniş bir kapsama geçmiştir. Bundan dolayı il özel idareleri kaldırılmış, köy ile belde belediyeleri mahalle statüsüne alınmış ve büyükşehir belediyelerinin kapsamı içerisine dâhil edilmiştir. Bu köklü değişikliklerin amacı, kamu hizmetlerinin merkezi bir şekilde planlanmasını ve kırsal ile kentsel yerleşimler arasında yönetimde bütünlüğünü sağlamaktır. Fakat uygulama sürecinde hem kırsal yerleşimlerin mekânsal, toplumsal ve ekonomik özelliklerine yeterli düzeyde dikkat edilmediğinden eleştirilere maruz kalmıştır. Bu çalışmanın amacı, 6360 sayılı Kanun ile kırsal yerleşimlerin mahalle statüsüne dönüşmesinden sonra kamu hizmetlerine erişim, kırsal kimlik algısı ve büyükşehir belediyesi sistemine yönelik yönetsel tutumlar gibi konuların Manisa ilinde incelemektir. Nicel araştırma yöntemi kullanılmış olan bu çalışma için kırsal mahallelerde görevini sürdüren muhtarlardan yapılandırılmış anketler aracılığıyla veriler elde edilmiştir. Elde edilen verilerin analizi, iki ana hipotez ile on altı alt hipotez çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bulguları, kırsal mahallelerin fiziki, demografik ve ekonomik özelliklerinin kamu hizmeti memnuniyeti ile kırsal mahalle statüsüne yönelik taleplerle ilişkili olduğunu açıklamaktadır. Özellikle merkeze yakın olmayan, tarım ve hayvancılıkla hayatını idame ettiren mahallelerdeki yerel halkın hizmet erişimi daha düşük düzeyde olmaktadır. Bundan dolayı kırsal kimliğin korunması adına istekler daha güçlü ifade edilmektedir. Aynı zamanda kamu hizmetlerinin yetmediği mahallelerde büyükşehir sistemine yönelik memnuniyet de azalmaktadır. Kırsal mahalleleşme süreci, yerel düzeyde hizmet sunumunda dengesizliklerin, yönetsel aidiyet sorunlarının ve kırsal kimliğin zayıflamasının sebebi olduğu görülmektedir. Bundan dolayı kırsal mahalle statüsünü yeniden tanımlamak, yerel ihtiyaçlara duyarlı hizmet planlanmasını yapmak ve kırsal temsiliyeti güçlendirmek için öneriler geliştirilmiştir.
Kent kimliği ve marka kentler; Manisa örneği
Bu çalışmanın amacı, Manisa'nın kent markalaşması çerçevesinde kent kimliğini oluşturan temel unsurların belirlenmesi ve Manisa'nın marka şehir olmasının sağlayabileceği toplumsal ve kültürel faydaların değerlendirilmesidir. Çalışmada nicel araştırma yöntemi benimsenmiş ve Manisa'daki üniversitelerde öğrenim gören 564 öğrenciden anket yoluyla veri toplanmıştır. Sonuçlar, öğrencilerin Manisa hakkındaki algılarının şehre gelmeden önce genellikle nötr veya sınırlı bilgi düzeyinde olduğunu; ancak şehirdeki deneyimlerinin bu algıları özellikle sosyalleşme, kültürel hoşgörü ve zaman yönetimi gibi kişisel ve sosyal gelişim alanlarında olumlu yönde geliştirdiğini göstermektedir. Ayrıca Manisa, öğrencilerin farklı siyasi görüşlerine, dini inançlarına ve değer sistemlerine saygı duyan destekleyici bir ortam sunarak kişisel özgürlük ve kapsayıcılığı teşvik etmektedir. Şehir, öğrencilerin kariyer hedeflerinde doğrudan belirleyici olmasa da ekonomik planlama ve kişisel gelişimlerine olumlu katkılarda bulunmaktadır. Bu bulgular, üniversite öğrencilerinin kent deneyimlerinin Manisa'nın markalaşma stratejilerine dahil edilmesinin önemini vurgulamaktadır. Manisa'nın marka şehir olarak rekabet edebilmesi için temel hizmetlerin ötesinde sosyal katılımı, kültürel görünürlüğü ve gençlerin yerel dinamiklere uyum sağlanmasının desteklemesi gerekmektedir.
Tarihsel süreçte Türk köy yapılanması ve 442 sayılı Köy Kanunu
Türk toplumu İslam öncesi dönemden başlayarak konargöçer ve yerleşik şekillerde hayatını sürdürmüş, bu tarihsel gelişim günümüzde var olan köy ve şehir hayatımıza değin sürmüştür. Türkiye'de gelişmekte olan şehirlerin kanuni düzenlemelere olan ihtiyaçları çeşitli dönemlerde çıkarılan ve güncellenen kanunlarla giderilmeye çalışılırken, köye yönelik mevzuatın geliştirilmesi şehirle ilgili mevzuatları oldukça geriden izlemiştir. Öyle ki bugün yürürlükte olan 442 Sayılı Köy Kanunu 1924 yılında yürürlüğe girmiş ve çok küçük çaplı bazı kısımlar hariç değişikliğe uğramadan günümüze değin varlığını sürdürmüştür. İşbu çalışma bu kanunun doğduğu sosyal ve ekonomik zemini Türk toplumunun yerleşik hayata geçişi ve bunu sürdürmesi süreçleri bağlamından araştırırken diğer yandan kanunun günümüz köy hayatının ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebildiğini incelemektedir. Bu bağlamda tarihsel süreçte İslam öncesi Türk toplumlarından başlayarak kırsal hayat incelenmiş, özellikle Selçuklu ve Osmanlı Devletleri ile birlikte Anadolu'nun iskânı sürecinde köylerin oluşum ve gelişim esasları ortaya konmaya çalışılmış, Osmanlı Devleti'nin modernleşme döneminde ortaya çıkan yeni kanun mevzuatlar ele alınmış ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti'nin 1924 yılında yürürlüğe soktuğu 442 sayılı Köy Kanununun yasalaşma süreci ilgili bilgi ve belgeler ışığında incelenmiştir. Ayrıca ilgili kanunun günümüzdeki uygulanabilirlik durumunun ne derecede kısıtlı olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır.
Türkiye'de öğrenim gören yabancı öğrencilerin Türk siyasetine ilişkin görüşlerinin incelenmesi
Bu çalışmada Türkiye'de öğrenim gören yabancı öğrencilerin siyasal sistem algılarını, siyasal tutumlarını ve siyasal okuryazarlık düzeylerinin incelemesi amaçlanmıştır. Nicel desende yürütülen çalışmada 407 uluslararası öğrenciden anket yöntemiyle toplanmıştır. Çalışmada siyasal kültür, siyasal sistem ve siyasal okuryazarlık değişkenlerinin siyasal tutum üzerindeki etkileri değerlendirilmiş; uluslararası öğrencilerin siyaseti takip ettikleri mecralar, siyasal aktörleri izleme biçimleri ve Türkiye'de bulunma sürelerinin siyasal farkındalıkla ilişkisi incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, uluslararası öğrencilerin Türkiye'deki siyasal sistemi genel olarak olumlu değerlendirdiklerini ve siyaseti toplumsal yaşamın işleyişinde temel bir unsur olarak gördüklerini göstermektedir. Siyasal kültür düzeyi arttıkça siyasal tutumların daha demokratik, katılımcı ve rasyonel bir çerçevede biçimlendiği anlaşılmaktadır. Siyasal okuryazarlık becerisi yüksek öğrenciler, siyasal olayları daha eleştirel yorumlamakta ve karar süreçlerini daha bilinçli biçimde değerlendirmektedir. Ayrıca, siyasal bilgiyi dijital mecralardan edinen öğrencilerin farkındalık düzeyleri, geleneksel kaynakları kullananlara göre daha yüksektir. Türkiye'de daha uzun süre yaşayan öğrencilerde siyasal sisteme yönelik güvenin ve siyasal katılım isteğinin anlamlı biçimde arttığı gözlemlenmiştir. Bulgular, siyasal farkındalığın yalnızca bilgiye erişimle değil, kültürel deneyim ve sosyal etkileşim yoluyla geliştiğini ortaya koymuştur.
Entegrasyon teorileri çerçevesinde Türk devletleri teşkilatının siyasi ve ekonomik açıdan incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) bölgesel entegrasyon sürecini siyasal, ekonomik ve kurumsal boyutlarıyla incelemek ve gelecekteki entegrasyon potansiyelini değerlendirmektir. Çalışmada, TDT'nin tarihsel gelişimi, kurumsal yapısı ve temel politika alanları bölgesel entegrasyon teorileri çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kapsamda Türk Dünyası 2040 Vizyon Belgesi, TDT'nin resmî dokümanları, ulusal ve uluslararası raporlar ile akademik çalışmalar incelenmiştir. Araştırma kapsamında üye devletlerin ekonomik yapıları, Orta Koridor ve Zengezur Koridoru gibi ulaştırma projeleri ile Türk Yatırım Fonu'nun bölgesel entegrasyona katkıları değerlendirilmiştir. Ayrıca Rusya, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve İran gibi küresel ve bölgesel aktörlerin TDT entegrasyonuna yönelik yaklaşımları analiz edilmiştir. Bulgular, TDT'nin kültürel iş birliği temelli bir yapıdan ekonomik ve stratejik iş birliğini önceleyen daha kurumsallaşmış bir bölgesel organizasyona dönüşme sürecinde olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte ekonomik farklılıklar, jeopolitik rekabet ve kurumsal sınırlılıkların entegrasyon sürecini zorlaştırdığı belirlenmiştir. Sonuç olarak TDT'nin Avrasya'da önemli bir entegrasyon potansiyeline sahip olduğu, ancak bu potansiyelin hayata geçirilebilmesi için ekonomik ve kurumsal iş birliğinin daha da güçlendirilmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
1990’lardan günümüze OECD raporlarında İsviçre’de göçün güvenlikleştirilmesi
Soğuk Savaş sonrası dönemde başlayan Balkan Savaşları ve ardından gelen Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemesi gibi küresel gelişmeler, dünyada birtakım değişimleri beraberinde getirmiştir. Bu değişimlerden birisi de göç olmuştur. Düzenli ve düzensiz olarak göçün meydana gelmesi hem ülkelerin kendi içindeki dengelerini hem de ülkeler arasındaki ilişkilerin şekillenmesini sağlamıştır. Bu düzenli ve düzensiz göçlerin gözlemlendiği ülkelerden olan İsviçre, kendisine yönelik göç akışlardan önemli ölçüde etkilenmiştir. İlk olarak, 1990'lar ve 2000'lerin başında Balkan ülkelerinden gelen sığınmacı ve iş gücü göçü, ülkenin göç politikalarının yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur. Yıllar itibariye değişen politikalar ve alınan kararlar İsviçre’nin de dahil olduğu bir coğrafyada göç süreçlerinde önemli rol oynamıştır. Bu durum, İsviçre’de geniş bir hikâyeyi bünyesinde barındırmaktadır. Bu kapsamda, bu çalışma, 1990’lardan itibaren İsviçre’nin göçmenlik politikalarındaki değişimlerin nasıl olduğunu; yasal düzenlemeler, kurumsal dönüşümler, siyasi ve toplumsal aktörlerin tutumları ve etkileri bağlamında dönemsel olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, ana kaynak olarak OECD tarafından 1997 yılından itibaren yayımlanmaya başlayan göç raporları bulunmaktadır. Araştırmada güvenlikleştirme kuramı temel alınarak, tematik ve içerik analizi yöntemiyle söylemlerin güvenlikleştirme süreçlerinin tespiti bulunmaktadır. Analiz yapılırken MAXQDA analiz programı kullanılmıştır. Analizlerde üstten başlayarak altta doğru önce “Ana Kategori” sonra “Kategori” daha sonra “Alt Kategori” ondan sonra “Kod” en sonda ise “Alt Kod” şeklinde bir hiyerarşik yapı oluşturulmuştur.
Türkiye'de Suriyeli sığınmacı çocukların sosyo-kültürel uyum düzeylerinin tespiti ve geliştirilmesine yönelik sosyal politikalar önerileri Kırşehir örneği
2011 Arap Baharı'ndan bu yana, yaşanan iç savaşlar, çatışmalar, şiddet ve bunların getirdiği ekonomik yoksunluk vs gibi sebepler, yeni bir yaşam umuduyla etkilenen kitleler Türkiye'yi dünyanın en fazla göçmen kabul eden ülkesi haline getirmiştir. Resmi rakamlara göre 3,5 milyondan daha fazla göçmen barındıran ülkemizde göçe bağlı yüzlerce sorunu çözmek zorunda kalan yetkililer her krizde en kırılgan gruplar olarak karşımıza çıkan dolayısıyla en çok etkilenen kadınlar ve çocukları ayrıca yönetmek ve analiz etmek zorunda kalmışlardır. Sığınmacı çocukların göç sürecinde maruz kaldıkları insani olmayan koşullar tüm dünya tarafından bilinse de bu sorunlara yeterli düzeyde müdahale edilememesi çocuklar üzerinde telafisi güç kalıcı izler oluşmasına neden olmaktadır. Araştırmanın temelini oluşturan veriler 2021 yılında, Kırşehir İlinde sığınmacı olarak yaşayan 150 Suriyeli çocuk arasından toplanmıştır ve bu çalışmada çocukların sosyokültürel uyum düzeyleri incelenmiştir. Araştırmada kişilerarası iletişim, akademik/iş performansı, kişisel ilgi alanları ve toplumsal katılım, ekolojik uyum , dil yeterliği alanları ile ilgili sorular sorulmuştur. Yapılan analiz sonucunda çıkan sonuçlar Suriyeli sığınmacı çocuklara yönelik geliştirilecek sosyal politikalara Kırşehir özelinde ve en nihayetinde Türkiye genelinde katkıda bulunması hedeflenmiştir. Elde edilen sonuçlar kısaca Kırşehir'de yaşayan Suriyeli sığınmacı çocukların sosyal uyum düzeyinin yüksek olduğunu işaret etmiştir. Çocukların farklı yaşam tarzlarına ayak uydurma ve etkinliklere katılım sağlama konusunda problem yaşamadığı verilen cevapların analizinde görülmüştür. Korelasyonel değerlendirmede ise dil yeterliliği ile ekolojik uyum ve kişisel ilişki arasında negatif yönlü uyumsuzluk olduğu görülmüştür. Bu da sosyal uyumun sağlanmasında dil öğrenmenin önemli bir ölçüt olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bütün bu veriler ışığında çalışma Suriyeli sığınmacı çocuklar için geliştirilecek sosyal politikalara alternatif çözüm önerileri ile sonlandırılmıştır.
Siyasal parti programlarında insan hakları: 26'ncı dönem TBMM örneği
İnsan hakları yüzyılı olarak ifade edilen XXI. yüzyıl aynı zamanda insan hakları ihlallerinin yüzyılıdır. Doğal hakların insan haklarına dönüşmesi ile yeniden kavranan haklar tarihsel perspektifte mücadelelerin bir kazanımı olarak ele alınmaktadır. Çevre kirliliği, teknolojik ve kimyasal silahlar, gelir eşitsizliği, yoksulluk, savaş ve terör unsurlarına bağlı olarak insan hakları içeriğinin giderek genişlemesine yol açmaktadır. Genişleyen içeriği hakların kazanımında ve korunmasında itici bir güç oluştururken ihlallerin önlenmesine ilişkin propagandist söylem üretiminde de siyasal açıdan elverişli bir zemin kurmaktadır. Bu açıdan hakkın ve ihlalinin aynı yüzyıla tekabül ettiği insan hakları olgusunun siyasal yaşamın en önemli unsurlarından biri olan siyasal partiler bakımından nasıl değerlendirildiği de önemli hale gelmektedir. Çalışmada siyasal parti programlarında ele alınan insan hakları yaklaşımlarının boyutu, parlamento pratikleri bakımından ele alınan dönemde parti tutumlarının irdelenmesine, parti hedeflerinin insan hakları kategorileri bakımından parti programlarının dönemin güncel siyasal koşulları ile uyumlulaştırılarak karşılaştırılmasına ve buna ilişkin bulgulara yer verilmiştir.
Sivil itaatsizlik bağlamında örnek eylem karşılaştırması: Adalet Yürüyüşü ve Tuz Yürüyüşü
Sivil itaatsizlik, normlardan, yasalardan ve var olan düzenden bir amaç doğrultusunda koparak, bu amaç etrafında toplanmayı kabul etmiş makul sayıda kişinin şiddetsiz bir adım atmayı planladıkları durumda amacın gerçekleştirilmesine bağlı olarak ortaya çıkacak olan hukuki ve politik sorumlulukların kabul edildiği eylem türüdür. Bu çalışma ortak adalet anlayışı etrafında toplanan kitlenin, silahsızlanmayı esas alarak gerçekleştirme yönünde eğilim gösterdiği, sivil itaatsizlik olgusuna ilişkin kavramsal çerçevenin belirlenmesi ışığında kavramın özelliklerine ilişkin elde edilen verilerin sentezlenerek örnek eylem Tuz Yürüyüşü ve Adalet Yürüyüşü'ne ilişkin bir değerlendirme sunmayı amaçlamaktadır. Elde edilen bulgular Tuz Yürüyüşü ve Adalet Yürüyüşü'nde sivil itaatsizlik olgusunun nasıl konumlandığını ve örnek eylemlerin pasif direniş modeli oluşturup oluşturmadıklarına ilişkin saptamaya katkı sağlamak adına açıklanacaktır.
Uygulamada taksirle yaralama ve öldürme suçları: Trafik kazaları
5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu "Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar" başlığı altında ulusal ve uluslararası temel haklardan biri olan taksirle yaralama suçunu düzenleyerek, kişilerin vücut dokunulmazlığını yasal olarak korunma altına almıştır. TCK'nın 22. maddesi taksirin tanımı ve devam eden fıkralarında basit ve bilinçli taksir ayrıca, TCK 21/2'de olası kast kavramları düzenlenmiştir. Trafik kazalarının sebebi olan eylemlerin taksirin bir şekli olan bilinçli taksirle mi yoksa kastın bir şekli olan olası kastla mı işlendiği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Mülga 765 sayılı TCK'da trafik kazaları genel olarak kusur oranıyla açıklanmışken günümüz yargı kararlarında artık bu eylemlerin bazılarının taksirden daha ağır istisnai bir sorumluluk olan olası kast alanına sokulmaya başlanılmıştır. Bunun sebebi hiç şüphesiz sürücülerden kaynaklı ihmaller zincirinin fazlalığı sonucunda meydana gelen trafik kazalarının artması ve bunun sonucunda ölüm sayılarındaki artış yaşanması caydırıcılık için daha ağır yeni bir derece oluşturulmasına neden olmuştur. Bu nedenle kanun koyucu ceza artırımı ve trafik kazalarını taksirden kastın bir derecesi olan olası kasta dahil etmek yoluyla caydırıcılığı sağlamakla birlikte ayrıca kazaların azaltılması bakımından sürücüler için de tehdit algısı oluşturmaya çalışmıştır. Trafik kazalarından kaynaklı ölüm ve yaralama suçunda hukuka uygun bir cezaya hükmedilmesi için her iki kavramın net bir ayrımının yapılması önem arz etmektedir. Resmi istatistiklere göre trafik kazalarının yüksek oranı ve sonuçları karşısında hem devlet hem de toplum açısından tehlikeliliğini devam ettirmektedir. Tezin amacı, bu suçta caydırıcılığın yanında taksirli suç ile olası kast konusundaki kafa karışıklığını azaltmak, kanun maddesinin daha basit ve anlaşılabilir bir şekilde ifade edilmesini sağlamak için öğreti ve uygulamada eksik olarak ifade edilen hususları incelemek, tartışmak ve çözüm önerileri sunmaktır.
Sosyolojik açıdan cezanın caydırıcılığı
Hukuk kurallarının genel amacı toplumsal düzen ve refahı sağlamaktır. Tüm hukuk sistemleri öncelikle bu amaca hizmet etmektedirler. Bu bağlamda ceza hukukunun temel işlevi toplumsal düzenin ihlal edilmesini suç olarak görmekte ve bu davranışlara karşın cezaları düzenlemek ve anlaşılır olmasını sağlamaktır. Belirli sosyal denetim mekanizmaları, tıpkı hukuk kuralları gibi toplumsal düzenin devamlılığını sağlamakta ve korumaktadır. Toplumdan bireyin beklediği sosyal fonksiyonlar ancak bu düzenin devamı ile sağlanabilmektedir. Bu düzen sayesinde bireylerin huzur ve refahından bahsedilebilir. Bu noktada hukuksal olarak önem arz eden suç ve ceza kavramlarının sosyoloji alanı içinde ne denli önemli olduğu görülmektedir. Bu açıdan yaklaşarak her iki bilim dalı açısından kavramsal çerçeve çizilmiş ve cezanın caydırıcılığı konusu hukuk ve sosyoloji penceresinden değerlendirilmiştir. Bunu yaparken ceza türleri ile ilgili farklı görüşler ele alınmıştır. Suç işleyenlerin suça yönelirken yegâne amaçlarının cezadan kaçmak olmadığını ise kuramlar kısmında açıklığa kavuşmuştur. Sonuç olarak; farklı dönemlerde cezanın caydırıcılığı ne kadar yüksek olursa olsun suçu tetikleyen unsurlar her bireyin hayatını idame ettirmesinde daha etkin ve baskın rol oynayabilmektedir. Örneğin; işsizlik parçalanmış aileden gelmek, ötekileştirilmek, suçlu bir çevreye maruz kalmak, ilgisiz geçmiş çocukluk hikâyeleri, genetik faktörler, inançsızlık, göç sonrası adaptasyon bozuklukları gibi sayılabilecek birçok faktör suçun temelini oluşturduğu düşünülmektedir. Nitekim suçluların ağır cezalandırıldığı dönemlerde dahi suçtan söz edilegelmiştir.
Türk kamu yönetiminde e-devlet uygulamaları kapsamında gelir idaresi başkanlığı projeleri
Teknolojik gelişmelerin hız kazandığı 21. yüzyılda dijitalleşmenin önemi gittikçe artmakta ve tüm alanlarda etkisini göstermektedir. Dijitalleşmenin en önemli etkilerinden biri de yönetim alanındaki yansımalarıdır. Dijitalleşme ile birlikte kamu yönetiminde e-devlet kavramı ortaya çıkmıştır. E-devlet uygulamaları, vatandaşların kamusal hizmetlere en hızlı şekilde ulaşmasına olanak sağlamaktadır. E-devlet uygulamaları ile kamusal hizmetlerin kalitesinde artış gözlemlenmiştir. Bu bağlamda dünya genelinde e-devlet hususunda büyük bir değişim ve dönüşüm meydana gelmiştir. Türkiye'de de bu süreçte e-devlet uygulamalarına verilen önem hızla artmıştır. Bu kapsamda vergi alanında e-devlet uygulamasına geçiş çalışmaları önemli bir yer tutmaktadır. Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB), e-devlet uygulamasının ülkemizdeki gelişimine destekte bulunmuş öncü kurumlar arasında yer almaktadır. Gelir İdaresi Başkanlığı Vergi Daireleri Otomasyon Projesi (VEDOP) ile başlayan e-devlet yatırımlarını günümüzde yapay zekâ, endüstri 5.0, büyük veri paylaşımı gibi teknolojik gelişmeler ile güncelleyerek paydaşlarının vergiye uyumunu artırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca GİB vergi alanında şeffaflığın sağlanması ve maliyetlerin azaltılmasını hedeflemektedir. Bu çalışmada gelir dairesi başkanlığı projeleri kapsamında e-devlet uygulamalarının Türk kamu yönetimi içindeki yeri incelenerek değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışma toplamda üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, e-devlet uygulamasının tanımı, tarihsel gelişimi, faydaları ve sorunları ile özelliklerine yer verilerek kavramsal bir çerçeve sunulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde e-devlet uygulamalarının Türkiye'deki gelişimine yer verilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise Gelir İdaresi Başkanlığı'nın yapısı ve görevleri hakkında bilgiler verilerek başkanlığın dijital vergi uygulamaları incelenmiştir. E-vergi uygulamalarının vergiye uyum açısından olumlu ve olumsuz etkilerine değinilmiş ve vergiye gönüllü uyumu etkileyen e-devlet uygulamalarındaki son gelişmelere yer verilmiştir.
Türk devlet tarihinde milliyetçilik
Etnisite, milli kimlik ve milliyetçilik konuları sosyal bilimcilerin çok tartıştıkları ancak üzerlerinde pek de uzlaşıya varamadıkları kavramlar arasındadır. Etnisite ve milli kimlik gibi kavramların geçmişi eskilere kadar gitse de millet ve milliyetçilik kavramları daha modern terimlerdir. Bu çalışmada milli kültür ve milli şuurun tarihsel arka planı incelenmiş, tarihte Türk devletlerinin kuruluş süreçlerindeki milletleşme çabaları ile devletlerin milliyetçilik konusundaki tutum ve düşünce yapıları analiz edilerek modern dönemde ortaya çıkan bu mefhumların esasen tarihsel bir sürekliliğin sonucu olduğu ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın amacı, Türk milliyetçiliğinin farklı görünümlerini, Batı'da hâkim olan milliyetçilik kuramları açısından değerlendirmek ve diğer yandan kendine has özelliklerini tespit etmektir. Bu bağlamda çalışmada temel yöntem olarak tarihsel karşılaştırma kullanılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde dünyada milli kimliklerin ortaya çıkması, etnisite ile ilgili kavramlar, millet kavramı ve farklı milliyetçilik fikirlerinin ortaya çıkması ve gelişmesi ile ilgili veriler karşılaştırmalı tarihsel yöntem ile tartışılmaktadır. İkinci bölümde Türk kimliği ve Tük milliyetçiliği, Türk milletinin kökenleri, ortaya çıkması ve gelişmesi aynı yöntemle tartışılmaktadır. Son bölümde ise Türk milliyetçiliğinin türleri, ortaya çıkışları, gelişimi ve özellikle modern bir Türk devleti olarak Türkiye'ye siyasi etkileri örneklerle ortaya konulmuştur. Çalışmanın sonucunda kaynakların bir kısmında modern döneme has bir mefhum olarak ele alınan milliyetçiliğin çıkış noktaları itibarıyla kökeninin oldukça eskilere dayandığı ve kavramın icadından önce mefhumun kendisinin var olduğu Türk milleti bağlamında tespit edilmiştir. Özellikle Türklere en eski ait siyasi metinlerde Türklerin kendilerini gerek siyasi ve gerekse de kültürel varlıklarıyla müstakil bir millet olarak gördükleri ve bu müstakil varlıklarını sürdürmek iradesinde oldukları ortaya konulmuştur. Bu bağlamda özellikle Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda daha da ivme kazanan milliyetçi uygulamaların az ya da çok benzerlerine Türk tarihinde çeşitli dönemlerinde de rastlanıldığı görülmüştür.
Postmodern evrenin politik felsefesi
İnsanlığın dünyayı anlamlandırma çabası kendi yaşadığı dönemin sorunlarını çözme çabası ile aynı anlama gelir. Bir diğer ifadeyle yaşadığımız dünyada karşılaştığımız sorunları çözme gayretimiz, aslında onu anlamlandırmak adına yaptığımız faaliyetlerin de toplamıdır. Bu sorunların yapısı her ne kadar dönemden döneme farklılık gösterse de kendi öz niteliğinde bir değişime uğramaz. Konu siyaset olunca da bu sorunun temel niteliği, anlamlandırmaya çalıştığımız dünyada siyasal ve sosyal ilişkilerimizi hangi temeller üzerine kuracağımız olur. Bu çalışmanın amacı da postmodern teorinin kavram haritasını ortaya koyup, siyasal ve toplumsal olarak kuracağımız ilişkilerin hangi temel kaygılar üzerine kurulabileceğini incelemektir. Postmodern teorinin meydan okumadığı şey yok gibidir. Alışıla gelmiş tüm epistemolojik varsayımları eleştiriyor, metodolojik uzlaşımları çürütüyor, bilgi iddialarını reddediyor, hakikatin her türlü versiyonuna karşı direniyor ve tüm ana akım politik düşünceleri kabul edilebilirliğin dışına çıkarıyordu. Postmodern düşüncenin bu konumu, yani nesnel düşünce arayışı ile olan arasındaki mesafe, nihilizme kapı aralayacağı, toplumsal olarak nesnel hareket noktalarının olmayışından kaynaklı bir kinizme ve çürümeye sebebiyet vereceği düşünülmüştür. Bu durumun tam tersi olarak, postmodern düşünce içinden neşet edecek siyasal ve toplumsal görüş nihilizm ve kinizm yerine farklılığa yönelik duyarlılığı gerekli kılacaktır. Genel geçer bir hakikatin olmadığı yerde, kavram olarak 'hakikat' yok olmaz, hakikatler çokluğu oluşur. Kimsenin hakikat tekelini elinde bulunduramadığı alanda herkesin hakikati kendi içinde biricik olur. Bunun yanında postmodern teorinin işaret ettiği gibi anlamı ortaya çıkaracak bağlamsallık içinde, her hakikat kendini var kılabilmek için farkını ortaya koyabilecek bir 'Öteki'ne ihtiyaç duyacaktır. Bir başka deyişle her 'Ben'i var eden şey bir 'Öteki' olacağı için, 'Öteki'nin olmadığı yerde 'Ben' ve bu 'Ben'in türevi olacak 'Biz' olmayacaktır. 'Ben' ile 'Öteki' arasındaki farkın kurucu unsur olduğu bir yerde var olabilmenin en temel şartı da bu farkı korumaktır. Bu nedenle postmodern siyasal teorinin politik felsefesi de 'Öteki'nin farklılığına yönelik siyasal sorumlulukta doğmaktadır.
Siyasi partilerin aday belirleme süreçlerine yönelik bir inceleme: 1983-2018 arası milletvekili genel seçimleri örneği
Tarih boyunca toplumların demokratikleşmesinde bireylerin yönetime katılma ve seçme-seçilme hakkına sahip olmaları beklenen bir durumdur. Demokrasinin vazgeçilmez öğelerinden birisi olan seçme ve seçilme hakkının kullanılması ve seçimlerin sağlıklı bir şekilde işlemesi bireylerin sadece birbirleriyle olan ilişkilerini değil aynı zamanda birey devlet ilişkisini güçlendirdiği ifade edilmektedir. Türkiye'de demokratikleşme adımlarının Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında Sened-i İttifak ile başladığı ve doğal olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu gelişmelerin bir sonucu olarak milli mücadele sonrası kurulduğu bilinmektedir. 1946 yılına kadar tek parti ile zamanın şartlarına uygun olarak yönetilen Türkiye'de iki partinin katılımı ile gerçekleştirilen 1946 seçimleri Türk demokrasisinde çok partili hayata geçişin bir başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Sonraki yıllarda yapılan 1950, 1954, 1957, 1961, 1965, 1969, 1973 ve 1977 seçimleri ile Türkiye'de çok partili hayatın gelişimi sağlanmıştır. Özellikle seçimlerin vazgeçilmez unsurlarından olan siyasi partilerin varlığı, seçimlere katılabilme koşulları ve aday belirleme süreçleri ile ilgili tartışmalar sürekli olarak Türkiye gündeminde yer almaktadır. Anayasal bir çerçevede Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve siyasi partilerin tüzükleri aday belirleme süreçlerinin temel yasal çerçevesini oluşturmaktadır. Bu konuda siyasi partilerin kamuoyu algıları da dikkate alınarak farklı yöntemler izledikleri söylenebilir. Bu noktadan hareket ederek çalışmada, Türkiye'de siyasi partilerin milletvekili seçimlerinde aday belirleme süreçlerine yönelik 1983-2018 yılları arasında gerçekleştirilen seçimlerde kullanılan aday belirleme yöntemlerinin her bir dönem itibariyle TBMM'ye girerek grup kuran siyasi partilerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada konu ile ilgili yerli ve yabancı literatür taranarak ve ayrıca ilgili döneme ait mevzuatlar, TÜİK verileri ve Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) tutanakları incelenerek nitel bir yöntem olan doküman analizi yöntemi kullanılmıştır. Çalışmada bu dönemlere ait yapılan milletvekilliği seçimlerinde siyasi partilerin kullanmış olduğu aday belirleme yöntemleri arasında bir takım benzerlik ve farklılıkların olduğu tespit edilmiştir. İlgili mevzuat gereği bu dönemde Ön seçim, Merkez Yoklaması, Teşkilat (Aday) Yoklaması ve Kontenjan Adaylığı yöntemlerinin siyasi partilerin milletvekili adaylarını tespit etme süreçlerinde kullanıldığı ortaya konulmuştur. Çalışma konusunu oluşturan dönemde yapılan milletvekili Genel Seçimlerinde, siyasi partilerin milletvekili aday belirleme yöntemleri arasında Merkez Yoklaması yöntemini diğer yöntemlere göre daha fazla tercih ettiği tespit edilmiştir. Türk demokrasinin gelişmesinde seçimlerin demokratik bir şekilde yapılmasının önemli olması ve bu birikiminin geliştirilmesi için evrensel bir değer olarak da kabul gören Ön Seçim uygulamasının yaygınlaştırılması ve gerekirse bunun bir anayasal zorunluluk haline getirilmesi önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Aday tespit yöntemleri, demokrasi, milletvekili seçimi, seçimler, TBMM.
Tek Parti Döneminde yerel yönetimler
Bu tez, yerel yönetimlerin tarihsel gelişimini küresel ve ulusal ölçekte ele alarak Türkiye'de Tek Parti Dönemi (1923-1950) yerel yönetim anlayışının siyasal, idari ve toplumsal bağlamda nasıl şekillendiğini incelemektedir. Antik Çağ'dan modern döneme kadar olan süreçte yerel yönetim biçimlerinin dönüşümü aktarılmış, Amerikan ve Fransız Devrimleri ile merkeziyetçilik ve âdem-i merkeziyetçilik arasındaki dengeye vurgu yapılmıştır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte ise özellikle Tanzimat sonrası düzenlemeler ve Meşrutiyet dönemlerindeki gelişmeler, Türkiye'deki yerel yönetim geleneğinin temellerini oluşturmuştur. Tezin odak noktası olan Tek Parti Dönemi'nde ise yerel yönetimlerin Cumhuriyet ideolojisi doğrultusunda nasıl yeniden yapılandırıldığı, merkeziyetçi yönetim anlayışının nasıl tesis edildiği ve parti-devlet bütünleşmesinin bu kurumlar üzerindeki etkisi çeşitli kanunlar, uygulamalar ve reformlar üzerinden değerlendirilmiştir. Tez, 1938 sonrası İsmet İnönü dönemine uzanarak, savaş yıllarının etkisiyle yerel yönetimlerin durumunu da incelemektedir. Anahtar Kelimeler: Yerel Yönetim, Tek Parti Dönemi, Merkeziyetçilik, Parti-Devlet, Cumhuriyet
5237 sayılı Türk Ceza Kanununda terk suçu
Hukuk kuralları ile ahlak kuralları birbiriyle sıkı bir ilişki içerisindedir. Bir toplumun ahlak kuralları gözetilmeden ceza hukuku anlamında suç tanımlarının yapılması düşünülemez. Dolayısıyla toplumca önem arz eden ahlaki değerlere aykırı hareket edilmesinin, kanun koyucu tarafından suç olarak düzenlenmesi ideal hukukun gereğidir. Bu şekilde toplum vicdanında rahatsız edici fiillerin işlenmesi önlenmek istenmekte ve bu fiiller ceza hukuku anlamında bir yaptırıma bağlanarak caydırıcılık sağlanmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen terk suçu tanımı da bu mahiyettedir. Bir ahlak kuralı olan çevremizi gözetmek, ihtiyaç sahibi yakınlarımızı korumak, ceza hukuku anlamında belirli hallerde koruma altına alınmış olmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 97. maddesinde düzenlenen terk suçu ile koruma ve gözetim yükümlülüğü altındaki mağdurun kendi haline terk edilmesi bir ceza yaptırımına bağlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için iki önemli husus dikkat çekmektedir. Birincisi mağdurun kendi haline terk edilmesidir. İkincisi ise, kendi haline terk edilen mağdurun kendini idare edemeyecek durumda olmasıdır. Şu halde, koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan bir kimsenin, bakılması için bir başkasına teslim edilmesi veya kendini idare edebilecek bir kimsenin terk edilmesi durumlarında bu suç oluşmayacaktır. Toplumun ahlaki değerlerini de koruyan bu suç tanımının uygulamada ve teoride problem arz eden hususlarına çözüm önerilerinin sunulması bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Bu konular değerlendirilirken, terk suçunun ceza hukuku anlamında bir değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Ahlak kuralları, Ceza, Koruma ve gözetim yükümlüğü, Suç, Terk
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda işkence suçu
İşkence suçu günümüz ceza hukuku literatüründe ilk olarak 1984 tarihli Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele ve Cezaya Karşı Sözleşme ile tanımlanmıştır. Bu tanım dünya ülkelerinin ceza mevzuatları bakımından kaynak norm olarak dikkate alınmış ve ulusal ceza kanunlarında bir ceza yaptırımına bağlanmıştır. İşkence suçu, özel bir yaralama suçu niteliğinde olup haksızlık muhtevası itibariyle diğer özel suç tanımlarına göre ağır olanlarındandır. Nitekim 2709 sayılı 1982 Anayasa' sının kişisel hakları düzenleyen 17. maddesinde, vücut dokunulmazlığı hakkı ifade edildikten sonra işkence ve eziyetin yasak olduğu açıkça ifade edilmiştir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ve halen yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 94. maddesiyle işkence suçu düzenlenmiştir. Düzenlenen bu tanımla, zamanaşımının öngörülmemesi ve ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suç olarak belirlenmesi, işkence suçunun haksızlık muhtevasının ağırlığını ortaya koymaktadır. Türk ceza mevzuatı açısından önem arz eden bu suç tanımının, uygulamada ve teoride problem arz eden hususlara çözüm önerileri getirmek bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Mülga 765 sayılı Kanun döneminde düzenlenen işkence suçunun tanımı ve unsurları sınırlı bir şekilde belirlenmişken; 5237 sayılı Kanun döneminde daha geniş tutulmuştur. Bunun önemli sebeplerinden biri cezada caydırıcılığın sağlanarak insan hakları ihlallerinin önünde geçmektir. Ayrıca çalışma konumuz kapsamında, işkence suçunun maddi, manevi ve hukuka aykırılık unsurları, özel görünüş şekilleri ve soruşturma-kovuşturma rejimi üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Adil yargılanma, ceza, işkence, suç, yaralama
Siyasal propaganda aracı olarak sosyal medyanın oy verme üzerindeki etkileri
Modern dünyada iletişim siyasal ve toplumsal hayatta oynadığı hayati rol itibariyle son derece önemlidir. Teknolojik gelişmelerle birlikte siyasal iletişim kanalları da değişime uğramıştır. Geleneksel medya araçlarının yerini karşılıklı etkileşime dayanan internet almıştır. Bu çalışmanın amacı, siyasal aktörlerin siyasal propagandasını gerçekleştirirken kitlelere ulaşmada kullandığı yöntem ve tekniklerden hareketle, oy verme davranışı üzerindeki etkileri çözümlenmeye çalışılmıştır. Kitle iletişim araçlarının etkileri ile ilgili ortaya atılan, seçmen davranışını etkilemesi açısından "gündem belirleme" ve "suskunluk sarmalı" kuramlarından hareketle çalışmanın hipotezi açıklanmaya çalışılmıştır. Bu araştırmada, literatürde yer alan sosyal medyanın seçmen davranışı üzerindeki etkilerinin incelendiği araştırmalardan hareketle, nitel araştırmalarda bir veri analizi tekniği olarak betimsel analiz ile incelenmiştir. Bu incelemede 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı Seçimi'ndeki adayların Twitter kullanma örnek olayı üzerinden yapılan analiz sonucunda araştırmanın bulguları doğrultusunda sosyal medyanın etki alanının düşünülenden çok daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Sosyal medya kullanımı açısından adayların söylemlerinin yani gündemlerini oluşturmada öne çıkardıkları kavramlar seçimdeki etkileşimi değiştirebileceği kanısına varılmıştır. Cumhurbaşkanı adaylarının Twitter kullanımında, takipçi sayıları, takipçi sayısı artış oranları ve içerik analizinde bulunularak her bir adayın karşılaştırmalı bir şekilde sosyal medya stratejisi analiz edilmiştir.
Çocuk dostu kentler: Bursa örneği
"Çocuk Dostu Kentler: Bursa Örneği" başlıklı bu tez UNICEF'in dünya çapında başlattığı ve Türkiye'de İçişleri Bakanlığı'nın ortak olarak katıldığı, birçok ilde hayata geçirilen çocuklarla ilgili uygulamaları ele alan bir çalışmadır. Tezde Çocuk Dostu Kent, 54 maddeden oluşan BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'ndeki 4 temel madde doğrultusunda çocuk haklarının dünyada ve ülkemizdeki gelişimi örneklerle ele alınmıştır. Ülkemizde başlangıçta 2006-2010 yıllarını içeren Çocuk Dostu Kent modeli; Antalya, Bursa, Erzincan, Gaziantep, Karaman, Kayseri, Kırşehir, Konya, Sivas, Tekirdağ, Trabzon ve Uşak'tan oluşan 12 pilot ilde yürütülmüştür. Bu illerden örnek olarak; Gaziantep, Antalya, Kayseri, Tekirdağ, Trabzon ve Bursa kentlerinde bulunan kamu, özel, sivil toplum kurumları ve yerel yönetimlerin çocuk dostu kent çalışmaları literatür taraması, doküman incelemesi yapılarak ele alınmıştır. Çalışmanın özelini oluşturan Bursa kentindeki çocuk dostu kent ve çocuklarla ilgili çalışmalar, bazı kamu, özel, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetim kuruluşlarındaki uzman kişilerle görüşmeler yapılmıştır. Özellikle Çocuk Hakları Sözleşmesindeki 4 temel maddeden oluşturulan yaşama, gelişme, korunma ve katılma hakları üzerinden yarı-yapılandırılmış mülakat sorularıyla görüşme teknikleri kullanılarak elde edilen veriler değerlendirilmiştir.