
24
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Türk dış politikasında ideolojinin rolü (1919-2000)
Bu çalışma, 1919–2000 yılları arasındaki Türk dış politikasının ideolojik yönelimler ile stratejik gerilimler arasındaki etkileşim çerçevesinde tarihsel gelişimini incelemektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren izlediği dış politika, dönemin siyasal iktidarlarının ideolojik yaklaşımlarına, uluslararası sistemin dinamiklerine ve güvenlik kaygılarına bağlı olarak önemli dönüşümler geçirmiştir. Tezde, erken Cumhuriyet döneminin Batıcı ve statükocu çizgisinden Soğuk Savaş yıllarındaki güvenlik merkezli politikalarına, ardından 1980 sonrası çok yönlü açılımlara kadar uzanan süreçte, dış politikada süreklilik ve kırılma noktaları analiz edilmiştir. Araştırmada, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü dönemlerinde Kemalist ideolojinin dış politikada belirleyici rolü, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte Batı ittifaklarına yönelim, askerî müdahalelerin etkisiyle şekillenen Soğuk Savaş politikaları ve Turgut Özal dönemiyle birlikte ekonomik ve bölgesel açılım stratejileri ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Dış politikanın, yalnızca dışsal güvenlik ihtiyaçlarıyla değil, iç politikadaki ideolojik yönelimler ve iktidar refleksleriyle de biçimlendiği vurgulanmıştır. Çalışma, Türk dış politikasının tarihsel süreçte ideolojik temellerle nasıl şekillendiğini ve bu temellerin stratejik zorunluluklarla nasıl çatıştığını veya örtüştüğünü göstermeyi amaçlamaktadır. İdeolojik söylem ile ulusal çıkar ekseninde gelişen dış politika tercihleri arasındaki etkileşim, dönemsel örnekler üzerinden değerlendirilmiştir. Bu yönüyle tez, Türk dış politikasının sadece diplomatik bir tarihini değil, aynı zamanda ideoloji-strateji ilişkisini merkezine alan analitik bir çerçeve sunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri dış politikasının iletişim ve kültür boyutu
ABD Dış Politikası, gerek dayandığı ideolojik ve teorik arka plan gerekse tarihi dönemler içinde geçirdiği dönüşümler açısından çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Ancak en az bu yapı kadar ilgi çekici olan, ABD dış politikasının inşası, uygulanması, temsili ve ABD'nin sahiplendiği değerlerin uluslararası topluma taşınması gibi amaçlarla kullanılan iletişim ve kültür stratejileridir. Bu tez, ABD dış politikasının askeri ve ekonomik stratejilerden ibaret olmadığı; iletişim ve kültüre dayalı stratejilerin ABD dış politikasında güçlü bir alan ifade ettiği önermesi etrafında şekillenmiştir. Yumuşak güç, kamu diplomasisi, kültürel diplomasi gibi kavramlar, tezin içerdiği tartışmaların merkezi niteliğindedir. ABD'nin uluslararası alandaki kimlik inşası, farklı coğrafyalardaki toplumlar tarafından nasıl resmedildiği; yürüttüğü politikalara ilişkin meşruiyet kazanma çabaları, sahiplendiği değerlerin temsili, kültürel hegemonya gibi başlıklar bu stratejilerin hedefleri arasında irdelenmiştir. Çalışma boyunca, bu stratejilerin zaman içindeki dönüşümleri, hangi dış politik yaklaşımlarla uyumlu oldukları, hangi kültürel alanların araçsallaştırıldığı ve sert güce kıyasla dış politika bütününde kapladığı alanın büyüklüğü sorgulanmıştır. Bulgular, tarihsel dönemler arasında dikkate değer değişimlerin varlığına; bu değişimlerin ilgili dönemde takip edilen ideolojik yaklaşımlarla uyumlu olduğuna; yumuşak güç stratejilerinin soğuk savaş sonrası dönemde güçlendiğine; Hollywood sineması, TV dizileri, eğitim, burs ve değişim programları, insani yardımlar, kalkınma fonları, bilim ve sanat merkezli çalışmaların kültürel diplomasi bağlamında araçsallaştığına işaret etmektedir. Bunun yanı sıra dış politika - medya ilişkisi irdelenmiş; propaganda - denetim dengesi sorgulanmıştır. Medyanın bu iki işlevinin yöntemleri tartışılmıştır. Bulgular medyanın hem hükümetlerin toplum üzerindeki rıza inşası ve meşruiyet arayışına hem de toplumun politika yapıcılar üzerindeki denetim ve baskı talebine hizmet ettiğine; bu çift yönlü işlevin çeşitli politik dinamiklerle ilişkisine işaret etmiştir. Çalışmada literatür tarama yöntemi izlenmiş, bununla birlikte çeşitli vakalar ve filmler incelenmiştir.
Türkiye'de kadın haklarının gelişiminde Avrupa Birliği'nin rolü
Kadınların insan hakları mücadelesi, derin kökleri olan tarihsel bir yolculuktur ve bu yolculuk, yüzyıllardır baskın olan erkek egemen toplum yapısına karşı verilen bir direnişi ifade eder. Kadın hakları, insan haklarının evrensel niteliğinin en önemli parçalarından biridir ve bu mücadelenin özünde, kadınların tarih boyunca sesi kısıtlanmış, arka planda kalmış ve temel hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılmış olması vardır. Kız çocuklarının bazı dönemlerde diri diri gömüldüğü, kadınların erkeklerin kölesi olarak görüldüğü acı gerçekler, toplumsal cinsiyet anlayışının yarattığı derin yaraları simgelemektedir. Kadın doğmadığı için tanrıya şükreden kültürlerin varlığı, bu trajedinin ne denli köklü olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Burada ana mesele, kadının ya da erkeğin doğuştan gelen bir üstünlüğü değil, bir toplumda belirlenen cinsiyet rollerinin ağır baskısıdır. Demokratik bir toplum inşa etmenin temeli cinsiyet eşitliğine dayanır; ancak ne yazık ki, tarih raflarına baktığımızda kadınların sosyal, siyasal ve ekonomik hayata katılımında her daim engellerin olduğu görülmektedir. Kadın hakları, yalnızca bir hukuksal konsept olmanın ötesinde, toplumsal, siyasal ve ekonomik boyutlarıyla ele alınmayı gerektiren bir mesele haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yaşanan yıkım, insan hakları ihlalleri ve muazzam travmalar, insan merkezli bir bakış açısının doğmasına kapı açmayı başarmıştır. Bu bağlamda, kadın haklarının evrensel bir sorumluluk alanı haline gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Kadınların maruz kaldığı olumsuz koşulların belgelenmesi ve AB (AB) çerçevesinde kadına yönelik düzenlemelerin yapılması, bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye'nin AB müzakere sürecinde yürütülen kadın hakları çalışmaları, bu konudaki kararlılığı ve dönüşümü gözler önüne sererken, AB'nin bu süreçteki rolü de derinlemesine incelenmelidir. Bu çalışmada, Türkiye'de kadın hakları ve insan haklarının evrimine dair Avrupa Birliği'nin etkileri değerlendirilmekte; demokrasi için cinsiyet eşitliğinin bir zorunluluk olduğu bir kez daha vurgulanmaktadır. Bu çerçevede nitel araştırma yöntemleriyle, AB mevzuatı, uluslararası sözleşmeler ve Türkiye'nin resmi mevzuatı detaylıca incelenerek, yasal değişimlerin toplumsal hayata yansımaları araştırılmıştır. Bu tez, Türkiye'deki kadın hakları konusundaki dönüşümü yalnızca yasal çerçevede değil, kültürel ve toplumsal dinamikler açısından bir bütün olarak ele alarak literatüre özgün bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
1973 Petrol Krizinin küresel siyaseti ve Türkiye'ye etkileri
Tarihsel açıdan bakıldığında, Arap-İsrail ilişkileri özellikle son yüzyılda, birçok krize ve savaşlara sebep olmuştur. Bu kriz ve savaşlar çoğu zaman Ortadoğu dengelerini temelden sarsmış, yeni küresel denklemlerin ortaya çıkmasına etki etmiştir. Yom Kippur Savaşı da sonuçları ve etkileri bakımından kritik bir öneme sahiptir. Bu çalışmada; 1973 Petrol Krizi'nin Arap-İsrail savaşlarıyla olan ilişkisi ve Türkiye'ye olan etkilerinin ortaya konulması hedeflenmektedir. Böylelikle Yom Kippur Savaşı'nın tetiklediği petrol krizinin küresel ekonomide meydana getirdiği büyük sarsıntıların ve Türkiye'nin enerji politikaları ile Türk-Arap ilişkilerinde ne gibi etkilerinin olduğu saptanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma, tarihsel bir analizle, Türkiye'nin bu süreçteki rolünü ve krizin günümüze olan yansımalarını ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu çalışma hazırlanırken tarihsel kaynaklar, ekonomik veriler ve jeopolitik analizler bir araya getirilerek, 1973 Krizi'nin çok boyutlu etkileri incelenmiştir. Araştırma sırasında, özellikle Türk-Arap ilişkilerindeki dönüşüm ve Türkiye'nin enerji güvenliği politikaları üzerine odaklanılmıştır. Bu tez, yalnızca bir tarihsel olay analizi değil, aynı zamanda günümüz Türkiye'sinin Orta Doğu'daki stratejik rolünü anlamak için bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Bu tez, okuyuculara 1973 Petrol Krizi'nin Türkiye üzerindeki etkilerini anlamaları ve enerji güvenliği ile Türk-Arap ilişkilerindeki dönüşümü değerlendirmeleri için bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır.
Soğuk Savaş sonrası Türkiye-Polonya ilişkileri
Türkiye ve Polonya arasındaki ilişkiler tarihin kökenlerine dayanmakta olup, iki ülke arasındaki etkileşim, karşılıklı çatışmalardan ziyade, uzun soluklu barış ve anlayış içinde karakterize olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan diplomatik ilişkiler, 1414 yılında Polonyalı elçilerin Osmanlı Sarayı tarafından kabulü ile resmiyet kazandı. İki ülke arasındaki ilişkiler, 1923 yılında imzalanan Dostluk Anlaşması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Polonya'yı tanıyan ilk Avrupa devleti olmasıyla daha da pekişmiştir. Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin NATO'ya katılması ve Polonya'nın Varşova Paktı'na üye olmasıyla ilişkilerde bir duraklama yaşanmış olsa da 1989'da Polonya'nın demokratikleşme sürecine girmesi ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte ilişkiler yeniden ivme kazanmıştır. Polonya'nın NATO ve Avrupa Birliği'ne katılım süreçlerinde Türkiye'nin verdiği destek iki ülke arasındaki bağları güçlendirmiştir. Ayrıca, 2000'li yıllardan itibaren artış gösteren üst düzey ziyaretler ve imzalanan stratejik ortaklık bildirisi, Türkiye-Polonya ilişkilerinin stratejik bir boyut kazandığını göstermektedir.
Japonya'nın kültür kodları
Japonya'da, imparatorluk kurumu 'Güneş'in Oğlu' vasfıyla kutsal bir arka plan yakalamıştır. Japon topraklarının kuruluş hikâyesi üzerinden temellendirilen Şintoizm ve Çin etkisi ile ülkeye giren Budizm ve Konfüçyanizm dinleri ise 'Japonluk Ruhu'nu inşa eden faktörlerdir. Öte yandan, Edo dönemi ile birlikte uygulanan politikalar, izolasyon ve bu dönemde ortaya çıkan Buşido felsefesi; Japonya'nın politik kültürünün, kolektif bilincinin ve kültür kodlarının inşasına derin etkilerde bulunmuştur. Meiji dönemi ile modern döneme giren Japonya, Batılı devletlerin seviyesine ulaşmayı amaçlarken, aynı zamanda toplumsal değerlerini de korumanın yollarını aramıştır. Bu dönemde büyük bir askeri ve siyasal güç konumuna gelen Japonya, İkinci Dünya Savaşı devresinde ülkesine atılan iki atom bombası sonucu teslim olmuştur. Savaş sonrası işgale uğrayan ve Batılı güçler tarafından sorunlu görülen politik, askeri ve toplumsal anlayışlarından kopartılmaya çalışılan Japonya, 'politik itaatkârlık' ve 'kolektif bilinç' temelli kültür kodları doğrultusunda hızlıca toparlanmış ve kısa sürede ekonomik bir güç haline gelmiştir. Bu tez, Japonya'nın kültür kodlarının tarihi, dini, toplumsal ve politik bakımdan hangi faktörler temelinde oluştuğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Çalışma; Japonya'nın politik kültürünün ve kolektif bilincinin oluşum sürecinde kültür kodlarının etkili olduğunu iddia etmektedir. Öte yandan, bu çalışmada Japonya'da kültür kodlarının birçok alanda hala etkisini sürdürdüğü savunulmaktadır. Uluslararası arenada önemli bir konumda olan Japonya'nın, farklı perspektiflerle daha iyi anlaşılması gerektiği açıktır
Türkiye'nin toplumsal yapısı ve kültürü
Türkiye toplumunun zengin ve karmaşık yapısının oluşmasında, ülkenin coğrafi konumuna ilaveten, uzun tarihi geçmişinin etkisi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla farklı kültürlerin, dillerin ve etnik grupların birleşme noktası olarak Türkiye'nin sahip olduğu kültürel mirasta geçmişten günümüze birçok medeniyetin izine rastlamak mümkündür. Bu medeniyetlerden bazıları Roma, Pers, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı olarak sıralanabilir. Uzun süren Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinin son dönemlerinde özellikle Batı ile kurulan ilişkilere bağlı olarak modernleşme çabaları dikkat çekmiştir. Bu çabaların toplumsal yapıda ve kimlik algısında değişim/dönüşüm yarattığı kabul edilmektedir. Bu değişim Cumhuriyet ile birlikte daha görünür olmuştur. Cumhuriyet döneminde, Osmanlı'dan kalan çok kültürlü yapının dönüştürülerek, daha merkezi ve aslında ulusal kimlik inşasına dönük çabaların, modernleşme, batılılaşma, milliyetçilik ve laiklik ekseninde yoğunlaştığı görülmektedir. Türkiye'nin kültürel çeşitliliğinde farklı inanç sistemlerinin yanı sıra birbirinden farklı toplum kesimlerinin yaşam tarzlarının da katkısı olduğu bir gerçektir. Ayrıca ülkenin farklı coğrafi bölgelerine ait gelenekler, müzik, dans, yemek ve el sanatları kültürel dokuyu zenginleştiren unsurlardır. Kısaca Türkiye toplumunun kültürel yapısında hem geçmişten günümüze tevarüs eden zengin tarihi mirasın hem de modernleşme sürecinin etkisini görebilmekteyiz. İşte bu çalışmada ikincil verilerden yola çıkarak Cumhuriyet'in kuruluşu ile birlikte toplum yapısı ve kültürünün nasıl teşekkül etmeye başladığı ve ne tür kimliklerin vücut bulduğu anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede toplum hayatında yaşanan değişim ve dönüşümler, daha önce yapılan çalışmalar, matbu metinler ve anlatımlar üzerinden öğrenilmeye ve analiz edilmeye çalışılmıştır.
Uluslararası hukuk bakımından silahlı çatışma alanlarında insan haklarının korunması ve iyileştirilmesi 11 Eylül sonrası dönemde: Afganistan örneği
Afganistan, tarihi ve kültürü ile dünya ülkeleri arasında çok önemli bir yere sahiptir. Bulunduğu jeopolitik konumu nedeniyle tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok ülke tarafından işgal edilmiştir. Ancak dağlık ve engebeli yapısından dolayı işgallerin kontrol edilmesi oldukça zor olmuştur. Bir diğer önemli nokta ise nüfusunun çok heterojen bir yapıya sahip olmasıdır. Aynı zamanda bu heterojen nüfus aşiret ve kabile halinde yaşamlarını sürdürmektedir. Böylece işgalci devlet Afganistan üzerinde hakimiyet oldukça zor olmuştur. Bu durum silahlı çatışmalarda ülkelerin sert politikalar yürütmesine de sebep olmuştur. Afganistan kendi içerisinde bu karışık yapıdan kaynaklı birçok iç savaşa da maruz kalmıştır. Dünyadaki silahlı çatışmaların giderek artması nedeniyle uluslararası hukukun etkinliği ve caydırıcılığı çok tartışılan bir konu haline gelmiştir. Uluslararası savaş hukuku devletlerin birbirine karşı savaş açmasını önlemesinin yanı sıra olası silahlı çatışmaların da belirli bir hukuk çerçevesinde gerçekleşmesini sağlamaktadır. Tarihte bu hukuk ve normlar Cenevre Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. Ancak gerek uluslararası hukukun yetersizliği gerekse BM'nin yapısından kaynaklı birçok silahlı çatışma alanında ciddi hak ihlalleri yapılmaktadır. Bu çalışmada ise 11 Eylül saldırısından sonra ABD'nin Afganistan'a yaptığı müdahale incelenmiştir. Dünya tarihine çok önemli bir gelişme olarak geçen 11 Eylül saldırısı El-Kaide terör örgütü tarafından yapılmıştır. Bu tarihten itibaren terörle mücadele dünya genelinde çok farklı bir boyut kazanmıştır. ABD'nin asıl amacı Afganistan'daki terör ve terör uzantılarını yok etmek olsa da başta siviller olmak üzere birçok insan çok kötü muameleye maruz kalmıştır. Savaş hukukunun en önemli ilkelerinden biri olan sivil insanları ayırt etme ilkesine uygulamıştır. Birçok sivil insan çocuk ve kadın bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Bir diğer önemli ilke olan gereksiz acıya sebebiyet vermeme ilkesi ise kullanan kitle imha silahları ve kimyasal silahlar sonucunda ihlal edilmiştir. Aynı zamanda esirlere kötü muamele edilmesi sonucunda da yaşam hakkı ihlali söz konusudur. ABD'nin Afganistan'a müdahale sırasında uluslararası hukuk normlarına uymadığı ve birçok hak ihlali yapmıştır. ABD, 2020 yılında geride birçok yıkıntı bırakarak yönetimi Taliban'a bırakmıştır. Bu çalışmanın asıl amacı geride bırakılan bu hak ihlallerini ve uluslararası hukuk ihlallerini uluslararası literatüre kazandırmaktır.
Terörizmin küreselleşmesi bağlamında 11 Eylül'ün nedenleri ve çok boyutlu etkileri
Küreselleşme, Soğuk Savaş sonrasında daha belirgin hale gelmiş ve dünya siyasetinde önemli bir değişime yol açmıştır. Küreselleşme ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal, çevresel ve teknolojik alanlarda ülkeler arasında etkileşimi ve karşılıklı bağımlılığı artırarak gerçekleşmektedir. Ulus-devletleri siyasi, ekonomik, çevresel ve kültürel açılardan etkileyen küreselleşme, uluslararası sistemde önemli değişikliklere neden olmaktadır. 1980'lerin başından itibaren yürürlüğe giren neoliberal kalkınma politikalarının etkisiyle küreselleşme, devletleri, toplumları ve bireyleri etkilemeye başlamış, bu durum da organize suçlar ve terörizm gibi sınır aşan uluslararası güvenlik sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Gelir dağılımındaki dengesizlik, küreselleşmenin düzensiz gelişimi ve terörün küreselleşmesi 11 Eylül terör saldırılarına zemin hazırlamıştır. Bu tez, küreselleşme ve 11 Eylül terör saldırıları arasındaki etkileşimi çeşitli boyutlarıyla ele alarak 11 Eylül terör saldırılarının neden ortaya çıktığını ve söz konusu saldırıların küreselleşme üzerindeki etkilerini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, askeri ve güvenlik boyutuyla öne çıkan 11 Eylül saldırılarının 2001'den itibaren küreselleşme sürecini yavaşlatan, sorgulatan, realist paradigmayı ve güvenlikçi politikaları tekrar sahaya döndüren 2008 Finans Krizi, Arap Baharı ve Covid-19 salgını gibi önemli gelişmelerle şekillenmekte olan sürecin başlangıcını oluşturduğunu iddia etmektedir. 11 Eylül saldırıları, dünyanın artık eskisi gibi olamayacağına dair bir gerçeği ortaya koymuş, saldırıların ardından farklı alanlarda yaşanan gelişmeler, küresel düzenin artık daha sağlam bir yapı ile güncellenmesi ihtiyacını doğurmuştur.
Çin'in küresel dünya sistemi içerisindeki yükselişi (Ekonomik-politik-askeri gelişmesinin arka planı)
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler dönemsel ekonomik krizler yaşarken Çin istikrarlı bir biçimde büyümeye devam etti. GSMH oranları bakımından ABD'den sonra dünyanın ikinci büyük ülkesi haline geldi. Çin'in içerisinde yer almadığı veya doğrudan karşı olduğu küresel bir denklemin belirlenmesi artık oldukça zor görünüyor. Çin, dünyada kendisini halen 'sosyalist' olarak tanımlayan bir kaç ülkeden biridir. Batı tarafından otoriter bir rejim olarak tamınlanmakta, kendileri ise 'işçi sınıfının' iktidarını temsil ettiklerini iddia etmektedirler. Sosyalist bir devlet ama ucuz iş gücünü en yüksek düzeyde kullanarak küresel sermayenin merkez üssü haline gelmeyi temel bir ilke olarak benimsedi. Hem küresel sermayeyi ülkeye çekmeyi başardı hem de kurdukları şirketler 20 yıl içerisinde dünyanınen büyük 10- 20 şirketeri içerisinde yer almaya başladılar. Batının 200 yıldan fazla bir sürede tamamladığı sanayişme hamlesini 40 yıllık bir sürede bilişim teknolojisinin kullanıldığı bir aşamaya gelmiş olması, küresel rekabette başa güreşen bir kaç ülkeden biri olmayı başardı. Bugünün ekonomik gelişme yönü dikkate alınarak önümüzdeki yıllarda ABD'yi geride bırakarak en büyük ekonomik güç haline geleceği tahmin edilmektedir. Çalışmanın bütünü Çin'in küresel güç ilişkilerindeki gelişmesini inceleme konusu yapmaktadır. Öncelikli olarak Asya'yı ekonomik ve politik olarak etki altına alan Çin, askeri gücüyle kıtasal tehdit gücü haline geldi. Ancak küresel rekabeti askeri değil ekonomik strateji üzerinde yürütmeye başladı. Bundan da önemli oranda başarılı oldu. Bu çalışmada Çin'in küresel dünyada ekonomik, politik ve askeri yükleşini inceleme konusu yapmaktadır. Geri bir tarım ülkesinden çıkıp küresel dünyanın güç dengelerini belirleyen bir konuma gelmesinin politik arka planını tartışmaktadır. Çin 1,3 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesidir. Aynı şekilde 9,5 milyon metre kare karasal toprakla Rusya'dan sonra dünyanın ikinci büyük ülkesidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olarak uluslararası ilişkilerde politik-diplomatik dengeleri de belirliyor.
Türk devletleri teşkilatı: Türk dünyası ülkelerinin iş birliği ve uluslararası ilişkilerdeki etkisi
Bu tez, Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) kurulma sürecini, Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen bölgesel güç dengeleri ile uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü odağına alarak incele-mektedir. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan çok kutupluluk eğilimi, devletlerin dış politikalarında yeni yönelimler doğurmuş, bu da bölgesel örgütlenmelerin önemini artırmıştır. Özellikle 1990 sonrasında eski Sovyet coğrafyasındaki Türk Cumhuriyetleri'nin bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte bu yeni devletlerin uluslararası sisteme entegrasyonu, sade-ce iç politikaları değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik, ekonomik iş birliği ve çok taraflı diplomasi açısından da yeni bir paradigma ortaya koymuştur. Bu bağlamda çalışma, TDT'nin ortaya çıkışını sadece kültürel ve tarihsel ortaklıklardan de-ğil, aynı zamanda uluslararası sistemin değişen yapısından kaynaklanan ihtiyaçlar ve baskılar ekse-ninde değerlendirmektedir. 2001 terör saldırıları, küresel ekonomik krizler, 2011 Arap Baharı süreci ve 2020 sonrası COVID-19 pandemisi gibi küresel şokların uluslararası sistemde meydana getirdiği dalgalanmalar; devletleri, bölgesel dayanışma ve çok taraflı iş birliklerini artırmaya yöneltmiştir. Bu sebeple bu tez, küresel olayların arka planında şekillenen Türk Devletleri Teşkilatı'nın, söz konusu dinamiklere karşı bir yanıt olarak doğduğunu ve kurumsal yapısının bu gelişmelere paralel biçimde evrildiğini ileri sürmektedir. TDT'nin, üye devletler arasında yalnızca sembolik bağlar değil, somut politik, ekonomik ve stratejik iş birlikleri kurma hedefiyle hareket ettiği; bu yönüyle de günümüz bölgesel örgütlenmele-rinin genel eğilimleriyle örtüştüğü vurgulanmaktadır. Tez kapsamında, teşkilatın kurumsallaşma eğilimleri, dış politika refleksleri, güvenlik yaklaşımları ve bölgesel krizler karşısındaki pozisyonla-rı analiz edilerek, Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen uluslararası sistemin Türk dünyası üzerin-deki etkileri değerlendirilmekte; bu çerçevede, TDT'nin kuruluşunun arkasındaki yapısal nedenler sistematik olarak irdelenmektedir. Bu doğrultuda tez boyunca, Soğuk Savaş sonrası yeniden şekille-nen jeopolitik panoramanın Türk devletlerini nasıl bir araya getirdiği ve bu süreçte hangi uluslarara-sı dinamiklerin etkili olduğu detaylı biçimde incelenmiştir. Ayrıca, Türk Devletleri Teşkilatı'nın daha fazla iş birliğine ve kurumsallaşmaya yönelmesinin arkasında yatan temel parametreler ve itici güçler; Türk dünyasının küresel siyaset ve uluslararası sistem algısı çerçevesinde analiz edilerek, bu dönüşümün Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan yeni dinamiklerle ilişkisi derinlemesine ele alınmıştır.
Bölgesel ve küresel güvenlik tehditleri bağlamında NATO stratejik konseptlerinin tarihsel bir analizi
SSCB'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok hızlı bir şekilde siyasal ve askeri büyüme kat ederek, etki alanını ABD'nin nüfuz alanlarına ve Batı Avrupa ülkelerinin ulusal sınırlarına yayma girişiminde bulunması, uluslararası sistemde ciddi bir kaosa neden olmuştur. Uluslararası sistem, ABD ve SSCB merkezli olmak üzere askeri, siyasal ve ekonomik anlamda bir ayrışma içerisine girmiştir. Askeri bir ittifak olan NATO, Soğuk Savaş dönemimde SSCB'ye karşı bir denge unsuru olarak ABD önderliğinde Batı Avrupalı devletler tarafından kurulmuştur. Avrupa devletleri o dönemlerde kendi güvenliklerini sağlayacak ne askeri ne de finansal kapasiteye sahip olmadıkları için, NATO'nun varlığını desteklemişlerdir. NATO, Avrupa devletleri için bir güvenlik şemsiyesi görevi görmekle birlikte, özellikle Avrupa'da ABD'nin ekonomik ve siyasal menfaatlerini koruma gibi önemli bir görevi ön planda tutmuştur. Soğuk Savaşı takiben uluslararası arenada ortaya çıkan ve oluşum süreci günümüzde de hâlen devam etmekte olan NATO, kendisine dahil olan aktör devletlerle daha karmaşık bir hal almış ve bu aktörlerin ağırlıklarına göre de izlemiş olduğu stratejiler zamanla değişip olgunlaşabilmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Avrupalı müttefikler NATO'nun artık gerekli olmadığı yönünde beyanlarda bulunmuşlardır. Bu bağlamda bu tezin amacı Soğuk Savaş dönemi sona ermesine rağmen NATO'nun varlığını nasıl ve hangi nedenlerle devam ettirebildiği hususunda bir analiz yapmaktır. Tezin temel argümanı, NATO'nun Soğuk Savaş sonrası dönemde bölgesel ve küresel tehditler karşısında yeni misyonlar üstlenerek meşruiyetini sağlamlaştırarark varlığını devam ettirdiğidir. Bu bağlamda yeni güvenlik tehdit ve meydan okumaları olarak enerji güvenliği, siber güvenlik, kitle imha silahları, Rusya Ukrayna Savaşı, ulaslararası terörizimle mücadele ve alan dışı faaliyet alanı olarak Afganistan ön plana çıkmaktadır.
Arap Baharı'nın ardından Libya'da yaşanan vekalet savaşları
Bu çalışma, Arap Baharı'ndan bu yana Libya'da ortaya çıkan vekâlet savaşlarının dinamiklerini analiz etmekte ve bu çatışmalarda merkezi bir figür olan General Halife Hafter'in rolüne odaklanmaktadır. 2011 yılında Muammer Kaddafi'nin devrilmesinin ardından oluşan otorite boşluğu, yerel gruplar arasında sert bir mücadeleye ve aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerin müdahalelerine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Hafter, doğu Libya'da askeri ve siyasi liderliğiyle öne çıkan önemli bir aktör hâline gelmiştir. Araştırma, Hafter'in ülke içindeki güç dengesi üzerindeki etkilerini inceleyerek vekâlet savaşının yerel ve uluslararası boyutlarını değerlendirmektedir. Ayrıca Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Fransa, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi dış aktörlerin Libya'daki müdahaleleri de ele alınmaktadır. Çalışmada, vekâlet savaşlarının Libya'da kalıcı bir siyasi çözümün önündeki başlıca engellerden biri olduğu ve Halife Hafter'in, bu çok aktörlü mücadelede kritik bir rol oynadığı öne sürülmektedir. Sonuç olarak bu çalışma, Libya krizinin neden kronikleştiğine ve olası çözüm yollarına dair özgün bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır.
Siyasi ve ekonomik yapılarıyla Avrupa Birliği ile Şanghay İşbirliği Örgütü'nün karşılaştırılması
Bu çalışma Avrupa Birliği (AB) ve Şanghay İşbirliği Örgütü'nün (ŞİÖ) siyasi ve ekonomik yapılarının karşılaştırmalı bir incelemesini sunmaktadır. Her iki kuruluş da etkili entegrasyon örnekleri oluştursalar da tarihsel kökenleri, kurumsal yapıları ve işleyiş biçimleri açısından farklılık göstermektedir. AB uluslararası kurumlara dayalı olan, demokratik meşruiyet mekanizmalarıyla desteklenen ve derin ekonomik entegrasyonu sağlamak amacıyla kurulan bir yapı iken ŞİÖ, devlet egemenliğini esas alan ve hükümetler arası esnek iş birliğine dayanan bir model sunmaktadır. Çalışmada AB'nin Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Adalet Divanı gibi kurumsal unsurları ile ŞİÖ'nün Devlet Başkanları Konseyi, Hükümet Başkanları Konseyi ve Sekretaryası ayrıntılı şekilde incelenmiştir. Ekonomik olarak AB'nin tek Pazar, Euro Bölgesi ve ortak para politikaları gibi entegrasyon bileşenleri ile ŞİÖ'nün enerji, ticaret ve altyapı odaklı iş birliği mekanizmaları ile karşılaştırılmıştır. Tezin ana argümanı, AB ve ŞİÖ'nün benzer işlevler üstlenmelerine rağmen siyasi ve ekonomik entegrasyon düzeyleri, kurumsal derinlikleri ve normatif yönelimleri açısından tamamen farklı iki örgüt modeli sunduğudur. Bu farklılıklar yalnızca iç yapılarında değil aynı zamanda uluslararası sistem içindeki rolleri ve etkileri açısından da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda çalışma küresel güç dengeleri, jeopolitik rekabet ve bölgesel iş birliği açısından her iki yapının nasıl bir konumda olduğunu anlamaya yardımcı olmaktadır.
Türkiye'de meydana gelen başlıca ekonomik krizler ve Arjantin ekonomik krizi ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; var olan yazının incelenerek ortaya çıkan en sistemli hali ile anlamlı bir analiz yapılmasıdır. Dünden bugüne dünya ekonomisine bakıldığında uzun yıllar boyunca ekonomik istikrarsızlık yaşadığı görülecektir. Ekonomi alanında yaşanan bu istikrarsızlık birçok teknolojik gelişme ve küreselleşmenin etkisi ile dünya ülkelerini etkisi altına almıştır. Teknolojik gelişmeler, küreselleşme ve birçok faktörün etkisiyle ekonomik kriz varlığını göstermiştir. Çalışmanın ilk bölümünde kriz kavramı, krizin doğası, kriz türleri ve kriz modelleri üzerinde durulacak ekonomik krizlerin göstergeleri, ekonomik krizin belirleyici özellikleri ve dünya üzerinde meydana gelen en önemli ekonomik krizlere yer verilerek açıklanacaktır. İkinci bölümde ise Türkiye Cumhuriyetin de meydana gelen ekonomik kriz türleri ayrıntılı olarak ele alınacaktır ve son bölümde Arjantin Krizi ile karşılaştırılacaktır.
Geçici koruma altındaki Suriyelilerin Türkiye'ye etkilerinin uluslararası politik ekonomi perspektifinden analizi
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde uluslararası ilişkilerin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturan uluslararası göçün en güncel örneği, 2010 yılında başlayan Arap Bahar'ının Suriye'ye sıçramasıyla yaşanmıştır. Ülkede yaşanan olaylar bölgesel ve küresel aktörlerin müdahalesiyle uluslararası bir kriz haline dönüşmüştür. Yaşanan bu krizin en büyük çıktılarından biri de kitlesel olarak göç eden Suriyelilerdir. Suriyelilerin ilk göç duraklarının başında Türkiye yer almıştır. Türkiye gelen Suriyelilere karşı "açık kapı" politikası uygulamıştır. 2011 yılında başlayan ve günümüzde de devam eden Suriye iç savaşı neticesinde bugün Türkiye'de bulunan Suriyelilerin sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Ocak 2020 itibariyle Türkiye'de bulunan Suriyeli sayısı 3.5 milyonun üzerindedir. Bugün gelinen noktada Suriye'den göç edenler sadece insani boyutu olan bir sorun olmaktan çıkmıştır. Ülkede bulunan Suriyeliler, Türkiye'de her alanda köklü değişikliklerin temel dinamiklerinden biri olmuşlardır. 2014 yılında çıkarılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) ile birlikte Suriyelilere "geçici koruma" statüsü verilmiştir. Bu statü kapsamında Suriyelilerin; eğitim, sağlık, sosyal ve diğer alanlardaki temel ihtiyaçları, ulusal ve uluslararası kurumların işbirliğiyle Türkiye tarafından karşılanmaktadır. 2016 yılında AB ile imzalanan Ortak Eylem Planı (OEP) yine bu kapsamda atılmış önemli bir adımdır. Bu çalışmanın teorik çerçevesini 1970'ler sonrası bir akademik çalışma alanı haline gelen Uluslararası Politik Ekonomi (UPE) oluşturmaktadır. Disiplinler arası çalışma alanı sunan UPE, bir olguyu üç disiplin (siyaset, ekonomi, sosyoloji) ve üç aktör (devlet, piyasa, toplum) açısından incelemektedir. Bu tezin amacı; Suriye iç savaşı ile birlikte Türkiye'ye yönelik başlayan kitlesel göçlerin Türkiye'ye etkilerinin UPE kapsamında üç alan üzerinden analiz etmektir. Siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda birbirleriyle etkileşimlerini ve Türkiye'ye dönük yaşanan bu etkilerin neler olduğu bu çalışmada UPE kapsamında analiz edilmiştir. Konu ile ilgili kitaplar ve makalelerin yanı sıra ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından kullanılan tanımlar, istatistikî veriler analiz sürecine dâhil edilmiştir. 2011 yılından itibaren Türkiye'ye gelen Suriyelilerin, Türkiye'ye olan etkilerini tek bir disiplin ile açıklamak konunun kapsamı bakımından yeterli olmamaktadır. Çünkü Türkiye'nin Suriyeliler konusunda aldığı herhangi bir siyasi kararın ekonomik ve sosyal etkileri ve yansımaları olmuştur. Bunun tersi durumu da söz konusudur. Suriyelilerle ilgili ekonomik ve sosyal alanlarda yaşanan herhangi bir gelişmenin siyasi ve sosyal alanda da etkileri ve sonuçları ortaya çıkmaktadır.
Avrupa Birliği ortak tarım politikalarının Türkiye'nin tarım politikasına etkisi (2001-2023)
Bu tez çalışması, Avrupa Birliği'nin Türkiye tarım politikasına etkilerini inceleyerek, olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Çalışma, Avrupa Birliği'nin kuruluş süreci, genişleme politikaları ve Türkiye'ye yönelik tarım politikalarını tarihsel bir perspektifle ele alarak başlamaktadır. Avrupa Birliği'nin tarım politikasının evrimi, ortak tarım politikası ve destek mekanizmaları gibi konular incelenmiş, Türkiye'nin bu politikalara uyum süreci ve ekonomik entegrasyonunun rolü detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Çalışmada, tarım sektörünün ekonomik gelişime katkısı vurgulanarak, Avrupa Birliği'nin Ortak Tarım Politikasının sadece AB ülkeleri için değil, diğer ülkelerle ticaret ilişkileri açısından da önemli olduğu belirtilmiştir. Tarım politikalarının sürdürülebilir ekonomik büyüme ve gelir güvencesi amaçlarına odaklanarak, Türkiye'nin AB ile gümrük birliği anlaşması çerçevesinde artan ekonomik entegrasyonunun Türk tarım sektöründeki etkileri vurgulamıştır. Ancak bu entegrasyonun Türk çiftçileri için fırsatlar sunarken, rekabeti artırarak zorlukları da beraberinde getirdiği belirtilmiştir. Çalışma ile, Avrupa Birliği'nin tarım politikasının Türkiye'nin tarım sektörünü şekillendiren bir faktör olduğu belirlenmiş, Türkiye'nin uyum sürecinde karşılaştığı zorluklar ve avantajlar analiz edilmiştir.
Sarbanes & Oxley yasası sonrası Türkiye'de yapılan düzenlemeler
Yaşanan muhasebe skandallarının piyasalarda çok geniş bir kesimi önemli bir oranda etkilemesi bu skandalların önlenmesine ve piyasalarda güven ortamının inşa edilmesine yönelik özünde hukuki yaptırımları içeren ve şirketler için bir yol haritası niteliğinde olan yasal düzenlemelerin yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmanın amacı SARBANES&OXLEY yasası sonrası Türkiye'de yapılan düzenlemelerin ortaya konmuştur. Oxley Yasası 2002 yılında Amerika'da yürürlüğe konmuş ve dünya çapında birçok ülke tarafından benzer yasal çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Tüm bu gelişmeler işletmelerin kurum içerisinde iç denetim fonksiyonunu yeniden hatırlamalarını ve yasaya uyum sağlayabilmek için gerekli dönüşümleri başlatmalarını sağlamıştır. İç denetim mesleğine yönelik değişimin önemli temsilcilerinden biri de Uluslararası İç Denetçiler Enstitüsü olmuştur. Enstitü, kuruluşundan itibaren mesleğin icrasına yönelik standartlar ve etik ilkeler yayımlayarak her ne kadar bağlayıcılığı bulunmasa da bu standart ve ilkelerin küresel anlamda yayılmasını sağlamıştır. Türkiye'de ise Yeni Türk Ticaret Kanunu'nun birçok alana olduğu gibi iç denetim alanına da önemli etkileri olmuştur. Yasa sonrasında iç denetim birimlerinin kurumlar içerisindeki yetki ve sorumlulukları arttırılmıştır.
İngiltere'nin kültür kodlarının İngiltere üzerindeki etkisi
1215'te Magna Carta ile başlayan İngiltere'nin modernleşme tarihi ve devamında yaşanan anayasal gelişmeler, dinde reformasyon, Batı Aydınlanma hareketleri, siyasi ve bilimsel devrimler, savaşlar ve uluslararası rekabet İngiltere'nin dünyanın önde gelen imparatorluğu olmasının yolunu açmıştır. Tüm bu durumlar İngiltere'nin aynı zamanda kültürel kimliğinin oluşmasını da sağlamıştır. Kültürel kimlik bir ülkenin coğrafyasına, iklimine, yaşayış tarzlarına, milliyetine ve bakış açılarına göre değişiklik arz etmektedir. Nitekim, Büyük Britanya adasının bir parçası olan İngiltere'nin tarih boyunca her zaman bol yağışlı ve ılıman oluşu, sıcaklığın her yıl kısa bir süre için donma noktasına düşmesi İngiltere toplumunun şekillenmesine ve orada yaşayan insanların kimlikleri üzerinde etki yapmasına neden olmuştur. Yaşanılan coğrafya tüm unsurlarıyla birlikte bir toplumun kültürünü şekillendirdiğinden ülkenin tanımlanması ve kültürel olarak kodlanması açısından da önem taşımaktadır. Yaşanılan mekanın insan üzerindeki etkisi daha sonraki süreçlerde toplumların kimliklerinin oluşmasına vesile olur ki bu durum o toplumun kültürel kodlarının ortaya çıkmasını sağlar. Yaşanılan mekanın yanı sıra çevre koşullarına adapte olmak ve ayrıca sorunlarına çözüm üretmek beraberinde yeni oluşumları ve kültürel dönüşümleri getirir. Bu bağlamda bu çalışmada; İngiltere'nin tarihinden ve kültürel dönüşümünden yola çıkılarak, İngiltere'nin kültür kodları analiz edilecektir.
Elit teori bağlamında Hakkari milletvekilleri
Köken olarak "seçme", "seçilme" anlamlarına gelen Elit sözcüğünün kullanımı 17. yüzyıla denk gelse de 20. yüzyıl da yaygınlık kazanmıştır. Vilfredo Pareto, Gaetano Mosca gibi aydınların geliştirdikleri teori başta olumsuzluk atfeden bir terim olmasına rağmen kendisini geliştirmeyi başarmıştır. Bu çalışma da, kolektif güçlerin, modernleşme hızının yavaş olduğu Hakkari'de etkilerinin olup olmadığı üzerinde durulmuştur ve özellikle çok partili yaşama geçişle birlikte toplumsal yaşamın önemli bir belirleyicisi olan, Hakkari ve çevresinde iki farklı konfederasyona sahip aşiretler özellikle çok partili yaşama geçişle birlikte bölge üzerindeki etkisini gözle görülür şekilde göstermiştir. Aşiretlerin rolü siyasi partilerin de dikkatini çekmiş ve adaylarını belirlemede etkili olmuştur. Ancak aşiretlerin herhangi bir ideolojiyi desteklemediklerini zamanla değişen koşullara bağlı olarak siyasi partileri desteklediklerini söylemek mümkündür. Aşiretlerin bölge üzerindeki etkileri, nasıl büyüdükleri, siyasi parti seçimlerinde aşiretlerin rolü ve günümüze olan etkileri yapılan görüşmelerle aydınlatılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin kültür kodları
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 4 Temmuz 1776 tarihinde kurulduğundan itibaren dünyanın seyrine etki eden bir özelliğe sahiptir. Bu yüzden içinde barındırdığı dinamikleri iyi anlamak ve onların ne anlam ifade ettiğini doğru kavramak gerekmektedir. Göçmenlerin, büyük kısmının Avrupa kıtasından gelerek Amerika kıtasında yeni bir hayata başlamasıyla beraber kıtanın kaderi değişmiştir. Önce kıtanın yerli halkıyla savaşlar içine giren göçmenler, daha sonra kendilerini okyanusun diğer tarafından yönetenlere karşı durup ABD'yi kurmuşlardır. Farklılıkları içinde barındırsa da ortak bazı kültürel birliktelik sağlamak zorundaydılar. Sosyal, siyasal ve kültürel birlikteliği sürekli kılmak için çeşitli ortak düşünceleri ortaya çıkarmışlardır. Böylece kültür kodları ortaya çıkmış ve bu kodlar davranış biçimi haline gelmiştir. ABD'nin iç veya dış politikada birçok davranışının sebepleri bu kültürel kavramlar üzerinden değerlendirildiğinde daha anlaşılır bir hal almaktadır. Yönetimde dini etkileri dışarıda tutmak için yasalarla dini etkiyi sınırlasa bile, başkanlar ve yönetimde söz sahibi olan kişilerin dini etkilerden uzak durması son derece zor görünmektedir. Bu yüzden "Püritenler" olarak adlandıracağımız Hristiyanlar, ABD kurulduğu ilk günden itibaren devletin şekillenmesinde etkili olmuştur, daha sonra yasalarla dini etkiler uzaklaşsa bile söylemlerde devam eden bir dini etki göze çarpmaktadır.
ABD VE SSCB ilişkilerinin keskin kavşağında Küba devrimi
Soğuk Savaş, Hitler Almanya'sının teslim olmasının ardından ABD ile Sovyetler Birliği arasında başlayan uzun bir mücadele olmuştur. 1941'de Nazilerin SSCB'ye yönelik saldırganlığı, Sovyet rejimini Batı demokrasilerinin müttefiki haline getirmiştir. Ancak savaş sonrası dünyada giderek farklılaşan bakış açıları, bir zamanlar müttefik olanlar arasında uçurumlar yaratmıştır. 1947'den itibaren, ellerindeki tüm kaynakları gözdağı ve yıkım için kullanan iki düşman, değişen yoğunluktaki krizlerle noktalanan uzun bir stratejik ve ideolojik çatışmada çatışmışlardır. Her ne kadar iki büyük güç hiçbir zaman doğrudan savaşmasa da birçok kez dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmişlerdir. Nükleer caydırıcılık, askeri bir çatışmayı önlemenin etkili yollarından biri olmuştur. İronik bir şekilde, bu ''dehşet dengesi'' aslında silahlanma yarışı için bir teşvik görevi görmüştür. İki kamp arasındaki yumuşama anları veya gelişen ilişkiler arasında gerilim dönemleri değişiklik göstermiştir. Siyaset uzmanı Raymond Aron, Soğuk Savaş sistemini şöyle tanımlamıştır: ''İmkânsız barış, ihtimal dışı savaş.'' Amerika Birleşik Devletleri ve SSCB yavaş yavaş kendi etki bölgelerini oluşturarak dünyayı iki karşıt kampa bölmüşlerdir. Dolayısıyla Soğuk Savaş, yalnızca ABD ile SSCB arasındaki bir mücadele değil, başta Avrupa kıtası olmak üzere birçok ülkeyi etkileyen küresel bir çatışma olmuştur. Bu süreçten etkilenen ülkelerden birisi de Latin Amerika ülkelerinden birisi olan Küba olmuştur. ABD'nin ve Latin Amerika'nın Küba üzerindeki çıkarcı plânlarına karşılık SSCB'nin Küba'ya sağladığı destekler ve lider Fidel Castro'nun bağımsızlık mücadelesi dengeleri değiştirmiştir. Hâlihazırda ortaya çıkan önemli literatüre rağmen Soğuk Savaş dönemindeki uluslararası ilişkiler ve Küba devrimi hakkında öğrenilmesi gereken çok fazla bilginin olması bu alanda yapılacak çalışmaları değerli kılabilir. Yapılan bu çalışmanın amacı, Küba devrimi üzerinde etkili olan Soğuk Savaş dönemini ve çok taraflı ilişkileri geniş bir bakış açısı ele almak ve gelecekteki çalışmalara kaynak olabilecek bir kaynak oluşturmayı sağlamaktır. Yapılan literatür incelemeleri neticesinde Küba devriminin, Soğuk Savaş döneminde ve hatta Soğuk Savaş'tan sonraki dönemde bile Küba halkı üzerindeki etkilerinin yadsınamaz derecede önemli olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca ABD ve SSCB gibi iki süper gücün Küba üzerindeki politik ve ekonomik uygulamalarının, lider Castro ve bağımsızlığı benimseyen kesimler sayesinde dengeli bir şekilde yönlendirildiği görülmüştür.
Göçmen hukuku bağlamında 2011 sonrası Türkiye'deki gayrimüslim göçmenlerin durumu
Türkiye, 2011 yılı ve sonrasında komşu ülkelerden gelen kitlesel göçe maruz kalmıştır. Bu göçün büyük bir kesimini Müslüman ülke vatandaşları oluştursa da azımsanmayacak derecede Gayrimüslim azınlık da Türkiye'ye sığınmıştır. Bu araştırma temel olarak 2011 yılı ve sonrası göç eden Gayrimüslim azınlıkların Türkiye'deki durumlarını hukuken sorgulamak ve konuyla ilgili Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalara ne derece uyduğunu araştırmak üzerine şekillenmiştir. Göçmen hukuku bağlamında gayrimüslim azınlıkların haklarının ve hukuki statülerinin incelendiği bu araştırmanın birinci bölümünde; konuya dair ön bir bilgi sağlamak adına göç, göçmen, mülteci ve sığınmacı terimleri ile azınlık kavramları açıklanmıştır. Ayrıca, göçmen açısından göç ettiği yerde dini değerlere saygı; haklar itibariyle de özgür hissetme ve temel haklardan yararlanabilme durumları göç- din ilişkisi ve göç-hukuk ilişkisi ekseninde değerlendirilmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde, göçmen hukuku ana başlığı altında ulusal ve uluslararası mevzuat açıklanmıştır. Burada amaç, uluslararası mevzuatta yapılan sözleşmelerin ve düzenlemelerin ulusal mevzuattaki karşılığını ortaya koymaktır. Üçüncü bölümde, Türkiye'de yaşayan Müslüman olmayan azınlıkların hukuki durumları ve sahip oldukları dini kimlikleri ile bu kimliklerin Türkiye toplumuna yansımaları üzerinde durulmuştur. Araştırmanın son bölümünde ise, 2011 yılı sonrası Müslüman olmayan azınlıklara yönelik yapılan yasal düzenlemelere, Türkiye'nin AB ile uyumu neticesinde yürüttüğü entegrasyon politikalarına ve Türkiye'nin Müslüman olmayan göçmenlere yönelik yürüttüğü politikasına karşı AB'nin tutumuna değinilerek; 2011-2019 yılları arasındaki AB ilerleme raporları incelenmiştir.
Suriye iç savaşında İran'ın rolü: Şiiliğin etkisi
İran kadim tarihi, güçlü kültürü ve mezhep anlayışı itibariyle Orta Doğu'da bulunan nadir bir devlettir. Orta Doğu coğrafyasında bölgesel güç olma hedefi olan İran, dış politikada birçok farklı etmene bağlıdır. İran, Şii nüfusun yoğunlukta olduğu bir ülkedir. Şiiliğin İran tarihinde siyasallaşma süreci yüzlerce yıla tekabül eder. 1501 yılında Şah İsmail'in Şiiliği resmileştirmesi ile Şiilik siyasallaşma sürecine girmiştir. Bu süre zarfında İran hem toplumsal düzeyde hem de yönetimsel düzeyde değişime uğramıştır. İran 1979 İslam Devrimi sonrası bölgede Şii hamisi görevini üstlenmiş ve bölge ülkelerini mezhepsel bakımdan etki altına almıştır. Tunus'ta 2010 yılında başlayan Arap Baharı ayaklanmalarıyla birlikte Orta Doğu'da aktörlerin dış politikaları da çıkarları açısından değişikliğe uğramıştır. Arap Baharı'nın Suriye'de patlak vermesiyle birlikte Ortadoğu'da İran'ın en önemli müttefiki tehdit altında kalmıştır. İran Arap Baharı ile birlikte gelen tehditleri bertaraf etme girişimlerinde bulunmuştur. Bu girişimlerin belirginleştiği en önemli nokta Suriye İç Savaşı'dır. Tezin ana amacı İran'ın Suriye İç Savaşı'ndaki rolünü tartışıp İran'ın bu savaşta elde edeceği kazançları analiz etmektir. Bir diğer amaç ise bölgesel güç olma hedefini diri tutan İran'ın bu yolda Şiiliği hangi bakımda ele aldığı incelenecektir. Tez kapsam bakımından İran'ın tarihsel süreci ile başlayıp bu süreç içerisinde İran'ın Şiileşmesi ve bu mezhebin siyasallaşma sürecine değinilecektir. Arap Baharı ile Orta Doğu'yu etkisi altına alan ayaklanmaların Suriye'ye sıçraması ele alınacaktır. Son minvalde İran'ın Suriye İç Savaşı boyunca politikası ve çıkarları vurgulanacaktır.