
1.796
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri
Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.
Çocukluk çağı atopik dermatit hastalığının çinko düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çinko eksikliğinin atopik dermatit immünopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi ve atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeyinin hastalık şiddeti, klinik bulgular ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Ayrıca çinko eksikliğini öngörmede maliyeti düşük olan ve rutinde bakılan laboratuvar parametrelerinin kullanımının klinikte yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu-kontrol çalışmasıdır. Atopik dermatit tanısıyla izlenen 72 olgu hasta grubu olarak alındı. Benzer yaş ve cinsiyette çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde izlenen 42 olgu da kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubu ve kontrol grubundaki olguların özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri hasta dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Eritrosit içi çinko değerlerine bakabilmek için EDTA'lı tüpe kan alındı. Tüm olguların yaş ve cinsiyet verileri karşılaştırıldı. AD'li hasta grubundaki olguların eritrosit içi çinko düzeyleri ile PDW değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmaya katılan AD'li hastalardan çinko eksikliği olanlarda PDW ve WBC değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların NLR değerleri ise çinko eksikliği olmayan grupta daha yüksekti. Çalışmamızdaki olguların yaşı büyüdükçe çinko düzeyinin arttığı görüldü. Sonuç olarak çinko eksikliği sıklığının yaş ile azaldığı saptandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında İEZn seviyeleri #©karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu ancak İEZn ortalaması AD'li hasta grubunda sayısal anlamda kontrol grubuna oranla daha düşük saptandı. Sonuç olarak çinko düzeyi AD'li hastalarda daha düşük saptandığı için atopik dermatit tanısıyla izlenen olgularda bu elementi değerlendirmek faydalı olabilir. Ancak çinkonun atopik dermatit gelişimindeki ve sürecindeki rolü için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, çinko, enflamatuar belirteç
Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi
Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.
12-15 aylık çocuklarda demir eksikliğinin SİATT (Sosyal iletişim alan tarama testi) skoruna etkisinin değerlendirilmesi
Demir eksikliği ve demir eksikliği anemisi dünyada en sık görülen nutrisyonel eksiklik ve anemi nedenidir. Pek çok çalışmada demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin çocukluk döneminde büyüme ve gelişmede önemli etkilere neden olduğu bilinmektedir. Gelişmenin takibinde tarama testleri de oldukça önemlidir. Ülkemizde de pratikte kullanılmakta olan pek çok gelişim tarama testi bulunmaktadır. Demir eksikliği anemisinin, sosyal iletişim alanı değerlendirmede rol oynayan Sosyal İletişim Alan Tarama Testi'ne (SİATT) etkisi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. SİATT'ın günlük pratikte çocuklarımızın gelişimini değerlendirmede yaygınlaşıp, yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu kontrol çalışmasıdır. Demir eksikliği anemisi olan 43 olgu vaka grubu olarak alındı. 69 olgu da kontrol grubu olarak belirlendi. Vaka grubu ve kontrol grubundaki olguların 12. ay ve hasta grubunun tedavisi sonrası tüm gruplarda 15. ay da SİATT tekrarlandı. Tüm olguların demografik bilgileri ve SİATT sonuçları karşılaştırıldı. Demir eksikliği anemisi olan vaka grubunda kontrol grubuna göre 12. ay SİATT sonuçlarında bakıldığında sosyal iletişim alanda gerilik yaşandığı istatiksel açıdan anlamlı değerlendirildi (p<0,05). Vaka ve kontrol grubunun laboratuvar sonuçlarına baktığımızda hemoglobin, demir ve ferritin düzeylerinin azalmasıyla SİATT toplam puanlarının da azalması istatiksel açıdan anlamlı saptandı (p<0.05). Vaka grubu tedavi sonrası kontrol grubu ile 15. ayda tekrar değerlendirildiğinde aradaki gerilemenin azalarak benzer SİATT sonuçları elde edildiği görüldü.
Anne sütü alım süresi ve kesilme zamanını etkileyen faktörler
Anne sütü ve emzirme; sağlıklı büyüme ve gelişme, dengeli ve yeterli beslenme, psikososyal gelişim ve ekonomik boyut açısından oldukça önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tüm bebeklerin ilk 6 ay SAS ile beslenmesini, 6. aydan itibaren ise anne sütüne ek olarak besin değeri yüksek ek gıdalara başlanmasını ve en az 2 yaşına kadar anne sütü ile beslenmenin devam edilmesini önermektedir. Araştırmamız 5 yaş ve altı çocukların anneleri veya bakım verenleriyle anket uygulanan kesitsel tipte bir çalışmadır. Bu çalışma Ekim 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne başvuran 5 yaş ve altı 400 çocuk üzerinde yapıldı. Yaptığımız çalışmaya göre; sezaryen ile doğum, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı, ilk 6 ay SAS ile beslenme ve toplam anne sütü alma sürelerini olumsuz etkilemektedir. Annenin doğum öncesi emzirme eğitimi almış olması çocuklarını daha uzun süre emzirmelerini sağlamaktadır. Annenin çalışıyor olması, eğitim durumu ve anne sütü hakkındaki bilgi seviyesinin yüksek olmasının, çocuklarını ilk 6 ay SAS ile besleme ve toplam emzirme sürelerini arttırdığı saptanmıştır. Diğer çocuğunu emziren annelerin sonraki çocuklarını daha uzun süre SAS ile besledikleri; annenin kronik bir hastalığa sahip olmasının ise SAS ile beslenme süresine etki etmezken toplam anne sütü alma süresini kısalttığı saptanmıştır. Annenin sigara kullanıyor olması ve doğum sonrası duygu durum bozukluğu yaşaması ise emzirme süresi ile ilişkisiz bulunmuştur. Babanın eğitim durumu ve hane halkının toplam gelirinin yüksek olması da çocukların ilk 6 ay SAS alma ve toplam anne sütü alma süresine olumlu etki etmektedir. Sonuç olarak; çocukların anne sütü ile beslenmesi arttırmak için annelere gerekli eğitim ve desteğin verilmesi ile birlikte toplumun bu konudaki bilinç düzeyini arttıracak çalışmalar yapılmalıdır.
Süt çocuklarında ek gıdaya geçişte beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi
Tamamlayıcı besinlere ortalama 6.ayda geçilmeli, çocuğun büyümesi ile birlikte artan enerji, protein ve diğer besin ögelerini karşılayabilecek yeterlilikte olmalı, çocuğun açlık, tokluk, iştah durumunun gözetilerek bakım veren kişi ve çocuğun tercihlerine uygun olacak şekilde sunulmalıdır. Duyarlı beslenme ile bebeğin beslenmeye aktif katılımı sağlanmalıdır. Yaşamın ilk iki yılında duyarsız beslenme davranışı bebekte ileride obezite, vitamin eksiklikleri, malnütrisyon, yeme reddi gibi önemli sorunlara yol açmaktadır. Son zamanlarda popülerlik kazanan bebek liderliğinde beslenme (BLW) yöntemi ile aktif bebek katılımı ve duyarlı beslenme sağlayarak sağlıklı bebek beslenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda tamamlayıcı beslenmeye geçişte tercih edilen yöntemlerin obezite gelişimi ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Hastanemiz polikliniklerine başvuran 4 ile 24 ay arasındaki 400 hasta çalışmaya dahil edildi. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Beslenme yöntemine göre geleneksel, bebek liderliğinde beslenme ve her iki yöntemi uygulayanlar olmak üzere gruplandırıldı ve beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi yapılan anket ve anamnez verilerine bakılarak değerlendirildi. . Üç bölümden oluşan bu anket formunda, annenin ve babanın sosyodemografik özellikleri, bebeğe ait özellikler, tamamlayıcı beslenme ve bebek liderliğinde beslenmeye yönelik sorular bulunmaktaydı. Araştırma bulgularına göre bebeklerin yaş ortalamasının 14,79±4,34 (ay) olduğu belirlenmiştir. Tek başına anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 4,92±2,08 (ay), toplam anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 10,74±5,34 (ay) olduğu belirlenmiştir, ilk tercih edilen besin en çok sebze püresidir (%42,2). Katılımcıların BLW'yi duyma oranı %83,5 olduğu görüldü. Kullanılan beslenme yöntemi dağılımına bakıldığı zaman aileler; %12 oranında bebek liderliğinde beslenme (BLW), %57,5 oranında her iki yöntem ile beslenme, %30,5 oranında geleneksel beslenme yöntemini kullanmaktadır. Ek gıda verilme şekli ile doğum şekli, son ağırlık persantil, son baş çevresi persantil ve son BMI persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktur (p>0,05). Ek gıda verilme şekli ile son boy persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=14,026; p=0,029). Bu sonuçlar süt çocukluğu dönemindeki beslenme yönteminin obezite patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Son yıllarda sosyal medyada da aileler arasında yaygınlaşan BLW uygulaması konusunda bilimsel açıdan yeterli kanıt yoktur. Bu beslenme yöntemini öneri halinde sunulması geliştirilip yaygınlaştırılması için konu hakkında daha çok ve geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.
25-OH vitamin D eksikliği olan yenidoğanlarda oral vitamin D tedavi protokollerinin karşılaştırılması
Ciddi bir halk sağlığı sorunu olan D vitamini eksikliği, tüm dünyada bebekleri ve çocukları etkilemektedir. D vitamininin insan organizmasında birçok işlevi olmasına rağmen esas görevi; dolaşımda normal kalsiyum ve fosfor dengesini sağlayarak kemik sağlığının korunması ve idamesini sağlamaktır. D vitamininin iskelet sistemi dışında, diğer sistemler üzerinde de düzenleyici rolü vardır. Araştırmamız kesitsel retrospektif bir çalışmasıdır. Çalışmamızda, 25 OH vitamin D eksikliği veya yetersizliği saptanan yenidoğanlarda, üç ay boyunca rastgele yöntem ile verilen 1000 ve 1500 ünite/gün D vitamini tedavi dozlarının etkinlikleri ve sonuçları karşılaştırıldı. Gebelik haftası 32-40 olan, 80 yenidoğan çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi ve sonrasında 25 OH vitamin D, parathormon, kalsium, fosfor, alkalen fosfataz, spot idrar kalsiyum/kreatinin oranı bakıldı. Grupların demografik özellikleri ve diğer sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların %35'inde hipokalsemi, %2.5'inde hipofosfatemi, %1.3'ünde hiperfosfatemi mevcuttu. Hastalarda konvülzyon gibi semptomatik hipokalsemi bulguları görülmedi. Alkalen fosfataz yüksekliği %2.5, parathormon yüksekliği %18.8, düşüklüğü %1.3 hastada tespit edildi. Yüksek doz D vitamini tedavi grubunda, tedavi sonrası 25 OH vitamin D ortalama değeri 60.7 ng/ml, düşük doz tedavi grubunda 48.5 ng/ml saptandı. Tedavi sonrası D vitamini intoksikasyonu bulguları olan hasta yoktu. Yüksek doz grubunda tedavi sonrası üç hastada, düşük doz grubunda bir hastada asemptomatik vitamin D hipervitaminozu görüldü. Tedavi öncesi hipofosfatemi ve hipokalsemi olan hastalarda, tedavi sonrasında hipokalsemi ve hipofosfatemi görülmedi. Tedavi öncesi parathormon yüksekliği olan hastalarda, tedavi sonrası parathormon düzeyi normal bulundu. Yüksek doz D vitamini tedavisi alan grupta tedavi sonrası iki, düşük doz D vitamini alan grupta tedavi sonrası iki hastada izole hiperkalsiüri görüldü. Bu hastalarda kontrol D vitamini değerleri normal aralıklarda idi.
Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesinde menenjit tanısı ile yatan ve lomber ponksiyon yapılan hastaların biyokimyasal ve mikrobiyolojik analizlerinin retrospektif incelenmesi
Menenjit leptomeninkslerin ve subaraknoid alanın enflamasyonu ile giden bir merkezi sinir sistemi enfeksiyon hastalığıdır. Tanı testleri ve tedavi yöntemlerindeki ilerlemelere karşın halen ciddi mortalite ve morbiditeye sahiptir. Bu nedenle erken tanı koymak ve bir an evvel etkene yönelik ampirik tedaviye başlamak oldukça önemlidir. Çalışmamıza hastanemizde menenjit tanısı almış 70 hasta dahil edilmiştir. Hastaların anamnez, fizik muayene, laboratuar sonuçları ve başlanan tedavileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalarımızın çoğunluğu (%58,6) erkek ve %38,6'sı 1 yaş ve altındadır. İlkbahar ve yaz aylarında toplam başvuran hasta sayısı sonbahar kış aylarındaki başvuranlara göre daha fazladır. Hastalarımızın en sık başvuru şikayeti %84,3 ile ateştir. Meningeal irritasyon bulgusu 2 yaş ve üzerindeki hastalarda %86 oranında pozitifken bu oran 2 yaş altında %22,4 tür. Meningeal irritasyon bulgularının durumuna göre nötrofil, lenfosit ve platelet değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Meningeal irritasyon bulguları pozitif olanların nötrofil değerleri, meningeal irritasyon bulguları olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Meningeal irritasyon bulguları pozitif olanların lenfosit ve platelet değerleri, olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha düşüktür. Hastaların kan ve BOS analizleri incelendiğinde medyan değerler hemoglobin için 11,5 g/dL, lökosit için 11220/uL ,platelet için 321500/uL ,CRP için 25,9 mg/dl , ESR için 29 mm/sa , BOS glikozu için 61,2 mg/dL, BOS proteini için 37,4 mg/dl ve hücre sayısı için 100/mm3'tür. Hastalarımızın 4 tanesinde BOS kültüründe etken mikroorganizma saptanmıştır. Kültür negatif hastaların 3 tanesinde ise BOS PCR da etken patojen tespit edilmiştir. Hastalara başlanan en sık tercih edilen ampirik antimikrobiyal tedavi vankomisin ve 3.kuşak sefalosporin kombinasyonudur. Anahtar kelimeler: Menenjit, Ateş, Meningeal İrritasyon Bulguları, Beyin Omurilik Sıvısı
Çocukluk çağı obezitesi gelişiminde lipoprotein A RS10455872 gen polimorfizminin rolünün araştırılması
Çocukluk çağı obezitesi, günümüzde giderek artan ciddi bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, obez çocuklarda, diyabet, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara daha fazla oranlarda rastlanılmaktadır. Vücut ağırlığı üzerinde genetik, davranışsal, metabolik ve hormonal etkiler rol oynamaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalarda genetik faktörlerin ve polimorfizmlerin rolü artmış olup, birçok hastalığın risk faktörleri açısından değerlendirilmekte ve ileriye yönelik tedavi yaklaşımları geliştirilmektedir. Obezite çocukluk yaş grubunda polikliniklere başvurulan sık nedenlerden biri olmasına rağmen etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Genetik polimorfizmlerin obeziteye yatkınlıkta rol oynayabileceği güncel tartışma konusudur. Bu bağlamda, çocuklarda obezitenin erken tanı ve önlenmesi açısından genetik faktörlerin ve polimorfizmlerin etkisinin değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada amacımız obezite gelişiminde rolünün olabileceği düşünülen Lipoprotein (a) lokusundaki rs10455872 gen polimorfizmi ile çocukluk çağı obezitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya, herhangi bir akut veya kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 103 gönüllü obez ve 77 gönüllü sağlıklı çocuk dahil edildi. Prospektif olarak yapılan çalışma, gönüllülük esasına göre gerçekleştirildi. Çalışma esnasında, detaylı anamnez alınmasını takiben ayrıntılı fizik muayane yapıldı. Geleneksel ve yeni yöntemler kullanılarak katılımcıların antropometrik ölçümleri gerçekleştirildi. Hastaların, antropometrik ölçümleri, laboratuvar tetkikleri ve TANİTA ölçümleri kaydedildi. Obez hastalar ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 2 ayrı grup oluşturuldu. Lipoprotein (a) rs10455872 gen polimorfizmi dağılımı obez ve sağlıklı çocuklarda benzer bulunmuştur (p=0,563). Çalışmamızda obez grupta AG genotipine sahip çocukların, VKİ, bel/kalça çevresi, DONMA I, DONMA II, HOMA, vücut yağ oranı, BMR, açlık kan şekeri, insulin, HbA1c, total kolesterol, CRP, serum demir bağlama kapasitesi ve metabolik sendrom indeks değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha düşük saptandı. Obez grupta AG genotipine sahip bireylerin, baş/boyun çevresi, serum demir, ferritin, D vitamini, folat, vitamin B12, eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, MCV, MCH ve MCHC değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha yüksek saptandı. Kontrol grupta AG genotipine sahip çocukların VKİ, DONMA II, SII indeks, vücut yağ oranı, HbA1c, total kolesterol, trigliserid, LDL, AST, ALT, CRP ve metabolik sendrom indeks değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha düşük bulundu. Kontrol grupta AG genotipe sahip bireylerin HDL düzeyleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha yüksek bulundu. Metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasında normal homozigot genotipe sahip olan obez çocuklar arasında anlamlı fark bulundu. Normal homozigot genotipe sahip obez çocuklarda vücut yağ oranı arttıkça metabolik sendrom indeksinin arttığı saptandı. Metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasında heterozigot AG genotipe sahip olan obez çocuklar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Bu çalışma, AG genotipinin çocuklarda obezite açısından iyi risk faktörü olarak rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Detaylı ve geniş literatür taraması sonucunda, çocukluk çağı obezitesi etiyolojisine yönelik lipoprotein (a) rs10455872 gen polimorfiziminin daha önce çalışılmadığı tespit edilmiştir. Araştırmamız, AG genotipine sahip polimorfizmi bulunan olguların obezitede iyi risk faktörü olarak değerlendirilebileceği ve normal homozigot obez çocuklarda metabolik sendrom indeksinin vücut yağ oranı arttıkça yükseldiği, ancak heterozigot AG obez çocuklarda metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasındaki aynı ilişkinin gözlenmediği, sonuçlarını bildiren ilk özgün çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Çocukluk Çağı, Obezite, Lipoprotein A, Polimorfizm
İki yaş ve altında atopik dermatit tanısı alan çocuk olgularda hastalık şiddetini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniğinde Atopik Dermatit tanısı ile izlenen yaş ortalaması 11,3±6 ay (2-24 ay) olan 209 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %57(n=120)'si kız, %43(n=89)'ü erkekti. Hastaların cinsiyet, doğum şekli, doğum haftası, anne sütü alma süresi, formula kullanımı, ek gıda özellikleri, irritan maruziyeti (sabun kullanımı, yünlü kıyafet), terleme ile yakınma varlığı, ailenin ekonomik durumu özellikleri ve laboratuvar sonuçları AD şiddetine göre benzerdi. AD şiddeti ağır olan hastalarda 1,000-1,999 gram arasında doğum tartısında hasta sıklığı daha fazlaydı (p=0,025); ailede (p=0,004) ve annede atopi (p=0,028) öyküsü daha sıktı. Haftada 3'ten fazla banyo sıklığı öyküsü hafif şiddette AD'li hastalarda daha sıktı (p=0,028). Vücutta döküntü en sıklıkla %79,4 yüz, %78,5 yanak, %73,2 ense/boyun, %45,9 kollarda olup; kollarda, bacaklarda, sırtta, gövdede, tüm vücutta döküntü AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı (p<0,001). Eşlik eden şikayetler en sık %46,4 huzursuzluk, %21,5 diaper dermatit, %9,6 kilo alamama olup; %50,7'sinde sürekli kaşıntı mevcuttu. Kaşıntı (p<0,001), huzursuzluk (p<0,001), kilo alamama (p=0,002), gece öksürüğü (p=0,013) ağır şiddetteki AD'li hastalarda daha sıktı. Hastaların %47,4'ünde çocuk alerji polikliniğine başvuru öncesi tedavi başlanmış olup; TKS kullanımına göre fark yokken (p=0,868), nemlendirici (p<0,001) ve antihistaminik ilaçların (p<0,01) AD şiddeti orta veya ağır olan hastalarda daha sık verildiği saptandı. Hastaların %52,6'sında besin, %20'sinde çoklu besin duyarlılığı saptanmış olup; besin duyarlılığı (p<0,01) ve çoklu besin duyarlılığı (p=0,024) AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı. Hastalarda saptanan besin duyarlılıkları %43 yumurta, %20 inek sütü, %11,9 fındık, %4,8 yer fıstığı ve %1,9 ceviz ile olup; sadece yumurta duyarlılığı AD şiddeti ağır hastalarda daha sık saptandı (p<0,001). Yumurta sIgE pozitifliği, DPT'de yumurta pozitifliği AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı (p<0,05). Hastaların %87,1(n=182)'inde Total IgE yüksekliği, %27,3(n=57)'ünde periferik kanda eozinofili varlığı, %27,3(n=57)'ünde D vitamini düşüklüğü saptandı. Yumurta duyarlılığı, yumurta spesifik IgE pozitifliği, bacaklarda döküntü varlığı, huzursuzluk yakınması AD şiddeti ağır olma durumunu etkileyen parametreler olarak tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre AD şiddetini etkilen faktörlerin belirlenmesinin hasta izlemi ve hastalık seyrinde önemli olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: çocuk; atopik dermatit, SCORAD indeksi; hastalık şiddeti
Kronik spontan ürtikerli çocuk hastalarda eozinofilik katyonik protein, eozinofil peroksidaz, eozinofilik majör bazik protein düzeylerinin araştırılması
GİRİŞ: Kronik spontan ürtiker (KSÜ), patofizyolojisinde ağırlıklı olarak mast hücreleri rol oynamakla birlikte eozinofillerin ikincil efektör hücreler olarak önemli katkılar sağladığı bilinmektedir. Çalışmamızda, KSÜ'lü çocukların eozinofil granül proteinlerinin [Eozinofilik Katyonik Protein (EKP), Eozinofil Peroksidaz (EP) ve Eozinofilik Majör Bazik Protein (EMBP)] serum düzeyleri ile sağlıklı kontrollerin serum düzeyleri karşılaştırılarak eozinofillerin hastalık patogenezindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇLER VE YÖNTEM: Çalışmaya 01.08.2024-01.06.2025 tarihleri arasında Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk İmmünoloji ve Alerji Polikliniğinde KSÜ tanısı ile takip edilen çocuk hastalar ile yaş ve cinsiyeti uyumlu sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Katılımcıların klinik, demografik ve laboratuvar verileri kaydedilip; hastalık süresi, tetikleyicileri, Ürtiker Aktivite Skoru (ÜAS7) sonuçları değerlendirildi. Katılımcılardan ve sağlıklı kontrollerden alınan kan örneklerinden EKP, EP ve EMBP düzeyleri çalışıldı. İstatistiksel analizler R version 4.1.2. istatistiksel yazılım dili yardımıyla parametrik ve nonparametrik testler kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya 2–17 yaş (12.64 ± 3.82) arası KSÜ tanısı ile izlenen 74 (%55.4 kız) hasta dahil edildi. Sağlıklı kontrol olarak, yaş ortalaması 13.21±3.09 yıl olup yaşları 2–17 yıl arası değişen 70 çocuk (%55.7'si kız) dahil edildi. Hastaların %63.5'inin (n=47) temel yakınma nedeni ürtikeriken, %36.5'inde (n=27) anjioödem ve ürtikerdi. Serum EKP düzeyleri KSÜ grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). EP ve EMBP düzeyleri arasında ise anlamlı fark saptanmadı. Hastaların ÜAS7 skorları EKP, EP ve EMBP parametreleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>.05). Hastaların eozinofil düzeyi 220 ± 400 (min-max: 20–3330) olup, eozinofil ile EKP, EP ve EMBP parametreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>.05). Ayrıca; demografik özellikler, tiroid otoantikor pozitifliği ve diğer laboratuvar parametreleri ile EKP, EP ve EMBP arasında da anlamlı ilişki saptanmadı. SONUÇ: Çalışmamız EKP'nin çocuklarda KSÜ patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Bildiğimiz kadarı ile KSÜ'lü çocuklarda serum EKP, EP ve EMBP düzeylerinin birlikte değerlendirildiği çalışma bulunmaması nedeniyle bu sonuçların literatüre önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Bu sonuç, gelecekte yapılacak olan hedefe yönelik tedavi yaklaşımları için yol gösterici olabilir.
34 hafta altı invaziv solunum desteği alan prematürlerde ekstübasyon sonrası nazal yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (NHFOV) ile nazal aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon (NIPPV) yöntemlerinin klinik sonuçları ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile beyin oksijenizasyonuna etkisinin araştırılması
Bu çalışmada esas amacımız 34 hafta altı prematürelerde ekstübasyon sonrası NHFOV ve NIPPV yöntemlerinin ekstübasyon başarısı ve yeniden entübasyon oranları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İkincil amaçlarımız ise ekstübasyon sonrası beyne giden oksijen miktarının non-invaziv bir yöntem olan NIRS cihazı ile değerlendirilmesi ve NHFOV ile NIPPV uygulanan bebeklerde oluşabilecek komplikasyonların sıklığının belirlenmesidir. Ocak 2024 - Aralık 2024 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütülen bu prospektif, randomize kontrollü çalışmaya toplam 80 bebek dahil edilmiştir. Ekstübasyon sonrası ilk 72 saatte yeniden entübe olmayan hastalar başarılı ekstübasyon olarak kabul edilmiştir. Hastalar, postmenstürel (PM) 36. haftaya veya taburculuk gününe kadar takip edilmiştir. Beyin oksijenasyonunu değerlendirmek için ekstübasyon öncesi ve sonrası hastaların alnına oksimetre probu yerleştirildi ve 30 dakika boyunca her 5 dakikada bir NIRS cihazından elde edilen serebral rejyonel oksijen satürasyonu (SrSO₂) değerleri ile nabız oksimetreden alınan SpO₂ değerleri kaydedildi. Serebral dokunun fraksiyone oksijen ekstraksiyonu (SFOE) her 5 dakika için ayrı olarak hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışmada, yeniden entübasyon oranı NHFOV grubunda NIPPV grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p ≤ 0,01). Yeniden entübasyon süreleri NHFOV grubunda 27,0 saat (3,0-62,0), NIPPV grubunda ise 10,5 saat (5,0-16,0) olarak saptanmıştır (p≤0,01). NIPPV grubunda PM 36. haftada non-invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hasta sayısı daha fazlaydı. Ekstübasyon öncesi ve sonrası SpO2, serebral FOE ve serebral rSO₂ değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p ≥ 0,96). NHFOV yöntemi, invaziv solunum desteği alan prematürlerde komplikasyon sıklığını artırmadan yeniden entübasyon oranını azaltmasıyla güvenilir bir sekonder ventilasyon modu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, NIPPV yöntemine kıyasla başarılı ekstübasyon oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, PM 36. haftada anlamlı bir farkın olmaması ve beyin oksijenasyonuna etkisinin gösterilememesi nedeniyle, daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ekstübasyon başarısı, NHFOV, NIPPV, serebral oksijenasyon, NIRS.
Çocukluk çağında nefrokalsinozis saptanan hastaların klinik özelliklerinin araştırılması
Yavuz, R.G. Çocukluk çağında nefrokalsinozis saptanan hastaların klinik özelliklerinin araştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Çocukluk çağında nefrokalsinozisi olan hastaların izleminde böbrek fonksiyon durumu ve etki eden risk faktörleriyle ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır. Amacımız nefrokalsinozisi olan hastalarda hangi etiyolojik faktörün etkili olduğunu anlamak, böbrek sağkalımını ve etkileyen faktörleri incelemektir. Çalışmada Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesine Ocak 2013-Ocak 2023 tarihleri arasında başvuran, en az iki US görüntülemesinde nefrokalsinozis saptanan hastaların klinik özellikleri retrospektif olarak incelendi. 106 hastanın tanı alma yaşı 2,4 (IQR; 0,5-5,8) yıl, ortalama takip süresi 5,3±3,1 yıldı. Hastalar en sık rastlantısal (%56,6) olarak tanı aldı. En sık gözlenen US bulgusu %95,3 bilateral medüller nefrokalsinozisti. En sık risk faktörü %25,5 hiperkalsiüriydi. Son vizitte hastaların %8,5'inde nefrokalsinozis iyileşmişti, %3,8'inde bir yılda iyileşme oldu, %56'sında ise iyileşme olmadı. Son vizitte nefrokalsinozisi düzelen hastaların tanı anındaki idrar dansitesi (p=0,02), spot idrar kalsiyum/kreatinin oranı (p=0,021) ve 24 saatlik idrardaki kalsiyum/kreatinin oranı daha düşükken (p=0,031), 24 saatlik idrardaki sitrat miktarı (p=0,036) daha yüksekti. İzlemde eGFR değişimi tüm hastalarda %8,7 (±39,1) arttı, kronik böbrek hastalığı gelişenlerde %28,5 (±15,9) azaldı ve hiçbir hastada son dönem böbrek yetmezliği gelişmedi. Öyküde diüretik kullanma durumuyla eGFR değişiminde sınırda anlamlı farklılık görülürken (p=0,048), D vitamini kullanımıyla arasında farklılık saptanmadı (p=0,055). Nefrokalsinozis kronik böbrek hastalığına ilerleyebilir, nefroloji polikliniklerinde takip ve tedavisine devam edilmesi gerekir. Tanı anındaki kalsiyum atılımı ve sitrat düşüklüğü iyileşmenin belirleyicisi olabilir. Anahtar kelimeler: Nefrokalsinozis, hiperkalsiüri, hipositratüri, hiperoksalüri
Çocuklarda COVID-19 İlişkili Multisistemik Enflamatuvar Sendrom ile Hemofagositik Lenfohistiyositozun Özelliklerinin Karşılaştırılması
Tosun G.G., Çocuklarda COVID-19 İlişkili Multisistemik Enflamatuvar Sendrom ile Hemofagositik Lenfohistiyositozun Özelliklerinin Karşılaştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Çocuklarda COVID-19 ilişkili multisistemik enflamatuvar sendrom (Multisystem inflammatory syndrome in children; MIS-C) SARS-CoV-2 enfeksiyonu sonrası gelişen, genellikle hastane yatışı gerektiren dirençli ateş, çoklu organ tutulumu ve enflamatuvar belirteçlerde belirgin yükselmenin görüldüğü hayatı tehdit eden bir durumdur. Erişkin ağır COVID-19 ile benzer şekilde dolaşımda artan sitokin düzeyleri ve aşırı aktif immün yanıt nedeniyle hemofagositik lenfohistiyositoz (HLH) ile birlikte sitokin fırtınası sendromu (SFS) şemsiye tanısı altında değerlendirilmektedir. İlk olgulardan itibaren MIS-C olguları ile diğer sitokin fırtınası ile karakterize hastalıklar arasındaki birtakım benzerlik ve farklılıklar dikkatimizi çekmiş olup hastalığın patogenezini anlama, tedaviyi yönlendirme ve prognozu öngörmede bu farklıkları daha iyi anlamanın ve analiz etmenin katkısı olabileceğini düşündük. Bu amaç doğrultusunda hastanemizde tedavi ve takip edilmiş olan MIS-C ve HLH tanılı hasta gruplarını klinik ve laboratuvar bulguları ile tedavi yaklaşımları açısından karşılaştırdık. Bu çalışmada Mart 2020-Mart 2022 arasında hastanemizde takip edilen MIS-C tanılı 123 hasta ile Ocak 2013-Mart 2022 arasında takip edilen HLH tanılı 0-18 yaş arasındaki 198 hasta (26'sı primer HLH) dâhil edilmiştir. Primer HLH hastalarının ortanca tanı yaşı (0,5 yıl) hem sekonder HLH (7,5 yıl) hem de MIS-C hastalarına (8,5 yıl) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. MIS-C ve sekonder HLH tanılı hastaların tanı yaşları arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Anne-baba akrabalığı oranının primer HLH hastalarında (%65,4) MIS-C (%12,2) ve sekonder HLH hastalarına (%32,6) göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Döküntü MIS-C ve romatolojik hastalıklara sekonder gelişen HLH hastalarının (makrofaj aktivasyon sendromu; MAS) yarısından fazlasında izlenirken MAS grubu dışındaki HLH hastalarının yalnızca %19,5'inde saptanmıştır. Oral mukozal değişiklikler HLH tanılı sadece iki hastada (%1) tespit edilirken MIS-C hastalarının %52,8'inde saptanmıştır. Gastrointestinal sistem yakınmaları, MIS-C hastalarının %74,8'inde, HLH hastaların ise %30,3'ünde saptanmıştır (p<0,001). Hepatomegali veya splenomegali MIS-C hastalarının %16,3'ünde, sekonder HLH hastalarının ise %64'ünde tespit edilmiştir. Primer HLH hastalarının %96,2'sinde ve malignite zemininde gelişen HLH hastalarının %58,3'ünde hepatosplenomegali tespit edilmiştir. Artrit MIS-C grubunda sadece bir hastada (%0,8) artralji ise iki hastada (%1,6) tespit edilmiştir. HLH grubunda ise altısı MAS grubunda olmak üzere toplam yedi hastada (%3,5) artit ve 13'ü MAS grubunda olmak üzere 18 hastada artralji izlenmiştir. MAS hastalarında MIS-C hastalarına göre artrit ve artraljinin daha sık olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,001 ve p<0,001). SARS-CoV-2 PCR pozitif olan MIS-C hastalarında istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha sık olarak respiratuar yakınma ve entübasyon gereksinimi olan solunum yetmezliği ile daha uzun hastane ve yoğun bakım ünitesi (YBÜ) yatış süreleri olduğu tespit edilmiştir. Renal replasman tedavisi gerektiren böbrek yetmezliğinin sekonder HLH hastalarında (%8,7) MIS-C hastalarına (%1,6) göre daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir (p=0,010). Kardiyovasküler sistem tutulumunun MIS-C hastalarında (%76,4) HLH hastalarına (%63,6) göre daha sık olduğu tespit edilmiştir (p=0,016). Tanı anında hipotansiyon ve troponin yüksekliğinin MIS-C hastalarında HLH hastalarına göre daha sık olduğu gösterilmiştir (p<0,001). MIS-C hastalarının izleminde dekompanse şok kliniğinin sekonder HLH hastalarına göre daha sık olduğu tespit edilmiştir (p=0,004). Koroner arter tutulumu MIS-C ve MAS hastalarında benzer oranlarda (sırasıyla %7,3 ve %9,1) görülürken primer HLH ve MAS grubu dışında kalan sekonder HLH hastalarında izlenmemiştir. MIS-C hastalarında HLH hastalarına göre daha yüksek hemoglobin düzeyi, lökosit, nötrofil ve trombosit sayısı ile daha yüksek CRP, ESH, prokalsitonin, albumin düzeyleri ve daha düşük ferritin, trigliserit, ALT, AST ve LDH düzeyleri olduğu tespit edilmiştir. Primer HLH hastalarının tamamının, MIS-C hastalarının tamamına yakınının (%95,9), sekonder HLH hastalarının ise %66,3'ünün steroid tedavisi aldığı, yüksek doz steroid tedavisinin ise MIS-C ve sekonder HLH hastalarında benzer oranlarda (sırasıyla %23,6 ve %25,6) kullanıldığı saptanmıştır (p=0,694). Primer ve sekonder HLH hastalarına göre MIS-C hastalarında yatış sırasındaki steroid kullanım süresinin anlamlı olarak daha kısa ve kümülatif steroid dozunun anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Primer HLH tanılı hiçbir hastada anakinra tedavisi kullanılmazken MIS-C hastalarının %62,6'ında ve MAS hastalarının %54,5'inde anakinra kullanıldığı tespit edilmiştir. MIS-C hastalarında MAS hastalarına göre anakinra tedavisinin daha yüksek dozlarda ancak daha kısa süreyle kullanıldığı saptanmıştır. Tanı sonrası yatış süresinin MIS-C hastalarında primer ve sekonder HLH hastalarına göre daha kısa olduğu bulunmuştur (p<0,05). Sistemik JIA/MAS sınıflandırma kriterlerini karşılayan MIS-C hastalarında karşılamayan gruba göre anlamlı olarak daha fazla hipotansiyon ve dekompanse şok görüldüğü, daha fazla yüksek doz steroid, anakinra ve plazma değişimi tedavisi uygulandığı, kümülatif steroid dozunun ve YBÜ yatış oranının daha yüksek olduğu, YBÜ ve hastane yatış süresinin daha uzun olduğu saptanmıştır. Benzer şekilde ferritin/ESH oranı 21,5 ve üzerinde olan MIS-C hastalarında daha fazla hipotansiyon, dekompanse şok görülmüş, daha fazla yüksek doz steroid ve plazma değişimi tedavisi uygulanmış, uygulanan kümülatif steroid dozu daha yüksek, hastane yatış süresi daha uzun olduğu tespit edilmiştir. MIS-C grubunda kaybedilen hastaların tamamının tanı anındaki ferritin/ESH oranının 21,5 ve üzerinde olduğu saptanmıştır. Remisyon oranı MIS-C hastalarında %96,7 iken sekonder HLH hastalarında %77,9 olarak saptanmıştır. HLH hastaları içerisinde en iyi prognoz %95,5 remisyon oranı ile MAS grubunda görülmüştür. MIS-C ve HLH hastalarının benzer ve farklı olan yönlerini ortaya koyduğumuz bu çalışmanın sonuçlarının, hastaların tanı sürecinin kısalmasına katkıda bulunacağı ve etkin tedavi seçiminde de yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Anakinra, HLH, MAS, MIS-C, Sitokin fırtınası.
Çocuk acı̇l servı̇sı̇ne başvuran 2-24 ay arasındakı̇ çocuklarda ı̇drar kültürü elde etme yöntemlerı̇nı̇n ı̇drar yolu enfeksı̇yonu tanı, tedavı̇ ve ı̇zlem sürecı̇ne etkı̇sı̇nı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇ ve sürecı̇n ı̇yı̇leştı̇rı̇lmesı̇.
İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) 24 aya kadar olan çocuklarda ateşin en yaygın nedenlerinden olup belirtileri non-spesifik olduğu için tanınması zordur. Bu yaş grubundaki tuvalet eğitimi olmayan çocuklarda tanı için idrar örneği toplama yöntemlerine dair kesin fikir birliği yoktur. Çalışmamızın amacı çocuk acil polikliniğine başvuran, orta akım idrar veremeyen 2-24 ay arasındaki çocuklarda İYE tanısına giden süreci iyileştirmek, pediatri eğitimi almakta olan araştırma görevlilerine bu konuda verilen eğitimin etkilerini değerlendirmek ve acil serviste İYE tanısına standart bir yaklaşım protokolü geliştirmektir. Bu amaçla, Ekim 2019 – Kasım 2022 tarihleri arasında (Dönem 1) başvuran 1553 hasta, Aralık 2022 – Mayıs 2023 tarihleri arasındaki eğitim ve protokol geliştirme sürecinde (Dönem 2) başvuran 229 hasta ve eğitim sonrası dönemde (Dönem 3) başvuran 200 hastaya ait demografik, klinik, laboratuvar, mikrobiyolojik ve radyolojik veriler incelendi. Çalışmaya dahil edilen toplam 1982 hastanın [1096 (%55,3) kız ve 886 (%44,7) erkek] yaş ortalaması 10,4±6,1 ay olup, 673 (%34) hasta 2-6 ay, 626 (%31,6) hasta 7-12 ay, 683 (%34,5) hasta ise 13-24 ay aralığında idi. Toplam 648 (32,7) hastaya acil serviste hekim tarafından İYE tanısı konuldu. Hekim tarafından İYE tanısı konulan 648 hastadan 303`ünde (%46,8) çalışma kriterlerine göre İYE tanısı doğrulandı. Başvuru dönemlerine göre idrar kültürü alma yöntemleri karşılaştırıldığında iki aşamalı yöntem sıklığı anlamlı değişmezken (p=0,207), toplamda invaziv yöntem sıklığında azalma (p<0,001), non-invaziv yöntem sıklığında artış gözlendi (p<0,001). Bununla birlikte acilde kalış süreleri median değerlerinde dönemler arasında bir farklılık saptanmadı. Eğitim sonrası dönemde eğitim öncesi döneme göre kontaminasyon sıklığında artış dikkat çekti (sırasıyla, %26,9; %42; %34,5; p<0,001. Dönem 1 vs. Dönem 2, p<0,001; Dönem 2 vs. Dönem 3, p=0,123; Dönem 1 vs. Dönem 3, p=0,026). Eğitim sonrası dönemde kontaminasyonun eğitim önceki döneme göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (p=0,026, post-hoc ikili analizlerde p<0,017'yi yakalayamadı). Çok değişkenli analizde erkek cinsiyet (OR: 2,099, %95GA: 1,650-2,669, p<0,001) ve doğrudan torba ile örnek alma yöntemi (OR: 18,729, %95GA: 14,020-25,022, p<0,001) kontaminasyon için başvuru döneminden bağımsız risk faktörleri olarak ortaya konuldu. Eğitim hedeflerimizin bir kısmını gerçekleştirmekle birlikte yalnızca asistan hekimlere verilen teorik eğitim ve hatırlatmaların kontaminasyon sıklığını düşürmede yeterli olmadığını gördük. Ancak asistan hakimlerin sisteme risk faktörlerini kaydetme sıklığındaki artış, iki basamaklı ve temiz yakalama yöntemlerinde artış olması, idrar tetkikinin non-invaziv yöntemlerle alınmasında artış olması aralıklı eğitimlerin teorik de olsa İYE tanı ve tedavi sürecindeki farkındalığı arttırdığını gösteren kıymetli bulgular olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, idrar kültürü, kontaminasyon, süt çocuğu.
Çocuk yoğun bakım ünitesinde izlenen travma hastalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Tavma çocuklarda önde gelen bir ölüm ve sakatlık nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her sene dünya genelinde 1 milyondan fazla çocuk travmatik yaralanmalar nedeniyle hayatını kaybetmektedir (1, 2). Çocuk yoğun bakıma yatan travma hastalarında mortaliteyi öngörebilmek önemlidir. Bu amaçla pek çok çalışma yapılmıştır. Bu tez çalışmasında, çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastaların demografik verilerinin belirlenmesi; bu hastaların mortalite, morbidite, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri üzerinde anlamlı etkisi olan vital bulgular, laboratuvar parametreleri, görüntüleme bulguları, solunum-dolaşım destek tedavileri ve skorlama sistemlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca taburculuk GOS, 6. ay GOS ve PRISM III üzerinde etkili faktörler ortaya konmuştur. Çalışmaya Haziran 2014-Aralık 2021 tarihleri arasında çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan 425 hastanın; demografik verileri, travma mekanizmaları, travmadan etkilenen sistemler, vital bulguları, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, uygulanan tedaviler, geçirdikleri operasyonlar retrospektif olarak kaydedildi. Entübasyon uygulanıp uygulanmadığı, mekanik ventilatörde kaldıkları gün sayıları, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri kaydedildi. Hastaların GKS, PTS ve PRISM III skorları hesaplanarak kaydedildi. Hastaların hastanemize kaçıncı merkez olarak başvurduğu ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmazken (p=0,141); hastanemize ilk merkez olarak getirilen hastaların taburculukta GOS'a göre iyi sonuçlara sahip olma oranı ikinci veya üçüncü merkez olarak getirilenlere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,001). Laboratuvar bulgularının mortalite ile ile ilişkisi incelendiğinde kan şekeri (p<0,001), WBC (p=0,046), CK (p=0,036), kreatinin (p<0,001), ALT (p<0,001), AST (p<0,001), amilaz (p=0,012), laktat (p<0,001), troponin I (p=0,001), INR (p<0,001) ve aPTT (p<0,001) düzeyleri ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Fibrinojen (p=0,003), pH (p<0,001) ve PLR (platelet lenfosit ratio) (p=0,006) ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Hb düzeyi ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü (kesim noktası < 10,25; AUC: 0,702; duyarlılık %64,5; özgüllük %83). Pediatrik travma skoru olan PTS ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşükken (p<0,001); mortalite skoru olan PRISM III ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Kan ürünü ihtiyacı olan hastalarda mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Nöbet geçirme durumuna göre mortaliteleri değerlendirildiğinde yoğun bakım yatışı sırasında nöbet geçiren hastalarda mortalite oranının daha fazla olduğu saptandı (p=0,028). İlk 24 saatte ölçülen en yüksek kan şekeri değeri >200 gr/dl olan hastalarda; mortalite oranları (p<0,001), taburculukta GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p<0,001), taburculuk sonrası 6. Ayda GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p=0,04), hastane yatış süreleri (p=0,000) ve yoğun bakım yatış süreleri (p=0,000) kan şekeri 100-200 gr/dl ve <100 gr/dl olanlara göre anlamlı olarak daha fazla bulundu. Lojistik regresyon analizinde inotrop ihtiyacı olması, albümin ihtiyacı olması, beyin ödemi ve GKS eksitusu öngörmede anlamlı bulundu. Bunlar arasında eksitusu öngörmede en güçlü parametre inotrop ihtiyacı olması idi. Yoğun bakıma yatan çocuk travma hastalarının mortalitesi öngörülerek kritik hastaların tedavileri daha dikkatli şekilde yapılmalıdır. Hastane enfeksiyonlarını azaltmak amacıyla tetkik ve tedaviler hızlıca yapılarak hastane ve yoğun bakım yatış süreleri mümkün olduğunca kısaltılmalıdır. Yoğun bakımdan taburculuk sırasında nörolojik defisiti olan, trakeostomi ile taburcu olan hastalar için palyatif bakım ve rehabilitasyon merkezleri kurularak bu hastaların en iyi şekilde bakım almasının ve hastane ve yoğun bakım yataklarının daha kritik hastalar için kullanılmasının sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: pediatrik travma; mortalite; PRISM III; PTS; yaralanma
Kilo fazlalığı ve obesitesi olan ergenlerde tıkınırcasına yemenin metabolik profile etkisi
Tıkınırcasına yemenin, kısa sürede basit şeker ve yağdan zengin yüksek kalorili gıdaların alımına yol açarak erişkinlerde inflamatuvar ve metabolik profili olumsuz yönde etkilediği düşünülmektedir. Ergenlerdeki veriler ise kısıtlı ve çelişkilidir. Bu amaçla, bu çalışmada tıkınırcasına yemesi (TY) ya da tıkınırcasına yeme bozukluğu (TYB) olan ve olmayan ergenlerin metabolik ve inflamatuvar parametrelerinin karşılaştırılması ile TYB ve metabolik sendrom arasındaki ilişkinin araştırılması planlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Bilim Dalına, Nisan 2022 ve Eylül 2023 arasında başvuran, 12-18 yaş arasında fazla kilolu veya obesitesi olan 82 ergen çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların bel çevresi, VKİ z-skoru, sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçümleri değerlendirilmiştir. Açlık ve tokluk glukoz, açlık ve tokluk insülin, hemoglobin-A1C, trigliserit, HDL, LDL, total kolesterol, tam kan sayımı, ALT, AST, TSH, serbest tiroksin, ESR, CRP değerleri ölçülmüştür. TYB ve TY ataklarını değerlendirmek üzere Münih Yeme ve Beslenme Bozuklukları anketi kullanılmıştır. Çalışmamızda kadınlarda TY ataklarının daha fazla olduğu bulunmuştur. TY olan ergenlerde sistolik veya diyastolik kan basıncı yükseklikleri daha fazladır. Dört veya daha fazla metabolik sendrom kriterini karşılayan hastaların hepsi TY grubundadır. Metabolik ve inflamatuvar parametreler gruplar arasında benzerken, metabolik sendrom varlığı ile TYB arasında da bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızın sonuçları erişkinlere ait verilerle birlikte değerlendirildiğinde, TY'nin ergenlik döneminde metabolik ve inflamatuvar parametreler üzerinde, kan basıncı yüksekliği dışında henüz belirgin bir bozulmaya yol açmadığı; ancak zamanla metabolik sendrom riskini artıracağı düşünülmüştür. Kan basıncı yüksekliği TY ilişkili metabolik bozulmanın erken bir belirteci olabileceğinden, kan basıncı yüksekliği saptanan ve kilo fazlalığı ya da obesitesi olan ergenlerin, TY atakları açısından da öncelikli olarak sorgulanması önemlidir. Ergenlik döneminde TYB'nin erken tanı ve tedavisi ileri dönem metabolik komplikasyonların önlenmesinde yararlı olabilir.
İki yaşrtan küçük Duchenne musküler distrofi tanısı alan çocukların klinik özellikleri
Amaç: Duchenne muskülerdistrofi (DMD) 3600-6000 canlı erkek doğumda bir görülen, Xp21 geninde delesyon, duplikasyon veya diğer mutasyonlar sonucunda distrofin sentez bozukluğunun neden olduğu, kas lifi dejenerasyonu ile giden, kalıtsal ve progresif bir hastalıktır. DMD'li erkek çocuklarının ilk bebeklik döneminde miyopatinin histolojik ve laboratuar (kreatin kinaz yüksekliği) göstergeleri varsa da klinik olarak asemptomatiktir. İlk 2 yılda kaba motor alanda gelişim geriliği görülür. Belirtiler 3-5 yaşta farkedilir hale gelir. İlerleyen yıllarda lumbar lordozda belirginleşme, gastroknemius psödohipertrofisi gibi bulgular ortaya çıkar. Ortalama tanı 3-5 yaşta konabilir. Çalışmamızda 2 yaş altında tanı alan hastaların klinik özellikleri incelenmiştir. Gereç-Yöntem: Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nöroloji Bilim Dalı'nda 15 Şubat-15 Haziran 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastanemizde Ocak 2014-Ocak 2019 tarihleri arasında 2 yaş altı, DMD tanısı genetik incelemeler ile konulan (çoklu ligasyon-bağımlı prob amplifikasyon, polimeraz zincir reaksiyonu ve distrofin gen sekanslaması) hastalar belirlendi. Hastalar tanı yaşları, başvuru nedenleri, başvuru anındaki fizik muayene bulguları, kaba-motor, dil ve bilişsel-sosyal alandaki gelişimleri, prenatal, natal, postnatal dönemdeki klinik özellikleri, kreatin kinaz (CK) düzeyi ve karaciğer fonksiyon testleri, anne ile baba arasında akrabalık olup olmadığı, annede ve annenin akrabalarında hastalık öyküsü açısından gözden geçirildi. Bulgular: Çalışmaya ortalama 41,54 ± 20,32 ay (6-113 ay) arasında 127 DMD tanılı çocuk dahil edilmiştir. Çocukların tanı yaşı 14,5 ± 6,5ay (5 gün-24 ay) v arasında değişmekteydi. Çocukların tanı anındaki doktora başvuru sebepleri %84,3'ü (n=107) tesadüfen bakılan CK değerinde yükseklik saptanması, %7,1'i (n=9) yürümede gecikme, %3,1'i (n=4) karaciğer enzimlerinde yükseklik, %3,1'i (n=4) ailede DMD öyküsü olarak belirlendi. Çocukların tanı aldıkları sırada %6,3'ünde (n=8) yaşına göre konuşmasında gerilik yine aynı oranda kaba motor alanda da gerilik tespit edildi. Çocukların tamamında genetik mutasyon çalışılmış olup %78'inde (n=99) delesyon, %3,9'unda (n=5) duplikasyon, %14,1'inde (n=18) nokta mutasyon saptanmış, %3,9'unda (n=5) ise mutasyon saptanamamıştır. Çocukların %4,7'sine (n=6) kas biyopsisi yapılarak tanı verildi. Annede DMD taşıyıcılığı incelendiğinde tüm annelerin %4'ünde (n=5) DMD taşıyıcılığı tespit edildi. Sonuç: İki yaş altında DMD tanısı alan çocuk sayısı artış göstermektedir. Bu özellikte olan çocuklar yaklaşmakta olan genetik kökenli yeni tedavi protokolları için uygun bir veri tabanı oluşturabilirler, zira günümüzde bu tür araştırmalar genelde 5 yaştan büyük çocuklarda yapıldığından daha küçük yaş için yeterli deneyim yoktur ya da sınırlıdır. Anahtar kelimeler: Duchenne musküler distrofisi, CK yüksekliği, musküler distrofi
Perinatal asfiksi hastalarında serum kopeptin düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Perinatal asfiksi hastalarında serum kopeptin ve TAS/TOS düzeyinin değerlendirilmesi, kopeptinin ve TAS/TOS düzeylerinin perinatal asfiksinin takip ve tedavisindeki ilişkisinin araştırılması ve bundan sonraki yapılacak çalışmalara katkı vermesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya yenidoğan yoğunbakım ünitesinde takip edilen 48 perinatal asfiksi hasta ve 40 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir ve perinatal asfiksi tanısı konulan hastaların hipotermi tedavi pencere döneminde 2 cc venöz kan örnekleri alındı, toplanan venöz kan örnekleri 3500 rpm'de 10 dakika santrifüj edildikten sonra şekilli elemanlar tüp ile birlikte atıldı, üstteki plazma örnekleri ise - 80 °C'de analizler için saklandı. Saklanan numunelerden Elisa yöntemi ile OSI ve Kopeptin çalışıldı. Elde edilen verileri SPSS 22.0 (SPSS® for Windows Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak istatistiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakımda perinatal asfiksi tanısı alan hastalar çalışmaya alındı. Çalışmamızda kapsamında hasta grup ve sağlıklı kontrol grup olmak üzere iki grup mevcuttur. Çalışmaya dâhil edilen hasta grubu 27 erkek, 21 kız olmak üzere 48 hastadan oluşmaktadır. Kontrol grubu ise 20 erkek ve 20 kız hasta olmak üzere toplam 40 hastadan oluşmaktadır. Perinatal asfiksi hastalarındaki TAS/TOS oranı ile elde edilen OSI değeri sağlıklı kontrol grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Perinatal asfiksi hastaları ve sağlıklı kontrol grup arasındaki kopeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Sonuç: TAS/TOS ve Kopeptinin perinatal asfiksi hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olması bu iki molekülün perinatal asfikside hastalığın şiddetinin değerlendirilmesinde ve takibinde kullanılabileceğinin göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Perinatal Asfiksi, TAS,TOS,OSI, Kopeptin
Pediatrik ürolojik cerrahi ve invaziv girişimlerin üriner sistem enfeksiyonlarina etkisi
Bu çalışmada, yeterli sayıda olgu ile idrar yolu enfeksiyonu saptanan pediatrik olgularda, üriner sisteme yönelik cerrahi işlem yapılan ve yapılmayan grup arasındaki etkenlerin farklılığı, üriner enfeksiyonlarının tedavi süreleri ve antibiyotik dirençleri araştırılmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları servisinde Eylül 2019- Haziran 2022 tarihleri arasındaüriner sistem enfeksiyonu tanısı ile yatan yaklaşık 201 pediatrik hasta dâhil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; Çalışma kapsamında değerlendirilen hastaların 106'sı (%52,7) erkek, 95'i (%47,3) kadın ve yaşları 3,63±4,67 yıl olarak saptandı. Cerrahi öyküsü olan hastalarda renal kolik 34 (%89,5) olgu ile en sık cerrahi girişim nedeni idi. Cerrahi öyküsü olmayan hastalarda ise ateş 56 (63,6%) olguda en sık başvuru sebebi olarak bulundu. Cerrahi öyküsü olan 42 (%42,9) hastada, cerrahi öyküsü olmayan 56 (%57,1) hastada Escherichia coli (E.coli) 'inin en yüksek orandaki etken olduğu görülmüş etkenler açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların yatış süresi 8,15±5,20 gün olarak saptandı. Tedavi süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışma kapsamında incelenen hastalardan cerrahi öyküsü olanlar ve cerrahi öyküsü olmayanlar arasında almış oldukları tedaviler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Cerrahi öyküsü olan hastaların 42'sinde (%42,9), cerrahi öyküsü olmayan hastaların 56'sında (%57,1) E. coli, cerrahi öyküsü olan hastaların 20'sinde (%48,8), cerrahi öyküsü olmayan hastaların 21'inde (%51,2) Klebsiella pneumoniae(K.Pneumoniae), cerrahi öyküsü olan hastaların 20'sinde (%60,6), cerrahi öyküsü olmayan hastaların 13'ünde (%39,4) Proteus mirabilis (P.mirabilis) saptanmış, cerrahi öyküsü olanlar ve cerrahi öyküsü olmayanlar arasında antibiyogram sonuçları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Cerrahi öyküsü olanlar ve cerrahi öyküsü olmayanlar arasında antibiyotik direnci açısından; Tobramısın ve Trımetoprım Sülfometaksazol antibiyotiklerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Anahtar Kelimeler:Pediatrik ürolojik cerrahi, invaziv girişim, üriner sistem enfeksiyonu
Çocuk Acil Servisimize ilaç içme şikayeti ile gelen olguların retrospektif değerlendirilmesi
Bu çalışmada, çocuk acil servisimize ilaç intoksikasyonu ile gelen olgular retrospektif olarak incelendi. Harran Üniversitesi Hastanesi Çocuk Acil Polikliniğine 2018-2023 yılları arasında ilaç içme şikâyeti ile başvuran 1 ay-18 yaş arası 212 olgu değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, zehirlenme etkeni, hastaneye başvuruncaya kadar geçen süre, kaç olguda ilaç alımının suisid amaçlı olduğu, ilk başvuru sırasındaki bulguları ve semptomları, hastaneye yatış süreleri ve klinik bulguları ayrıntılı olarak saptandı. Alınan ilaçlar antibiyotikler, analjezikler, antipsikotikler, antiepileptikler, antihipertansifler, mix tip olanlar şeklinde ayrıldı. Elde edilen veriler SPSS 25.0 programında istatistiksel analize tabi tutuldu. Çalışmaya, 139 (65,6%)'u kadın, 73 (34,4%)'ü erkek olmak üzere toplam 212 çocuk dahil edildi. Kadın hastalar 4,16±4,35 yıl, erkek hastalar ise 8,35±6,24 yıl yaşındaydı. Olguların %82,5'i Şanlıurfa'nın merkez İlçelerinden, %17,0'ının diğer ilçelerinden, %0,5'inin de başka şehirden başvurduğu görüldü. Çalışmaya katılım sağlayan 212 olgunun toplam 294 ilaç etken maddesinden dolayı intoksikasyona maruz kalmış olduğıu tespit edildi. Olguların %75,0'ının tablet formunda, %25,0'ının süspansiyon-şurup veya çözelti formunda ilaç aldığı görüldü. Hastaların %73,1'inde toksik dozda ilaç alımı olduğu anlaşıldı. Alınan ilaçların %22,6'sının antipsikotik-antidepresan, %20,8'inin analjezik, %9'unun vitamin-demir prepatarları, %9'unun mix tip ve %8,5'inin antikonvülzan ilaçlar olduğu belirlendi. Hastaların %77,4'ünün içmiş oldukları ilaç veya ilaçların kendilerine ait olmadığı öğrenildi. Olgular hastaneye ilaç aldıktan ortalama 150,57±295,17 dakika sonra gelmişlerdi. Gelen hastaların %38,7'sine mide lavajı ve aktif kömür, %36,3'üne sadece aktif kömür verildi. Olguların %86,3'üne yatışları boyunca sadece ıv sıvı desteği uygulandı. Serviste yatış sürelerine bakıldığında %43,4'ünün 2 gün yatmış olduğu, 212 hastadan 55'inin ortalama 1,46±0,90 gün yoğunbakımda yatmış olduğu saptandı. Hastaların %69,8'inin çocuğun ilacı yanlışlıkla alması sonucu, %28,3'ünün suicid sonucu intoksikasyona maruz kaldığı görülmüştür. Olguların %76,4'ü takip ve tedavisi tamamlandıktan sonra taburcu edildi. 0-6 (bebeklik ve okul öncesi) yaş grubu olgularda analjezik, antipsikotik-antidepresan ve vitamin-demir içeren preparatlar kaynaklı intoksikasyonun diğer yaş gruplarına oranla daha yüksek olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Çocuk, İlaç, Zehirlenme
Perinatal asfiksi hastalarında serum hipoksiyle indüklenebilir faktör-1 Alfa düzeyinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada yenidoğan yoğun bakım ünitesinde takip ve tedavi edilirken perinatal asfiksi tanısı alan hastaların, yatış anında alınan rutin kanlarından elde edilen serum kullanılarak HIF-1 Alfa ve Total Antioksidan stres (TAS)-Total Oksidan Stres (TOS) parametreleri, asfiksi tanısı olmayan solunum sıkıntısı ile yatıp ventilatör ihtiyacı ve sepsisi bulunmayan kontrol gurubu olgularının değerleri ile karşılaştırılmış ve perinatal asfiksili yenidoğan hastalarda HIF-1 Alfa ve oksidatif stres arasındaki ilişki incelenmmiş asfiksinin HIF-1 Alfa konsantrasyonları üzerindeki etkisi değerlendirmiş ve aynı zamanda bu parametrenin kullanımının klinik açıdan faydası olup olmayacağı araştırılmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde tedavi gören perinatal asfiksi tanısı alan 38 hasta ve asfiksi tanısı olmayan solunum sıkıntısı ile yatıp ventilatör ihtiyacı ve sepsisi bulunmayan 38 yenidoğan hasta olmak üzere toplam 76 hasta alınmıştır. Hastalardan yatış anında alınan rutin kanlarından elde edilen serum kullanılarak HIF-1 Alfa ve Total Antioksidan stres (TAS)-Total Oksidan Stres (TOS) parametreleri bakılmıştır. Serum HIF-1 Alfa ve TAS-TOS düzeylerini araştırmak üzere 2 cc kan biyokimya tüpüne alınıp santrifüj edilerek -80 derece saklanıp HIF-1 Alfa ve TAS-TOS kitiyle çalışılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; HIF-1Alfa (ng/ml), hasta gurubu değerlerinin kontrol gurubu değerlerinden daha yüksek olduğu, guruplar arası farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Hasta ve kontrol gurubu olguların ölçülen TAS (U/ml) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Kontrol gurubu ölçülen TAS (U/ml) değerleri hasta gurubu ölçülen TAS (U/ml) değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı. Çalışmada hasta ve kontrol gurubu ölçülen TOS (U/ml) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu belirlenmiştir. Hasta gurubu ölçülen TOS (U/ml) değerleri kontrol gurubu ölçülen TOS (U/ml) değerlerine göre daha yüksektir. Çalışmaya katılım sağlayan, hasta gurubu olguların ölçülen HIF-1Alfa (ng/ml), TAS (U/ml) ve TOS (U/ml) değerleri arasında ve kontrol gurubu olguların HIF-1Alfa (ng/ml), TAS (U/ml) ve TOS (U/ml) ölçülen değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Anahtar Kelimeler: HIF-1 Alfa, Perinatal Asfiksi, TAS, TOS, Yenidoğan
Yenidoğanın geçici takipnesi olan bebekler ile sağlıklı yenidoğanların hematolojik parametrelerinin karşılaştırması
Bu çalışmada yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatırılarak izlenen geçici takipneli yenidoğanların laboratuvar bulgularından hemogram verilerinin retrospektif olarak incelenmesi ve sağlıklı yeni doğanların hemogram parametreleri ile karşılaştırılması ve sonuçların tartışılması amaçlanmıştır. Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım ünitesinde yapılmıştır. Yenidoğanın Geçici Takipnesi tanısı alan 100 yenidoğan hasta gurubunu, 100 sağlıklı yenidoğan da kontrol gurubunu oluşturmak üzere toplam 200 olguya ait hemogram parametreleri (WBC, LYM, NEU, HGB, HCT, MPV, PLT) çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; kontrol gurubunda bulunan olgulara ait WBC değeri ortalaması, hasta gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksektir. Hasta gurubunda bulunan olgulara ait LYM değeri ortalaması, kontrol gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan daha yüksek ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Kontrol gurubunda bulunan olgulara ait NEU değeri ortalaması, hasta gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan daha yüksek ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Kontrol gurubunda bulunan olgulara ait HCT değeri ortalaması hasta gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan daha yüksek ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Hasta gurubunda bulunan olgulara ait HGB değeri ortalaması, kontrol gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan daha yüksek ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Hasta gurubunda bulunan olgulara ait ortalama MPV değeri ortalaması, kontrol gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan daha yüksek ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Kontrol gurubunda bulunan olgulara ait PLT değeri ortalaması, hasta gurubunda bulunan olgulara ait ortalamadan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksektir. Çalışmada hasta gurubunda yer alan olguların hemogram parametrelerinden; WBC değerleri ile LYM, NEU, HCT, MPV ve PLT değerleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki söz konusudur. Yine hasta gurubunda, LYM ile MPV değerleri arasında, NEU ile HCT değerleri arasında, HCT değerleri ile HGB değerleri arasında ve HGB değerleri ile MPV değerleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişkinin olduğu tespit edilmiştir. Çalışmada kontrol gurubunda yer alan olguların hemogram parametrelerinden, WBC değerleri ile LYM, NEU ve HGB değerleri arasında pozitif yönlü MPV değerleri arasında ise negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır. LYM ile MPV değerleri arasında negatif yönlü, PLT değerleri arasında pozitif yönlü, NEU ile HCT değerleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönlü, HCT değerleri ile HGB değerleri arasında pozitif yönlü, MPV ve PLT değerleri arasında negatif yönlü, HGB değerleri ile MPV değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki vardır. Anahtar Kelimeler: WBC, LYM, NEU, HGB, HCT, MPV, PLT,YDGT,
Perinatal asfiksi tanılı hastalarda NRF2, tau ve oksidatif durum
Aim: To investigate the change in NRF2 (Nuclear Factor Erythroid-2), which plays a critical role in protecting against oxidative stress in cases diagnosed with perinatal asphyxia; The aim is to investigate the relationship of parts of the NRF2 change with the TAU protein, which is an objective indicator of injury. Materials and Methods: This study was conducted in the Tertiary Neonatal Intensive Care Unit (NICU) with a total of 80 cases, 50 patients and 30 control groups. To investigate NRF2, TAS-TOS (Total Antioxidant Level-Total Oxidative Level) and TAU levels, 2 cc blood samples were taken from the cases within the first 6 hours after birth, centrifuged and stored at -80°C until the study. NRF2, TAS-TOS, TAU levels were studied using the ELlSA (Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) kit. The data obtained was analyzed using SPSS 26 (Statistical Package for the Social Sciences) program. Results: To work; A total of 80 cases, 50 patients and 30 control groups, were included. 62.5% of the cases participating in the study were in the patient group and 37.5% were in the control group. There was no significant difference between the groups in terms of gender (p>0.05). There was no significant difference between the groups in terms of week of birth (p>0.05). There was no significant difference between the groups in terms of birth weight (p>0.05). TOS, OSI and TAU levels of the patient group were significantly higher than those of the control group (p<0.01); NRF 2 and TAS levels were found to be significantly lower than the control group (p<0.01). A statistically significant positive (as NRF 2 increases; TAS increases) statistically significant relationship was detected between the NRF 2 measurements and TAS measurement values of the cases (r=0.270; p=0.016; p<0.05). A statistically significant negative relationship was detected between the TAU measurements and TAS measurement values of the cases (as TAS decreases; TAU increases) (r=-0.225; p=0.045; p<0.05). One unit decrease in TAS measurements; It increases the TAU level by 27.792 times (95% CI: -54.912/-0.672). TAS is an independent risk factor on TAU level. A statistically significant negative relationship (as NRF 2 decreases; TAU increases) was detected between the NRF 2 measurements and TAU measurement values of the cases (r=-0.321; p=0.004; p<0.01). A one-unit decrease in NRF 2 measurements increases the TAU level by 11,758 times (95% CI: -19,578/-3,937). NRF 2 variable is an independent risk factor on TAU level. Conclusion: In cases of perinatal asphyxia, hypoxia impairs the function of the cell nucleus and causes tissue and cell damage by causing a decrease in the TAS level secondary to a decrease in the NRF2 level and an increase in the TOS level. We detected an increase in the level of TAU protein, which is one of the important indicators of tissue and cell damage.
Büyüme geriliği ile başvuran hastalarda Dvit, B12 vit, serum çinko, GH, IGF-1 düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışma güncel literatür eşliğinde büyüme geriliği yakınması ile üçüncü basamak merkeze başvuran ya da yönlendirilmiş hastalara tanı koyma aşamasında planlanan testlerin gerekliliğinin saptanmasını amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Çocuk Polikliniklerine başvuran 3ay-18 yaş arası çocuk hastalardan, büyüme geriliği şikâyeti olan ve muayenesi yapılarak tetkik edilmiş hastaların poliklinik kayıt ve dosyaları taranarak veriler toplanmıştır. Ağırlık, boy ve vücut kitle indeksleri, yaş ve cinsiyete uygun persentil eğrilerine göre değerlendirilmiştir. Boy ve kilosu 3 persentil altında olan hastalardan istenen Dvit, B12vit, serum çinko, büyüme hormonu(GH), insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1), düzeyleri vb. gibi parametrelerden elde edilen veriler SPSS 25.0 programında istatistiksel analize tabi tutulmuştur. Çalışmada verilerin normal dağılıma uyup uymadığı Kolmogrov-Smirov testi ile değerlendirildi. Normal dağılıma uyan kantitatif değişkenler ortalama±standart deviasyon, kategorik değişkenler frekans (yüzde) olarak ifade edildi. Normal dağılıma uymayan kantitatif değişkenlerde non parametrik testlerden Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare testi kullanıldı Olasılık (p) değeri 0.05'ten küçük olduğunda karşılaştırmalar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0.05). Çalışmadan elde edilen bulgu sonuçlarına göre; 100'ü hasta grubu (%56,0'sı erkek), 100'ü kontrol grubu (%56,0'sı kız) olmak üzere toplam 200 olgu değerlendirildi. Hasta grubu olgular ortalama 6,00±4,49 (yıl) yaşında, kontrol grubu olgular 6,11±4,65 (yıl) yaşında idi. Hasta grubu olguların ortalama boyları ve kiloları kontrol grubu olgulardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşüktü. Hasta grubu olgular ortalama 100,96±26,24 (cm) boyunda ve ortalama 16,37±9,21 (kg) kiloda iken kontrol grubu olgular ortalama 110,83±31,27 (cm) boyunda ve ortalama 22,55±14,49 (kg) kiloda idi. Büyüme geriliği olan (hasta grubu) olguların gelişim düzeyi açısından %100'ü hem boy olarak hem de kilo olarak <3P düzeyinde idi. Kontrol grubu (büyüme geriliği olmayan) olguların boyları kiloları en fazla 50p (%18,0) düzeyinde idi. Hasta grubu olguların D vitamini düzeyleri ortalama 26,91±13,39, kontrol grubu olguların ortalama D vitaminni düzeyleri 28,81±8,19 olarak saptanmış ve kontrol grubu olguların ortalama D Vitamini düzeyleri hasta grubundan fazla olmasına karşın aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hasta grubu olguların B12 vitamini düzeyleri ortalama 411,57±170,58, kontrol grubu olguların ortalama B12 vitaminni düzeyleri 423,13±167,85olarak saptanmış ve kontrol grubu olguların ortalama B12 Vitamini düzeyleri hasta grubundan fazla olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hasta grubu olguların IGF1 ortalama 86,95±74,38, kontrol grubu olguların ortalama IGF-1 107,03±94,96 olarak saptanmış ve kontrol grubu olguların ortalama IGF-1Vitamini düzeyleri hasta grubundan fazla olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kontrol grubu olguların çinko düzeyleri ortalama 10,31±3,60, hasta grubu olguların ortalama çinko düzeyleri 6,17±3,77 olarak saptanmış ve kontrol grubu olguların ortalama Çinko düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. Hasta grubu olguların GH düzeyleri ortalama 1,85±1,70, kontrol grubu olguların ortalama GH düzeyleri 1,40±1,47 olarak saptanmış ve hasta grubu olguların ortalama GH düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. Anahtar Kelimeler: Bebek, Büyüme, Büyüme Geriliği, Çocuk, D Vittamini, B12 vitamini, Serum Çınko, GH, IGF-1
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yenidoğan geçici takipnesi (YDGT) tanısı ile takip edilen bebeklerde yaşamın ilk 6 saatindeki non invaziv monitörizasyonla elde edilen perfüzyon indeksi (Pİ), pletismografik varyabilite indeksi (PVİ), oksijen rezerv indeksi (ori), saturasyon, kalp tepe atımı, hemoglobin parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada ko-oksimetre yöntemiyle noninvaziv elde ettiğimiz Pİ, PVİ, Hb, Ori, SpO2 ve kalp tepe atımı parametrelerinin ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Endotrakeal entübasyon, nazal CPAP desteği alanlar ve hiç oksijen desteği almayan kontrol grubu arasında bahsedilen parametreler araştırılmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 2022 yılında tedavi gören ve yenidoğan geçici takipnesi (YDGT) tanısı ile takip edilen bebeklerde yaşamın ilk 6 saatindeki non İnvaziv monitörizasyonla elde edilen perfüzyon indeksi (pi), pletismografik varyabilite indeksi (pvi), oksijen rezerv indeksi (ori), saturasyon, kalp tepe atımı, hemoglobin parametrelerinin değerlendirilmesi 100 hasta dahil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; çalışmaya katılım sağlayan, hastaların Pi değerlerine ait ölçümlerin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa neden olduğu, anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının entübe ve NCPAP olan hastalara göre daha yüksek olduğu, KTA değerlerine ait ölçümlerin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa neden olduğu, Anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının Entübe olan hastalardan daha yüksek olduğu, NCPAP olan hastaların puan ortalamasına ise yakın olduğu saptanmıştır. Entübe, NCPAP ve anne yanında kalan hastaların PVİ, SPO2,HGB VE ORİ değerlerine ait puan ortalamalarının birbirine yakın olduğu belirlendi. Hastaların NCPAP ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının Entübe olan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasına göre daha yüksek olduğu, Entübe ve NCPAP hastaların PVİ, SPO2, HGB VE ORİ değerlerine ait puan ortalamalarının birbirine yakın olduğu, Yenidoğan hastalarda gebelik haftası ile doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak %99 oranında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır. Entübe ve NCPAP gruplarına dahil olan hastaların ölçüm puaanları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Anne yanında kalan hastaların Entübe ve NCPAP gruplarında yer alan hastaların ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak farklılık belirlendi. Buna göre entübe ve NCPAP desteği alan hastalar anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasına göre daha düşük olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Pİ, PVİ, Hb, Ori, SpO2 ve Kalp Tepe Atımı, Yenidoğan,
Çocukluk çağı alt solunum yolu enfeksiyonlarında serum presepsin, pentraksin-3 ve neopterin düzeyinin tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan çocuk hastalarda enfeksiyon varlığını ve tedaviye yanıtı değerlendirmek amacıyla klasik (CRP, WBC, NLR, laktat) ve yeni nesil biyobelirteçlerin (presepsin, pentraksin-3, neopterin) düzeylerini araştırmak ve bu parametrelerin tanısal değerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı almış 43 çocuk hasta ve enfeksiyon bulgusu olmayan 45 çocuk kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubunda, tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan kan örneklerinden presepsin, pentraksin-3, neopterin, CRP, WBC, NLR ve laktat düzeyleri değerlendirilmiş ve kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubunda tüm biyobelirteçlerin tedavi öncesi düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Tedavi sonrası CRP (3,79'tan 0,94 mg/dL'ye), WBC (13,73'ten 10,53 x10³/μL'ye), NLR (2,86'dan 0,68'e), laktat (2,02'den 1,51 mmol/L'ye), neopterin (4,05'ten 3,59 nmol/L'ye), pentraksin-3 (2,66'dan 2,08 ng/mL'ye) ve presepsin (91,76'dan 85,81 ng/L'ye) düzeylerinde anlamlı azalma saptanmıştır (tümü p<0,001). Sonuç: CRP, WBC, NLR ve laktat gibi klasik inflamatuvar belirteçler enfeksiyonun varlığını yansıtmakta etkin olurken, neopterin ve pentraksin-3 enfeksiyonun seyrine duyarlı, tedavi yanıtını hızlı yansıtan biyobelirteçler olarak ön plana çıkmıştır. Presepsin düzeyi ise bakteriyel etkenin varlığını değerlendirmede destekleyici rol oynamaktadır. Bulgular, alt solunum yolu enfeksiyonlarında çoklu biyobelirteç takibinin tanı ve izlem açısından değerli olabileceğini göstermektedir.
Prematüre retinopatisinin endocan ve plazma aminoasit düzeyi ile ilişkisi
Prematüre retinopatisi (PR), prematüre bebeklerde ciddi görme kaybına yol açabilen, multifaktöriyel bir vaskülopati olup patogenezinde oksidatif stres, inflamasyon ve endotel disfonksiyonunun önemli rol oynadığı bilinmektedir. Endotelyal hücre aktivasyonunu gösteren endocan gibi biyobelirteçler ile aminoasit metabolizmasındaki değişikliklerin PR gelişimindeki katkısı ise henüz tam olarak ortaya konulamamıştır. Bu çalışmada PR gelişen prematüre bebeklerde serum endocan düzeyleri ile plazma aminoasit profillerinin değerlendirilmesi ve bu biyokimyasal parametrelerin PR patogenezindeki olası rollerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu prospektif gözlemsel çalışmaya PR tanısı almış 38 prematüre bebek ile gestasyon haftası ve doğum ağırlığı açısından benzer özelliklere sahip 40 sağlıklı prematüre bebekten oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Tüm olgularda ayrıntılı klinik veriler, yenidoğan yoğun bakım süreçleri ve biyokimyasal parametreler kaydedilmiş; eş zamanlı olarak serum endocan düzeyleri ELISA yöntemiyle, plazma aminoasit düzeyleri ise yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) ile analiz edilmiştir. Bulgularımıza göre PR grubunda yenidoğan yoğun bakımda kalış süresi, oksijen tedavisi gereksinimi ve mekanik ventilatör kullanım süresi kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha uzun bulunmuştur (p<0,001). Serum endocan düzeyleri PR grubunda belirgin olarak daha yüksek saptanmış olup (163,78±39,22 vs. 92,61±23,24; p<0,001), bu sonuç PR gelişiminde endotelyal aktivasyonun ve vasküler inflamasyonun rolünü desteklemektedir. Aminoasit analizinde PR grubunda taurin ve sistein düzeylerinin anlamlı derecede düşük, alloisoleusin düzeyinin ise anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (tümü p<0,05). Bu değişikliklerin, PR patogenezinde önemli yer tutan oksidatif stres ve metabolik adaptasyon süreçleri ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak, çalışmamız PR gelişen prematüre bebeklerde hem artmış endocan düzeylerinin hem de aminoasit metabolizmasındaki belirgin değişikliklerin biyolojik süreçlerde rol aldığını göstermektedir. Bu biyobelirteçler PR için erken tanı, risk sınıflaması veya hastalık şiddetini belirlemede potansiyel olarak kullanılabilir olup, daha geniş örneklemli prospektif çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir
MIR-126 ve MIR-146A: Hipoksik iskemik ensefalopati tanısında umut verici iki yeni belirteç olabilir mi?
Amaç: Bu çalışmanın amacı, hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) tanısı alan yenidoğanlarda miR-126 ve miR-146a ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu iki miRNA'nın HİE tanısı ile klinik şiddetin belirlenmesinde biyobelirteç olarak kullanılabilirliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) tanısı alarak terapötik hipotermi uygulanması planlanan 45 yenidoğan ile 32 sağlıklı term yenidoğandan oluşan kontrol grubu dahil edildi. Tüm olgulardan tedavi başlanmadan önce, rutin incelemelere ek olarak mor kapaklı EDTA'lı tüpe 2 mL venöz kan örneği alındı. Periferik kan örneklerinden toplam RNA izolasyonu gerçekleştirildi ve miR-126 ile miR-146a ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemi kullanılarak analiz edildi. Yenidoğanlara ait demografik, obstetrik, klinik ve laboratuvar verileri hastane dosyaları ve elektronik kayıt sistemlerinden elde edildi. Tüm istatistiksel değerlendirmeler IBM SPSS Statistics 25.0 programı kullanılarak yapıldı; p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edildi.. Bulgular: miR-126 ve miR-146a'nın ham CT değerleri hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık göstermesine rağmen, ΔCT, ΔΔCT ve fold change analizlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Korelasyon analizlerinde miR-146a düzeylerinin laktat, 1. ve 5. dakika Apgar skorları gibi klinik şiddeti yansıtan parametrelerle anlamlı ilişkiler gösterdiği belirlendi. miR-126 düzeyi ise yalnızca 5. dakika Apgar ile zayıf fakat anlamlı pozitif korelasyon gösterdi. Sonuç: miR-146a'nın hipoksik yük ve klinik kötüleşme ile daha güçlü korelasyonlar göstermesi, bu miRNA'nın HİE şiddetinin değerlendirilmesinde umut vaat eden bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir. miR-126 ise daha çok klinik toparlanma ve stabilizasyonla ilişkili bir yanıt paternine sahip olup, iyileşme sürecini yansıtan tamamlayıcı bir belirteç niteliği taşıyabilir. Bununla birlikte, bu bulguların genellenebilirliği sınırlıdır ve miRNA düzeylerinin tanısal veya prognostik kullanım potansiyelinin netleştirilebilmesi için daha geniş örneklemli, seri ölçümleri içeren ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Yenidoğan yoğunbakım ünitesinde takip edilen bebeklerde gelişen hipokalseminin etyolojisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan bebeklerde hipokalseminin nedenlerini belirlemek ve önlenmesine yönelik stratejiler geliştirmektir. Yöntem: Çalışmaya dahil edilen anneler ve bebeklerden kalsiyum, magnezyum, fosfor, alkalen fosfataz (ALP) ve D vitamini düzeyleri ölçülmüş, bulgular istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Ayrıca maternal özellikler (yaş, gravida, parite, D vitamini desteği, diyabet varlığı) değerlendirilmiştir. Bulgular: Annelerin ortalama kalsiyum düzeyi 8,17±0,58 mg/dL iken, bebeklerde bu değer 6,99±0,71 mg/dL olarak saptandı (p<0,001). Bebeklerde fosfor düzeyi (6,37±1,40 mg/dL) annelere kıyasla anlamlı yüksek, magnezyum düzeyi ise (1,60±0,43 mg/dL) düşük bulundu (p<0,001). Annelerin ortalama D vitamini düzeyi 15,46±7,07 ng/mL olup, gebelikte D vitamini desteği kullanımı %24,6 idi. Diyabetik anne bebeklerinde hipokalsemi sıklığı anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Neonatal hipokalsemi, maternal D vitamini yetersizliği, düşük magnezyum ve yüksek fosfor düzeyleri ile ilişkili çok faktörlü bir sorundur. Özellikle preterm ve diyabetik anne bebeklerinde erken biyokimyasal izlem ve uygun mineral desteği komplikasyonların önlenmesinde kritik öneme sahiptir.
Akut bronşiyolitli çocukların tanısında ve hastalığın şiddetinin belirlenmesinde yeni sitokinlerin (interlökin 34, interlökin 35, interlökin 36 alfa, interlökin 37 ) rolü
AKUT BRONŞİYOLİTLİ ÇOCUKLARIN TANISINDA VE HASTALIĞIN ŞİDDETİNİN BELİRLENMESİNDE YENİ SİTOKİNLERİN (İNTERLÖKİN 34, İNTERLÖKİN 35, İNTERLÖKİN 36 ALFA, İNTERLÖKİN 37 ) ROLÜ Amaç: Bu çalışma, akut bronşiyolitli çocukların tanısında ve hastalığın şiddetinin belirlenmesinde yeni sitokinlerin (interlökin 34, interlökin 35, interlökin 36 alfa, interlökin 37) muhtemel rolünün incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi Pediatri polikliniğine ve çocuk acil servisine gelen akut bronşiyolit tanısı alan 58 hasta çalışma grubu olarak, bronşiyolit olmayan genel takip için (büyüme gelişme takibi, aşı takibi gibi) polikliniğe gelen sağlıklı 30 hasta ise kontrol grubu olarak alınmıştır. Hastaların kanlarından elde edilen serum kullanılarak IL-34, IL-35, IL-36 alfa, IL-37 parametreleri bakılmıştır. Verilerin analiz aşamasında SPSS 25,0 istatistik paket programı kullanılmıştır. Değerlendirme sonuçlarının tanımlayıcı istatistikleri; kategorik değişkenler için sayı ve yüzde, sayısal değişkenler için ortalama, standart sapma, olarak verilmiştir. Grupların normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi ile belirlenmiştir. Bağımsız iki grup arasında sayısal değişkenlerin karşılaştırmaları; Student T testi; bağımsız üç veya daha fazla grubun karşılaştırılmasında normal dağılım koşulu sağlandığında ANOVA testi, korelasyon analizinde Pearson korelasyon testinden faydalanılmıştır. İstatistiksel alfa önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada; hasta grubunun 28'i (48,3%) kız, 30'u (51,7%) erkek; kontrol grubunun ise 11'i (36,7%) kız 19 (63,3%) erkek idi. Yaş aralıklarına göre; hasta grubunun 9'u (15,5%) 0-3 Ay, 29'u (50,0%) 4-12 ay 20'si (34,5%) 13 ay ve üzeri yaş aralığında iken; kontrol grubunun ise 9'u (15,5%) 0-3 Ay, 12'si (40,0%) 4-12 ay ve 9'u (30,0%) 13 ay ve üzeri yaş aralığında idi. Tedavi şekillerine göre; hasta grubunun 18'i (31,0%) ayaktan, 30'u (51,7%) servis, 10'u (17,2%) yoğunbakım; kontrol grubunun ise 9'u (30,0%) ayaktan, 13'ü (43,3%) servis ve 8'i (26,7%) yoğunbakım düzeyinde tedavi görmüştü. Hasta grubu olguların, ortalama IL-34 (ng/L), IL-35 (ng/L), IL-36 (ng/L) ve IL-37 (ng/L) değerleri kontrol grubu olguların ortalama IL-34 (ng/L), IL-35 (ng/L), IL-36 (ng/L) ve IL-37 (ng/L) değerlerinden daha yüksek ve gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p:0,000). Hasta grubunda yer alan v olguların IL-34 (ng/L), IL-35 (ng/L), IL-36 (ng/L) ve IL-37 (ng/L) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamasına karşın (p>0,05); Kontrol grubunda yer alan olguların IL-34 ng/L ve IL-35 pg/ml değerleri arasında %60,8 oranında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r: 0,608; p<0,05). Sonuç: Yeni tanımlanan interlökinler, akut bronşiolitin tanısı ve hastalık şiddetinin belirlenmesinde potansiyel biyobelirteçler olarak değerlendirilmektedir. Özellikle IL-35 ve IL-37'nin anti-inflamatuvar özellikleri, hastalığın seyrini etkileyebilir. IL-36α'nın pro-inflamatuvar etkileri, bronşiolitin patogenezinde rol oynayabilir. IL-34'ün rolü ise daha fazla araştırma gerektirmektedir. Ayrıca bu interlökinlerin serum/plazma düzeylerinin ölçülmesi ve hastalık şiddetiyle korelasyonlarının incelenmesi, bronşiolitin yönetiminde yeni yaklaşımlar geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Aile yapısına göre çocukların algıladığı anne baba tutumlarının duygusal zeka ve ahlaki olgunluk üzerine etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışma, aile yapısına göre çocukların algıladığı anne-baba tutumlarının duygusal zeka ve ahlaki olgunluk düzeylerine etkisini karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Tarama modelinde, kesitsel, tanımlayıcı tasarımda ilişki arayıcı olarak planlandı. Araştırmanın örneklemini bir özel lisede okuyan 14 yaşın üstündeki çalışmaya katılmaya gönüllü, ebeveyn izni olan yaş, cinsiyet ve okuduğu sınıf olarak benzerlik gösteren parçalanmış (n:50), çekirdek (n:139) ve geniş aileye (n:19) sahip 208 öğrenci oluşturdu. Veriler etik kurul ve kurum iznini takiben; Kişisel Bilgi Formu, Ahlaki Olgunluk Ölçeği, Gözden Geçirilmiş Schutte Duygusal Zeka Ölçeği ve Algılanan Anne-Baba Tutum Ölçeği olmak üzere dört bölümden oluşan anketle toplandı. Çalışmada elde edilen veriler; Kolmogorov Smirnov /Shapiro Wilk testi, tanımlayıcı testler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis H, Spearman'rho correlation, Cronbach alfa testleriyle istatistiksel analizleri yapıldı. Fark ve ilişkilerdeki anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bu çalışma, Ekim 2017 ile Aralık 2018 tarihleri arasında tamamlandı. Çalışmadaki çocukların; çekirdek (%50,4) ve geniş (%52,6) ailede erkek, parçalanmış ailede ise kız (%64), 17 yaşlarında (Çekirdek: %33,1; Geniş: %41,1; Parçalanmış: %38) olduğu, annesinin (Çekirdek:%59,7, Geniş: %66,7; Parçalanmış: %56) ve babasının (Çekirdek: %49,6; Geniş:%50; Parçalanmış: %34), anlayışlı bir tutum içinde olduğunu, algılanan ilgisiz tutumun çekirdek ve geniş aile yapılarına göre hem annede hem de babada daha fazla algılandığı saptandı. Çalışmadaki çekirdek, geniş ve parçalanmış aile yapısındaki çocukların algıladıkları anne-baba tutumu, ahlaki olgunluk ve duygusal zeka düzeylerinin üst puan düzeyine yakın olduğu ve aile yapıları arasında anlamlı farklılıklar oluşturmadığı belirlendi (p>0,05). Aile yapılarına göre algılananan anne baba tutumlarının çocukların duygusal zekaları üzerinde anlamlı etkileri olduğu saptandı (p<0,05).Çocukların Ahlaki Olgunluklarını algılananan anne baba tutumlarından Otoriter Tutumların parçalanmış ailedeki çocukları anlamlı düzeyde olumsuz etkilediği (p<0,05), Demokratik Tutumların ise çekirdek ve parçalanmış ailedeki çocukları anlamlı düzeyde olumlu etkilediği belirlendi (p<0,05).
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji Kliniği granülosit süspansiyonu transfüzyon deneyimi
Kan Bankacılığı ve Transfüzyon Tıbbı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019.Bu çalışmada Yüzüncü yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji Kliniği'nde 2017-2018 yılları arasında tedavi gören, ateşi ve nötrofil sayısı 500/µl'nin altında olan, , uygun antibiyotik veya diğer tedavilere cevap alınamayan, bu nedenle granülosit tranfüzyonu yapılan 0-18 yaş arasındaki 9 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Granülosit toplanması için alloimmünüzasyondan sakınmak amacıyla sağlıklı ve akraba dışı donörlerden granülosit toplandı. Donörlere bir gün önceden oral yolla tek doz 8 miligram metil prednizolon ve aferez işleminden 12 saat önce akşam 5 mikrogram/kg dozunda granulosit-koloni stimüle edici faktör (G-CSF) subkutan olarak verildi. Donörlerden aferez işlemi ile granülosit toplandı ve ürünler 25 Gy radyasyon dozunda ışınlanarak hastalara verildi. Transfüzyon öncesi hastaların ortalama Mutlak nötrofil sayısı (MNS): 52,2 hücre/mikromolL, ortalama beyaz küre sayısı (BKS): 260 hücre/mikromolL idi. Transfüzyon sonrası 24. saatte tüm hastaların mutlak nötrofil sayısı ve beyaz küre sayısı arttı. 9 hastaya toplam 45 ünite granülosit süspansiyonu transfüze edildi.. Bir hasta dışında tüm hastalarda tam klinik yanıt saptandı. Çalışmamızdaki ölüm hızı %11,1 oldu. Transfüzyonla ilişkili hastalarda ve ürün toplanan donörlerde herhangi bir komplikasyon gözlemlenmedi. Bu çalışmamız geleneksel tedaviye dirençli nötropenik ateşli çocuklarda granülosit transfüzyonunun güvenilir ve etkili bir destek tedavisi olduğunu göstermiştir. Bu tedavinin etkinliğine ilişkin ilave çok merkezli klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Granülosit, Nötrofil, Transfüzyon,
Orta-ağır malnütrisyonlu hastalarda pankreas enzim replasmanının tedavideki etkinliği
Mis D.M, Orta-Ağır Malnütrisyonlu Hastalarda Pankreas Enzim Replasmanının Tedavideki Etkinliği, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada, Dünya Sağlık örgütü (DSÖ) sınıflamasına göre orta-ağır malnütrisyon tanısı almış hastalara uygun beslenme rejimi ile birlikte pankreas enzim replasman tedavisinin (PERT) kilo alımı üzerinde etkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2018 – 1 Şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji ve Genel Çocuk polikliniklerine ayaktan başvuran, orta-ağır malnütrisyon tanısı alan 3 ay-17 yaş arası 45 çocuk (22 kız, 23 erkek) çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve laboratuvar verileri incelendi. Yaşlarına ve kilolarına uygun beslenme rejiminin yanında birinci gruba sadece hiperkalorik mama, ikinci gruba ise hiperkalorik mamanın yanında 2000 U lipaz /kg/gün dozunda PERT verildi. Hastaların ilk ve ikinci ay muayenelerinde antropomerik ölçümler yapıldı, fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin seviyeleri çalışılarak PERT'in kilo alımı ve laboratuar değerleri üzerinde etkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 45 hastanın 22si kız (%48,8), 23'ü erkek (%51,2) idi. Hiçbir hastamızda ek hastalık yoktu. Hastaların tamamında pankreas yetmezliği görüldü. Hastaların ilk ve iki aylık tedavi sonrası değerleri karşılaştırıldığında PERT grubundaki hastaların daha iyi kilo aldığı ancak istatiksel anlamlı fark yaratmadığı görüldü. Fekal elastaz, desnutrin ve ghrelin düzeyleri arasında da iki grup arasında anlamlı değişiklik olmadı. Sonuç: Malnutrüsyonun önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdüğü günümüzde yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi hala önemini korumaktadır. PERT üzerinde düşünülen bir seçenek olmakla birlikte bu konuda literatür sınırlıdır. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu konuda yapılan hasta grubunun en fazla olduğu ve PERT süresinin en uzun tutulduğu çalışmadır. Malnütre hastalarda PERT verilmesinin klinik ve biyokimyasal etkilerini incelediğimiz çalışmamızda PERT verilen grubun daha iyi kilo almakla birlikte anlamlı fark yaratmadığı, biyokimyasal belirteçler üzerinde beslenme desteğinden farklı bir sonuç çıkarmadığı görülmüştür.
Beta talasemi majör tanılı hastalarda plazma lipoprotein ilişkili fosfolipaz a2 ile sistatin c düzeyi ve karotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi
Beta talasemi majör, nadir görülmesine rağmen tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olup, yüksek maliyetli tedavi ve takip yönünden hassasiyet gerektiren bir hastalıktır. Hastaların çoğu ikinci dekatta tedaviye bağlı komplikasyonlar nedeniyle kaybedilmektedir. Hastalarda doku ve organlardaki demir birikime bağlı olarak kardiyak, hepatik ve endokrin organ disfonksiyonları olabilmektedir. Özellikle kardiyak tutulumun hayatı ciddi şekilde etkileyebilmesinden dolayı bu çalışmayı yapmaya karar verdik. Bu çalışmada hastanemizde izlenmekte olan beta talasemi majörlü hastalarda hastalığın komplikasyonlarının ve düzenli kan transfüzyonunun kardiyovasküler sistemde meydana getirdiği değişikliklerin erken saptanması için son zamanlarda çeşitli çalışmalarda kardiyovasküler hastalıklarda belirteç olarak kullanılabileceği öne sürülen Lp-PLA2 (Lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2) ve Cys-C (Sistatin C) düzeyinin değerlendirilmesi ve karotis intima media kalınlığı ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Hematoloji ve Onkoloji bölümünde beta talasemi majör tanısı ile izlenmekte olup, kan transfüzyon programında yer alan 30 hasta çalışma grubunu ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Genel Çocuk Polikliniğine başvuran kronik herhangi bir hastalığı olmayan 30 çocuk kontrol grubunu oluşturdu. Çalışma ve kontrol grupları prospektif olarak incelendi. Çalışma grubundan transfüzyon öncesi kan örnekleri alındı ve KIMK (karotis intima media kalınlığı)'ları ölçüldü. Kontrol grubundan ise başvuru anında kan örnekleri alındı ve KIMK kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta ve 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hasta grubunda ortalama yaş 8,07 ± 4,03 yıl iken kontrol grubunda ortalama yaş 11,03 ± 3,99 yıl olup gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0.05). Hasta grubunda KasÇ ve KaPSH kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p: 0,029, p: 0,003). Hasta grubunda CAS (0,115±0,049) ve CAD (10,08±5,28) kontrol grubuna göre (CAS: 0,148±0,035 ve CAD: 13,53±4,93) anlamlı (sırasıyla p: 0,004, p: 0,011) düşük bulundu. Hasta grubunda KIMK ve KadÇ kontrol grubuna göre yüksek çıksa da istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 ve sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi (hasta grubu ortalama Lp-PLA2: 4,1 ng/mL, kontrol grubu ortalama Lp-PLA2: 3,4 ng/mL p: 0,164 ve hasta grubu ortalama Cys-C: 3,5 ng/mL, kontrol grubu ortalama Cys-C: 2,7 ng/mL p: 0,137). Hasta grubunda kontrol grubuna göre hemoglobin anlamlı derecede düşük, ferritin ise anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Hasta grubunda TG kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). TC, LDL ve HDL ise hasta grunda kontrol grubuna göre anlamlı düşüktü (p<0.05). Sonuç: Beta talasemi majör hastalarında hastalağın komplikasyonları ve düzenli kan transfüzyonlarına bağlı olarak kardiyovasküler sistemde hasar oluşabilmektedir. Bu hastalarda erken dönemde CAS ve CAD değerleri ilerleyen dönemlerde ise KIMK artışı kardiyovasküler hasar açısından bir belirteç olarak düşünülebilir. Bulgularımız bu konuda yapılacak geniş ölçekli çalışmalar için yol gösterici olabilir
Hemofilik artropatili çocuklarda kemik mineral yoğunluğu ve dinamik denge arasındaki ilişkinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada amacımız, çocuk hematoloji bölümümüz tarafından takip ve tedavi edilen ağır hemofili A tanılı hastalarımızda meydana gelen eklem kanamaları sonucu oluşan hemofilik artropatinin MRI ile skorlanması, dinamik denge ve kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi araştırmak ve hasta grup içinde ev ve hastanede egzersiz programı verdiğimiz gruplarda mevcut patolojilerdeki değişiklikleri karşılaştırmaktır. Olası denge bozukluklarının belirlenmesi, eklemlerin içindeki kanamaların dinamik denge üzerindeki etkilerini daha iyi anlamayı ve daha etkili bir koruyucu ve rehabilite edici tedavi planlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: ÇalışmamızaYüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji polikliniğinde hemofili A (faktör VIII eksiliği) tanısı ile takip edilen yaşları 8-17 arasında değişen ve profilaksi tedavisi alan 16 ağır hemofili A erkek hasta dahil edildi. Bu grup ev ve hastanede egzersiz programı yapmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersiz programı haftada 3 gün, toplam 5 hafta uygulandı. Ev grubuna egzersizlerin ayrıntılarının olduğu bir broşür verildi ve programı evde uygulamaları istendi. Hastane grubuna ise fizyoterapist eşliğinde aynı egzersizler aynı süre ile hastanede yaptırıldı. Hastalara egzersiz programı öncesi ve sonrasında her yöne salınımlı statik, dinamik denge ve propriosepsiyon duyusunun test edilebildiği, bu duyuları geliştirmek amacıyla rehabilitasyon ile ilgili egzersizlerin yapılabildiği posturografik denge platformu olan cihaz ile dinamik denge testi yapıldı. Bu testte ATE ve tur sayısı bilgileri elde edildi. Tüm hastalara yine egzersiz programı öncesi ve sonrası kalça, diz ve ayak bileklerine çekilen MRI ile IPSG Hemofilik artropati skorlaması ve DEXA ile Z skorları ölçülerek KMY durumları belirlendi. İki grubun sonuçları karşılaştırılarak egzersiz programı ile hemofilik artropati skorları, dinamik denge duyusu için ATE ve tur sayıları ve kemik mineral yoğunlukları değişimleri için de Z skorlarındaki değişimler değerlendiridi. Bulgular:. Hastalarımızın KMY ölçümleri için bakılan Z skoru değerlerinde egzersiz programı sonrasında görece olarak düzelme saptanmıştır. Dinamik dengenin hastalarımızda etkilenmediği gözlenmiş olup egzersiz sonrasında ATE değerlerinde azalma tespit edilmiş, tur sayılarında değişiklik gözlenmemiştir. Hastalarımızda değişen düzeylerde hemofilik artropati saptanmış, egzersiz programı sonrasında ev ve hastane grubunda sol ayak bileği eklemi, hastane grubunda sağ ayak bileği artropati skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya dahil edilenhemofili hastalarında dinamik dengenin etkilenmediği gözlenmiştir. Bunun da hasta grubunun pediatrik yaş grubunda olması, ilerleyen yaşlarda bozulabileceği öngörülmüştür. KMY'lerinde düşüklük saptanan hastaların etyolojik olarak araştırılması planlanmıştır. Egzersiz programı ile göreceli olarak DEXA ile bakılan Z skorlarında ve hemofilik artropati skorlarında düzelme olduğu gözlenmiştir. İstatistiksel olarak anlamsız çıkan parametreler göz önüne alındığında egzersiz programının kısa süreli olması ve kontrol değerlendirmelerin de kısa süre aralıklarıyla yapılması bir neden olarak düşünülebilir. Bu sonuçlar, hemofilik artropatili hastalarda dengelerini iyileştirmek, korumak, kemik mineral yoğunluğu ve eklem sağlığını korumak için fiziksel egzersiz programlarına, fizyoterapi ve rehabilitasyona gereksinim olduğunu göstermektedir.
İndirekt hiperbilirubinemi nedeniyle kan değişimi uygulanan yenidoğanların retrospektif analizi
İndirekt Hiperbilirubinemi Nedeniyle Kan Değişimi Uygulanan Yenidoğanların Retrospektif Analizi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada yedi yıllık süre içerisinde hastanemize başvuran, kan değişimi yapılmış indirekt hiperbilirubinemili hastaların sarılık nedenleri, klinik özellikleri, risk faktörleri, kan değişimine bağlı komplikasyonların araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi'ne 01.05.2012 ve 30.09.2019 tarihleri arasında indirekt hiperbilirubinemi tanısıyla yatırılan ve hastaneye kabul edildiğinde total serum bilirubin değeri kan değişimi yapılmasını gerektirecek sınırda veya sınırın üstünde olan 214 yenidoğan retrospektif olarak araştırılmıştır. Hastalarda bebek kan grubu, anne kan grubu, Rh alt grupları, kan değişimi öncesi ve sonrası hemoglobin, platelet, kalsiyum ve total bilirubin değerleri, G6PD aktivitesi, direk coombs, albümin, total bilurubin/albümin oranı, başvuru yeri, doğum şekli, doğum haftası, cinsiyet, kaçıncı gebelik ve kaçıncı yaşayan çocuk olduğu, doğum ağırlığı, eşlik eden ek patoloji varlığı, beslenme şekli, kan değişimi öncesi kilosu, kilo kaybı yüzdesi, beslenme şekli, çoğul gebelik olup olmadığı, doğum travması varlığı, hastaya IVIG verilip verilmediği, hastada başvuru esnasında akut bilirubin ensefalopatisi bulgusu olup olmadığı, kardeşlerde sarılık, fototerapi, kan değişimi öyküsü, kan değişimi sayısı, anne yaşı, anne baba arası akrabalık, hastaneye başvuru yaşı, doğumunun kaçıncı saatinde kan değişimi yapıldığı, hastaneye yatışının kaçıncı saatinde kan değişimi yapıldığı, hastanede kaç gün yattığı, kan değişimi şekli, kan değişimi esnasında veya sonrasında komplikasyon gelişimi, etiyoloji bulunamayan hastalarda metabolik panel sonucu, beyin MR sonucu ve olgunun kan değişimi sonrası nörolojik durumu gibi demografik ve klinik bulgular araştırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların %55,6'sı erkek, %60,7'si NSVY ile doğmuş, doğum ağırlıkları ortalaması 2884±608 gr idi. Etiyoloik nedenlere bakınca %36'sında ABO uyuşmazlığı, %27,1'i Rh uyuşmazlığı, %2,3'ünde ABO ve Rh uyuşmazlığı, %8,8 prematürite, %5,1'inde Rh subgrup uygunsuzluğu, %2,8'inde hipernatremik dehidratasyon, %2,8'inde G6PD eksikliği, %1,8'inde konjenital hipotiroidi, %4'ünde idrar yolu enfeksiyonu, galaktozemi, herediter sferositoz, sefal hematom, polisitemi ve sepsis olduğu görüldü. Olguların %9,3'ünün etiyolojisi aydınlatılamamıştır. NSVY ile doğan bebeklerde, sezeryanla doğan bebeklere göre total serum bilirubini istatistiksel açıdan daha yüksek bulunmuştur (p:0.01). Erkek olguların başvuru TSB değerlerinin kızlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Etiyolojisinde hemolitik hastalık olan olguların başvuru hemoglobin ve yaş düzeyleri hemolitik hastalık olmayanlara göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0.01). Yatış süreleri kıyaslandığında, sepsis tanısı alan vakaların, sepsis olmayan vakalara göre hastanede yatış sürelerinin anlamlı derecede fazla olduğu saptandı (p<0.01). Doğum ağırlıkları, başvuru ağırlıkları ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede fazla bulundu (p<0.01). Patolojik kilo kaybı olanların hastaneye yatış tartılarının daha düşük olduğu ve yatış total serum bilirubin değerinin daha yüksek olduğu bulundu (p<0.05). Hipernatremik dehidratasyon tanısı olan vakaların, diğer tanılı vakalara göre tartı kaybı oranlarının anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Olguların başvuru total serum bilirubin değeri, fototerapi sonrası bilirubin değerine göre anlamlı derecede düşüş gösterdi (p<0.01). Hastaneye geç başvuranların istatiksel olarak anlamlı şekilde, ciddi hiperbilirubinemi (TSB ≥25 mg/dl) ile yattığı gösterilmiştir (p<0,01). En sık görülen kan değişimi komplikasyonları; trombositopeni (%26,1), hipokalemi (%24,7) ve hiperkalsemidir (%23,8). İşlem sırasında 2 olgu solunum arresti geçirmiştir, birisi ex olmuş ve çalışmamızda kan değişimine bağlı mortalite oranı %0,5 bulundu. Yüksek risk grubundaki hastaların orta ve düşük risk grubundaki hastalara göre daha düşük bilirubin düzey ile hastaneye başvurduğu görüldü (p:0.01). Akut bilirubin ansefalopatisi tanısı ile başvuran olguların başvuru TSB düzeyi ve başvuru yaşı değerlerinin, ABE olmayan olgulara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0.01). Sonuç: Hiperbilirübinemi ülkemizde hala önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Kan değişimi indirekt hiperbilirubineminin acil tedavisinde etkili bir yöntem olmasına rağmen, nörolojik sekellerin önlenmesinde en iyi tedavi yöntemi taburculuk öncesi riskli bebekleri belirleyerek, belirli aralıklarla kontrol edip erken müdahele etmektir.
Üç farklı doğal sürfaktan preparatı poraktant alfa, kalfaktant ve beraktant'ın respiratuvar distres sendromu tedavisindeki etkinliğinin ve güvenliğinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada yaygın olarak kullanılan hayvan kaynaklı üç farklı doğal sürfaktan preparatı Poraktant Alfa, Kalfaktant ve Beraktant'ın Respiratuvar Distres Sendromu tedavisindeki etkinliğinin ve güvenliğinin karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve yöntem: Haziran 2019 ile Ocak 2020 arasında, hastanemiz yenidoğan yoğunbakım servisinde yatan; doğum haftası 35. Gebelikhaftası vealtında preterm yenidoğan yaş grubunda RDS tanısı almış ve surfaktan verilmesi gereken; 5. dakika APGAR skoru 3'ün altında, majör konjenital malformasyonu, kromozom anomalisi, konjenital kalp hastalığı, erken neonatal sepsisi, pulmoner hipoplazisi, diafragma hernisi olmayan bebekler çalışma grubuna alındı. RDS tanısı almış 66 hasta poraktant alfa, beraktant ve kalfaktant grubu olarak üç adet 22'li gruplara randomize bir şekilde dağıtılarak ayrıldı. Her üç gruba ilk surfaktan dozu 200 mg/kg, sonraki dozlar 100 mg/kg olarak eşit dozlarda uygulandı. Bulgular: Üç grubun ilk 28 gün belirli zaman noktalarındaki FiO2 ve ilk 48 saat belli zaman noktalarındaki MAP gereksinimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grupların, nekrotizan enterokolit, prematürite retinopatisi, pnömotoraks, intraventriküler hemoraji, patent ductus arterious, bronkopulmoner displazi ve pulmoner hemoraji insidansları arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç: RDS'de, poraktant alfa, beraktant ve kalfaktant tedavisinin, FiO2 ve MAP gereksinimini azaltmak ve ciddi pulmoner ve pulmoner olmayan komplikasyonların önlenmesi açısından birbirine üstünlüğü yoktur. Anahtar kelimeler: Respiratuar distres sendromu, poraktant alfa, beraktant, kalfaktant, fraksiyone oksijen, ortalama hava yolu basıncı
Çocukluk çağı akut lösemilerinde, BFM kemoterapisi remisyon-indüksiyonu-konsolidasyon sürecinde tam kan ve biyokimyasal parametrelerindeki değişim
.Amaç: Bu çalışmada çocukluk çağı akut lösemi hastalarının klinik özelliklerinin ve BFM kemoterapisi remisyon-indüksiyonu-konsolidasyon sürecinde serum elektrolit seviyelerindeki değişimin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2014- 31 Aralık 2018 tarihleri arasında akut lösemi tanısı alan hastaların dosyalarının hastane kayıtlarından retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. p değerinin 0,05'in altında olması sınır kabul edilmiştir. Bulgular: İmmün fenotip değerlendirildiğinde kişilerin %81,2'si (n=69) ALL, %18,8'i (n=16) AML'dir. ALL hastalarının %56,5'i erkek, %43,5'i kız, yaş ortalaması 7,4±5,2'dir. AML hastalarının %68,8'i (n=11) erkek, %31,3'ü (n=5) kız, yaş ortalaması 8,2±5,5'tir. ALL hastalarının %14,5'inde (n=10) relaps gelişmiştir, %11,6'sı (n=11,6) ex olmuştur. AML hastalarının %6,3'ünde (n=1) relaps gelişmiş, 1'i araç içi trafik kazası olmak üzere %12,5'i (n=2) ex olmuştur. ALL hastalarının %94,2'sinde (n=65) hipokalemi, %100,0'ında (n=69) hiponatremi, %95,7'sinde (n=66) hipokalsemi, %60,9'unda (n=42) hipomagnezemi, %97,1'inde (n=67) hipofosfatemi görülmüştür. AML hastalarının %75,0'ında (n=12) hipokalemi, %81,3'ünde (n=13) hiponatremi, %81,3'ünde (n=13) hipokalsemi, %43,8'inde (n=7) hipomagnezemi, %87,5'inde (n=14) hipofosfatemi görülmüştür. Ex relaps gelişmeyen hastalar ile karşılaştırıldığında, ex-relaps gelişen hastalarda, P1A'da hipofosfatemi, 1.HR1 ve 2.HR3'te hipokalemi, 2.HR2'de hiponatremi ve 2.HR3'te hipomagnezemi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla görülmüştür. PM'de hipokalemi, PII'de hiponatremi ex relaps olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az sıklıkta belirlenmiştir. Sonuç: Akut lösemi tanısıyla kemoterapi alan hastalarda birçok nedenle çeşitli elektrolit bozuklukları ve buna bağlı morbidite hatta mortalite gelişebileceği bilinmektedir. Bu çalışmanın sonuçları uygulanan kemoterapi rejimine göre değişmekle beraber, bütün tedavi protokollerinde çeşitli serum elektrolitlerin plazma konsantrasyonlarında, normal referans değerlerle karşılaştırıldığında, anlamlı değişiklikler oluştuğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Akut Lösemi Tedavisi, Elektrolit Bozukluklar
Yenidoğan persistan pulmoner hipertansiyon hastalarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Servisi'nde Persistan Pulmoner Hipertansiyon tanısıyla takip edilen 0-28 günlük hastaların demografik özellikleri, tanı zamanı, tanı şekli, uygulanan tedavi ve tedaviye alınan cevap süresinin değerlendirilmesi, persistan pulmoner hipertansiyonu presipite eden nedenlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya 15 Şubat 2016 - 1 Temmuz 2019 tarihleri arasında Van YYÜ Yenidoğan Yoğun Bakım Servisinde yatarak, yenidoğan ve çocuk kardiyolojisi tarafından takip edilen, 0-28 günlük Persistan Pulmoner Hipertansiyon tanısı alan 29 hasta dahil edilmiştir. Hastalar retrospektif olarak dosyalardan incelendi. Anne yaşı, gebelik haftası, erken membran rüptürü ve koryoamnionit gibi prenatal risk faktörleri, doğum ağırlıkları, fetal distres/acil sezeryan öyküsü, ilk 24 saatte mekanik ventilatöre alınma öyküsü, tanı yaşı, eşlik eden sepsis, pnömoni, asfiksi, yenidoğanın geçici takipnesi, solunum güçlüğü sendroumu, pnomotoraks, nekrotizan enterokolit, konjenital kalp hastalıkları gibi ek hastalıkları, APGAR skoru değerleri, tedavi öncesi ve sonrasında kalp hızı, sistolik ve diastolik kan basıncı değerleri (sKB ve dKB, oksijen saturasyon değerleri (SatO2), sistolik pulmoner basınç değerleri (sPAP), alınan medikal tedaviler kaydedildi ve değerlendiridi. Patent duktus arterious ve patent foramen ovale dışında konjenital kalp hastalığı olan hastalar çalışmadan çıkartıldı. Bulgular: Persistan pulmoner hipertansiyon (PPHN) tanısı alan toplam 29 hasta vardı. Hastaların 17'si (%58.6) erkek, 12'si (%41.4) kız idi. Hastaların 11'inde (%37.9) normal doğum, 18'inde (%62.1) sezaryen ile doğum öyküsü mevcut idi. PPHN'li yenidoğanların 4'üne (%13.8) 1 doz, 2 'sine (%6.9) 2 doz sürfaktan, 2'sine (%6.9) 2 doz Celestone uygulanmıştı. Hastaların 21'i (%72.4) ilk 24 saat içerisinde mekanik ventilasyon uygulanmıştı. İnotropik destek olarak hastaların 15'ine (%51.7) dobutamin, 10'una (%34.5) dopamin, 2'sine (%6.9) digoksin, 2'sine (%6.9) milrinon, 1'ine (%3.4) adrenalin uygulanmıştı, 10'una (%34.5) herhangi inotropik ilaç kullanılmamıştı. Tedavi amacıyla hastaların 24'üne (%82.2) sildenafil, 13'üne (%44.8) MgSO4, 9'una (%31) iNO, 2'sine (%6.9) ilioprost verilmişti. Tedavi sonucunda hastaların 19'u (%65.6) başarılı olarak tedavi olurken, 1'i (%3.4) kronikleşmiş, 9'u (%31) ise ex olmuştu. Tedavi başarısı cinsiyet, doğum şekli, gestasyonel yaş, kan basıncı, tanı yaşı, APGAR 1-5.dk skoru, kalp hızı, eşlik eden hastalıklar ve uygulanan tedaviye göre değişmemekte idi (p>0.05). Değerlendirilen kan gazı parametrelerinden PO2 ve HCO3 değerleri, tedavi öncesi ve sonrası SatO2 düzeyleri tedavi sonucu olumlu olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0.05). ALT değerinin ve CPAP uygulama süresinin ex olan / kronikleşen hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (p=0.03). Saptanan enfeksiyon sayısı, tanı yaşı ile ve MV süresi ile istatistiksel olarak anlamlı derecede pozitif yönde düşük düzeyde korelasyon göstermektedir (p<0.05). Sonuç: PPHN tedavisinde SatO2, PO2, HCO3, ALT ve CPAP uygulama süresi parametrelerinin tedavi sonucunu öngörmede önemli olduğu belirlendi. Bu değerlerin erken dönemde belirlenmesi ile hastalığın prognozu tahmin edilebilir.
Kemoterapi alan çocuklarda görülen oral mukozitlerde düşük seviyeli lazer tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Çocuk Hematoloji-Onkoloji Servisi'nde çocukluk çağı lösemileri nedeni ile tedavi alan hastalarda, kemoterapi sonrası ağız içi mukozalarında görülen "Oral mukozitlerin" (OM) tedavisi için topikal düşük seviyeli lazer terapisi (DSLT) uygulamasının etkinliği araştırıldı. Yöntem. Araştırma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Servisinde 1 Haziran 2019 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında lösemi tanısı nedeniyle yatıralarak kemoterapi uygulanan ve OM gelişen çocuk hastalarda gerçekleştirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır, her iki grupta 20 olgu olacak şekilde randomize ayrılmıştır. Birinci grupta yer alan hastalar kontrol grubu olarak kabul edildi. Bu gruptaki olgulara oral mukozit tedavisi için sodyum bikarbonat ile topikal tedavi verildi. İkinci gruptaki olgulara OM geliştikten sonra, DSLT ile tedavi uygulandı. Her iki grupta da mukozit geliştikten sonra uygulanan işlemlerin öncesinde ve sonrasında Görsel Ağrı Skalası (VAS) skorları ile Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirtilen oral mukozit sınıflaması değerlendirildi. Bulgular. DSLT tedavisi uygulanan 20 hastanın %45'i (n=9) erkek, %55'i (n=11) kız, kontrol grubunun %30'u (n=6) erkek, %70'i (n=14) kızdır. Gruplar arasında cinsiyet ve OM sayısı bakımından anlamlı fark yoktur. Tedavi grupları arasında OM lokalizasyonu açısından anlamlı fark yoktur (p=0,682). Tedavi başlangıcı, tedavinin 1,2, 4. ve 11. gününde gruplar arasında OM sınıflama ortalaması bakımından anlamlı fark yokken, tedavinin 3, 5, 6 ve 7. günlerinde DSLT grubundaki hastaların OM sınıflaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür. İstatistiksel olarak farkın olmadığı günler olan 4 ve 11. günlerde anlamlı olmamakla beraber DSLT grubundaki hastaların OM sınıflamasının daha düşük olduğu saptanmıştır. Başlangıçta saptanan OM sınıflama ortalaması zaman içerisinde DSLT grubundaki hastalarda daha fazla olmak üzere; hem DSLT grubunda (p=0,024), hem de kontrol grubunda (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Tedavi başlangıcında grupların VAS skoru arasında anlamlı fark yokken (p=0,260), tedavinin 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 11. günlerinde yapılan kontrollerde standart bakım grubu ile karşılaştırıldığında, DSLT grubunun VAS skor ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0,01). Başlangıçta saptanan VAS skor ortalaması zaman içerisinde DSLT grubundaki hastalarda daha fazla olmak üzere; hem DSLT grubunda (p<0,001), hem de kontrol grubunda (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Sonuç. Çocuklarda KT sonrasında ağızda oluşan OM tedavisinde, hem standart bakım hem DSLT tedavisi OM'nin kliniğini ve ağrıyı düzeltmektedir. Yapılan çalışmada DSLT uygulanan grupta hem VAS skalası hem de DSÖ'nün oral mukozit sınıflamasına göre değerlendirildiğinde daha anlamlı olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Travmatik bir süreç olan lösemi tedavisi sırasında ve sonrasında oluşan komplikasyonlardan biri olan OM'nin daha az ağrı ile atlatılması ve tedavisinin daha kısa sürede etkili bir şekilde yapılabilmesi adına DSLT tedavisinin yaygınlaştırılması sağlanabilir.
Transkateter kapatma yapılan atriyal septal defekt tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada ASD tanılı hastalarda kalbin ileti sisteminin değerlendirilmesi ile kapatma öncesi ve sonrasında klinik, elektrokardiyografik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi, prognoz ve sağkalıma etki edebilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda Şubat 2016 - Haziran 2020 tarihleri arasında izlenen ve transkateter kapatma yapılan ASD tanılı hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. ASD olgularının sonuçları kontrol grubu ile ve ASD olgularında kapatma işlemi öncesi ve sonrasında kardiyak parametreler karşılaştırılmıştır. Bulgular: ASD tanısı ile tedavi edilen olguların %42,5'i, kontrol grubunun %52,5'i erkekti. ASD olgularının yaş ortalaması 8,8 ± 4.5, kontrol grubunun 9,6 ± 3,9'du. ASD olguları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ASD olgularının sistolik kan basıncı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,025). ASD olguları ile kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, kalp tepe atımı ve diyastolik kan basıncı değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ASD olgularının kalsiyum düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0,001). ASD olguları ile kontrol grubu arasında diğer laboratuvar değerler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma öncesi Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa, Pdis, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Kontrol grubunun EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, ASD olgularında transkateter kapatma sonrası Pmax, Pmin, QTcmin süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmax, QTdis, QTcdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). ASD olgularında transkateter kapatma öncesi EKG parametreleri ile karşılaştırıldığında, transkateter kapatma sonrası Pmax, Pdis süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa; QTmin süresi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha uzundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda ASD olgularında transkateter kapatma öncesine kıyasla kapatma sonrası grupta Pmax ve Pdis süreleri kısalırken, QTmin süresinin uzadığı saptandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise ASD kapatma öncesi grupta Pmin ve QTc min süreleri daha kısa; Pdis, QTdis ve QTc dis süreleri ise daha uzun saptandı. ASD olgularında transkateter kapatma tedavisinin atriyal ve ventriküler aritmiler üzerine etkinliğini gösteren daha fazla sayıda hasta ile prospektif 24 saatlik EKG ve/veya daha uzun EKG kayıtlarını da içeren elektrofizyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Ünitesi'nde 1 Ocak 2007- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında ALL tanısı alan ve tedavisi tamamlanan hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Olguların %51,1'i (n=23) erkek, %48,9'u (n=22) kız, yaş ortalaması 12,9±4,0'dır. ALL tipi incelendiğinde %75,6 (n=34) pre B cell ALL, %24,4 (n=11) T cell ALL'dir. Puberte evresi incelendiğinde olguların %24,4'ü (n=11) prepubertal idi. Hastaların %2,2'si (n=1) bodur, %44,52'si (n=20) kısa, %8,9'u (n=4) çok zayıf ve %20'si (n=9) zayıftı. Çalışmamızda puberte durumu değerlendirilen hastaların hiç birinde puberte prekoks veya puberte tarda saptanmadı. Çalımamızda TSH >10 olan ve TSH 5-10 arası olan hastamız yoktu. Olguların %13,3'ü (n=6) osteoporotik, %44,4'ü (n=20) osteopenik %42,2'si (n=19) idi. Sonuç: ALL olgularında antropometrik ölçümler cinsiyetten, hastalık tipinden ve puberte evresinden bağımsız olarak olumsuz şekilde etkilenmektedir. Bu konuda düzenli izlem ile destekleyici tedavilerin sağlanması, ALL olgularında antopometrik değerleri daha iyi bir seviyeye getirebilir. Özellikle erkek ALL olgularında olmak üzere her iki cinsiyette de malnütrisyon gelişebileceği için beslenmenin düzeninin sağlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Endokrinoloji, Akut Lenfoblastik Lösemi
Ventriküloperitoneal şant uygulanmış nöral tüp defekti (meningomyelosel) ve hidrosefali tanısı olan hastalarda şant enfeksiyonlarının analizi; kliniğimizin 13 yıllık deneyimi
Meningomyelosel (MM) nöral tüp defektlerinin (NTD) en sık görülen tipidir. Kese tamiri sırasında veya sonrasında hidrosefali eşlik eden vakaların önemli bir kısmına şant takılması gerekmektedir. Şant enfeksiyonu uzun dönem prognozu etkileyen parametrelerden biridir ve hemen her zaman menenjit kliniği ile prezente olmaktadır. Çalışmamızda nöral tüp defekti (meningomyelosel) tanılı yenidoğan hastaları inceleyerek şant enfeksiyonu/menenjit olan hastaların risk faktörlerini, sebeplerini, hastalık yönetimini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezinde 01.01.2010 - 11.10.2023 tarihleri arasında doğan ve/veya hastanemize sevk ile gelen meningomyelosel tanılı yenidoğan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastane otomasyon sisteminden hastaların dermografik bilgileri, hastanede yatış süresi, operasyon günü, laboratuvar tahlillerinden; beyin omurilik sıvısının (BOS) glukoz ve protein değerleri, kültür ve kültür antibiyogramları tarandı. Beyin bilgisayarlı tomografi (BT), beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve transfontanel ultrasonografi (USG) raporları incelenerek hidrosefali ve eşlik eden ek anomaliler belirlendi. Ameliyat notlarından; flep ve şant uygulanıp uygulanmadığı, hasta epikrizlerinden ise meningomyelosel kese çapı ve yeri, kullanılan antibiyotikler, hastada olan diğer ek anomaliler, hastanın menenjit ve exitus olup olmadığı ile ilgili veriler taranmıştır. Bulgular: Meningomyelosel tanılı 430 hasta çalışmaya dahil edildi. Otuz dört hasta (%7.9) şant enfeksiyonu/menenjit olarak saptandı. Hastalarda kız cinsiyet oranı %52.8 idi. Şant enfeksiyonu/Menenjit olan hastalarda şant enfeksiyonu/menenjit olmayan hastalara göre anne yaşı anlamlı (p<0.05) olarak daha düşüktü. Hidrosefali oranı ve hastane süresi şant enfeksiyonu/menenjit olan hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Çalışmamızda en çok üreyen patojenler Klebsiella Pneumoniae ve Staphylococcus Haemolyticus idi. Tedavide en sık kullanılan antibiyotikler ise Vankomisin ve Meropenem'di. Vakalardan 15 hasta (%3.5) exitus oldu. Şant enfeksiyonu/menenjit olan grupta menenjit olmayan gruba göre mortalite anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Sonuç: Meningomyelosellerde şant enfeksiyonu/menenjit olan hastaların, şant enfeksiyonu/menenjit olmayan hastalara göre hastane yatış süresi ve exitus oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Flep kapama yapılan hastalarda ve/veya operasyon zamanı 72 saatten uzun olan hastalarda da hastane yatış süresi daha uzun olduğu saptandı. Ortalama anne yaşı şant enfeksiyonu/menenjit olan grupta anlamlı olarak daha düşük bulundu. En sık üreyen BOS kültür patojeni Klebsiella Pnemoniae'ydı. Hastaların mümkün olan en erken dönemde opere edilmesi, genç yaş gebeliklerin önlenmesi için gerekli planlamaların yapılması ve hastane kaynaklı enfeksiyonları azaltacak tedbirlerin alınması büyük önem taşımaktadır.
Lizozomal depo hastalıklarının klinik, laboratuvar ve moleküler genetik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, LDH tanısı ile izlenen hastaların klinik, laboratuvar ve moleküler genetik özellikleri geriye dönük olarak incelendi, literatür ile karşılaştırıp, enzim tedavisi alan mukopolisakkaridoz ve Pompe hastalarının tedavi yanıtları değerlendirildi. Çalışmaya 1980-2020 yılları arasında LDH tanısı ve/veya ön tanısı ile izlenen toplam 480 hasta dahil edildi. Hastaların %76,9'u mukopolisakkaridoz, %7,3'ü mukolipidoz, %7,1'i sfingolipidoz, %5'i Pompe hastalığı, %1,3'ü oligosakkaridoz, %1'i sistinozis, %0,83'ü multipl sülfataz eksikliği ve %0,63'ü lipid depo hastalığı tanısı ile takip edilmiştir. Hastaların cinsiyet dağılımı %60,4 erkek, %39,6 kadın şeklindeydi. Tanı yaşı 0-55 yaş arasında değişmekte olup, ortanca 2,2 yıl, ortalama 4,4±7,3 yıl idi. Hastaların %77,4'ünde akrabalık ve %40,7'sinin ailesinde benzer veya başka bir metabolik hastalık öyküsü mevcuttu. Hastalar en sık gelişim geriliği (%30,8), ortopedik sorunlar (%23,7) ve aile öyküsü (%10,3) nedeniyle hasteneye başvurmuşlardı. Hastaların klinik ve laboratuvar değerlendirmelerinde kaba yüz görünümü (%81,2), gelişim geriliği/zihinsel yetersizlik (%63,4), valvüler kapak hastalığı (%58,5), işitme kaybı (%52,5), korneal opasiteler (%41,7), kraniyo-servikal bileşke darlığı (%39,8), tekrarlayan akciğer enfeksiyonları (%36), hepatomegali/splenomegali (%33,5), torakolomber kifoz (%28,5) en sık görülen bulgulardı. Son durum değerlendirildiğinde hastaların %60'ının vefat ettiği tespit edildi. Enzim tedavisi alan MPS'lerde osteoartiküler, kardiyovasküler, nörolojik ve solunum sistemi bulguları tedavi başlama yaşı ve tedavi süresi ile istatistiksel olarak karşılaştırıldığında sadece solunum sistemi bulguları arasında tedavi başlama yaşı açısından istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bir fark görüldü (p=0.035). Tedavi öncesi ve sonrası yürüme testi ortalamaları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p=0.185). Enzim tedavisi alan MPS hastalarında osteoartiküler bulgularında iyileşme bildirilmesine karşın boy ve kardiyak bulgularında kötüleşme olduğu görüldü. Pompe hastalarında osteoartiküler, kardiyovasküler, nörolojik ve solunum sistemi bulguları tedavi başlama yaşı ve tedavi süresi ile istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı sonuçlar görülmedi. Enzim tedavisi alan Pompe hastalarında kas ve kalp bulgularında iyileşme görüldü. Sonuç olarak erken tanı ve erken enzim tedavisi başlanması MPS hastalarında solunum sistemi bulgularını ve yıllık boy uzama hızlarını, infantil Pompe hastalarında kas ve kalp bulgularını olumlu yönde etkileyebilir.
Çocukluk çağı kas biyopsilerinin retrospektif analizi ve tanıya katkısının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kas biyopsisi nöromusküler hastalıkların tanısı için kullanılan önemli bir tanı aracıdır. Bu çalışmanın amacı büyük bir pediatrik seride kas biyopsisi yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve kas biyopsisi bulgularını ortaya koymak, kas biyopsisinin kliniğe katkısını belirlemek, biyopsi bulgularını klinik ön tanı ve genetik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Pediatrik ve Perinatal Patoloji Ünitesi'nde Ocak 2011 – Aralık 2020 tarihleri arasında rapor edilen kas biyopsileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalara ait klinik, laboratuvar bulguları ve demografik bilgiler hastane otomasyon sistemi ve biyopsi raporlarından elde edilmiştir. Hastalar biyopsi tanılarına göre sınıflandırılmış, klinik ve laboratuvar bulgularına göre biyopsinin tanı değeri belirlenmiş, klinik ve genetik tanılarla histopatolojik tanıların uyumu değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki toplam kas biyopsisi sayısı 2242, medyan biyopsi yaşı 4,0 yaştı. Hastaların %73,3'ünde şikayetler beş yaşın altında başlamıştı ve en sık başvuru şikayeti güçsüzlük/gevşeklik idi. Biyopsilerin %45,1'i tanı vermişti. Buna göre en sık saptanan tanı musküler distrofiler (%24,6) idi. Bunu miyopatik değişiklikler (%7), metabolik miyopatiler (%6,2), konjenital miyopatiler (%3,7), nörojenik değişiklikler (%2,3), inflamatuvar miyopatiler (%1,2) ve miyofibriler miyopati (%0,1) takip ediyordu. Biyopsilerin %25,8'inde spesifik olmayan değişiklikler görülmüş, %13,2'si patolojik bulgu göstermemişti. Ayrıca biyopsilerin %11,9'u kesin tanı vermemiş ancak bir tanıya yönlendirmiş, %4'ü tanı için temsili olmayan / yetersiz biyopsi olarak değerlendirilmişti. Hastaların %51,6'sında ön tanı ile biyopsi tanısı uyumluydu. Biyopsilerin %9,2'si ön tanıdan farklı bir tanı vermiş, %39,2'sinde ön tanıyı destekleyen biyopsi bulgusu görülmemişti. Sonuç: Kas biyopsisi nöromusküler hastalıklar için önemli bir tanı aracıdır. Biyopsi bulgularının hastanın klinik, laboratuvar ve genetik sonuçları ile birlikte yorumlanması tanı değerini artırır. Anahtar Kelimeler: nöromusküler hastalık, kas patolojisi, tanısal değer, pediatrik
COVID-19 pandemisinin yeme bozukluğu olan ergenlerde bir yıllık etkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ:COVID-19 hem fiziksel hem de zihinsel sağlık üzerine pek çok etkiye sahiptir. Pandeminin uzun dönemde yeme bozukluğu (YB) üzerindeki etkileri hakkında daha çok bilgiye gereksinim vardır. Bu çalışma, pandeminin başlangıç döneminde Hacettepe Üniversitesi Ergen Sağlığı ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Bölümleri tarafından yapılan çalışmanın ikinci ayağı olarak DSM-5'e göre YB tanısı olan ergenlerle, ilk çalışmadan 1 yıl sonra, pandeminin YB üzerindeki geç dönem etkilerinin ortaya konulması ve erken dönemle kıyaslanması amacıyla yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya, ilk çalışmaya katılan 12-18 yaş arasındaki 38 ergenden 37'si katılmıştır (%97,3). En sık tanı Anoreksiya Nervoza olup çalışmamızın sonucunda, ilk çalışmaya benzer olarak ergenlerin %37,8'inde YB seyrinin düzelmeye başladığı/iyiye gittiği, %83,5'inin sağlıklı olmanın ne kadar değerli olduğunu anladığı, %89,5'inin kendisini daha olgun hissettiği ve bu durumun ilk çalışmaya kıyasla belirgin artış gösterdiği, ergenlerin sağlık hizmeti almaya engel teşkil edecek durumların ise ilk çalışmaya göre belirgin şekilde azaldığını belirttiği tespit edilmiştir. Ayrıca tele sağlık hizmetlerinin yüz yüze muayeneye göre daha etkili bulunduğunun ve katılımcıların %43,2'sinin uyku kalitesinin daha kötü olduğunu belirttiği, ilk çalışmaya kıyasla okula gidememenin zorluğunun belirgin artış gösterdiği, ergenlerin %54,1'inin yeni gelişen psikiyatrik belirtisi olmadığı, %62,2'sinin ailesi ile çatışma yaşamadığı ve yarısından fazlasının YB yaşam kalitesinin iyileştiği bulunmuştur. Bunun yanında bu çalışma ile ergenlerin YB seyrinde, depresyon ve obsesyon puanlarında fark saptanmazken geç dönemde anksiyete puanlarının belirgin olarak artış gösterdiği tespit edilmiştir. SONUÇLAR:Çalışmamızın sonucunda, YB belirtilerinin, pandeminin hem erken hem de geç döneminde kötüye gitmediği bulunmuştur. Pandemi sürecinde YB olan bireylerin uzun vadede anksiyete ve depresyon açısından ek olarak değerlendirilmesinin gerektiği ve pandemi öncesi izlem altında olunmasının ve pandemi sırasında da yakın klinik izlemin YB olan ergenlerde koruyucu olduğu görülmüştür.
Çocukluk çağında nedeni bilinmeyen ateş ile izlenen hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Nedeni bilinmeyen ateş (NBA), etiyolojisinde kendi kendine düzelebilen viral hastalıklardan tedavi verilmediğinde ölümle sonuçlanabilen malignitelere kadar çok çeşitli ve fazla sayıda hastalığın yer aldığı bir klinik tablodur. Bu çalışmada NBA etiyolojisinde ülkemizde sık görülen nedenleri belirlemek, yeni vakalarda tanı ve tedavi adına faydalı olabilecek bir yaklaşım oluşturabilmek ve hekimlerin bu konudaki bilgi birikimini artırmak hedeflendi. Çalışmada 1 Ocak 2014-31 Aralık 2020 tarihleri arasında, Hacettepe İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde, NBA tanısı ile ayaktan veya yatırılarak takip edilen 1 ay-18 yaş aralığındaki çocuk hastaların öyküleri ve fizik muayene bulguları, hastalara uygulanan testlerin sonuçları ve verilen tedaviler ile ilgili veriler, hasta dosyalarından ve hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak incelendi. NBA kriterleri; detaylı öykü, fizik muayene bulguları ve temel laboratuvar tetkikleri ile ateşe yol açan nedenin saptanamadığı, en az 14 gündür devam eden ve her gün vücut sıcaklığının günde en az bir kez 3 38,3 °C ölçülmesi olarak ele alındı. Altmış dokuz hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 39'u (%56,5) erkek, 30'u (%43,5) kızdı. Hastaların yaş aralığı 5 ay ile 17 yıl 10 ay arasında değişmekteydi, ortalama yaş 4,7 yıl, ortanca yaş ise 2,3 yıl bulundu. Hastaların 49'una (%71) tanı konulabilirken 20'sinin (%29) tanısı konulamadı. Tüm hastalar içinde 22 (%31,9) hastada enfeksiyon hastalığı, 11 (%15,9) hastada romatolojik hastalık, 9 (%13) hastada malignite ve 7 (%10,1) hastada diğer hastalıklar saptandı. Tanı konulamayan hastaların yaşı; enfeksiyon hastalıkları, romatolojik hastalık ve malignite gruplarında olan hastalara göre daha küçüktü. En sık görülen enfeksiyon hastalığı atipik pnömoni iken (6 hasta), tüm enfeksiyöz hastalıklar içinde en sık saptanan viral etken influenza A virusu (2 hastada atipik pnömoni, 1 hastada mikst viral enfeksiyon, 1 hastada ise tek başına etken), en sık saptanan bakteriyel etken Salmonella türleri (3 hasta) oldu. Çalışmanın sonunda çocuklarda NBA etiyolojisinde enfeksiyonların halen daha ilk sırada olduğu ve tanısal test imkanlarında yıllar içinde artış olmasına rağmen hastaların %29'una tanı konulamadığı saptandı. Tekrarlayan öykü, fizik muayene ve ilk basamak invazif olmayan tanısal tetkiklerin ise tanı koyma sürecinde en çok yardımcı olan araçlar olduğu görüldü.
2000-2020 yılları arasında biyopsi tanısı olan tüberküloz vakalarının incelenmesi
2000-2020 yılları arasında biyopsisi olan %47,8'i kız, %52,2'si erkek olmak üzere 46 çocukluk çağı akciğer dışı tüberküloz hastası incelendi. Hastaların yaşları 5 ay ile 18 yaş arasında değişiyordu. Tüberkülozlu (TB) bir hasta ile temas oranı %20 idi. Hastaların %15'inde eşlik eden bir diğer hastalık, %10'unda ise immün baskılanma mevcuttu. Bacillus Calmette-Guérin (BCG) aşısı oranı %89,7 olarak bulundu. En sık saptanan 3 semptom %43,5 ateş, %26,1 kilo kaybı ve %23,9 boyunda şişlikti. Lenfadenopati en sık gözlenen fizik muayene bulgusuydu (%27,9). Tüberkülin deri testi (TDT) hastaların %71,4'ünde pozitifti. BCG aşısı olan hastalar arasında TDT pozitifliği %69,7'ydi. İnterferon gama salınım testi negatif olan hastaların yarısında TDT pozitif olarak bulundu. Başvuruda çekilen akciğer grafilerinin %80,4'ünde patolojik bulguya rastlanmadı. Biyopsilerin en büyük kısmı %43 oranında lenf nodlarından oluşuyordu. Biyopsilerin tamamında granülomatöz iltihap vardı, %74'üne nekroz eşlik ediyordu. Ziehl-Neelsen boyananların %31,1'i ARB pozitifti. Pozitif örneklerin %64'ünde, negatif örneklerin %40'ında kültürde üreme vardı. Hastalardan alınan herhangi bir örnekte çalışılan polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) hastaların %50'sinde pozitif sonuçlandı. Kültüründe üreme olan hastalarda PCR pozitifliği %72,7 olarak bulundu. En sık tutulan organ %41,9 ile lenf nodlarıydı. Araştırmamızda en sık akciğer dışı tüberküloz tanısı %30,4 ile tüberküloz lenfadenitti. İkinci sırada %17,4 ile miliyer TB, üçüncü sırada ise %15,2 oranla TB osteomiyelit geliyordu. Semptom başlangıcı ile tanı konulması arasındaki süre ortalama 3,5 aydı. Ortalama tedavi süresi 9,8 ay olarak bulundu. En az bir ilaca dirençli hastaların oranı %23,5'ti. Başarılı tedavi oranı %80,4 olarak bulundu.
Hacettepe Ünı̇versı̇tesı̇ Çocuk Kardı̇yolojı̇ Bı̇lı̇m Dalı'nda 2015-2020 yılları arasında dı̇late kardı̇yomı̇yopatı̇ tanısı ile izlenı̇len hastaların değerlendı̇rı̇lmesı̇
Kardiyomiyopatiler, hem erişkinlerde hem çocuklarda önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Çocuklarda en sık görülen kardiyomiyopati olan dilate kardiyomiyopatiler, bir yaşından büyük çocuklarda kalp naklinin en sık nedenidir. Kalp nakli dışında kesin bir tedavisi bulunmayan bu hastalıkta, gelişmiş moleküler yöntemlere rağmen çoğu zaman etiyoloji bulunamaz. Bilinen etiyolojiler arasında miyokardit, nöromusküler hastalıklar, ailesel kardiyomiyopatiler, metabolik hastalıklar, malformasyon sendromları, ilaçlar ve toksinler yer alır. Bu çalışmada 2015-2020 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalında dilate kardiyomiyopati tanısı ile izlenmiş 0-18 yaş arasındaki hastaların başvuru anındaki klinik, labaratuvar ve ekokardiyografik bulguları değerlendirildi. 77 hastanın dilate kardiyomiyopati olarak değerlendirildiği bu çalışmada, sekiz hastanın tanısı ALCAPA olarak değişti. Geriye kalan hastaların etiyolojik değerlendirilmesine bakıldığında %56'sının (n=39) idiyopatik olduğu görüldü. İzlem sonunda %26'sının (n=18) sol ventrikül fonsiyonları iyileşti, %11'ine (n=8) kalp nakli yapıldı. Mortalite oranı %32 (n=22) olarak saptandı. Çalışmamızda başvuru anındaki sol ventrikül kısalma fraksiyonu (<%15,5) ve z skoru (<-12,7), sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (<%30) gibi ekokardiyografik değerlerin izlemdeki nakil ihtiyacını belirlemede fikir verebileceği saptanmıştır.