Yozgat Bozok University
Discipline

Medical Biochemistry

Yozgat Bozok University

466

Archived Theses

4

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriatik artrit hastalarında miRNA 146A ve miRNA 21 parametrelerinin apoptozis ile ilişkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriazise eşlik edebilen eklemde destrüksiyon ve kemik rezorpsiyonu ile karakterize, genellikle romatoid faktörün (RF) negatif olduğu kronik inflamatuar otoimmün bir hastalıktır. Amacımız bu hastalıkta apoptozun serumdaki bir göstergesi olan M30'un ve total hücre ölümünün bir göstergesi olan M65'in; hastalığın patogenezi ile ilişkili olduğunu düşündüğümüz mikroRNA 146a (miR146a), mikroRNA 21'in (miR21) ve interlökin 17A (IL-17A)'nın seviyelerini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya PsA tanılı 51 hasta ve sağlıklı 36 kontrol dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve öyküleri alındı. IL-17A, M30 ve M65 parametrelerinin serum değerleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Serumdaki mikroRNA 146a ve mikroRNA 21 değerlerini belirlemek için de önce serumdan RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Daha sonra bu RNA'lardan komplementer DNA (cDNA) sentezi gerçekleştirilip Real-time PCR'da belirlenen primerler ile istenen mikroRNA'ların çoğaltılması sağlandı. Sonuçların değerlendirilmesinde parametrik testlerde iki grup arasındaki farkı incelemek için student-t testi, kategorik değişkenlerin analizinde de ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda IL-17A seviyesi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.002). M30 açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.424); fakat M65 seviyesi hasta grubunda anlamlı yüksekti (p=0.003). miR146a'nın hasta ve kontrollerde eksprese olduğu gözlendi, her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0.590). miR21'in ise hasta ve kontrol grubunda ekspresyonunun çok düşük olduğu gözlendi. Bu yüzden istatistiksel olarak bir değerlendirme yapılamadı. Sonuçlar: Çalışmanın sonunda IL-17A'nın PsA hastalarında yüksek bulunmasından dolayı etyopatogenezde otoimmünitenin etkili olduğu, miR146a ve miR21 ekspresyonunda gruplar arasında fark olmadığı için patogenezde rolü olmadığı düşünüldü. Ayrıca bu hastalarımızda her iki hücre ölümünün de gözlendiği, fakat nekrozun apoptoza göre daha fazla görüldüğü düşünülmektedir.

ApoptozisArtrit-psoriatikMikro RNA+3
Sıddıka Ayhan
Bezmialem Vakıf University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolon kanseri hücreleri üzerine timokinon ve 5-fluorouracilin terapotik etkisinin in vitro ve in vivo araştırılması

Kanser, dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kolon kanseri, gelişmiş ülkelerde kadınlarda ve erkeklerde sırasıyla 2 ve 3. sırada yer alan en yaygın görülen kanser türlerinden biridir. Kolon kanserinde rutin tedavi olan 5-Fluorouracil'in (5-FU) %30 başarısı alternatif tedavi yöntemleri arayışına neden olmuştur. Son yıllarda bitkisel kaynaklı doğal etken maddelerin kanser tedavisi üzerinde etkileri yanında konvansiyonel tedavilerle kombine edilmesi ile ilgili araştırmalar yoğunlaşarak sürmektedir. Bu çalışmada amacımız, rutin tedavide kullanılan 5-FU ile Nigella sativa'nın etken maddesi Timokinon'nun (TQ) kolon kanseri üzerine kombine tedavisinin sitotoksik, genotoksik, apoptotik ve anti-kanser etkilerinin in vitro ve in vivo yöntemlerle araştırılması ve olası etki mekanizmaların aydınlatılmasıdır. Kolon kanser hücrelerine (LoVo) ilk olarak transfeksiyon ile Lusiferaz geni transfekte edildikten sonra hücre kültürü ortamında farklı konsantrasyonlarda TQ, 5-FU ve kombinasyonlarına maruz bırakıldı. 24 saat inkübasyondan sonra ATP yöntemiyle luminometrik olarak sitotoksisite, comet assay yöntemi ile DNA hasarı, luminometrik yöntem ile hücre içi glutatyon düzeyi, florometrik yöntem ile mitokondriyal membran potansiyeli, akridin turuncusu/etidyum bromür boyası ile floresans mikroskopta apoptoz, annexin V-FITC boyası ile akış sitometrisinde apoptoz, pro-apoptotik ve anti- apoptotik proteinlerin ekspresyonu western blot yöntemiyle çalışıldı. Kontrol, TQ, 5- FU ve kombine olmak üzere beş grup nude fareye transfekte LoVo hücreleri zenograft yöntem ile subkutan olarak enjekte edildi. 3 hafta sonra oluşturulan tümörlerin tedavisine geçilip, yalnız TQ, yalnız 5-FU ve kombine gruplarına 3 hafta boyunca tedavi uygulandı. Tedavi sonucunda in vivo canlı hayvan görüntüleme sistemi ve kumpasla tümör boyutları ölçüldü. Ayrıca tedavi bitiminde alınan kanlarda oksidatif stres ve enflamasyon belirteçleri incelendi. Alınan doku örneklerinde de büyüme faktörleri ve vaskülerizasyon belirteçleri incelendi. In vitro ortamda LoVo hücreleri üzerinde TQ ve 5-FU ile yapılan tekli terapiye göre kombine terapilerin, tekli tedaviye göre düşük dozlarının sitotoksisiteyi, DNA hasarını, apoptozu ve hücre içi reaktif oksijen türlerinin düzeylerini arttırırken, mitokondriyal membran potansiyelini ve glutatyon düzeylerini düşürdüğü tespit edilmiştir. Ayrıca anti-apoptotik protein olan Bcl-2 ekspresyonu düşerken apoptotik proteinler Bax, Kaspaz-3, Kaspaz-9, P-53 ve P-21'in protein ekspresyonu artmıştır. Zenografik yöntemle oluşturulan in vivo kolon kanserinde ise kombine tedavinin tekli terapilere göre daha etkili olduğu bulunmuştur. Tümör boyutu küçülürken, dokuda TGFβ1 düzeyi ve vaskülerizasyon belirteci VEGF düzeyleri azalmıştır. Tedavi sonrası alınan plazmalarda pozitif kontrole göre oksidatif stres düzeyleri düşmüştür. Elde ettiğimiz veriler, rutin tedavide kullanılan 5-FU yanında bitkisel kökenli TQ'nun kombine kullanımının hem in vitro hem de in vivo oluşturulan kolon kanserinde anti- tümör etkilerini arttırdığını ve tedaviye bağlı yan etkileri azalttığını göstermektedir.

Antineoplastik ajanlarFlüorourasilKolon neoplazmları+3
Eray Metin Güler
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Tam otomatik bakır ölçüm kitinin geliştirilmesi

Klinik kimya hastalıkların tanı ve tedavisinde uygulanan tetkiklerle ilgilenir. Tıp alanında uygulanan laboratuvar testlerinin temelini otomatize analizörler oluşturmasına rağmen bir çok analitin tayini hala otomatize sistemlere uyumlu hale getirilememiştir. Bakır tayininde otomatize bir teknik olmayan atomik absorpsiyon spektrometrisi (AAS) yaygın olarak kullanılmaktadır. AAS her laboratuvarda sürekli uygulanan, kolay ulaşılabilir bir teknik değildir ve yapılacak ölçümler için örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesi gerekmektedir. Örneklerin dış laboratuvarlara gönderilmesiyle tetkikin sonucunun doktora ulaşması gecikmekte ve tetkik maliyetleri artmaktadır. Eser elementlerin pratik yöntemlerle ölçülebilmesi ve miktarlarında gerçekleşen değişimlerin takip edilebilmesi önemlidir. Bu elementler, çok önemli fizyolojik olaylarda görev alan enzimlerin yapı ve fonksiyonunda görevlidir. Bakır, demir metabolizması, hücresel solunum, serbest radikallerin etkisiz hale getirilmesi, bağ doku elemanlarının, nörotransmitter maddelerin sentezi ve sinir sisteminde sinyal iletimi başta olmak üzere bir çok metabolik yolakta anahtar rolü oynayan enzimlerin yapısında bulunur. Bakır metabolizmasındaki bozukluklar, eksikliğinde ve fazlalığında ciddi klinik bulguların görüldüğü bir çok hastalığa sebep olur. Bu çalışmada, AAS'ye ve piyasada kullanılan fakat verimli olmayan otomatize yöntemlere alternatif olarak doğru sonuçlar veren, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi uzun otomatize bir kolorimetrik bakır ölçüm kiti geliştirilmesi ve geliştirilen yöntemin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Amaca yönelik olarak manuel ve otomatize spektrofotometri teknikleri kullanılarak reaktifler geliştirilmiş ve bu reaktiflerin klinik kullanıma uygunluğunun değerlendirmesi için performans ve stabilite değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir Geliştirilen yöntemin %CV değeri 2'nin altında, hata değeri -1 ile 1 arasındadır. Yöntem karşılaştırma çalışmalarında AAS ile 0.96 oranında korelasyon gözlemlenmiştir. Yapılan regresyon analizi sonucu elde edilen r2 değeri 0.95'tir. LoB 0.178 μg/dl, LoD 0.607 μg/dl, LoQ 3.207 μg/dl, toplam analitik hata 1.89, sigma 3.62, ölçüm belirsizliği 2.87, genişletilmiş ölçüm belirsizliği 5.74 olarak tespit edilmiştir. Yöntem 4-1000 μg/dl aralığında doğrusaldır. Carry-over gözlemlenmemiştir. Çinko, magnezyum, kobalt ve demir iyonları ölçümlerde interferense sebep olmamaktadır. Raf ömrü en az 6 ay, cihaz üzerinde kullanım süresi en az 30 gün olarak tespit edilmiştir. Referans aralığı 91-185 μg/dl olarak belirlenmiştir. Kesinlik, doğruluk, yöntem karşılaştırması, tespit kabiliyeti, doğrusallık, carry-over, girişim, raf ömrü ve cihaz üzerinde kullanım süresi değerlendirilen yöntemin klinik kullanıma uygun olduğu, altın standart yöntemle korele sonuçlar verdiği ve benzer kitlerden daha üstün performans sergilediği gözlemlenmiştir. Ülkemiz şartlarında üretimi mümkün dünya standartlarında performans sergileyen yeni bir ölçüm yöntemi geliştirilmiştir. Anahtar kelimeler: bakır, oto-analizör, kolorimetri, performans değerlendirmeleri

BakırBiyokimyaKolorimetri+5
Hifa Gülru Çağlar
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeşil kimya yöntemiyle bakır nanopartiküllerin oluşturulması, epigallokateşin ile kombinasyonun PLGA nano-taşıyıcılarına yüklenmesi ve meme kanseri üzerinde anti-tümör etkilerinin in vitro ve in vivo araştırılması

Fitokimyasal bileşikler genelde antioksidan özelliğe sahip olmakla birlikte, serbest demir ve bakır varlığında Fenton reaksiyonu gereği pro-oksidan etki gösterdiklerinden kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Bununla birlikte, fitokimyasalların biyoyararlanımlarının düşük olması, terapötik dozlarının yüksek olması ve selektivitelerinin istenilen düzeyde olmaması kanser tedavisinde kullanımlarını zorlaştırdığından, biyoyarlanımlarını artırıcı, daha düşük dozlarda etkinliğini artırmaya ve hedefe yönelik fitokimyasal tedavi yöntemleri geliştirmeye yönelik çalışmalar önem kazanmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ile, metalik serbest bakır (Cu) ve demir (Fe) varlığında antioksidan fitokimyasalların, Fenton reaksiyonu olarak bilinen redoks reaksiyonu gereği pro-oksidan etki gösterdikleri, dolayısı ile kanser hücrelerini DNA hasarı yolu ile öldürme potansiyeline sahip oldukları gösterilmiştir. Özellikle Cu'ın, kanser hücrelerinde normal hücrelere göre daha yüksek konsantrasyonlarda olması, fitokimyasalların kanser hücreleri üzerinde selektivitesini de artırmaktadır. Dolayısı ile hedeflenen fitokimyasal bileşiklerin Cu ile birlikte nano teknolojik yöntemlerle hedef dokuya taşınmasıyla, hem fitokimyasal bileşiğin pro-oksidan etkinliğinin artırılması hem de sağlam dokulara zarar vermeden sadece kanser dokusunda etkili olmasının sağlanması düşünülmüştür. Amacımız, yeşil kimya yöntemi ile oluşturulan Cu nano-partiküllerini yeşil çayda fazla miktarda bulunan ve önemli bir antioksidan fitokimyasal olan epigallokateşin ile birlikte nano-taşyıcılara yükleyerek epigallokateşinin (EGC) hedef kanser dokusuna taşınması ve anti-tümor etkinliğinin artırılmasıdır. Biyo-sentezlenmiş Cu nano-konjugatlar uzun süre oldukça kararlı ve in vitro ve in vivo sistemlerde biyouyumlu olduğu bulunmuştur. Anti-oksidan fitokimyasal olarak EGC kullanılırken, Cu, yeşil kimya yöntemi ile metalik nano- partiküllere dönüştürülmüş ve her ikisi de poli (laktik-ko-glikolik asit) (PLGA) nano misellerinin içine yüklenmiştir. Bunun için, öncelikler in vitro ortamda, yeşil kimya ile üretilen nano-Cu ile EGC PLGA nano-partikülünün farklı konsantrasyonlarının meme kanser hücreleri (4T-1) üzerine genotoksik, apoptotik ve sitotoksik etkileri analiz edilecek ve sağlam meme hücreleri ile karşılaştırılaştırılmıştır. EGC 'nin IC50'si DMSO ve PLGA-EGC-Cu'da 72 saat içerisinde sırasıyla 2,89 mg ± 1,8757; 7,37 mg ± 12,129 iken, serbest nano Cu IC50'si 4,70 mg ± 0,3596 olarak bulunmuştur. PLGA'daki epigallokateşin, DMSO'daki epigallokateşine kıyasla hücrelerin % 50'sinde ölüme neden olabilmesi için daha yüksek bir konsantrasyona ihtiyaç duymuştur. Aynı zamanda PLGA-EGC-bakır formülasyonunun 24 saat içerisinde 4T-1 hücrelerini öldürdüğü, canlı hücrelerin 48 ve 72 saat içerisinde proliferasyona uğradığını göstermektedir. In vitro ortamda etkin doz tespit edilmiş, sonrasında aynı kompleks in vivo ortamda deney hayvanlarına verilerek anti-tümör etkinliği araştırılmıştır. 4T-1 tümörlü nude farelerde, serbest EGC ve serbest nano Cu göre PLGA-EGC-bakır kombine tedavi ile en iyi sonuçları vermiştir. Tümör hacmi, tedavi edilmeyen grup, nano Cu, PLGA-EGC-Cu ve PLGA-EGC tedavi grupları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 15 kat, 3,5 kat ve 2,86 kat azalmıştır. PLGA nano taşıyıcısı FITC işaretli olacağından, farelere uygulanan nanopartikülerin tümörde tutulumu IVIS görüntüleme cihazı ile takip edilebilmiştir. Böylece, hem fitokimyasalın pro-oksidan etkisi artırılarak tümör hücreleri üzerine daha düşük dozlarda etkili olması, hem de kanser dokusuna yoğunlaştığından sağlam hücrelere zarar vermesi önlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Doğal Antioksidanlar, Hedefli Kanser Tedavisi, Bakır, ROS, Pro-oksidan , Kombin Terapi , Yeşil Kimya

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarBakır+6
Fatma Kazdal
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Tam otomatik izositrat dehidrogenaz enzim aktivitesi ölçüm kitinin geliştirilmesi ve izositrat dehidrogenaz enziminin rekombinant üretimi

İzositrat dehidrogenaz (IDH) enzimi izositratın oksidatif dekarboksilasyonunu gerçekleştirerek α-ketoglutarat (α-KG) ve karbondioksit (CO2) üetimini katalizleyen bir enzimdir. Metabolizmada birçok dokuda yoğun olarak bulunan bu enzimin nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH+H) kaynağı olarak görev yapmasının yanında glukoz, yağ asidi ve glutamin metabolizmasında rolü olduğu bilinmektedir. NADPH+H molekülü hem hücresel biyosentez reaksiyonlarında hem de indirgeyici ekivalan molekül olarak kullanılması sebebiyle antioksidanlara karşı savunmada büyük role sahiptir. IDH enziminde gerçekleşen mutasyonlar enzimde neomorfik aktiviteye yol açarak normalde ürün olarak ortaya çıkan α-KG' ı substrat olarak kullanmasına ve NADPH+H üretiminin aksine tüketimine sebep olur. Bu değişim hücresel düzeyde birçok yolağı etkileyerek kanser gelişimine yol açar. Başta gliomalar olmak üzere; lösemi, lenfoma, kolanjiokarsinoma, kondrosarkoma ve pankreas tümörlerinde de IDH mutasyonu bildirilmiştir. Serumda NADP+-bağımlı IDH aktivitesi artışının, karaciğer doku hasarının belirlenmesinde rutinde kullanılan aspartat amino transferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), γ-glutamil transferaz (GGT) enzimlerinden daha hassas sonuçlar verdiği bilinmektedir. Klinik olarak büyük öneme sahip bu enzimin ve mutant formunun aktivitesindeki değişiklikleri tespit edebilecek basit ve ucuz bir yöntem bulunmamaktadır. Mutant enzim ile ilgili yapılan çalışmalarda kullanlan yöntemler biyopsi ile alınan doku örnekleri ile çalışılan, girişim gerektiren tekniklerdir. Bu çalışma ile NADP+-bağımlı normal ve mutant IDH enzim aktivitesinin hastalardan alınan kan örnekleri ile çalışılabilecek ve tüm rutin biyokimya laboratuvarlarında bulunan otomatik kimya analizörleri ile uyumlu olarak kullanılabilecek bir kit geliştirilmesi planlanmıştır. Enzimin kofaktör olarak kullandığı molekül olan NADPH+H molekülünün 340 nm'de verdiği absorbans değişiminden yararlanılarak spektrofotometrik yöntemle enzim aktivitesi hakkında bilgi sahibi olunması amaçlanmıştır. Geliştirilecek kit çalışmalarında kullanılmak üzere kalibratör-kontrol materyali olarak kullanılabilecek mutant ve normal form NADP+-bağımlı IDH enzimilerinin rekombinant üretimi hedeflenmiştir. Çalışmanın seyri sırasında mutant enzimin aktivitesinin ölçüme uygun olmadığı tespit edilmiştir. NADP+-bağımlı IDH aktivitesi ölçüm metodunun geliştirilmesi çalışmaları ile 2 nin altında % CV değeri, LoB 0.1744 U/L performans özelliklerine sahip 0 – 1200 U/L arasında doğrusal olan bir ölçüm kiti üretilmiştir. Hem normal form hem de R132H mutant form NADP+-bağımlı IDH enzimlerinin ökaryotik bir mikroorganizma olan Pichia Pastoris maya hücrelerinde rekombinant üretimi gerçekleştirilmiştir. Rekombinant üretilen normal NADP+-bağımlı IDH enziminin izositrat için Vmax ve KM değerleri sırasıyla 4.55 μM/dk ve 108 μM olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: İzositrat dehidrogenaz, enzim aktivite ölçümü, rekombinant, Pichia Pastoris.

BiyokimyaEnzim aktivitesiEnzim üretimi+7
Fatmanur Köktaşoğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

K vitamini ölçüm metodunun geliştirilmesi ve referans aralığının belirlenmesi

Vitaminler, yaşam için gerekli olan fizyolojik fonksiyonlarda önemli bir role sahip besin maddeleridir. Enerji sağlamanın yanı sıra yapısal görevlerde de işlev görmektedirler ve diğer besinlerden farklıdırlar. Vitaminler suda çözünen ve yağda çözünen olmak üzere iki gruba ayrılır. Bu gruba Vitamin A, Vitamin D, Vitamin E ve Vitamin K dahildir. Vitamin K, özellikle bitkiler ve bakteriler tarafından üretilen, lipofilik bir vitamindir ve elektron taşıma ile enerji üretimi gibi temel fonksiyonlarda kullanılır. İnsanlar, protrombin üretimi, glutamik asit rezidülerinin posttranslasyonel modifikasyonu, kemik kalsifikasyonu, kalsiyum dengesi ve hücre döngüsü düzenlemesi gibi esansiyel metabolik süreçler için Vitamin K'ya ihtiyaç duyarlar. K vitamini üç ana alt tipe ayrılır: K1 (2-Methyl-3-phytyl-1,4-naphthoquinone), K2 (2-Methyl-3-multiprenyl-1,4-naphthoquinone) ve K3 (2-methyl-1,4-naphthoquinone). K1 vitamini, yeşil yapraklı bitkiler tarafından sentezlenirken, insanlarda ise kolonda bulunan gram pozitif bağırsak bakterileri tarafından üretilen K2 vitamini alt türleri olan menakinon (MK) adlı vitamin kullanılır. K2 vitamini alt türleri, izopren birimlerine göre adlandırılır ve en yaygın olarak MK6-10 arasında bulunur. K3 vitamini, menadion olarak da bilinir ve doğal olarak bulunmaz, suda çözünebilen bir takviye formudur. Vitamin K seviyesinin belirlenmesi, eksikliğine bağlı komplikasyonların tanısında büyük önem taşır. Bu doktora tez çalışmasında, standartlara uygun analitik performans özelliklerine sahip Vitamin K ve türevlerinin LC-MS/MS ölçüm yöntemi kullanılarak Türk toplumuna ait Vitamin K referans aralığının belirlenmesi amaçlanmaktadır. Aynı zamanda, katı faz ekstraksiyonu olmadan yüksek geri kazanım sağlayan yenilikçi bir ekstraksiyon yöntemi kullanılarak Vitamin K'nın ölçülmesi de hedeflenmektedir. Bu sayede, hastaların serum Vitamin K seviyelerinin belirlenmesi ve Vitamin K eksikliğine bağlı komplikasyonların tanısına katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Metot kalibrasyonu için filokinon ve Vitamin K2 (MK-4) kimyasalları kullanılarak, 500 ng/mL'den 0.06 ng/mL yoğunluğa kadar standartlar hazırlandı. Bütün standartlar, metanol içinde çözüldü ve her bir kalibrasyon standartına, son yoğunluğu 10 ng/mL olacak şekilde internal standart eklendi. Karışım, vortex ve santrifüj işlemlerinden geçirildi. Üst faz alındı ve konsantratör cihazında uçuruldu. Kalıntı, 2-propanol, asetonitril ve metanol gibi kimyasallar kullanılarak serum numunelerine ait analitlerin hazırlığı yapıldı. Hazırlanan analitler, likit kromatografi yüksek çözünürlüklü tandem kütle spektrometrisi cihazında analiz edildi. Kütle spektrometresinde atmosferik basınçlı kimyasal iyonizasyon yöntemi iyonizasyon kaynağı olarak kullanıldı. Kromatografik ayırma işlemi, 40 °C'de C18 - 100 x 2 mm - 3 µ boyutlu bir kolon kullanılarak gerçekleştirildi. Mobil faz olarak, su içinde %0.1 formik asit ve 3:1 (v/v) metanol/asetonitril karışımı kullanıldı. Geliştirilen yöntemin nihai validasyon çalışmaları, ölçüm sınırı, doğrusallık, gerçeklik, kesinlik ve sağlamlık testlerini içermektedir. Hazırlanan standartlar, 6 tekrarlı olarak analiz edildi ve kalibrasyon eğrisi oluşturuldu. Elde edilen veriler, regresyon analizi ile değerlendirildi. Türk toplumuna ait Vitamin K referans aralığını belirlemek için, içeri alma ve dışlama kriterlerini sağlayan 64 kadın ve 67 erkek sağlıklı kontrol grubu gönüllüsüne ait serum numuneleri kullanıldı. Bu numuneler, geliştirilen yöntemin nihai numune hazırlama prosedürüne uygun şekilde işlendi ve analiz edildi. Validasyon çalışmalarında istatistiksel analizler R programlama dili kullanılarak gerçekleştirildi. Spektrum analizleri ise açık kaynaklı MZmine 3 yazılımı üzerinde yapıldı. Referans aralık hesaplamaları ise Python programlama dili kullanılarak yapıldı. Vitamin K1 kalibrasyon standartı 6 kez tekrarlanarak çalışılmış ve elde edilen verilerle korelasyon katsayısı 0.9957 olarak hesaplanmıştır. Vitamin K, MK-4 ve MK-7 analitleri 10 kez tekrarlanarak çalışıldığında, yöntemin LOD (tayin sınırı) ve LOQ (ölçüm sınırı) değerleri sırasıyla 0.02 ng/mL ve 0.09 ng/mL olarak belirlenmiştir. Ortalama bağıl standart sapma ise %2.15 olarak hesaplanmıştır. Geri kazanım testleri sonuçlarına göre ise Vitamin K için %94, MK-4 için %88 ve MK-7 için %85 geri kazanım değerleri elde edilmiştir. Referans aralık çalışmaları için, dahil olma ve dışlama kriterlerine uygun olan 64 kadın ve 67 erkek sağlıklı kontrol grubu referans kitle olarak seçilmiştir. Sonuç olarak referans aralığı, 0.1-1.2 ng/mL olarak hesaplanmıştır. Bu yöntem, en fazla 30 dakika içinde sonuç verebilme özelliğiyle birlikte ön hazırlık süresi ve ekstraksiyon aşamasında katı faz ekstraksiyon filtrelerine ihtiyaç duymadan diğer literatürdeki yöntemlerden pozitif şekilde ayrılmaktadır. Araştırma amacıyla laboratuvarlarda yöntem doğrulama çalışmaları yapıldıktan sonra kullanılmaya uygun hale gelir. Yöntemin karşılaştırma ve geçerli kılma çalışmaları yapıldıktan sonra rutin kullanıma geçilebilir. Vitamin K, MK-4 ve MK-7'nin referans aralığını belirlemek için Python programlama dilinde kod yazılmıştır. Bu kod, klinik laboratuvarlarda laboratuvar içi referans aralıklarını belirlemek amacıyla bütün parametreler için laboratuvar bilgi sistemlerine entegre edilebilir. Enzim destekli ekstraksiyon, diğer yağda çözünen vitaminlerin miktar tayinini yapmak için geliştirilecek yöntemlerde de kullanılabilir. Bu alanda yeni araştırma çalışmaları yapılabilir.

Kütle spektrometriReferans değerlerVitamin K+4
Metin Demirel
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı lösemi tiplerinde nükleer manyetik rezonans tabanlı metabolomik profilleme

Lösemi, çocukluk çağında %30'luk oran ile en sık görülen kanser türü olup, tüm kanserler içerisinde 3.2%' lik oranı kapsamaktadır. Lenfomalar ise orijin aldığı doku açısından lösemi ile ayrışmakla beraber ortak semptomlar gösterebilmektedir. Hastalık gelişiminde temelde beyaz kan hücrelerinin kemik iliği/ lenfoid organlardaki maturasyon bozukluğu yer almaktadır. Literatürde lösemi ve lenfomada metabolik profilleme çalışmaları mevcut olup, belirlenen biyobelirteç adayı metabolitlerin erken tanı, prognoz, tedaviye cevapta kullanılabilirliği tartışılmaktadır. Yüzlerce metaboliti kapsayan metabolomiks çalışmalarında çok yönlü istatistiksel modelleme kullanılarak bu aday belirteçlerin ilişkili olduğu yolaklar belirlenebilmekte, kişiselleştirilmiş tedaviler için değerli bilgiler sunulabilmektedir. Bunu mümkün kılan analitik kimya tekniklerinden ve metabolomiksin en önemli enstrümanlarından nükleer manyetik rezonans (NMR) ile kütle spektrometresi (MS), birbirini tamamlayıcı şekilde farklı moleküllerin ölçümünde başarılıdır ve entegre analizlerde analit spektrumun tamamına yakınını kapsamaktadır. NMR; yüksek tekrarlanabilirlik, tek internal standartla yüzlerce metabolit kantitasyonuna olanak vermesi, uzun stabilite, kalibrasyon gerektirmemesi gibi avantajlarıyla son yıllarda metabolomikste artan sıklıkta kullanılmaktadır. Öte yandan rutin kullanımı oturmuş MS ise yüksek sensitivitesi ve proteomik-lipidomik moleküllerin başarılı tespiti ile pratik kullanımda halen en ön sırada yer almaktadır. Güncel tez çalışması, sık görülen lösemi/ lenfoma tiplerini kapsayacak şekilde bütüncül yaklaşımla kantitatif NMR ve kalitatif MS metodlarını entegre eden bir çalışma düzeni içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her bir grupta (AML, KLL, NHL) yer alan 30 yetişkin hastaya ait serum ile lökosit izolatlarında bir ve iki boyutlu 1H NMR ile yüksek-rezolüsyonlu MS (HR-MS) analizleri tamamlandıktan sonra diferansiyel metabolitler ile ilgili metabolik yolaklar tek değişkenli-çok değişkenli istatistiksel metotlarla MetaboAnalyst ve TidyMass çevrimiçi platformlarında belirlenmiştir. 1D deneylerde kimliklendirilen metabolitler, 2D NMR analizleri ile doğrulanmıştır. Lökosit izolatları ise HRMS platformunda serum örnekleri ile eşit koşullar altında çalışılarak bu matrikste kontrollere kıyasla anlamlı eksprese edilen metabolitler belirlenmiştir (TidyMass). Serum NMR analizlerinde ortaya konan bulgulara göre; AML grubunda kontrol bireylere kıyasla artış gösteren metabolitler (VIP skoru> 1) metilguanidin, izobütirat, glisin, 2-hidroksiizobütirat, glukoz, üre, betain ve azalanlar (VIP skoru> 2) piroglutamat, 3-hidroksiizovalerat, alanin olarak kaydedilmiştir. KLL grubunda artan metabolitler içerisinde AML ile ortak bulunanlar haricinde kreatinin-kreatin fosfat, tirozin ve fosfoetanolamin molekülleri de yer almaktadır. Burada her üç grupta da artan moleküllerin protein degredasyon ürünü olmaları, hematolojik malignitelerde gözlenen hızlı protein turnoverını doğrulamaktadır. VIP skoru 2.5' ten büyük bulunan fumarat ve asetat moleküllerinin azalışı da KLL ve NHL gruplarında ortak öne çıkan farklılıklar olarak Krebs siklusu ara bileşenlerinin prolifere olan lökoblastlarda yoğun tüketimine işaret etmektedir. Ayrıca NHL grubuna özgü bir farklılık olarak düşük bulunan serum karnitin seviyesi (VIP skoru> 1), lenfoma hastalarında artan enerji ihtiyacının beta oksidasyon artışı ile kompanse edildiğini düşündürmektedir. Serum NMR sonuçlarını kapsayan alıcı özelliği (ROC) analizi ile AML için 10, KLL için 3 ve NHL için 20 en anlamlı metabolit ile eğri altı alanı> 0.98 olan tanısal biyobelirteç modelleri oluşturulmuştur. Grup bazlı değişim gösteren yolak analizlerinde glutatyon, glukojenik ile dallı zincirli amino asit metabolizması ve kolin oksidasyonu AML' de birinci sıradayken; KLL ve NHL gruplarında ise Krebs ve üre siklusu öne çıkmaktadır. Serum HRMS sonuçlarında ise yüksek sensitif metodoloji yardımıyla çeşitli polar lipitler (yağ asitleri ve fosfolipitler) tanımlanarak özellikle AML grubunda anlamlı artan doymamış yağ asitleri dokozatrienoik ve cis-13-dokozenoik asit (p=0.002 ve 0.003, sırasıyla, Tidymass) olarak kaydedilmiştir. Serum HRMS sonuçlarına göre KLL grubunda anlamlı bulunan oleamid artan ve gliserofosfokolin ile piroglutamat ise NMR sonuçlarını doğrulayan şekilde düşük seviyelerde bulunmuştur (p=0.001 ve 0.000, sırasıyla, Tidymass). Öte yandan NHL serum HRMS bulguları artan doymamış yağ asitleri açısından AML ve oleamid açısından KLL ile; azalan piroglutamat seviyeleri açısından ise KLL ile benzerlik göstermektedir. Lökosit izolatlarında gerçekleştirilen HRMS analizlerinde ise seruma göre daha az sayıda anlamlı metabolit tanımlanmış olup; spermin ve uzun zincirli yağ asitlerinin (serumda sonuçlarını destekleyen biçimde) artan, biyotin gibi koenzimlerin ise düşük seviyeleri her üç grupta da ortak olarak kaydedilmiştir. Sonuç olarak güncel çalışmada, lösemi/ lenfoma hastalarında NMR ve MS metodolojilerinin komplementer kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren serum-lökosit matriks profillemesi gerçekleştirilmiştir. Literatürde bir ilk olarak, farklı hematolojik malignitelerde serum metabonomu kantitatif yaklaşımla belirlenmiş ve HR-MS teknolojisi ile yapılan global tarama ile entegrasyon sağlanarak geniş kapsamlı parametre araştırması yapılmıştır. Bir diğer yenilik ise, global serum araştırması yanı sıra lökosit izolatlarında MS analizi ile hücresel düzeyde anlık metabolik profilleme ile bireysel etyolojilere dair önemli veriler sunulmasıdır. Grup bazlı değişiklikleri ortaya çıkaran mevcut bulgular bireysel itici güçlerin yanı sıra farklı alt sınıflarda yaygın olarak gözlemlenen patojenik mekanizmalar hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Tüm bunlarla birlikte sunulan güncel sonuçların, her grup için oluşturulacak geniş kohort ve omiks teknolojilerinden gelen tamamlayıcı veriler ile doğrulanması gerekmektedir.

Biyobelirteçler-tümörFenotipHematolojik neoplazmlar+7
Ayşe Zehra Gül
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Barsak enflamasyonu oluşturulan hücre kültür modelinde, timokinonun biyolojik aktiviteleri ile metabolomik profillemesinin araştırılması

Gastrointestinal sistem (GIS), vücutta sindirim işlemini düzenleyen ve besin maddelerinin emilimini sağlayan anatomik ve fonksiyonel bir sistemdir. GIS boyunca hücresel bariyer hattı oluşturan barsak epiteli mukozal hemostazın korunmasında oldukça önemlidir. Barsak epiteli, besin emilimini gerçekleştirmenin yanında, mukus, antimikrobiyal peptidler ve sIgA üreterek bağışıklık üzerine de etki eder. Ancak, bazı durumlarda barsakların normal işlevleri enflamasyon adı verilen, dengeli olduğu takdirde organizmayı doku hasarından koruyan bir süreçle etkilenebilir. Enflamasyon, vücudun zararlı etkenlere veya yaralanmalara karşı savunma mekanizmasıdır. Ancak, kronik enflamasyon (uzun süreli ve aşırı enflamasyon) GIS'i olumsuz etkileyebilir. Barsaklardaki kronik enflamasyon, başta enflamatuvar barsak hastalığı (EBH) olmak üzere bir dizi kronik hastalığa sebep olabilir. EBH, gastrointestinal sistemin kronik ve tekrarlayan bir enflamasyonu olarak bilinir ve enflamasyona sebep olarak reaktif oksijen türleri/reaktif nitrojen türleri (ROT/RNT) artışı, Nf-B yolak aktivasyonu gösterilse de patogenezi tam olarak anlaşılamayan bir durumdur. Ayrıca EBH genetik yatkınlıkla da ilişkilendirilmiş, remisyon ve alevlenme dönemleri ile giden, ekstraintestinal belirti ve bulguların mevcut olduğu ve uzun vadede malignite riski taşıyan hastalıklardır. EBH patogenezi tam olarak bilinmediği gibi, tanısında kesin bir biyobelirteç bulunamamıştır. Son dönemlerde biyobelirteç çalışmalarında, doku, biyolojik sıvı veya hücre özütünün metabolitlerini, niteliksel ve niceliksel olarak karakterize etmek için proton nükleer manyetik rezonans [1H-NMR] spektroskopisi veya kütle spektrometrisi [MS] gibi analitik kimya tekniklerinin oldukça sık kullanıldığı metabolomik çalışmalardan faydalanılmaktadır. EBH moleküler patogenezi ve biyobelirteç tayininde de birçok metabolomik çalışma yapılmış, sonuçlarda enflamatuvar biyomoleküller ön planda anlamlı yüksek bulunmuş ancak net bir biyobelirteç ya da patogenez tayini saptanamamıştır. EBH tedavisinde sadece enflamasyonu kontrol altına almaya yönelik kortikosteroidler gibi ilaçlar mevcut olup bu ilaçlar da ciddi yan etkilere sahiptir. Bu ilaçlardan olan ve güncel tez çalışmasında da kullanılan budesonid barsak enflamasyonunu kontrol altına alabilmenin yanında, immünbaskılama, osteoporoz gibi ciddi yan etkilere sahiptir.İlaçların bu istenmeyen etkileri yan etki profili daha düşük olan ajanların arayışına yol açmıştır. Antioksidan, anti-enflamatuvar, immunomodülatör özellikleriyle bilinen polifenoller EBH başta olmak üzere enflamatuvar hastalıkların tedavisi için bilimsel çalışmalara çokça konu olmuştur. Bu polifenolik bileşiklerden olan timokinon (TQ) Nigella sativa (çörek otu)nın ana bileşeni olup ciddi antioksidan ve antienflamatuvar özellikleri olduğu önceki çalışmalarla gösterilmiştir. Çalışma ile amacımız, hücre kültürü ile barsak enflamasyonu modeli oluşturarak TQ'nun anti-enflamatuvar terapötik etkinliğini, yüksek çözünürlüklü NMR spektoskopisi ve LC-MS/MS kullanarak hastalık metobolomik profillemesini yaparak araştırmak ve bir anti-enflamatuvar ajan olan budenosid ile karşılaştırmaktır. Bunun için öncelikle lipopolisakkarit (LPS) verilerek Raw 264.7 makrofaj hücrelerinde enflamasyon oluşturulmuş, ardından bu enflamasyonlu besiyeri alınarak HT-29 kolon kanseri hücreleri üzerine verilmiştir. Böylece hücre kültüründe barsak enflamasyon modeli tasarlanmış, ardından bu model üzerinde TQ ve budesonidin etkileri incelenmiştir. Enflamasyon gelişiminde ana mediyatörlerden olan ROT ile RNT enflamasyon grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuş, TQ uygulanmasıyla bu türlerin seviyeleri düşmüş ancak en yüksek düşüş budesonid grubunda saptanmıştır. Yine EBH patogenezinde önemli rol oynayan sıkı bağlantı proteinleri, okludin ve klaudin-5 proteinlerinin ifade seviyeleri TQ gruplarında artmış, budesonid grubunda en yüksek artış görülmüştür. Tüm bu sonuçlar TQ'nun anti-enflamatuvar ve doku iyileştirici etkisinin olduğunu bize göstermiştir. NMR ile yapılan metabolomik analizlerde enflamasyon grubunda kontrole göre ksantin metaboliti anlamlı seviyede düşüklük göstermiş, yolak zenginleştirme analiziyle daha ayrıntılı incelendiğinde pürin metabolik yolağının etkilendiği görülmüştür. Bu sonuç enflamasyon oluşumunun ksantin oksidaz enziminin, pürin metabolik yolağındaki aktivasyonuna bağlanarak superoksit radikali üretimi üzerinden olabileceğini düşündürmektedir. HRMS ile bu sonuç doğrulanarak aynı metabolik yolağın etkilendiği bulunmuştur. Yine NMR analizinde; laktat, galaktarat fumarat ve dimetilamin düzeyleri enflamasyon grubunda kontrole göre artış göstermiş (VIP skoru > 1), glikolat, 2-hidroksiizobütirat, glisin, asetat, sitrakonat ise kontrol grubunda enflamasyon grubuna göre anlamlı artış (VIP skoru > 1) göstermiştir. Laktat artışı enflamasyon sırasında Warburg etkisine bağlı aerobik glikoliz yolağına kaymayı düşündürürken asimetrik dimetilarginin(ADMA) yıkım ürünü olan dimetilamin artışı, ADMA yıkım artışına bağlı NOS (nitrik oksit sentaz) inhibisyonunun ortadan kalktığını ve bunun enflamasyon oluşumuna katkıda bulunduğunu düşündürmüştür. Yine kontrol grubunda artan metabolitlerden olan glisinin glutatyon sentezinde rol alan aminoasitlerden olması, glikolatın serin ve glisin üzerinden antioksidan sistemi aktive eden metabolit olması, sitrakonatın ise güçlü Nrf2 aktivatörü olması bu metabolitlerin antioksidan ara metabolitleri olduğunu düşündürmektedir. TQ verilen enflamasyonlu gruplarla yapılan NMR analizinde genotoksik, apoptotik özellikleri bilinen N-nitrozodimetilamin (NDMA)'nın enflamasyon gurubuna göre anlamlı derecede düşük bulunduğu saptanmıştır. TQ verilen enflamasyonlu gruplarla yapılan NMR analizinde enflamasyon grubuna göre anlamlı metabolik yolak bulunamazken, HRMS ile nikotinat-nikotinamit metabolizmasının ve eter-lipid metabolizmasının anlamlı derecede etkilendiği görülmüştür. Yine bu iki yolağın budesonid verilen enflamasyonlu gruplarda, sadece enflamasyon oluşturulan gruba göre etkilenmiş olduğu bulunmuş ve bu sonuç TQ'nun anti-enflamatuvar etkisini bu yolaklar üzerinden gerçekleştirebileceğini düşündürmüştür. Sonuç olarak güncel çalışmada, barsak enflamasyonu oluşturulan hücre kültürü modelinde metabolitlerin analizinde NMR ve MS metotlarının birlikte kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren metabolomik profilleme gerçekleştirilmiştir. Bu yolla TQ'nun antienflamatuvar etkisini hangi olası metabolik yolakla gerçekleştirebileceği tartışılmış ve yine enflamasyon sırasında farklılık gösteren metabolitler belirlenerek hücre kültürü ile biyobelirteç çalışmalarına zemin hazırlanmıştır. Ayrıca daha önce EBH hastalarından elde edilen metabolomik çalışmalarla kıyaslanarak benzer metabolit profilleri bulunmuş bu da hücre kültürürünün metabolomik analizlerde kullanılabilirliği tezini güçlendirmiştir. Her ne kadar benzer metabolit profilleri elde edilse de hücre kültürü ile elde edilen sonuçlar tam olarak insan metabolizmasını yanıstmadığı için ileri in vivo çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: enflamasyon, timokinon, metabolomik, hücre kültürü

Öznur Yaşar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Krisinin immunmodulatör etki yoluyla meme kanseri hücreleri üzerine olan anti-tümör etkisinin araştırılması

Krisin (5,7-dihidroksiflavon), doğal olarak bitki ve arı ürünlerinde bulunan bir flavonoiddir ve önemli biyolojik aktiviteleriyle, özellikle de anti-kanser etkileriyle bilinir. Faydalı özellikleri kısmen bağışıklık hücrelerini aktive etme yeteneğine atfedilmiştir. Bu çalışmanın ilk amacı; krisinin doğal öldürücü (NK) NK-92 hücreleri, Jurkat T hücreleri ve RAW 264.7 makrofaj hücrelerinin aktivitelerini ve bu hücrelerin MCF-7 ve MDA-MB-231 gibi iki farklı tipte meme kanseri hücre hattına karşı olan anti-tümöral potansiyellerini nasıl değiştirdiğini araştırmaktır. İkinci olarak krisin etken maddesinin MCF-7 ve MDA-MB-231 meme kanseri hücrelerindeki immün kaçış mekanizmalarında önemli rol oynayan programlı hücre ölümü ligand-1 (PD-L1) protein ekspresyonuna ve yine kanser hücrelerinin hayatta kalım proteinlerinden olan p-akt ve p-mTOR protein ekspresyonları üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. İlk olarak, krisinin meme kanseri ve normal meme hücre hatlarındaki anti-proliferatif etkisi, reaktif oksijen türleri (ROS) üretim aktivitesi ve apoptotik etkisi sırasıyla MTT testi, DCF-DA floresan probu kullanılarak immünofloresan (IF) boyama ve akış sitometri testi, ve akridin oranj ve etidyum bromür (AO/EB) çift boyaması ile Annexin V/PI boyaması kullanılarak IF boyaması ve akış sitometri analizleri ile ölçüldü. NK-92, Jurkat T hücreleri ve RAW 264.7 makrofaj hücrelerinin proliferasyonları WST-1 testi ile analiz edildi. NK-92 hücrelerinin etkinliği, IL-2 varlığında akış sitometri ile CD56+ yüzey protein ekspresyonunun analizi ve IFN-γ üretiminin enzim bağlı immünosorbent test (ELISA) ile spektrofotmetrik olarak ölçülmesiyle değerlendirildi. PHA-M ile indüklenen Jurkat T hücrelerinin aktivitesindeki değişiklik, ELISA yöntemiyle belirlendi. Makrofaj hücre hattında ise TNF-α ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin ELISA ve Griess reaktifi ile ölçülmesiyle aktivasyon analizleri yapıldı. Krisin uygulanan NK-92 hücreleri doğrudan meme kanseri hücreleri ile birlikte kültüre edildi; meme kanseri hücrelerinin canlılığı MTT testi ile ölçüldü, süpernatantlardaki sitokinler ve granzim-B miktarları ELISA ile, NO miktarı ise Griess reaktifi ile ölçüldü. Krisine maruz bırakılmış meme kanseri hücreleri, PHA-M ile stimüle edilen Jurkat T hücreleri ile doğrudan ko-kültüre edildi; süpernatantlardaki sitokin düzeyleri ELISA testi ile belirlendi. Krisin uygulanan makrofaj hücrelerinin büyüme ortamları ile meme kanseri hücre süpernatantları birlikte kültüre edildi; meme kanseri hücrelerindeki apoptoz düzeyi AO/EB çift boyaması ve Aleksa-fluor-488 bağlı kaspaz-3 ölçümü IF yöntem ile gösterildi. PD-L1 protein düzeyleri EGF ile indüklenen meme kanseri hücrelerinde IF boyama ve western-blot yöntemleri ile analiz edildi. Yine meme kanseri hücrelerindeki p-akt ve p-mTOR protein ekspresyonları western-blot yöntemi ile değerlendirildi. Krisin, MCF-7 ve MDA-MB-231 hücrelerinde artan intraselüler ROS üretimi ile sitotoksik ve apoptotik aktivite gösterdi. Ayrıca, NK-92 ve T hücrelerinin her iki meme kanseri hücre hattına karşı sitotoksisitesini önemli ölçüde artırdı ve en belirgin etki MCF-7 hücrelerinde (%20) gözlendi. Bu sitotoksik etki IL-2 ve PHA-M varlığında daha da artarken, epidermal büyüme faktörü (EGF) ile tedavi edilen meme kanseri hücrelerinde azaldı. NK-92 hücrelerinin meme kanseri hücre hatlarına karşı anti-tümöral yanıtı, granzim-B, TNF-α ve NO üretimindeki artışla ilişkili bulundu. Benzer şekilde, Jurkat T hücrelerinin meme kanseri hücre hatlarına karşı aktivasyonu, granzime-B, IL-2 ve IFN-γ üretimindeki artışla karakterize edildi. Makrofaj hücrelerinin anti-kanser yanıtı ise, meme kanseri hücrelerinde artan apoptoz ile ilişkilendirildi. Ayrıca, NK-92 hücrelerinin krisin ile uyarılması artmış IFN-γ üretimi ve CD56 ekspresyonu ile, Jurkat T hücrelerinin uyarılması IL-2 üretimi ile, RAW 264.7 makrofaj hücrelerinin uyarılması ise NO üretiminin artışıyla karakterize edildi. İki farklı meme kanseri hücre hattında EGF ile artan PD-L1 ve p-akt protein düzeyleri krisin ile inhibe olurken, p-mTOR protein ekspresyonunda anlamlı ir artış gözlenmedi. Bulgular, krisinin iki farklı meme kanseri hücre hattına karşı NK-92, T ve makrofaj hücrelerinin aktivasyonuna ve fonksiyonel artışına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu, immün yanıttan kaçış mekanizmasında öneme sahip olan PD-L1 proteinini ve kanser progresyonunda rol oynayan p-akt düzeylerini azaltarak kanser tedavisinde hem terapötik hem de kanserin ilerlemesini önlemede kemo-preventif bir ajan olarak kullanılma potansiyelini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Krisin, NK hücresi, T hücresi, Makrofaj, Meme Kanseri, İmmün Kontrol Noktası Proteinleri

Katil hücreler-lenfokin aktiveKrisinLenfoma-T hücreli+2
Ezgi Balkan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında çalışılan testler için onay destek sistemi geliştirilmesi ve değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Tıbbi laboratuvarlar modern tıpta hastalara tanı konulması ve hastalık tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Yıllar geçtikçe laboratuvarlarda çalışılan testlerin sayısı artmaktadır; bu durum laboratuvar uzmanının üzerindeki iş yükünün artmasına sebep olmaktadır. Onay Destek Sistemi (ODS) belirli kurallara göre test sonuçlarını onaylayan bir yazılımsal sistemdir. Bu sistemlerin kullanımı laboratuvar uzmanının üzerindeki iş yükünü azaltabilir. Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında çalışılan bazı testler için ODS geliştirilmesi ve bu sistemin performansının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmamız için seçilen testler laboratuvarımızdan sıklıkla istenilen testler arasından seçildi. ODS için ara yazılım kuruldu, Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemine (LBYS) entegre edildi. ODS kuralları ve algoritmaları belirlendi, ara yazılıma tanımlandı. Kurallar önce sanal hasta verileri üzerinde test edildi, kuralların doğru çalıştığı belirlenince gerçek hasta verileriyle validasyon yapıldı. Son olarak ODS ile kullanıcı manuel onayı arasındaki uyum değerlendirildi. Bulgular: 1 Kasım 2023 – 30 Kasım 2023 tarihleri arasındaki 724692 test sonucu çalışmamızda değerlendirildi. En fazla sonucu tam kan paneli testleri, en az sonucun ise koagülasyon testleri oluşturdu. Biyokimya testlerinde %55.6 – 94.6 arasında, immünokimya testlerinde %39.6 – 95.5, koagülasyon testlerinde %38.4 – 90.9, tam kan ve idrar panelinde sırasıyla %80.2 ve %49.6 sonuç onay yüzdesi elde edildi. Manuel onayla ODS karşılaştırmasında en yüksek uyum ODS ve asistan doktor arasında olduğu belirlendi. Tartışma: Çalışmamızda laboratuvarımızda sıklıkla çalışılan testler için ODS algoritması ve kuralları belirlendi. ODS sayesinde laboratuvar iş yükü azaltılması ve olası hataların erkenden tespit edilmesi hedeflendi. Aynı zamanda laboratuvarda onay sürecinin standart hale getirilmesi hedeflendi. Çalışmızda elde ettiğimiz onay oranlarının başlangıç aşaması için yeterli düzeyde olduğuna inanıyoruz. Bu sistemlerin veriminin artırılması adına daha fazla ve multidisipliner çalışmaların yapılması gereklidir.

Caner Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Nükleer manyetik rezonans ve kütle spektroskopisi ile biyotinidaz enzim aktivite ölçüm yönteminin geliştirilmesi

Biyotinidaz (BTD) (EC 3.5.1.12), glikoprotein yapısında yaklaşık 80 kDa ağırlığında karaciğer ve beyin başta olmak üzere birçok dokuda bulunan bir enzimdir. Biyotinidaz enzimi diyetle alınan biyotinil peptitlerden ve biyositinden biyotin vitaminini kopararak serbest bırakır. Bu sayede karboksilaz enzimlerinin kofaktörü olan serbest biyotin sağlanmış olur. Otozomal resesif geçişli bir rahatsızlık olan biyotinidaz eksikliği serbest biyotin döngüsünün bozulmasıyla karakterizedir. Şayet biyotinidaz eksikliğine bağlı olarak metabolizmada serbest biyotin sağlanamaz ise biyotin bağımlı karboksilazlarda (asetil CoA karboksilaz, propiyonil CoA karboksilaz, pirüvat karboksilaz, β-metilkrotonil CoA karboksilaz) aktivite kaybı olur. Bunun sonucunda aminoasit katabolizması, glukoneojenez ve yağ asit sentezi gibi önemli metabolik yolaklarda homeostaz bozulur ve başta nörolojik bozukluklar olmak üzere gelişme gerilikleri, deri hastalıkları gibi birçok hastalık gelişir. Doğal substratı biyositin ve biyotinilpeptidler olan biyotinidaz biyotin ile farklı moleküller arasındaki amid bağlarını parçalayabilir. Biyotinidazın bu özelliğinden faydalanarak enzim aktivitesini ölçmek için Biyotinil-p-aminobenzoat (B-PABA) ve biyotinil-6-aminokinolin gibi yapay substratlar geliştirilerek spektrofotometrik ve florometrik yöntemler ile enzim aktivitesi tespit yöntemleri geliştirilmiştir. Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde yenidoğan tarama programlarında biyotinidaz enzim eksikliği tanısı için spektrofotometrik ve florometrik yöntemler kullanılmaktadır. Fakat bu yöntemlerin dezavantajı yanlış sonuç verme oranlarının yüksek olmasıdır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte Nükleer manyetik rezonans (NMR), Sıvı kromatografisi tandem kütle spektrometresi (LC-MS/MS) gibi yüksek hassasiyetli ileri teknoloji analiz cihazlarının laboratuvarlarda kullanılma oranı artmıştır. Bu tez çalışmasında NMR ve LC-MS/MS cihazlarını kullanarak yüksek hassasiyetli, düşük hata oranına sahip, tekrarlanabilir biyotinidaz enzim aktivitesi ölçüm metodu geliştirilmiştir. Çalışma esnasında yerli üretim Biyotinil Aminoantipirin (BAA) ve en sık kullanılan ticari B-PABA molekülleri substrat olarak kullanılmıştır. Biyotinidaz enzim aktivitesi reaksiyon sonucu ortaya çıkan biyotin miktarının konsantrasyon artışının LC-MS/MS ve NMR cihazı ile tespitine dayanır. Bu bağlamda ilk olarak LC-MS/MS ile biyotine özel parmak izi niteliğinde olana ana ve fragman iyonlar belirlenmiştir. 5 dk lık bu metotta ana iyonun 245 m/z ve fragman iyonun ise 227 m/z biyotine karakterize pikler verdiği tespit edilmiştir. Optimizasyon çalışmaları neticesinde biyotinidaz enziminin 100 mM, pH 6 fosfat tamponu içerisinde, substrat varlığında 37 0C de en yüksek aktiviteyi verdiği belirlenmiştir. Oluşturulan yeni metotta BAA substratı ile istenilen seviyede aktivite alınamamıştır. Substrat olarak B-PABA nın kullanıldığı metotta önceden enzim aktivite değerlerini bildiğimiz numuneler ile korele sonuçlar elde edilmiştir. Metot validasyonu çalışması kapsamında iki farklı numunede 20 tekrarlı ölçüm çalışması sonucunda Y=0,7818 C+0,0662, ve korelasyon katsayısı R2=0.9877 sonucuna ulaşılmıştır. Bir ay süren stabilite çalışmaları neticesinde +4 0C de bekletilen numunelerde aktivite kaybının %15, ve- 20 0C de bekletilen numunelerde ise kaybın sadece %5 olduğu belirlendi. 25 numuneden 3 tekrar ile yapılan ölçüm ve raporlama değerleri çalışması sonucunda standart sapmanın 0.094, Kantitasyon sınırı (LOQ) 0.939 ve Tespit sınırı (LOD) 0.282 IU olduğu belirlenmiştir. Geliştirilen bu yeni LC-MS/MS yöntem ile halen uygulamada olan birçok biyotinidaz aktivitesi ölçüm metodundan daha hassas, daha kesin sonuçlar alınabilmiştir. Protein çöktürme işlemi gerçekleştikten sonra bu yöntem kullanılarak sadece 5 dk içinde hızlı ve güvenilir sonuç alınabilir. Talep edildiğinde, uygun saklama koşullarında muhafaza edilen örneklerin 30 gün sonra dahi tekrar hassas ölçümlerini elde etmek mümkündür.

Ufuk Sarıkaya
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glukoz 6 fosfat dehidrojenaz tanı kiti kontrol materyalinin geliştirilmesi ve stabilizasyonu

ÖZET Glukoz 6 fosfat dehidrojenaz (G6PD), eritrositlerin bütünlüğünü korumak ve oksidatif stresi önlemek için nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) üreten pentoz fosfat yolundaki hız kısıtlayıcı enzimdir. G6PD eksikliği, dünyanın birçok bölgesinde olmak üzere 400 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Ülkemiz genelinde %0,5, Çukurova bölgesinde %8.2 oranında görülmektedir. Hastalara sadece eksikliğin olduğunu söylemek yeterli değildir, çünkü semptomların şiddeti enzim aktivitesinin miktarına bağlıdır. Bu sebeple kantitatif metotlar klinik takip, tedavi ve alınacak önlemler açısından önem taşımaktadır. Üniversitemiz bünyesinde ürettiğimiz G6PD aktivite ölçüm kitinin validasyon aşamalarını tamamladıktan sonra rutin laboratuvarımızda kullanılmaya başlanıldı. Yaptığımız ön çalışmalarda kullanmış olduğumuz likit enzim kontrol materyallerinin merkezler arası transfer sırasında sıcaklık değişiminden etkilenerek aktivite kaybına uğradığı tespit edildi. Rutin laboratuvarlarda gün içinde doğru sonuç verilip verilmediğini kontrol etmek ve analitik hataları belirleyebilmek için kullanılan kontrol materyalleri önemli olduğundan bu soruna odaklanıldı. Çalışmamızda farklı yöntem ve kimyasallar kullanılarak stabilitesi uzun G6PD kontrol materyali geliştirmek hedeflendi. Likit tam kan, likit enzim ve liyofilize kontrol materyalleri üzerine çalışıldı. Likit tam kan kontrol materyali için planladığımız 45°C ve +4°C koşullarında yaptığımız deneyler sonucunda kontrol materyali olarak likit tam kanın kullanılmasının uzun süre depolama ve uzak merkezler arası transport koşullarında bir avantaj sağlamayacağı sonucuna varıldı. Stabilite takiplerinde ACD ve CPDA tüplerinin +4°C saklama koşullarında 6-8 hafta arasında stabil kaldığı görüldü. G6PD enzim aktivitesi çalışmak isteyip hemen çalışamayan ve numunelerin dış merkeze transportunu gerektiren durumlarda ACD ve CPDA içeren tüpler kullanılabilir. Likit enzim kontrol materyali için yaptığımız deneyler ve laboratuvarlar arası çalışmada Glisin ve GlisinTris tamponunda çözülen enzim kontrol materyalleri hedeflenen sürelerde stabil kaldı. Liyofilize kontrol materyalleri, rutin kullanımda uzun süreli depolama ve uzak merkezlere transfer gibi uzun süreli stabilite gerektiren durumlarda avantajlıdır. Çalışmamızda hemolizat örneklerinin liyofilizasyonu üzerine çalışıldı. CPDA solüsyonu ile farklı dilüsyon oranları oluşturularak liyofilize edilen ve CPDA ile oda sıcaklığında çözülen kontrol materyallerinde 1 haftalık stabilite elde edildi. G6PD enzim aktivitesi eksik ve normal olan bireylerden alınacak kan örnekleriyle ayrı ayrı stok hazırlamadan farklı dilüsyonlarla farklı seviyelerde kontrol materyali hazırlanabilir. Çalışmamızda hazırlanan liyofilize kontrol materyalleri deney setlerinden bazıları -20°C ve 4°C'de muhafaza edildi. 2 ay muhafaza edildikten sonra çözülen materyallerin stabilite çalışma verilerinde -20°C koşullarında saklama koşullarının faydalı olacağı görüldü. Aynı zamanda her iki sıcaklık koşullarında da albumin ve gliserol gibi liyoprotektanlar eklenerek stabilitenin arttığı gözlemlendi. Çalışmamızda, G6PD enzimi aktivitesi ölçüm kiti için stabil bir kontrol materyali geliştirilmiştir. Ayrıca tezimiz eritrositlerde çalışılan ve benzeri enzim parametrelerinin kontrol materyallerinin geliştirilmesi konusunda literatüre katkı sağlamıştır. Üniversitemizde üretilen G6PD kiti ve kontrol materyali üretimi konusunda yaptığımız tez çalışmamız yerli ve milli üretimde, laboratuvarlarda dışa bağımlılığı azaltmada önemli bir adım olacak ve ülkemize büyük katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: G6PD, tanı kiti, kontrol materyali, otoanalizör

Tuğçe Yıldız
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Moleküler laboratuvarda kalite kontrol ve akreditasyona ön hazırlıkta yapılan iyileştirme çalışmaları

Amaç: Moleküler genetik testlerin klinik tanıyı belirlemede önemli katkıları bulunmaktadır. Bu testleri yapan moleküler genetik tanı laboratuvarlarının sayısının her geçen gün artması ve bu alandaki teknolojik gelişmeler, ilk gereksinimi ve kullanımı endüstriyel alanda ortaya çıkan, sonrasında sağlık hizmetlerinde ve bunun önemli bir parçası olan tıbbi laboratuvarlarda da uygulanması yaygınlaşan toplam kalite yönetimi ve kalite standartlarının moleküler ve genetik tanı laboratuvarlarında kullanımını gerekli hale getirmiştir. Moleküler testler klinik tanının neredeyse vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle verilen test sonuçlarında hata yapmamak ve güvenilir sonuçlar vermek moleküler genetik tanı laboratuvarlarının vazgeçilmez politikası olmalıdır. Bu politikayı gerçekleştirmek ve geçerliliği her yerde aynı olan test sonuçları verebilmek için bir takım kalite standartlarının yerine getirilmesi zorunludur. Akreditasyon da bunu gerçekleştirmede önemli bir araçtır.Bu çalışmadaki amacımız, 1992 yılından beri hizmet vermekte olan Moleküler ve Biyokimyasal Genetik Tanı İstasyonumuzun akreditasyon standartları uyarınca şu anki durumunu ve eksikliklerini tespit edebilmekti. Yapılan tespit sonrasında standartların gerektirdiği şekilde belgeleri hazırlamaya yönelik bir ön çalışma yapmak ve bir moleküler genetik tanı laboratuvarının akreditasyonu konusunda ön bilgiler verebilmekti.Gereç ve Yöntemler: Bu tez çalışmasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'na bağlı hizmet veren Moleküler ve Biyokimyasal Genetik Tanı İstasyonu'nda, akreditasyona ön hazırlık kapsamında ISO 15189 ve JCI standartlarının öngördüğü şekilde, öncelikle mevcut durum tespit edilmiş, sonra belirlenen eksikliklere göre belgelendirme çalışmaları yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur.Bulgular: Bu çalışmayla, iş-akış şeması hazırlanarak, işleyiş süreci belirlenmiş, anket çalışması yapılarak da hizmet süreci hakkında laboratuvar çalışanlarının ve prenatal tanı ailelerinin görüşleri alınmıştır. Sonrasında laboratuvar el kitabı hazırlanarak laboratuvarın yapısı ve çalışma süreci, prenatal tanı işleyiş kılavuzu ile prenatal tanı hizmetinin kapsamı ve örnek prosedür, talimat ve formlar aracılığıyla da laboratuvar çalışmalarının belgelendirilmesi sağlanmıştır.Sonuç: Yapılan bu ön çalışma ile moleküler tanı laboratuvarının akreditasyon süreci için eksikliklerinin tespit edilmesine ve buna yönelik bir takım düzeltici faaliyetler açısından ön hazırlıklar ve öneriler yapılmasına çalışılmıştır. İleri dönemde akreditasyon için hazırlık yapmak isteyenlere örnek olabilmesi yönünden örnek prosedür, talimat ve formlar hazırlanarak bu konuda fikir verici ve öncü olunmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler: moleküler laboratuvar, kalite kontrol, akreditasyon, belgelendirme

AkreditasyonBelgelerKalite kontrol+3
Asuman Eraslan
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hatay-Samandağ yöresindeki liselerde hemoglobinopati tiplendirilmesi ve bilgilendirilmesi çalışması

Giriş ve Amaç: Dünya Sağlık Örgütünün yayınlarına göre, dünyada talasemi ve anormal hemoglobin sıklığı % 5,1 dir ve yaklaşık 266 milyon taşıyıcı vardır. Hemoglobin S'in Türkiye genelinde sıklığı % 0,37-0,60 arasında iken, Çukurova bölgesinin bazı yörelerinde bu sıklık % 3-44 arasındadır. Türkiye'de talasemi insidansı % 2,1 olarak bildirilmiştir. Hatay'ın Samandağ ilçesinde seçilen üç lisede öğrencilerin Hemoglobinopati tiplendirilmesi ve bilgilendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 2008-2009 yılında görsel sunum öncesi ve sonrası öğrencilerin hemoglobinopati hakkında ilgi ve bilgi düzeyini ölçmek için anket uygulanmıştır. Alınan kan örneklerinin tam kan sayımı, hemoglobin tiplendirilmesi, HbA2 ve HbF düzeyleri belirlenmiştir. Talasemi ve Anormal Hemoglobin olgularının DNA'ları izole edilip mutasyonlar ARMS, RFLP gibi geleneksel yöntemlerin yanı sıra mikroarray yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Samandağ İlçesindeki seçilen üç lisede 32 olgu HbAS, 2 olgu HbSS olarak belirlenmiştir. 6 olgu Hb AE olarak belirlenmiştir. 5 olguda ß talasemi taşıyıcısı olduğu belirlenmiş bunlardan 3'ünün IVS I-110 mutasyonunu taşıdığı, 1 olgunun Cd 39 mutasyonunu taşıdığı belirlenmiş olup, bir olgunun ise mutasyonu belirlenememiştir. 34 olgu ?-talasemi açısından incelenmiş olup, 8 olgunun ?3,7 mutasyonunu taşıdığı, 2 olgunun ? ? MED I mutasyonunu taşıdığı belirlenmiştir. Görsel sunum öncesi ve sonrası anket sorularına verilen doğru cevaplar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır.Sonuç: Lise öğrencilerine konunun genel olarak iyi aktarılmış olduğu belirlenmiştir. Kalıtsal kan hastalıklarının önlenebilir olduğu iyi aktarılamadığı belirlenmiş ve bu bölüm için görsel sunum gözden geçirilmiştir. Gönüllü kişilerden alınan kan örnekleri incelenip, bireylerin hemoglobin kimliklendirilmesi sağlanmıştır. Sonuçlar bireylere tek tek teslim edilip, tüm taşıyıcılar için taşıyıcılık kavramı ve önemi konusunda ayrıca bilgilendirilme yapılmıştır.Anahtar sözcükler: Anormal Hemoglobin, Talasemi, Moleküler Analiz, Eğitim

Hatay-SamandağHemoglobinlerHemoglobinopatiler+4
Murat Tahiroğlu
Çukurova University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Carica papaya'nın sisplatin ile kombinasyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanseri hücre hattı (A549) üzerine antikanser etkisi

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tedavisinde kullanılan sisplatinin doza bağımlı şekilde belirgin yan etkileri bulunur. Kemoterapinin yan etkilerinin azaltılması için son yıllarda tropik meyvelerin kullanımı yaygınlaşmıştır. Carica papaya (CP) tropikal bir bitki olup antikanserojen, antioksidan, antimikrobiyal, antienflamatuvar özellik gibi birçok farklı tıbbi etkisi bulunmaktadır. Aktif bileşenlerinden olan benzil izotiyosiyanat (BITC), bitkinin yaprak ve meyveleriyle ilgili yapılan antikanserojen çalışmaları incelendiğinde CP'nin KHDAK tedavisinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda A549 ve BEAS-2B hücre hatlarında BITC, CP yaprak ve meyve ekstraktlarının ve sisplatin ile kombinasyonlarının antikanserojen etkilerini araştırdık. Bu çalışma ile CP'nin yaprak ve meyve ekstraktları, BITC' nin etkileri ve aynı zamanda tedavide kullanılan sisplatinle kombinasyonlar yapılarak olası etkileri araştırıldı. CP'nin etken maddeleri BITC ile yaprak, meyve ekstraktları ve sisplatin farklı konsantrasyonlarda hazırlanıp A549 ve BEAS-2B hücre hatlarına 24 ve 48 saatlik inkübasyon sürelerinde uygulandı ve IC50 değerleri hesaplandı. Sisplatin ve BITC, CP'nin yaprakları ve meyvesi için bulunan IC50 değerleri kullanılarak kombinasyonlar hazırlanıp, MTT işlemi uygulandı. Bu sayede sisplatinin aynı etkiyi daha düşük konsantrasyonlarda göstermesi sağlandı. Kombinasyonlar için % canlılık değerleri hesaplandı. BITC'nin sisplatinle kombinasyonlarında düşük sisplatin konsantrasyonlarında bile canlılığın %30'lara kadar düşürdüğü görüldü. ME ve YE'nin sisplatin kombinasyonlarında da canlılıkta düşüş gözlenmesine rağmen BITC'de olduğu gibi ciddi bir düşüş gözlemlenmedi. Özellikle BITC'nin kombinasyon halindeyken sisplatin toksisitesini iki kat arttırması CP'nin veya etken bileşiğinin tedavide tamamlayıcı bir tedavi olarak kullanılması için imkan sağlayacaktır. Ayrıca çalışmamızda Bcl-2, Survivin, p53, p21, kaspaz 8 ve kaspaz 9'un ve kontrol geni olarak Beta aktin geninin ekspresyonları incelendi. Apoptotik genlerin aktivasyonunun arttığı ve anti-apoptotik genlerin aktivitesinin azaldığı görülmüştür.

Carica papaya L.
Mehmet Emin Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Erişkinlerde putresin ve galanin seviyelerinin obez ve diyabetik obez gruplara bağlı değişiminin saptanması

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından anormal veya aşırı yağ birikimi olarak tanımlanan obezite çeşitli sağlık risklerine sebep olan bir sağlık durumudur. Dünya genelinde obezite görülme sıklığının 1900'lü yıllardan itibaren hızla artması sonucuyla DSÖ, obeziteyi evrensel bir salgın olarak tanımıştır. Obezitenin fizyolojik ve psikolojik olarak vücutta pek çok etkisi olmaktadır. Ayrıca kardiyovasküler hastalıklar, kas-iskelet sistemi hastalıkları, kanser türleri gibi pek çok hastalıkla birlikte diyabet görülme riskini de arttırmaktadır. Diyabet de obezite gibi pek çok sağlık problemlerine yol açan, vücutta yeterince insülin üretilememesi veya üretilen insülinin etkili bir şekilde kullanılamaması sonucu ortaya çıkan bir kronik hastalıktır. Obezite ve diyabetin vücut biyokimyası üzerinde de önemli etkileri olmakta, biyokimyasal yolakların işleyişinde farklılıklara neden olabilmektedir. Vücutta sentezlenebilen biyomoleküllerden olan galanin adlı nöropeptid ve putresin adlı poliaminin, özellikle enerji metabolizması olmak üzere vücutta pek çok önemli görevi olduğu bilinmektedir. Yine bu biyomoleküllerin obezite ve diyabetle de ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar yapılmıştır. Biz de bu çalışmamızda obez, diyabetik obez ve sağlıklı gruplarda serum putresin ve galanin düzeylerini karşılaştırmayı ve rutin biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmada 25 obez, 25 diyabet tanısı almış obez ve 25 sağlıklı kontrol grubunda serum putresin ve galanin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışma sonucunda serum putresin düzeyleri kontrol grubuna kıyasla obez ve diyabetli obez gruplarında daha yüksek bulunmuştur. Serum galanin düzeyleri obez, diyabetli obez ve kontrol grupları için karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmuş ancak gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Sonuç olarak putresin ve galanin parametrelerinin obezite ve tip 2 diyabet gelişimiyle ilişkisi olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ilişkinin daha detaylı incelenebilmesi ve ileride obezite tanı ve tedavisine katkı sağlayabilecek bir yöntem geliştirilebilmesi için bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Biyokimya
Hanife Döne Çiman
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Anne kanında fetal nükleik asitlerle prenatal tanı uygulamas

Maternal dolaşımda serbest fetal DNA'nın bulunması ile geçtiğimiz on yılda girişimsel olmayan prenatal tanıda gelişmeler kaydedilmiştir. Fetüste paternal alellerin serbest fetal DNA'da tanımlanmasına yönelik çalışmalar artık kullanılmaya başlanmıştır. Maternal plazmada fetal DNA analizinde HRM eğrisi analizi girişimsel olmayan prenatal tanı için büyük bir potansiyel oluşturmaktadır.Elli ikisi orak hücre, 32'si beta talasemi taşıyıcısı ve 15'i sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 104 primigravidanın maternal plazma örneğini çalıştık. Fetal DNA, 1 mL plazma örneğinden elde edildi; erkek fetüsleri saptamak için Y kromozomuna özgül SRY ve DYS14 belirteçleri ?nested? PCR ve RT-PCR ile analiz edildi. Fetal ve total DNA kantitasyonu sırasıyla DYS14 ve beta globin genleriyle yapıldı. Girişimsel prenatal tanıdaki geleneksel yöntemlere seçenek olarak hemoglobinopatilerde HRM analizi ile fetal DNA genotiplendirilmesi yapıldı.Maternal plazmada gebeliğin erken döneminde fetal DNA (DYS14), RT-PCR ile % 100 oranında erkek taşıyan gebede saptandı; SRY dizisi kullanarak ?nested? PCR ile bu oran % 93,7 olarak bulundu. Maternal plazma total (beta globin) ve fetal DNA düzeyleri gebelik haftası ile artış gösterdi. Orak hücre taşıyıcısı gebelerde fetal DNA düzeyi, kontrol ve talasemi grubuna göre artan MoM değerleri gösterdi. Talasemi taşıyıcısı gebelerde total DNA miktarında, kontrol ve orak hücre taşıyıcısı gruba göre azalan MoM değeri gözlendi (p<0,001). Gebeliğin geç döneminde, orak hücre taşıyıcısı, talasemi taşıyıcısı ve kontrol grupları arasında beta globin düzeylerinin anlamlı olarak arttığını saptadık. Fetal DNA'nın HRM ile genotiplemesi paternal alellerin maternal DNA'dan ayrımı ile yapıldı. Fetüsün anneyle aynı genotipi taşıdığı durumlarda kısmen de olsa sorunlar yaşandı.Sonuçlarımız hemoglobinopatili gebeliklerin erken döneminde, fetal ve total DNA düzeylerine bakmanın anlamlı olmadığını gösterdi. Hemoglobinopatilerin prenatal tanısında girişimsel yöntemlere seçenek olarak fetal DNA'nın genotiplendirilmesinde fetüsün anneden farklı paternal aleller taşıdığı durumlarda HRM analizinin kullanışlı olabileceğini göstermektedir.

AnnelerDNAFetal kan+5
Ebru Dündar Yenilmez
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsülin direnci gelişmiş obez ratlarda krom pikolinat takviyesinin serum apelin,rezistin ve Fetüin-A düzeylerine etkisinin klinik önemi

Bu çalışmada; yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenerek obez yapılan ve insülin direnci oluşan obez sıçanlarda bir eser element olan Krom Pikolinat'ın (CrPic) insülin direncine etkisini ve YYD 'ye eklenen kromun serum Apelin, Rezistin ve Fetüin-A gibi biyomoleküller üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız 12 hafta obezite ve insülin direnci gelişimi 8 hafta tedavi aşamasından oluşmaktadır. 5 deney grubu ve her deney grubu 6 sıçandan oluşturuldu. Kontrol grubu çalışma süresince standart pelet yem ile beslendi. YYD, YYD+50 μg/kg, YYD+100 μg/kg, YYD+150 grupları çalışma süresince YYD ile beslendi. Her hafta tartım yapıldı.12 hafta sonunda tüm gruplar HOMA-IR değerlendirmesi için, ksilazin-ketamin ile anesteziye alınarak kan alındı, glikoz ve insülin değerleri ölçüldü ve HOMA-IR düzeyi hesaplandı. YYD+50 μg/kg, YYD+100 μg/kg, YYD+150 gruplarına 8 hafta boyunca 50 μg/kg,100 μg/kg,150 μg/kg miktarlarında gavajla CrPic verildi. 8 hafta sonunda tüm gruptaki sıçanlar, ksilazin-ketamin ile anesteziye alınarak intrakardiyak kan örnekleri alındı, glikoz ve insülin değerleri ölçüldü ve HOMA-IR düzeyi hesaplandı. Serum Apelin, Rezistin ve Fetüin-A için alınan kan örnekleri rat assay ELISA yöntemi ile ölçüldü. CrPic'in HOMA-IR düzeyini, Apelin, Rezistin ve Fetüin-A düzeylerini istatiksel olarak anlamlı düzeyde azaltığını (p<0.05) CrPic miktarı arttıkça iyileşmenin daha iyi olduğunu gözlemledik. Bu çalışma yeni yapılacak olan diyabet ile ilgili çalışmalara diğer çalışmalara öncülük edecektir. Anahtar kelimeler: Apelin, Fetuin-A, İnsülin Direnci, Krom Pikolinat, Rezistin.

ApelinFetuin AGenetik-biyokimyasal+3
Ahmet Nedim Kadifeci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü

Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2

ErgokalsiferolHücrelerKaraciğer+6
Gönül Şeyda Seydel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında Leptin ve hs CRP düzeyleri

Amaç: Koroner Arter Hastalığı (KAH) ülkemizde ve tüm dünyada mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenidir. Vücuttaki inflamatuvar yanıtın erken bir göstergesi olarak düzeyleri yükselen C-reaktif protein (CRP) ile obezite etyolojisinde önemli yeri olan leptin ile KAH arasındaki ilişkiyi gösteren kısıtlı sayıda çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışma ile vücut enerji dengesi düzenleyicisi olan ve obezite patogenezinde rol oynadığı düşünülen leptin ve hs-CRP ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında, koroner arter hastalığı (KAH) düşünülüp koroner anjiyografi sonucu pozitif olan 83 kişi hasta grubunu (1. grup), anjiyo sonucu negatif olan 17 kişi kontrol grubunu (2. grup) ve kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğu düşünülen 40 kişi ise diğer kontrol grubunu (3. grup) oluşturdu. Hs-CRP nefelometrik yöntemle, leptin ise Eliza yöntemiyle çalışıldı.Bulgular: Anjiyografi sonucuna göre hasta olan grup (1. grup) ile anjiyografiye girmeyen kontrol grubu (3. grup) arasında hs-CRP düzeyleri karşılaştırıldığında, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak 1. grupta anlamlı derecede yüksek bulundu ( p=0,005). 2. grupta leptin ile hs-CRP düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon gözlendi (p= 0,034). Leptin düzeyi ise koroner arter hastası olan grupta, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Yine anjiyo normal grupta kontrol grubuna göre leptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,012).Sonuç: Bu çalışma sonucunda hs-CRP' nin koroner arter hastalarında değerli bir belirteç olduğu gözlendi. Leptin düzeyleri ise anjiyografi sonucundan bağımsız olarak kardiyovasküler risk faktörleri olan ve herhangi bir sebeple kardiyoloji bölümüne başvurmuş bireylerde, kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bireylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak leptinin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi, obezite ve kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu konuyla ilgili olarak daha fazla sayıdaki hasta gruplarıyla daha geniş çaplı çalışmalar yapılması gerekmektedir.

C reaktif proteinKoroner hastalıkLeptin
Sezen Özavcı Aygün
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Erektil disfonksiyon ve homosistein ilişkisi

Amaç: Homosistein seviyesinin erektil disfonksiyon (ED) hastalığında önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda ED tanısı konmuş hastalardan alınan serum örneklerinde glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeylerinin ölçülmesi ve ED ile ilişkisinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Metot: Çalışmaya 25-65 yaş arası gönüllü 80 erkek katılması planlanmıştır. Gönüllü prospektif olarak; ED'si olmayan Kontrol (Grup-1), ED tanısı konmuş (Grup-2), olmak üzere 2 ayrı gruba ayrılmıştır. Grupların ED sınıflaması Uluslararası Cinsel İşlev İndeks (International Index of Erectile Function –IIEF) sorgulama formu ile yapılmıştır. ED ile ilgili komorbiditesi olan ya da ED nedeni olabilecek cerrahi girişim öyküsü bulunan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm gönüllülerde serum glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron, homosistein ve ED ile ilişkili olabilecek diğer parametrelerin ölçümü yapılmıştır. Sonuçlar SPSS 23,0 programı ile karşılaştırırken iki grup arasında ölçülen parametreler düzeyleri arasındaki istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunup bulunmadığına bakılmıştır. Gruplar arasındaki istatiksel karşılaştırmalar SPSS 23,0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda grup-1 ve grup-2 arasındaki glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeyleri karşılaştırılmıştır. ED grubunda vitamin B12, folik asit, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeylerinin anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p< 0.05). Sonuç: Homosistein ve erektil disfonksiyon arasında önemli bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Fakat yapılan bu çalışma daha geniş bir grup ile daha kapsamlı olarak tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Erektil Disfonksiyon, Homosistein, Folik asit, Vitamin B12, Estradiol.

Erektil disfonksiyonFolik asitHomosistin+3
Hami Ertaş
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tarama testleri ile gebelikte anöploidi riskinin belirlenmesi ve kantitatif floresan polimeraz zincir reaksiyonu ile prenatal tanısı

İnsan plasental laktojeni (hPL), plasenta tarafından sentezlenen ve maternal serumda bulunan bir polipeptiddir. Down sendromlu plasentalarda sentezinin azaldığı gösterilmiştir. Kantitatif Floresan Polimeraz Zincir Reaksiyonu (QF-PCR), son yıllarda anöploidilerin hızlı tanısında kullanılan yöntemlerdendir. Bu çalışmanın amacı fetal anöploidiler için hPL'nin maternal serum belirteci olarak potansiyelinin ve QF-PCR'ın tanıdaki etkinliğinin araştırılmasıdır.Merkez Laboratuvarına başvuran birinci trimester için 85 düşük ve 23 yüksek riskli, ikinci trimester için 84 düşük ve 51 yüksek riskli gebenin serum hPL düzeyleri ölçüldü. Düşük riskli gebelerin hPL düzeyleri ile her gebelik günü için medyan değerleri belirlenerek gebelik yaşına uygun MoM değerleri hesaplandı. Prenatal Tanı Ünitesi'ne hemoglobinopatiler yönünden prenatal tanı amacıyla başvuran 26 gebe ile yüksek riskli olgulardan invaziv prenatal işlem yapılan 2 gebeye QF-PCR analizi yapıldı.Birinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 0,77, ikinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 1,50 olarak belirlendi. Bu iki olguya yapılan QF-PCR analizi ile karyotipleri 47,XX+21 olarak belirlendi. Normal karyotipe sahip olduğu belirlenen 26 örneğin birinde ise QF-PCR sonucu 46,XX olarak belirlenmesine rağmen olgunun yapılan sitogenetik analizinde fetusun karyotipinin 46,XX-92,XXXX mozaik tetraploidi olduğu saptandı. QF-PCR yönteminin duyarlılığı % 66,6, özgüllüğü % 100, pozitif prediktif değeri % 100 ve negatif prediktif değeri % 96 olarak hesaplandı.Sonuç olarak; hPL birinci trimesterde anöploidi taramasında mevcut testlere ek olarak kullanılabilir, ancak potansiyelinin değerlendirmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber QF-PCR, yüksek duyarlılık ve özgüllük oranları ile anöploidilerin hızlı tanısı için güvenilir bir yöntemdir.

AnöploidiGebelikPlasental laktojen+3
Zeliha Özen Güçlütürk
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Obez bireylerde D vitamini, vücut kitle indeksi, lipid profili ve insülin direnci arasındaki ilişki

Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar obezite ve diyabet arasındaki karmaşık ilişkileri daha iyi anlamamıza katkı sağlamıştır. Obez bireylerde yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), artan düşük (LDL) kolesterol seviyeleri ve azalan (HDL) kolesterol seviyeleri ile güçlü bir ilişki göstermektedir. Bu bulgular, obezitenin kardiyovasküler hastalık riskini artıran temel etmenlerden biri olduğunu desteklemektedir. Çalışmamızda, obez bireylerde VKİ, lipid profili, insülin direnci ve D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Obezite ve metabolik sağlık üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için bu parametreler arasındaki etkileşimlerin incelenmesinin diyabet ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi ve tedavi süreçlerine katkı sağlayacağını düşündük. Çalışmamızda, D vitamini seviyelerinin obezite ve insülin direnci ile olan ilişkisini değerlendirerek, obez bireylerde metabolik bozuklukların yönetimi için yeni stratejilerin geliştirilmesine ışık tutmayı hedefledik. Bu retrospektif çalışma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Obezite Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya VKİ değeri 25'in üzeri olan 18-65 yaş arası bireyler dahil edildi. Katılımcıların serum D vitamini düzeyleri, lipid profilleri (LDL, HDL, trigliserid) ve insülin direnci değerleri laboratuvar bilgi yönetimi sisteminden çekildi; metabolik parametrelerle olan ilişkileri analiz edildi. Çalışma sonucunda, D vitamini takviyesinin obez bireylerde metabolik sağlık yönetiminde destekleyici bir unsur olarak değerlendirilebileceği öngörüldü.

Naıma Manla
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda pozitif hava yolu basınç tedavisinin oksidatif stres üzerine etkisi

Obstrüktif uyku apnesi (Obstructive Sleep Apnea: OSA), uyku sırasında meydana gelen tam veya kısmi üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize hipoksi, reoksijenizasyon ve arousallar ile sonuçlanan bir sendromdur. Bu yüksek lisans tezinin amacı OSA sendromu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi oksidan-antioksidan dengenin en temel belirteçleri olan serum TOS ve TAS parametreleri üzerinden değerlendirmek, TOS ve TAS parametreleri ile hastalığın şiddetini belirten uyku parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve OSA sendromlu hastalara uygulanan bir aylık pozitif hava yolu basıncı (Positive Airway pressure: PAP) tedavisi sonrasında TOS ve TAS parametrelerindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Araştırma Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezinde polisomnografi (PSG) kaydı yapılan toplam 70 kişi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın kontrol grubunu uykuda solunum bozukluğu şüphesi ile başvuran ve PSG kaydı yapılarak AHİ< 5 bulunan olgular teşkil etti. AHİ değeri 15'in üzerinde belirlenen OSA olguları ise tedavi grubunu oluşturdu. Tedavi grubundaki hastalara bir aylık PAP tedavisi uygulandı. Hem kontrol grubundan hem de bir aylık PAP tedavisi uygulanan gruptan açlık kan örnekleri alınarak serum TOS ve TAS değerleri ölçüldü. Araştırmadan elde edilen bulgular OSA tanısı konan tedavi grubunda hastalığın şiddetinin artmasıyla oksidatif stres belirteçleri olan TOS seviyesinin de istatistiksel olarak yükseldiğini (p<0,05), TAS seviyesinin ise azaldığını (p<0,05) göstermiştir. PAP uygulanan tedavi grubunda ise AHİ, ort. spO2 ve min. spO2 değerlerinde iyileşme, TOS değerlerinde azalma, TAS değerlerinde yükselme belirlendi. Kontrol ve tedavi grupları arasında istatiksel bir korelasyon gözlenmedi (p<0,05). Sonuç olarak, bu yüksek lisans tez çalışması OSA'lı hastalarda oksidatif stresin daha yüksek olduğunu, PAP tedavisi uygulanmasının oksidatif stresi azalttığını ve hastalığın şiddetini belirten uyku parametrelerinde düzelmelere yol açtığını göstermiştir.

AntioksidanlarOksidanlarOksidatif stres+3
Mustafa Murat Öztürk
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile HbA1c arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Diyabetes mellitus insülinin yokluğu ya da insülin direnci ile meydana gelen hiperglisemi ile ortaya çıkan metabolizma bozukluğu ile karakterize olan bir hastalıktır. Tüm dünyada ve ülkemizde komplikasyonları ile beraber salgın seviyelerine ulaşmaktadır. D vitamini steroid hormonu ile yakından ilişkili sekosteroiddir. Eksikliği dünyada sıkça görülmektedir. Birçok çalışma D vitaminin diyabet ve glisemik kontrolde rol oynadığını desteklemektedir. Çalışmada amacımız D vitamini ile Hba1c arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, bunların biyokimyasal parametrelerle ve glisemik kontrol ile ilişkisini saptamak ve değerlendirmektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 31.12.2018 - 31.01.2020 tarihleri arasında Yozgat Boğazlıyan Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniğe başvuran 150 diyabet hastasının laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızdaki kadınların sayısı 70 (%46,7) ve erkeklerin sayısı 80 (%53,3) idi. Hastaların yaş ortalaması 55,6±8,3 yaş olarak bulundu. D vitamin değerleri ile gruplandırılmış HbA1c değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktaydı. Glukoz ile HbA1c arasında da anlamlı kolerasyon bulunmuştur. On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile glisemik kontrol arasında ilişkinin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, D vitamini, HbA1c

Diabetes mellitusHemoglobin A-glikolizeVitamin D
Fatih Elönü
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yozgat ilinde kan grup dağılımı ve kan grup antijen sıklığının incelenmesi

Yozgat ilinde gönüllü kan bağışçılarından alınan kanların ABO, Rh Subgrup (C,c,D,E,e,Cw) ve Kell (K) kan grup dağılımının antijen sıklığını belirleyerek, kan güvenliği ve transfüzyon tıbbında doğru bilgiye sahip olmak, bireylerin ihtiyaçları ve kan bankası işlemlerinde bu bilgilerin hem pratikte hem de bilimsel olarak veri tabanı oluşturulması amaçlanmıştır. Araştırma Retrospektif (geriye dönük) olarak yapılmıştır. Nisan 2012 – Nisan 2021 tarihleri arasında Türk Kızılay Yozgat Kan Bağışı Merkez‟inde ilk defa kan bağışı yapan 15.868 kan bağışçısının ABO ve Rh(D) kan grubu dağılım oranını belirlemek. Mayıs 2012 – Nisan 2021 tarihleri arasında 1.442 kan bağışçısının Rh Subgrup (C,c,E,e,Cw) ve Kell (K) kan grup dağılımlarının antijen sıklığını belirlemek. Bölge Kan Merkezlerimiz bünyesindeki immünohematoloji laboratuvarında ABO, Rh alt grup ve Kell gruplama testleri jel santrifügasyon yöntemi tam otomatik cihazlar (Grifols Erytra) ile yapılmaktadır. Test sonuçların Kızılay KHGM‟ne ait veri sistemine işlendikten sonra verilerin toplanmasında kan bağışçısı kayıt formu kullanılmıştır. Araştırmada alınan kanlarda kan grup dağılımı sırasıyla % 42,76 A kan grubu; % O kan grubu 33,63; % 16,16 B kan grubu ve % 7,45 AB kan grubu bulunmuştur. Rh(D) kan grubu ise % 88,41 Rh(D) pozitif ve % 11,59 Rh(D) negatif bulunmuştur. Rh Subgrup antijenlerinin pozitif sıklığı sırasıyla; % 73,43 ile C, % 74,54 ile c, % 29,75 ile E ve % 97 ile e olduğu görülmüştür, ayrıca Cw- antijeninin sıklığı ise % 99,22 bulunmuştur. Kell (K-) kan grup antijeninin sıklığı ise % 93,5 olarak bulunmuştur. 2021 Anahtar Kelimeler: Yozgat, kan grup, ABO, Rh, Kell, Subgrup

ABO kan grup sistemiKan grup antijenleriKan grupları+2
Emre Sarıgöl
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansif ve normotansif bireylerde anjiyotensin dönüştürücü enzim ve G proteini sinyal düzenleyici 2 genlerindeki polimorfizmlerin incelenmesi

Amaç: Hipertansiyon yol açtığı morbidite ve mortaliteden dolayı önemli bir halk sağlığı problemidir. Etiyolojisine göre primer (esansiyel) ve sekonder hipertansiyon şeklinde iki gruba ayrılmaktadır. Sekonder hipertansiyon daha az sıklıkta görülmekte olup, nedeni belirlenebilirdir. Esansiyel hipertansiyonun temel nedeni bilinmemektedir. Biz de çalışmamızda, esansiyel hipertansiyonun genetik etiyolojisini aydınlatmaya yönelik, ACE I/D polimorfizmi ve RGS2 gen polimorfizmlerinin hipertansiyonla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 53 esansiyel hipertansiyonlu ve 53 normotansif olmak üzere 106 birey dahil edildi. ACE I/D polimorfizmi ARMS yöntemiyle değerlendirilir iken RGS2 gen polimorfizmlerini incelemek üzere için dizi analizi yapılmıştır. Bulgular: Hipertansiyon aile öyküsü, alkol kullanımı ve beden kitle indeksi ile ilişkili saptandı (p<0,05). ACE I/D polimorfizminin hem beden kitle indeksi hem de hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). RGS2 geninde, 2?si yeni olmak üzere 10 adet polimorfizm saptandı. RGS2 geninde saptanan polimorfizmler ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Hipertansiyonun ACE I/D polimorfizmi ve RGS2 gen polimorfizmleri ilişkisini anlamsız saptadık. RGS2 geninin 5? üstü bölgesinde, başka çalışmalarda rastlamadığımız 2 adet yeni polimorfizm saptadık. Bu çalışma bir ön çalışma niteliğinde olup, daha geniş hasta grubunun genetik analizinin yapılması ve saptanacak değişimlerin gen ifadesi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi literatüre katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Anjiyotensin Dönüştürü Enzim, Esansiyel hipertansiyon, G proteini sinyal düzenleyici 2, I/D polimorfizmi.

Anjiyotensin konverting enzimG proteinleriGenler+2
Gülhan Şahin
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığında plazma fibroblast büyüme faktörü-23 (FGF-23)ve alfa-klotho düzeyleri ile karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki

Kronik Böbrek Hastalığında Plazma Fibroblast Büyüme Faktörü-23 (FGF-23) ve Alfa-Klotho Düzeyleri ile Karotis İntima Media Kalınlığı Arasındaki İlişki Amaç: Kronik böbrek hastalığı kardiyovasküler hastalıkla ilişkili önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Kronik böbrek hastalarında bozulmuş Ca-P metabolizması vasküler hasar gelişimini hızlandırmaktadır. FGF-23 ve koreseptörü alfa-klotho, Ca-P dengesinin düzenlenmesinde önemli işlevi olan fosfatürik hormonlardır. Çalışmamızda plazma FGF-23 ve alfa-klotho düzeylerinin kronik böbrek hastalığı ve ilişkili komplikasyonların fizyopatolojisindeki rolünü aydınlatmaya yönelik, aterosklerozun erken belirleyicisi olan karotis intima media kalınlığı ve diğer biyokimyasal risk etmenleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 26 kontrol ile 72 kronik böbrek hastası (30 hasta evre 1-3; 42 hasta evre 4-5) dahil edilmiştir. Plazma FGF-23 (C-terminal) ve alfa-klotho (çözünür) düzeyleri enzim bağlı immunosorbent ölçüm (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Karotis intima media kalınlığı yüksek rezolusyonlu B-mod ultrasonografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Evre ilerledikçe, böbrek işlevlerindeki bozulmayla ilişkili olarak plazma FGF-23 düzeylerinde artma; Alfa-klotho düzeylerinde anlamlı bir azalma izlenmiş ve bu 2 parametrenin hastalığın ilerlemesi ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Karotis intima media kalınlığı ile FGF-23 ve alfa-klotho düzeyleri arasında tüm hastalarda anlamlı bir ilişki gözlenmezken prediyaliz hastalarda FGF-23 ile arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. FGF-23 ün yüksek, alfa-klotho nun düşük düzeyleri karotis arterde kalsifikasyon ve plak varlığı ile ilişkili bulunmuştur. Fraksiyonel fosfat ekskresyonu ile karotis intima media kalınlığı arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre FGF-23 ve alfa-klotho'nun mineral metabolizmasının düzenlenmesi ve kronik böbrek hastalığı prognozu için önemli parametreler olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte kardiyovasküler sistem üzerine etkileri tartışmalıdır. Plazma FGF-23 düzeylerinin evre 4-5 hastalarda çok yüksek düzeylere çıkmasının nedeninin alfa-klotho eksikliğine bağlı olabileceği tahmin edilmektedir. Fraksiyonel fosfat ekskresyonunun kronik böbrek hastalığında ateroskleroz tahmini için önemli bir belirteç olabileceği düşünülmüştür. Ancak bu konunun aydınlatılabilmesi için daha kapsamlı ve homojen gruplarda yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Alfa-Klotho, FGF-23, Karotis İntima Media Kalınlığı, Kronik Böbrek Hastalığı.

Böbrek yetmezliği-kronikFibroblast büyüme faktörüGenler+1
Esin Damla Ziyanoğlu Karaçor
Çukurova University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Preeklamptik olgularda anjiyojenik ve anti-anjiyojenik faktörlerin araştırılması

Preeklampsi gebeliğin 20. haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri karakterize bir hastalıktır. Maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Preeklampsinin patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamasa da plasental anjiyojenik ve antianjiyojenik faktör dengesinde bozulma ile birlikte seyretmektedir. Bu nedenle son zamanlarda preeklampsinin etiyolojisinde anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin önemi artmıştır. Çalışmamızda preeklamptik olgularda bazı önemli anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin seviyelerinin belirlenmesi ve hastalığın seyri üzerindeki rollerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Araştırma Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi kliniklerinde 24-42 haftalık gebeliği olan preeklampsi nedeniyle tedavi gören hastalar üzerinde yapılmıştır. Bu tezin kapsamında 41 preeklamptik kadın ve maternal yaş olarak uyumlu 32 sağlıklı hamile kadınların serum örneklerinde PlGF (Placental Growth Factor), VEGF (Vascular Endothelial Growth Factor), sFlt–1 (Soluble Fms-Like Tyrosine Kinase–1) ve sEndoglin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüş ayrıca hemogram, tam idrar tahlili, glukoz, BUN, üre, kreatinin, ALT, AST, potasyum gibi biyokimyasal parametreler de değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırma yapıldığında sFlt-1 ve sEndoglin seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). PlGF seviyeleri ise hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur(p<0,05). Ancak VEGF seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak ölçülmelerine rağmen aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Sonuç olarak çalışmamıza göre preeklampside sFlt-1 ve sEndoglin gibi antianjiyojenik faktörlerin seviyeleri artarken, anjiyojenik bir faktör olan PlGF'ninki azalmıştır. Böylece sFlt-1, sEndoglin ve PlGF gibi testlerin kombine edilerek preeklampsinin tanı ve takibinde kullanılabileceği görülmektedir.

EndoglinEtyolojiGebelik+3
Muhammet Hanifi Kızılyer
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Orak hücre anemili olgularda miRNA ekspresyon düzeylerinin RT-PCR ile belirlenmesi

MikroRNA(miRNA)'lar 18-25 nükleotit uzunluğunda olup mRNA'yı parçalayarak ya da translasyonu engelleyerek gen ekspresyonunu düzenleyen kısa kodlanmayan RNA'lardır. Günümüze kadar 1,872 tipi belirlenen miRNA'lar bir çok hastalığın tanısında ve prognozunda biyobelirteç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda miRNA'ların hematopoezin düzenlenmesinde ve hematopoetik hücre farklılaşmasında görev aldıkları belirlenmiştir. Anormal hemoglobinler dünyada en sık rastlanılan kalıtsal kan hastalıklarıdır. Hemoglobin A'nın (Hb A) β globin zincirinin 6. amino asidi glutamik asitin valinle yer değiştirmesiyle orak hücre anemisi (Hb S) meydana gelir. Bazı orak hücre anemili olgularda Hb F'in değerinin arttığı ve buna bağlı olarak da klinik seyrin daha ılımlı olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda Hb F düzeyleri yüksek ve normal olan orak hücre anemili ile normal olguların lökosit miRNA'larının ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemiyle belirlenmiştir. İki grup arasındaki ekspresyon seviyelerinin farklılıkları Mann Whitney U testine göre değerlendirilmiş ve p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Lökosit miRNA'larının ekspresyon seviyelerinin duyarlılıkları, özgüllükleri ve AUC( Area Under Curve)'leri ROC (Receiver Operator Characteristic) analizi ile belirlenmiştir. Çalışmamızda Hb SS'lilerde let-7a, let-7c, let-7d, let-7f, miR-144, miR-320a, miR-320b ve miR-451a tiplerinin daha yüksek düzeyde eksprese edildiği, Hb AA'lılarda ise miR-29a ve miR-141 tiplerinin daha yüksek düzeyde eksprese edildiği gözlenmiştir. Hb SS'lilerde ve Hb AA'lılarda let 7e ve miR-181a tiplerinin ekspresyon düzeylerinin istatistiksel açıdan anlamlı farklılığının bulunmadığı ve miR-96'nın lökosit hücresinde eksprese edilmediği belirlenmiştir. Ayrıca Hb F%<3 olan Hb SS'li olgularda Hb F %>9 olan Hb SS'li olgulara göre miR-144'ün ekspresyon düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. ROC analizine göre miR-451a'nın orak hücre anemili olguların prognozunda kullanılabileceği düşünülmüştür.

Anemi-orak hücreliHemoglobinopatilerMikro RNA+2
Figen Güzelgül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Yoğun bakımda yatan COVİD-19'lu hastalarda bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, D-dimer, fibrinojen, trombosit, lenfosit değerlerinin hastalığın şiddeti ve mortaliteyle ilişkisi

31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde sebebi bilinmeyen pömoni vakalarının ortaya çıkması ile yeni bir Coronavirüs keşfedilmiştir. Hızla tüm dünyaya yayılan bu hastalığı Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart'ta pandemi ilan etmiştir. Aynı gün Türkiye'de ilk Covid-19 vakası görülmüştür. Dünya çapında ve ülkemizde alınan önlemler ile hastalığın yayılım hızı yavaşlatılmak istenmiştir. Ancak hastalığın yayılım hızının yüksek olması sebebiyle hastanelerde yatak dolum oranı ve mortalite artmıştır. Vaka sayılarının hala yeterli düzeyde azalmaması nedeniyle birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada amacımız yoğun bakımda yatan Covid pozitif hastaların bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, Fibrinojen, Trombosit, Lenfosit değerlerinin hastalığın şiddetinde ve mortaliteye etkisini incelemektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 1 Nisan 2019- 1 Mayıs 2020 tarihlerinde Yozgat Şehir Hastanesi yoğun bakımda yatan 75 Covid-19 hastasının laboratuar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda hastaların 30'u kadın (%40), 45'i erkektir (%60). Hastaların yaş ortalaması 68 (±12,53)'dir. Hastaların 28 (%37.3)'inde DM ve pulmoner hastalık görülmüştür. Hipertansiyon 20 (%26.6) , böbrek hastalıkları 20 (%26.6), kardiyak hastalıklar 17 (%22.6), nörolojik hastalıklar 2 (%2.6) ve tiroid hastalıklarına 2 (%2.6) hastada rastlandı. Hastaların yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ex olmadan ya da servise çıkmadan önceki LDH,D-dimer, Trombosit, Lenfosit değerleri arasındaki farkın mortaliteyle ilişkisi anlamlı bir sonuç içermektedir. CRP ve Fibrinojen değerleri arasındaki fark incelendiğinde anlamlı bir sonuç içermemektedir. Hastaların yoğun bakımda kalma süreleriile yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ölmeden ya da servise çıkmadan önceki LDH, CRP, D-Dimer, Fibrinojen, Trombosit değerlerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Lenfosit değerleri anlamlı çıkmıştır.

C reaktif proteinCOVID 19D-dimer+7
Sevilay Çağanay
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Serum elabela seviyeleri ile polikistik over sendromlu bireylerin endokrin ve metabolik parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda %5-%20 arasında görülen, patofizyolojisi oldukça kompleks ve endokrinolojik hastalıktır. Heterojen bir hastalık olan PCOS; genetik, intrauterin ve çevresel birçok faktörün etkileşimi ile oluşur.Apelin ve Elabela'dan oluşan Apelinerjik sistem (APJ) vazodilatatör, kardiyoprotektif ve anjiyogenik etkilere aracılık etmektedir. PKOS tanısı almış hastalar ile PKOS tanısı almamış hastalar arasında serum apelin ilişkisi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı, PKOS tanılı hastalar ile PKOS tanısı olmayan hastaların serum Elabela düzeylerini karşılaştırmaktır.Çalışmanın tipi vaka kontroldür. Çalışma, 01.04.2021-28.06.2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmaya Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı almış 44 kadın hasta (deney grubu) ile ve PKOS tanısı almamış 44 kadın hasta (kontrol grubu) çalışmaya alınmıştır. Çalışmanın verileri kişisel bilgi formu (BMİ, sigara ,alkol kullanım alışkanlıkları, kullandığı ilaçlar, sistemik hastalık) ve hastalardan alınan rutin kanlardan toplanmıştır. Kan uygun koşullarda saklandıktan sonra ELİSA yöntemiyle değerlendirilmiş olup, laboratuvar verileri hastane otomasyon sisteminden elde edilmiştir.Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması kontrol grubunda 27,4 ± 5,8 iken, deney grubunda 26,4 ± 6,1'dir. Kişisel bilgilerin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0,05). Vaka grubu hastaların kontrol grubu hastalara göre serum elabela, insülin ve HOMA-IR düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p = 0,018; <0,001; <0,001). Çalışmanın sonucunda, PKOS tanısı alan hastalarda serum Elabela seviyesi yüksek bulunmuştur. Ayrıca, serum Elabela seviyesi İnsülin ve HOMA-IR ile korelasyon göstermektedir. Sonuç olarak, PKOS tanısı alan hastalarda serum Elabela seviyesi metabolik sorunları öngören bir parametre olarak değerlendirilebilir.

ApelinEndokrin sistemPolikistik over sendromu
Melike Duyan
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hemoglobinopatili ve normal olgularda bazı kemik belirteçlerinin karşılaştırılması

Hemoglobinopatili hastaların büyük kısmında en iyi tedavi şartları sağlandığında dahi kemik problemlerine eşlik eden osteoporoz gibi birçok kemik problemi ile karşılaşmaktadır. Çalışmaya 17- 35 yaş arası 140 kişi dahil edildi. Tüm hastalarımız düzenli kan transfüzyonu olmakta ve şelasyon terapisi almaktadır. Hastalarımızın boy ve kiloları ölçüldü. Transfüzyon öncesi alınan kanlarından hemoglobin, kalsiyum, vitanmin D, alkalen fosfataz, osteokalsin değerlerine bakıldı. Hastaların yaş ortalaması 22,85±4,17 yıl, vücut kitle indeksi 24,68±1,93 kg/m2 bulundu. Hasta gruplarda alfa talasemi hastaları hariç her yaş ve cinste osteopati gözlendiği belirlendi. Hemoglobinopati hastalarının kemik döngüsü, düzenli şelasyon terapisi ve kan transfüzyonu yapılması gibi en iyi şartlar sağlanmasına rağmen sağlıklı bireylere göre çok daha hızlı bir şekilde yıkım yönüne gittiği gözlenmiştir. Hemoglobinopati hastası bireylerin biyokimyasal kemik belirteçleri incelediğinde Alkalen fosfataz düzeyleri sağlıklı bireylere göre yüksek bulunurken, D vitamini, osteokalsin ve kalsiyum düzeyleri sağlıklı bireylere göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak hemoglobinopati kaynaklı osteopatiler erken yaşlarda gözlenebilmektedir.

Alkalen fosfatazHemoglobinopatilerKalsiyum+4
Umut Kökbaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Plevral efüzyonlarda malign benign ayrımında caveolin-1 ve oksidan/antioksidan sistemin rolü

Bu çalışmamızın amacı, farklı klinik tanılardaki plevral efüzyon (PE)' lu hastalara ait örneklerde total oksidan kapasite (TOK), total antioksidan kapasite (TAK), paraoksonaz-1 (PON1), arilesteraz (ARE), Kaveolin-1 (Kav-1), trigliserid (TG) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeylerinin değerlendirilerek, malign benign ayrımında bu düzeylerin farklı olup olmadığını incelemektir. PE nedeni ile takip edilen 18 yaş üzeri hastalardan, histopatolojik incelemeleri yapılmış, torasentez veya toraks dreni ile elde edilen plevral sıvı örnekleri çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta dosyaları taranarak yaş, cinsiyet ve PE' un elde yöntemi gibi bilgiler retrospektif olarak elde edilmiştir. Çalışmaya 49' u (% 69) erkek, 22' si (% 31) kadın toplam 71 hasta alınmıştır. Çalışmaya alınan hastaların sitolojileri 46 (% 64.8) hastada benign, 25 (% 35.2) hastada malign olarak değerlendirilmiştir. Benign PE' lu hastaların 35' i (% 76.1) erkek ve 11' i (% 23.9) kadın, malign PE' lu hastaların 14' ü erkek (% 56) ve 11' i (% 44) kadındır. Hastaların yaş ortalaması, benign ve malign PE' lu hastalarda sırasıyla 56.65 ± 23.23 ve 53.68 ± 14.66 olarak saptanmıştır. Cinsiyet ile hastaların sitolojik tanıları arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p= 0.08). Sitolojiye göre hastalar gruplandırıldığında malign ve benign hastaların yaş ortalamaları farklı değildir (p= 0.564). Benign ve malign tanılı hastalarda TOK, TAK, PON1, ARE, Kav-1 ve LDH düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken (p= 0.776, p= 0.572, p= 0.843, p= 0.124, p= 0.866, p= 0.330), TG düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p= 0.026). Malign grupta TG düzeylerinin benign gruba göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlenmiştir.

AntioksidanlarArilesterazGöğüs hastalıkları+6
İbrahim Sani Acıoğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserinin akap12 ve ilgili proteinlerle ilişkisinin araştırılması

Kanser gelişimi ve progresyonu oldukça kompleks bir süreçtir. Kanser başlangıcında, büyümesinde invazyon ve metastaz yapmasında rol oynayan onkogenler, tümör baskılayıcı genler, hücre döngüsü düzenleyicileri ve DNA tamir genleri gibi birçok biyolojik belirteçler kanser hastalarında prognozu belirlemede ve tedaviye yanıtı tahmin etmede kullanılmaktadır. Meme kanseri özellikle kadınlar için önemli bir halk sağlığı problemidir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen yeni vaka sayısı azalmamakta ve halen ölümle sonuçlanma oranları yüksek olmasından dolayı bu hastalığın erken tanı ve tedavisi önem kazanmaktadır. A-Kinase Anchoring Protein 12 (AKAP12) hücre siklusu ve apoptozunda yer alan gen ekspresyonlarını düzenler. B- cell Lymphoma 2 (BCL2) ailesi proteinleri ve apoptoz proteinlerinin inhibitörleri, apoptotik işlemin başlıca düzenleyicileridir. Ekstrasellüler High mobility group box 1 (HMGB1), anjiyogenezin teşvik edilmesi, apoptozdan kaçınma, antitümör bağışıklığın uyarılması, inflamasyon, doku invazyonunun ve metastazın teşvik edilmesi gibi tümör gelişiminde birden çok pro-tümör role sahiptir. Çalışmamızda karsinogenez sürecinde önemli rol oynayan AKAP12, BCL2 ve HMGB1 proteinlerinin meme kanseri tanısında bir belirteç olarak kullanılabilirliğini, sensitivitesini ve bu proteinler arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Medicalpark Gaziantep Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2014-2017 yılları arasında tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış meme invaziv duktal kanser tanısı ile takip edilen 60 hasta ve 22 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 82 katılımcı çalışmaya alındı. Çalışma grubundan alınan serum örneklerinde Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak AKAP12, BCL2 ve HMGB1 düzeyleri araştırıldı. Hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında, hasta grubunda AKAP12, BCL2 ve HMGB1 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde hasta yüksek tespit edildi, sırasıyla (p=0.009), (p<0.001) ve (p<0.001). Ayrıca bu belirteçlerin birbiriyle korelasyonu da gösterildi. Sonuçlarımıza göre ölçtüğümüz belirteçlerin meme kanserinin tanı ve tedavisinin takibinde kullanılabileceği görülmektedir.

EnzimlerGenler-Bcl-2HMGB 1+3
Özlem Saygılı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İntraserebral kanamalı hastalarda total oksidan ve total antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi

ÖZET YÜKSEK LİSANS TEZİ İNTRASEREBRAL KANAMALI HASTALARDA TOTAL OKSİDAN VE TOTAL ANTİOKSİDAN DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ SERCAN KALKAN YOZGAT BOZOK ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ TIBBİ BİYOKİMYA TEZ DANIŞMANI: PROF. DR. MUHAMMET FEVZİ POLAT İKİNCİ TEZ DANIŞMANI: DOÇ. DR. ALPER GÜMÜŞ Amaç: Beyin parenkim veya ventrikül sistemde arteriyel yada venöz kanın toplanması olayına intraserebral kanama (İSK) denir . Yaş ilerledikçe İSK riski artmakta ve erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre kadınların ölüm riski ve erken evrende bağımlılığı daha fazladır. Yapılan çalışma verilerine göre iskemik inme sıklığı %71.2 iken intraserabral kanama oranı % 28.8 olarak tespit edilmiştir. İSK oluşumuna neden olan en sık risk faktörü hipertansiyondur. Hipertansiyon beyinde bulunan ufak peneteran arterlerde bozulmalara, arter duvarındaki düz kaslarda kırıklara ve fibrinoid nekroza sebep olur. Bu dejeneratif degişikler orta ve küçük çaplı arteriyollerde görülmektedir. Akut aerteriyel kan basıncının yükselmesi (AKB) İSK'ya sebep olmaktadır. AKB'nin yüksek olması kapiller damarlar ve arteriyollerden kanamaya neden olabileceğini düşündürmektedir. Vakaların çoğunluğunda, serebral damarlardaki kronik değişimler, İSK'nin oluşumuna neden olan patofizyolojik olaylardır. Kronik HT arteriyoller ve küçük damarların zedelenmesi sonucu kanın beyin dokusu içine sızarak hematom oluşmasına ve etraftaki dokularda mekanik hasara sebep olurlar. Oksidan (TOS) ve antioksidan (TAS) düzeylerini karşılaştırarak bunların beyin kanaması ile ilişkilendirerek öneminin anlaşılması sağlamaktır. Metot: Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Beyin Sinir Cerrahi kliniğine ve yoğun bakıma baş ağrısı, tansiyon yüksekliği, bulantı şikayetleri ile başvuran uzman hekimleri tarafından ayrıntılı muayenesi ile intraserebral kanama tanısı alan ve klinik yatışı planlanan 46 hasta çalışma grubu oluşturulmuştur. Kontrol grubuna ise Beyin Sinir Cerrahi kliniğine başvuran intraserebral kanama tanısı almayan diğer hasta gruplarından 47 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı ve 65 yaş üstü hastalar dahil edilmeyecektir. Bu hastaların periferlerindeki toplar damarlardan alınan artan kan örnekleri önce oda sıcaklığında 20-30 dk pıhtılaşması beklendikten sonra 10 dakika süreyle 4000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra eppendorflara ayrılan serumlar -80 derecede saklanmıştır. Teste başlarken numuneler oda sıcaklığına getirilmiştir. TOS ve TAS kiti test prensibine göre uygulanmıştır. Kitin malzemeleri, kitapçıkta belirtilen aşamalara uygun şekilde kullanılmış ve substratın antikora bağlı enzimle reaksiyona girdikten sonra oluşan renk değişikliği oranı spektrofotometrede ölçülerek TOS ve TAS sonuçları bulunmuştur. İstatistiksel analizler SPSS 22.0 ile hesaplanmıştır. Hesaplanan sonuçlar, ortalama ve standart sapma (+/-) olarak verilmiştir. Sonuçlar, Shapiro Wilk ölçüm yöntemi ile değerlendirilerek normal olan değerler parametrik (t testi) ve normal olmayan değerler ise non parametrik testler (Man Whitney U testi ve KW kruskal wallis) kullanılarak değerlendirilmiştir ve power analizi çalışmanın bitiminde tekrar edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmaya göre TOS, TAS ve yaş değerleri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. TAS değerleri, kontrol grubunun, hasta grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Cinsiyete göre TAS değerleri erkekler, kadınlara oranla daha yüksek çıkmasına karşın istatistiksel fark anlanmlı sonuç vermemiştir Yaş gruplarının TAS değerinin 45 yaş altı ve 45 yaş üstü değerlendirildiğinde; 45 yaş altının 45 yaş üstü grubuna göre yüksek olduğu bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. TOS değerleri, hasta grubunun, kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Cinsiyete göre OSİ değerleri kadınların, erkeklere oranla daha yüksek çıkmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Yaş gruplarının TOS ve OSİ 45 yaş altı ve 45 yaş üstü değerlendirildiğinde; 45 yaş üstünün yüksek olduğu bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Sonuç: Serum TOS ve TAS değerleri ile bunun sonucunda OSİ düzeyinin İSK hastalığı olan hastalarda yüksek çıkması, bu hastalıklarla olan ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu artış İSK patogenezinde oksidatif stresin önemli bir rolü olabileceğini destekleyebilir. 2023, 72 SAYFA ANAHTAR KELİMELER: İntraserebral Kanama, Oksidatif stres, TOS, TAS, OSİ

AntioksidanlarBeyinBeyin biyokimyası+2
Sercan Kalkan
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Preeklampsi takibinde serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Preeklampsi 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan, hipertansiyon, proteinüri ve ödem ile karakterize bir hastalıktır. Maternal/perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiş olmasına karşın hastalığın patofizyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Preeklampsiye yol açan risk faktörlerinin değerlendirildiği pek çok yöntem önerilmiştir. Geçmişte preeklampsi öngörüsüne dair kullanılan yöntemler genellikle biyokimyasal olmayan belirteçlere odaklı olarak yapılmakta iken günümüzde ise biyokimyasal belirteçlere doğru bir kayma söz konusudur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda pek çok biyokimyasal ajan preeklampsi tanısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada preeklampsi takibinde bazı serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda serum nesfatin, ezrin, plasental protein 13, hypoxia inducible factor 1- α subunit (HIF1A), nörofilin 1 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada tedavi öncesi preeklampsili (n = 35), tedavi sonrası preeklampsili (n = 35) ve sağlıklı kontrol (n = 20) grubu olmak üzere toplam 90 numune değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde tedavi öncesi nesfatin-1 ve ezrin düzeyleri tedavi sonrası ve sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde daha düşük, HIF-1A düzeyi ise anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yine yapılan analizler neticesinde tedavi öncesi ve sonrası preeklampsili hastalarda PP13 düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında nesfatin, ezrin, HIF1A, PP13 ve NRP1'in preeklampsi öngörüsünde önemli biyobelirteçler olduğu söylenebilir.

BiyobelirteçlerEzrinGebelik+4
Abdalrhman Kuba
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi

Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.

FosfotransferazlarKimerinPsoriyazis+5
Lara Adnan Salman Al Karkhı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

PC12 hücre hattında Aβ25-35 ile indüklenen hücre sitotoksisitesi ve oksidatif hasar üzerine şikoninin etkileri

Alzheimer Hastalığı (AH) ilerleyici hafıza kaybı ile seyreden, kronik nörodejeneratif bir hastalıktır. Şikonin antioksidan, anti-inflamatuar, anti-trombotik, anti-mikrobial, anti-kanser ve yara iyileşmesi gibi birçok olumlu etkiye sahip olduğu görülmüştür. Bu tez çalışmasında PC12 hücre hattında Aβ25-35 ile oluşturulan AH modelinde şikonin'in Aβ toksisitesine ve sonucunda oluşan oksidatif hasara karşı olası koruyucu etkisinin varlığı araştırılması amaçlanmıştır. Aβ25-35 ve şikonin'in PC12 hücre canlılığı üzerine etkileri MTT [3-(4,5-dimethyl-2-thiazolyl)-2,5 diphenyl-2H-tetrazolium bromide] yöntemi ile belirlendi. Süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) aktiviteleri, malondialdehit (MDA) ve nitrik oksit (NO•) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. 5µM Aβ25-35 ile azalan hücre viabilitesinin 20 μM şikonin ilavesi ile anlamlı bir şekilde arttığı, Aβ25-35 ile artan NO• ve MDA düzeyleri şikonin ilavesi ile azaldığı, Aβ25-35 ile azalan SOD ve GSH-Px enzim aktiviteleri şikonin ilavesi ile arttığı ve benzer şekilde Aβ25-35 ile azalan katalaz enzim aktivitesi şikonin ilavesi ile arttığı gözlendi. Aβ25-35 ile PC12 hücrelerinde oluşturulan in vitro AH modelinde şikoninin oluşan nöronal sitotoksisite ve oksidatif hücre hasarı üzerine olumlu etkilerini ortaya koymuştur. Böylece, şikoninin AH'ında önemli bir patofizyolojik mekanizma olan Aβ ile indüklenen sitotoksisite ve oksidatif hasarın önlenmesinde potansiyel bir ajan olabileceği düşüncemizi desteklenmektedir.

Alzheimer hastalığıAmiloidAmiloid beta protein+5
Neslihan Öztaş
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Benign prostat hipertrofisi (hiperplazisi) (BPH) olan hastalarda serum propsa ölçümlerinin klinik önemi

Amaç: PSA tek zincirli 237 amino asit ve 4 karbonhidrattan oluşan bir glikoproteindir. Molekül ağırlığı yaklaşık 34 kDa. PSA nın pro formlarının, toplam PSA'ya göre prostat kanserine daha özgü belirteçler olduğu ve ayrıca tercihen hastalığın daha agresif formlarını algılayabileceği bildirilmiştir. BPH olan hastalarda serum proPSA ölçümü yapılarak hastalarda biyopsi öncesi tarama testi olarak kullanılmasını sağlamak ve bu testin klinisyenler tarafından kullanılmasını amaçlamaktır. Materyal ve Metod: Çalışma grubu toplam 40 BPH tanılı hasta ve 29 BPH tanılı olmayan kişilerden oluşturuldu. Daha önce biyopsi uygulanmış ve kesin BPH tanısı konmuş kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen bireylerden alınan kan örneklerinde Propsa ELİSA kiti ile toplam PSA, serbest PSA ve serbest PSA/toplam PSA Acces Hybritech PSA testi ile ölçüldü. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun yaş ortalaması istatistiksel olarak gruplar açısından anlamlı bir fark yoktur. Hasta ve kontrol grupları arasında proPSA , toplam PSA, serbest PSA ve SerbestPSA/toplam PSA değerleri incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p <0.05). Sonuç: proPSA ; daha geniş örneklem alınarak yapılan çalışmalar ile ilerde prostat kanseri ve BPH ayırımında biyopsi öncesi kullanımının yaygınlaşabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: BPH, ProPSA, SerbetPSA, Toplam PSA, Serbest/Toplam PSA

Senem Güngör
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

G6PDaktivitesi referans değerleri altında olan bireylerde gen ekspresyonlarının karşılaştırılması

Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz pentoz fosfat yolunun ilk basamağını katalizleyen kilit bir enzimdir. Eritrositlerde NADPH oluşumu için tek kaynak pentoz fosfat yolu olup, G6PD eksikliğinde NADPH üretimi önemli ölçüde azalmaktadır. G6PD enzim eksikliği enfeksiyonlar sırasında, bazı ilaçların kullanımıyla, yeni doğan dönemde, bakla tüketimiyle ve stres koşullarında hemolitik anemiyle sonuçlanabilir. Enzim aktivitesi düşük olan olguların oksidatif ajanlara maruz kalması durumunda bazılarının eritrositlerinin etkilendiği, bazılarının etkilenmediği görülmüştür. Bu duruma açıklık getirebilmek için G6PD aktivitesi referans değerleri altında olan bireylerde G6PD enziminin kinetik özellikleri, genotipi ve G6PD geninin mRNA ekspresyon seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız, G6PD enzim aktivitesi referans aralığından düşük veya sıfır olan 3'ü kadın 7'si erkek 10 olgudan oluşmaktadır. G6PD aktivitesi Beutler yöntemi ile tayin edilmiştir. G6PD enzimi DE-52 anyon değiştirici reçine ile kısmi olarak saflaştırılarak kinetik özellikleri çalışılmıştır. Tüm olgularda MboII enzim kesimi ve sekans analizi ile Gd Akdeniz mutasyonu genotiplendirilmiştir. G6PD geninin ekspresyon seviyesi 2-ΔΔCt formülüne göre hesaplanmıştır. Elde edilen değişkenler Korelasyon testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 4 hastada Gd Akdeniz mutasyonu belirlenmiş ve bunlardan 2 olgunun hemizigot, 2 olgunun da heterozigot olduğu bulunmuştur. Genin ekspresyon seviyeleri ile diğer değişkenler değerlendirilmiştir. Buna göre G6PD geninin ekspresyon düzeyi ile KmNADP arasında yüksek düzeyde, anlamlı pozitif bir ilişki olduğu, KmG6P arasında orta düzeyde, anlamlı pozitif bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu da G6PD enziminin substrat bağlanma bölgesinin post-transkripsiyonel veya post-translasyonel modifikasyon geçirmiş olabileceğini düşündürmüştür.

EnzimlerGen ifadesiGlükozfosfat dehidrogenaz+2
Başak Sanna
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların beyin dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması

Bu çalışmada kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) iyonize radyasyon hasarını önleyici etkileri olabileceğini düşünerek, sıçanlara uygulanan γ radyasyonun, beyin dokusunda meydana getirdiği hasarda koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmekti. Bu amaçla, çalışmamızda 36 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Çalışma gruplarımız 2 tane kontrol, radyoterapi (R), KAFE+R olmak üzere 4 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gray'lik tek doz radyoterapi uygulandı. 11. günde bütün sıçanların beyin dokuları çıkarıldı ve fosfat tamponu içerisinde homojenize edildi ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için beyin dokusunda total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), paraoksanaz (PON), arilesteraz (ARE), seruloplazmin (SER) ve total sülfidril (SH) parametreleri ölçüldü. Sonuç olarak ARE, PON aktiviteleri ve total SH seviyeleri R grubu ile karşılaştırıldığında, tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olduğu ve ayrıca LOOH, TOS ve OSI seviyeleri ise anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Elde ettiğimiz bulgular sıçanlarda radyasyona bağlı beyinde oluşabilecek oksidatif hasara karşı KAFE'nin antioksidan etkisinin olduğunu göstermektedir. Ancak, bu bulguların doğrulanması için destekleyici farmakolojik ve toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntioksidanlarArilesterazBeyin+7
Nesrın Khayyo
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Akut iskemik inmeli hastalarda diyabetin oksidatif strese olan etkisinin değerlendirilmesi

Oksidatif stresin inme etyopatogenezindeki rolü son yıllarda yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu klinik çalışmada diyabeti olan ve olmayan akut inmeli olgularda oksidan ve antioksidan durumun ilişkisi araştırılarak ilgili karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda 8-hydroxy 2 deoxyguanosine (8-OH-dG), Ürik asit, Total Antioxidant Status (TAS), Total Oxidant Status, (TOS), Nitrik oksit (NO), Tiyol Disülfid Dengesi, Lipoprotein a[Lp(a)] parametrelerinin çeşitli faktörlerle ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 27'si (%28.4) diyabetli akut iskemik inme hastası, 36'sı (%37.9) diyabetli olmayan akut iskemik inme hastası, 32'si de (%33.7) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 95 kişi dahil edilmiştir. Araştırma parametreleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Biyokimya Birimi'nde ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda mevcut olan cihazlarda incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlar SPSS 22.0 Paket Programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analizler neticesinde diyabetik iskemik inme hastalarının nitrik oksit, native tiyol, total tiyol, dinamik disülfid, lipoprotein-a, 8-OH-dG, ürik asit ve TOS değerleri diğerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Yine yapılan çalışma neticesinde sağlıklı kontol grubunun TAS düzeyi hasta grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında diyabetik iskemik inme hastalarının oksidatif strese maruz kalma risklerinin daha yüksek olduğu söylenebilir.

AntioksidanlarDiabetes mellitusOksidanlar+3
Maksat Yazjanov
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Astrositlerde amiloid beta uyarımlı enflamasyon modelinde fasudil uygulamasının etkileri

Alzheimer hastalığı bugüne kadar görülen en yaygın nörodejeneratif bozukluktur. Nöropatolojik özellikleri amiloid plak ve nörofibriller yumaklardır. Ancak enflamatuvar süreç Alzheimer hastalığının patogenezinde temel bir role sahiptir. Sitokinler, Alzheimer hastalığında enflamatuvar ve anti-enflamatuvar süreçlerde kilit rol oynamaktadır. Son zamanlarda, çok sayıda apoptoz düzenleyici faktör ve çoklu yollar belirlenmiş ve apoptotik hücre ölümü, Alzheimer hastalığında nöronal kayıp ile ilişkilendirilmiştir. Glial hücreler nöronlara kıyasla oksidatif strese karşı daha dirençli olsalar da, geniş oksidatif stresin glial hücrelerde de apoptotik hücre ölümüne neden olduğu görülmektedir. Rho/kinaz birçok santral sinir sistemi (SSS) hastalığında aşırı aktive olur ve inhibe edilmesinin enflamatuvar ve demiyelinizan hastalıklarda potansiyel tedavi edici ajan olabileceği düşünülmektedir. Fasudil bir rho/kinaz inhibitörüdür ve nöroprotektif etkilere sahiptir. Çalışmada astrosit hücre hattında amiloid beta uyarımlı enflamasyonda fasudil uygulamasının Alzheimer hastalığında farmakolojik bir yaklaşım olup olmayacağı hakkında mevcut literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Hücreler kontrol ve amiloid beta olmak üzere iki gruba ayrıldı ve 24 saat süresince 5 μM amiloid beta ile inkübe edildi. Başka bir gruba tedavi amacıyla Rho-kinaz inhibitörü 2.5 μM fasudil eklendi. Hücrelerden izole edilen RNA örneklerinden cDNA sentezi yapıldı. Gerçek zamanlı PCR metodu ile gen ekspresyon analizleri yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre amiloid beta uygulanan hücre kültürü örneklerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, IL-12, Cas-3, Cas-8, Bax, Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna göre 2-27 kat artış gözlendi. Fasudil tedavisi ise amiloid beta uyarımlı enflamatuvar ve bazı apoptotik genlerdeki artışı önemli derecede azalttı (p<0.001). Mikroskop incelemeleride fasudilin koruyucu etkisini gösterdi. Sonuç olarak, fasudil ile rho-kinaz inhibisyonu amiloid beta aracılı enflamasyonun baskılanmasında koruyucu etkinliği olan ve tedavide kullanılabilecek bir ajan olabileceği gösterildi. Ancak, ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, Fasudil, TNF-α, Cas-3, Cas-8

Alzheimer hastalığıAmiloidAmiloid beta protein+5
Burçin Nilay Yener
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların dil dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine propolis ve kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, iyonize radyasyon sonucu oluşan serbest radikallerin zararlı etkilerini önlemede propolis ve kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) koruyucu etkilerinin olup olmadığını araştırmaya amaçladık. Çalışmada 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Çalışma grupları 3 tane kontrol, radyoterapi (R), propolis + R ve KAFE+R olmak üzere 6 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Propolis ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için dil dokusunda biyokimyasal parametreler spektrofotometre yöntemiyle ölçüldü. Propolis + R grubundaki total SH değerleri diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. R grubunda PON değerleri anlamlı şekilde diğer tüm gruplardan daha düşük olduğu bulundu. Propolis + R grubundaki TAS değerleri normal kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek idi. Oksidan paremetreler açısından yapılan analizler neticesinde R grubunda LOOH, TOS, XO ve OSİ değerleri diğer gruplardan ististiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca KAFE+R'nın kontrol grubundaki OSİ değerleri, propolis+R'nın kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında aynı zamanda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Bu sonuçlar propolis ve KAFE iyonize radyasyonun oluşturduğu hasarına karşı antioksidan etki gösterdikleri ve iyonize radyasyonun zararlı etkilerine karşı bu maddelerin kullanılmasının yararlı sonuçlar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Radyasyon, Kafeik asit fenetil esteri, Propolis, Total antioksidan status, Total oksidan status

AntioksidanlarDil (Tıp)Kafeik asit+5
Halis Altay
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların beyin dokusunda nitrozatif stres üzerine propolisin etkisinin araştırılması

Nour ALAFANDI Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Seyithan TAYSI Ağutos 2017, 77 sayfa Bu araştırmada, iyonize radyasyon sonucu oluşan nitrozatif stres üzerine propolisin koruyucu etkilerinin olup olmadığını araştırmaya amaçladık. Çalışmada 36 adet sıçan kullanıldı. İki kontrol grubu, radyoterapi (R) ve propolis + R grubu olarak 4 alt gruba bölündü. Kontrol grupları hariç diğer gruplara bir sefere mahsus 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Propolisin etkinliğini tespit etmek için sıçan beyin dokusunda biyokimyasal parametreler spektrofotometre yöntemiyle ölçüldü. Yapılan çalışma neticesinde radyoterapi grubunda yer alan sıçanlardan alınan beyin dokusunda nitrik oksit (NO•), nitrik oksit sentaz (NOS) ve peroksinitrit (ONOO-) değerlerinin propolis+R grubundan anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlar propolisin radyasyonun oluşturduğu nitrozatif stresin olumsuz etkilerine karşı koruyucu etkiye sahip olduğu iyonize radyasyonun zararlı etkilerine karşı propolis gibi antioksidan maddelerin kullanılmasının yararlı sonuçlar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Radyasyon, Propolis, Nitrik oksit, Nitrik oksit sentaz, Peroksinitrit

BeyinNitrik oksitPeroksinitrit+4
Nour Alafandı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Karbonmonoksit zehirlenmesi olan hastalarda nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının araştırılması

Akut karbon monoksit (CO) zehirlenmesi erken ve geç dönemde gerçekleşen olumsuz etkileri sebebiyle ölümle sonuçlanabilen zehirlenmelerde ilk sırada yer alır. CO'e maruz kalınan süre, ortamdaki CO konsantrasyonu, solunan hava miktarı, bireyin sağlık durumu ve kendine özgü metabolizması akut CO zehirlenmesinin derecesini belirler. Bu çalışmada CO zehirlenmesi olan hastaların serumlarında nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi, nitrik oksit (NO ● ), peroksinitrit (ONOO – ) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmeyi amaçladık. Çalışmaya 36 hasta ve 20 sağlıklı kişi dahil edildi. NOS, NO ● , ONOO – ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) sonuçları değerlendirildiğinde tedavi öncesi ve sonrası değerler kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ölçülen tüm parametrelerde, tedavi öncesi değerleri tedavi sonrası değerlerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek idi. Sonuçlarımız CO zehirlenmesinde nitrozatif stresin ve oksidatif DNA hasarının arttığını ve uygulanan tedavinin yanında uygun antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını göstermektedir.

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıKarbonmonoksit+4
Fatma Mıdık Ertosun
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Obsturiktif uyku apnesinde pozitif hava yolu basınç tedavisinin asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeyine etkisi

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSA) teşhisi olan hastalarda ortaya çıkan tekrarlayan hipoksi/ hipoksemi ve reoksijenasyon oksidatif stres sistemlerini harekete geçirebilmektedir. Oksidatif stres asimetrik dimetil arginin (ADMA) yapımında rol alan katalizörlerin aktivitelerinde değişiklikler yaparak serum ADMA düzeyini etkilemektedir. Asimetrik dimetil arginin (ADMA), nükleoproteinlerde bulunan arjinin rezidülerine, protein arjinin metil transferaz enzimi tarafından metil gruplarının sentez sonrası eklenmesi ve proteinlerin yıkılması sonucunda oluşan metillenmiş arjinin türevidir. Serum ADMA düzeyi hastalığın derecesini öngörmede bir belirteç olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızın amacı serum ADMA düzeyi ile OSA arasındaki ilişkiyi saptayıp pozitif hava yolu basınç tedavisinin etkisini araştırmaktır. Çalışmaya Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Bozuklukları Merkezinde PSG kaydı yapılan hastalar alındı. Çalışma protokolü için Yozgat Bozok Üniversitesi Etik Kurulundan izin alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, alışkanlıklar, komorbid hastalıklar, boy, kilo, vücut kütle indeksi (VKİ), boyun çevresi, bel çevresi, PSG parametreleri oluşturulan çalışma formuna kaydedildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, vücut kütle indeksi ve semptom sıklığı açısından anlamlı fark saptanmayacak (p>0,05) şekilde rastgele yöntemle seçildi. Çalışmaya AHİ değeri 5'in üzerinde saptanan OSA olguları alındı. Kontrol grubu ise AHİ<5 bulunan basit horlama olgularından seçildi. Kan örnekleri PSG çekimini takiben sabah aç karnına alındı. Hasta ve kontrol grubunda periferik venden alınan kan örnekleri 10 dakika süreyle 3000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra ayrılan serumlar çalışılacağı zamana kadar -20°C' de muhafaza edildi. OSA saptanan ve PAP tedavisi kullanması planlanan hastalar tedavi grubu olarak adlandırıldı ve 1 aylık yeterli düzeyde PAP tedavisi kullanan hastalardan da 1 gecelik açlığı takiben sabah kan alındı, santrifüj yapılmasını takiben -20 derece dondurucuya alındı. Hastaların test sabahı alınan kanlarından, ADMA direkt ELISA kiti (immunodiagnostik AG ) enzim bağlı yarışmalı immun ölçüm yöntemi kullanılarak ADMA düzeyleri ölçüldü. OSA tanısı alan hastalarda serum asimetrik dimetil arginin düzeyi yüksek tespit edildi. PAP tedavisi OSA tanısı alan hastalarda serum asimetrik dimetil arginin düzeyini azalttı. Böylece PAP tedavisi serumda sistemik oksidatif stresin azaltılmasına yardımcı oldu.

Hatice Seda Öztürk
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Rekombinant olarak escherichia coli içerisinde aktif ten-eleven translokasyon enzimi ifadesi ve saflaştırılması

Son yıllarda epigenetik üzerine yapılan araştırmaların artması ve genetiğin açıklamakta yetersiz kaldığı konuların epigenetik ile ifade edilebilmesi, epigenetik mekanizmaların ortaya çıkarılmasını zorunlu kılmıştır. Yapılan epigenetik çalışmalar sonucunda, epigenetik mekanizmaların bozulmasının birçok nörodejeneratif hastalık ve özellikle kanser ile ilişkili olduğu ortaya çıkmıştır. En bilinen epigenetik mekanizmaların başında DNA metilasyonu gelmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda DNA demetilasyonunda görevli TET (ten-eleven translokasyon) adı verilen protein ailesinin varlığı ortaya çıkarılmıştır. Bu proteinlerin DNA metilasyonunu aktif olarak geri çevirmesi yanında oluşturduğu metilsitozin türevleri aracılığıyla epigenetik kontrol mekanizmasını önemli bir şekilde etkilediği gösterilmiştir. Ancak TET proteinlerinin oldukça kompleks olan epigenetik değişikliklere etki mekanizması hala aydınlatılamamıştır. Proteinlerin kinetik davranışının bu etki mekanizmalarından biri olabileceği düşünülmektedir. Bu noktada ihtiyaç duyulan en önemli araçlardan biri, TET proteinlerinin detaylı kinetik ve mekanistik çalışmalar için çok miktarda aktif olarak eldesidir. Bu çalışmamızda TET1 proteini katalitik bölgesinin rekombinant olarak E.coli bakterisi içerisinde eldesi ve aktif şekilde saflaştırılması amaçlanmıştır.

DNADNA metilasyonuEpigenez-genetik+5
Ali Pamuk
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Kanda oksijen taşınımında destek biomalzemenin geliştirilmesi

Kan toplama ve muhafaza etme konusundaki problemler, ek maliyet, dünya çapındaki rezerv noksanlığı gibi sorunlar, kan yerine geçen maddelerin geliştirilmesine yol açmıştır. Yapay kan çalışmaları temel olarak; oksijen taşıyıcı bileşiklerin gerçekleştirilmesini ve geliştirilmesini hedef alır. Bu çalışmada temel hedef, kan alternatifi olabilecek, kan yokluğunda hayat kurtarması hedeflenen destekleyici ve oksijen taşıyabilen, biyolojik bir malzemenin geliştirilmesidir. Çalışmada öncelikle süper paramanyetik nanopartiküller (Magnetit) sentezlenmiş, sentezlenen bu malzemelerin (Fe3O4) boyut stabilizasyonunu sağlamak amacıyla, tartarik asit, glutaraldehit, trietanolamin, 3 amino trimetoksi silan olarak 4 farklı yöntem kullanılmıştır. Sentezlenen bu nanopartiküller organik moleküllerle bağlanabilmesi için aşamalı olarak yüzey modifikasyonları gerçekleştirilmiştir. FT-IR, Elementel analiz, SEM, XRD, ICP, C-TEM analizleri ile karakterizasyonları yapılan partiküllerin yüzeyine saf hemoglobin molekülleri bağlanıp karakterizasyon çalışmaları tekrarlanmıştır. Ayrıca Siklik voltogram ve UV analizleri ile bağlanan hemoglobin moleküllerinin oksijen bağlama-bırakma kapasitesi incelenmiştir. Doğal eritrositleri taklit etmek üzere sentezlenen hemoglobin (Hb) bağlanmış süper paramanyetik nano partiküllerin in vitro koşullarda toksik etkilerinin saptanması amacı ile de endotel hücre kültürü üzerinde etkileri incelemiştir. Belirli derişimde 10 µl (1mg/10ml) manyetik nanopartiküller belirli zamanlarda (24 saat), hazırlanan hücre hatlarına muamele edilmiştir. Hücrelerin vermiş olduğu olası toksik etkilerin değerlendirilmesi için de hücre proliferasyonu ile endotel hücre süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz aktivite değişimleri (n=8) araştırılmıştır. Bu çalışma kan alternatifi bir yapay biyomalzemenin preoperatif ve operatif olarak kullanılabilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Yapılan çalışmanın bu aşamalarının, sentezi gerçekleştirilen hemoglobin bazlı mnp'lerin optimizasyonu/ kullanılabilirliği açısından bir adım olacağı ve ileriki dönemlerde farklı alanlarda uygulama imkanı sağlayacağı düşünülmektedir.

EndotelyumHemoglobinlerHücreler+5
Ümit Yaşar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00