Yeditepe University
Anabilim Dalı

İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Yeditepe University

3.126

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik myeloid lösemi hastalarının güncel kılavuzlar eşliğinde retrospektif değerlendirilmesi

Kronik Myeloid Lösemi tedavisinde imatinib ve diğer tirozin kinaz inhibitörleri ile başarı belirgin oranda artmıştır. Kronik Myeloid Lösemi hastalarının uzun dönem takibinde; tedavi öncesinde değerlendirilen prognostik faktörler, tedavilerin advers olay yönetimi, tedavilere yanıt değerlendirmeleri ve ilaca direnç mekanizmalarının yakından izlemi klinik pratikte önem kazanmıştır. Biz de bu çalışmamızda, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği'nde Ocak 2005-Ocak 2023 arasında tanı alan ve klinik izlemde olan 18 yaş ve üzeri 113 Kronik Myeloid Lösemi hastasının güncel kılavuzlar eşliğinde geriye dönük değerlendirilmesini amaçladık. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar, genetik ve görüntüleme verileri, prognostik risk skorları, uygulanan tedavileri, tedaviye yanıt değerlendirmeleri, advers olaylar ve komplikasyonları hastane kayıtlarındaki bilgileri doğrultusunda elde edildi. Çalışmamızdaki 113 hastanın 68'i (%60,2) erkek, 45'i (%39,8) kadındı. Hastaların medyan tanı yaşı 57,00 (21,00-88,00) yıl olarak bulundu. Dünya Sağlık Örgütü 2016 kriterlerine göre hastaların 106'sına (%93,8) kronik fazda, 5'ine (%4,4) akselere fazda ve 2'sine (%1,8) blastik fazda tanı koyuldu. Hastaların 95'inde (%84,1) en az bir komorbidite, medyan 3 komorbidite (min-max: 0-11) olduğu görüldü. Komorbidite sayısının 3'ten fazla olmasının sağkalım üzerinde bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir (p:0,03). Tüm hastalarda ilk sıra tedavi olarak imatinib başlandığı, ilk sıra tedavi başlanan 113 hastadan 47'sinde (%41,6) ilk sıra tedaviden ikinci sıra tedaviye geçildiği görüldü. İkinci sıra tedavi başlanan 47 hastanın 28'inde (%59,6) medyan 12,5 ay (2-120 ay) içinde üçüncü sıra tedavi ihtiyacı geliştiği görüldü. İmatinib ile 3. ayda erken moleküler yanıt elde edilen ile elde edilmeyen hastalar arasında yaşam süreleri açısından istatiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p:0,007). Hastaların tanı koyulduktan itibaren medyan takip süresi 83 (2-213) ay bulundu. 24 hastanın (%21,2) herhangi bir nedenle hayatını kaybettiği görüldü. Tüm hastaların ortalama yaşam süresi 168,69 ay (Standart deviasyon 7.60) (153,789-183,597; %95 Güven aralığı) olarak hesaplandı. Takip süresince median sağkalım süresine ulaşılamadı. Tanı anındaki yaş artışı, yüksek "European Treatment and Outcome Study" riski, yüksek "European Treatment and Outcome Study Long Term Survival" riski, tanı anı bazofil sayısının artışı, komorbidite sayısının >3 olması, imatinib ile majör moleküler yanıt olmaması ve durumunun belirsiz olması, 2. kuşak tirozin kinaz inhibitörüne geçmek ile mortalite olasılığının arttığı saptanmıştır (sırasıyla p:0,000; p:0,055; p:0,009; p:0,008; p:0,003; p:0,004; p:0,001; p:0,046). Tanı yaşındaki artış ve imatinib ile majör moleküler yanıt sağlanamaması, multivariate istatistiksel analiz sonucunda mortaliteyi tahmin edici bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır (sırasıyla p:0,022; p:0,031). İmatinib ile majör moleküler yanıt sağlanması, sağlanmamasına göre mortaliteden koruyucu bir faktör olarak bulunmuştur (p:0,028). Anahtar kelimeler: Kronik Myeloid Lösemi, tirozin kinaz inhibitörleri, sağkalım, mortalite, advers olay

Ahmet Balcı
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pandemi yoğun bakımdan dahili yoğun bakıma devir alınan post-COVİD hastalarda sofa skoru sağ kalım öngörüsünün değerlendirilmesi

Yoğun Bakım Üniteleri, dünya çapında sağlık alanının en stresli, yönetimi zor, maliyetli ve yaşam beklentilerinin ve aynı zamanda mortalite ve morbiditenin yüksek olduğu üniteleridir. Bu nedenle hastaların mortalitesi, yoğun bakımda kalış süresi, uygulanacak tedaviler, stres faktörlerinin yönetimi ve bu faktörlerin en az seviyeye indirilmesi gibi durumları göz ününe alarak skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru (SOFA)'da bu skorlama sistemlerinden birisidir. Çalışmamıza COVID-19 pandemisi süresince Pandemi Yoğun Bakım kliniklerinde yatarak tedavi gören, En az iki negatif COVID-PCR testi ile COVID enfeksiyonunun sonlandığı gösterilmiş. Bunun yanında yoğun bakım ihtiyacı devam eden ve bu nedenle tedavilerinin devamı açısından Dahili Yoğun Bakım kliniğine devredilen postCOVID hastaları çalışma grubu olarak dahil edildi. COVID dışı nedenlerle Dahili Yoğun Bakım yatışı olan hastalardan rastgele yöntemle seçilen hastalardan kontrol grubu oluşturuldu. Hastaların Dahili Yoğun Bakım kliniğine devredildiğindeki ilk gün SOFA skoru kayıt edilerek mortalite öngörüsünün değerlendirilmesi amaçlandı. Her bir grup için hesaplanan SOFA skorları ile hasta sağ kalım ilişkisi değerlendirilerek ve gruplar birbiriyle karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan hastaların gruplara göre yaş ve cinsiyet dağılımlarının benzer olduğu, çalışma grubunda mortalite oranının %67 kontrol grubunda ise %60 olduğu, Her iki grupta da SOFA skoru ortalamalarının ölen hastalarda sağ kalan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulundu. Ayrıca Hem SOFA skorunun hem de beklenen mortalite oranı değerinin mortaliteyi göstermede güçlü bir parametre olduğu bulundu. Sonuç olarak; SOFA Skorunun organ yetmezliklerinin yanında mortaliteyi göstermede güçlü bir parametre olduğu bulunurken, her iki grupta da SOFA skorunun mortaliteyi tahmin etme gücünün benzer oluşu Pandemi Yoğun Bakım Üniteleri ve Dahili Yoğun Bakım Üniteleri için mortaliteyi tahmin etmede bir üstünlük oluşturmadığını göstermektedir.

SOFA skorlama sistemi
Ali Evren
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit B hastalarında eş zamanlı görülen alkol dışı yağlı karaciğer hastalığının epidemiyolojisi ve uzun dönem sonuçlar üzerine etkisi

Hepatit B virüsü enfeksiyonu ve alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, kronik karaciğer hastalığına yol açabilen temel iki etmendir ve bu hastalıklar karaciğer sirozu, hepatosellüler karsinom gibi ciddi komplikasyonlara neden olabilmektedir. Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu olan hasta sayısının her geçen gün arttığı ve her iki hastalığın uzun vadeli prognozunun olumsuz olduğu gözlemlenmektedir. Günümüzde ise, bu iki hastalığın birlikteliği giderek yaygınlaşmaktadır. Bu sebeple kronik hepatit B ile alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı arasındaki potansiyel ilişki, önemli bir araştırma alanı haline gelmektedir. 2017-2023 yılları arasında Trakya Üniversitesine başvuran kronik hepatit B nedeniyle takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan hastalar çalışmaya alındı. 470 hasta retrospektif olarak incelendi. Eşlik eden diğer karaciğer hastalıklarının bulunması ya da klinik, laboratuvar verileri eksik olması nedeniyle 141 hasta çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 329 hasta öncelikle 3 gruba ayrıldı. 1. grup sadece kronik hepatit B olan 192 hasta, 2. grup kronik hepatit B ile birlikte alkol dışı yağlı karaciğer (radyolojik veya histolojik olarak tanı almış) olan 98 hasta ve 3. grup kronik hepatit B ile birlikte alkol dışı steatohepatit olan 39 hasta olacak şekilde belirlendi. Kronik hepatit B hastalarında alkol dışı yağlı karaciğer hastalığının, genel popülasyona benzer ancak tahmin edilenden daha yüksek bir prevalansa sahip olduğu görüldü. Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığının eşlik ettiği kronik hepatit B hastaları, yalnızca kronik hepatit B olan gruba göre daha yaşlıydı. Erkek cinsiyet ve metabolik faktörler, kronik hepatit B hastalarında alkol dışı yağlı karaciğer gelişme riskini daha yüksek gösterirken, alkol dışı steatohepatit olan hastalarda ise kadın cinsiyet anlamlı olarak yüksek bulundu. Çalışmamızda alkol dışı steatohepatitin kronik hepatit B hastalarında karaciğer fibrozisini şiddetlendirebileceği görüldü. Ayrıca kronik hepatit B hastalarında orta-ileri dereceli hastalık aktivitesi, ileri fibrozis varlığı ve siroz gelişimi ile alkol dışı steatohepatit varlığı ve metabolik faktörler arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Bu veriler dikkate alındığında kronik hepatit B hastalarında, daha iyi prognozlar elde etmek için yaşam tarzı yönetimi ve hastalık taraması yoluyla eşlik eden alkol dışı yağlı karaciğer hastalığını ele almak büyük önem taşımaktadır.

Anıl Keskin
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

NUCB2'nin medüller tiroid kanserinde ekspresyonu ve klinokopatolojik bulgularla ilişkisi

Nükleobindin-2 ve aktif metabolik ürünü olan nefsatin-1; zengin moleküler yapısıyla enerji homeostazı, insülin salınımı, adiposit farklılaşması, miyokard işleyişi ve tümör davranışı gibi pek çok fonksiyonda rol oynar. Son yıllarda özellikle meme, kolon, prostat, endometrium, tiroid, mesane kanserleri veya glioblastomada yapılan çalışmalarla nefsatin-1 ekspresyonunun artması kanser progresyonunu arttırdığı; adrenokortikal karsinom ve overin epitelyal karsinomunda ise azalttığı görülmüştür. Literatürde medüller tiroid kanseri ve Nükleobindin-2 proteini ilişkisine dair çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda 2002-2023 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji bölümü'nde tanı konulan 25 hastanın verileri incelendi. Patoloji preparatları Nükleobindin-2 ile immünohistokimyasal olarak boyandı. Güncel kılavuzların önerdiği medüller tiroid karsinomu derecelendirme sistemine göre veriler tekrar sınıflandırıldı. Çalışmamızda 25 hastanın hepsinin preparatları Nükleobindin-2 antijeni ile boyanarak sonuçlar iki ayrı grupta hem yüzde hem de boyanma gücüne göre incelendi. Hastaların klinik-genetik-patolojik verileriyle Nükleobindin-2 arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı. Pek çok çalışmanın aksine tümörün kötü prognostik kriterleriyle Nükleobindin-2 protein ekspresyonunun korele olmadığı saptandı. Hastalarımızın büyük bir kısmının erken dönem lezyon saptanması, başarılı operasyon oranları, yakın takipte olmaları sebebiyle progresyonsuz ve genel sağkalım analizleri net olarak hesaplanamadı. Kötü prognostik fatörlerle WHO 22 sınıflaması, TNM evrelemesi, kalsitonin ve karsinoemriyonik antijen ikiye katlanma zamanları, tümör boyutu arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Hastaların yakın takibi, ayrıntılı görüntüleme, biyokimyasal parametrelerin düzenli incelenmesi sağlansa bile kanserin klinik seyri tahmin edilemeyebilir. Elimizdeki tanısal yöntemler hala hastalık seyrini netleştirmek için yeterli değildir. Nükleobindin-2 de dahil olmak üzere hastalık seyrini anlamak ve prognostik faktör olarak kullanılabilecek daha bir çok yönteme ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Medüller tiroid kanseri, Nükleobindin-2, WHO 22 sınıflaması

Seray Gül
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tıbbi Onkoloji Kliniğinde berrak hücreli olmayan böbrek hücreli kanser tanısıyla takip edilen hastaların, demografik, klinik ve patolojik özelliklerinin incelenmesi

Böbrek Hücreli Karsinom (BHK) önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Ürogenital kanserler içerisinde görülme sıklığı olarak mesane ve prostat kanserlerinden sonra 3. sırada yer almaktadır. En yüksek sıklık ise 60-70 yaş arasında görülür. Görüntüleme yöntemlerindeki gelişmelerle birlikte son yıllarda böbrek kanseri insidansında artış olduğu görülmektedir. Yeni gelişen tedaviler ve tümörün daha erken evrede saptanmasıyla birlikte sağ kalım süresi artmaktadır ve günümüzde ortalama sağ kalım süresi 2 yıldan fazladır. Bu çalışmanın amacı, son 15 yıl içerisinde Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda berrak hücreli dışı böbrek hücreli kanser (BHK) tanısı ile takip ve tedavi edilen hastaların demografik özelliklerini, hastalığın prognozunu, tedavi yöntemlerini ve bu tedavilerin sağ kalıma ne kadar etki ettiğini belirlemektir. Çalışmamızın hedefi, merkezimizdeki bu farklı özelliklere sahip BHK hasta grubunun özelliklerini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek, elde edilen veriler doğrultusunda bu hastaların klinik seyrine ve tedavi sonuçlarına ışık tutmaktır. Bu sayede, BHK'li hastaların yönetiminde daha etkili stratejiler geliştirilmesi ve hasta bakımının iyileştirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2010 ile 2023 yılları arasında berrak hücreli dışı BHK tanısı almış 141 hasta dahil edildi. Hastaların verilerine patoloji raporlarından ve hasta dosya kayıtlarından ulaşıldı. Sağ kalım hesapları Kaplan-Meier yöntemi ile yapıldı. Sonuç olarak, papiller ve kromofob BHK'lar karşılaştırıldığında papiller tip histopatolojinin daha kısa GS ile ilişkili olduğu saptandı. İstatistiksel anlamda anlamlı fark çıkmaması ise çalışmadaki hasta sayısına bağlandı. Yüksek IMDC ve MSKCC skorunun, 62 histolojik değerlendirmede kapsül invazyonu ve nekroz varlığının daha kısa sağ kalım ile ilişkili olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: Berrak hücreli dışı böbrek hücreli kanser, Papiller böbrek hücreli kanser, Kromofob böbrek hücreli kanser, Nefrektomi, Prognoz, Genel Sağ kalım

Hüseyin İflazoğlu
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Neoadjuvan kemoterapi alan mesane kanseri hastalarında prognostik nutrisyonel indeks ve inflamatuar markerların yanıt ile ilişkisi

Mesane kanseri dünya çapında yüksek oranda mortaliteye yol açan üriner sistemin en sık görülen malignitelerindendir. Bu çalışmada ulaşılabilir, tekrarlanabilir, hesaplanması oldukça kolay ve ucuz olan PNI skoru ve diğer inflamatuar markerların mesane kanseri prognozundaki öneminin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 01.01.2012 ile 01.06.2023 yılları arasında Trakya Üniversitesi Medikal Onkoloji kliniğinde neoadjuvan tedavi uygulanan kas invaziv mesane kanseri ile takip edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm medikal kayıtlarına ulaşılan hastalar değerlendirilmeye alındı. Serum lenfosit değerlerinde artışa ve albümin değerinde düşüşe neden olabilecek enfeksiyon, hematolojik hastalık, romatolojik hastalık hipotiroidi, hepatit, siroz, malnutrisyon gibi ek hastalıkları olan olgular çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastaların tanı anındaki lenfosit ve albumin değerleri tespit edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, operasyon tarihi, metastaz durumu, patolojik bulgular, aldığı tedavi, tedaviye yanıt, nüks/progresyon tarihi kaydedildi. Tüm verilerine ulaşılan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Prognostik nutrisyonel indeksin (PNI), neoadjuvan tedavi alan hastalarda radyolojik ve patolojik tam yanıt ile sağkalıma etkisinin ve prognostik faktör olarak kullanılıp kullanılmayacağının değerlendirilmesi planlandı. Prognostik Nutrisyonel İndeks için neoadjuvan kemoterapi sonrası evre değişikliği olup olmamasına göre ayırt ediciliğinin belirlenmesi amacıyla ROC (Receiver Operating Characteristics) analizi kullanıldı. Youden indeksi kullanılarak hesaplanan 54,55 kestirim değeri kullanılarak alternatif bir kategorizasyon oluşturulmuştur. Bu kategorizasyona göre ≤54,55 PNİ değeri altına düşük PNİ grup, üzerine ise yüksek PNİ grup olarak isimlendirilerek neoadjuvan kemoterapi sonrası radyolojik ve patolojik yanıt karşılaştırması yapıldı. Çalışmamızda mesane kanseri tanısı ile takip edilen 30 hasta incelendi. Bu hastaların 24'ü (%80,0) erkekti. Hastaların ortalama tanı yaşı 66,97±8,38 olup yaş ortalaması erkeklerde 65,88±7,08 kadınlarda ise 71,33±12,19 olarak hesaplanmıştır. Hastaların büyük kısmının sigara maruziyeti olup 23'ünün (%76,7) sigara öyküsü vardı. Tanı anında hastaların 12'si (%40,0) evre 2, 12'si (%40,0) evre 3A, 6'sı (%20,0) evre 3B olarak değerlendirildi. Hastaların 21'i (%70,0) neoadjuvan kemoterapi (NAK) sonrası radikal sistektomi (RS), 9'u (%30,0) NAK sonrası RS kabul etmeyip kemoradyoterapi (KRT) tedavisi almıştır. Hastaların medyan progresyonsuz sağkalım süresi 25,40 (%95GA 6,19-44,61) ay, medyan genel sağkalım süresi 61,87 (%95GA 37,83-85,91) ay olarak bulundu. Sağkalımı PNI skoruna göre tahmin edebilmek için ROC analizi uygulandı ve Youden indeksi kullanılarak belirlenen kesim değerine (≤54,55 PNİ değeri altına düşük PNİ grup üzerine ise yüksek PNİ grup) göre PNI değeri ile PSK ve GSK arasında olumlu yönde sayısal farklılık olduğu ancak istatiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (sırasıyla p=0,061 ve p=0,145). PNI ucuz, kolay hesaplanan, tekrarlanabilen, noninvaziv bir biyobelirteç olup hastaların inflamatuar ve nutrisyonel durumunun değerlendirilmesi amaçlı oluşturulmuştur. Çalışmamızın kısıtlamaları göz önünde bulundurulduğunda tarafımızca daha geniş çaplı çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmekte olsa da sonuçlarımız tedavi öncesi bakılan PNI düzeylerinin, kas invaziv mesane kanseri hastalarında prognostik açıdan yol gösterici olarak kullanılabiliceğinin ipuçlarını vermektedir.

Gizem Elçin
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün trombositopeni tanılı hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Bu çalışmada 2012-2022 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından birincil immün trombositopeni tanısı konulan erişkin hastaların temel bilgilerini değerlendirmeyi amaçladık. Hastaların yaş, cinsiyet, başvurularında kanama olup olmaması, kullanmakta oldukları yandaş tedavileri ve kronik hastalıkları, başvuru anındaki kan sayımları, kullanılan birinci basamak tedavi, tedaviye yanıtları, ikinci basamak tedavide kullanılan ilaçlar, splenektomi yapılıp yapılmadığı gibi tedavi ilişkili parametreler ele alındı. Çalışmamızdaki 278 hastanın ağırlıklı olarak kadın olduğu, 30-60 yaş arasında daha sıklıkla gözlendiği, yıllar içerisinde benzer insidans gözlendiği ancak 2020-2021 yıllarında önceki yıllara göre bir miktar daha fazla yeni tanı vaka olduğu gözlendi. Kanama ele alındığında trombosit sayısı düşük olup tedavi ihtiyacı olanların daha sıklıkla kanama yaşadığı ancak bu kanamaların hayatı tehdit edici kanama olmadığı gözlendi. Sıklıkla 10 x 109/L altında kanamaların daha sıklıkla geliştiği gözlendi. Tedavide tüm dünyada uygulandığı gibi birinci basamakta kortikosteroidlerin ve özellikle metilprednizolonun kullanıldığı gözlendi. İkinci ve sonraki basamaklardaki tedavilere yönelik splenektominin tüm hastalarda %10,1 sıklıkta gerektiği, ağırlıklı olarak trombopoietin reseptör aganistlerinin daha sıklıkla kullanıldığı ve yeterli yanıtların alındığı gözlendi. Kurtarma ve acil durum tedavilerinde %45 hastada en az bir kez intravenöz immünglobulin tedavisinin gerektiği gözlendi. Trombopoietin tedavisinin kesilebildiği vaka sayısının %8,3 olduğu ve 2021-2022 yıllarında bu vakaların kesilme işlemlerinin gerçekleştiği gözlendi. Eşlik eden ilaçlar ve tedaviler ele alındığında hipertansiyon %20,5, diyabet ise %6,5 sıklıkta görülmekle birlikte gerek hastalık gerekse de tedavi komplikasyonu olarak görülebilecek tromboz ile ilgili olarak; arteriyel trombozların %2,9, venöz trombozların da %2,9 sıklıkta geliştiği gözlendi. Venöz ve arteriyel tromboembolik olaylarda ek risk faktörlerinin daha ön planda olduğu gözlenmiştir. Bu perspektifte tüm hastalarda koroner arter hastalığı risk skorlaması ve venöz tromboemboli risk faktörlerinin bireysel olarak ve tekrarlayan vizitlerde gözden geçirilmesinin önemli olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: İmmün trombositopeni, epidemiyoloji, splenektomi, trombopoietin reseptör agonistleri

Erge Karadağ
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kras wild tip metastatik kolorektal kanser hastalarında pı3kca mutasyonunun klinikopatolojik özellikler,sağkalım süreleri ve tedavi yanıtları ile ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Kolorektal kanser, Dünya çapında önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Kolorektal kanser, Dünya çapında kanser morbidite ve mortalitesi açısından üçüncü sırada yer almaktadır. Son yıllarda birçok ilerleme kaydedilmesine rağmen, ilaç direncinin hızla gelişmesi ve kanserin nüks etmesi nedeniyle geleneksel tedavi stratejileri tüm kanser hücrelerini etkin bir şekilde hedefleyememektedir. Tümör heterojenliği, özellikle genetik ve epigenetik mekanizmalara bağlı olarak, KRK'de ilaç direncinin temel mekanizmalarından biridir(5). Dolayısıyla, KRK'e yönelik alternatif tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi için KRK'in moleküler biyolojisinin anlaşılması önem arz etmektedir.Çalışmamızda, 01.04.2017-31.08.2023 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji polikliniğinde kolorektal kanser tanısı almış ve/veya dış merkezde kolorektal kanser tanısı alıp takibi Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan, Next-Generation Sequencing (NGS) tekniği ile KRAS wild tip olarak saptanan ve klinik olarak Evre 4 değerlendirilen hastalar çalışmaya alındı. 261 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bilinen aktif ikinci bir maligniteye sahip olan,6 kürden daha az sistemik kemoterapi tedavisi alan, radyolojik görüntüleme yöntemleri ile yanıt değerlendirmesiyapılamayan, malignite ile ilişkisiz ölüm gerçekleşen ve tarama sırasında klinik ve/veya laboratuvar verileri eksik olduğu saptanan 146 hasta çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik özellikleri, başvuru semptomları, tümör yerleşim bölgesi, tümör derecesi ve evresi, histopatolojik özellikleri,tümör belirteçleri,uygulanan tedavi yöntemleri,klinik yanıt değerlendirmeleri ve sağkalım süreleri gibi bulgular retrospektif olarak incelenip kaydedildi.96Çalışmaya dahil edilen PI3KCA wild tip ve PI3KCA mutant tip hastalararasında .ECOG skoru açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı.PI3KCA wild tip ve mutant tip hastalar arasında ;genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım süreleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı.Tanı anında kemik metastazı olan PI3KCA wild tip hastaların;metastazı olmayan gruba kıyasla daha uzun genel sağkalım süresine sahip olduğu saptandı.Tanı anında akciğer metastazı olan PI3KCA wild tip hastaların;metastazı olmayan gruba kıyasla daha uzun genel sağkalım süresine sahip olduğu saptandı.PI3KCA wild grupta klasik adenokarsinom tip hastaların müsinöz tip hastalara kıyasla progresyonsuz sağkalım süreleri istatistiksel olarak anlamlı daha iyi olarak saptandı.PI3KCA wild tip hastalardan MSI stabil olan grup ile MSIunstabil olan grup arasında progresyonsuz sağkalım süreleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı.Genel sağkalım süresini etkileyen faktörlerin multivariate cox analizinde lenfovasküler invazyon ve tanı anında akciğer metastazı genel sağkalım için risk faktörü olarak saptandı.Progresyonsuz ssağkalım süresini etkileyen faktörlerin multivariate cox analizinde lenfovasküler invazyon,tanı anı karaciğer metastazı ve tanı anında akciğer metastazı progresyonsuz sağkalım için risk faktörü olarak saptandı. Sonuç olarak çalışmamızın retrospektif bir tasarıma sahip olması ve nispeten düşük hasta sayısı nedeniyleelde edilen bulguların güncel klinik uygulamaları etkileyebilecek kesin sonuçlar ortaya koyması için daha büyük hasta gruplarını kapsayan randomize çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser,NGS, KRAS, BRAF, PIK3CA

Batuhan İnal
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pandemi yoğun bakımdan dahili yoğun bakıma devir alınan post-COVİD hastalarda; apache II skoru sağ kalım öngörüsünün değerlendirilmesi

COVID-19'un ilk ortaya çıkışından bu yana geçen süre içinde, hastalığa dair bilgi ve deneyim seviyelerinde önemli bir artış yaşanmıştır.Ancak, halihazırda COVID-19, dünya genelinde morbidite ve mortalite açısından etkisini sürdürmektedir. Dolayısıyla, COVID-19 ile mücadelede devam eden küresel çabalar, hastalığın etkilerini azaltma ve kontrol altına alma adına büyük bir öneme sahiptir.Yoğun bakım hastalarının klinik durumu anlık olarak değişebilir.Bu hasta grubunda üst düzey tedavi ve bakım uygulamalarıyla devam eden yaşam,prognostik mortalite ve organ yetmezlikleri ile ilgili morbidite hesaplamaları son derece kritiktir.Bu sebeple yoğun bakım ünitelerinde skorlama sistemlerinin kullanımı önemlidirBiz bu çalışmamızda pandemi döneminde COVID 19 PCR testi pozitif saptanıp yoğun bakım ihtiyacı olması nedeniyle Pandemi Yoğun Bakım'da takip edilen ve takip sürecinde COVID PCR testi negatif saptanması nedeniyle Dahili Yoğun Bakım'da takibe devam edilen hastalarda APACHE II skorlamasının mortaliteyi öngörücü özelliğinin değerlendirilmesini ve COVID dışı nedenlerle Dahili Yoğun Bakım'da yatışı olan hastalardan rastgele yöntemle oluşturulan kontrol grubu hastaların, yatış ilk gün APACHE II skoru ile mortalite öngörüsünün karşılaştırılmasını amaçladık.Çalışmamızda yaptığımız analizlerde hem APACHE II skorlamasının hem de BMO'nun mortaliteyi göstermede güçlü bir parametre olabileceği izlenmişken yapılan karşılaştırmalı analizde APACHE-II skoru ile BMO parametresi arasında göre mortaliteyi öngörme gücü bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Anahtar Sözcükler : COVID-19, APACHE II,Yoğun Bakım

Elif Baksın İnal
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemitiroidektomi yapılıp multifokal papiller tiroid karsinomu saptanan hastalarda tamamlayıcı tiroidektomi sonuçları

Papiller tiroid kanseri (PTK) tanısı konulan hastalarda primer tedavi yöntemi cerrahi olup cerrahi seçeneklerinde farklılıklar mevcuttur. Multifokalite varlığında PTK hastalarına tamamlayıcı tiroidektomi öneren otörler mevcut olup mutlak bir endikasyon olarak bildirilmemiş ve hekim kararına bırakılmıştır. Tamamlayıcı tiroidektomi tartışmalı bir durumda olduğu için bizbu çalışmamızda tamamlayıcı tiroidektomi uygulanan olguları histopatolojik, klinik ve laboratuvar açısından değerlendirerek postoperatif dönemdeki durumlarına etkisini incelemeyi amaçladık. Bu amaçla 2005 ve 2023 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tanı ve takibi yapılan hemitiroidektomi yapılarak multifokal PTK tanısı alan 146 hasta araştırıldı. Çalışmamıza katılan hastaların %78,8 kadın cinsiyette ve hastaların ortalama yaşı 48,30±12,39 yıl olarak saptandı. İlk operasyonda alınan tiroid dokusunun %44,5'inde lenfosittik tiroidit, %17,2'sinde kapsül invazyonu saptanırken %97,9'unda lenfovasküler invazyon, %98,6'sında perinöral invazyon görülmedi. %96,7'sinde lenf nodu metastazı bulunmazken %58,9'unun tümör boyutu < 1 cm olup %34,2'sinin multifokal olduğu saptandı. Tümör varyantı incelendiğinde %45,9'unda foliküler, %31,5'inde klasik varyant görüldü. 146 hemitiroidektomi uygulanan hastanın patoloji sonuçlarına göre 113'üne (%77,4) tamamlayıcı tiroidektomi operasyonu yapılmıştı. Tamamlayıcı tiroidektomi yapılan grupta hashimato tiroiditi sıklığı, anti-TPO pozitifliği sıklığı, tümör boyutunun 1 cm'den büyük olma oranı, tümörün multifokal olma oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Tamamlayıcı tiroidektomi yapılanlarda ikinci patoloji sonucu % %37,2'sinde malignite saptandı. İkinci patoloji sonucuna göre malignite tanısı saptanan hastaların patoloji sonuçlarındaki tümör varyantlarının dağılımı incelendiğinde %54,8'inde foliküler, %28,6'sı klasik ve %9,5'i mikst, %4,8'i onkositik ve 52,4'ü de okkült olarak belirlendi. İki patoloji sonucu varyantlar arası ilişki Cohen'in kappa testi ile değerlendirdiğimizde Kappa değeri:0,243 olarak saptanmış olup düşük anlaşma olarak değerlendirildi. Papiller tiroid kanserinde total tiroidektomi dışında yapılan ameliyatlara tamamlayıcı tiroidektomi işleminin uygulanmasıyla karşı lobda veya kalan rezidü tiroid dokusunda gözden kaçan malignitelerinin önüne geçileceği için tamamlayıcı tiroidektominin faydalı olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Papiller tiroid kanseri, tamamlayıcı tiroidektomi, multifokalite.

Ahmet Turan Çiçek
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tıbbi Onkoloji Kliniğinde sarkom tanısıyla takip edilen hastaların demografik, klinik ve patolojik özelliklerinin incelenmesi

Sarkomlar tüm yetişkin malignitelerinin %1'inden azını oluşturan mezenkimal kökenli heterojen tümörlerdir. Tüm vakaların yaklaşık %80'i yumuşak dokudan geri kalanı ise kemikten kaynaklanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre 100'den fazla farklı histolojik alt tip bulunmaktadır. Bu tümörlerin çeşitliliği ve nadir görülmeleri, tanı zorluklarına yol açmakta ve sınırlı tedavi seçenekleriyle sonuçlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, 2002 - 2022 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda yumuşak doku ve kemik sarkomu tanısı ile takip ve tedavi edilen hastaların klinik, demografik, patolojik özelliklerini ve tedavi seçeneklerini incelemek ve bu bulguları literatürdeki verilerle karşılaştırmaktır. Nadir görülmeleri ve heterojen yapıları nedeniyle bu malignitelere ilişkin sınırlı sayıda klinik araştırma bulunmaktadır ve amacımız, kapsamlı bir incelemeleyle literatüre katkı sağlamaktır. Çalışmamızda Ocak 2002 ile Ocak 2022 tarihleri arasında kliniğimize başvurmuş sarkom tanısı ile takip ve tedavi edilen vakalar retrospektif olarak değerlendirildi. Verileri tam olan 212 hasta dosyası incelendi. Veriler tıbbi onkoloji arşiv kayıtlarından, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından elde edildi. Elde edilen veriler, literatürle uyumlu şekilde, kliniğimizde sarkom tanısı almış hastaların %80'inden fazlasının yumuşak doku sarkomu olduğunu gösterdi. Erkeklerde sarkom sıklığı kadınlara oranla 1,3 kat daha yüksek bulundu. Hem yumuşak doku hem de kemik sarkomlarında alt ekstremiteler en sık etkilenen anatomik bölge olup hastaların en yaygın başvuru nedeni ağrısız kitle olarak saptandı. Cerrahi eksizyonun hastaların büyük çoğunluğunda birincil tedavi yöntemi olarak uygulandığı gözlendi. Tanı anında, hastaların %18,87'sinin metastatik hastalığa sahip olduğu ve en sık görülen metastaz bölgesinin akciğer olduğu gözlendi. Sarkomlarda birinci basamak tedavide en sık antrasiklin bazlı rejimler tercih edilmekte olup kliniğimizde de literatür ile benzer şekilde en sık kullanılan tedavi protokolünün doksorubisin ve ifosfamid kombine rejimi olduğu görüldü.

Elanur Çelikcan Tezel
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezinde takip edilen pandemi yoğun bakımdan dahili yoğun bakıma devir alınan post-COVİD hastalarda; SAP2 skoru sağ kalım öngörüsünün değerlendirilmesi

Yoğun Bakım Üniteleri, dünya genelinde sağlık alanının en stresli, maliyetli, yönetimi zor yaşam beklentisinin düşük olduğu aynı zamanda mortalite ve morbiditenin en yüksek olduğu ünitelerdir. Bu nedenle hastaların mortalitesi, uygulanacak tedaviler, yoğun bakımda kalış süresi, stres faktörlerinin yönetimi ve bu faktörlerin en az seviyeye indirilmesi gibi durumları göz önüne alınarak skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Basitleştirilmiş Akut Fizyoloji Skoru (Simplified Acute Physiology Score)' da bu skorlama sistemlerinden birisidir. Çalışmamıza Korona Virüs 19 pandemi süresince Pandemi Yoğun Bakım kliniklerinde yatarak tedavi gören, En az iki negatif Korona Virüs Polimeraz Zincir Reaksiyonu testi ile Korona Virüs enfeksiyonunun sonlandığı gösterilmiş, bunun yanında da yoğun bakım ihtiyacı devam eden ve bu nedenle tedavilerinin devamı açısından Dahili Yoğun Bakım kliniğine devredilen post Korona Virüs hastaları çalışma grubu olarak dahil edildi. Korona Virüs dışı nedenlerle Dahili Yoğun Bakım yatışı olan hastalardan rastgele yöntemlerle seçilen hastalardan kontrol grubu oluşturuldu. Hastaların Dahili Yoğun Bakım Kliniğine devredildiğindeki ilk günki Basitleştirilmiş Akut Fizyoloji Skoru 2 skoru kayıt edilerek mortalite öngörüsünün değerlendirilmesi amaçlandı. Her bir grup için hesaplanan Basitleştirilmiş Akut Fizyoloji Skoru 2 skorları ile hasta sağkalım ilişkisi değerlendirilerek gruplar birbiri ile karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan hastaların gruplara göre yaş ve cinsiyet dağılımlarının benzer olduğu, hem Basitleştirilmiş Akut Fizyoloji Skoru 2 skorunun hem de Beklenen Mortalite Oranı değerinin mortaliteyi göstermede güçlü bir parametre olabileceği izlenmişken yapılan karşılaştırmalı analizde Beklenen Mortalite Oranı parametresi ile Basitleştirilmiş Akut Fizyoloji Skoru 2 skoru arasında mortaliteyi öngörme gücü açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Standardize Mortalite Oranının vaka grubunda daha yüksek olduğu dolayısıyla post-covid hastaların beklenenden daha fazla mortaliteye sahip olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: COVİD-19, Yoğun Bakım, SAPS 2 skoru

Onur Yıldırım
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İyi diferansiye papiller tiroid kanserinde metastaz süpresör gen mkk4 ve nme1 gen polimorfizmi ile ilişkisi

Papiller tiroid kanseri en sık görülen tiroid kanseridir. Prognozu genelde iyi olmakla beraber agresif formları da bulunmaktadır bu nedenle tedavi ve takibinde farklılıklar mevcuttur. Bu çalışmada farklı kanser türleriyle ilişkili bulunmuş nükleozid difosfat kinaz 1 ve mitojenle aktive edilen protein kinaz kinaz 4 gen polimorfizminin papiller tiroid kanseriyle olan ilişkisini belirlemek böylece prognostik belirteç olarak farklı genetik yolakların tespit edilmesi amaçlandı. Çalışmamız olgu-kontrol çalışması olarak tasarlanmış olup Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğinde takipli 234 papiller tiroid kanseri olan hasta ile 242 sağlıklı gönüllü mitojenle aktive edilen protein kinaz kinaz 4 ve nükleozid difosfat kinaz 1 gen polimorfizmi açısından değerlendirildi. Hastaların patolojik verileri ve tedavi yanıtları retrospektif olarak toparlandı. Çalışma sonucunda papiller tiroid kanseri hastalarında mitojenle aktive edilen protein kinaz kinaz 4 guanin-guanin varyantı timin-timin varyantına göre daha fazla bulundu (p:0,01). Bu polimorfizmde allel frekansları değerlendirildiğinde papiller tiroid kanseri hasta grubunda guanin allel anlamlı olarak yüksek iken kontrol grubunda timin allel frekansı hasta gruba göre yüksek bulundu (p:0,011). Yine guanin allel frekansı lenf metastazı olan grupta anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0,031). Nükleozid difosfat kinaz 1 polimorfizmi ile papiller tiroid kanseri arasında ilişki bulunamadı. Ancak timin-timin genotip grubunda lenfovasküler invazyon varlığı guanin-guanin ve guanin-timin genotip grubuna göre göre yüksek saptandı (p=0,017; p=0,049). Sonuç olarak literatüre bakıldığında, farklı hasta grupları ile yapılmış çalışmalar olmasına rağmen papiller tiroid kanseri ile yapılan bir çalışmaya rastlamadık. Çalışmamız mitojenle aktive edilen protein kinaz kinaz 4 gen polimorfizmine sahip olmanın papiller tiroid kanseri gelişim riskini artırdığını tespit eden literatürdeki ilk çalışmadır. Nükleozid difosfat kinaz 1 ve mitojenle aktive edilen protein kinaz kinaz 4 gen polimorfizminin papiller tiroid kanseriyle olan ilişkisini değerlendiren farklı etnik gruplarda ve daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Rabia Gizem Türkoğlu
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik Lupus eritematozus hastalarında kontraseptif kullanımı ve üreme danışmanlığı

Bu çalışmadaki amacımız merkezimizde sistemik lupus eritematozus tanısı ile takip edilen hastalarda aile planlaması hizmeti ve doğum kontrol yöntemi kullanma yaygınlığını, gebelikte yaşadıkları komplikasyonları, gebelik sonuçlarını değerlendirmek ve aile planlaması hizmetinin gebelik komplikasyonları ve olumsuz gebelik sonuçları üzerine etkisini ortaya koymaktır. Çalışmamıza Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı kliniğinde Avrupa Romatizma Birliği/Amerikan Romatoloji Derneği 2019 sınıflandırma kriterlerine göre sistemik lupus eritematozus tanısı almış olan 104 kadın hasta dâhil edildi. Hastaların sosyodemografik ve sosyokültürel özellikleri, klinik ve laboratuvar özellikleri, gebelikte yaşadıkları komplikasyonlar, gebelik sonuçları, aile planlaması hizmeti alıp almama durumları, doğum kontrol yöntemi kullanma durumları ve kullanılan yöntemin ne olduğu kaydedildi. Aile planlaması hizmetinin gebelik sonuçlarına ve gebelik komplikasyonlarına etkisi değerlendirildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların çoğunluğunun aile planlaması hizmeti almadığı ve etkili doğum kontrol yöntemi kullanmadığı belirlendi. Aile planlaması hizmeti alan hastaların yaş ortalamalarının daha yüksek olduğu ve aktif olarak doğum kontrol yöntemi kullanan hastalarda en sık kullanılan doğum kontrol yönteminin erkek kondomu olduğu belirlendi. Aile planlaması hizmeti alan hastalarda gebelik komplikasyonlarının ve olumsuz gebelik sonuçlarının daha az görüldüğü saptandı. Antifosfolipid antikor pozitifliğinin aile planlaması hizmeti alma oranına etkisi değerlendirildiğinde antifosfolipid antikor pozitif hastaların aile planlaması hizmeti alma oranlarının daha yüksek olduğu görüldü. 41 Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak özellikle doğurganlık çağının bir hastalığı olan sistemik lupus eritematozuslu hastalarda aile planlaması hizmeti ve doğum kontrol yöntemleri konusuna daha fazla önem verilmesi gerekmektedir.

Gamze Yıldız
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nefroloji polikliniğine başvuran hastalarda hiperpotaseminin reçeteye etkisi ve klinik önemi

Bu çalışmada Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı'nda 2018-2024 yılları arasında en az bir kez hiperpotasemi saptanan 503 hasta değerlendirilmiştir. Hastaların demografik, klinik ve biyokimyasal verileri ile reçete değişikliği durumları, potasyum bağlayıcı (PB) ve potasyum yükseltici (PY) ilaç kullanımları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 64,96 yıl olup, kadın ve erkek oranı birbirine yakın bulunmuştur. Hipertansiyon, diyabetes mellitus ve koroner arter hastalığı en sık eşlik eden komorbiditeler olarak saptanmıştır. Hiperpotasemik başvuru sırasında üre, kreatinin düzeylerinde anlamlı artış, eGFR değerlerinde ise düşüş gözlenmiş; potasyum düzeyi başvuru öncesine göre belirgin şekilde yükselmiştir. PY kullanan ve kullanmayan hastalar arasında çoğu biyokimyasal parametrede anlamlı fark bulunmazken, PY kullanmayan grupta magnezyum ve idrar pH düzeyleri daha yüksek, AST ve ürik asit düzeyleri ise daha düşük bulunmuştur. Potasyum düzeyinin artışı, üre ve kreatinin değerlerinde yükselme, eGFR, hemoglobin, pH ve bikarbonat düzeylerinde ise azalma ile ilişkili bulunmuştur. Reçete değişikliği türlerine göre potasyum ve kreatinin düzeylerinde farklılıklar saptanmıştır. Özellikle "kesilen + PB eklenen" grubunda potasyum düzeyi anlamlı olarak en yüksek bulunmuştur. Kreatinin düzeyi ise "reçete değişikliği yok + PB eklenen" grubunda en yüksek değere ulaşmıştır. Reçete değişikliği yapılan ve yapılmayan gruplarda kreatinin düzeylerinde zamanla artış eğilimi izlenmiş, ancak bu artış grup türüne göre anlamlı farklılık göstermemiştir. Kesilen ilaca yeniden başlanan ve başlanmayan hastalar arasında biyokimyasal parametreler açısından anlamlı fark saptanmamış; ancak tedaviye yeniden başlanmama kararı, yaşlı ve böbrek fonksiyonu daha bozulmuş hastalarda daha sık alınmıştır. PB ile yeniden başlanan hastalar ile PB eklenmeden yeniden başlanan hastalar arasında biyokimyasal parametreler açısından fark bulunmamıştır. Bu çalışmanın bulguları, hiperpotaseminin böbrek fonksiyon bozukluğu ve komorbiditelerle ilişkili kompleks bir tablo olduğunu, potasyum bağlayıcı tedavilerin genellikle daha ciddi hiperpotasemi ve böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda tercih edildiğini ve reçete değişikliklerinin biyokimyasal parametreler üzerindeki etkilerinin genellikle sınırlı kaldığını göstermektedir.

Nilden Pelin Kulaksız
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit hastalarında interstisyel akciğer hastalığı gelişimi ve interlökin-9 ve interlökin-22 ilişkisi

Romatoid artrit, eklemlerde kronik inflamasyon ve bunun sonucunda eklem deformitesiyle seyreden otoimmün bir hastalıktır. Romatoid artritin majör klinik prezentasyonu eklem inflamasyonu olmasına rağmen önemli morbidite ve mortalite nedeni akciğer tutulumudur. Son çalışmalarda interlökin-9 ve interlökin-22 seviyesi, romatoid artritli hastaların serum ve sinoviyal sıvılarında yüksek saptanmış ve inflamasyon gelişimiyle ilişkili bulunmuştur. İnterstisyel akciğer hastalığı olan romatoid artritli hastalarda interlökin-9 ve interlökin-22 düzeyi çalışılmamıştır. Çalışmamızın amacı interlökin-9 ve interlökin-22 seviyelerinin romatoid artritli hastalarda interstisyel akciğer hastalığı gelişiminde rolü olup olmadığı araştırmaktır. Çalışmaya Trakya Üniversitesi Romatoloji Polikliniğine başvurmuş, 2010 American College of Rheumatology/ European League Against Rheumatism sınıflandırma kriterlerine göre romatoid artrit tanısı alan hastalar ve sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Romatoid artrit hastaları interstisyel akciğer hastalığı olan ve olmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Hasta ve kontrol grubundan rutin kan alma işlemleri sırasında jelli serum ayırma tüpüne fazladan 2 cc kan alınarak santrifüj edilmiş, örnekler -80°C'de saklanmıştır. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, akciğer görüntüleme ve fonksiyon özellikleri, hastalık aktiviteleri ve almış oldukları tedaviler kaydedildi. Hastaların ve sağlıklı gönüllülerin serumlarında enzim bağlantılı immünosorbent testi ile interlökin-9 ve interlökin-22 düzeyleri ölçüldü. Elde edilen sonuçlar romatoid artrit gruplarının klinik ve akciğer özellikleri arasında ilişki olup olmadığı incelendi ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırıldı. Çalışmaya 24 romatoid artrit, 26 interstisyel akciğer hastalığı olan romatoid artrit ve 26 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 76 kişi dahil edildi. Romatoid artrit grupları arasında yaş ortalaması benzerken sağlıklı gönüllüler daha gençti. Romatoid artritli hastalarda disease activity score-28 ve akut faz reaktanları arasında fark yoktu. Hasta gruplarında interlökin-9 düzeyi karşılaştırıldığında, romatoid artrit ilişkili interstisyel akciğer hastalığı grubunda interlökin-9 düzeyi kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Romatoid artrit ve romatoid artrit ilişkili interstisyel akciğer hastalığı grupları istatiksel anlamlılık olmasa da interlökin-9 düzeyi romatoid artrit ilişkili interstisyel akciğer hastalığı grubunda daha yüksekti. Interlökin-22 düzeyi gruplar arasında farklı saptanmadı. Disease activity score-28 yüksek olan hastalarda interlökin-22 düzeyi daha yüksek saptandı. Romatoid faktör pozitif olan hastalarda interlökin-9 düzeyi daha yüksekti. Romatoid artritli hastalarda interstisyel akciğer hastalığı gelişiminde çeşitli genetik ve çevresel faktörler suçlansa da etiyopatogenezi net bilinmemektedir. Bazı çalışmalar interlökin-9 düzeyinin romatoid artritli hastalarda, hastalık patogenezinde önemli rolü olduğunu göstermiştir. Bizim çalışmamızda da interstisyel akciğer hastalığı olan romatoid artritli hastalarda interlökin-9 düzeyinin yüksek saptanması interstisyel akciğer hastalığı gelişiminde de interlökin-9'un aktif rolü olduğunu düşündürmektedir ve romatoid artritli hastalarda interstisyel akciğer hastalığı gelişimi açısından bir belirteç olabileceğini gösterebilir. Interlökin-22 hem çalışmadaki hasta sayısının az olması hem de düzeyinin hastalık aktivitesinden etkilenmiş olabilmesi nedeni ile istatiksel anlamlılığa ulaşmamış olabilir.

Haydar Mert Koç
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni nesil dizileme ile saptanan mutasyon profillerinin metastatik kolorektal kanserlerde klinikopatolojik bulgularla ilişkisi ve sağkalım üzerine etkisi

Kolorektal kanser, insidansı giderek artan ve önemli morbidite ile mortalite nedenlerinden biri olan bir hastalıktır. Dünyada en sık görülen üçüncü kanser türü olup, kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Yüksek mortalite oranı nedeniyle son yıllarda kolorektal kansere yönelik araştırmalarda belirgin bir artış gözlenmiştir. Kolorektal kanserin patogenezi tam olarak aydınlatılamadığında, klasik tedavi yaklaşımları yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, tümörlerin genetik yapısına odaklanan çalışmalar önem kazanmıştır. Özellikle yeni nesil dizileme teknolojileri sayesinde tümörlerin genetik profili belirlenebilmekte ve buna bağlı olarak hedefe yönelik tedavi seçenekleri gündeme gelmektedir. Bu çalışmada, 2012-2024 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Polikliniği'nde kolorektal kanser tanısı almış ve/veya dış merkezde tanı alıp Trakya Üniversitesi'nde takip edilen ve yeni nesil dizileme ile genetik mutasyon analizi yapılmış hastalar incelenmiştir. Çalışmaya, hastanemizde tanı almış ancak takibi başka merkezlerde yapılmış hastalar, yeni nesil dizileme analizi uygulanmamış olgular ile kemoterapi tedavisini reddeden hastalar dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen 307 hastanın demografik özellikleri, tanı anındaki şikayetleri, tümör lokalizasyonu, evresi, metastaz bölgeleri, tümör belirteçleri, uygulanan tedavi yöntemleri ve sağkalım süreleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Cinsiyet ve tanı yaşı ile yeni nesil dizilemede saptanan mutasyonlar analiz edildiğinde, APC ve FBXW7 mutasyonlarının erkeklerde kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Diğer karşılaştırmalı analizlerde ise cinsiyet ve yaşa göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Mutasyonların tümör lokalizasyonu ile ilişkisi incelendiğinde, yapılan kikare analizlerinde hiçbir mutasyon ile lokalizasyon arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Karaciğer ve akciğer metastazı varlığı ile genetik mutasyonlar arasında da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Öte yandan, perinöral invazyonun sağkalım üzerine olumsuz etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kaplan-Meier analiziyle değerlendirilen mutasyonlar arasında TP53, RAS ailesi ve EGFR mutasyonlarının sağkalım üzerinde anlamlı etkisi saptanmıştır. FBXW7 mutasyonu olan hastalarda genel sağkalım daha düşük izlenmiş, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızın retrospektif yapısı ve hasta grubunun sınırlı büyüklükte ve heterojen olması nedeniyle, elde edilen bulguların klinik uygulamalara etkisinin netleşmesi için ileriye dönük, geniş ölçekli ve randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.

Şennur Kumsar
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik faz kronik myeloid lösemi hastalarının tedavi öncesi komorbiditelerinin ve tirozin kinaz inhibitörü kullanımının tedavi sürecindeki yönetimi

ÖZET Kronik faz kronik myeloid lösemi hastalarında tedavi öncesi komorbiditelerin sıklığı ve dağılımını belirlemek, tirozin kinaz inhibitörü seçimi ve tedavi sürecine etkilerini, tedavi sürecindeki yan etki yönetimlerini belirlemek ayrıca komorbiditelerin sağkalım üzerindeki etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışma Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda 01.01.2005–30.09.2024 tarihleri arasında kronik faz kronik myeloid lösemi tanısı almış 121 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar ve genetik verileri, komorbiditeleri, tirozin kinaz inhibitörü tedavi basamakları, yan etkiler ve sonlanımları dosya kayıtlarından elde edilmiştir. Komorbidite değerlendirmesi Charlson Komorbidite İndeksi ile yapılmıştır. Veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda uygun testler (Ki-Kare, Student T, Mann Whitney U, Fisher's Exact) kullanılmıştır. Sağkalım analizleri ve gruplar arası karşılaştırmalar Kaplan-Meier ve log-rank testi ve mortalite üzerine etkili olabilecek faktörler Cox regresyon yöntemleriyle değerlendirilmiştir. P değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların ortanca tanı yaşı 57 yıl olup %57,9'u erkek cinsiyetteydi. Tanıda en az bir komorbiditeye sahip olanların oranı %80,17, ortanca Charlson komorbidite indeksi skoru iki (0-6), ortanca komorbidite sayısı iki (0-11) olarak bulundu. En sık komorbiditeye sahip sistemler; kardiyovasküler (%63,6) ardından endokrin (%38,8) ve solunum sistemi (%28,9) olarak belirlendi. Hastaların tümü tanı sonrası tirozin kinaz inhibitörü olarak imatinib ile tedaviye başlamış olup izlem sırasında en son görülme veya hayatını kaybettiği döneminde %62,8'i imatinib, %16,5'i nilotinib, %5,8'i dasatinib, %11,6'sı bosutinib ve %3,3'ü ponatinib kullanmaktaydı. İkinci basamak tedaviye geçiş oranı %37,2 olup başlıca neden ilaç direnciydi (%82,2). İkinci ve üçüncü basamak tedaviye geçen hastaların %91'inden fazlasında en az bir komorbidite mevcuttu. Toplam mortalite oranı %19 olarak tespit edildi. Mortalite oranı komorbiditesi olanlarda olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0,043). Sağkalım analizinde ortalama genel sağkalım süresi 190,8 ay olup komorbiditesi olanlarda bu süre 181,8 ay, komorbiditesi olmayanlarda 200 ay bulundu ve bu farklılık istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,040). Kardiyovasküler sistem (p=0,003), solunum sistemi (p=0,017) ve üriner sistem (p=0,035) komorbiditelerinin varlığının sağkalım süresini anlamlı derecede kısalttığı gösterildi. Cox regresyon analizinde komorbidite varlığı, komorbidite sayısının varlığı, Charlson komorbidite indeks skorunun yüksekliği, birinci basamakta tedavide kısa süre kalınması ve ikinci basamak tedaviye geçme ihtiyacı mortaliteyi arttıran bağımsız prognostik faktörler olarak saptandı. Kronik faz kronik myeloid lösemi hastalarında komorbidite sıklığı yüksek oranda tespit edilmiş olup kardiyovasküler ve solunum sistemi hastalıkları sağkalımı olumsuz etkilemektedir. Komorbidite varlığı, sayıca fazlalığı ve Charlson komorbidite indeksi skorunun yüksekliği kötü prognostik göstergelerdir. Bunun yanında gelişen yan etkiler de bu hastalarda artmış mortalite yanında tedavi başarısı izlem zorluğu ve ilaç seçeneklerinin doğru şekilde seçilebilmesi veya kısıtlılığı yönünden ek sorunlar doğurmaktadır. Tirozin kinaz inhibitörü seçimi ve tedavi yönetiminde komorbidite yükü olası yan etkiler mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Komorbiditelerin dikkatli değerlendirilmesi, bireyselleştirilmiş tedavi stratejileri ve düzenli takip, yan etki değerlendirilmesi mortaliteyi azaltmada kritik öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: kronik myeloid lösemi; tirozin kinaz inhibitörü; komorbidite

Oğuz Emre İlarslan
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Neoadjuvan kemoterapi/radyoterapi alan rektum adenokarsinomu hastalarında nütrisyonel indekslerin ve inflamatuar belirteçlerin yanıt ve sağkalımla ilişkisinin değerlendirilmesi

Kolorektal kanserler hem kadınlarda hem de erkeklerde üçüncü sıradaki önemini korumaktadır. Sıklığı erkeklerde yüz binde 24,1 iken kadınlarda yüz binde 13,3'tür. Rektal kanser ise kolorektal kanser vakalarının %20 ila %30'unu oluşturur, yaş faktörü ile ilişkili bu malignitede artan yaşlı nüfus nedeniyle sıklığı giderek artmaktadır (3, 8). Son yıllarda rektum kanserinde tedavi stratejisi büyük ölçüde değişmiş olup özellikle lokal ileri rektum kanseri hastalarında total neoadjuvan tedavi öne çıkmaktadır. Böylece hastaya sfinkter koruyucu cerrahi fırsatı sağlanmaktadır. Henüz tam patogenezi anlaşılamadığı için ileri evre hastalarda istenen başarı sağlanamasa da günümüzde başlangıç ve lokal ileri hastalarda tedavi ve hasta konforu için yüz güldürücü sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu hastalarda sağkalımı daha da arttırmaya yönelik yeni parametrelerin tespiti gerekmektedir. Bu noktada inflamasyon belirteçleri ve Nütrisyonel skorlamalar önem taşımaktadır. Çalışmada 2013-2023 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Polikliniği'nde rektum adenokarsinomu tanısı alan ve neoadjuvan kemoradyoterapi ile takibi yapılan hastalar incelenmiştir. Çalışmaya tarafımızca takibi yapılmayan hastalar dahil edilmemiştir. Çalışmaya dahil edilen 102 hastanın demografik özellikleri, tanı anındaki şikayetleri, evreleri, metastaz bölgeleri, patoloji sonuçları, patolojik yanıt skorları, tümör belirteçleri, uygulanan neoadjuvan tedaviler, uygulanan cerrahi tipi, uygulanmışsa adjuvan tedaviler, hastalıksız sağkalım süreleri ve genel sağkalım süreleri değerlendirilmiştir. Neoadjuvan tedavi öncesi hesaplanan prognostik Nütrisyonel indeks ile hastalıksız sağkalım arasında anlamlı bir ilişki belirlenememiş, neoadjuvan tedavi öncesi saptanan albümin değeri hem genel sağkalım hem hastalıksız sağkalım hem de sağkalım süresi ile ilişkili olup güçlü bir prognostik inflamatuar belirteç olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte neoadjuvan tedavi öncesi prognostik Nütrisyonel indeks değerinin genel sağkalım süresine yönelik etkisi değerlendirildiğinde; prognostik Nütrisyonel indeks≤49,75 olan hastalar ile prognostik Nütrisyonel indeks>49,75 olan hastalar arasında anlamlı bir fark belirlenmiştir. Neoadjuvan tedavi sonrası prognostik Nütrisyonel indeks değerinin de genel sağkalım süresine yönelik etkisi değerlendirildiğinde; prognostik Nütrisyonel indeks≤44,72 olan hastalar ile prognostik Nütrisyonel indeks>44,72 olan hastalar arasında anlamlı bir fark mevcuttur. Neoadjuvan tedavi öncesi ve neoadjuvan tedavi sonrası prognostik Nütrisyonel indeks değerleriyle yapılan tek değişkenli analizlerde neoadjuvan öncesi prognostik Nütrisyonel indeks değerinin ve neoadjuvan sonrası prognostik Nütrisyonel indeks değerinin istatistiksel anlamlı olduğu saptanmıştır.

Prognostik nutrisyonel indeksRektal neoplazmlar
İsmail Özgür Çalım
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tıbbi onkoloji kliniğinde ilk başvurusunda metastatik meme kanseri tanısı konulan hastaların demografik, patolojik ve klinik özelliklerinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'na başvuran ve tanı anında metastatik hastalık saptanan 100 de novo metastatik meme kanseri (dnMMK) hastasının demografik, klinik, patolojik ve sağkalım özelliklerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: 2014-2024 yılları arasında tanı anında dnMMK saptanan 100 kadın hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Metastatik hastalık tanısı görüntüleme yöntemleri (BT, PET-BT vb.) ile doğrulanmış, veriler hastane kayıtlarından elde edilmiştir. Sağkalım Kaplan-Meier, prognostik faktörler Cox regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Medyan yaş 54 olup hastaların %66'sı postmenopozaldir. En sık moleküler alt tip Luminal B (HER2 negatif, %30) olarak bulunmuştur. Hormon reseptörü (HR) pozitif 64 hastanın 59'unda ilk basamakta hormonoterapi kullanılmış olup 43'üne aromataz inhibitörü + CDK4/6 inhibitörü verilmiştir. 20 peri/premenopozal hastada LHRH analoğu kullanılmıştır. Endokrin direnç gelişen 30 hastaya 2. basamakta fulvestrant, 15 hastaya everolimus verilmiştir. İlk basamakta 46 hasta kemoterapi almış, bunların 44'ünde taksan bazlı rejim verilmiştir. HER2 pozitif 28 hastanın tamamında trastuzumab + pertuzumab + taksan kullanılmış, progresyon sonrası 16 hastada T-DM1, 8 hastada kapesitabin + lapatinib kullanılmıştır. 4 PD-L1 pozitif ÜNMK hastası immünoterapi olarak pembrolizumab ile kemoterapi kombinasyonu almıştır. Medyan genel sağkalıma ulaşılamamış, 1-, 3- ve 5-yıllık sağkalım oranları sırasıyla %86.0; %70.2 ve %58.6 olarak hesaplanmıştır. Medyan progresyonsuz sağkalım 21,0 ay olup, ÜNMK ve HER2 pozitif/HR negatif alt tipler en kötü prognoza sahip gruplar olarak belirlenmiştir. Viseral metastazı olmayıp yalnızca kemik metastazı olan hastalarda hem GS hem de PS anlamlı olarak daha uzun saptanmıştır. Cox analizinde HER2 pozitif/HR negatif alt tip, ÜNMK ve visseral metastaz varlığı olumsuz prognostik faktörler olarak bulunmuştur. HR pozitifliği ve düşük Ki-67 indeksi daha iyi sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Tedaviye erken yanıt univaryant analizde anlamlı bulunmuş, ancak çok değişkenli modelde bağımsız bir prognostik faktör olarak doğrulanmamıştır. Bu durum, erken tedavi yanıtının prognostik değer taşıyabileceğini ancak dikkatle yorumlanması gerektiğini düşündürmektedir. Sonuç: dnMMK heterojen bir hastalık grubu olup Bulgularımız biyolojik alt tip, metastaz paterni, hormon reseptör durumu, proliferasyon indeksi ve erken tedavi yanıtının sağkalımda belirleyici rol oynadığını ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: De novo metastatik, meme kanseri, moleküler alt tip, sağkalım analizi, prognostik faktörler.

Özgür Önder
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kallistatin proteinin Tip 1 diyabetes mellitus hastalarındaki mikrovasküler komplikasyonlarla arasındaki ilişki

AMAÇ: Diyabetes mellitus, insülinin mutlak veya relatif yetersizliği ya da hedef dokularda insülin direncinin gelişmesi sonucunda ortaya çıkan, çoklu organ sistemlerini etkileyen ve geniş bir klinik spektrum gösteren kompleks bir metabolik bozukluktur. Çalışmamızın amacı Tip 1 diyabetes mellitus hastalarındaki mikrovasküler komplikasyonları olan hasta grubu ve mikrovasküler komplikasyonları olmayan kontrol grubu arasındaki kallistatin proteinin araştırılması ve bu proteinin mikrovasküler komplikasyonlarla olan ilişkiyi açığa çıkartmaktadır. GEREKÇE-YÖNTEM: Bu çalışmamızda 01/08/2024- 31/06/2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Endokrinoloji ve İç hastalıkları kliniklerinde; 59' u hasta grubunda, 59'u kontrol grubunda yer alan toplam 118 olgu ile gerçekleştirilmiştir. Bu hastalarda rutin tetkikler sırasında bakılan 24 saatlik idrarda proteinüri, ve 24 saatlik mikroalbuminüri, göz dibi incelemesi, klinik nöropati ve biyokimyasal olarak bakılan kallistatin proteini, yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi, diyabet süresi prospektif olarak inceleyerek Tip 1 diyabetes mellitus hastalarındaki mikrovasküler komplikasyonları olan hasta grubu ve mikrovasküler komplikasyonları olmayan kontrol grubu arasında karşılaştırma yapıldı. P <0.05 istatiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Yapılan analizlerde, vaka grubundaki bireylerin yaş ortalaması ve diyabet süresinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlenmiştir. Ancak gruplar arasında cinsiyet, boy, kilo, vki ve kallistatin düzeyleri açısından arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Mikrovasküler komplikasyonların (retinopati, nefropati, nöropati) varlığına göre kallistatin düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. İki veya daha fazla komplikasyonu bulunan olgularda yaş ve diyabet süresi, daha az komplikasyonu bulunan olgularda kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. SONUÇ: Kallistatin proteini ile Tip 1 diyabetes mellituslu hastalarda mikrovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişki araştırılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda, yaş, cinsiyet, boy, kilo, VKİ ve mikrovasküler komplikasyonlar ile kallistatin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır."

Aydın Caner Aksoy
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kallistatin proteinin Tip 2 diyabetes mellitus hastalarındaki mikrovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişki

AMAÇ: Diyabet, pankreas beta hücrelerinin işlev bozukluğu, insülin salınması, insülin aktivitesindeki veya etkisindeki herhangi bir bozukluk sonucu olarak ortaya çıkan kronik hiperglisemi ile seyreden lipid karbonhidrat ve protein metabolizmasında bozulma ile karakterize heterojen bir grup metabolik hastalıktır.(1) Çalışmanın amacı; tip 2 diyabetes mellitus hastalarındaki mikrovasküler komplikasyonları olan ve olmayan kontrol grubu arasında kallistatin proteinin mikrovasküler komplikasyonlarla olan ilişkisini aydınlatmaktır. GEREKÇE- YÖNTEM: Bu çalışma 01/08/2024- 31/06/2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Endokrinoloji ve İç hastalıkları kliniklerinde takip edilen; 86'sı hasta grubunda, 86'sı kontrol grubunda yer alan toplam 172 olgu ile gerçekleştirilmiştir. Bu hastalarda rutin tetkikler sırasında bakılan 24 saatlik idrarda proteinüri, ve 24 saatlik mikroalbuminüri, göz dibi incelemesi, klinik nöropati ve biyokimyasal olarak bakılan kallistatin proteini, yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi, diyabet süresi prospektif olarak inceleyerek Tip 2 diyabetes mellitus hastalarındaki mikrovasküler komplikasyonları olan hasta grubu ve mikrovasküler komplikasyonları olmayan kontrol grubu arasında karşılaştırma yapıldı. Veri değerlendirmeleri Statistical Pachage fort he Social Science(SPSS) kullanılarak yapılmıştır. P<0.05 istatiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Hasta ve kontrol grupları arasında cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, mikrovasküler komplikasyon ile kallistatin düzeyleri ile ilgili anlamlı bir korelasyon var mı diye araştırdık. Bulgularımızda mikrovasküler komplikasyonların varlığına göre ister tek başına ister birden fazla olsun kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir korelasyon görülmediği görüldü. Gruplar arasında cinsiyet, boy, kilo, yaş, vücut kitle indeksi ve kallistatin düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon görülmedi. SONUÇ: Tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastalarda mikrovasküler komplikasyonlar ile kallistatin düzeyleri arasından anlamlı bir korelasyon görülmemiştir.

Oğuzhan Çalışkan
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küratif kemoradyoterapi alan lokal ileri evre serviks kanseri tanılı hastalarda inflamatuar belirteçlerin ve prognostik nutrisyonel indeksin prognozla ilişkisinin değerlendirilmesi

Serviks kanseri dünya çapında kadınlarda en sık görülen dördüncü kanserdir. En önemli risk faktörü insan papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonudur. Maligniteye neden olma olasılığı daha yüksek olan HPV suşlarına karşı aşılama birincil önlemenin ana yöntemini oluşturur. Evre 1B3'ten 4A'ya kadar olan hasta grubu lokal ileri evre serviks kanseri olarak sınıflandırılmaktadır. Bu grup hastada standart tedavi, güncel Avrupa ve uluslararası kılavuzlara göre küratif kemoradyoterapi sonrası brakiterapi uygulaması şeklindedir. Beslenme durumu ve sistemik inflamasyon kanser tedavisinin sonuçlarıyla yakından ilişkilidir. Serum albümin düzeyi ve toplam lenfosit sayısı kullanılarak hesaplanan Prognostik Nütrisyonel İndeks'i (PNI) sağkalımla birlikte prognozu öngörmede faydalıdır. Lenfosit sayısının yanı sıra nötrofil ve trombosit sayısı gibi diğer basit hematolojik göstergeler ile bu göstergelerin birbirine oranıyla oluşturulan sistemik inflamatuar indeks (SII), nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve platelet lenfosit oranı (PLO) gibi parametreler sistemik inflamasyonu dolaylı olarak tespit etmek için kullanılabilir. Çalışmamızın amacı, 2013 - 2023 yılları arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda lokal ileri evre serviks kanseri tanısı ile takip ve tedavi edilen hastaların demografik özelliklerini, tanı anındaki şikayetlerini, evrelerini, patoloji sonuçlarını, uygulanan tedavilerini, progresyonsuz sağkalım sürelerini ve genel sağkalım sürelerini incelemek ve bu bulguları literatürdeki verilerle karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Ocak 2013 ile Ocak 2023 tarihleri arasında kliniğimize başvurmuş lokal ileri evre serviks kanseri ile takip edilen ve küratif kemoradyoterapi verilen vakalar retrospektif olarak değerlendirildi. Verileri tam olan 46 hasta dosyası incelendi. Veriler tıbbi onkoloji arşiv kayıtlarından, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından elde edildi. Tedavi sonrası PNI hem progresyonsuz sağkalım hem de genel sağkalım açısından anlamlı prognostik değer gösterdi. PNI >43.8 olan hastalarda daha uzun PSK Ve GSK saptandı. Ayrıca tedavi öncesi SII ≤598.5 olan hastalarda daha uzun GSK saptanırken tedavi sonrası SII ≤873.79 olan hastalarda daha uzun PSK saptandı. Tedavi sonrası NLO'nun da progresyonsuz sağkalım ile ilişkisi bulundu ve NLO ≤3.83 olan hastalarda daha uzun PSK saptandı. PLO'nun hem tedavi öncesi hem tedavi sonrası dönemde sağkalım ile anlamlı ilişkisi gösterilemedi. Tedavi sonrası SII ve tedavi sonrası NLO, tek değişkenli analizlerde progresyonsuz sağkalım ile ilişkili bulunmuş olsa da, çok değişkenli analizlerde ikisi de progresyonsuz sağkalımı bağımsız olarak etkileyen prognostik faktör olarak tanımlanmadı. Benzer şekilde, tedavi sonrası PNI ve tedavi öncesi SII'nın tek değişkenli analizlerde genel sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuş olmasına rağmen, çok değişkenli analizlerde genel sağkalım için bağımsız prognostik faktörler olarak tanımlanmamışlardır. Sonuç olarak, lokal ileri evre serviks kanserinde tedavi öncesi ve sonrası dönemde değerlendirilen basit hematolojik ve nütrisyonel parametreler, prognoz hakkında önemli ipuçları sağlayabilir. Ancak bu göstergelerin bağımsız prognostik değerlerinin daha geniş hasta serilerinde doğrulanması gerekmektedir.

Mehmet Oğulcan Tezel
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı metastatik akciğer kanserli hastalarda hematolojik parametre değişkenlerinin prognoz üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Nötrofil/lenfosit oranı (NLO), trombosit/lenfosit oranı (TLO) ve lenfosit/monosit oranı (LMO) gibi sistemik inflamasyon belirteci olarak kabul edilen hematolojik parametre değişkenleri kanserin birçok türü için prognostik faktördür. Bu çalışmada standart tedavi verilen küçük hücreli dışı metastatik akciğer kanserli hastaların tedavi öncesinde bakılmış olan hematolojik parametre değişikliklerinin ve hastaların klinik özelliklerinin prognoz üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 2010-2016 yılları arasında metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı alarak çalışmaya kabul kriterlerini karşılayan 102 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi demografik özellikleri ile hemogramları baz alınarak nötrofil sayısının lenfosit sayısına oranı, lenfosit sayısının monosit sayısına oranı ve trombosit sayısının lenfosit sayısına oranı retrospektif olarak hesaplandı. Roc eğrisi ile NLO sınır (cut off) değeri 2,5, LMO sınır (cut off) değeri 3, TLO sınır (cut off) değeri 183 olarak belirlendi. Tüm hastalar sınır (cut off) değerlerine göre iki gruba ayrıldı ve istatistiksel inceleme yapıldı. Çalışma grubundaki hastaların median GSK süresi 10 ay ve PSK süresi 6 ay olarak bulundu. Tek değişkenli analizde yüksek NLO'nun (cut off≥2,5), yüksek TLO'nun (cut off ≥183) ve düşük LMO'nun (cut off<3) genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım üzerinde olumsuz etkisi olduğu görüldü. Klinik parametrelerden ise, ECOG Performans Skorunun 0-1 olması, yaşın ≥70 olması, tek metastazı olmasının daha uzun genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Multivariate cox regresyon analizinde ise sadece metastaz sayısı sağkalım için bağımsız prediktif değer olarak bulundu. Sonuç olarak NLO, TLO ve LMO parametereleri sağ kalım ile yakın ilişkilidir ancak metastatik evredeki küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanıılı hastalarda prognozu belirlemede bağımsız bir faktör olarak rol oynamamaktadırlar. Sistemik inflamasyon belirteçlerinin metastatik hastalıktaki rolleri üzerine daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, inflamasyon belirteçleri, prognoz

Duygu Bayır
Tekirdağ Namık Kemal University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezitesi olan hastalarda cushing hastalığı, acth'dan bağımsız cushing sendromu ve otonom kortizol sekresyonunun sıklığı

GİRİŞ Obezite hem ülkemizde hem de dünyada prevelansı giderek artan metabolik bir hastalıktır. Cushing hastalığı (CH), ACTH'dan bağımsız Cushing sendromu (CS) ve otonom kortizol sekresyonunun (OKS) ise obez hastalarda hangi sıklıkta görüldüğü tam olarak bilinmemekle birlikte yapılan çalışmalarda oldukça farklı sonuçlar elde edilmektedir. Bu çalışmada obezitesi olan hastalarda CH, CS ve OKS sıklığını tespit etmeyi amaçladık. MATERYAL VE METOD Çalışmamızda 2010-1015 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine obezite nedeniyle başvuran 813 hastanın (683 kadın, 130 erkek; ortalama yaş 46,47± 14,23 yıl; ortalama VKİ 37.3± 6.5 kg/m2) verileri retrospektif olarak tarandı. Obezite tanısı VKİ'ne göre kondu ve evre 1, 2 ve 3 olarak sınıflandırıldı. Tüm hastalara 1 mg DST uygulandı.1 mg DST sonucunda serum kortizol düzeyi 44 hastada (%5.4) 1.8 μg/dl'nin üzerinde saptandı. Bu hastalarda ACTH ölçümü, 2 gün 2 mg DST, 24 saatlik idrarda serbest kortizol atılımı ve gece tükrük kortizolü gibi daha ileri tetkikler yapıldı. CH, CS ve OKS olan hastalar ile basit obezitesi olan hastalar cinsiyet, yaş, DM, HT ve HL bakımından karşılaştırıldı. SONUÇLAR Çalışmamızda 813 hastanın 44'üne (%5.4) CH, CS veya OKS tanısı kondu. Has-taların 5'ine (%0.6) ileri tetkik ve görüntüleme yapılamadı. Otuz dokuz hastanın 4'ününe (%0.4) CH tanısı kondu. Bu hastalara hipofiz MR sonuçlarına göre transsfenoidal cerrahi uygulandı. Otuz beş hastanın 2'sinde (%0.2) CS tespit edildi. Bu hastaların her ikisinin batın görüntülemelerinde adrenal kitle tespit edildi ve unilateral adrenalektomi ameliyatı yapıldı. Otuz üç hastaya (%4) OKS tanısı kondu. Bu hastaların 2'sinde OKS ile beraber primer hiperaldosteronizm saptandığı için unilateral adrenalektomi yapıldı. CH, CS ve OKS'si olan hastalar ile basit obezitesi olan hastalar karşılaştırıldığında yaşı >50 olanlar, evre -1 obezitesi olanlar, HT, DM ve kontrolsüz DM (HbA1c > %7) olan hastalarda CH, CS ve OKS anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.007, p=0.004, p = 0.038 ve p = 0.026). TARTIŞMA Çalışmamızın sonuçlarına göre obezitesi olan hastalarda CH, CS ve OKS sıklığı artmış olduğundan obezite nedeniyle başvuran hastalara CH, CS ve OKS açısından tarama yapılmasının uygun bir yaklaşım olduğu sonucuna varıldı. CH, CS ve OKS'nin sıklığının obezitesi olan hastalarda saptanması, tarama için hangi testin optimal sensitiviteye sahip olduğunun belirlenmesi ve bu hastalıkların cerrahi tedavisinin obezite üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla geniş katılımlı prospektif çalışmalara gerenksim vardır. Anahtar kelimeler: Obezite, otonom kortizol sekresyonu, Cushing's sendromu

Reşit Volkan Atar
Tekirdağ Namık Kemal University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda kemik yıkım belirteçlerinin değerlendirilmesi

Normokalsemik hiperparatiroidizm, parathormon yüksekliğine yol açabilecek böbrek yetmezliği, D vitamini eksikliği, tiyazid ve loop diüretik kullanımı, lityum kullanımı ve maligniteler gibi sekonder nedenler dışlandıktan sonra, serum total ve iyonize kalsiyum düzeyi normal olduğu halde yüksek parathormon düzeyinin görüldüğü durumdur. Osteoporoz, normokalsemik hiperparatiroidizmin sık görülen bir klinik prezentasyonudur. Bu çalışmada 44 normokalsemik hiperparatiroidizmli ve 17 hiperkalsemik hiperparatiroidizmli hastada femur boyun, lomber vertebra ve distal radius kemik mineral dansitesi ölçümleri ile 24 saatlik idrarda tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri karşılaştırılarak, normokalsemik hiperparatiroidizmli hastalardaki osteoporoz derecesi ile deoksipiridinolin ve tip 1 kollajen N-telopeptidin osteoporoz erken tanısındaki yerinin saptanması amaçlandı. Her iki grupta ölçülen 24 saatlik idrar tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri, 24 saatlik idrar kreatinine oranlanarak düzeltildiğinde; hiperkalsemik grupta tip 1 kollajen N-telopeptid/kreatinin ortanca düzeyi 2.39 (0.65-5.12) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ortanca düzeyi 1.82 (0.41-4.65) nmol/mmol/l bulundu. Deoksipiridinolin/kreatinin ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta 16.7 (3.4-25.8) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise 12.2 (1.6-32.6) nmol/mmol/l bulundu. İki grup karşılaştırıldığında tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ve deoksipiridinolin/kreatinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Femur boyun kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.3 SS ve 0.7 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.72 g/cm² saptandı. Lomber vertebra kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.9 SS ve 0.9 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.94 g/cm² bulundu. Radius distal kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -3 SS ve 0.54 g/cm², normokalsemik grupta -2.5 SS ve 0.56 g/cm² bulundu. 2 grup karşılaştırıldığında her 3 parametre arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Normokalsemik hiperparatiroidizm, neredeyse hiperkalsemik hiperparatiroidizm kadar kemik etkilenimine sebep olmaktaktadır ve takibi ihmal edilecek masum bir durum değildir. Osteoporoz açısından takibinde kemik döngü belirteçlerinin yanında lomber vertebra, femur boyun ve distal radius kemik mineral dansitesi takibinin mutlaka yapılması gereklidir. Normokalsemik hiperparatiroidizmin diğer klinik prezentasyonları ve uzun vadeli seyrinin daha net anlaşılabilmesi için ileriye dönük daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyobelirteçlerDeoksipiridinolinHipoparatiroidizm+7
Gaye Kübra Emeksiz
Tekirdağ Namık Kemal University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri

Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.

Böbrek hastalıklarıC reaktif proteinEnfeksiyon+4
Semanur Özyılmaz Güven
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuar bağırsak hastalıkları'nda enteropatik artrit sıklığı

İnflamuar bağırsak hastalıkları (İBH), başlıca ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığının (CH) ekstraintestinal belirtilerle ilişkisi sıklıkla gözlenmektedir. Artrit, ekstraintestinal bulgular arasında en sık görülenlerden biridir. Enteropatik artrit, kronik inflamatuar bağırsak hastalıkları ile ilişkili bir artrit şeklidir. Bu çalışmamızda, İBH'lı olgulardaki enteropatik artrit prevelansının belirlenerek, İBH (CH ve ÜK) tanısıyla izlenen hastalarda SpA ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Romatoloji ve Gastroenteroloji Polikliniğine 2019-2021 yılları arasında İBH tanısıyla başvuran hastaların kayıtları retrospektif olarak incelenerek çalışmaya dahil edilmişlerdir. 18 yaş üstü olan ve İBH tanısı ile takip edilen 62 hasta incelendi. Çalışmamızdaki hastalar ASAS (Spondiloartrit Değerlendirme Derneği) kriterlerine göre aksiyel SpA ve periferik SpA açısından değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, İBH ve SpA tanı yaşı, inflamatuar bel ağrısı bulguları, daktilit, periferik artrit, üveit öyküsü, HLA-B27 analiz sonuçları, pelvis grafisi, sakroiliak eklem MRG sonuçları, BASDAİ skorlarına poliklinik anamnez notları ve hastane elektronik veri sistemi incelenerek ulaşıldı. Önceki poliklinik başvurularında bakılan ESH, CRP ve BASDAİ skoru değerleri kaydedilerek ASDAS-ESH ve ASDAS-CRP değerleri hesaplandı. Çalışmamıza 62 İBH tanılı hasta dahil edildi.62 hastadan 41 tanesi ÜK, 21 tanesi CH tanılıydı. İBH tanılı 62 hastanın 18'i (%29) SpA tanılıydı. SpA tanılı hastaların 9'u erkek, 9'u kadındı. Yaşları 18-74 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 49 ± 11,23 yıl idi. Cinsiyet açısından kadın-erkek oranı açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.964). ÜK tanılı 41 hastanın 9'u (%21,9), CH tanılı 21 hastanın 9'u (%42,8) SpA tanılıydı. SpA tanılı İBH hastalarının 16'sında (%88,9), SpA tanısı olmayan İBH hastalarının ise 21'inde (%47,7) bel/kalça ağrısı vardı. SpA ve İBH birlikte olduğu hastaların 3'ünde (%16.7) SpA tanısı olmayan İBH hastalarının ise 1'inde (%2,3) ilk başlangıç semptomu olarak periferik artrit mevcuttu. Topuk ağrısı sadece SpA'lı hastalarda gözlenmiş olup, 5 hastada (%27,8) görüldü. Hastaların hiçbirinde psöriazis, üveit, üretrit/servisit mevcut değildi. İBH hastalarının 9'unda (%50), SpA tanısı bulunmayan hastaların 2'sinde (%4,5) aile öyküsü mevcut idi. Aile öyküsü açısından her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,05). Çalışmamızda İBH tanılı hastalardaki SpA sıklığı literatürle benzerlik göstermiş olup %29 olarak bulunmuştur. İBH'lı hastaların önemli bir bölümünün SpA ile birliktelik gösterdiği unutulmamalıdır. Enteropatik artrit tanısındaki gecikme hastalarda, fonksiyonel bozukluğa ve fiziksel engelliliğe neden olabilmektedir. Enteropatik artritin teşhisindeki gecikmenin engellenebilmesiyle optimal tedavi mümkün olabilmektedir. Bu nedenle İBH tanılı hastalar inflamatuar tipte bel ağrısı, artrit, daktilit, entezit gibi SpA düşündürebilecek bulgular açısından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir.

ArtritBağırsak hastalıklarıSpondilit+1
Barış Çabuk
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması

Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.

BiyopsiFibrozHastalık şiddeti indeksi+7
Selçuk Burak Dönmez
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Non alkolik yağlı karaciğer hastalığında hepsidin ve D vitamini ilişkisi

NAYKH basit yağlanmadan yetmezliğe kadar ilerleyen tehlikeli bir hastalık olmasına rağmen patogenezi net değildir. 'Two hit' hipotezine göre insülin direncine bağlı yağlanma ve sonrasında inflamasyon, oksidatif stres suçlanmaktadır. Çalışmalarda inflamasyonda artan hepsidinin NAYKH'deki seviyesi için çelişkili sonuçlar mevcuttur. Yine çalışmalarda D vitamini eksikliğinin de inflamasyonu artırarak NAYKH'ye neden olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca eksikliğinde hepsidin düzeylerinin yüksek olduğu görülmüş, D vitamini tedavisi ile hepsidin sentezinde azalma olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda hepatosteatozlu hastalar ile kontrol grubu arasında hepsidin ve D vitaminini karşılaştırdık ve D vitamini eksikliğinde NAYKH oluşmasında hepsidin düzeyi artışının neden olabileceğini göstermeyi hedefledik. Bunun için öncelikle yağlanması olan 46 hasta ve 40 kontrolden oluşan gruplar oluşturduk. Bu gruplar arasında hepsidin dahil olmak üzere bazı parametreleri karşılaştırdık ve hepsidin D vitamini ilişkisini araştırdık. Çalışmamıza 46 hasta 44 kontrol olmak üzere 90 kişi dahil edildi. İnflamasyonla artan CRP, ferritin gibi değerler çalışmamızda da hastalarda yüksek saptandı. Fakat hepsidin kontrole göre düşük seyretti. D vitamini için kontrol ve hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Hepsidin ve D vitamini ilişkisi sorgulandığında ise yine istatiksel olarak gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda sınırlayanlar tek merkezli çalışma olması ve sadece parametreler arasındaki ilişkiye bakılması olabilir. Sadece bu ilişkiye bakarak ek D vitamini vermeden nedensel ilişki hakkında sonuçlar çıkarmak doğru sonuç vermeyebilir. Seri kan tetkikleri, hastaların randomizasyonunun dikkatli yapılması ve D vitamini tedavisiyle sonuçların değişip değişmeyeceğine bakılan kapsamlı çalışmaların yapılması hem NAYKH hem de diğer hastalıklarda hepsidin ve D vitamini ilişkisini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Belki de hastalıkların etiyolojisinde, tedavisinde yeni bir bakış açısı geliştirebilir.

HepsidinKaraciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması+1
Gizem Altın
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda metabolik sendrom bileşenlerinin retrospektif incelenmesi

Çalışmamızda, takip ettiğimiz nHPT'li hasta grubunun MetS bileşenlerini kontrol grubuyla retrospektif karşılaştırmayı amaçladık. MetS'in kardiyovasküler hastalıklar ve buna bağlı morbidite ve mortalitede artışa sebep olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak; nHPT'li grupta MetS bileşenleri oranı yüksek bulunursa, bu gruptaki hastaların takip ve tedavi yönetimine katkı oluşturabileceğini düşündük. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde takip edilmekte olan nHPT'li 88 hasta ve yaş, cinsiyet özellikleri bakımından benzer 80 kişilik kontrol grubunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. MetS ile ilişkili olarak kaydettiğimiz boy, kilo, BKI, BÇ, KÇ, sistolik ve diyastolik KB'ları, APG, TK, HDL-K, LDL-K ve TG verileri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Normokalsemik hiperparatirodili hasta grubunun 79'u (%89) kadın, 9'u (%11) erkek, yaş ortalaması 59,36±9,33 olarak saptandı. Bu profile benzer olarak seçilen kontrol grubunun da 70'i (%87,5) kadın, 10'u (%12,5)'u erkek, yaş ortalaması 56,64±10,73 olarak benzerdi. Her iki grup NCEP-ATP III MetS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, nHPT'li grupta 27 kişide (%32,9), kontrol grubunda ise 18 kişide (%22,5) MetS saptandı. Böylece nHPT'li hastalarda kontrol grubuna göre MetS sıklığında artış tespit edildi (p=0,032). Metabolik sendrom parametreleri ayrı ayrı incelendiğinde nHPT'li hasta grubunda BÇ ortalaması 105,54±13,72 cm, kontrol grubunda 94,81±14,56 cm saptandı. KÇ ortalaması nHPT'li grupta 117,27±13,22 cm, kontrol grubunda 110,56±11,16 cm olarak saptandı. Böylece nHPT'li grupta BÇ ve KÇ, Ca metabolizma bozukluğu olmayan kontrol grubuna göre istatistiki anlamlı derecede artmış bulundu. nHPT'li grupta ortalama sistolik KB düzeyi 135,73±20,64 mm Hg, diyastolik KB düzeyi 83,72±10,77 mm Hg bulundu. Kontrol grubunda ise ortalama sistolik KB 131,12±82,37 mm Hg, diyastolik KB 82,72±9,17 mm Hg olarak tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi. Laboratuvar değerleri incelendiğinde hasta grubunda ortalama APG düzeyi 109,78 mg/dl iken, kontrol grubunda ortalama 96,58 mm Hg tespit edildi. Böylece nHPT'li hasta grubunda kontrol grubuna göre APG düzeyi anlamlı olarak artmış saptandı (p<0,001). Lipid profili incelendiğinde ise TK, LDL-K, TG düzeyleri nHPT'li grupta kontrol grubuna göre anlamlı artmış bulunurken, HDL-K düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Böylece nHPT'li hastaların kontrol grubuna göre lipid profili anlamlı derecede daha bozulmuş saptandı. Sonuç olarak; nHPT'li hastalarda MetS sıklığının fazla olduğu ve MetS bileşenlerinden özellikle BÇ, KÇ, APG ve lipid profilinin kontrol grubuna göre daha kötü olduğu tespit edildi. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda, nHPT'li hasta grubunu genel popülasyona göre MetS ve tedavisi açısından daha yakından takip etmemiz gerektiğini, buna bağlı gelişebilecek kardiyovasküler hastalık riski açısından daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

HiperparatiroidizmMetabolik sendromRetrospektif çalışmalar+2
Osman Alp Baykut
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında renal fonksiyonların mevsimsel değişimi ve böbrek fonksiyonlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı popülasyonun oldukça büyük kısmını etkilemekte ve zamanla progrese olarak ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu hastalığın klinik olarak net bir tedavisi olmadığından progresyonunun önlenmesi veya yavaşlatılması ana tedavi yaklaşımıdır. Tedavide hastalığın progresyon sürecinin hedeflenebilmesi için ise progresyona etki eden faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Mevsimsel farklılığın yanında progresyon sürecine etkisi bulunabilecek faktörler çalışmanın ana araştıma konusunudur. Çalışmamıza kronik böbrek hastalığı tanısı bulunan 287 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızları, kreatinin, üre, elektrolitler gibi biyokimyasal kan parametreleri; idrar örneklerinden çalışılan biyokimyasal parametreleri ve kan basıncı ölçümü değerleri incelenmiştir. Yapılan analizlerde mevsimler arasında glomerüler filtrasyon hızı, üre, kreatinin, sodyum, ürik asit, sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı değerleri açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Küçük bir örneklem ile bakılan idrar parametreleri içinde mevsimler arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Güz mevsiminde hastaların potasyum değeri bahar mevsiminden daha yüksektir (p=0,018). Kalsiyum değeri kış, bahar ve güz mevsiminde yaz mevsiminden daha yüksektir (sırasıyla p değerleri <0,001; <0,001; 0,021). Fosfor değeri de yaz mevsiminde kış mevsiminden daha yüksektir (p=0,008). Hastaların takip süreçlerinde ortalama glomerüler filtrasyon hızları düşmüştür (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızı değişimi cinsiyet; komorbidite varlığı; beta blokör, alfa blokör, diüretik ve allopurinol kullanımı ile değişmemiştir (p>0,05). 60 yaşından büyük olanlarda, kalsiyum kanal blokörü kullananlarda ve anjiyotensin dünüştürücü enzim inhibitörü kullanmayanlarda glomerüler filtrasyon hızı daha yavaş azalmaktadır (sırasıyla p değerleri 0,017; 0,045; 0,032). Sonuç olarak kronik böbrek hastalarının takibinde glomerüler filtrasyon hızı mevsimsel varyasyon göstermemiştir. Yaş ve kalsiyum kanal blokörü kullanım durumu hastalık progresyonunu etkilemektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+1
Hüseyin Buğra Serenli
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hirsutizm ile başvuran kadınlarda istenmiş olan hormonal parametrelerin retrospektif incelenmesi

Amaç: Hirsutizm, kadınlarda "erkek tipi kıllanma" olarak tanımlanan bir bozukluktur. Hirsutizm kadınlarda psikososyal sıkıntılara, yaşam kalitesinde azalmaya, kozmetik, ilaç, epilasyon uygulamalarıyla masraflara sebebiyet vermektedir. Hirsutizmin altta yatan sebeplerine göre de morbidite ve mortaliteler olabilmektedir. Bu çalışmada tüylenme şikayetiyle polikliniğimize başvuran ve Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD)'ye göre "hirsutizm" tanı kodu (L68.0) ile giriş yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve hormonal özelliklerini otomasyon kayıtları aracılığıyla geriye dönük olarak (retrospektif) incelemeyi planladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız tanımlayıcı tipte bir çalışma olup, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Ocak 2016-Aralık 2021 tarihleri arasında ''hirsutizm'' tanısı ile izlenmiş olan mFG skoru 8 ve üzeri olan 353 kadının verisi retrospektif incelenerek yapıldı. 2003 European Society of Human Reproduction and Embriology ve American Society of Reproductive Medicine (ESHRE/ASRM) PCOS tanı kriterlerine göre hirsutizm yapan diğer nedenler ekarte edildikten sonra üç kriterden en az ikisini karşılayan kadınlara PCOS tanısı konuldu (39). Hastalara bakılmış olan TT, DHEAS, E2, FSH, LH, PRL, kortizol, androstenedion, ST, 17-OHP, progesteron, SHBG, sT4, TSH, IGF-1 hormonal tetkikleri retrospektif değerlendirildi. Bulgular: 353 vakadan 2'si (% 0.6) "sekonder hirsutizm" tanısı aldı. Bu vakalardan 1'inde (% 0.3) Cushing Hastalığı, 1 (% 0.3) vakada da Akromegali tanısı mevcuttu. Bu 2 kişi çıkartıldıktan sonra kalan 351 vakanın klinik ve laboratuvar tetkikleri değerlendirildi. Akromegali açısından akral büyüme, karpal tünel sendromu, uyku apnesi, şüpheli klinik veya bulguları olan hirsutik 7 hastaya insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) bakılmıştı. Bunların hiçbirisi yüksek olarak bulunmadı. Bazal kortizol bakılan 261 hasta içinde 49 (%18.8) hastaya 1 mg deksametazon süpresyon testi yapıldı. 351 hastanın hiçbirisinde Cushing sendromu saptanmadı. 103 vakanın pelvik USG'de PCO görünümü yok. Toplam 351 vaka, ESHRE/ ASRM Rotterdam PCOS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, 3 kriterden en az 2'sini karşılayan 189 (%53.85) vakaya PCOS tanısı konuldu. Androjen düzeyleri normal aralıkta, menstrüal siklusları düzenli, pelvik ultrasonografide PCO görünümü olmayan 103 (%29.34) vaka İH tanısı aldı. 59 vaka ise klinik ve laboratuvar hiperandrojenemisi olup, menstrüal siklusu düzenli, USG'de PCO görünümü olmayan veya elimizde USG kaydı olmayan hastalardı ve İHA tanı grubunda sınıflandırıldı Sonuç: Şüpheli Akromegali klinik bulguları olan hastalara IGF-1 bakılmıştı. 351 vakada hiçbir Akromegali tespit edilmedi. Bu da IGF-1'in sekonder hirsutizm sebepleri arasında olabilecek "Akromegali" ayırıcı tanısında ancak şüphelenilen hastalarda istenmesinin uygun olacağını göstermektedir. Çalışmamızda bazal kortizol bakılmış 261 (%74.36) hasta içinde 1 mg DST yapılmış 49 (%18.8) sayıda hasta mevcuttu. Sonuçlarımız göstermektedir ki, klinik olarak adrenal yetmezlik veya Cushing sendromu şüphesi yoksa bazal kortizol istenmesi gerekli bir test değildir. Çalışmamızda görülmüştür ki, hastalarımızın pelvik USG tetkikleri yeterli sayıda değildir. Eğer pelvik USG hemen yapılıp, sonuçları kısa sürede alınabilseydi tahminimizce PCOS tanısı daha güvenilir ölçütlerle konulmuş olacak ve İHA tanılı hastaların bir kısmı da PCOS veya pür İHA tanısı olarak daha net sınıflanabilecekti. Anahtar Kelimeler: Hirsutizm, PCOS, İdiopatik hiperandrojenemi, oligomenore, retrospektif.

HiperandrojenizmHirsutizmHormonlar+4
Nazlıcan Han
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid hastalığı dışı sebeplerle başvuran hastaların tiroid fonksiyon testlerinin incelenmesi

Tiroid hastalıkları polikliniğimizde çok sık karşılaşılan hastalıklardandır ve bunlardan sıklıkla tiroid nodülleri ile karşılaşılır. Bir hastanın tiroid durumu hakkında karar verebilmek için şikayetlerini, fizik muayene bulgularını ve tiroid fonksiyon testlerini hep birlikte değerlendirmek gerekir. Klinik pratikte TSH ölçümü ile sT4 düzeyine bakılması önerilmektedir. İlk değerlendirme sonrasında tiroid fonksiyon durumuna göre anti tiroid peroksidaz, anti tiroglobulin ve TSH reseptör antikor düzeyi bakılarak otoimmün tiroid hastalıklarının varlığı araştırılmalıdır. Gerekli hastalarda tiroid ultrasonografisi tiroid sintigrafisi, I-131 uptake testleri tanı aşamasında yol gösterici olabilmektedir. Genel itibariyle poliklinik çalışma şartları yüzünden hasta tiroidinin muayene edilememesi veya muayene edilse bile nodülün ele gelmeme ihtimalinden ötürü, tiroid bezi hastalığına sahip kişilerde tiroid ultrasonografi sonucu önemlidir. Ultrasonografide saptanan nodülün bulgularına göre gerektiğinde tiroid İİAB ile değerlendirilmelidir. Bu çalışmada amacımız polikliniğimize Temmuz 2013-Temmuz 2022 yılları arasında tiroid dışı sebeple başvuran ve bilinen hiçbir tiroid hastalığı bulunmayan hastalarda tiroid fonksiyon testlerinin ve tiroid ultrasonografi patolojilerinin incelenmesidir. Özellikle nodüler tiroid hastalıklarının görülme sıklığını tespit etmek, nodülün sayı ve lokalizasyon özelliklerinin otoantikor, yaş, cinsiyet, İİAB sonucu ile karşılaştırmaktı. Bu amaçla önceden tiroid hastalığı olmayan, tiroid dışı sebeple polikliniğimize başvuran, kortizol benzeri ilaç kullanmayan, 18 yaşını geçmiş ve tiroid USG de patolojik bulgusu olan ardışık 124 hasta retrospektif analiz edilmiştir. Hastaların %76,61'i (n:95) kadın, %81,45'i (n:101) 30-70 yaş aralığındadır.Tiroid ultrasonografide multinodüler guatr %44,35 (n:55), tek nodül içeren tiroid %23,38(n:30), hashimato tiroiditi %21,77 (n:27),Tiroid nodülü ve hashimato tiroiditi birlikteliği %8,06 (n:10), Graves hastalığı %2,42 (n:3) olarak bulundu. Nodüler tiroid patolojisine sahip hastaların %76'sı kadındı. Tek nodüllü tiroid patolojilerinin %53.3'ü solda, multinodüler guatrın %54.5'inde en büyük nodül sağda bulunuyordu. Nodüler tiroid patolojilerinin %66.6'sı ötiroidi, %13'ü hipotiroidi, %10.7 subklinik hipotiroidi, %9.5 subklinik hipertiroidiydi; ayrıca nodüler tiroid hastalarında tanı anında hipertiroidiye rastlanmadı. En büyük nodülü solda olan multinodüler guatr hastalarında ötiroidi ve hipotiroidi oranı diğer nodüler patolojilere göre daha fazla bulundu. Hashimato tiroiditi için ortalama tanı yaşı kadınlarda daha düşük saptandı. Hashimato tiroiditi hastalarının %27 sine nodül eşlik ediyordu. Hashimato tiroiditi olan hasta sayısı 27 olup bunların içinden sadece ANTİ TG yüksek olan %11.5(n:3) ; sadece ANTİ TPO yüksek olan %22.9(n:6), her ikisinin yüksek olduğu %65.6(n:18) hasta gözlendi.Hashimato tiroiditi için ANTİ TPO pozitifliği daha anlamlı bulundu.Tek tiroid nodülü olup sol dominant olan hastalarda ANTİ TPO pozitifliği, sağda olma durumuna göre daha yüksek oranda görüldü.Tiroid nodüllerinin otoantikorlarla ilişkisi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.TSH ile ANTİ TPO ve ANTİ TG arası ilişki incelendi. ANTİ TG negatif olan hastalarda, TSH düzeyi yüksek olduğu zaman ANTİ TPO pozitiflik oranı anlamlı yüksek, TSH normal olduğu zaman ANTİ TPO negatiflik oranı anlamlı yüksek bulundu. Tersi durumda ANTİ TG ile TSH arası ilişki saptanmadı. Tiroid otoantikorları genelde otoimmün tiroidit durumlarında yüksek saptanır, çalışmamızda nodüler tiroid hastalıklarının bir kısmında da yüksek saptanmış olup bunların bir kısmında da tarama testi olarak kullandığımız TSH düzeyide normal bulunmuştur. Çalışmamızda TSH düzeyini düşük, normal ve yüksek olarak ayırdıktan sonra her bir grup için ayrı ayrı ultrasonografigrupları ile yaş grupları(18-29, 30-70, 70+) arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı bir ilişki saptanmadı; aynı TSH grupları cinsiyet ile tiroid ultrasonografi bulguları ile de kıyaslandı ve aralarında anlamlı fark saptanmadı.

OtoantikorlarTiroid fonksiyon testleriTiroid hastalıkları+4
Atakan Doğan
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuar barsak hastalarında algılanan stres ölçeği eşliğinde yaşam kalites I ve hastane anksiyete, depresyon ölçeğinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Gastroenteroloji polikliniğine başvuran İnflamatuar Barsak Hastalarında stres düzeylerini, anksiyete ve depresyon düzeylerini, yaşam kalitelerini nicelendirerek bunları hastaların hastalık tipi, sosyodemografik özellikler, laboratuvar değerleri, aktivite indeksleri ile ilişkilendirerek araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmaya 80 hasta dahil edilmiş bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili kısaca bilgilendirme yapılarak ölçekleri kendilerinin doldurmaları istenmiştir. Aktivite indeksi olarak Ülseratif Kolit de Mayo indeksi Crohn Hastalarında Crohn aktivite indeksi kullanılmıştır. Çalışmamızda cinsiyete göre laboratuvar sonuçlarından hemoglobin ve ferritin değeri erkeklerde daha yüksek saptanmıştır. Crohn Hastalığında Ülseratif Kolit'e göre Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinin her iki skorunda yükseklik saptanmıştır. İş hayatına devam etmeyen grupta dışkılama sayısı, çalışan grupta hemoglobin değeri, yaşam kalitesinin fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü ve ağrı skorları daha yüksek saptanmıştır. Sigara kullanımının laboratuvar sonuçları ve ölçeklerle ilişkisinde anlamlı sonuç görülmemiştir. Biyolojik ajan kullanmayan grupta yaşam kalitesi ölçeğinin ağrı skorlaması, lökosit ve trombosit sayısı daha yüksek olurken biyolojik ajan kullanan grupta ölçek skorlamaları açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Kullanılan ilaç sayısı arttıkça yaşam kalitesinin fiziksel fonksiyon skorunda düşme olmuş ancak bununla birlikte laboratuvar sonuçlarında anlamlı bulgu saptanmamıştır. Hastalık aktivasyonu söz konusu olduğunda Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinde yükseklik, yaşam kalitesinde düşme saptanmıştır. Yaş ile Algılanan Stres Ölçeği arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Hastalık yaşı arttıkça anksiyete ve depresyon azalmıştır. Sonuç olarak; İBH hastalık ve sosyal yükü ağır olan bir hastalık grubudur. Hastalar her vizitte ruhsal açıdan değerlendirilmeli stres, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalığı, algılanan stres, sf-36, depresyon, anksiyete.

AnksiyeteDepresyonStres+3
Leyla Bölek
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün trombositopenik purpuralı hastalarda B lenfosit alt gruplarının araştırılması

İmmün trombositopenik purpura trombosit sayısında düşüş ile seyreden otoimmunitenin rol oynadığı bir hastalıktır. Birinci basamak tedavi sonrasında remisyon oranı yüksek olmasına rağmen remisyon kaybı sık görülür ve nüks nedeniyle ikinci basamak tedavi ihtiyaçları oluşur. Aynı tedaviden bir hastanın fayda görmesi diğer hastanın fayda görmemesine sebep olan farklılık net değildir. Lenfositler tüm kan hücreleri gibi kemik iliğindeki kök hücrelerinden köken alır, antijen reseptörleri üretir ve matür hücrelerin karakteristik özelliklerini geliştirirler. Bu matür B ve T lenfositlere naif lenfositler denir. Kemik iliğinden ve timustan göç eden bu hücreler antijen uyarıları ile değişim ve olgunlaşmalarını tamamlamak üzere periferik lenf organlarına göç ederler. Antijenler ile uyarılan lenfositler klonal genişleme yaşar, bir kısmı antieni elimine eden efektör hücrelere dönüşürken bir kısmı sekonder immun yanıtta rol almak üzere hafıza hücreleri olarak farklılaşılar. Lenfositler ve diğer lökositlerin tanımlanması modern sınıflandırma sisteminde CD yüzey antijenleri ile yapılır. CD yüzey markerları hücrenin hangi kümeye farklılaştığını gösteren monoklonal antikorlardır. B lenfositlerin (CD45+, CD19+) immün sistemdeki ana rolü immünojenik yapıları tanımak, onları hatırlamak ve daha sonra bu antijenlere karşı antikor sentezleyecek plazma hücrelerine farklılaşmaktır. Kemik iliğinden periferik lenf organlarına göçü IgM ve IgD sentezi ile ilişkilidir. Maturasyonun erken safhalarındaki bir B lenfositte IgM+ iken CD24 sentezi artmış, CD27 ise negatif tespit edilir. CD27 yüzey antijeninin kazanılmasıyla B lenfositin naif B lenfositten marjinal zon fenotipe farklılaştığı anlaşılır. CD38 yüzey antijeni pozitifleşen hücre hafıza B lenfosite farklılaşmış olarak tanımlanır. IgM ve IgD yüzey antijenlerinin kaybının tespiti ile antikor değişimi ile hafıza hücresinin plazmablasta farklılaştığı söylenebilir. Akım sitometride, hücre yüzeyindeki veya içerisindeki proteinlere özgü antikorlarla inkübe edilir sonrasında antikenlere bağlanır. Buradaki spesifik antikorlar spesifik floresan boyalarla (FITC, PE, PerCP gibi) işaretlenmektedir. Bu sayede hücrelere özgü antijenler floresan sinyalleri değerlendirilerek belirlenebilmektedir. Biz çalışmamızda İTP tanısı ile takip edilmekte olan hastaların akım sitometri yardımı ile B lenfosit alt gruplarını inceledik. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Kliniği tarafından, İTP tanısı ile takip edilmekte olan hastaların rutin muayeneleri sonrasında yaklaşık 4 ml kan örneği alınarak ve B lenfosit yüzey antijenlerini içeren DuraClone IM B cells Tube kullanarak akım sitometri ile tespit edildiği cross sectional bir çalışmadır. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, laboratuvar bulguları, aldıkları tedavi seçenekleri ve akım sitometri verileri kaydedildi. Çalışmamızın istatistiksel analizler Jamovi (Version 2.2.5.0) ve JASP (Version 0.16.1) programları ile yapılmış olup ve istatistik analizlerde anlamlılık düzeyi 0.05 (p-value) olarak dikkate alındı. Çalışmaya 39 hasta 9 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiş olup bunların 33'ü kadındı. Hastaların yaş ortalamaları 46.58±13.61 (min-max: 20-72 yaş) yıl olarak belirlenmiştir. Kontrol grubu hasta grubu ile aynı demografik özelliklere sahipti. Hasta ve kontrol grubunun B lenfosit alt grupları karşılaştırıldığında; IgD+CD27+(marginal zon B hücresi), IgD-IgM-CD27- CD38+High, IgD+IgM+CD27+CD38- (unswitched hafıza B hücresi), IgD+IgM+CD27+ CD38+High B lenfosit alt tipleri yüzdeleri hasta grubunda anlamlı derecede düşük saptanırken, IgD+IgM+CD27-CD38Dim B lenfosit alt tipi yüzdeleri ise hasta grubunda anlamlı biçimde yüksek saptandı. İTP hastalarında sağlıklı popülasyona göre yaş ile azalması beklenen naif B hücresi anlamlı derecede yüksek saptanırken diğer B hücrelerinde anlamlı fark saptanmadı. Rituksimab uygulanan hastalarda CD27+ hafıza B hücreleri genel anlamda düşük saptanırken, naif B hücrelerinin arttığı görüldü. Eltrombopag kullanan hastalarda da benzer sonuçlar alınmış olup öncesinde rituksimab kullanımı olması bu duruma neden olduğu düşünülmüştür. Splenektomi uygulanan hastalarda beklendiği gibi marjinal zon B hücresi anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İmmün Trombositopenik Purpura , B Hücreleri , CD Yüzey Belirteçleri , CD27

Antijenler-CDB lenfositleriLenfositler+2
Ahmet Tuğser Demirel
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumamış bireylerin kanındaki tiroid stimülan hormon düzeyinin, aynı bireylerin sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumuş durumları arasındaki değişimin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Halsizlik şikayeti ile iç hastalıkları polikinliğine başvuran hastaların etiyolojisinde hipotirodi mevcuttur. Hastalardan hipotiroidi taranması amacıyla TSH rutin işleyişde tarama amaçlı olarak istenir. Hastanın TSH değeri normalin üzerinde tespit edilir ise ve aynı gün içerisinde yapılan kontrol TSH değerininde yüksek tespit edilmesi halinde, hastaya hipotiroidi ön tanısı konmakta ve hipotiroidi etiyolojisi açısından ileri tetkiklere geçilmektedir. Ancak hastanın TSH yüksekliğinin nedenin sirkadiyen ritme uygunsuz uyku alışkanlığı olabiliceği genel olarak atlanabilmektedir. Çalışmamızda sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumamış bireylerin kanındaki TSH düzeyinin, aynı bireylerin sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumuş durumları arasındaki değişimin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamız, TSH düzeyinin değerlendirilmesinde uyku durumumunun gerekliliği üzerine yoğunlaşmıştır. Çalışmamıza halsizlik şikayeti ile başvuran, yapılan tetkiklerde TSH normal sınırın üzerinde tespit edilen ve uykusuzluk anamnezi veren 100 hasta alınmıştır. Çalışmamızda uykusuz erkeklerdeki ve kadınlardaki TSH seviyesi ile aynı erkeklerin ve kadınların sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş halleri arasındaki TSH seviyesi karşılaştırılmıştır. Sonuçlar anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçları analiz edildiğinde uykusuz kadınlarda, aynı kadınların sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş hallerine göre TSH seviyesinin daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Benzer şekilde uykusuz erkeklerde TSH seviyesinin, aynı erkeklerin sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş hallerine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Yapılan değerlendirmeler ışığında halsizlik şikayeti ile başvuran hastalarda TSH yüksekliği tespit edilmesi durumunda öncelikle sirkadiyen ritme uygun şekilde uyuyup, uyumadığı sorgulanmalıdır. Kişinin sirkadiyen ritme uygunsuz uyku durumu tespit edilmesi halinde öncelikle sirkadiyen ritme uygun olarak uyuması sonrası TSH tetkiği tekrar edilmelidir. Bu şekilde hem gereksiz ileri tetkik yapılması önlenmiş olacak hem de yanlış hipotiroidi ön tanısı almasının önüne geçilmesi sağlanacaktır.

Sirkadiyen ritimTiroid beziTiroid hormonları+1
Metehan Ümit
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma

Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınNeoplazmlar+3
Jale Sinitta Durak
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik immün inflamatuar indeks ve prognostik nutrisyonel indeksin psöriatik artrit aktivasyonu ile ilişkisi

Amaç: Sistemik immün inflamatuar indeks ve prognostik nutrisyonel indeksin inflamatuar hastalık aktivitesinde belirleyici olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı , psöriatik artrit hastalarındaki hastalık aktivitesini belirlemede sistemik immün inflamatuar indeks ve prognostik nutrisyonel indeksin bir belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmamıza Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Romatoloji Polikliniği'ne 01 Ocak 2017 - 1 Haziran 2022 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üzeri 99 Psöriatik artrit tanılı hasta alınmıştır. Hastaların cinsiyet, yaş ,vücut kitle indeksi , şikayet başlangıç yaşı ,komorbiditeleri , sigara kullanımı gibi verileri kaydedildi. Hastaların rutin kontrolleri sırasında bakılan serum hemogram,biyokimya ve c-reaktif protein değerleri kaydedildi. Hastalık aktivitesi değerlendirilirken BASDAI , ASAS ölçütleri , eklem şişliği ,daktilit varlığı , sedim ve CRP düzeyleri kullanıldı. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için PsAQoL , PsAID12 ve semptom envanteri kullanıldı. Sonrasında sistemik immün inflamatuar indeks ve prognostik nutrisyonel indeksin psöriatik artrit aktivasyonu ile ilişkisi retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular:Prognostik nutrisyonel ile hastalık aktivite göstergesinde kullandığımız ; eritrosit sedimentasyon hızı (r=-0,381, p≤0,001), ASAS (r=-0,221, p=0,028) ve CRP (r=- 0,327, p=0,001) arasında negatif yönde korelasyon tespit edilmiştir bu korelasyonlar istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sistemik immün inflamatuar indeks ile ise PsAQoL (r=0,229, p=0,022) ve ASAS (r=0,199, p=0,048) arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır ve bu korelasyonlar istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sonuç:Prognostik nutrisyonel indeksin sedimentasyon ,ASAS ve CRP ile anlamlı korelasyonu ve sistemik immün inflamatuar indeksin ise PsAQoL ve ASAS ile pozitif yönde anlamlı korelasyonu ve CRP ile olan sınırda korelasyonu bize psöriatik artrit aktivitesinde yol gösterici olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Psöriatik artrit , Sistemik inflamatuar indeks , Prognostik nutrisyonel indeks , Hastalık aktivitesi

ArtritArtrit-psoriatikPrognatizm+2
Emine Melda Akdağ Kaval
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaygın evreli küçük hücreli akciğer kanseri hastalarında tanı anında bakılan prognostik nütrisyonel indeks ve immünonütrisyonel indekslerin prognostik değeri ve genel sağkalım üzerine etkileri

Çeşitli parametrelerin çeşitli kanser türlerinde prognozu gösterdiği ve genel sağkalım tahmininde bulunduğu gösterilmiştir. Yaygın evreli küçük hücreli akciğer kanseri son derece düşük sağkalıma sahip bir malignite olup, sağkalım ve prognoz göstergesi olan parametrelerde yapılmış az çalışma bulunmaktadır. mGPS ve GPS, serum albümin düzeyine ve CRP'ye dayalıdır. PNI, serum albümin seviyesi ile mutlak lenfosit sayısının bir kombinasyonudur. CAR ise CRP ve serum albümin oranı ile hesaplanır ve birçok çalışmada çeşitli kanser türlerinde prognostik faktör olarak bulunmuştur. Bu çalışmaya 01 Ocak 2011 - 1 Haziran 2022 tarihleri arasında patolojik olarak KHAK tanısı alan ve yaygın evreye sahip olan 144 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı anındaki boy, kilo, biyokimyasal parametreleri ve tam kan sayımı not edilerek skorlamalar hesaplanmıştır. PNİ ve CAR için roc curve analizi yapılarak cut-off belirlenmiştir. Yapılan sağkalım analizinde mGPS 0-1,GPS 0-1 ve daha yüksek PNI'lı hastaların genel sağkalım süresi mGPS 2,GPS 2 ve daha düşük PNI'ya sahip olanlardan önemli ölçüde daha uzun bulunmuştur. CAR değeri ise sağkalım süresi açısından anlamlı olarak bulunamadı. Tek değişkenli analizlerde yüksek PNI (p=0,018), mGPS 0-1 (p=0,007) ve GPS 0-1 (p=0,007) iyi prognostik faktörler olarak tespit edildi. Çok değişkenli modellemelerde ise yüksek PNI (p=0,015), mGPS 0-1 (p=0,026) ve GPS 0-1 (p=0,026) bağımsız prognostik faktörler olarak tespit edildi. Çalışmamız tek merkezli bir retrospektif çalışma olmakla birlikte veriler, tedavi öncesi mGPS, GPS ve PNI'nın yaygın evreli KHAK hastalarında genel sağkalımın bağımsız belirteçleri olduğunu göstermiştir ve bulgularımız literatürle uyumludur. mGPS, GPS ve PNI'nın tedavi öncesi değerlendirmesi, kötü prognozlu hastaların belirlenmesine katkı sağlayabilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+5
Bartu Ediz
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gastrointestinal kanamaların mevsimsel dağılımı ve prognoz üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Gastrointestinal sistemin herhangi bir yerinde çeşitli sebeplerle meydana gelen kanamalı tablolar gastrointestinal kanamalar olarak adlandırılır. Gastrointestinal kanamaların şiddeti spontan gerileme ile ölüm arasında geniş bir yelpazededir. Bu kanamaların hem akut tablosunda hem de hastane veya yoğun bakım yatışı döneminde yönetimi çok önemlidir. Mevsimsel değişkenlerin çeşitli patolojiler üzerinde etkisi olduğu gösterilmiştir. Gastrointestinal sistem kanamalarının sıklığı, şiddeti ve prognozu üzerinde de mevsimlerin etkisi olabileceği düşünülmektedir. Fakat mevsimlerin gastrointestinal kanamalar üzerindeki etkilerine dair çelişkili sonuçların varlığı ortak bir görüşe varılmasını engellemiştir. Bu çalışma ile mevsimlere göre gastrointestinal kanama sıklığı ve mevsimlerin prognozdaki belirleyici veya etkileyici rolünün araştırılması amaçlanmıştır. 2017 ile 2022 yılları arasında hastanemize başvuran alt veya üst gastrointestinal sistem kanaması geçiren hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Dahil edilme kriterlerine göre örneklemimize 180 hasta alınmıştır. Gastrointestinal kanamaların %29,4 oran ile en yüksek frekansta sonbahar mevsiminde görüldüğü belirlenmiştir. Sonbahar mevsimini sırasıyla yaz, ilkbahar ve kış mevsimleri izlemiştir. Kanamaların %10,6 oran ile en yüksek frekansta mayıs ve kasım aylarında olduğu bulunmuştur. Mevsimlere göre alt ve üst gastrointestinal sistem kanamalarında yoğun bakım ihtiyacı, mortalite durumu ve kan transfüzyonu ihtiyacı şeklindeki prognostik değerlendirmeler için fark bulunmamıştır (sırasıyla p değerleri 0,299; 0,474; 0,331). Non-variseal üst gis kanamaları özelinde de aynı değişkenler için mevsimlere göre fark belirlenmemiştir (sırasıyla p değerleri 0,647; 0,552; 0,692). Hastaların mortalite durumuna göre Glasgow-Blatchford Kanama Skoru, Tam Rockall Skoru, Tekrar Kanama Riski ve Mortalite riski skorları arasında fark bulunmuştur (p<0,001). Tarafımızca bu skorlar ile mortalitenin öngörülebileceği belirlenmiştir. Gastrointestinal sistem kanaması hastalarında mevsimsel faktörlerin prognoz açısından etkileyici ve belirleyici rolü bulunmamıştır.

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal hemorajiMevsimler+3
Esra Özer
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımdaki onkoloji hastalarında NLR, MPV ve PLR değerlerinin sepsisin erken tanınması, mortaliteyi öngörmedeki değeri ve diğer sepsis belirteçleri ile karşılaştırılması

Sepsis, konağın enfeksiyona karşı disregüle yanıtı sonucu oluşan yüksek mortaliteye sahip, hayatı tehdit eden multiorgan disfonksiyonudur. Kanser hastaları daha önceki birçok çalışmada gösterildiği gibi sepsis için yüksek riskli grupta yer almaktadır. Bu nedenle kanser hastalarında sepsisin tanınması ve yönetimi önemlidir. Maligniteye bağlı kronik inflamasyon nedeniyle klinik uygulamada sık kullanılan biyobelirteçler kanser hastalarında enfeksiyonu teşhis etmede yetersiz kalabilir. Bu nedenle sepsis tanı ve takibinde kullanılabilecek ucuz, kolay ulaşılabilir, duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, inflamatuar belirteçler belirlenmesi önem kazanmıştır. Retrospektif ve tek merkezli olarak yürüttüğümüz bu çalışmada The Third International Consensus Definitions for Sepsis and Septic Shock (Sepsis-3) kriterleri göz önünde bulundurularak sepsis tanısı almış çalışmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 120 hasta ve sepsis dışı sebeplerle takip edilen 120 kontrol bireyi "metastazı olan" ve metastazı olmayan" şeklinde iki ayrı alt gruba ayrıldı. Sepsis belirteci olarak NLR, MPV, PLR değerlerinin kanser hastalarında sepsisi predikte eden cut off değerleri , CRP, prokalsitonin ve SOFA skoru gibi diğer sepsis belirteçleri ile kıyaslanarak aralarında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Çalışmamızda CRP, NLR VE PLR değerinin sepsis ve metastatik grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sepsis grubunda laboratuvar parametrelerinden CRP, PCT, NLR, MPV, PLR, PLT, Bilirübin ve kreatininin zamana göre değişimi ise istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Sepsis süresince NLR bazal değerlerindeki değişimlerin mortaliteye yatkınlığı arttırdığı saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda çalışmamız bu parametrelerin malignite hastalarında sepsisi belirlemede ve prognoz takibinde kullanılabilicek parametreler olduğunu desteklemektedir. Ayrıca kanser tanılı hastalarda cut-off değerlerinin normal popülasyondan yüksek olduğunun bilinmesi önemlidir. Enfeksiyona ait klinik bulguları olmayan solid organ kanserli hastalarda sadece inflamatuar belirteçlerin yüksekliği nedeniyle gereksiz antibiyoterapi tedavi planı yapılmamalıdır.

BiyobelirteçlerKanser hastalarıMortalite+7
Özge Even
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik myeloid lösemi hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerinin tedavi yanıtı ile ilişkisi; retrospektif çalışma

AMAÇ: KML,BCR-ABL'yi barındıran, Ph kromozomu ile ilişkili bulunan ilk insan malignitesidir. TKİ'lerin kullanımından önce, medyan sağ kalım 5-7 yıldı. TKİ'lerin kullanımı 10 yıllık sağ kalım oranını yaklaşık %80-90 arasında arttırdı. TKİ nin tedaviye girmesiyle tedavi yanıtları ve sağkalımı belirleyen yeni prognostik skorlama sitemlerinin kullanımı gündeme gelmişti. ELTS TKİ kullanan hastalarda güncel olarak kullanılmakta olan prognostik skorlama sitemidir. Çalışmamızın TKİ ile tedavi altında olan KML hastalarımızda tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin tedaviye yanıtı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, 2010-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve takip edilmiş 50 KML hastası alındı. Hastaların demografik verileri, tam kan sayımı sonuçları (hemoglobin, lökosit, platelet, periferik yaymada eozinofil ve bazofil oranları) splenomegali varlığı, aldığı tedaviler, TSY ve MMY'leri, risk skorları, periferik kan yayması ve BCR-ABL gen transkript ölçümleri retrospektif olarak toplandı. BULGULAR: Çalışmamıza 19'u kadın ,31'i erkek 50 KF-KML hastası alındı. KML hastalarının 25'ine sadece imatinib verilirken 25 hastada ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. Çalışmamızda tanı anındaki lökosit sayısı daha düşük olan hastaların, birinci basamak tedavide TSY ve MMY verme oranı daha yüksek saptandı. Ayrıca tanı anındaki trombosit sayısı daha yüksek olan hastaların TSY varlığı oranı daha düşük saptandı.Yüksek Hgb değerlerine sahip olan hastaların daha erken TSY ve MMY ulaşıldığı gözlemlendi. Splenomegali varlığı 6.,9.,12. Ay TSY ve 12., 24.ay MMY varlığına etkisi tek faktörlü ve 24.ay MMY etkisi çok faktörlü analizimizde istatiksel olarak anlamlı bulundu. Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk grubuna kıyasla TSY oranları daha düşük olduğu görüldü. SONUÇ:Çalışmamıza katılan KML hastalarında anemi derinleştikçe tedavi yanıtını olumsuz etkilediği şeklinde yorumlandı. Tanı anındaki yüksek periferikyaymadaki bazofil oranı, yüksek lökosit ve trombosit sayısı kötü prognozla ilişkili bulundu. Tanı anında splenomegali varlığında tedavi yanıtının olumsuz etkilendiği saptandı.Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk gruplarına kıyasla TSY insidansınıazaltığı görüldü. Anahtar Kelimeler:Kronik Myeloid Lösemi, Tirozin Kinaz İnhibitörleri, Prognoz, İnsidans

Lösemi-miyeloidLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitifPrognoz+3
Dilara Koç Şeramet
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik skleroz hastalarında park-7 ekspresyonunun klinik parametrelerle korelasyonunun değerlendirilmesi

SSk etyopatogenezi tam açıklanamayan multisistemik tutulum gösteren otoimmün bir hastalıktır. PARK-7 birçok dokuda bulunan multifonksiyonel bir proteindir. Antioksidan, anti-apoptotik ve anti-inflamatuar yolakları regüle etmektedir. Başlangıçta onkoprotein olarak gösterilse de çalışmalarda parkinson, diyabet ve erkek infertilitesi, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların patogenezinde ;sepsis ve ateroskleroz gibi immün ve inflamatuar bozukluklarda da rolü olduğu gösterilmiştir. Çalışmamıza Tekirdağ Namık Kemal Üniversite Hastanesi Romatoloji polikliniğine başvuran SSk tanılı 50 hasta, kontrol grubuna ise 30 sağlıklı kişi alındı. Hastaların demografik özellikleri, klinik bulguları, laboratuvar ve radyoloji sonuçları, SFT ve ekokardiyografi raporları, komorbid hastalıkları ve ilaç tedavilerine ilişkin verileri hasta dosyaları, hastane sistemi incelemeleri ve hastalar ile görüşmelerden elde edildi.Cilt fibrozisi mRCS kullanılarak değerlendirildi. İAH SFT ve HRCT bulgusu , PAH ise ortalama PAB'nin 25 mmHg üzerinde olması ile tanımlandı. Hastalık aktivitesi EScSG ve UK Fonksiyonel aktivite skorlama hesaplanarak kaydedildi.Tez çalışmasına katılan hastaların kan örneklerinde PARK-7 düzeyi ELISA yöntemi ile ölçüldü. Sonuç olarak SSk hastalarında PARK-7 düzeyi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında daha yüksek bulundu ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,220 ). Korelasyon analizinde PARK-7 düzeyi ile hastaların aldığı tedaviler arasındaki ilişki incelendiğinde MMF, kortikosteroid ve PPİ kullanımı ile istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır (sırasıyla p= 0,037, 0,057 , 0,056 ). PARK-7 ile diğer klinik ve laboratuvar parametreleri arasında anlamlı ilişki bulunmadı. EScSG skorlamasına göre hastalık aktif kabul edilen grupta ve PAB artışı olan hastalarda PARK-7 düzeyi anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0.019 , 0.015). Araştırmamızın kesitsel olması nedeniyle PARK-7'nin hastalık progresyonu ,aktivite belirlenmesi ve tedavi seçeneği olarak geliştirilmesinde prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır. Anahtar Kelimeler: Sistemik Skleroz, Skleroderma, PARK-7

Bağ doku hastalıklarıGenlerSkleroderma-sistemik+1
Emine Öztürk
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalığı tanılı bireylerde sarkopeninin değerlendirilmesi: Kas kitlesi, fiziksel performans ölçümleri ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki

Çalışmamız, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji polikliniğine başvuran hastaların SPPB, TUGT, HANDGRIP, BIA gibi analizler ve SarQol anketi aracılığıyla sarkopeni açısından durumlarının tespiti ayrıca sosyodemografik özellikleri, laboratuvar değerleriyle bu hastalardaki sarkopeni sıklığını, PCO serum düzeyleri ile sarkopeni ilişkisini taramayı amaçlamıştır. Çalışmaya 126 hasta alınmış; bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili bilgilendirme yapılmıştır. Hastaların hastane sistemi üzerinden kan ve idrar tetkikleri incelenip, anket ve ölçüm sonuçları ile beraber istatistiksel analizi yapılmıştır. Çalışmamızda KBH tanılı hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla sarkopeni sıklığının arttığı ve KBH evresi ilerledikçe sarkopeni testlerinin istatistiksel anlamlı düzeyde bozulduğu gözlenmiştir. Yaş, cinsiyet, ek hastalık (HT, DM, KAH, HL), VKI, diüretik kullanımı durumları ile sarkopeni sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmış olup alkol kullanımı çalışmamızda negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sarkopenik saptanan hastalarda analizde kullanılan SPPB, TUGT, HANDGRIP, SMMI analizleri güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Kullanılan SarQol anketinin toplam skoru sağlıklı kontrol grubunda hem sarkopenik hem de nonsarkopenik KBH grubundan daha yüksek bulunmuştur. Laboratuvar tetkikleri açısından sarkopenik grupta albümin, HGB, D vitamini değerleri kontrol ve nonsarkopenik KBH grubuna göre düşük saptanırken; K, fosfor, PTH daha yüksek değerlerde bulunmuştur. Yine çalışmamız KBH varlığının etkileri yönünden değerlendirildiğinde SPPB, TUGT, HANDGRIP, SarQol değerleri açısından anlamlı bulunmuştur. Protein carbonyl düzeyi ile yaş ve NLO pozitif yönde, lenfosit sayısı negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sonuç olarak; sarkopeni oksidatif strese ikincil KBH hasta grubunda sıklığı artan önemli bir önlenebilir sağlık sorunu olup hastalar sarkopeni açısından değerlendirilmelidir. Öngörmede oksidatif stres biyobelirteçlerinden yararlanılabilmekte ve tedavide bu yolaktan yola çıkılarak stratejiler oluşturulabilmektedir.

AnketlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Ecem Bilgehan Erden
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında eksenatid kullanımı ile vücut ağırlığı, açlık kan şekeri, lipit profili ve hemoglobin A1C değerlerindeki değişim

Amaç: Diabetes mellitus glukoz metabolizmasında kronik bozukluğa bağlı komplikasyonlar ve komorbiditeler ile seyreden dünya genelinde yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Hastalarının büyük çoğunluğunu tip 2 diyabet hastaları oluşturmakta ve hem ülkemizde hem de dünyada tip 2 diyabet hastalarının çoğunluğu fazla kilolu yada obezdir. GLP-1 Reseptör agonistleri tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan ajanlardandır. Klinik çalışmalarda kilo ve glisemik kontrol üzerinde olumlu etkileri bildirilmiştir. Eksenatid grubun ilk üyesi olup GLP-1 reseptör analoğudur. Doğal GLP-1 ile %53 homoloji gösterir ve DPP-4'e karşı dirençlidir. Çalışmamız günde 2 defa eksenatid kullanımının kilo, HbA1C, açlık plazma glukozu, lipid profili, kan basıncı, ALT, AST değişkenleri üzerindeki etkisini inceledik. Metod: Çalışma Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde 2014 Ağustos-2021 Ağustos Tarihleri arasında Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde takipli 199 hastanın verilerinin retrospektif olarak başlangıç anı, 6.ay, 12.ay ve 24. aylarda toplanmasıyla oluşturuldu. Bulgular: Çalışmamızda yer alan 199 hastanın 157'si (%78,9) kadın, 43'ü (%8,4) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,93 (±10,15 yıl) olup ortalama tip 2 diyabet tanı süresi ay olarak 105,98 (±68,34 ay) izlendi. Eksenatid kullanım süresi ortalama 16,88 (12±17 ay) olup 6 ay ve altında kullanan hasta sayısı 72 (%36,2), 7 ay ve 12 arası kullanan hasta sayısı 43 (%21,6), 13 ay ve üzeri kullanan hasta sayısı 84 (%42,2) olarak izlendi. Başlangıç anı ortalama değerleri kilo 107,34 ± 19,30 kg, VKİ 41,64 ± 7,47 kg/m2, HbA1C % 7,45 ± 1,50, açlık plazma glukozu 149,41 ± 50,15 mg/dl, sistolik kan basıncı 143,63 ± 17,14 mmhg, diyastolik kan basıncı 88,41 ± 9,13 mmhg, ALT 25,24 ± 16,06 U/L, AST 22,20 ± 11,70 U/L olarak saptandı. 6. ayda kiloda ortalama 7,04 kg düşüş izlendi. 12. ayda düşüşün ortalama 9,62 kg ulaştığı sonrasında da 2 yıl sonuna kadar korunduğu görüldü (p<0,001). 6. ayda ortalama olarak HbA1C'de %0,63 (p<0,001), APG'de 11,88 mg/dl (p<0,001), sistolik kan basıncında 5,84 mmhg (p<0,001), diyastolik kan basıncında 3,9 mmhg (p<0,001), ALT'de 3,62 U/L (p<0,001), AST'de 2,52 U/L (p<0,01) düşüş izlendi. Sonrasında düşüşlerin 2 yıl sonuna kadar korunduğu izlendi. 2 yıl süresince Lipid profili üzerinde istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: 2 yıl veya daha az süreli eksenatid tedavisi glisemik kontrol, kilo kaybı, hepatik belirteç ve kan basıncı üzerinde iyileştirici etki göstermiştir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Eksenatid+1
Efe Tuzcu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımda yatmakta olan hastalarda polimiksin kullanan hastalarla kolistin kullanan hastaların böbrek fonksiyon testlerinin karşılaştırılması

Yoğun Bakım Ünitelerinde (YBÜ) yatmakta olan hastalarda enfeksiyon hastalıkları, önemli bir mortalite ve morbidite sebebi olarak karşımıza çıkar. Antibiyotiklere karşı bakteriyel direnç de bu duruma katkıda bulunur. Polimiksin B ve kolistin, nefrotoksik ve nörotoksik yan etkileri nedeniyle kullanımı azaltılmış olan, ancak ÇİD mikroorganizmalara karşı etkinlikleri nedeniyle klinikte yeniden yer bulan, lipopeptid yapıda, eski antibiyotiklerdir. Polimiksin B ve kolistin arasında karşılaştırılabilir terapötik etkinliğe ve daha düşük nefrotoksik potansiyele sahip olan ilaç diğerine tercih edilecektir. Çeşitli komorbiditeleri olan YBÜ hastalarında tedavi sırasında ABH geliştirme potansiyelini karşılaştırmak için özel olarak tasarlanmış, yeterli istatistiksel güce sahip bir klinik çalışma halen yoktur. Çalışmamızda 1 Ocak 2017-1 Kasım 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma Hastanesi'nde Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatmış olan hastalar dahil edildi. Kolistin veya polimiksin B uygulanan 18-80 yaş aralığındaki hastaların retrospektif olarak değerlendirilerek böbrek fonksiyon testlerinin ve ABH gelişim oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza en az 7 gün süreyle antibiyoterapi uygulanmış olan, toplam 158 YBÜ hastası dahil edildi. Bu hastaların, tedavi süresince böbrek fonksiyon testleri ve KDIGO ABH kılavuzunca ABH gelişim oranları, gelişmişse ABH evreleri ve ABH oluşum süreleri, mortalite durumları incelendi. Sonuç olarak, çalışmamızda kolistin uygulanan hastalarda ABH gelişiminin, polimiksin B uygulanan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık olduğu görüldü (p=0,008). ABH gelişen hastalarda hangi günlerde ABH geliştiği incelenerek; 24.saatte gelişenler, 48.saatte gelişenler ve ilk 7 günde gelişenler olmak üzere 3 sınıfa ayrılmıştır. 24.saatte ve ilk 7 günde ABH gelişimi açısından kolistin ve polimiksin B uygulanan hastalar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmazken 48.saatte ABH gelişimi açısından kolistin ve polimiksin B uygulanan hastalar arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,041). ABH gelişen hastaların, ABH gelişmeyen hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek mortaliteye sahip olduğu görüldü (p=0,034). Polimiksin B veya kolistin uygulanıp ABH gelişen hastalarda mortalite oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,930).

Akut böbrek hasarıKolistinPolimiksinler+1
Makbule Fulya Tutar Selçuk
Tekirdağ Namık Kemal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hashimoto tiroiditi hastalarında monosit / HDL ve nötrofil / lenfosit oranlarının değerlendirilmesi

Hashimoto tiroiditi, iyot alımının yeterli olduğu bölgelerde hipotiroidizmin en sık karşılaşılan nedenlerinden biridir ve tiroid bezine karşı gelişen otoantikorlarla birlikte kronik inflamatuar süreçlerle karakterizedir. Bu hastalıkta görülen sistemik inflamasyon artışının; oksidatif stres, endotel disfonksiyonu ve kardiyovasküler hastalık riskini artırdığı düşünülmektedir. Nötrofil/ lenfosit oranı ve monosit/ HDL oranı gibi ucuz ve kolayca ölçülebilen parametreler, sistemik inflamasyonla seyreden hastalıklarda subklinik inflamasyonu değerlendirmek amacıyla kullanılmaktadır. Biz de bu çalışmamızda hashimato tiroiditi hastalarında nötrofil/ lenfosit ve monosit/ HDL oranlarını kullanarak; sistemik inflamasyon, endotel disfonksiyonu ve oksidatif stresi dolayısıyla artan kardiyovasküler riski indirekt olarak değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmada, 1 Ocak 2020 – 10 Şubat 2023 tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Dahiliye polikliniklerine başvuran ve hashimoto tiroiditi tanısı almış 18- 80 yaş aralığındaki hastaların laboratuvar verilerini incelemiştir. Çalışmaya alınma kriterlerine uyan 203 hasimoto tiroiditi hastası; 99 aşikar hipotiroidi ve 103 subklinik hipotiroidi hastasından oluşan 2 alt gruba ayrıldı. Bu hastaların hemogram, TSH, T3, T4, anti-TPO, anti- TG, CRP ve lipid düzeyleri, tamamen sağlıklı 122 bireyden oluşan kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Aşikar hipotiroidi, subklinik hipotiroidi ve kontrol grupları arasındaki nötrofil/ lenfosit oranı ve monosit/ HDL oranlarının ilişkisi değerlendirilmiştir. Aşikar hipotiroidi, subklinik hipotiroidi ve kontrol grupları yaş, cinsiyet ve sigara kullanımı, CRP, sedim, trigliserid, LDL düzeyleri açısından benzer özellikler göstermiştir. Gruplar arasında nötrofil/ lenfosit oranı ve monosit/ HDL oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır ( sırasıyla p=0.507, p=0.064 ). Anti-TPO ve anti-TG otoantikor düzeyleri, subklinik hipotiroidili hastalarda aşikar hipotiroidili hastalara göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (sırasıyla p=0.001, p=0.001). Aşikar hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi gruplarında nötrofil/ lenfosit ile monosit/ HDL oranı arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamış, ayrıca bu parametreler ile otoantikorlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Aşikar hipotiroidi grubunda nötrofil/ lenfosit oranı, subklinik hipotiroidi grubuna göre daha yüksek bulunmuş ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı olmamıştır. Diğer bir inflamasyon göstergesi olarak kabul edilen monosit/ HDL oranı ise gruplar arasında benzer bulunmuştur. Hashimoto tiroiditi gibi kronik inflamasyonla seyreden hastalıklarda, nötrofil/ lenfosit ve monosit/ HDL oranlarının artan inflamasyon,endotel disfonksiyonu ve oksidatif stresi göstermek açısından kullanılabilmesi için; daha geniş ölçekli prospektif dizaynlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Hashimato Tiroiditi, Nötrofil/Lenfosit oranı, monosit/HDL oranı

Demet Yaldız
Tekirdağ Namık Kemal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün trombositopenik purpura ile mevsimselliğin ilişkisinin incelenmesi

Amaç: İTP, trombositlerin dolaşımda otoantikorlar tarafından yıkımı ve aynı antikorların kemik iliğindeki megakaryositlere bağlanarak trombosit yapımını bozması ile oluşan edinsel bir hastalıktır. Bu antikorların hem trombosit yapımını hem de yapılan trombositleri yok etmesi ile klinik bulgular meydana gelir. Otoimmün hastalıkların kökeninde mevsim değişikliklerinin olabileceği fikri daha önceden de çalışmalara konu olmuş bir hipotezdir. Bu nedenle polen aktivitesi ve viral enfeksiyon paternleri ile hastanemize başvuran ve yeni tanı alan primer İTP hastalarımızın verileri karşılaştırılmış olup aralarında bir ilişki olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmamız için 2006-2022 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Biriminde İTP tanısı ile takip edilen 437 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Dışlanma kriterleri taşıyan 281 hasta çalışma dışı bırakıldı. Hastane otomasyon sisteminde ve dosyalarında bilgilerinin tamamına ulaşılabilen 156 hasta ile çalışma grubu oluşturuldu. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı aldığı mevsim gün/ay/yıl olarak, tanı anındaki splenomegali varlığı/yokluğu, WBC, NEU, HGB, PLT değerleri, ANA, Hepatit ve HIV serolojisi, başlangıç tedavisi ve bu tedaviye yanıtı, relaps olup olmadığı, remisyon süresi kaydedildi. Bu parametrelerin mevsimler ile olan ilişkisi araştırıldı. Bu veriler, IBM SPSS Statistics for Windows Version 25.0 programına aktarılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 100'ü (%64,1) kadın, 56'sı (%35,9) erkekti. Total olarak bakıldığında kadın sayısının erkek sayısına göre daha fazla olduğu görüldü. Ancak cinsiyetin mevsimlere göre dağılımında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,356). Çalışmamızda sosyodemografik, klinik özelliklere ait değişkenler, tanı tarihi ve relaps tarihi ile mevsim grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Epidemiyolojik ve ekolojik içerikli çalışmamızda İTP'nin mevsimsel yatkınlığı olmadığını saptadık. Disregüle bağışıklık sistemi olan kişilerde gerek ekolojik gerekse viral etmenlerin etkili olabileceği sonucuna vardık. Bu sonuç Amerika'da yapılmış olan çalışma ile paralellik göstermektedir. Ancak konu ile ilgili, prospektif ve hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: İTP, mevsimsellik, virüs-polen maruziyeti

Ezgi Dağlı Bezek
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

AML hastalarında port ve kateter kullanımının farklarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmamızda tanı ve tedavi boyunca damar yolu erişimi olarak santral venöz kateter kullanan (Hickman ve port kateteri) AML tanılı hastaların; demografik verileri, laboratuar parametreleri, santral venöz kateter ilişkili komplikasyon oranları, komplikasyon tipleri, bu komplikasyonların yönetimi ve tedavi sonuçları incelenip, AML tanılı benzer hasta gruplarının verileri ile kıyaslayıp, tüm bu parametrelerin genel sağkalım ve hastalıksız sağ kalıma katkı sağlayıp sağlamadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017 - Ocak 2023 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji polikliniğimizde takip edilen ve santral venöz kateter kullanan AML tanılı 76 hastanın anamnezleri, demografik verileri, biyokimyasal laboratuar sonuçları ve elektronik dosya kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Alınan tedaviler sonucunda kür sağlanan ve sağlanamayan hastalar belirlenmiştir. İncelenen tüm parametrelerin genel sağkalıma ve hastalıksız sağkalıma olan etkisi istatistiksel analizler ile incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 76 hastanın 41'i kadın (%53,9), 35'i erkek (%46,1) idi. Hastaların yaşı 24 ile 92 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 69,1 yıl idi. 55(%72,4) hasta Hickman kateteri, 21 (%27,6) hasta port kullanmaktaydı. Hickman kateteri ile takip edilen hastaların tanı anındaki LDH değeri, port ile takip edilen hastalara kıyasla daha yüksekti (p=0,033). Kateter enfeksiyonu olan 39 (%51,3) hasta, kültür üremesi olan 37 (%48,7) hasta olup bu hastaların 22'sinde (%59,5) Hickman kateteri mevcuttu (p=0,014). Benzer şekilde Hickman kateterine sahip olan AML tanılı hastalarda kültür üremeleri daha fazlaydı (p=0,030). Ayrıca Port kateteri ile kültür üremesi ve kateter enfeksiyonu arasında zayıf pozitif korelasyon saptandı(sırasıyla; r=0,249, p=0,03; r=0,281, p=0,014). Kür durumunun genel sağkalım üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi mevcuttur(p<0,001) ve kür sağlanmayan hastalar sağlananlara kıyasla 21,96 kat daha riskli idi. Sonuç: Çalışmamızda AML tanılı hastalarda seçilecek santral venöz erişim çeşidinin ve cinsiyetin sağkalıma etkisi olmadığı ancak yaş parametresinde her 1 yıllık artış 1,023 kat genel sağkalımda olmama riskini arttırdığı saptanmıştır. Hickman kateterine sahip olan hastalarda tanı anında serum LDH yüksekliği göze çarpmaktadır ve yine Hickman kateteri olan hastalarda port kateteri olan hastalara kıyasla daha sık kateter ilişkili enfeksiyon saptanmıştır ve kültür üremeleri sağlanmıştır. SVKİE'de önlenebilir faktörler göz önüne alınmalı el hijyenine ve gerekli anti septik önlemlere mutlaka çok dikkat edilmelidir Santral damar yolu çeşidi ile lökosit, CRP ve prokalsitoninin tanı anındaki ve enfeksiyon anındaki değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Her bir birim total bilirubin ve yaş artışının 1,265 kat genel sağ kalımda olmama riskini sırasıyla (1,265 ve 1,023 kat) arttırdığı görülmüştür. Kür sağlanan hastalarda genel sağkalım oranı 21,95 kat daha fazla idi. Sonuç olarak; AML hastalarında port kateterleri, Hickman kateterlerine kıyasla, enfeksiyöz komplikasyonlar açısından daha tercih edilebilir olduğu saptanmıştır.

Melek Çıldır Gümüş
Süleyman Demirel University
2024
00