237
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Endoskopik transsfenoidal yolla hipofiz adenomu ameliyatı yapılan hastaların cerrahi ve klinik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi
Bu retrospektif çalışmada, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında endoskopik transsfenoidal yolla opere edilen 73 hipofiz adenomu hastasının verileri incelendi. Çoğunlukla erkek hastaların olduğu ve yaş ortalamasının 50 ± 13,4 yıl olduğu görüldü. Non-fonksiyonel adenomların oranı, fonksiyonel adenomlara göre daha fazlaydı. Total rezeksiyon daha sık görüldü. Hastaların büyük kısmında makroadenom saptandığı belirlendi. Hastalar Knosp sınıflandırmasına göre genellikle Grade 1 olarak sınıflandırıldı. Mortalite görülmedi. Hastaların %76,7'sinde morbidite, %87,7'sinde apopleksi saptanmadı. Non-fonksiyonel adenomlu olgularda yaş ortalaması daha yüksekti. Total rezeksiyon yapılan hastalarda Grade 1 ve Grade 2 sınıflandırmasının daha sık olduğu görüldü.
Lomber spinal stenoz olgularının cerrahi tedavisinde uygulanan rijid pedikül-rod sistemleri ve dinamik polyetheretherketone (peek) rod sistemlerinin postoperatif komşu segment dejenerasyon süreçleri üzerine etkilerinin retrospektif olarak değerlendirilerek karşılaştırılması
Lomber spinal stenoz (LSS), özellikle 65 yaş üstü olgularda kalça ve alt ektsremitelerde ortaya çıkan ağrının ve fonksiyonel kaybın en sık nedenidir. Yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bu patolojiler ülke ekonomilerine de önemli ölçüde yük getirmektedir. Lomber spinal stenoz olgularında, cerrahi ve cerrahi dışı tedavi arasında tercih yapılması gerektiğinde, olguların klinik bulgularının tedavi seçenekleri açısından en önemli yol gösterici olduğu önerilse olsa bile cerrahi tedavi yöntemlerinin, cerrahi dışı tedavi yöntemlerine göre daha etkin modaliteler olduğu ileri sürülmüştür. Komşu segment hastalığı ise LSS nedeni ile opere edilmiş hasta grubunda en sık reoperasyon nedenidir. Bu çalışmanın amacı; komşu segment hastalığına yönelik posterior transpediküler füzyon sistemlerinin morfometrik değişimler açısından karşılaştırılmasıdır. Rijid titanyum rod ve PEEK rod uygulanmış olgular kendi içlerinde operasyon öncesi ve operasyon sonrası morfometrik veriler açısından değerlendirilmiş, bunun yanı sıra gruplar birbirleri ile de kıyaslanmıştır. Özellikle komşu segmentlerin kanal hacmini korumada, komşu segmentlerde hem anterior hem posterior disk yükseklik kayıplarını önlemede, üst komşu segmentteki foramen yüksekliklerinin korunmasında ve alt ve üst komşu segmentteki hem sağ hem sol ligamentum flavum hipertrofisini önlemede PEEK rod sistemlerinin daha etkin stabilizasyon sistemleri olduğu saptanmıştır. Dolayısı ile LSS olgularında stabilizasyon amaçlı PEEK rod sistemlerinin, gelişebilecek komşu segment hastalığı riskini azaltabileceği görülmektedir. Sonuç olarak; özellikle ileri yaş bireylerde oldukça sık karşılaşılan, ekonomik, psikososyal ve yaşam kalitesi açısından ciddi sonuçları olan LSS'de seçilecek olan cerrahi yöntemin ve stabilizasyon sisteminin, opere edilmiş LSS olgularında en sık reoperasyon nedeni olarak düşünülen komşu segment hastalığına etkileri açısından daha çok klinik çalışma yapılması büyük bir önem taşımaktadır.
Deneysel subaraknoid kanama modelinde melatonin agonisti agomelatin'in serebral iskemi parametlerine etkisinin araştırılması
Beyinde subaraknoid mesafe içerisine genellikle arteryel nadiren de venöz nedenlere bağlı olarak meydana gelen kanamaya subaraknoid kanama (SAK) denilmektedir. Sonrasında fizyopatolojik olarak meydana gelen oksidatif stres, nöroinflamasyon ve apopitoz gibi akut olaylar sonucunda görülen serebral vazospazm (SV) en önemli mortalite ve morbidite nedenini oluşturmaktadır. Subaraknoid mesafede eritrositlerden salınan oksihemoglobin (OxHb) gibi kan ve ürünlerinin bulunması bazı direkt ve indirekt yolaklar aracılığı ile serebral vazospazma neden olmaktadır. Bu oksidatif stres ürünleri hücrenin ana yapılarından olan lipidler, proteinler ve nükleik asidlere hasar vererek meydana getirdiği nekroz veya apopitoz aracılığıyla nöronal hasar, hücresel apopitoz, endotelyal hasar ve kan beyin bariyerinde düzensizlikler yapmaktadır. Gelişen bu hasarlar geciken ve yetersiz kalan antioksidan mekanizmalar nedeniyle daha da genişlemektedir. Çalışma kapsamında toplam 46 adet erkek wistar albino rat kullanıldı. Kontrol(n=8) SHAM (n=10), SAK (n=10), SAK+AGM (n=10), AGM (n=8) olmak üzere 5 gruba ayrıldı. SHAM grubunda sisterna magna bölgesine 0,3 ml serum fizyolojik, SAK ve SAK+AGM gruplarında sisterna magna bölgesine kuyruk arterinden alınan 0.3ml otolog kan uygulanarak deneysel SAK modeli oluşturuldu.7 gün boyunca SAK+AGM, AGM gruplarında oral gavaj yoluyla AGM uygulandı. 7. gün sonunda AGM uygulama sonrasında deney sakrifikasyon ile sonlandırıldı. Beyin dokusu 3 parçaya porsiyonlarak ayrıldı ve bunlarda oksidatif stress parametleri (TAS,TOS,OSI),genetik (SIRT-1/PGC1α/Bcl-2/Bax) ve histopatolojik (Kaspaz-3,TNF-α,VEGF) analizler yapıldı. Çalışmanın oksidatif stres göstergesi olan TOS ve OSI değerleri SAK grubunda kontrol, sham ve AGM gruplarına göre istatistiksel olarak artmış saptanırken, AGM tedavisi uygulanan SAK+AGM grubunda SAK grubuna göre anlamlı bir şekilde azaldığı saptanmıştır. TAS değerleri ise SAK grubunda kontrol, sham ve AGM gruplarına göre istatistiksel olarak azalma, SAK+AGM grubunda da yine aynı gruplara göre artma gözlenmiştir. Ayrıca tedavi grubu SAK+AGM grubunda TAS ekspresyonları SAK grubuna göre istatistiksel olarak arttığı görüldü. PGC-1 alfa ve SIRT-1 gen ekspresyonları, SAK+AGM grubunda SAK grubuna kıyasla anlamlı derecede artmış, bu da AGM'nin olumlu bir etkisi olduğunu göstermektedir. BAX ekspresyonu, SAK+AGM grubunda azalmış, antiapoptotik BCL2 ekspresyonu ise artmıştır ki, bu da AGM'nin hücre ölümünü azalttığını göstermektedir VEGF (Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü) TNF-α (Tümör nekroz faktörü alfa), Cas-3 (Kaspaz-3) değerlerinin sonuçları, SAK'ın beyinde çok önemli patolojik bulgulara yol açtığını ve AGM uygulamalarının ise bu lezyonları azalttığını göstermiştir.
Deneysel subaraknoid kanama modelinde lakozamidin iskemik doku hasarına etkilerinin araştırılması
Subaraknoid kanamayı (SAK) izleyen erken beyin hasarı hipoksi-iskemi, oksidatif stres, inflamasyon ve kaspaz aracılı apoptoz basamaklarının eş zamanlı etkinleşmesiyle ortaya çıkar ve sekellerin temelini oluşturur. Bu tezde, antiepileptik ilaç lakozamidin (LCM) deneysel SAK modelinde nöron-glia-vasküler birimde oluşturduğu koruyucu etkiler incelenmiştir. Bunun için 46 Wistar-Albino erkek rat Kontrol, SHAM, SAK, SAK + LCM ve LCM gruplarına ayrılmıştır. SAK, cisterna magnaya 0,3 mL otolog arter kanı verilerek oluşturulmuş; SHAM grubuna eşit hacimde serum fizyolojik uygulanmıştır. LCM tedavisi ilk saat içinde başlatılıp dört gün boyunca günde tek doz sürdürülmüştür. Dördüncü gün ratlar sakrifiye edilerek beyin korteks-hipokampüs blokları histopatolojik olarak Genişletilmiş Subaraknoid Değerlendirme Skoru (ESAS) ile derecelendirildi; ayrıca beyin kaynaklı nörotrofik faktör(BDNF), miyelin bazik protein(MBP), sinaptofizin(SNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü(VEGF) ve kaspaz-3(CAS-3) için immün boyama yapıldı. Toplam antioksidan durumu (TAS) ve toplam oksidan durumu (TOS) spektrofotometrik olarak ölçüldü ve oksidatif stres indeksi (OSI) hesaplandı. Son olarak interlökin-6 (IL-6), sinyal aktarıcı ve transkripsiyon aktivatörü-3 (STAT-3) ile hipoksiye indüklenebilir faktör-1α (HIF-1α) transkriptleri RT-qPCR ile kantifiye edildi. Histopatolojik değerlendirmede SAK grubunda yaygın ödem, hemoraji ve nöronal kayıp gözlenirken, LCM skorları yarıya düşürmüş ve morfolojiyi korumuştur. İmmünohistokimyada SAK, BDNF ile MBP'de belirgin azalma, SNF'de %75 kayıp ve yüksek CAS-3/VEGF pozitifliği oluşturmuş; LCM tüm bu değişiklikleri tersine çevirmiş ve kan-beyin bariyeri hasarını sınırlamıştır. Biyokimyasal olarak SAK, toplam oksidan durumu (TOS) ve oksidatif stres indeksini (OSI) iki kat artırıp toplam antioksidan durumu (TAS) düşürmüştür; LCM TOS-OSI'yi %58 azaltıp TAS'ı normalleştirmiştir. RT-qPCR verileri IL-6/STAT-3/HIF-1α ekseninin SAK'ta aşırı aktive olduğunu, LCM'nin bu yanıtı ≥%60 bastırdığını göstermiştir. Çalışma, LCM'nin erken dönemde inflamatuvar, hipoksik, oksidatif ve apoptoz sinyallerini eş zamanlı baskılayarak nöronal, glial ve vasküler bütünlüğü koruduğunu ortaya koymuştur. Kısa yarı-ömürüne karşın günlük tek doz uygulama erken beyin hasarı evresini kapsamış; ancak doz-zaman optimizasyonu ile uzun dönem nörodavranışsal kazanımların belirlenmesi, ilacın anevrizmal SAK'ta klinik kullanımı için gereklidir.
Primer akciğer kanseri tanısı konulan hastalarda karotid arter ve vertebrobasiller arter kan akımının intraserebral metastaz üzerindeki etkisi
Amaç: Çalışmamızda hastanemizde primer akciğer kanseri tanısı konulan hastalarda karotid arter ve vertebrobasiller arterlerindeki çap ve debinin intraserebral metastaz üzerindeki etkisi değerlendirilerek erken tanı ve tedaviye desteklenerek literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğinde ve Göğüs Hastalıkları kliniğinde 2025 mayıstan itibaren 6 aylık süreçte primer akciğer kanseri tanısı konulan hastalarda karotid arter ve vertebrobasiller arterlerindeki çap ve debi ölçümleri ultrasonografi yapılarak ölçüldü. Bu veriler istatistiksel olarak değerlendirilerek metastaz üzerindeki etkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda; • Doppler ultrasonografi ile ölçülen sol ve sağ common karotid arter (CCA), internal karotid arter (ICA) ve vertebral arter (VA) çap ve debi değerleri metastatik ve non-metastatik gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Her bir damar için ölçülen çap ve debi değerlerinin medyanları iki grup arasında yakın olup, parametreler istatistiksel anlamda farklılık göstermemiştir. • Karotid ve vertebral arterlerden elde edilen Doppler ölçümlerinin , Metastazın lateralizasyonu, yaygınlığı ve anatomik yerleşimi üzerinde anlamlı bir etkisi olup olmadığını değerlendirmek amacıyla yapılan alt grup analizlerinde; non-metastatik, unilateral metastaz ve bilateral metastaz grupları birlikte ele alındığında damar çapı ve debi ölçümlerinin neredeyse tamamının üç grupta da benzer değerler sergilediği görülmüştür. • Metastazın sayısına göre yapılan değerlendirmede, soliter ve multiple metastazı olan hastalar karşılaştırıldığında sol ve sağ tüm damar çaplarının yanı sıra debi ölçümlerinin de üç grup arasında büyük ölçüde örtüştüğü, arteriyel hemodinamik parametrelerin metastaz sayısı üzerinde belirgin bir etkisinin bulunmadığı anlaşılmıştır. • Karotid arter çap ve debi verilerinin metastazın supratentoriyal veya infratentoriyal yerleşiminde belirgin bir değişiklik yaratmadığı görülmüştür. • İnfratentoriyal yerleşim özellikle posterior fosya ve vertebral dolaşımla ilişkili olabileceği için potansiyel bir hemodinamik karşılık oluşturması beklenebilecek alt gruplardan biriydi; ancak VA çap ve debi ölçümlerinde herhangi bir anlamlı değişiklik görülmemiştir. • Metastaz saptanmayan grupta olguların %66,7'sinin skuamöz hücreli karsinom, %27,1'inin ise adenokarsinom olduğu belirlenmiştir. Buna karşın metastatik grupta adenokarsinom oranı oldukça yüksek olup %65,9'a ulaşmış, skuamöz hücreli karsinom ise %22,7 düzeyinde kalmıştır. İki grup arasındaki bu açık dağılım farkı istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı bulunmuştur. • Beyin içi dağılımları ayrıntılı olarak değerlendirildiğinde metastazların büyük çoğunluğunun supratentoriyal bölgede yerleştiği görülmüştür. Bu da literatürdeki veriler ile örtüşmektedir. Sonuç: Metastatik sürecin temel belirleyicisinin makrovasküler dolaşımdan ziyade tümör biyolojisi, mikrovasküler etkileşimler ve moleküler adaptasyon mekanizmaları olduğunu savunmaktayız. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri; beyin metastazı; çap ve debi ölçümleri; doppler ultrasonografi; karotid arter; vertebrobasiller arter
Deneysel rat trigeminal nevralji modelinde nanopartiküle bağlanmış karbamazepinin intranazal yolla uygulanmasının davranışsal etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Trigeminal nevralji (TN), ani başlayan, tekrarlayan ve tek taraflı elektrik şoku benzeri ağrılarla karakterize bir nörolojik rahatsızlıktır. Ağrı, trigeminal sinirin bir veya daha fazla dalıyla sınırlıdır ve genellikle zararsız uyaranlarla tetiklenir. Yıllık insidansı 4.3/100.000 olup, 80 yaş üstünde bu oran 45/100.000'e yükselir. TN tedavisinde birinci basamak, altın standart olarak kabul edilen oral karbamazepindir (KBZ). Başlangıçta %90'ın üzerinde tedavi yanıtı sağlasa da, uzun süreli kullanımda somnolans, hiponatremi ve nadiren Stevens-Johnson Sendromu gibi ciddi yan etkilere yol açabilir. Ayrıca KBZ, otoindüksiyonla kendi metabolizmasını hızlandırarak etkinliğini kaybeder ve tedaviye yanıt azalır. Bu dezavantajları aşmak için biyoyararlanımı artıran alternatif ilaç taşıma sistemleri geliştirilmiştir. Bu bağlamda, KBZ'nin kitosan bazlı nanopartiküller (NP) içinde formüle edilerek intranazal yolla uygulanması, kan-beyin bariyerini daha etkin geçebilmesi ve kontrollü salınım sağlaması nedeniyle yeni bir tedavi yaklaşımı olarak incelenmiştir. Kitosan, biyouyumluluğu ve mukozal bariyerlerden ilaç taşınmasını kolaylaştırma özellikleriyle tercih edilmiştir. Bu çalışmada, KBZ yüklü kitosan nanopartiküllerin in vivo etkinliği, trigeminal nevralji modeli oluşturulmuş sıçanlarda mekanik allodiniye yanıtların Von Frey filamanları kullanılarak davranışsal olarak değerlendirilmesiyle test edilmiştir. Gereç ve Yöntem: İn vitro aşamada, KBZ yüklü nanopartiküller sentezlendi, termogravimetrik analizleri yapıldı, yükleme verimleri ve salım profilleri belirlendi. Nanopartiküllerin boyut dağılımları ve morfolojik özellikleri incelendi. İn vivo çalışmada, 30 erkek Sprague-Dawley sıçan kullanılarak trigeminal nevralji modeli oluşturuldu ve 5 gruba ayrıldı: sham grubu, kontrol grubu ve deney grupları. Deney gruplarına intranazal yolla tek doz olarak boş kitosan nanopartikülü, 2 mg/kg KBZ ve 2 mg/kg'a eşdeğer KBZ yüklü kitosan nanopartikülü verildi. Mekanik allodiniye yanıtlar Von Frey filamanlarıyla preop, postop ve belirli saatlerde ölçüldü. Denekler 28. günde sakrifiye edildi; doku örneği alınmadı. Bulgular: İn vitro çalışmalarda, KBZ içeren 75.2 ± 12.9 nm çapında kitosan nanopartikülleri başarıyla sentezlendi. İn vivo çalışmalarda, trigeminal nevralji modeli başarıyla oluşturuldu. Boş kitosan nanopartikülü verilen grupta mekanik allodiniye yanıt eşik değerinde anlamlı değişiklik olmadı. KBZ verilen grupta, ağrı eşik değeri 1. ve 2. saatlerde yükseldi, 4. saatte eski seviyesine döndü. KBZ yüklü kitosan nanopartikülü verilen grupta ise ağrı eşik değeri 1. saatten itibaren artmaya başladı, 4. saatte ilk pikini yaptı, 24. saatte ikinci pikini yaparak 36. saate kadar yüksek kaldı ve 48. saatte eski seviyesine döndü. Nanopartikül içeren KBZ'nin etkisinin süresi ve şiddetinin daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Sıçan trigeminal nevralji modelinde, intranazal yolla uygulanan KBZ yüklü kitosan nanopartikülleri, etki süresi ve kuvveti açısından medikal tedavi için alternatif bir yol olabilir. Bu ön çalışmanın ardından, santral sinir sistemi dokularının incelenmesini de içeren devam çalışmaları planlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: trigeminal nevralji, dION-CCI, karbamazepin, kitosan, nanopartikül
Fare kafa travması modelinde kafein etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), ciddi sakatlık ve ölüm riski taşıyan bir durumdur. Primer hasar travma anında meydana gelirken, sekonder hasar travmadan sonra oluşur ve hücresel-moleküler bozulmaları içerir. Sekonder hasarın başlıca sebepleri arasında yetersiz gaz değişimi, hipotansiyon ve inflamatuvar yanıt bulunur. Kafein, adenosin reseptör antagonisti olarak nöroprotektif etki gösterir ancak TBH üzerindeki akut dönemdeki etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışma, fare kafa travması modelinde, kafeinin travma sonrası erken dönemde nörolojik ve inflamatuvar süreçler üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 32 adet Swiss albino fare kullanılmıştır. 4 ayrı grup ve her grupta 8 fare (n=8) olacak şekilde gruplandırma yapılmıştır. 8 fare naive, 8 fare sham, 8 fare kontrol grubu, 8 fare kafein deney grubu olarak ayrılmıştır. Hayvanlara 9 cm yükseklikten 75 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan 1 saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney grubuna ise intraperitoneal 15 mg/kg kafein enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 24. saat sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Travmanın 1. ve 24. saatlerinde yapılan nörolojik muayenelerin ΔmNSS değeri kontrol ve tedavi grupları karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Travma oluşturulduktan 24 saat sonra sakrifiye edilen hayvanların beyinlerinden alınan koronal kesitlerin hematoksilen-eozin (H-E) ile yapılan histopatolojik incelemelerinde kontrol ve tedavi grupları karşılaştırıldığında, kafein uygulamasının travma sonrası sekonder hasar üzerinde beklenen düzeyde olumlu etkiler yaratmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Swiss albino farelerde ağırlık düşürme yöntemiyle oluşturulan hafif kafa travması modelinde, travma sonrası 1. saatte verilen tek doz 15 mg/kg kafeinin nörolojik duruma etkisi olmadığı gözlemlenmiştir. Histopatolojik düzeyde kafein uygulamasının travmatik beyin hasarı üzerinde belirgin bir etkisi saptanmamıştır. Farklı doz, uygulama süreleri ve uzun vadeli etkilerin araştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Travmatik beyin hasarı, inflamasyon, kafein, kafa travması, sekonder hasar
Diffüz gliomlarda tümör sınırlarının komşu beyaz cevher ile ilişkisinin cerrahi sonuçlar üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Diffüz gliomlar, santral sinir sisteminin yaygın görülen primer tümörlerindendir. Bu tümörler özellikle beyinde infiltratif davranış paternine sahiptir. Bu nedenle beynin beyaz cevheri ile yakın ilişki içerisindedir. Öncelikli tedavisi cerrahi rezeksiyon olan bu tümörlerin preoperatif tanısında sıklıkla kullanılan yöntem FLAIR ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemedir. Bununla birlikte tümör komşuluğunda bulunan beyaz cevher ile ilişkileri, cerrahi sonuçları etkileyebileceği gibi hastaların fonksiyonel ve onkolojik sonuçlarıyla da yakından ilişkilidir. İnfiltratif davranış paternine sahip olmaları ve ayrıca tümör yükünün tümör içerisinde heterojenite göstermesi, bu tümörlerin sınırlarının belirlenmesi ve peritümöral alanların daha iyi tanınması ile ilgili problemleri gündeme getirir. Bu çalışmada diffüz gliomların hücresel heterojenitelerinin ve tümör sınırları ile peritümöral alanlarının difüzyon tensör görüntüleme ile daha iyi aydınlatılabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın temel hipotezi; diffüz gliomların FLAIR görüntülemede parlamayan peritümöral alanarında da tümöral hücre infiltrasyonunun mevcut olduğu ve bu tümörlerin hücresel heterojenitesinin ve tümör merkezinden tümör periferi yönünde hücresel yoğunluğun azalışının, difüzyon ağırlıklı görüntüleme ve difüzyon tensör görüntülemeye dayanan korelatlar ile açığa çıkarılabileceğidir. Bu amaçla Dünya Sağlık Örgütü sınıflandırmalarına göre derece 2 ve derece 3 diffüz glioma sahip 90 hastanın preoperatif FLAIR ağırlıklı MR görüntüleri, tümör merkezi, tümör periferi, peritümöral alan ve karşı hemisferde normal beyin dokusu olmak üzere 4 alanda segmente edilmiştir. Bu alanlarda belli başlı DAG ve DTG metrikleri olan ADC, FA, OD, RD ve AD değerleri ölçülerek tümör yükünün bu alanlardaki değişimi tespit edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca tümöre komşu beyaz cevherde bulunan majör beyaz cevher bağlantı yolları 4 kadavraya ait 8 hemisferde santral core ve beyaz cevher disseksiyonu yapılarak tespit edilmiş ve ilgili beyin lobuna göre standardize edilmiştir. Ardından preoperatif 90 hastada, postoperatif ise 19 hastada traktografik teknikler kullanılarak incelenmiş ve DTG metrikleri ölçülmüştür. Bu hasta grubunda preoperatif, erken postoperatif ve geç postoperatif dönemlerde motor ve hareket, lisan ve konuşma, duyu ve algı, ayırca nöropsikometri olmak üzere 4 alanda uzman öğretim üyelerinde cerrahi sürece ilişkin değerlendirmeler ve muayeneler uygulanarak raporlanmıştır. Vaka bazlı analizlerde de hastaların postoperatif fonksiyonel durumları, tümör ile beyaz cevher bağlantı yollarının ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Bulgular: Segmente edilen dört alana ait ADC, FA, OD, RD ve AD ölçümleri, tümörün merkezinden periferine ve normal beyin dokusuna doğru istatistiksel olarak anlamlı bir değişim göstermiştir. Bu durum tümörün hücresel heterojenitesi ile açıklanmıştır. Bununla birlikte FLAIR görüntülemede normal intensiteye sahip olan peritümöral alan ile normal beyin dokusu arasındaki metrik farklılıkları ise FLAIR görüntülemede tespit edilemeyen peritümöral alanlarda da tümör hücresi infiltrasyonunun söz konusu olabileceğini göstermektedir. Kadavra disseksiyonlarında beyaz cevherde yaygın olarak yer kapladığı tespit edilen beyaz cevher bağlantı yollarına yönelik 90 hastada yapılan ölçümlerde tümörden etkilenen hemisfer ile karşı hemisfer arasındaki metriklerin anlamlı olarak farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Postoperatif traktus analizlerinde ise ölçülen DTG metriklerinde anlamlı bir değişim tespit edilmemiştir. Preoperatif, erken postoperatif ve geç postoperatif muayene ve değerlendirmelerde, ameliyat sonrası erken dönemde kısmi bozukluklar görülmekle birlikte geç postop dönemde bu bozuklukların büyük oranda iyileşme gösterdiği raporlanmıştır. Sonuç: Diffüz gliomlar hücresel heterojenite gösterebilir ve preoperatif cerrahi-radyolojik değerlendirmelerde peritümöral alana ait görülen alanlarda da tümör infiltrasyonundan bahsedilebilir. Bu durumda cerrahi rezeksiyon kapsamının her hasta için ayrı olarak değerlendirilmesi, supratotal rezeksiyon imkanlarının gözden geçirilmesi bir seçenek olarak belirebilir. Anahtar Kelimeler: diffüz gliom, peritümöral alan, heterojenite, DTG, traktografi
Fare kafa travması modelinde vapreotide'in nöroprotektif ve antinöroinflamatuvar etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH) tüm dünya üzerinde en önemli ölüm ve sakatlık sebeplerinden biridir. Her yaşı etkilemekle birlikte, özellikle genç yaşta kalıcı veya uzun süreli geçici sakatlığın en önemli sebeplerinden biri olması, artan maliyet, iş gücü kaybı ile psikolojik, ekonomik, sosyolojik açıdan bir çok insanı etkileyen, sadece travmaya maruz kalanı değil, yakın ve dolaylı yoldan uzak çevresinin üzerinde de olumsuz etkileri olan küresel bir sorundur. TBH'nda iki tür hasar vardır: Birincil (primer) ve ikincil (sekonder) hasar. Birincil hasar, travmanın direkt etkisine bağlı olan hasardır. Bu hasar alınan darbeye bağlı, kafatası kemiğinde kırılma, beyin dokusunda laserasyon, aksonlarda, vasküler yapılarda kopma veya gerilme, kanama şeklinde olabilir. Birincil hasarı önlemenin tek yolu, travmanın oluşmasını engellemektir. İkincil hasar ise, birincil hasara cevap olarak verilen, karmaşık biyokimyasal, immünolojik ve patofizyolojik olayları içeren, saatler, günler, haftalar, aylar hatta yıllar süren süreçtir. Ciddi fonksiyonel ve nörolojik kayıplara sebep olan TBH'nda bizlerin önlemeye, yavaşlatmaya çalıştığı bu süreç, yani kafa travması sonrası ikincil hasar ve bu hasara yönelik tedavi, hala aydınlatılmamış birçok mekanizmayı içeren ve bizlerin bulması gereken etkin birçok farmakolojik ajana ihtiyacı olan bir süreçtir. Somatostatin analoğu olan Vapreotide'in Alzheimer hücre kültürü üzerinde nöroprotektif etkisi gösterilmiştir (1). Vapreotide'in, kan beyin bariyerini geçebildiği, santral sinir sistemi üzerinde antinosiseptif etkisi olduğu gösterilmiştir (2-5). Çeşitli çalışmalarla somatostatinin nöroprotektif etkisi olduğu (6), başka bir somatostatin analoğu olan Ocreotide'in nörofonksiyon üzerinde iyileştirici etkisi olduğu gösterilmiştir (7). Vapreotide'in, travmatik beyin hasarı üzerinde nöroprotektif ve nöroinflamasyona yönelik bir etkisinin olup olmadığını gösteren bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Bu çalışmada fareler üzerinde oluşturulan kafa travması modelinde, travmatik beyin hasarında Vaprotide'in nöroprotektif ve antinöroinflamatuvar etkisi araştırılmıştır. Böylece, bu çalışmanın akromegali, portal hipertansiyon, sindirim sistemi kanamaları, nöroendokrin tümörlerin tedavisi gibi bir çok yerde kullanılan somatostatin analoglarının TBH tedavisinde kullanılmasına yönelik bilimsel çalışmalara da ilk adımı oluşturacağı umut edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Deney 4 gruptan oluşmaktadır: 1) sham, 2) kafa travması kontrol, 3) kafa travması- düşük doz Vapreotide (500 mcg/kg), 4) kafa travması- yüksek doz Vapreotide (1500 mcg/kg). Her grupta 8 fare olacak şekilde, toplam 32 adet Swiss Albino fare kullanılmıştır. 11 cm yükseklikten 75 gram ağırlık sağ frontal kemik üzerine düşürülerek farelerde kafa travması oluşturulmuştur. İlaç grubuna travma sonrası 30. dakika ve 6. saatte intraperitoneal Vapreotide uygulanmıştır. Farelerin nörolojik durumları travma öncesi ve travma sonrası 6. saatte enjeksiyonlardan sonra 'Modified neurologic severity score' a göre değerlendirilmiştir. Travmadan 24 saat sonra fareler sakrifiye edilmiş, beyin dokuları histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. Bulgular: Vapreotide'in histopatolojik değerlendirmelerde laserasyon, piamater hasarı, serebral ödem, nöron dejenerasyonu (piknoz) şiddetlerini, immünohistokimyasal değerlendirmede, IL-1β, AIF1, NF-κB p65, GFAP düzeylerini, TUNNEL yöntemi ile apoptoz sayısını anlamlı ölçüde düşürdüğü gösterilerek travmatik beyin hasarında nöroprotektif ve antiinflamatuvar etkinliği olduğu gösterilmiştir. Yüksek doz Vapreotide'in histolojik olarak hipertrofi, nöropil ödem ve gliosis şiddeti üzerinde azaltıcı eğilimde etkisinin olduğu görülmüş, fakat bu etkinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulunmuştur. Bu durumun sebebi olarak deneyin 24. saatte sonlandırılmış olması düşünülmüştür. Çünkü gliozisin histolojik belirgin hale gelmesi için iki ila üç haftaya ihtiyaç vardır. GFAP'ın anlamlı olarak düşmesi, gliozisin moleküler düzeyde azaldığını, fakat histolojik olarak anlamlı düzeye ulaşacak zamana gerek olduğunun göstergesi olmuştur. Deney süresinin uzatılmasıyla daha anlamlı sonuçlara ulaşılacağı düşünülmüştür. Sonuç: Vapreotide'in TBH üzerinde nöroinflamasyonu azaltıcı ve nöroprotektif etkisi olduğunu göstermiştir. Vapreotide'in bu etkileri, çalışmamızda ilk kez TBH üzerinde, birçok farklı mekanizma ve parametre üzerinden değerlendirilmiş, elde edinilen sonuçlar hem birbirini hem de literatürü destekler nitelikte çıkmıştır. Bu özellikleri, çalışmaya güçlü bir güvenilirlik ve özgünlük sağlamıştır. Sonuç olarak, antinosiseptif, antikonvülzan, hafıza ve bilişsel fonksiyonlarda onarıcı, mide koruyucu ve daha birçok etkisi gösterilen Vapreotide'in TBH'nda nöroinflamasyonu azaltıcı ve nöroprotektif etkisinin yanında, TBH ile yakın birliktelik gösteren, kontrolü için multipl teröpatik ajanlar veya invaziv girişimler gerekebilen ve zor kontrol altına alınan, nöbet, ağrı, Cushing ülseri gibi klinik tablolara yönelik de bir ilaç olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Böylelikle birden çok hedefe yönelik aynı anda tek bir silah olarak multiilaç kullanımının da önüne geçebilir. Örneklem hacmi, doz düzeyinin arttırılması ve deney süresinin uzatılmasıyla yapılacak yeni deneysel ve ileri klinik çalışmalara mutlak suretle ihtiyaç vardır.
Beyin ak madde yollarının 3D modelleri, artırılmış gerçeklik ve sanal gerçeklik simulasyonları ile oluşturulan temel nöroanatomi eğitim modeli uygulaması
Amaç: Kadaverik insan beyinlerinin kademeli olarak ortaya konulmuş diseksiyonlarının 3D modellerinden beynin yapılarının birbirleri ile olan üç boyutlu ilişkilerinin öğretilmesinin planlandığı online ve mobil temel nöroanatomi eğitim uygulamasının oluşturulması ve tıp fakültesi öğrencileri ve beyin cerrahisi asistanlarına uygulanması. Yöntem: 14 lateral yüz, 8 medial yüz, 11 kesitsel aksiyal, 9 kesitsel sagittal, 7 kesitsel koronal olmak üzere toplam 49 üç boyutlu model ile eğitim verildi. Oluşturulan eğitim modeli Covid-19 pandemisi ve deprem afeti sırasında kadavra eğitimleri aksayan 40 nöroşirurji asistanına sanal gerçeklik gözlüğü aracılığıyla ve 200 tıp fakültesi öğrencisine arttırlımış gerçeklik uygulaması aracılığıyla online olarak uygulandı. Eğitim öncesi seviye tespit ve eğitim sonrasında öğrenim hedeflerinin gerçekleşme seviyesini tespit etmek için kişiye özel 10 soruluk sınav yapıldı. Eğitim sonrası eğitim içeriğine dair 18 soruluk 4'lü Likert tipi ölçeklemeli anket uygulandı. Bulgular: Kademeli olarak yapılan ak madde lif diseksiyonu çalışmasında; Superior Longitudinal Fasikül/Arkuat Fasikül Kompleksi (SLF/AF), Orta Longitudinal Fasikül (OLF), Fronto-oksipital Fasikül (İFOF), Uncinate fasciculus, Extreme kapsul, External kapsul, Putamen, Globus pallidus, Claustrum, İnternal kapsul, Caudate, Thalamus, Tapetum, Optik trakt, İnsula, Operculum, Corona radiate, Sagittal stratum, Ventriküler ependim, Thalamus, Singular girus, Forniks, Koroid pleksus, Forseps major, Anterior komissur, Korpus kallosum, Koroid pleksus, Kallosal lifler ve beyin kesitlerinin farklı düzlemlerde serbestçe döndürülebilir ve hareket ettirilebilir ve çeşitli büyütmelerle farklı açılardan görüntülenebilir Artırılmış gerçeklik, Sanal gerçeklik ile uyumlu 3D modellerinden eğitim programı oluşturuldu. Oluşturulan eğitim modeli 200 tıp fakültesi öğrencisi ve 40 asistan tarafından kullanıldı. Bu eğitim modeli 200 tıp fakültesi öğrencisi ve 40 asistan tarafından nöroanatomi öğrenimini önemli ölçüde artırdığı şeklinde puanladı. Eğitim sonrası yapılan testlerde başarı oranının arttığı görüldü. Sonuç: Temel nöroşirurji ve nöroanatomi eğitiminde kadavra çalışmalarının ve 3D modellemelerin kullanımının faydaları ispatlanmıştır. Yapılan literatür taramasında 3D modellemelerin kademeli bir eğitim programına dönüştürülmüş online ve mobil uygulamasının olmadığı tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda oluşturulan beynin 3D modellemeleri, kadavra ulaşımının kısıtlı olduğu merkezlerde ve zamanlarda (deprem, salgın vb.), temel nöroanatomi ve nöroşirurji eğitiminde kullanılması için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi dönem iki eğitim programına ve literature kazandırıldı.
Nöral tüp defektinin gelişiminde matriks metalloproteinazların rolü
Nöral Tüp Defekti (NTD) en yaygın ve en ağır klinik özelliklere sahip konjenital malfarmasyonlardan biridir. Embriyogenez sırasında nöral plağın nöral tüpü oluşturamaması sonucu NTD oluşur. NTD'nin birbirinden faklı özellik gösteren birçok tipi vardır. NTD gelişiminde genetik ve çevresel faktörler rol oynamaktadır. Beslenme (folik asit ve B vitaminleri eklenmesi) gibi çevresel faktörlerle NTD oluşumu engellenmeye çalışılsa da bu yaklaşım yeterli olamamaktadır. NTD'nin önlenmesi için prognostik, prediktif ve/veya terapötik genetik faktörlerin belirlenmesine ihtiyaç vardır. NTD gelişimini ve oluşumunu gösteren biobelirteç bulunmamaktadır. NTD gelişiminde ektstraselüler matriksin (ECM) oluşumu, nöral krest hücrelerinin göçü önemli rol oynamaktadır. Matriks metalloproteinazlar (MMP) ECM yapılanmasında, hücre göçünde, hücre invazyonunda ve diğer hücresel davranışların belirlenmesinde majör rol oynamaktadır. MMP ekspresyonlarının ve aktivasyonunun NTD'deki rolü bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı insan NTD gelişimindeki MMP-1, -2 ve -9 genlerinin ekspresyonlarının rolünün araştırılması amaçlanmıştır. NTD tanısı konan yeni doğan 40 bebek hastadan periferik kan ve NTD dokusu ile sağlıklı doğan 4 bebekten periferik kan alınmıştır. Periferik kan ve dokulardan total RNA izolasyonu ve kantitatif Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Q-RT-PZR) ile MMP-1, -2 ve -9 gen ekspresyonları araştırılmıştır. İstatistiksel analiz için SPSS 20.0 kullanılmıştır. MMP-1,-2 ve -9 gen ekspresyonları açısından hasta ile sağlıklı bireylerin kan örnekleri arasında ekspresyon farklılıkları saptanmıştır. NTD dokularındaki MMP'lerin ve özellikle MMP-1 ve MMP-9 gen ekspresyonlarının periferik kan örneklerine göre ortalama 2 ile 5000 kat yüksek olduğu saptanmıştır. NTD'nin alt tipleri arasında MMP-2 ekspresyonu açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,012) Hastaların Ca+2, B12 ve Folat seviyeleri ile NTD gelişimi ve MMP genlerinin ekspresyonları arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p>0,05). Bu çalışmada NTD araştırmalarında periferik kan yerine NTD dokusu kullanılması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ayrıca, bu çalışma NTD gelişiminde MMP'lerin önemli rollerinin olabileceğini ve MMP-1, -2 ve -9 genlerinin ekspresyonlarının NTD' patogenezinde rol oynayabileceğini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır.
Spontan subaraknoid kanamalı hastalarda serum adropin düzeyinin prediktif değerinin incelenmesi
Subaraknoid kanama kanın subaraknoid mesafeye dağıldığı patolojik bir tablodur ve orta- ileri yaş grubunda çok önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Beyin ,vücuttaki adropin dağılımının yüksek olduğu organdır. Beyinde adropinin, beyin atrofisinde, bilişsel işlevlerde, akut iskemik SVO'larda ve bazı nörolojik hastalıklara karşı potansiyel bir koruyucu role sahip olduğu gösterilmiştir. Adropin, nitrit oksit sentaz salınımını arttırarak, nörobilişsel patolojileri, oksidatif stresi ve apoptotik hücre ölümünü azaltmaktadır. Adropin endotel hücrelerin işlevi üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olmaktadır. Kan beyin bariyeri üzerinde, iskemiye maruz bırakılan sıçanlarda beyin endotel hücrelerinde ve aynı şekilde intraserebral kanama oluşturulan farelerde adropinin koruyucu etkileri olduğu gösterilmektedir. 55 hasta, 30 sağlıklı kişiden aldığımız kanların serum kısmından ELİSA yöntemi ile adropin düzeylerine baktık. Yaptığımız bu çalışmada spontan subaraknoid kanamanın serum adropin düzeylerini nasıl değiştirdiğini araştırdık. Çalışmamız sonucunda spontan subaraknoid kanama sonrası serumda adropin titresinin yükseldiğini gördük. Ancak kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulamadık.
İdiopatik intrakranial hipertansiyon hastalığında beyin omurilik sıvısında inflamatuar belirteçler
Amaç: Bu çalışmanın amacı İdiopatik İntrakranial Hipertansiyon (İİH) hastalığının nöroinflamasyon ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Araştırmada Ocak 2023 ile Ağustos 2024 tarihleri arasında kliniğimizde takip, tetkik ve tedavi aşamasında olan İİH tanılı 27 hasta, hasta grubuna dahil edilmiştir. Kontrol grubuna ise 19 normal basınçlı hidrosefali, 10 sekonder hidrosefali, 2 konjenital hidrosefali hastası, 3 baş ağrısı nedeniyle tetkik edilen hasta olmak üzere toplam 34 hasta dahil edilmiştir. ELİZA (ELISA) yöntemi ile hasta ve kontrol grubunun serum ve BOS örneklerinde İL-2, İL-6, İL-8, İL-11, İL- 15, İL-17, İL-18, İL-34 çalışılmıştır. Bulgular: İİH hastalarında BOS'da İL-6, İL-11, İL-17 ve İL-18 anlamlı derecede yüksek bulunmuş, İL-2 ve İL-8 istatiksel anlamlı olmamakla birlikte yine hasta grubunda daha yüksek bulunmuştur. İL-15 ve İL-34 BOS değerleri kontrol grubunda daha yüksek saptanmıştır. İİH hastalarının serumlarında ise İL-2, İL-11, İL-15, İL- 17, İL-18 ve İL-34 anlamlı yüksek bulunmuş, İL-6 ile İL-8 anlamlı olmamakla birlikte yine hasta grubunda daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Merkezi sinir sisteminde etkin olan İL-6, İL-11, İL-18 ve sistemik inflamasyonda artan İL-2 ve İL-17 gibi interlökinlerin İİH hastalarında BOS'da artması hastalığın nöroinflamasyon zemininde geliştiğini destekler niteliktedir. Hasta grubunda serum değerlerinin tümünün kontrol grubuna göre yüksek olması da sistemik inflamasyon yanıtına bağlı nöroinflamasyon gelişebileceğini destekler niteliktedir.
Mezial temporal loba transpterigoid transmaksiller yaklaşım: Trigeminal sinir dalları arasındaki cerrahi yolların değerlendirilmesi
AMAÇLAR: Transkraniyal selektif amigdalohipokampektomi (SAH) sonrası görme alanı defektleri ve kognitif defisitler görülebilir ve mezial temporal bölgeye yönelik cerrahilerde morbiditeyi en aza indirmek hala çözülememiş bir sorundur. Endoskopik endonazal transpterigoid-transmaksiller (EETpTm) yaklaşımla trigeminal sinirin dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus ve unkus anterior segmenti üzerinden uygulanan SAH ile bu riskler azaltılabilir. Amacımız EETpTm yaklaşımla SAH'nin uygulanabilirliğini araştırmak ve trigeminal sinir dalları arasından kazanılan cerrahi koridorları değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: EETpTm yolla KS V'in V1-V2 ve V2-V3 dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna girildi ve endoskopik SAH tamamlandı. Ayrıca bölgenin lif diseksiyonları, tarif edilen cerrahi dikkate alınarak altı hemisferde gerçekleştirildi. SAH'ın boyutu EETpTm yaklaşım öncesinde ve sonrasında BT ve MR ile değerlendirildi. BULGULAR: EETpTm yaklaşımda pterigoid plaka ve tüberkülün rezeksiyonu ardından, sfenoidin büyük kanadının alt kısmı drillenerek V2-V3 arasındaki temporal duraya ulaşıldı. İnfraorbital sinirin inferolateral transpozisyonu sonrası, sfenoid kemiğin büyük kanadının üst kısmı V1-V2 koridoru boyunca rezeke edildi. İnferior orbital fissür genişletilerek, intradural çalışma alanı için V1-V2 ve V2-V3 cerrahi koridorları açığa çıkarıldı. Dura açılışı sonrası, optik radyasyonlar da dahil olmak üzere fonksiyonel beyaz cevher yollarının bütünlüğü bozulmadan rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna ulaşılarak SAH tamamlandı. SONUÇ: EETpTm yaklaşım, SAH için trigeminal sinir dalları arasından rinal sulkusa ve amigdalanın kortikal nükleusuna doğrudan erişim sağlar. Unkusun anterior segmenti üzerinden temporal boynuz içinde mezial temporal bölgeye en kısa yoldan ulaşılır. EETpTm yaklaşım ile SAH bölgeye yönelik cerrahilerde herhangi bir fonksiyonel beyaz cevher hasarını önleyecektir.
Erişkinde serebral arteriovenöz malformasyon tedavisinde endovasküler embolizasyon ve cerrahi total eksizyon kombinasyon tedavisinin sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi
Serebral arteriovenöz malformasyonlar (AVM) nidus adı verilen, yumak şeklindeki, yapısal olarak anormal arter ve venlerden meydana gelen patolojik yapılardır. Serebral AVM'si olan hastalar nöbet, fokal nörolojik defisit ve baş ağrısı gibi semptomlarla presezente olabilirler. AVM'lerin tedavi seçenekleri arasında mik-roşirurjikal eksizyon, radyocerrahi (stereotaktik gamaknife, cyberknife), endo-vasküler embolizasyon ve bunların kombinasyonlarından oluşan yaklaşımlar bulunmaktadır. Tanımlayıcı çalışmamızda 1 Ocak 2011 ve 31 Aralık 2017 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı 'nda yatarak sereb-ral AVM tanısı alan erişkin hastalara (Onsekiz yaşından büyük) yönelik endo-vasküler embolizasyon ve cerrahi total eksizyonu kombine tedavi sonuçlarını retrospektif değerlendirdik. Çalışmamızda olguların sosyo-demografik özellikle-ri (yaş, cinsiyet) AVM'lerin Spetzler Martin(SM) Derecesi, AVM' nin yerleşim yeri, rüptüre olup olmadığı, ameliyat öncesi ve sonrası nörolojik durum ortaya konularak tedavi yaklaşımının mortalite ve morbidite üzerine etkileri değerlen-dirildi. Ocak 2011 ve Aralık 2017 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilimdalı'nda yatarak serebral avm tanısı alan 52 erişkin has-ta saptandı. Toplam 52 hastadan yirmisine aynı gün içinde endovasküler embo-lizasyonla kombine cerrahi total eksizyon uygulandı. Yirmi hastanın onbiri ka-dın(%55), dokuzu erkek(%45), en küçük yaş 18 en büyük yaş 58, yaş ortalaması 37 bulundu. Olguların en sık yerleşim yerinin oksipital bölge (%25) olduğu sap-tandı. Olguların %60'ı SMD 2 olarak saptandı. Yirmi olgunun dokuzunda(%45) preop hematom görülürken postop kontrollerinde tümünde boşaltıldığı sap-tandı. Yine yirmi olgunun dokuzunda (%45) preop nörolojik defisit (bilinç deği-şikliği, parazi, pleji, afazi, hemianopsi) mevcutken postop bu sayının üçe (%15) indiği saptandı. Geriye kalan onbir olguda preop ve postop nörolojik defisit sap-tanmadı. Yirmi olgunun hiçbirisinde mortalite görülmedi. 5 Serebral AVM tanısı alan toplam 52 hastadan, hiçbirisi kanamamış olan, 11 hastanın ikisinin SMD'si 5 idi. Diğerleri tedaviyi kabul etmediler. Serebral AVM tanısı alan toplam 52 hastadan 14 hastaya sadece endovaskü-ler embolizasyon uygulanmıştır. Hiçbirisinde preop hematom görülmezken beş hastada işlem sonrası hematom saptandı. Beş hastanın ikisinde bilinç kaybı ve kalıcı nörolojik hasar ortaya çıktığı saptandı. Serebral AVM tanısı alan toplam 52 hastanın yedisinde ise sadece cerrahi total eksizyon işlemi uygulanmıştır. Tanımlayıcı çalışmamızda 2011 ve 2017 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilimdalı'nda yatarak serebral AVM tanısı alan erişkin hastalara yönelik endovasküler embolizasyon ve cerrahi total eksizyon kombine tedavi sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirdik. Aynı gün içinde yapılan endovasküler embolizasyon sonrası total cerrahi eksizyon tedavi yön-teminin mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkileri ortaya konmuştur. Daha sağlıklı değerlendirmeler için geniş ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Klivus kordomalarının endoskopik transnazal cerrahi eksizyon tedavisinin sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Kordomalar, lokal-agresif invaziv seyir gösteren notokord kökenli kemik tümörlerdir, histolojik olarak düşük gradeli sayılsalar da yüksek rekurrens oranına sahiptir ve nadiren de olsa metastaz yapabilirler. Klivus kordomalar tüm intrakranial tümörlerin %0,2 sini, tüm kafa tabanı tümörlerinin yüzde %6 sını oluşturmaktadır. Dünyada kabul gören tedavisi agresif yaklaşımla cerrahi olarak mümkün olan en geniş tümör rezeksiyonunu sağlayıp, ek nörolojik kayıba neden olmadan hayat kalitesini korumaktır. Ancak tümörun infiltratif-destruktif olması ve nörovaskuler yapılara komşu olması sebebi ile ve ilk tanıda genel olarak büyük hacimlere ulaşmış olması sebebi ile genel olarak total rezeksiyon mümkün olmamaktadır. Tanı aldıktan sonra tedavisiz yaşam süresi ortalama 28 aydır. Birçok otörün tanı konulduktan sonra agresif cerrahi ve adjuvan tedaviyi önerdiği belirtilmiştir. Ancak transfasyal, transoral, transpetrosal yaklaşımlar yüksek mortalite ve morbiditeye sebep olmaktadır. Daha önce seçilmiş orta hat yerleşimli-lateral uzanımı olmayan vakalarda kullanılan bir teknik olan transnazal endoskopik cerrahi, son yıllarda deneyimin artması ve cerrahi ekipmanların gelişmesi ile güvenilir minimal invaziv öncelikli cerrahi seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Geriye dönük ve tanımlayıcı olan çalışmamızda, 1 Ocak 2014-1 Mart 2018 yılları arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirürji Kliniği'nde, endoskopik transnazal yolla opere edilen ve kesin patoloji sonucu "klivial kordoma" olan hastaların; sosyo-demografik özellikleri, hastalığa ilişkin bulguları ve sağ kalım süreleri değerlendirilmiştir. Çalışmada incelenen toplam 10 hastanın 7'si (%70) erkek, 3'ü (%30) kadın, yaş ortalamaları 53,40 ± 18,77 olarak saptanmıştır. Opere edilen olguların kesin patoloji sonucunda; % 80'i kordoma, %10'u dediferansiye kordoma, %10'u konromiksoid tümör olduğu görülmüştür. Çalışmadaki hastaların %50'si baş ağrısı, %30'u diplopi şikâyeti ile başvuruda bulunmuş, bu şikâyetlerin, pitozis ve burun tıkanıklığın şikâyetiyle başvuranlara göre oranla daha yüksek olduğu görülmüştür. Endoskopik transnazal yaklaşım tekniği ile opere olan hastaların, operasyon tarihinden sonraki 4 yıllık sağkalım süreleri Kaplan-Meir yöntemiyle hesaplanmış ve medyan sağ kalım 48 ay ± 18,98 olarak bulunmuştur. Endoskopik transnazal yolla opere edilen hastalarımızın % 80'inde cerrahi sonrası nörolojik defisit saptanmamıştır. %20 hastada ise BOS fistülü-menenjit görülmüştür. Cerrahi sonrası, hastanede ortalama yatış süresi 9,10±9,83 gün olarak saptanmıştır. Klivus kordomalarında, güvenilir patolojik veri sağlamada, cerrahi sonrası düşük morbidite ve kısa hospitilizasyon, yönetilebilir komplikasyon oranıyla endoskopik transnazal yaklaşım tekniği, diğer cerrahi yaklaşım tekniklerine göre üstünlükleri olan alternatif bir teknik olarak kabul edilmektedir. Çalışmamız literatür bilgilerine olan uyumlu sonuçları ile klivus kordomalarında, endoskopik transnazal yaklaşımla cerrahinin, doğru ve güvenilir bir yöntem olabileceğine destek sağlamıştır. Anahtar kelimeler: klivus, kordoma, endoskopik transnazal cerrahi
Kronik bel, bacak ağrısı ve başarısız bel cerrahisi sendromunda epiduroskopik adezyolizis ve analjezik/steroid enjeksiyonunun etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Bu çalışma sonuçları Epiduroskopinin kronik bel ağrısı, nörojenik kladikasyo/radikülopati gibi dejeneratif durumlarda mekanik, lazer adezyolizis ve hedefe yönelik steroid, analjezik ve hiyalorunidaz gibi ajanların uygulanması gibi özelliklerine dayanarak hastalarda ciddi ağrı palyasyonu sağladığını göstermektedir. Araştırma sonucu bu prosedürün düzgün seçilmiş hasta popülasyonunda ilk haftadan itibaren başlayan ve takip süresi boyunca devam eden ağrı düzeyinde belirgin azalma sağlayan bir minimal invazif yöntem olduğunu göstermektir.
İntradural spinal tümör cerrahisinde intraoperatif nöromonitörizasyon kullanımının sonuç üzerine etkileri
İntradural spinal kord tümörleri (İSKT); toplumda görülme sıklığı 2-10/100,000'da olan, %55'i ekstradural, %40'ı intradural ekstramedüller yerleşimli, çoğunluğu benign karakterde tümörlerdir. Bu nedenle İSKT tedavisinde birincil seçenek cerrahi ve mümkünse de tümoral dokunun çevre nöral dokuya en az hasar verilerek tamamıyla çıkartılmasıdır. Omurilik ve omurga cerrahisinde özellikle de intradural spinal kord tümörü(İSKT) cerrahisinde yıllar içinde artan birikim ve deneyim yanısıra ameliyatlarda kullanıma giren mikrocerrahi uygulamalar ve preoperatif ve intraoperatif görüntüleme tekniklerinde teknolojinin gelişmesi sayesinde daha başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Ancak omuriliğin ve periferik sinirlerin ameliyat sırasında işlevsel durumlarım değerlendirmeye yönelik teknikler bütünü olan intraoperatif nöromonitörizasyon (İONM) ayrı bir yere sahiptir. Geriye dönük ve tanımlayıcı olan çalışmamızda, Ekim 2011 ve Şubat 2016 yılları arasında E.Ü.T.F.H. Nöroşirurji AD'da intradural spinal kord tümör (İSKT) tanısı ile opere edilen hastaların sosyo-demografik özellikleri(yaş,cinsiyet), kitle yerleşim yeri, patoloji sonucu, başlangıçta ve operasyon sonrasında nörolojik durum, tümör total-parsiyel rezeksiyon durumu ve intraoperatif nöromonitor kullanımı incelenmiştir. Çalışmaya alınan 38 hastanın %63,2'si kadın, %36,8'i erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastalarda en düşük yaş 17 yıl, en yüksek yaş 79 yıl ve yaş ortalaması yıl olarak 46,0±15,5 olarak bulunmuştur. Çalışmaya alınan hastaların 22'sinde(%57,9) İONM kullanılırken 16'sında(42,1) İONM kullanılmadı. Çalışmaya alınan hastalarda kitle yerleşim yerinin en fazla torakal vertebralar seviyesinde (%39,5) olduğu saptanmıştır.38 hastanın 20'sinde pre op nörolojik defisit izlenmiş, hastaların 4'ünde post op nörolojik defisit de kötüleşme izlenirken 31'inde(%81,6) değişiklik izlenmemiştir. Çalışmamızdaki hastaların 29'unun(%76,3) tümörü total rezeke edilmişken 9 hastanınkinde parsiyel rezeksiyon sağlanmış olduğu tespit edildi. 38 hasta ile yaptığımız bu çalışmada istatiksel olarak yapılan analizlerde İONM kullanımı ile çalışmada incelenen değişkenler arasında anlamlı sonuç ilişkisi kurulamasa da cerrahi ekibin tecrübesi ve teknik donanımın optimal olduğu hallerde, tecrübeli bir ekibin değerlendirdiği İONM sonuç üzerine olumlu etkilerde bulunabilir. Daha somut değerlendirmeler için iyi planlanmış prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Ancak etik ve medikolegal kısıtlamalar nedeniyle İONM kullanımının cerrahi sonuç üzerine olumlu etkileri olduğuna dair randomize kontrollü çalışma yapılması tartışmalıdır.
Alt servikal ve üst torakal vertebra pediküllerinin radyolojik morfometrik analizi
Servikotorasik bileşke (STB) servikal ve torakal omurgalar arasında geçiş alanı olması nedeniyle kendine özgü anatomik ve biyomekanik özelliklere sahip benzersiz bir bölgedir. Oldukça hareketli olan servikal bölgeden, göğüs kafesi tarafından hareketi kısıtlanan torakal bölgeye geçiş bölgesi olmasından dolayı STB'ye dinamik ve statik açıdan oldukça fazla yük binmektedir. Travma, tümörler, spondiloz, enfeksiyon ve iatrojenik nedenler STB'de en sık instabilite nedenlerini oluşturmaktadır. Karmaşık anatomisi nedeniyle bu bölgedeki hasarları direk grafiler ile saptamak oldukça zordur. Benzer şekilde serbest el tekniği ile pedikül vidası uygulanması esnasında da floroskopik görüntülemeler ile değerlendirme, komşu yapıların üst üste gelmesi ve görüntüde süperpoze olması nedeniyle zordur. Bu nedenle ameliyatı yapacak olan cerrah STB anatomisine, bu bölgedeki varyasyonlara ve pediküllerin seviyelere göre anatomik değişimine hakim olmalı ve cerrahi sırasında bu bilgiler doğrultusunda hareket ederek vidanın pedikül dışına çıkma ihtimalini en aza indirmelidir Bu çalışmada; Mayıs 2020 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi polikliniklerine başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Çekilen kontrastlı bilgisayarlı tomografilerde (BT) STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız, alt servikal ve üst torakal vertebralara ait anatomik elemanların incelenmesinin planlandığı retrospektif tanımlayıcı bir araştırmadır. STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen yaşları 19 ile 83 arasında değişen 50 kadın, 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki cinsiyette de T1 en kalın pedikül kalınlığına sahip vertebra (Erkeklerde T1 seviyesinde 8,78±1,15 mm, kadınlarda T1 seviyesinde 7,44±1,13 mm) olarak bulunmuş olup T4'e gidildikçe pedikül kalınlığı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de yüksekliği en fazla olan pedikül T3 vertebrasında (Erkeklerde T3 seviyesinde 13,04±2,29 mm, kadınlarda T3 seviyesinde 11,35±1,30 mm) bulunmuş olup C7'den T3'e gidildikçe pedikül yüksekliği kademeli olarak artmaktadır. Erkeklerde en uzun pedikül aksı T2 vertebrasında (34,48±2,22 mm), kadınlarda ise en uzun pedikül aksı T4 vertebrasında (31,44±2,92 mm) bulunmuş olup vertebralar arasında belirgin bir artış veya azalış paterni görülmemektedir. Her iki cinsiyette de aksiyel açısı en fazla olan pedikül C7 vertebrasında (Erkeklerde C7 seviyesinde 34,24±2,50⁰, kadınlarda C7 seviyesinde 33,96±3,72⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül aksiyel açısı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de sagittal açısı en fazla olan pedikül T4 vertebrasında (Erkeklerde T4 seviyesinde kaudale doğru 8,40±2,99⁰, kadınlarda T4 seviyesinde kaudale doğru 9,06±5,22⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül sagittal açısı kademeli olarak artmaktadır. Çalışmamızda C7-T4 arası vertebra pediküllerinin kalınlık, yükseklik, uzunluk, sagittal ve aksiyel açılarıyla birlikte vertebral arterin transvers foramene giriş noktası ve transvers foramen hipoplazisi değerlendirilmiştir. STB'ye yapılacak olan transpediküler vida ile füzyon cerrahilerinde kılavuz oluşturacak vida çapı, boyu ve açılarının ayrıntılı bir biçimde ortaya konulması ve vasküler varyasyonlar belirlenerek cerrahi sırasında oluşabilecek morbidite ve mortalitenin en aza indirilmesi hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: alt servikal, pedikül, radyolojik anatomi, servikotorasik bileşke, üst torakal
Deneysel akut spinal kord hasarında myricetin'in nöroprotektif etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç : Bu projemizde antioksidan özelliklere sahip flavionid polifenolik bileşik sınıfının bir üyesi olan Myricetin'i travmatik spinal kord hasarı oluşturulan ratlara uygulayarak Myricetin'in travma sonrası spinal korddaki serbest radikallere bağlı gelişen sekonder hasara yönelik nöroprotektif etkilerini değerlendirdik. Yöntem : 45 adet wistar albino cinsi rat her grupta 9 adet olmak üzere 5 gruba ayrılarak randomize edildi. Travmatik spinal kord hasarı titanyum çubuklar vasıtası ile ağırlık düşürme tekniği ile gerçekleştirildi. Grup-1 (sham) ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-2 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile %0,9 luk serum fizyolojik (SF) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-3 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile %0,9 luk serum fizyolojik (SF) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-4 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile düşük doz myricetin (5mg/kg/gün) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-5 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile yüksek doz myricetin (25mg/kg/gün) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Deneyin 1. ve 7. günlerinde ratların motor muayeneleri için Basso Beattie and Bresnahan (BBB) ve Modifiye Tarlov Skalası testleri uygulandı. Ratlardan elde edilen hasarlı spinal kord dokusu ve kandan interlökin-1beta (IL-1b), interlökin-10 (IL-10), total antioksidan status (TAS), total oksidatif status (TOS), malonildialdehit (MDA) seviyeleri enzyme linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile fakültemiz Tıbbi Biyokimya A.D. Araştırma Laboratuvarında çalışılmıştır. Fakültemiz Histoloji ve Embriyoloji A.D. laboratuarında ratlardan elde edilen spinal kord kesitleri hematoksilen eozin (H-E) boyası kullanılarak histoloji laboratuarında ışık mikroskobu altında incelenmiştir. Apoptotik hücreler TUNEL yöntemi ile ApopTag In Situ Apoptosis Detection Kit (Millipore) kullanılarak etiketlenmiştir. TUNEL pozitif hücreler gri maddede 4 mikronluk kesitlerde ışık mikroskobunda 20'lik objektifde sayılarak yüzdeleri alınmıştır. Histopatoloji skoru ve TUNEL pozitif hücre sayısı, TUKEY testi ile tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular : Myricetin, serum ve dokuda dozdan bağımsız olarak IL-10 seviyelerinde artışa sebep oldu. Serum IL-1beta seviyelerinde ilaç dozundan bağımsız düşüş görülürken, doku örneklerinde yüksek doz ilaç grubunda IL-1beta seviyesinde anlamlı düşüş görüldü. Myricetin'in uygulama dozu arttığında daha belirgin antioksidan yanıt oluşturarak TOS seviyesinde düşüşe, TAS seviyesinde yükselişe yol açtığı tespit edildi. Yine Myricetin'in uygulama dozu arttığında oksidatif stresin güçlü belirteçlerinden olan MDA seviyelerinde anlamlı gerilemeye neden olduğu görüldü. Histopatolojik incelemede Myricetin etkisi ile TUNEL pozitif hücre sayısı ve apoptotik indeksin anlamlı olarak azaldığı tespit edildi. Yüksek doz ilaç grubunda diğer deney gruplarına göre en düşük apoptotik indeks tespit edildi. Klinik olarak Basso-Beattie-Bresnahan (BBB) lokomotor derecelendirme ölçeği ve Modifiye Tarloc Skalası, travma sonrası Myricetin'in nörolojik muayenede iyileşme gösterdiği görüldü. Sonuç : Elde ettiğimiz biyokimyasal veriler, histopatolojik değerlendirme ve nörolojik muayene sonuçlarına göre Myricetin travma sonrası görülen sekonder spinal kord hasarında antiinflamatuar, antiapoptotik, antioksidan ve nöroprotektif etki göstermiştir.
Plateletten zengin plazma ve kondroitinaz abckombinasyonunun sıçan omurilik yaralanmalarındaterapötik etkisi
Travmatik omurilik yaralanması yüksek mortalite-morbidite oranları olan, sosyal, fizyolojik, psikolojik yıkıcı etkileri dünya çapında belirgin önemli bir sağlık sorunudur. Tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen, spinal kord yaralanmalı hastalarda sağ kalım ve iyilik hâli oranı çok azdır. Tüm deneysel ve klinik araştırmalara rağmen insan omurilik yaralanmalarında nöroproteksiyon ve yaralanmış omuriliğin rejenerasyonu gerçekleştirilememiştir. Birincil omurilik hasarını takiben dakikalar içinde başlayan ve günle hatta haftalarca devam edebilen moleküler ve hücresel değişimi içeren ikincil omurilik hasarı kaskatını durdurmak için nöroproteksiyon çalışmaları uzun zamandır yapılmaktadır. Omurilik yaralanmasında ikincil hasarın önlenmesi için hedefler: glutamaterjik, kolinerjik ve katokolinerjik nörotransmisyon sistemleri, serbest radikal üretimi, lipid peroksidasyon, kalsiyum ve diğer iyon kanalları, büyüme faktörleri, nörotrofik faktörler, inflamasyon prosesi, endojen opioid reseptörleri, enzimler, apopitotik hücre ölümü ve rejenerasyon mekanizmalarıdır.15 Plateletten zengin plazma (PRP), taze kanın bir antikoagülan ile santrifüje edildikten sonra . Plateletten zengin kısmı veya yoğunlaşan trombositlerin toplanmasıyla hazırlanır ,intratekal (i.t.) PRP uygulamasının mikroglia ve astrosit aktivasyonu ve PDGF-B , ICAM-1, GAP43 ekspresyonu indüklediği rapor edilmiştir. Çözünür bir enzim kondroitinaz ABC (ChABC), CSPG moleküllerinin karbonhidrat dalını oluşturur. CSPG'ler, merkezi sinirde hasar bölgeleri etrafında upregüle edilen ekstraselüler hücre molekülleridir , in vitro ve in vivo nöral büyüme sürecini inhibe ederler. ChABC daha fazla büyümeye izin verir ve santral akson rejenerasyonunu artırır. Literatür taradığımızda , intratekal (i.t.) PRP ve intratekal (i.t.) ChABC kombine uygulamasının spinal kord yaralanma tedavisi olarak etkilerini içeren bir yayına rastlamadık. Bu araştırma projemizde intratekal (i.t.) PRP ve i.t ChABC kombine olarak uygulaması GAP43 ekspresyonu indüklemesinin yanında aksonal rejenerasyonda belirgin artış olabileceğini ve omurilik iyileşmesini ciddi oranda destekleyeceğini göstermeyi planladık. Materyal Metod: Çalışmamız Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Deneyleri Etik Kurulu'nun 24/03/2022 tarihli 2022/2-5 sayılı onay kararı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın deneysel kısmı Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarı'nda , histopatolojik çalışmaları Balıkesir Üniversitesi Patoloji Laboratuarı'nda gerçekleştirilmiştir. Deney gruplarımızda 250-300 gr ağırlığında 2.5 aylık 31 adet dişi sıçan kullanıldı. Bir adet sıçan prp hazırlamak için ayrıldı . Rastgele seçilen sıçanlar her grupta 6 rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı: Grup1 (Kontrol Grubu): Sadece T9-T10 laminektomi yapıldı Grup 2 (Serum Fizyolojik Grubu): T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi.16 Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. sf uygulandı. Grup 3 (PRP Grubu): T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi. Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. PRP uygulandı. Grup 4 (Kondroitinaz ABCGrubu): Bu gruptaki sıçanlara T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi. Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. Kondroitinaz ABC uygulandı. Grup 5 (Kondroitinaz ABC +PRP Grubu): Bu gruptaki sıçanlara T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi. Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. Kondroitinaz ABC ve PRP uygulandı. 2. Haftada deney hayvanları sakrifiye edilerek alınan spinal kord örnekleri formaldehit içeren tüplerle Balıkesir Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarına teslim edildi. kesitler histopatolojik inceleme için hematoksilen eozin ile boyandı . Gruplar arasındaki histomorfolojik değişiklikler değerlendirildi . Ayrıca immünhistokimyasal boyama için GAP43 birincil antikor olarak kullanıldı. İstatistiksel Analizler Çalışmada elde edilen sonuçlar için veriler IBM SPSS V23 analiz edildi.Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Fisher Freeman Halton testi kullanıldı ve çoklu karşılaştırmalarda Bonferroni Düzeltmeli Z testi ile incelendi.17 Bulgular: Gruplar ile aksonal rejenerasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı vardır (p<0,001). Aksonal rejenerasyon olmayan kontrol ve serum fizyolojik grupları ile diğer gruplar farklılık göstermiştir.1+ rejenerasyonda ChABC ile Kontrol, PRP+ChABC ve SF grupları farklılık göstermiştir.2+ rejenerasyonda PRP+ChABC ile ChABC, kontrolve SF grupları farklılık göstermiştir.ChABC grubunun %20'sinde +1 boyanma, %80'inde +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma, kontrol grubunun %100'ünde +1 boyanma, %0'ında +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma, PRP grubunun %20'sinde +1 boyanma, %80'inde +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma, PRP+ChABC grubunun %0'ında +1 boyanma, %0'ında +2 boyanma, %100'ünde +3 boyanma, SF grubunun %100'ünde +1 boyanma, %0'ında +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma vardır. Gruplar ile GAP43 boyanma oranıarasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı vardır (p<0,001).+1 boyanmada Kontrol ve SF ile PRP+ChABC grupları farklılık göstermiştir.+3 boyanmada PRP+ChABC ile diğer gruplar farklılık göstermiştir. Sonuç: Çalışmamızda PRP+ ChABC kombine kullanımının ayrı ayrı uygulanmış PRP ve ChABC uygulamalarına göre histopatoloik açıdan belirgin faydası gösterilmiştir ve bu sonuçlar istatisitiksel olarak anlamlıdır. Çalışmamız bu alanda yeni araştırmalar için ufuk açıcı sonuçlar vermiştir. Bu konuda daha ileri hücresel bazlı ve klinik çalışmalar gelecekte hastalar ve yakınları için umut verici olabilir.
Sıçan laminektomi modelinde ganoderma lucidum'un epidural fibrozis üzerine etkisinin incelenmesi
Amaçlar: Spinal cerrahi sonrası gelişen epidural fibrozis (EF), postoperatif nükseden ağrı, nörolojik defisitler ve başarısız bel cerrahisi sendromu (Failed Back Surgery Syndrome, FBSS) gibi ciddi klinik sonuçlara yol açabilen, önemli bir komplikasyondur. EF, cerrahi sahada oluşan inflamasyon ve yara iyileşmesi süreciyle ilişkili olarak gelişmekte olup; bu patolojik süreçte proinflamatuar sitokinler, fibroblast proliferasyonu, kolajen sentezi ve ekstrasellüler matriks (ECM) birikimi gibi birden çok mekanizma rol oynamaktadır. Günümüzde epidural fibrozisin önlenmesine yönelik olarak çeşitli farmakolojik ve fiziksel bariyer yöntemleri denenmiş olmakla birlikte, bu girişimlerin etkinliği çoğunlukla sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle, güvenli ve etkili antifibrotik ajanlara olan ihtiyaç devam etmektedir. Bu çalışmanın genel amacı, sıçan laminektomi modeli kullanılarak Ganoderma lucidum'un epidural fibrozis oluşumuna etkisini histopatolojik ve makroskobik olarak değerlendirmektir. Ayrıca çalışmada, Ganoderma lucidum'un farklı uygulama yollarının (topikal ve sistemik) antifibrotik etkinlik açısından karşılaştırılması da hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 250–300 gram arasında değişen toplam 24 adet Wistar albino dişi sıçan randomize dört gruba ayrılmıştır: Laminektomi grubu (L), Spongostan grubu (S), Topikal Ganoderma grubu (TG) ve Sistemik Ganoderma grubu (SG). Tüm sıçanlara L2–L4 seviyeleri arasında total laminektomi uygulanmıştır. Postoperatif 4. haftada sakrifikasyon sonrası makroskobik ve histopatolojik değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Verilerimiz, Ganoderma lucidum'un hem topikal uygulamasının hem de sistemik verilmesinin epidural fibrozis oluşumunu azaltmada etkili olduğunu VI göstermiştir. Ayrıca, sistemik uygulamanın topikale kıyasla daha üstün sonuçlar verdiği saptanmıştır. Sonuç: Hem topikal hem de sistemik Ganoderma lucidum uygulaması, çoklu mekanizmalar aracılığıyla epidural fibrozis üzerine anlamlı derecede önleyici etkiler göstermektedir. Çalışmamızın bulguları, Ganoderma lucidum'un epidural fibrozis üzerindeki etkilerine ilişkin ilk deneysel kanıtları sunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Epidural Fibrozis, Laminektomi, Spinal, Ganoderma lucidum
Glioblastoma multiforme kanser kök hücrelerinde kuersetin molekülünün tedavide etkinliği
Başlık: Glioblastoma Multiforme Kanser Kök Hücrelerinde Kuersetin Molekülünün Tedavide Etkinliği Amaçlar: Glioblastoma multiforme (GBM), tedaviye dirençli yapısıyla öne çıkan, oldukça agresif bir beyin tümörüdür. Bu çalışmada, doğal bir flavonoid olan kuersetinin, GBM'nin kök hücre özellikleri taşıyan T98G hücre hattı üzerindeki antiproliferatif, antimigratif ve apoptozu indükleyici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, T98G hücrelerine kuersetin 100 µM dozda 24 saat süreyle uygulanmıştır. Hücre canlılığı MTT testiyle, migrasyon kapasitesi yara iyileşme testiyle, uzun süreli çoğalma yeteneği koloni formasyon testiyle, protein düzeyindeki etkiler ise immünhistokimyasal yöntemle (p-AKT, p-mTOR, beclin-1, aktif kaspaz-3, Ki-67) analiz edilmiştir. Bulgular SPSS ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Kuersetin uygulaması sonrası T98G hücrelerinde anlamlı düzeyde migrasyon azalması, koloni oluşumunda belirgin azalma ve Ki-67 ekspresyonunda düşüş gözlemlenmiştir. Ayrıca, apoptotik aktivitenin arttığı ve proliferasyonla ilişkili sinyal yollarında baskılanma olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular, kuersetinin GBM kök hücrelerinde terapötik potansiyele sahip olduğunu ve özellikle hücre çoğalması, migrasyonu ve hayatta kalma yollarını baskılayarak etkili olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçlar, kuersetinin gelecekte GBM tedavisinde tamamlayıcı bir ajan olarak değerlendirilmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: Flavonoid, Glioblastoma Multiforme, Kuersetin, T98G
Hipofiz adenomlarında hormonal ve immünfenotipik özelliklerin sella tabanı destrüksiyonu ile ilişkisi
Amaç: Hipofiz adenomları, benign, genellikle iyi seyirli, zaman zaman lokal agresif olabilen, çok nadir malign transformasyon riski taşıyan nöroendokrin tümörlerdir. Bazen bu iyi huylu tümörler lokal kompresyon etkisi ile kendilerini gösterebilirler. Bu kompresyon etkisine sfenoid kemiğin içinde bulunan sfenoid sinüsün üst duvarının yani sella tabanının irritasyonu ve destrüksiyonu da dahildir. Ki-67 antikoru; tümöral hücreler içinde prolifere olmakta olan hücreleri gösteren bir nükleer proteindir. İmmünhistokimyasal olarak yüksek ki-67 endeksine sahip tümör hücreleri daha agresif seyretme eğilimindedir. Bu çalışmada amaç, cerrahi endikasyon konulmuş ve kliniğimizde endoskopik yolla opere edilmiş fonksiyonel ve non-fonksiyonel hipofiz adenomlarında, histopatolojik olarak tespit edilen sella tabanı erozyonunun hormonal profil ve immünhistokimyasal olarak çalışılan ki-67 endeksi ile olan ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda, Ocak 2018-2023 yılları arasında 18 yaşından büyük olup kliniğimize herhangi bir şikayetle başvuran ve radyolojik ve klinik inceleme sonrası hipofiz adenomu ön tanısı alan, cerrahi endikasyon nedeniyle sonrasında endoskopik endonazal trans-sfenoidal hipofiz adenomektomisi ameliyatı yapılan 60 hastanın demogrofik verileri, radyolojik verileri, biyokimyasal verileri ve patoloji kayıtları etik kurul onayı alındıktan sonra retrospektif olarak incelenerek çalışmaya dahil edilmiştir. Bu kriterlere uyan hasta sayısı 60 olmasına rağmen, 13 hastanın patolojik tanısının hipofiz adenomu gelmemesi nedeniyle ve 2 hastanın daha önceden hormonal tedavi almış olmasından dolayı 15 hasta çalışmaya dâhil edilmemiştir ayrıca 5 hastanın sella tabanı materyalleri örnekleme ve inceleme açısından yeterli olmadığı için çalışma toplamda 40 hasta ile tamamlanmıştır. Elde edilen verilerle 40 hastanın Ki-67 endeksleri ve hormonal profilleri ile Sella Tabanı destrüksiyonu varlığının ilişkisi araştırılmıştır. Bilgilerimize göre çalışmamız bu anlamda literatürde ilk çalışma olma özelliğini göstermektedir. Bulgular: Çalışmaya toplam 40 hasta dahil edilmiştir. Dahil edilen hastaların 17'si (%42.5) kadın, 23'ü (%57.5) erkektir. Minimum yaş değeri 20, maksimum yaş değeri 74'tür. Ortalama yaş 50.25, medyan yaş 53.00'tür. Minimum ki-67 değeri 1, maksimum ki-67 değeri 25'tir. Ortalama ki-67 değeri 4 olarak bulunmuştur. Hormonal profil dağılımında 7 (%17.5) hasta Somatotrop, 8 (%20) hasta Mammotrop, 15 (%37.5) hasta Gonadotrop, 1 (%2.5) hasta Tirotrop, 3 (%7.5) hasta hormonal boyanma bakımından negatif olarak bulundu. Histopatolojik incelemede Sella Tabanı Destrüksiyonu 18 (%45) hastada tespit edildi. Ki-67 değerine göre sınıflamada 16 (%40) hasta 3 ve üzeri değer ile yüksek ki-67 değeri olarak değerlendirildi. Buna göre; ki-67 endeksi yüksek olanlarda kemik erozyonu görülme oranı ki-67 endeksi düşük olanlara göre daha yüksek olarak görüldü ve Hormon profili somatotrop olanlarda ki-67 endeksinin yüksek olma oranı hormon profili gonadotrop olanlara göre daha yüksek olarak görüldü. Sonuç: Çalışmamızda ki-67 değerleri 3 ve üzerinde olan olgularda sella tabanının tümöral gelişim sürecinde destrüksiyona daha yatkın olduğu görüldü. Bunda onkogeneze bağlı kronik inflamasyon ve mekanik kompresyon etkisinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Öte yandan; Hormon profili somatotrop olanlarda ki-67 endeksinin yüksek olma oranı hormon profili gonadotrop olanlara göre daha yüksek olarak görüldü. Hormonal profil ile Sella Tabanı destrüksiyonu ilişkisinin daha net anlaşılması için daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: hipofiz adenomu, sfenoid sinüs, sella tabanı, ki-67
Bor kaplamalı implantların hayvan modeli omurgasındaki osseointegrasyonu
Amaç: Günümüzde önemli bir maaliyet ve morbidite sebebi olan spinal bozukluklarda enstrümantasyonlar tedavide önemli bir yer almaktadır. Geçmişten günümüze kadar birçok implant diş hekimleri, ortopedistlerce denenmiş ve biyomühendislerce geliştirilmiştir. Bu gelişim süresince implantoloji giderek önem kazanmış ve implantların osseointegrasyonu yani kemik ve implant arayüzü daha da ayrıntılandırılmıştır. Bu alanın popülerliği osseointegrasyonun değerlendirilmesinde belirli bir standardizasyonu ilk etapta invaziv bir yöntem olan histolojik analizlerde sağlarken teknolojinin gelişmesiyle non-invaziv bir yöntem olan mikro bilgisayarlı tomografiye (mBT) yönelimi arttırmıştır. Böylelikle bu alandaki çalışmalar ivme kazanmış ve implantın yetersiz kaldığı özellikler yüzey modifikasyonları, kaplamalar ile giderilmeye çalışılmıştır. Bor elementinin yeniden kemik oluşumuna ve osseointegrasyona olan katkısı ise son zamanlarda birçok çalışmada mevcut olup bor ile kaplanan implantlardan oldukça olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bunun yanı sıra bu çalışmaların çoğu in vivo deneyler içermemekte ve boyutlarından dolayı hiçbir deney hayvanında spinal enstrümantasyon denenmemiştir. Bu çalışmamız ile ilk defa beyin ve sinir cerrahisi perspektifinden ilk defa uygulanan bir yöntem olan fiziksel buhar biriktirme (FBB) yöntemi ile bor kaplı implantların, sıçanların vertebralarındaki osseointegrasyonunun in vivo olarak değerlendirme olanağı sağlayan mikro bilgisayarlı tomografi analizi ile ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 24 adet erkek, wistar albino cinsi sıçan kullanılmış olup rastgele olacak şekilde 12 tanesine titanyum alaşımı (Ti6Al4V) implant (n=12), 12 tanesine ise FBB ile bor kaplanmış (n=12) olan titanyum alaşımlı implantların (LaB6) aynı cerrahi yöntem ile unilateral olarak deneklerin lomber vertebralarına implantasyonu gerçekleştirilmiştir. İmplantların hepsi 4 mm uzunluğunda ve 1,6 mm çapında tek tip vidalardan oluşmaktaydı. Kaplı ve kaplanmamış implant uygulanan gruplar implantasyon sonrası 1. ve 2. ayda sakrifiye edilip mBT analizi için her biri 6 adet sıçan içerecek şekilde tekrar 2 gruba (n=6) ayrılmıştır. 1. ve 2. ayda kaplamalı ve kaplamasız olan implanta sahip denekler mBT ile analizi ile BIC ve BV/TV oranları üzerinden osseointegrasyon dereceleri araştırılmıştır. Bulgular: 1 aylık izlem periyodunun sonunda yapılan mBT analizine göre bor kaplamalı implantların deneklerin vertebralarındaki BIC (p=0,025) ve BV/TV (p=0,016) değerleri istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmış olup bu bor ile muamele edilmiş implantlar lehine bulunmuştur. 2. ayın sonunda yapılan analizde de yine BIC (p=0,037) ve BV/TV (p=0,037) değerlerinde bor kaplamalı implantlar lehine anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Geleneksel olarak kullanımı oldukça yaygın olan titanyum alaşımı implantlar bor ile yüzey modifikasyonuna uğradığında daha yüksek BIC ve BV/TV oranları ile daha etkin bir kemik implant arayüzü sağlayarak anlamlı derecede osseointegrasyona fayda sağladığı izlenmiştir. Bor ile modifiye edilmiş implantların beyin ve sinir cerrahisi alanında ve spinal implantasyon açısından ilk örneği olan bu çalışmada yüksek osseointegrasyon potansiyeli açısından kullanımının umut verici olduğu ve bu alanda çalışmaların daha fazla yapılmasının yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.
Parasagital meningiomlarda cerrahi, gama knife ve kombine tedavi sonuçlarının karşılaştırılması
Parasagittal menengiomlar, superior sagittal sinüse invazyon durumlarına bağlı olarak tedavi açısından zorluklar yaratırlar. Cerrahi eksizyon kür açısından önemli olmakla beraber, total rezeksiyon sırasında lezyonun superior sagittal sinüsle ilişkisine bağlı olarak sinüs kanaması, sinüs oklüzyonu, pozisyona bağlı hava embolisi, sinüs oklüzyonuna bağlı venöz enfakt gibi tehlikeli komplikasyonlarla karşılaşılabilinmektedir. Ancak komplikasyondan kaçınılma amacıyla tümör rezidüsü bırakmakta, tümör nüksüne neden olabilmektedir. Tümör nüksünü engelleme amacıyla gamma knife radyocerrahi tümör rezidülerine başarılı ile uygulanabilmektedir. Bu sebeple komplikasyonlardan kaçınmak amacıyla parasagittal menejiomlarda kombine tedavi günümüzde başarıyla uygulanılmaktadır. Bu çalışmada parasagittal meningiomlarda cerrahi, gama knife ve kombine (cerrahi+gama knife) tedavi yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Pamukkale Üniversitesi hastanesi Beyin ve sinir cerrahi kliniklerinde tedavi gören hastalar taranarak çalışmaya dahil edilmiştir. Cerrahi, Gamma Knife ve kombine tedavi şeklinde 3 grupta incelenen hastalara Simpson Rezeksiyon sınıflaması, Sindou sınıflaması, tümör lokalizasyonu, demografik ve klinik veriler arşiv taraması ile retrospektif incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar yaş ortalaması 56 olup ve kadın cinsiyet %68,4 erkek cinsiyet ise %31,6 oranındadır. Tümör lokasyonu gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte (p=0,121), en sık görülen meningioma parietal lob yerleşimlidir. Tümör tutulumu superior sagittal sinus bölgesinde tüm gruplar içerisinde orta 2/3 bölgesinde daha fazla görülmüştür (p=0,269). Arka 3/3 konumlanmış tümörlerde GK tercih edilirken ön 1/3 bölgesinde cerrahi tercihi daha fazla görülmüştür. Simpson grade 4 post operatif sonucu olan hastaları kombine grupta gamma knife uygulanmıştır. Tedavi planlanması esnasında, hastaların klinik durumları, meningioma lokasyonlarına ve menengiomların superior sagittal sinüs ile ilişkilerinin göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. Sindou Grade 4-5-6 hastalarda cerrahide tam rezeksiyon yerine Simpson grade 4 rezeksiyon hedeflenerek, kalan rezidüye post operatif gamma knife radyocerrahi uygulanmasının tümör nüksüne engel olacağı ve aynı zamanda superior sagittal sinus hasarına bağlı meydana gelecek mortalite veya morbiditenin azaltılması hedeflenmiştir.
Beyin metastazlarının lokalizasyonlarına göre gamma knife radyocerrahinin etkilerine yönelik klinik araştırma
Bu çalışma Ocak 2016 – Ocak 2023 yılları arasında 7 yıl süre içerisinde Pamukkale Üniversitesi Beyin Cerrahi ABD servisine yönlendirilmiş ve beyin metastazı sebebiyle Gamma Knife yapılmış hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların verilerine HBYS ve E-nabız üzerinden ulaşıldı. Ayrıca beyin tümör konumu ve hacimleri MRG bulgularından ölçülerek raporlandı. Erkekler %73,3 oranı ile çoğunluktayken ortalama yaş 61,77 idi. Hastaların primer tutulum bölgesinde akciğer (%65,8) ve meme (%14) çoğunluktayken diğer tutulum bölgelerine ait hastalar düşük orandaydı. Erkeklerde akciğer primer (%26,2) ve kadınlarda meme primerli olgular (%45,6) daha fazlaydı (p=0,0001). Primer tutulum bölgesi ile GK sonrası 12. ay kontroldeki tümör yanıtı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu(p=0,050). 12 ay sonraki kontrollerde progresif davranışlı tümörlerde Karnofsky skoru 76,67 ortalamadayken tam yanıt gördüğümüz hastalarda 80,66 ortalamadaydı (p=0,044). RPA sınıflaması ve karnofsky skorları ile mortalite istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,050). Akciğerde frontal lobda, parietal lobda ve oksipital lobda istatistiksel olarak anlamlı şekilde tümör davranışı küçülme eğilimindeydi (r>0,50: p<0,050). Akciğerde temporal lobta 12. ay kontrol tümör davranışında progresif tümörler daha agresif büyüme eğilimi gösterdi (r=0,390; p=0,040). Memede serebellum ve parietal lobta 12. ay kontrol progresif tümör davranışlarında agresif büyüme eğilimi gördük (r>0,50: p<0,050). Sonuç olarak: Akciğer ve meme metastazlı tümörlerde paryetal lob, serebellum ve frontal lob tutulumlarıyla daha sık karşılaştık. Tümör davranışlarında ise GK sonrası yapılan 12 aylık kontrollerde progresif davranış gördüğümüz 44 hastada büyüme oranlarımız çok yüksekti. İleride kanser alt tiplerinin dahil edildiği ve diğer primer kanser bölgelerine dahil edilecek hasta sayısının daha yüksek bulunduğu vaka serisinde çalışmanın yinelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Anevrizma cerrahisinde uygulanan intraoperatif hipotansiyonun post-op end organ hasarına etkileri
İntrakraniyal anevrizmalar uzun süre yüksek mortalite oranları ve düşük tedavi başarısı ile bilinen bir patolojiydi. Bu durum son zamanlarda değişmiş olsa da hala ameliyat sonrası (post-op) gelişen komplikasyonlar ve yüksek mortalite oranları önemli bir sorundur. Anevrizması olan hastaya tanı konması ve hastalara uygun yaklaşımın planlanması için çeşitli klinik ve radyolojik sınıflamalar geliştirilmiştir. Tedavisinde geleneksel yöntem olarak anevrizmanın kliple kapatılması ve 1990'lardan sonra gelişen endovasküler yaklaşımlarla anevrizmanın kapatılması genel kabul gören tedavi yöntemleridir. Tedavi sonrası ortaya çıkabilen yeniden kanama, iskemi, infarkt, böbrek hasarı ve enfeksiyon gibi süreçler tedavi başarısını azaltan nedenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anevrizma cerrahisi geçiren hastaların post-op yönetiminde serebral iskemi en büyük problemlerden biridir. Bu komplikasyona yönelik olarak geçmişte, son 10 yıla kadar, 3H tedavisi (hipervolemi, hipernatremi ve hemodilüsyon) önerilse de, günümüzde bu övolemik hemodinamik yaklaşım olarak önerilmektedir. Olası böbrek hasarı gelişimi hipotez olarak ameliyat öncesi kontrastlı beyin BT anjiografisi (BTA) veya dijital subtraksiyon anjiografide (DSA) kullanılan kontrast maddelere ve anestezik yönetimlere dayanmaktadır. Buna ek olarak, hastada var olan böbrek ve karaciğer hasarı anevrizma rüptürü sonrası beyin parankim hasarını şiddetlendirir. Bu sebeple bu komplikasyonların yaşanmasını engellenmesi için profilaktik önlemler değerlendirilmiş ve ameliyat sırasında (intra-op) uygulanan hipotansiyonun post-op bu hasarlara yol açtığı ve tedavi sürecini olumsuz etkileyeceği öne sürülmüştür. Tedavi sürecini etkileyen diğer önemli unsur, geçici klip kullanımıdır. Bu sebeple alternatif olarak adenozinle indüklenen kardiak arrest hipotezi ortaya konmuştur. Anevrizma cerrahisinde geçici kliple kıyaslandığında benzer sonuçlar elde edilse de, bazı yönlerden, kardiak aritmiler, posterior dolaşım anevrizmaları ve çoklu anevrizması olanlarda bu yöntemin kullanımı kısıtlıdır. Çalışmamızda, ameliyat sırasında uygulanan hipotansiyon ve geçici klip kullanımının, post-op hasara etkilerini ve bunun yanında hastaların ameliyat öncesi klinik durumunu da dâhil ederek karşılaştırmalı olarak değerlendirdik. Her iki parametrenin süresi ortalamanın üzerinde olsa bile, geçici klip ve hipotansiyon uygulanmasının post-op son organ hasarına ve prognoza etkilerinin çok sınırlı olduğunu gördük. Bu değerlendirmenin sonucunda, cerrahi yöntemlerin hastaların ameliyat öncesi klinik durumundan bağımsız olarak post-op klinik durumuna etki etmediğini saptadık. Sonuç olarak, hastanın ameliyat sonrası klinik durumunun ana belirleyicisinin hastanın ameliyat öncesi klinik durumu, kanama miktarı ve özgeçmişindeki ek hastalıkları olduğunu belirledik. Bu belirleyici faktörlerden bağımsız olarak, cerrahi yöntemlerin (hipotansiyon ve geçici klip) hastaların post-op klinik durumuna doğrudan etki ettiğini söylemek mümkün değildir.
Servikal spondilomyelopati hastalarında sadece anterior cerrahi girişim ve sadece posterior cerrahi girişim hasta etkileri
Servikal anterior cerrahi yaklaşım (Grup 1) ve servikal posterior cerrahi yaklaşım (Grup 2) yöntemlerinin karşılaştırılması, her iki tekniğin farklı hasta grupları üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Pamukkale Üniversitesi hastanesi Beyin ve sinir cerrahi kliniklerinde 2013-2023 yılları arasında Servikal spondilotik miyelopati (SSM) tanılı hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. SSM tanısı alıp yalnızca anterior ve posterior yaklaşımı kullanılan 742 hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 580'ine anterior yaklaşım (Grup 1), 162'sine posterior yaklaşım (Grup 2) tedavi uygulanmıştır. Elde edilen veriler Modifiye JOA Skorlaması, Visual Analog Skalası (VAS), SF-36 (Kısa Formu) ile karşılaştırılmıştır. Grup 1'deki hastaların %51,6'sı, Grup 2'deki hastaların %68,5'i ve tüm hastaların %55'3'ü erkekti. Grup 1'deki hastaların yaş ortalaması 55,81, Grup 2'deki hastaların yaş ortalaması 64,69, tüm hastaların yaş ortalaması ise 57,75'ti. Grup 1'deki hastalar Grup 2'dekilere oranla anlamlı düzeyde daha gençti (p=0,001). Preop ve postop modifiye JOA skoru A Grup 2'de daha yüksekti. Preop ve postop modifiye JOA skoru B Grup 1'de daha yüksekti. Preop ve postop modifiye JOA skoru C preop'da Grup 1'in skoru daha yüksekken, postop'da Grup 2'nin skoru daha yüksekti. Her iki grupta da preop JOA skoru A, B ve C, postop'da anlamlı düzeyde artış gösterdi (p=000). Preop modifiye JOA toplam skorunda gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Postop modifiye JOA toplam skoru Grup 1'de daha yüksekti (p=0,000). Her iki grupta da (Grup 1: p=0,000/ Grup 2: p=0,011) preop JOA toplam skoru, postop'da anlamlı şekilde artış gösterdi. Hasta gruplarında Preop VAS skorunda Grup 1'in (anterior) (6,59) VAS skoru Grup 2'ye (posterior) (7,87) oranla daha düşüktü (p=0,000). Postop VAS skorunda anlamlı fark vardı (p=0,013) ve Grup 2'in (3,48) VAS skoru Grup 1'e (3,72) oranla daha düşüktü. Her iki grupta da VAS skorları postop'da anlamlı düzeyde düşmüştü (p=0,000). Postop SF36 Fiziksel fonksiyonda Grup 1 lehine, postop SF 36 ağrıda Grup 2 lehine anlamlı fark vardı (p=0,000). Sonuç olarak, cerrahi öncesi ve sonrası skorlar değerlendirildiğinde, her iki cerrahi yöntemin de ağrı kontrolü ve fiziksel işlevin iyileştirilmesinde etkili olduğu, ancak posterior grubunda preoperatif JOA skorlarının postoperatif iyileşme ile daha güçlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Anterior yaklaşımla tedavi edilen hastalarda preoperatif ağrı ve fonksiyonel durum, iyileşmeyi öngörmede daha sınırlı bir belirleyici iken her iki yöntem de postoperatif dönemde hastaların genel sağlık durumunu benzer şekilde iyileştirmiştir.
Endoskopik üçüncü ventrikülostomi başarısının tahmininde klinik ve radyolojik bulgular
Giriş: Hidrosefali, beyin omurilik sıvısının üretimi ile emilimi arasındaki dengesizlik sonucunda ortaya çıkan durumdur. Tedavisinde şant cerrahisine ek olarak görece daha fizyolojik ve minimal invaziv bir yöntem olan endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) uygulamaları yaygınlaşmıştır. EÜV başarısını ameliyat öncesinde öngörmeye yönelik olarak, yaş, etiyoloji ve şant öyküsü gibi klinik verilere dayalı bazı puanlama sistemleri geliştirilmiştir. Bu çalışmada, söz konusu sistemlere ek olarak radyolojik değerlendirmelerin de dahil edilmesiyle daha güçlü bir öngörü modeli oluşturulması hedeflenmiştir. Gereçler ve Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nöroşirurji Bilim Dalı'nda, 2012-2024 yılları arasında 19 yaşından küçük EÜV yapılan 208 hastaya ait tıbbi kayıtlar retrospektif olarak incelendi. 6 aylık takibi olmayan, EÜV esnasında şant takılan veya revizyonu yapılan, koroid pleksus koterizasyonu yapılan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların ameliyat sırasındaki yaşı, cerrahi endikasyonu, şant cerrahisi öyküsü ve manyetik rezonans görüntülemelerinde (MRG) tuber sineryum dilatasyonu, Evans oranı, transependimal taşma, lamina terminalis dilatasyonu incelendi. 6 aylık takipte hidrosefali nedeniyle tekrar operasyon geçirmeyen ve vefat etmeyen hastalarda EÜV başarılı sayıldı. Sonuçlar: 167 hastalık çalışmada tek değişkenli analizlerde EÜV başarısı ile hastanın yaşı, hidrosefali etiyolojisi ve şant öyküsü arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ancak Evans oranı ve transependimal taşma gibi faktörler ile sonuç arasında anlamlı ilişki gözlemlenmemiştir. Lamina terminalis dilatasyonunun (LTD) varlığının, başarıyı artırdığı gösterilmiştir. (p <0.001) Tuber sineryum dilatasyonu (TSD) ise tekli analizlerde anlamlı bulunmuş olsa da (p=0,011), çok değişkenli modellerde Endoskopik Üçüncü Ventrikülostomi Başarı Puanı (EÜVBP) ve LTD'nin etkisi hesaba katıldığında çalışmamızda bağımsız anlamlılığını kaybetmiştir. (p=0,129). Tartışma: Çalışmamız, mevcut EÜVBP'yi destekleyen bulgular sunmakla birlikte, ameliyat öncesi radyolojik görüntülemelerde lamina terminalis dilatasyonunun varlığının da puanlamaya dahil edilmesinin, bu sistemin tahmin gücünü artırma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Bulgularımız, EÜV başarısını öngörmede EÜVBP ve LTD'nin birlikte değerlendirilmesinin klinik karar verme süreçlerine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.
2019-2023 yılları arasında hastanemizde takipli spinal enfeksiyonların beyin ve sinir cerrahisi açısından değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Spinal enfeksiyonlar, multisistemik yaklaşımla ele alınması gereken, kompleks patolojilerdir. Spinal kanal ve ilişkili kemik, yumuşak doku ve vasküler yapıları etkileyen bu enfeksiyonların yüksek morbidite ve mortalite riskleri nedeni ile takip ve tedavi süreçlerindeki önemli parametrelerin bütüncül olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Spinal enfeksiyonlar en sık spondilodiskit olarak karşımıza çıksalar da paraspinal/paravertebral abse, osteomyelit ve spinal kanalın doğrudan enfeksiyonu gibi daha ağır tablolar ve eşlik eden yumuşak doku enfeksiyonları ile seyredebilmektedirler. Erken dönemde sessiz ilerleyen enfeksiyonların, radyolojik ve biyokimyasal olarak ayırt edici bulgular ile tespit edilmesi takip ve tedavi, sürecinin başarıya ulaşmasında ve olası sekellerin engellenmesinde oldukça önemlidir. Spinal enfeksiyonlar etken mikroorganizmanın hematojen, lenfatik veya direkt inokülasyon ile spinal kanal ve ilişkili yapılara ulaşması ile ortaya çıkabileceği gibi geçirilmiş spinal cerrahiler sonrası da görülebilir. Çalışmamızda 164 hastanın radyolojik ve biyokimyasal verileri, aldıkları antibiyoterapi ve diğer tedavileri, hastanede kalış süreleri ve mevcut enfeksiyonların cerrahi girişimler ile ilişkisi irdelenerek spinal enfeksiyonların beyin cerrahi perspektifinden genel değerlendirmesi yapılmış, tanı, takip ve tedavi süreçlerine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: 2019-2024 yılları arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde takip ve tedavi alan spinal enfeksiyon tanısı almış olan hastaların biyokimyasal, mikrobiyolojik ve rardyolojik verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların hastane yatış süreleri, mevcut enfeksiyonlarının cerrahi girişim ile ilişkisi, radyolojik olarak spinal enfeksiyon yönünde bulguların olup olmadığı, kullanılan antibiyotik tedavileri, etken mikroorganizmalar, enfektif parametreler değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda 18 yaş üzeri 73 kadın, 91 erkek toplam 164 hastadan 46 tanesi cerrahi ile ilişkili iken (%28,04), 118 tanesi (%71,95) herhangi bir spinal girişim geçirmeyen hastalardan oluşmaktadır. 164 hastanın 105' i (%64,02) ayaktan takip ve tedavi edilmiş, 59 hasta ise (%35,97) hastane yatışı ile tedavi almıştır. 164 hastanın 58' inde hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (%35,36), 36 hastada diabetes mellitus (%21,95); yedi hastada kronik böbrek yetmezliği 8(%4,26), 17 hastada romatoid artrit (%10,36), dört hastada alerji (%2,43), yedi hastada astım (%4,26), on hastada guatr (%6,09), üç hastada Parkinson hastalığı (%1,82), dört hastada osteoporoz (%2,43), dört hastada eşlik eden maligniteler (%2,43), bir hastada karaciğer yetmezliği (%0,60), dört hastada ise HbsAG pozitifliği (%2,43) tespit edilmiştir. Hastaların 10 tanesi Tüberküloz (TBC) spondilodiskiti iken (%6,09), 65 hastada Brucella spondiodiskiti (%39,63) tespit edilmiştir. 142 hastada (%86,58) Manyetik Rezonans görüntülemesinde spondilodiskit ve diğer spinal enfeksiyonlara yönelik tanıyı destekleyici bulguların varlığı görülmüştür. 164 hastada en sık üreyen mikroorganizma %7,36 ile Escherichia Coli, ikinci en sık mikroorganizma ise %6,75 ile Staphylococcus aureus , üçüncü en sık mikroorganizma ise %5,52 ile Staphylococcus epidermidis' tir. %39,26 oranda florokinolon grubundan ciprofloksasin en sık tercih edilen antibiyotik olmuştur. Sonuç: Çalışmamızda hastaları biyokimyasal ve radyolojik bulguları ile etken mikroorganizmaların yüzdesel dağılımı ve kullanılan antibiyoterapiler literatür çalışmaları ile benzer bulunmuştur. Hastaların spinal enfeksiyon tabloların cerrahi ile ilişkisi ve tüm parametrelerin cerrahi girişim varlığına göre ayrıca değerlendirilmesi, çalışmamızın ayırt edici özelliklerindendir. Daha fazla hasta ile yapılacak gelecek literatür çalışmaları, takip ve tedavi sürecine etki edecek daha güvenilir verileri elde edilmesine olanak sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: spinal enfeksiyonlar, spondilodiskit, paraspinal abse, paravertebral abse, brucella spondilodiskiti, tüberküloz spondilodiskiti, pyojenik spondilodiskit, yumuşak doku enfeksiyonları
Sıçan deneysel diyabet modelinde metotreksat ve melatonin uygulamasının siyatik sinir rejenerasyonuna olan olası etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Metotreksat (MTX), folik asit antagonisti olarak kemoterapötik ajan olarak kullanılırken nörotoksik etkiler gösterirken, melatonin (MEL), antioksidan özellikleri ile sinir iyileşmesini hızlandıran bir nöroprotektif ajandır. Bu çalışmada, MTX ve MEL'in kombinasyonunun, streptozotosin (STZ) ile indüklenen diyabetik sıçan modelinde periferik sinir rejenerasyonu ve iletim yeteneği üzerindeki etkileri incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet erkek Wistar Albino sıçan kullanıldı. Diyabet, STZ enjeksiyonu ile indüklendi. Sıçanlar beş gruba ayrıldı: sham (n=8), kontrol (n=8), MTX (n=8), MEL (n=8) ve MTX artı MEL (n=8) ve farklı tedavi protokolleri uygulandı, ardından fonksiyonel, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Sinir rejenerasyonu, elektrofizyolojik incelemeler, yürüyüş testleri ve biyokimyasal analizlerle değerlendirildi. Bulgular: Sadece MTX uygulaması nörotoksik etkiler gösterirken, MEL'in antioksidan özellikleri nedeniyle sinir iyileşmesini desteklediği gözlendi. MTX ve MEL kombinasyonu uygulanan grupta, MEL, MTX'nin neden olduğu sinir dejenerasyonunu kısmen hafifletti. Histopatolojik analizler, MEL grubunda miyelin kılıfının ve akson bütünlüğünün daha iyi korunduğunu ortaya koydu. Sonuç: Sonuç olarak, MTX'nin sinir rejenerasyonunu olumsuz etkilediği, MEL'in eksternal uygulanmasının ise MTX'nin neden olduğu sinir hasarını STZ-diyabetik sıçanlarda kısmen hafifletebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Diyabetik nöropati, metotreksat, melatonin, sinir rejenerasyonu, oksidatif stres
Ratlarda deneysel siyatik sinir hasarında argan yağı kullanımının sinir iyileşmesi üzerine etkileri
Amaç : Bu çalışmanın amacı antienflamatuvar, antioksidan ve nöroprotektif etkisi bilinen argan yağının periferik sinir travması sonrası sinir iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem : Deneysel çalışmada, her grupta 8 adet Sprague dawley cinsi dişi rat olacak şekilde rastlantısal olarak gruplar oluşturuldu. Anestezik yöntem olarak 100 mg/kg ketamin ve 5 mg/kg ksilazin ile intraperitoneal genel anestezisi uygulandı. Kontrol grubundaki sıçanlarda siyatik sinire herhangi bir hasar oluşturmadan cerrahi katlara uygun olarak kapatıldı. Argan ve travma grubunda yer alan ratlar için siyatik sinire ulaşıldıktan sonra beş dakika süreyle anevrizma klipi konuldu. Beş dakikanın sonunda anevrizma klibi alındı ve anatomik katlara uygun şekilde kapatıldı. Kontrol ve travma grubundaki ratlar için madde kullanılmadı. Argan grubunda yer alan ratlara günlük 5ml/kg oral gavaj yoluyla 4 hafta süreyle argan yağı verildi. Tüm gruplarda 15. ve 30. günlerde ratlara yürüme analizi yapıldı. Tüm gruplarda 30. günde ratlara elektrofizyolojik inceleme yapıldıktan sonra sakrafiye edildi. Patolojik inceleme yapılmak üzere tüm gruplardaki ratların siyatik sinirleri çıkartıldı. Bulgular : Tüm deneklere 15. ve 30. günlerde yapılan yürüme analiz sonucu elde edilen siyatik fonksiyon indeksi istatiksel açıdan değerlendirildi. Argan grubunda yer alan ratların siyatik fonksiyon indeksi istatiksel açıdan anlamlı olarak iyileşmeyi destekler nitelikte bulundu. Histapatolojik grade ve akson sayımı istatiksel açıdan incelendi ve argan grubunda yer alan ratların sonuçları istatiksel açıdan anlamlı olarak iyileşmeyi destekler nitelikte bulundu. Argan grubu ve travma grubu elektrofizyolojik test sonucunda elde edilen motor sinir iletim hızının istatiksel açıdan değerlendirilmesi sonucunda argan grubunda yer alan ratların sonuçları anlamlı şekilde yüksek bulundu. Sonuç : Deneysel periferik sinir hasarında günlük oral yol ile 5ml/kg argan yağı verilmesinin ratlarda iyileşmeye fayda sağladığı fonksiyonel, histolojik ve elektrofizyolojik incelemeler ile gösterilmiştir. Ancak bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Deneysel kronik subdural hematom sıçan modelinde bevacizumab tedavisinin etkinliğinin araştırılması
Giriş: Medikal imkanların gelişmesi ile dünyada yaşlı popülasyon artmış olup kronik subdural hematom (KSDH) günümüzde sık karşılaşılan ve gelecekte insidansı artacak olan bir nöroşirürjikal patolojidir. Cerrahi komorbidite ve mortalitenin yaş ile arttığı düşünüldüğünde semptomatik olmayan hastalar için medikal tedaviler araştırılmaktadır. Çalışmamızda KSDH modelinde günümüzde konvensiyonel medikal tedavi olan deksametazon (DEX) ve atorvastatin (ATO) kombine tedavisi ile bevacizumab tedavisinin etkinlikleri kıyaslanmıştır. Gereç ve yöntem: 95 sıçan 4 gruba ayrılmış olup sham operasyon (n=18), kontrol hematom (n=18), DEX-ATO (n=18) ve bevacizumab (n=18) grupları oluşturulmuştur. Bu gruplara sham grubu hariç olmak üzere 72 saat ara ile 400μl + 300μl otolog kan subdural mesafeye enjekte edilmiştir. Sham operasyonda enjeksiyon adımı hariç tüm adımlar uygulanmıştır. Kontrol hematom grubuna intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik (SF) verilmiş, DEX-ATO grubuna gavaj ile ve bevacizumab grubuna i.p. olarak ilaç 10 gün boyunca uygulanmıştır. Tüm gruplardan 6 adet sıçan 7., 14. ve 21. günlerde sakrifiye edilerek taze çıkarılan beyin örnekleri immünohistokimyasal analiz ile ve ELISA yapılarak VEGF-A, VEGF-C, VEGF-D, IL-6 ve IL-8 düzeyleri kıyaslanmıştır. Aynı zamanda gruplar arasında zaman ile ağırlık farkları, hematom ve çevre iskemik doku volüm takipleri yapılmıştır. 23 sıçan çeşitli sebeplerle deney dışı kalmıştır. Sonuçlar: Model oluşturulan tüm gruplarda zaman ile hematom hacimleri azalırken kontrol hematom grubunda hematom hacimleri medikal tedavi verilen gruplardan fazla seyretmiştir. Sıçanların ağırlıkları zaman ile azalırken, DEX-ATO tedavisi ile daha çok ağırlık kaybı olmuştur. Hem bevacizumab hem DEX-ATO benzer şekilde anti-enflamatuvar etki ve hematom volümünü azaltıcı etki göstermiştir. Tartışma: Konvensiyonel medikal tedavi ile kıyaslandığında bevacizumab tedavisi hematom hacmini benzer olarak azaltmakla birlikte, nöroprotektif olarak üstün bulunmuştur. Aynı zamanda konvensiyonel tedaviden daha iyi tolere edilmekte olup KSDH patogenezinde makrofajın rolüne ışık tutarak gelecek çalışmalar için ümit vadetmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik subdural hematom, bevacizumab, deksametazon, atorvastatin, sıçan modeli
Spinal ateşli silah yaralanmalarının retrospektif analizi
Bu çalışmada 2011 ile 2019 tarihleri arasında Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran spinal ateşli silah yaralanmalı 90 olgunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular klinik olarak komplet ve inkomplet yaralanmalı olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar başvurudaki yaş, cinsiyet, travma oluş mekanizması (Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ateşli Silah Yaralanması Ölçeğine göre), nörolojik defisit tipleri, klinik olarak ASIA-ISNCSCI (Amerikan Spinal Kord Yaralanması Birliği- Spinal kord yaralanmasının nörolojik sınıflandırmasına ilişkin uluslararası standartlar) hasar skalası, başvuru anındaki GKS (Glasgow Koma Skalası) aldıkları tedavi şekli (cerrahi, konservatif), gelişen komplikasyonlar ve mortalite oranları açısından karşılaştırıldı. Amaç: Bu çalışmanın amacı, 2011-2019 yılları arasında spinal ateşli silah yaralanması nedeniyle Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran hastaların cerrahi ve konservatif tedavisi sonrası nörolojik iyileşme, mortalite oranları ve tedavi yaklaşımları konusunda elde edilen bilgileri analiz etmektir. Materyal ve Metot: Hastaların verileri hastane arşivinden elde edildi. Hastalarla ilgili tüm veriler önceden hazırlanmış çalışma formlarına kaydedilmiş ve SPSS 22.0 (Sosyal Bilimler İstatistik Paketi) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tablolar arası karşılaştırmada ki-kare testi kullanıldı. Hastalarla ilgili verilerin dağılımında Mann Whitney U testi kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucunda elde edilen p <0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların muayene ve radyolojik görünüm ve değerlendirilmesi sonrasında spinal instabilete bulguları mevcut olan hastalarda cerrahi tedaviye karar verilmiştir. Komplet ve inkomplet yaralanmalarda cerrahi tedavi kararı daha fazla alınmıştır. Normal ASIA (grade E) yaralanmalarda genellikle konversatif tedavi tercih edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmadaki veriler eşliğinde spinal ateşli silah yaralanma olgularında, cerrahi tedavinin konservatif tedaviyle karşılaştırıldığında komplet yaralanması olan hastaların nörolojik defisitlerinde bir düzelme olmasa bile oluşabilecek komplikasyonları önlenmeye yardımcı olduğu ve hastanın surveyine olumlu katkısının bulunduğu tespit edilmiştir. İnkomplet yaralanmalı hastaların cerrahi tedaviden konservatif tedaviye oranla nispeten daha fazla yarar gördüğü saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Spinal ateşli silah yaralanması, Komplet yaralanma İnkomplet yaralanma, Ateşli silah.
Non-steroid anti-inflamatuar ilaç enjeksiyonu sonrası siyatik sinir hasarı
Amaç: Çalışmadaki amacımız non-steroid anti-inflamatuar analjezik olan diklofenak sodyumun siyatik sinir hasarı sonrasında total antioksidan status (TAS), total oksidanstatus (TOS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) değerlerini araştırmak, siyatik sinir üzerindeki histopatolojik değişiklikleri incelemek ve alınabilecek sonuçlar ile tedavide önemli değişiklikler yapmaya olanak sağlamaktır. Yöntemler: Hayvanların ortama adaptasyonları için 1 hafta öncesinden deney ortamına yerleştirilmeleri, isteğe göre musluk suyu verilerek, 12 saat aydınlık ve 12 saat karanlıkta, yaklaşık %55 nemli ortamda 20-22 santigrad derecede standart rat yemi ile beslenmeleri sağlandı. Çalışma kontrol, sham, travma, izotonik sıvı ve diklofenak sodyum olarak 5 ana gruba ayrıldı. Sham, travma, izotonik sıvı ve diklofenak sodyum grupları 1. gün, 3. gün, 7. gün ve 14. gün olmak üzere dört alt gruba ayrıldı. Oluşabilecek fireler istatistiksel anlamlılık göz önünde bulundurularak her grup 7 rattan oluşturuldu. Kontrol grubu hariç her alt gruba prone pozisyonunda sağ taraftan povidon iyot ile antisepti sonrası osfemoralis'in hemen altından lineer insizyon ile cilt, cilt altı geçildi ve biseps femoralis künt diseksiyonu sonrasında siyatik sinire ulaşıldı. Sham gruplarına sadece cerrahi işlem yapıldı.Travma gruplarına sadece enjeksiyon hasarı yapıldı. İzotonik sıvı gruplarına siyatik sinire 0,5ml izotonik sıvı enjeksiyonu yapıldı. Diklofenak gruplarına siyatik sinire 2mg/kg/0,5ml diklofenak sodyum enjeksiyonu yapıldı. Tüm alt gruplar 1.gün, 3.gün, 7.gün ve 14.günde denekler sakrifiye edilerek kan ve sinir dokusu örneği alındı. Her gruptaki denekler günlük olarak Tarlow skalasına göre nörolojik muayene ile değerlendirildi. Sakrifikasyon için Xylasine (30mg/kg) ve ketamin hidroklorür (200mg/kg) intraperitoneal yolla kullanıldı. Bulgular: Kontrol, sham, travma, izotonik ve diklofenak grupkarı arasında biyokimyasal olarak TAS, TOS, Osi ölçümlerinde ve histopatolojik inceleme ile immün boyama bulgularında istatiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Sonuç: çalışmamızda diklofenak sodyumun nöral hasarda patohistolojik ve biyokimyasal değişikliklere ve fonksiyon kayıplara sebep olduğu tespit edilmiştir. Enjeksiyon sonrası gelişen nöropati riskini azaltmak için mümkün olduğu kadar İ.m ilaç uygulamalarından çok diğer ilaç uygulamalarının tercih edilmesi ve zorunlu ise ventrogluteal bölgenin tercih edilmesi önemlidir. Ayrıca ilaç uygulamasını yapan yardımcı sağlık çalışanın bu konuda eğitilmesi ve kişisel anatomik varyasyonların da göz önünde bulundurulması gerekmektedir Anahtar kelimeler: Enjeksiyon nöropatisi, diklofenak sodum, siyatik sinir
Lomber spondilolistezis gelişmiş olgularda, sistemik ve lokal biyokimyasal belirteçlerin hastalık kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkileri
Klinik pratikte en sık karşılaşılan yakınmalardan biri bel ağrısı ve beraberinde mevcut olan omurga dejeneratif hastalıklarıdır. Yapılan çalışmalarda omurga dejeneratif hastalıklarının patofizyolojisi anlaşılmaya çalışılmıştır (1,2,3,4,5). Buna göre dejeneratif omurga hastalığı olan bir kişide vertebral faset eklemlerde hipertrofi, flavum ligamanlarında hipertrofi ve kalsifikasyonlar gibi değişiklikler, omurilikte daralmaya, sinir köklerinde sıkışmaya ve hayat standardını düşüren klinik bulgulara sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle flavum ligamanı, faset eklemler ve intervertebral diskteki dejeneratif değişikliklerde proinflammatuvar ve matriks metalloproteinazların (MMPs) rolleri incelenmiştir (1,3,4). Bu çalışmalarda faset eklemlerin inflamatuar süreçte dejenerasyonadan çok fazla etkilendiği, dejeneratif dar kanal hastaları ve dejeneratif disk hastalarında, bazı proinflamatuar sitokinlerin kan dolaşımında yalnızca disk hernisi olan hastalara göre daha yüksek seviyelerde olduğu gösterilmiştir (5). Dejeneratif veya fıtıklaşmış inrerverteral disklerde tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), interlökin (IL) -1, IL-6, IL-17 ve interferon-gama (IFN-γ) dahil olmak üzere birçok proinflamatuar sitokin yükseldiği tespit edilmiştir (6-9). Dejeneratif ligamentum flavumda, pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokinlerden bazılarının düzeylerinin arttığı bildirilmiştir (4). Matris metaloproteinazlar, ekstrasellüler matriksin yıkılması veya modifikasyonundan sorumlu 20'den fazla enzimi içeren enzim ailesidir. Disk dejenerasyonu ile ilgili çalışmalarda MMP-1, MMP-3, MMP-7 ve MMP-13 gibi matris metaloproteinaz aktivite ve ekspresyonların ile ilişkili olduğu ve bunların seviyelerinin dejenerasyonun şiddetindeki artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (10-13). MMP-3, eklem kıkırdak matrisinin romatoid artrit, osteoartrit ve dejenere lomber disk dokularının yıkımında rolü vardır (14). Ayrıca bu dejeneratif süreçte oksidatif stresin de önemli bir rolünü olduğu düşünülmektedir. Oksidatif stres, oksidan ve anti-oksidan sistemler arasındaki dengenin oksidan sistemler lehine bozulması sonucu, artan reaktif oksijen veya nitrojen türleri hücrelerde lipitlere, proteinlere ve DNA'ya hasar verdiği bilinmektedir. Dechsupa ve arkadaşları, lomber spinal stenozis hastalarının hipertrofik ligamentum flavumunda oksidatif DNA hasarının patolojik olmayan ligamentum flavumuna göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir (15). Yine bir başka çalışma da katalaz ekspresyonundaki azalmanın lomber spinal kanal stenozuna bağlı ligamentum flavum hipertrofisi ile ilişkili bulunmuştur (16). Çalışmamızda lomber spondilolistezis gelişmiş hastaların interspinöz ligaman dokusunda oksidatif stresi ve biyokimyasal belirteçlerin değişimi, sistemik biyokimyasal belirteçler ile karşılaştırarak bu belirteçlerin hasta kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Lomber spondilolistezis, lomber spinal stenoz, interspinöz ligament, Tolal sülfidril, AOPP, SOD
Lomber dejeneratif disk hastalarının prevelans ve risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Dejeneratif omurga hastalıklarına bağlı bel ağrısı toplumun önemli sağlık sorunlarından birisidir. Lomber omurganın dejeneratif hastalığı, dünyadaki önemli bir iş gücü kaybı nedenidir; spondilolistezis, disk dejenerasyonu ve lomber spinal stenoz gibi hastalıkları kapsar. Alt ekstremite ağrısı, halsizlik ve değişen şiddette bel ağrısı gibi klinik semptomlarla ilişkili olarak, lomber dejeneratif omurga hastalığı yaşam kalitesinde bir azalmaya yol açmaktadır. Dejeneratif disk hastalığı için gösterilen coğrafi eşitsizlikler, sosyoekonomik durum ve tıbbi bakıma erişimdeki eşitsizliklerle ilişkilendirilebilir. Disk dejenerasyonu, artan hasta yaşı ile doğrudan ilişkilidir. Erkeklerin bu dejenerasyona kadınlardan neredeyse on yıl önce başladıkları düşünüldüğünde, disk dejenerasyonunun kadınlara olan etkilerinin daha fazla olması ilginçtir. Manyetik Rezonans Görüntüleme, dejeneratif disk hastalığının değerlendirilmesi için hassas bir görüntüleme çalışmasıdır. Bu çalışmada Eylül 2019-Eylül 2020 tarihleri arasında 1 yıllık sürede polikliniğe bel ağrısı şikayeti ile başvuran hastaların verilerinin istatistiksel analizi SPSS 24 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) istatistik programı ile yapıldı. Çalışmada yer alan değişkenler nitel olduğundan bu değişkenlerin birbiri ile ilişkisi ki kare analizi uygulanarak belirlendi. Tanımlayıcı istatistikler frekans (n) ve yüzde değer (%) olarak ifade edilerek p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlarımız incelenen literatür ile uyumlu olarak bulundu. Sonuç olarak kadın hasta sayısı baskın izlendi. Kadın cinsiyet, kırsal yerleşim, diabet, obezite, sigara kullanımı ile cerrahi arasında anlamlı ilişki izlendi. Anahtar Kelimeler: Bel Ağrısı, Lomber Disk Hernisi, Populasyon, Prevelans
Dejeneratif lomber hastalıkla obezite ilişkisi
Amaç:Dejeneratif lomber hastalıklar ve obezite arasındaki ilişkiyi araştırmak için intervertebral disk dejenerasyonu ve VKİ (Vücut Kitle İndeksi) ilişkisi temelde araştırmanın konusu olarak belirlendi. Obezite vücut yağ doku kompozisyonunda değişiklik oluşturduğundan, lomber seviyede yağ doku kompozisyonu ve intervertebral disk dejenerasyonu ile VKİ ilişkisinin araştırılması amaçlandı.Obezite abdominal çap ve bel çevresi ile ilişkisi olduğundan bu parametrelerin de intervertebral disk dejenerasyonu ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Aynı zamanda dejeneratif lomber hastalıklarda cerrahi tedavi ihtiyacı ile VKİ, disk dejenerasyonu ve yağ doku kompozisyonunun ilişkisinin araştırılması da amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak 225 hastanın yaş, cinsiyet, VKİ verileri ve lomber MRG (Manyetik Rezons Görüntüleme)'de Pfirrmann, Goutieller, Modic tip değişiklikler,subkutan yağ doku kalınlıkları ile anterior ve posterior epidural yağ kalınlığı, abdominal çap ve sagittal abdominal parametreleri elde edildi.176 hasta poliklinik grubunu ve 49 hasta opere grubunu oluşturdu.İstatistiksel analiz için SPSS statistics 20 kullanıldı. Bulgular:VKİ ile disk dejenerasyonu ve radyolojik yağ doku parametreleri arasında düşük düzeyde pozitif korelasyon görüldü.Disk dejenerasyonu ile radyolojik yağ doku parametrelerinin arasında kas içi infiltrasyon dereceleri için yüksek düzeyde diğerleri için ise düşük düzeyde pozitif korelasyon elde edildi. Cerrahi tedavi ihtiyacı olanların VKİ ve disk dejenerasyon şiddeti daha büyük ve anlamlı bulundu. Sonuç: VKİ artışı ile dejeneratif lomber hastalıklarda intervertebral disk dejenerasyon şiddetinde artış ve kas içi yağ infiltrasyonunda, subkutan yağ doku kalınlığında, bel çevresinde artış olabilmektedir. Dejeneratif lomber hastalıklarda intervertebral disk dejenerasyon şiddetinin artışı ile kas içi yağ infiltrasyonu, subkutan yağ doku kalınlığı ve bel çevresinin artışının birlikte olması beklenir. Bu değişimlerin yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak ortaya çıkabileceği söylenebilir. Dejeneratif lomber hastalıklarda cerrahi tedavi yönteminin artan VKİ değerleri ile daha çok ön plana çıktığı söylenebilir. Yaklaşık olarak 27kg/m2 üstü VKİ değerlerinde cerrahi tedavi ihtiyacının olabileceği dikkate alınmalıdır. Hastalarda L4-5 ve L5-S1 intervertebral disk dejenerasyon şiddetinin arttıkça cerrahi tedavi ihtiyacının olacağı beklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Disk dejenerasyonu, Obezite, Pfirrmann, VKİ
Tip 1 chiari malformasyonlu yetişkinlerde polisomnografi bulgularının ameliyat sonrası dekompresif hacim ile ilişkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 1 Chiari malformasyonlu yetişkinlerde posterior fossa dekompresyonu sonrası polisomnografi (PSG) bulgularındaki değişimleri değerlendirmek ve bu değişimlerin cerrahi sonrası oluşan posterior fossa hacim artışı ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010–Haziran 2025 tarihleri arasında Tip 1 Chiari malformasyonu tanısı ile suboksipital kraniektomi, C1 laminektomi ve duraplasti uygulanan olgular retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif ve postoperatif PSG'si bulunan, gerekli radyolojik görüntülemelere sahip toplam 47 hasta çalışmaya dâhil edildi. Posterior fossa hacmi kontrastsız kraniyal BT görüntülerinde manuel elipsoid formül ile ve ayrıca 3D Slicer yazılımı kullanılarak segmentasyon yöntemiyle hesaplandı. Preoperatif ve postoperatif PSG kayıtlarından vücut kitle indeksi, uyku evre süreleri, toplam uyku süresi, uyku etkinliği, santral apne sayısı ve indeksi ile apne-hipopne indeksi değerlendirildi. Solunumsal olaylar AASM 2020 kriterlerine göre skorlandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 37.8±12.8 yıl olup %78.7'si kadındı. Postoperatif dönemde N3 uyku süresinde anlamlı artış saptandı (106.4±61.2 dk vs. 138.0±60.9 dk; p=0.008). Toplam uyku süresi de postoperatif dönemde artış gösterdi (380.3±82.5 dk vs. 410.2±60.1 dk; p=0.044). Santral apne indeksi postoperatif dönemde azalmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. Postoperatif posterior fossa hacmi arttıkça santral apne ortalama süresinin azaldığı belirlendi (manuel ölçüm r=-0.371, p=0.010; 3D Slicer r=-0.309, p=0.041). Ayrıca 3D Slicer ile ölçülen posterior fossa hacmi ile apne-hipopne indeksi arasında negatif korelasyon saptandı (r=-0.331, p=0.028). Sonuç: Posterior fossa dekompresyonu sonrası hacim artışı, Tip 1 Chiari malformasyonlu yetişkinlerde uyku mimarisi ve santral solunum bozuklukları üzerinde olumlu etkilerle ilişkili bulunmuştur.
Deneysel subaraknoid kanama modelinde valproik asidin serebral vazospazm üzerine etkisi
Bu çalışmada aynı zamanda antiepileptik bir ilaç olan Valproik asidin deneysel subaraknoid kanama modelinde meydana gelen vazospazmı engelleyici etkisini görmek istedik.Bu çalışmada 24 adet erkek Yeni Zelanda tavşanı SAK, SAK+Tedavi ve kontrol gruplarına ayrılarak tüm gruplardaki deneklere sisterna magna ponksiyonu yapıldı.Kontrol grubu dışındaki deneklere ponksiyon sonrası otolog non heparinize kan verilerek SAK oluşturuldu.Tedavi grubuna 48 saat boyunca 12 saatte bir 100 mg/kg intra peritoneal Valproik asid verildi ve tüm denekler 48 saatin sonunda sakrifiye edildi.Histopatolojik incelemeler ve baziller arter lümen alanlarının ölçümleri sonucunda en küçük arter lümen alanına SAK grubunda rastalanırken ,en büyük arter lümen alanına K grubunda rastlandı.SAK+VPA grubunun değerleri ise bu ikisinin arasında bulundu ve elde edilen bu farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü.Tüm bu bulgular ışığında biz çalışmamızda Valproik asidin deneysel SAK modelinde oluşan vazospazm üzerinde koruyucu olduğunu gördük.
Servikal progresif dejeneratif hastalıklarda kinematik
Giriş ve amaç: Tüm klinik çalışmalara ve alanda elde edilen klinik sonuçlara rağmen halen komşu segmentte süreç içerisinde gelişen dejenerasyonun omurgada başlamış dejeneratif sürecin devamı mı olduğu yoksa füzyon yapılan segmentin altındaki ve üstündeki hareket segmentlerinde arttığı düşünülen stresse mi bağlı olduğu sorularına tam olarak açıklık getirilememiştir. Servikal dejeneratif hastalığı olan olgularda uzun izlem sonucu tüm servikal omurgada ve komşu segmentlerde hareket yelpazesinde değişim oluşup oluşmadığını saptamaya çalışılarak, komşu segment hastalığının gerçekten başlamış olan dejeneratif sürecin devamı mı yoksa füzyona bağlı artmış stresse mi bağlı olduğu sorusuna açıklık getirmek hedeflenmiştir.Gereç ve yöntem: 2004- 2006 yılları arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroşirurji Kliniği'nde servikal disk hernisi ve servikal spondilotik myelopati tanısı alan ve bu tanılarla opere edilmiş 23?68 yaş arası, 26 bayan, 34 erkek toplam 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Grup I; Servikal disk hernisi, tek aralık füzyonsuz basit diskektomi grubu, Grup II; Servikal disk hernisi, tek aralık füzyon plak vida sistem ve otogreft ile füzyon grubu, Grup III; Servikal disk hernisi, tek aralık hareketi korumak amaçlı artroplasti grubu, Grup IV; Servikal spondilotik myelopati, yan kitle vidalama ile posterior füzyon grubu, Grup V; Servikal spondilotik myelopati, laminoplasti grubu şeklinde beş grup oluşturuldu. Tüm olguların preoperatif ve postoperatif servikal omurganın standart nötr, hiperfleksiyon ve hiperekstansiyon pozisyonunda direk grafileri çekildi. Disk yüksekliği, fleksibilite, segmental açı ve segmental fleksibilite verileri karşılaştırıldı.Bulgular: Cerrahi girişim sonrası, girişim yapılan segmentin üst ve alt komşuluğundaki segmentlerin disk yüksekliği ölçümünde sadece grup II'de alt disk yüksekliği azalması istatistiksel anlamlı bulunmuştur ( p= 0.001). Fleksibilite grup IV'te istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır (p= 0.017). Segmental açı grup II'de üst (p=0.025) ve alt (0.008) segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı artmış, grup IV'te üst (p=0.046) ve alt (0.046) segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır. Segmental fleksibilite grup II'de üst (p=0.049) ve alt (p=0.013) segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı artmış, grup IV'te üst (p= 0.046) ve alt (p= 0.043) istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır.Sonuç: Çalışmamızda elde edilen verilerin sonuçlarına göre dejenerasyonun normal bir süreç olduğunu ve yapılan füzyonun bu sürecin hızlanmasına katkısı olduğunu düşünmekteyiz. Yapılan bu çalışmanın bu konuda yapılacak daha ileri yeni çalışmalara katkısı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler:Servikal dejeneratif hastalık, servikal kinematik, komşu segment hastalığı
Ratlarda stereotaktik serebroventriküler yöntemle uygulanan albumin, mannitol, hipertonik sodyum klorür, gliserin ve dekstranın deneysel beyin ödemine etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Amaç: Deneysel kafa travması oluşturulan ratlarda gelişen beyin ödemi ve hasara karşı serebroventriküler olarak uygulanan albumin, mannitol, hipertonik NaCl, gliserin ve dekstran gibi hiperonkotik/hiperosmotik ajanların ödemli dokudaki etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi hedeflenmiştir.Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 g arasında değişen 54 adet Spraque-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Her biri 9 adet sıçan içeren 6 deney grubu oluşturuldu. Bütün sıçanlara kafa travması oluşturuldu ve tedavi gruplarına ilaçlar travmadan sonra 2 mikrolitre dozunda 6'ıncı, 12'inci ve 24'üncü saatlerde stereotaktik olarak serebroventriküler yolla verildi. Travmadan 48 saat sonra sıçanlar sakrifiye edilerek beyin dokuları hasarsız olarak çıkarıldı. Travma uygulanan sol hemisferden GSH, NO, MDA, TNF-? ve IL-1ß analizleri yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre, albumin, mannitol, %3 NaCl ve gliserin tedavi gruplarında GSH düzeyinin ileri derecede arttığı, beyin ödeminin ve lipid peroksidasyonun son ürünü olan MDA'nın değişik oranlarda azaldığı görüldü. Ayrıca %3 NaCl tedavi grubunda NO düzeyinin de düştüğü saptandı. Travmanın proinflamatuar nitelikteki iki sitokini olan TNF-? ve IL-1ß analizinde; IL-1ß'nın tüm tedavi gruplarında anlamlı oranda düştüğü, TNF-? düzeylerinde ise anlamlı fark bulunmadığı belirlendi.Sonuç: Bu çalışmada, kafa travması oluşturulan sıçanlarda gelişen beyin ödeminin ve oksidatif stresin neden olduğu sekonder beyin hasarının tedavisinde hiperonkotik/hiperosmotik ajanların günümüzdeki tedavi yöntemlerine seçenekler sağlayabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Kafa travması, Albumin, Mannitol, NaCl, Gliserin, Dekstran.
Spontan İntraserebral Hematomların cerrahi tedavisinde fonksiyonel sonuç ve mortaliteye etki eden faktörlerin araştırılması
İntraserebral hematom (İSH) ciddi mortalite ve fonksiyonel kayıp ile sonuçlanmaktadır. Tedavide şema oluşturulamamıştır. İdeal cerrahi yöntem ve zamanlama tartışmalı konular olmaya devam etmektedir. Biz bu çalışmada İSH cerrahisinde sonuçların iyileştirilebilmesi için sonuca etki eden faktörleri araştırdık. Çalışmamızda 01.01.2018 - 01.01.2024 tarihlerinde İSH tanısı ile cerrahi tedavi yapılan 125 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik özellikleri, komorbiditeleri, antitrombotik ilaç kullanımı, verilen hemostatik tedaviler, koagülasyon ve hemogram parametreleri, Glasgow Koma Skalası (GKS), Modifiye Rankin Skalası (mRS) ve İntraserebral Hematom (İSH) skorları, cerrahiye başlama süreleri, cerrahi yöntem, EVD uygulaması, komplikasyonlar, radyolojik olarak başvuru, preoperatif ve postoperatif görüntülerde hematom yerleşim yeri, hidrosefali varlığı, hematom boyutları, orta hat şifti, hematom genişlemesi ve öngörücü bulguları, taburculuk ve 3 ay, 6 ay, 1 yıllık takipte mRS Skorları, 1-3-6 ay ve1 yıllık mortalite durumları incelendi. Yapılan istatistiksel analizler sonucu: ileri yaş, başvuruda baş ağrısı olmaması, başvuru ve preoperatif düşük GKS ve yüksek mRS-İSH skorları, erken cerrahi, uzun yatış süresi, büyük preoperatif hematom hacmi ve şift, fazla postoperatif şift ve rezidü mortalite ve kötü fonksiyonel sonuç ve mortalite; üremi, başvuruda koagülasyon parametre bozukluğu, başvuruda baş ağrısı ve fokal defisit olmaması ve bilinç bulanıklığı olması, EVD uygulanması, postoperatif intraserebral kanama komplikasyonu, hidrosefali, preoperatif şift artışının fazla olması, re-hemoraji, hematomda sıvı seviyelenmesi olmaması, hipodens sahalar olması mortalite; başvuruda bulantı/kusma olmaması, tekli hemostatik tedavi, dekompresyon yöntemi, komplikasyon varlığı, yara yeri enfeksiyonu, derin yerleşim, kara delik bulgusu kötü sonuç ile ilişkilendirildi. Preoperatif şift artışı ve hematom hacmi artışı, hastaların şiddetli nörolojik gerilemesi, komplikasyon, rezidü ve re-hemorajiden kaçınılması önerilir.
Glioblastoma multiforme'de karbon monoksitin temozolomid ile karşılaştırmalı terapötik etkisinin araştırılması-hücre kültür çalışması
Karbon monoksit (CO) inhaler toksik bir gaz olarak suçlansa da son yıllarda hücre içi mediatör olarak "hem" metobolizmasından apoptoza, birçok yolakta rol oynadığı bilinmektedir. Vücuttaki etkilerini endojen bir enzim olan hem oksijenaz (HO) aracılığıyla sağladığı; anti-inflamatuvar, anti-hipertansif, anti-oksidan ve anti-tümoral etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmalar ışığında araştırmacılar CO'in istenilen bölgelerde, kontrollü bir şekilde salınması amacıyla CORM (Carbon Monoxide Releasing Molecules)'ları yani CO salan molekülleri oluşturmuş ve eksojen olarak da yukarıdaki faydalı etkileri elde etmek istemişlerdir. CORM'lar, literatürde meme, prostat, kolon, serviks, pankreas ve cilt kanseri gibi birçok kanserde araştırılmış ve bu kanserlerin tedavisine pozitif katkı yaptıkları gösterilmiştir. Çeşitli kanser türleri üzerine yapılan birçok çalışma olmasına rağmen santral sinir sistemi (SSS) tümörleri üzerine literatürde çalışma bulunamamıştır. Çalışmamızda en mortal kanserlerden biri olan Glioblastoma Multiforme (GBM) hücreleri üzerinde CORM aracılığı ile salınan CO'in etkilerinin incelenmesi amaçlandı. ESOGÜ Nöroşirurji ve Tıbbi Biyoloji bölümlerince CORM'un GBM hücreleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Projenin sonucunda proliferasyon için en önemli saat olarak kabul edilen 24. saatte CORM-2 50 µM'ın proliferasyonu temozolomide (TMZ) kıyasla daha fazla azalttığı, fakat ne CORM-2 ne de CORM-3'ün farklı dozlarının canlılık üzerinde TMZ kadar etkili olamadığı gösterilmiştir. Bu bulgular ışığında özellikle CORM-2 50 µM'ın ileriki in vivo çalışmalarda başarılı bir alternatif ilaç olabileceği gösterilmiştir.
Melatoninin ratlarda deneysel olarak oluşturulan travmatik sekonder beyin hasarındaki apoptozis sürecine etkisinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçlerinin zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik. Ayrıca ratlara bir antioksidan olan melatonin vererek apoptozis göstergeçlerindeki düşüşü ve dolaylı olarak oksidatif stressin postravmatik apoptozise yani sekonder hasara katkısını araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr. arasında değişen 80 adet wistar albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratları kontrol, travma, travma+melatonin ve travma+plasebo olmak üzere dört ana gruba ayırdık. Sonra bu ratları 12, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde dekapite etmek üzere beşer alt gruba dağıttık. Deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçleri olarak kabul edilen K3, K8 ve MMP-9'un zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik.Bulgular: Çalışmamızda birçok fizyopatolojik süreçte olduğu gibi posttravmatik sekonder beyin hasarında da oksidatif stres ve apoptozis birlikteliğini gördük. Oksidatif stressin kaspaza bağlı yolakların dışında MMP-9 yolağını da indükleyerek apoptozise katkıda bulunduğunu, ancak bu göstergeçlere karşı immünoreaktivitelerin sadece travma oluşturulan hemisferle sınırlı kaldığını, karşı hemisferi etkilemediğini gözlemledik. Travma oluşturulan hemisferdeki immüoreaksiyonun, dolayısıyla apoptozisin 24 saatte zirveye ulaştığını, bu yüksekliğin 72 saatten sonra hızla düşmeye başladığını tespit ettik. Posttravmatik oksidatif stresi dolayısıyla apoptozisi azaltmak için melatonin verilen ratlarda apoptozis göstergeçlerinin anlamlı derecede (P< 0.05 ) azaldığını gözlemledik.Sonuç: Bulgularımıza dayanarak melatoninin travma sonrası oksidatif stresse bağlı olarak gelişen apoptozisi dolayısıyla postravmatik sekonder hasarı önleyici bir tedavi için en uygun adaylardan biri olabileceğini, ancak bunun için tek başına veya diğer anti-apoptotik ajanlarla birlikte kombine edilerek kullanıldığı daha ileri çalışmalar gerektiğini söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Kafa travması, oksidatif stres, apoptozis, melatonin kaspaz, matrix mettalloprotein
Deneysel subaraknoid kanama modelinde karnitin'in serebral vazospazm üzerine etkisinin araştırılması
ÖZETSubaraknoid kanama (SAK) sonrası gelişen vazospazm, etyolojisi ve sonuçları bakımından aydınlatılamamış bir tablodur. Vazospazm oluşumu ile birçok teori üretilmiştir. En çok kabul gören teorilerden bir tanesi, vasküler gerginligin düzenlenmesinde endotel tarafından sentezlenen başlıca vazodilatatör olan NO ve başlıca vazokonstriktör olan ET1arasındaki dengenin ET1 tarafına kayması olarak gösterilmektedir. Oksihemoglobin serbest demir ile birlikte lipid peroksidasyon aktivitesini arttırarak oksijen serbest radikallerinin formasyonunu katalize eder. Buproses endotel hasarı ile sonuçlanır ve intrasellüler kalsiyumun artışına yol açar ve bu da vazokonstriksiyon ile sonuçlanmaktadır. NO, cGMP üreten guanilat siklazın (GS) ana aktivatörü olması nedeniyle hücre içi kalsiyumu düşürerek vazodilatasyon yapmaktadır. Biz de bir antioksidan olan Karnitin'in (ALCAR) vazospazm üzerine etkisini araştırdık. Çalışmamızda ağırlıkları 235-350 gr arasında değişen 35 adet erişkin Wistar cinsi erkek rat kullanıldı. Bu ratlar n=7 olacak şekilde beş gruba ayrıldı. Grup 1 Kontrol grubu, Grup 2 SAK + SF (taşıyıcı solüsyon), Grup 3 SAK + ALCAR 50 mg\kg i.p., Grup 4 SAK + ALCAR 100 mg\kg i.p. ve Grup 5 SAK olarak oluşturuldu. Grup 2, 3, 4 ve 5'teki hayvanların sisterna magnalarına otolog arteriyel kan verilerek SAK meydana getirildi. 0.-12.- 24.- 36.- 48.- 60. ve 72. Saatlerde Grup 2'ye SF, Grup 3'e ALCAR 50 mg\kg ve Grup 4'e ALCAR 100 mg\kg intraperitoneal olarak enjekte edildi. Daha sonra perfüzyon ve fiksasyonu takiben tüm hayvanlara geniş kraniektomi yapılarak beyin, beyincik ve beyin sapları global olarak çıkarıldı. Ardından tüm hayvanların baziler arterlerinden kesitler alınarak bunların 40X büyütmede fotoğrafları çekildi. Bu kesitlerden baziler arter lümen kesit alanları, 76 baziler arter alanları ve duvar kalınlıkları ölçüldü. Elde edilen değerlere, gruplara göre ortalamaları ve gruplar arası farkı incelemek amacı ile Kruskal Wallis testi uygulandı. Baziler arter lümen kesit alanı, SAK oluşturulup ALCAR 50 mg\kg ve ALCAR 100 mg\kg verilen gruplarda sadece SAK oluşturulan ve SAK + SF alan gruba göre anlamlı olarak büyük bulundu (p=0.0408). Baziler arter duvar kalınlığı ise kontrol grubu dışındaki tüm gruplarda artış göstermekteydi (p < 0,05). Tüm bu bulgular ışığında çalışmamızda Karnitin'in deneysel SAK modelinde oluşan vazospazmın çözülmesi üzerinde etkili olduğu kanısına varıldı.
İntrakranial menenjiomların manyetik rezonans elastografi ile ölçülen elastisitelerinin,ameliyat sırasında cerrahi ve histopatolojik elastisite skorları ile karşılaştırılması: prospektif, çift kör çalışma
Amaç: Manyetik rezonans elastografi, dokuların mekanik özelliklerini değerlendirmede kullanılan non-invaziv bir yöntemdir. Bu çalışmada, intrakranial menenjiomların manyetik rezonans elastografi ile ölçülen elastisitelerinin, ameliyat sırasındaki cerrahi ve histopatolojik elastisite skorları ile karşılaştırılarak elastografinin güvenilirliğinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, Nisan 2023-Ocak 2025 yılları arasında kliniğimizde menenjiom ön tanısı ile opere edilmesi planlanan, 18 yaşından büyük, daha önce intrakranial kitleye yönelik adjuvan terapi almamış, intrakranial cerrahi geçirmemiş, kontrast madde allerjisi bulunmayan ve MR görüntüleme için kontrendikasyonu olmayan hastalar yazılı ve sözlü onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastaların preoperatif rutin manyetik rezonans görüntülemelerine ek olarak elastografi ile kitle elastisitelerinin ölçümleri yapılmıştır. Tüm hastalarda intrakraniyal kitlenin tamamının (ROI-1) ve kitlenin elastogram renk haritasına göre en sert kıvamda görüntülenen bölgesinin (ROI-2) kayma modülleri kPa cinsinden ölçülerek kaydedilmiştir. Elastogram renk skalasına göre ve ROI-1 ile ROI-2 bölgelerinin ölçüm değerleri ve karşılık geldiği skorlara göre, menenjiomların sertliği 5 puanlı skala ile skorlanmıştır. Takiben cerrahi sırasında kitleye ulaşıldıktan sonra kitlenin sertlik skoru, yine 5 puanlı bir skala kullanılarak, aynı cerrah tarafından, önceki ölçümlere kör olarak değerlendirilmiştir. Kitle çıkarıldıktan sonra dokunun histopatolojik incelemesi sırasında, dokunun elastisitesi aynı nöropatolog tarafından yine 5 puanlık bir skala ile önceki ölçümlere kör olarak skorlanmıştır. Her üç metodla elde edilen tüm veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplam 40 hasta (ortalama yaş 51,55 ± 12,51 yıl) çalışmaya alınmıştır. MRE ölçümlerinde menenjiomların kayma modülü ROI-1'de 3196,93 1418,16 kPa, ROI-2'de ise 5264,45 2966,48 kPa olarak belirlenmiştir. Menenjiomların radyolojik elastisite skoru ROI-1'e göre 2,675±0,97, ROI-2'e göre ise 3,6±1,12 olarak belirlenmiştir. Menenjiomların cerrahi işlem sırasında elastisite skorları 3,270,75 olarak kaydedilmiştir. Dokuların histopatolojik incelemesi sırasında elastisite skorları ise 3,270,75 olarak skorlanmıştır. Cerrahi skorlama ile; MRE renk skalasına göre yapılan visual radyolojik elastisite skorlaması arasında (r=0.88, p0.001); ROI-1 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçüm (kPA) değerleri arasında (r=0.83, p0.001); ROI-1 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçümünün radyolojik skorlaması arasında (r=0.75, p0.001); ROI-2 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçüm değerleri arasında (r=0.92, p0.001) ve ROI-2 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçümünün radyolojik skorlaması arasında (r=0.96, p0.001) yüksek korelasyon saptanmıştır. Histopatolojik skorlamalar ile; MRE renk skalasına göre yapılan visual radyolojik elastisite skorlaması arasında (r=0.88, p0.001); ROI-1 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçüm (kPa) değerleri arasında (r=0.83, p0.001); ROI-1 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçümünün radyolojik skorlaması arasında (r=0.75, p0.001); ROI-2 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçüm (kPa) değerleri arasında (r=0.92, p0.001) ve ROI-2 bölgesinin MRE incelemesinde kayma modülü ölçümünün radyolojik skorlaması arasında (r=0.96, p0.001) yüksek korelasyon saptanmıştır. Ancak ROI-2 bölge ölçümüne göre yapılan radyolojik elastisite skorlamalarının, histopatolojik ve cerrahi skorlama ile korelasyonu, ROI-1 bölge ölçümüne göre daha yüksek saptanmıştır (r=1, p0.001). Cerrahi ve histopatolojik elastisite skorları arasında ise çok yüksek korelasyon saptanmıştır (r=1, p0.001). Yöntemlerin duyarlılık ve özgüllüğü değerlendirildiğinde; MRE'de ROI-1 ölçümünün, cerrahi ve histopatolojik skorlamaya göre duyarlılığı %51,5, özgüllüğü %100, pozitif prediktif değeri %100, negatif prediktif değeri %30,4 olarak hesaplanmıştır. ROI-2 ölçümünün, cerrahi ve histopatolojik skorlamaya göre duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri %100 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada, intrakranial menenjiomların elastisitesinin belirlenmesinde MRE'de kitlenin en sert noktasının kayma modülü (ROI-2) ölçümü ile kitlenin histopatolojik incelemesi ve cerrahi değerlendirmesi arasında ileri korelasyon saptanmıştır. Bu nedenle; MRE'nin intrakranial menenjiomların elastisitesini preoperatif dönemde öngörerek, cerraha uygun teknik ve cerrahi ekipman seçimi konusunda yol gösterici olabilecek non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elastisite, kayma modülü, menenjiom, manyetik rezonans elastografi
Subdural mesafeye jelatin sünger serilerek dura kapatma tekniğinin meningo-serebral yapışıklığı önlemedeki etkisi
Harput, M.V., Subdural mesafeye jelatin sünger serilerek dura kapatma tekniğinin meningo-serebral yapışıklığı önlemedeki etkisi. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2013. Nöroşirurji pratiğini güçleştiren en önemli problemlerden biri reoperasyonlarda rastlanan, dura materin, altındaki kortikal doku ve vasküler yapılara fibröz bağ dokusu elemanları ile yapışıklığı olarak bilinen meningo-serebral yapışıklıklardır. Bu yapışıklığın şiddeti bir önceki ameliyatta cerrahi sahanın nasıl bırakıldığı ve duranın nasıl kapatıldığı ile yakından ilintilidir. Bu çalışmada dura kapatılması esnasında subdural mesafeye jelatin sünger serilmesinin meningo-serebral yapışıklığı önlemedeki etkinliği değerlendirildi. Eylül 2005 ? Mayıs 2012 tarihleri arasında kliniğimizde aynı cerrah (U.T.) tarafından, duranın açıldığı 902 kranyotomi ameliyatı gerçekleştirildi. Şubat 2009 tarihinden itibaren duranın kapatılması öncesinde, subdural mesafeye, dural iyileşme sırasında dura ile pia-araknoid zarlar arasında tampon görevi görecek ince katman jelatin sünger serilmeye başlandı. Bu tarihten sonra yapılan reoperasyonlarda, prospektif olarak, dural yapışıklık şiddeti tarafımızdan tavsiye edilen kriterlere göre derecelendirildi. Jelatin süngerin etkinliğini değerlendirmek için önceki ameliyatları Şubat 2009'dan önce yapılan Grup K (Kontrol) ve sonra yapılan Grup J (Jelatin) olgularında meningo-serebral yapışıklık dereceleri istatistiki olarak kıyaslandı. Jelatin sünger kullanılan olguların hiç birinde alerjik ya da iltihabi reaksiyon görülmedi. Grup J'deki tüm olgularda (n=15) dura ile pia-araknoid membran arasında yeni oluşmuş, serebral dokudan kolayca ayrılan ve duraya yapışıklık göstermeyen bir neo-membran bulundu. Buna karşın Grup K (n=14) olgularında değişen oranlarda ileri düzeyde meningo-serebral yapışıklık görüldü. Grup K'nın meningo-serebral yapışıklık skorları Grup J'nin skorlarına kıyasla anlamlı oranda daha yüksek bulundu (p<0.001). Çalışmada elde edilen tüm veriler gösterdi ki duranın açıldığı nöroşirurji ameliyatlarında duranın kapatılması sırasında subdural mesafeye ince katman jelatin sünger serilmesi reoperasyon olgularında karşılaşılan meningo-serebral yapışıklığı önlemektedir.
Yeni tanı almış glioblastomlu hastalarda cerrahi rezeksiyon miktarının sağkalım üzerine etkisi
Giriş: Glioblastom, santral sinir sisteminde en sık görülen glial tümörüdür. Sağkalım süresi en kısa olan tümörlerden biridir. Bu çalışmanın amacı, Glioblastom nedeni ileopere edilmiş olan hastalara uygulanan radikal cerrahi rezeksiyonun hastaların sağkalım sürelerine etkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında Glioblastom nedeni ile cerrahi rezeksiyon uygulanan ve daha önce bu nedenle ameliyat geçirmemiş 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların yaş, cinsiyet, başlangıç şikayeti ve şikayet süresi, tümör lokalizasyonu, ameliyat tarihi, postoperatif takip, rekürrens ve sağkalım süreleri (operasyondan son kontrole dek geçen süre),preoperatif ve postoperatif 0. ve 2. aylarda Karnofsky Performans Skorları (KPS), postoperatif uygulanan kemoterapi (KT) ve radyoterapi (RT) süreleri ile kaybedilmiş olanhastaların exitus nedenleri kaydedildi. Hastaların ortalama sağkalım süreleri belirlendi. Manyetik Rezonans (MR) görüntülerine dayalı olarak ?Osirix Dicom Viewer? kullanılarak ameliyat öncesi ve sonrası hacim analizleri yapılarak, cerrahi rezeksiyonun miktarı hesaplandı. Cerrahi rezeksiyonun miktarına göre hastalar 3 gruba ayrıldı (%98 den fazla; %90-98 arası; %90 dan az). Gruplarda postoperatif ortalama sağkalım sürelerive yıllara göre sağkalım oranları belirlendi. Cerrahi rezeksiyon miktarı, yaş (?65 veya altı), cinsiyet ve preoperatif KPS (?70 ya da <70) değerlerinin postoperatif sağkalım sürelerine etkisi araştırıldı. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: Tüm hastalar için ortalama sağkalım süresi 22.8 ay (95% CI 18.9 ? 26.6 ay) olarak değerlendirildi. Altmış beş yaş üstü hastalar ve altı hastalar karşılaştırıldığında sağkalım süreleri açısından, Kaplan-Meier eğrilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p= 0.276). Ortalama sağkalım süreleri açısından, KPS değerleri 70 ve üzerinde olan hastalarla, 70'in altında olan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.202). %98 ve üzeri cerrahi rezeksiyon yapılan hastaların ortalama sağkalım süreleri, %90-98 ve %90'dan az rezeksiyon yapılan gruplardan istatistiksel anlamlı olarak daha uzundu (p: 0.045).Sonuç: Glioblastomlu hastalarda, radikal cerrahi rezeksiyonun sağkalım süresini uzattığı ve hayat kalitesini arttırdırdığı saptanmıştır.