Theses supervised by Doç. Dr. Yusuf Aydın

11 theses · Düzce University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendromlu hastalarda visfatin düzeyi

Amaç: Visfatin insülin duyarlılığı üzerine etkisi olan yeni bir adiponektindir. Bu çalışmadaki amacımız metabolik sendromlu hasta populasyonumuzda serum visfatin düzeyleri ile metabolik sendrom komponentleri arasındaki olası ilişkiyi araştırmaktı.Bulgular: Dahiliye ve endokrinoloji polikliniğimize başvuran yaşları 20-57 arasında değişen, 85 metabolik sendromlu (11 erkek, 69 kadın) hasta ile 35 kişiden oluşan kontrol grubu (15 erkek, 20 kadın) toplam 115 kişi çalışmaya dâhil edildi. Metabolik sendrom tanılı hastaların yaş ortalaması 39,6(±9), kontrol grubunun ise 31,2 (±9,4) idi. Serum parametrelerine bakıldığında da insülin düzeyleri, tokluk kan şekeri, HbA1c ve hsCRP düzeyleri istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Serum Visfatin düzeylerinde ise her iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. HsCRP düzeyleri insülin direnci olan grupta (9,6 mg/L) olmayan gruba göre (4,6mg/L) istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Metabolik sendromlu grupta toplam 55 hastada, sağlıklı grupta ise 5 hastada hepatosteatoz saptandı.Sonuç: Metabolik sendromlu hastalarda visfatin düzeylerinde literatürdeki çoğu çalışma ile benzer olarak bizim çalışmamızda da kontrol grubuna benzer bulundu. Bu nedenle visfatinin metabolik hastalıkların patogenezinde sorumlu olabilecek bir belirleyici gibi davranmadığı ve enflamatuar durumlada ilişkili olmadığı görüşünü destekler niteliktedir.

AdipokinlerC reaktif proteinMetabolik hastalıklar+1
Selahattin Yıldız
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendrom ve insülin direnci olan hastalarda ortalama trombosit hacmi düzeyi

Amaç : Metabolik sendrom (MS), insülin direnci temelinde ortaya çıkan, klinik tablosunda proinflamatuar ve protrombotik öğeleri bulunduran, kardiyovasküler hastalık riskinin artışı ile ilişkili risk faktörü topluluğudur. Çalışmamızda, metabolik sendrom ve insülin direnci bulunan hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinden biri olan ortalama trombosit hacmi (MPV) düzeyleri ile MS komponentleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Materyal-metod : Bu çalışmaya, Kasım 2010 - Ocak 2011 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Endokrinoloji ve Dahiliye Polikliniğine başvuran 122 hasta ve 38 sağlıklı kontrol grubu alındı. Obez hastalardan oluşan vaka grubu MS kriterleri ve insülin direncine göre üç gruba ayrıldı. Hastaların bel/kalça oranı, vücut kitle indeksi, sistolik ve diyastolik kan basıncı, trigliserid, LDL kolesterol, HDL kolesterol, açlık kan şekeri, insülin, HbA1c ve MPV ölçümleri yapıldı. HOMA değerleri hesaplandı.Bulgular : MS'lu hastalarda kontrol grubuna göre, tüm MS parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik mevcuttu. İnsülin direnci olan grupta vücut kitle indeksi, sistolik ve diyastolik tansiyon, trigliserid, LDL kolesterol, açlık kan şekeri, insülin, HbA1c, HOMA-IR, ürik asit, hsCRP değerleri diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Multiple lineer regresyon analizinde hepatosteatoz varlığı ile VKİ, HOMA-IR, ALT ve LDL kolesterol düzeyleri arasında pozitif anlamlı ilişki saptandı. Olguların MPV sonuçları incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı.Sonuç : Çalışmamızda kardiyovasküler hastalık ve trombotik olaylar açısından risk faktörü olduğu öne sürülen MPV'nin MS ve içerdiği kriterlerle ilişkisinin olmadığı gösterilmiştir. MPV'nin metabolik sendromlu hastaların takibinde ve mikrovasküler komplikasyon riskinin tahmin edilmesinde etkinliğinin değerlendirilmesi için daha büyük çaplı ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler : Metabolik sendrom, insülin direnci, ortalama trombosit hacmi.

Metabolik hastalıklarTrombosit sayısıİnsülin direnci
Muhittin Pekuz
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabet tedavisinde kullanılan antidiyabetik ilaçların kanser gelişimi üzerine etkileri

Diabetes Mellitus (DM) ve kanser küresel olarak artmakta olan yaygın hastalıklardır. Epidemiyolojik kanıtlar DM li hastaların pek çok kanser türü bakımından yüksek risk altında olduğunu göstermektetir. ?ki hastalık arasında birçok ortak risk faktörü payla?ılmaktadır. Ayrıca gözlemsel çalı?malardan elde edilen kanıtlar DM tedavisinde kullanılan bazı ilaçların diyabetik bireylerde bazı kanser türlerinin artı?ı ile ili?kili olabileceğini dü?ündürmektedir. Biz bu çalı?mada DM tedavisinde kullanılan antidiyabetik ilaçların kanserle ili?kisi olup olmadığını ara?tırmayı amaçladık.Çalı?mamıza Ocak 2010 ile Ocak 2011 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine ba?vuran 655 DM hastası dahil edildi. Hastalar retrospektif olarak incelendi. DM tanı tarihinden itibaren en az bir yıl süre ile antidiyabetik tedavi almı? hastalar anamnez, ayrıntılı fizik muayene, rutin laboratuar tetkikleri ile değerlendirildi. Hastaların ilk değerlendirmesinde DM tipi, ya?ı (yıl), cinsiyeti, boyu (cm), vücur ağırlıkları (kg), vücut kitle indeksleri (kg/m²), meslekleri not edildi. Alkol, sigara kullanımları, ek hastalıkları, ailelerinde DM ve kanser varlığı sorgulandı. Son 3 ay içinde çekilmi? PA akciğer grafileri değerlendirildi ve HbA1c değerleri kaydedildi. Hastaların DM tanı tarihleri, antidiyabetik tedaviye ba?lama tarihleri, DM tedavisinde kullanılan antidiyabetik ajanlar, tedavide deği?iklik tarihleri sorgulandı. Oral antidiyabetik (OAD) ve insülin kullananlar, metformin kullananlar ve kullanmayanlar olarak gruplandırıldı. ?nsülin kullananlar bazal, karı?ım ve yoğun insülin tedavisi kullananlar olarak gruplandırıldı. Ayrıca insülin kullananlar, kullanılan insülin preparatına göre analog karı?ım insülin, insan insülini, insülin glargine ve insülin detemir kullananlar olarak gruplandırıldı. Hastalarda kanser ve benign tümör varlığı sorgulandı. ?lk değerlendirmede kanser ku?kusu olanlar ileri tetkikler yapılarak tanı netle?tirildi. Antidiyabetik kullanım süreleri ile kanser ve benign tümör arasındaki bağlantılar belirlendi. Resmi dökümante kanser veya benign tümör tanısı olmayan veya DM tanı tarihinden önce tanı almı? hastalar çalı?madan çıkarıldı.Çalı?maya 13 (%2) Tip 1 DM, 642 (%98) Tip 2 DM li hasta, 379 (%58) kadın, 276 (%42) erkek toplam 655 DM hastası dahil edildi. Çalı?ma da 4 kolon/rektum, 1 akciğer, 4 larinks, 1 safra yolları, 5 meme, 4 prostat, 4 mesane,iii3 lenfoma/lösemi, 1 endometrium/serviks, 2 hepatosellüler, 5 tiroid, 1 renal ve 1 de primeri bilinmeyen metastatik kanser olamak üzere toplam 36 kanser ve 32 benign prostat hiperplazisi, 21 myoma uteri, 6 endometrial polip, 3 paratiroid adenomu, 3 meningiom, 2 tiroid adenomu, 2 hipofiz tömörü, 2 vokal kord polibi, 2 kolon polibi ve 1 meme fibroadenomu olmak üzere toplam 76 benign tümör tesbit edildi.Kanserli olan ve olmayan grup DM tedavileri ve tedavide kullanılan antidiyabetikler yönünden değerlendirildi. Gruplar arasında tedavide OAD veya insulin kullanımı (p:0.429), metfromin kullanılması veya kullanılmaması (p:0.119) bakımından fark yoktu. Tedavide bazal insülin, karı?ım insulin veya yoğun insülin tedavi tipinin kullanılması (p:0.059), ayrıca tedavide kullanılan insülin preparatları analog karı?ım insülin, insan insülini, insülin glargine veya insülin detemir kullanımı (p:0.418) bakımından da fark yoktu.Benign tümörlü olan ve olmayan grup kullandıkları antidiyabetikler bakımından değerlendirildi. Gruplar arasında insülin veya OAD kullanımı bakımından fark yoktu (p:0.709). Metformin kullanımı bakımından hastalar değerlendirildiğinde, metformin kullanan grupta daha az benign tümör tesbit edildi ve istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p:0.041). Gruplar insülin tedavisi bakımından kar?ıla?tırıldığında ise insülin tedavi tipleri (p:0.858) veya tedavide kullanılan insülin preparatları (p:0.588) bakımından fark yoktu.DM tedavisinde kullanılan antidiyabetiklerin kanserle ili?kisini incelediğimiz bu çalı?mamızda, tedavide OAD vaye insülin kullanılması, metformin kullanılması veya kullanılmaması, insülin glargine, insülin detemir veya diğer antidiyabetiklerin kullanılmasını kanser geli?imi ile ili?kisiz bulduk. Ancak subgrup analizlerinde metformin kullanan hastalarda daha az benign tümör geli?tiğini tesbit ettik. DM ve kanser arasındaki ili?kinin karma?ıklığı, tek tek antidiyabetiklerin kanser veya benign tümör geli?im riski ile ili?kisinin incelenmesinin zorluğu nedeniyle daha fazla, uzun süreli ve geni? populasyonlu çalı?malara ihtiyaç olduğu kanaatine vardık.ANAHTAR SÖZCÜKLER, diabetes mellitus, kanser, insülin, insülin glargine, metformin, oral antidiyabetik

Diabetes mellitusHipoglisemik ajanlarKarsinojenler+4
Mücahit Erden
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endokrinoloji bölümünde takip edilen diyabetik hastaların kan şekeri regülasyonu ve metabolik kontrol durumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes mellitus (DM), toplumda sık rastlanan, ömür boyu süren, komplikasyonlarının fazla olması ve tedavi maliyetinin yüksek olmasından dolayı sadece hastayı değil tüm toplumu ilgilendiren kronik, ilerleyici bir hastalıktır. Teşhis ve tedavide gecikme olması durumunda hastanın yaşam kalitesini düşürmekte, iş gücü ve ekonomik kayıba sebep olmakta ve geriye dönüşü olmayan sekeller bırakarak hastanın ömrünü kısaltmaktadır. Diyabette temel hedef hastanın yaşam kalitesini yükselterek, gelişebilecek komplikasyonları önlemek ve geciktirmektir. Diyabet tedavisinde başarılı olmak için geliştirilen yeni ilaçlar ve teknolojik gelişmelerin yanı sıra hedef populasyonun tanınması klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi de önemlidir. Bu çalışmada amacımız DM açısından kliniğimize ait demografik bilgileri oluşturmak ve bu verileri kullanarak hastaların eğitim, takip ve tedavi önceliklerini belirlemek ve düzenlemektir.Materyal-metod: Ocak 2010 - Aralık 2010 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran ve rutin takipleri 3 aylık aralıklarla yapılan, en az 6 aylık diyabet tanısı olan 500 diyabetik hastanın muayene, laboratuar, tedavi bilgilerinin yazıldığı dosyalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların; yaşı, cinsiyeti, boy, kilo, vücut kitle indeksleri (VKİ), diyabet tipleri, diyabet süreleri, antidiyabetik tedavi şekilleri, ilaç yan etkileri, diyabetin mikrovasküler-makrovasküler komplikasyonları, diyabet dışındaki ek hastalıkları kaydedildi. Hastaların muayenelerinin yapıldığı gündeki açlık kan şekeri (AKŞ), tokluk kan şekeri (TKŞ), glikozile hemoglobin (HbA1c), kreatin, tiroid stimüle eden hormon (TSH), albumin/kreatin oranı ya da 24 saatlik idrarda proteinüri, elektrolitler (Na, K), ürik asit ve lipid parametreleri kaydedildi. İstatistiksel analizde, bağımsız student t testi, one-way ANOVA (tek yönlü varyans analizi) testi, post hoc Tukey testi ve Likelihood ki-kare testi kullanıldı.Bulgular: Araştırma grubunda hastaların %39,6'sı erkek, %60,4'ü kadın olup yaş ortalamaları 56,6±11,8 yıldır. VKİ ortalamaları 31,7±6,9'dır. Hastaların 14'ü Tip 1 (%2,8), 484'ü Tip 2 (%97,2) diyabetlidir. Tip 1 diyabetli hastaların ortalama hastalık süreleri 9,3±7,3 yıl, Tip 2 diyabetli hastaların ortalama hastalık süreleri ise 8,1±7,2 yıldır. Hastaların %20'si insülin, %26,5'i insülin ile beraber oral antidiyabetik (OAD), %53,5'i OAD ilaçlarla tedavi edilmekteydiler. Hastalara uygulanan tedavi şekli ile diyabet süreleri arasında anlamlı bir ilişki vardı (p<0,001). OAD ile tedavi edilen hastalarda ortalama diyabet süresi 5,1±5,0 yıldır. Hastalık süresi arttıkça insülin kullanım oranları da artmaktadır. Diyabetin geç komplikasyonları araştırıldığında retinopati %31,9, nöropati %50,6, nefropati %37,1, aterosklerotik değişiklikler açısından hipertansiyon (HT) %70,8, hiperkolesterolemi (HL) %69,8 oranlarında saptanmıştır. OAD tedavi alan hastalarda komplikasyon daha az saptanmıştır (%63,4), oysa insülin ve insülin ile beraber OAD tedavi alan hastaların yaklaşık %85'inde diyabetin kronik komplikasyonu mevcuttu. Yaş ilerledikçe (p<0,001) ve diyabet süresi uzadıkça (p<0,001) komplikasyon oranı artmaktadır. Hastaların %68'inin metabolik kontrolü kötü, %32'sinin ise iyi olarak değerlendirildi. HbA1c değerleri ortalaması 8,1±2,0 idi. Diyabet süresi uzadıkça metabolik kontrolü iyi olanların oranı azalmaktadır (p<0,001). İnsülin kullananların metabolik kontrolü diğer tedavi yöntemlerini kullananlara göre daha kötüdür (p<0,001).Sonuç: Bu bulgular diyabetli bireylerin metabolik kontrol düzeyleri ve takiplerinin genel olarak kötü olduğunu göstermektedir. Diyabetli bireylerde metabolik kontrolü etkileyen çok sayıda tıbbi ve sosyal faktör olup, hem hastalar hem de sağlık personeli bu konuya gereken önemi vermelidir. Diyabet tedavisinde başarılı olmak için geliştirilen yeni ilaçlar ve teknolojik gelişmelerin yanı sıra hedef popülasyonun tanınması klinik, demografik özelliklerinin belirlenmesi, eğitim ve tedavi yaklaşımlarının bu verilere göre düzenlenmesi gerekir.

Diabetes mellitusGlisemik indeksHemoglobin A-glikolize+2
Özlem Kudaş
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında vitamin d düzeyleri, vitamin d seviyesi ile kan glukozu kontrolündeki etkinliğin karşılaştırılması

Giriş: Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) tüm dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı giderek artan, mikro ve makrovasküler komplikasyonları ile mortalite ve morbiditesi yüksek olan bir hastalıktır. Yapılan bazı çalışmalarda diyabet hastalarındaki kan glukozu, HbA1c değerleri ile 25(OH)D düzeyleri arasında ilişki bulunmuştur. Vitamin D düzeyleri düşük saptanan hastalarda kan glukozu ve HbA1c düzeyleri yüksek tespit edilmiştir. Bu çalışmada amacımız, Tip 2 DM hastalarındaki vitamin D düzeylerini belirlemek ve vitamin D düzeyleri ile glisemik kontrol arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Diyabet polikliniğine başvuran ortalama yaşı 55±0.81 olan 107 kadın ve 63 erkek Tip 2 DM hastası alındı. Hastaların açlık kan şekeri (AKŞ), tokluk kan şekeri (TKŞ), HbA1c ve 25(OH)D düzeylerine bakıldı. Olgular ölçülen 25(OH)D düzeylerine göre (Vitamin D değeri ? 20 ng/ml, 20-30 ng/ml arasında, vitamin D değeri ? 30 ng/ml) üç gruba ayrıldı. Çalışmaya diyabet süresi 6 aydan kısa olanlar, diyabet tanısı olup medikal tedavi almayanlar, hiperkalsemi veya hipokalsemisi olanlar, hiperparatiroidi veya hipoparatiroidi tanıları mevcut olanlar, D vitamini tedavisi alanlar ve vücut kitle indeksi (VKI) >45 kg/m² olan hastalar alınmadı.Bulgular: Vitamin D değeri ? 20 ng/ml olan 41 olgu, 20-30 ng/ml arasında olan 50 olgu ve vitamin D değeri ? 30 ng/ml olan 79 olgu tespit edildi. Tüm olgular dikkate alındığında ortalama 25(OH)D düzeyi erkeklerde 38,10 ng/ml (11-68,7 ng/ml) ; kadınlarda 24,20 ng/ml (5,8-70,7 ng/ml) olarak saptandı. Erkeklerde ortalama vitamin D düzeyi kadınlara göre daha yüksekti (p: 0.001). Vitamin D grupları arasında AKŞ, TKŞ ve HbA1c düzeyleri arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p:0,97, 0,96, 0,44). Vitamin D grupları arasında yaş, VKİ ve bel çevresi açısından anlamlı fark saptandı (p: 0,01, <0,001, 0,002). Vitamin D grupları arasında parathormon (PTH), fosfor (P), albumin, kolesterol düzeyleri arasında anlamlı fark yokken kalsiyum (Ca) düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı (p: 0,02). HbA1c düzeylerine göre ortalama vitamin D düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamakla birlikte HbA1c?7 olan grupta vitamin D düzeyi, HbA1c>7 olan gruba göre daha yüksek saptandı (p: 0,115). Gruplar arasında fiziksel aktivite, güneşe maruziyet ve diyet açısından anlamlı fark yokken örtünme açısından değerlendirildiğinde örtülü grupta vitamin D düzeyleri örtülü olmayan gruba göre daha düşük saptandı ve gruplar arasında anlamlı fark tespit edildi ( p: 0,001).Sonuçlar: Çalışmamımızda Tip 2 DM hastalarının %53'ünde vitamin D eksikliği ve yetersizliği saptandı. Kadınlarda D vitamini eksikliği erkeklere göre daha belirgindi. Vitamin D eksikliği veya yetersizliği olan hastalar, vitamin D eksikliği olmayan hastalara göre daha obez bulundu. Örtülü hastalarda vitamin D düzeyleri örtülü olmayanlara göre daha düşük bulundu. Vitamin D eksikliği veya yetersizliği olan diyabetik hastalar ile vitamin D eksikliği olmayan hastaların kan şekeri regülasyonu arasında fark gözlenmedi. Ancak HbA1c?7 olan hastalarda vitamin D düzeyleri daha yüksek saptandı.

Diabetes mellitus-tip 2Glisemik indeksKan glükozu+1
Hülya Coşkun
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiiab sonucu; foliküler neoplazm, hüerthle hücreli neoplazm ve onkositik değişiklik olarak yorumlanan olguların tiroidektomi sonrası histopatolojik inceleme sonuçlarının değerlendirilmesi

ÖZETAmaç:Tiroid bezinin en sık karşılaşılan hastalığı, tiroid bezi nodülleridir. Hastalarda nodüllerden ötürü duyulan en önemli kaygı kanser olup olmadıklarıdır. Boyutu ne olursa olsun tiroid nodüllerinde kanser saptanma prevalansının %5-15 olduğu tespit edilmiştir. Günümüzde tiroid nodüllerinde temel tanısal yöntem ince iğne aspirasyon biopsisidir (TİİAB). Ancak folliküler lezyonların değerlendirilmesinde duyarlılığı düşüktür. Çalışmamızda hastanemizde TİİAB sonucu; folliküler neoplazm, onkositik değişiklik ve hurthle hücreli neoplazm olarak raporlanan ve opere edilen hastaların tiroid US bulguları, yaş, cinsiyet, guatr öyküsü, guatr tipi, kanser, sigara ve boyuna radyasyon öyküsü, uygun hastalarda nodüllerin sintigrafik özellikleri ile postoperatif histopatolojik inceleme sonuçlarını değerlendirdik.Gereç ve yöntem:Çalışmaya 2009-2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Dahiliye polikliniklerine başvuran, tanısal amaçlı TİİAB yapılan ve TİİAB sonucu folliküler neoplazm, onkositik değişiklik ve hurthle hücreli neoplazm olarak raporlanan ve tiroidektomi yapılan hastalar alındı. TİİAB sonucu malign sitoloji ve malignite kuşkulu olarak raporlanan hastalar çalışmaya alınmadı. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. 26-78 yaşları arasında 81 bayan, 22 erkek olmak üzere toplam 103 hasta çalışma için uygun bulundu. Hastaların; Yaş, cinsiyet, guatr öyküsü, kanser öyküsü, boyuna radyasyon, sigara öyküsü, guatr tipi (soliter nodüler, multinodüler guatr), nodüllerin ultrasonografik özellikleri (ekojenite, uzun boyut, UB/KB, kalsifikasyon), nodüllerin60sintigrafik özellikleri, TİİAB sonucu (her bir nodül için) ve tiroidektomi materyali postoperatif histopatolojik inceleme sonuçları kayıt edildi.Bulgular ve Sonuç:Yaş ortalaması; tüm hastalar için 48,6±11,1 bayanlar için 47,5±11,1 erkekler için 52,9±10,3 olarak hesaplandı. Yapılan TİİAB sitolojik değerlendirmelerinde 71 olguda folliküler neoplazm, 10 olguda hurtle hücreli neoplazm, 22 olguda onkositik değişiklik saptandı. Tüm olgular için postoperatif histopatoloji sonuçları değerlendirildiğinde; 15 olguda papiller karsinom, 6 olguda folliküler karsinom, 82 olguda benign histopatoloji tespit edildi. TİİAB sonuçları ile postoperatif histopatoloji sonuçları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Postoperatif histopatoloji sonuçları ile nodüllerin US özellikleri karşılaştırıldığında; ekojenite açısından istatistiksel anlamlı ilişki vardı. Yaş, cinsiyet, kalsifikasyon, nodül uzun boyutu, nodül uzun boyut-kısa boyut oranı, nodül sintigrafik özellikleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Ultrasonografide nodülün hipoekoik izlenmesi malignite için bağımsız öngördürücü faktör olarak tespit edildi. ( odds oranı=5,77 %95 güven aralığı 2.007-16.607, p=0,001)

Biyopsi-iğneNeoplazmlarTiroid bezi+2
Mehmet Turgut
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce ili Yığılca ilçesinde tiroid hastalıkları ve metabolik faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid bezinin en sık karşılaşılan hastalığı, tiroid bezi nodülleridir ve ülkemizde de yaygın olarak görülmektedir. Metabolik sendrom (MS), insülin rezistansı (IR) temelinde ortaya çıkan, klinik tablosunda glukoz tolerans bozukluğu, diyabetes mellitus (DM), santral obezite, esansiyel hipertansiyon, dislipidemi, proinflamatuar ve protrombotik öğeleri bulunduran, prematür aterosklerozun yer aldığı, kardiyovasküler hastalık riskinin artışı ile ilişkili olan bir risk faktörleri topluluğudur. Her iki patoloji (nodüler guatr ve MS) de endüstrileşmiş toplumlarda sıkça görülür ve yapılan çalışmalar MS komponentlerinin tiroid nodülü oluşumunu ve tiroid hacmini herhangi bir klinik ya da subklinik tiroid disfonksiyonu olmadan da etkileyebileceğini ve bu etkilerin tiroid hormonlarının etkilerinden bağımsız olabileceğini göstermektedir. Yapılan çalışmalar her iki durum arasındaki ilişkinin insülin etkisiyle ilişkili olabileceğini, yani tiroid bezinin IR sendromunun başka bir kurbanı olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülaritesi ile metabolik sendrom arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Materyal-metod: MELEN Çalışması Düzce ilinin kuzey-doğusundaki Yığılca ilçesinde yaşayan yaş ortalaması 50 olan 2298 kişiyi incelemeye alan ve Türk halkının kardiyometabolik risk faktörlerinin prevalansını değerlendirmeyi amaçlayan prospektif şekilde tasarlanmış bir çalışmadır. İlk değerlendirmeler Mayıs-Haziran 2010 tarihlerinde ilçe sosyal sağlık merkezinde yapılmış olup iki yılda bir takip yapılması planlanmıştır. Veriler anket, fizik muayene ve ölçümler, karotis intima media kalınlığı, vücut yağ kompozisyonu, tiroid ultrasonografi (TUS), elektrokardiografi, ekokardiografi (EKO) ve kan örnekleri aracılığı ile toplandı. Son çalışma grubunu 2233 katılımcı (1430 kadın, 803 erkek) oluşturdu.Bulgular: Katılımcıların % 30.5'inde guatr saptanırken, % 80'ninin ötiroid olduğu görüldü. Tiroid nodülü (MNG ve NG) saptanma oranı ise % 58.4 ile oldukça yüksekti. Guatr saptanan katılımcılarda ultrasonografik tiroid hastalığı, TSH bozuklukları ve komorbidite oranlarının anlamlı derecede daha yüksek olduğu gözlendi. Ötiroid alt grupta yapılan değerlendirmelerde nodülarite artışı ile metabolik parametreler arasındaki ilişkinin TSH değerinden bağımsız olduğu görüldü. MS varlığında guatr varlığı ve MNG oranı (% 61.5) anlamlı yüksek saptandı. MS grubunda VKI, ortalama tiroid hacmi, HOMA-IR değerlerinin anlamlı yüksek olduğu ve IR'nın tiroid nodülaritesi ve ortalama tiroid hacmi üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görüldü. Lojistik regresyon analizlerinde yaş, cinsiyet, aktif sigara kullanımı, alkol kullanımı ve MS varlığı değerlendirildiğinde, NG varlığını etkileyen tek faktörün yaş olduğu, MNG varlığının ise yaş, doğum sayısı ve MS varlığı ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç olarak MS varlığının NG'dan ziyade MNG varlığı ile ilişkili olduğu kanısına varıldı. MNG varlığı ile MS komponentlerinin ilişkisi değerlendirildiğinde ise sadece sistolik kan basıncı yüksekliğinin anlamlı olduğu, IR, bel çevresi ve lipid parametrelerinin anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü.Sonuç: Sonuç olarak MS'un TSH'dan bağımsız olarak tiroid hücre büyümesi üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Her ne kadar bu etkileşim için etken olarak ana yolun insülin etkisiyle olduğu düşünülmüş ve bazı çalışmalarda gösterilmiş olsa da çalışmamızda tiroid nodülaritesi ve insülin rezistansı arasında anlamlı bir ilişki saptanamadı. Sonuçlar değerlendirildiğinde MNG varlığının yaş, sistolik kan basıncı ve doğum sayısında artış ve MS varlığı ile yakın olarak ilişkili olduğu görülmektedir. Sonuç olarak, özellikle MS saptanan kişilerde tiroid hastalığı taraması yapılmasının tiroid hastalıklarının erken tanısında faydalı olabileceği öngörülebilir.Anahtar Kelimeler: Metabolik sendrom, nodüler guatr, insülin rezistansı

DüzceGuatrMetabolik sendrom+3
Seher Kır
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlılarda anemi sıklığı ve özellikleri

AmaçAnemi insan sağlığı için pek çok hastalığın sebebi veya sonucu olabilen ve çok sık karşılaşılan klinik bir durumdur. Tüm yaş gruplarını etkiler ancak çocuklar, gebeler, yaşlılar gibi özel gruplarda korunma, tanı ve tedavi açısından farklılıklar arz etmektedir. Çalışmamızın amacı pek çok açıdan özellik gösteren yaşlı nüfusta anemi sıklığının ve özelliklerinin irdelenmesidir.MetodBu amaçla MELEN ÇALIŞMASI kapsamında Mayıs- Haziran 2010 tarihlerinde Düzce ilinin kuzey-doğusundaki Yığılca ilçesinde yaşayan 2298 kişi incelemeye alındı. 65 yaş ve üstü olan 430 katılımcı `geriatri grubu' olarak çalışmanın odak noktasını oluşturdu ve fizik muayene, anamnez ve laboratuar tetkikleri ile anemi sıklığı ve morfolojisi incelendi.BulgularToplam 430 yaşlı katılımcının 138 inde (%32) anemi tespit edildi. Kadınlarda anemi oranı %28 ve erkeklerde %36 bulundu. Yaşlıların 94'ünde ortalama eritrosit hacmi normal, 41'inde düşük ve 1 yaşlıda yüksek bulundu. Demir eksikliği 58 kadın ve 38 erkek olmak üzere 96 (%32) yaşlıda mevcuttu ve bu açıdan cinsiyet farkının anlamlı olmadığı görüldü. Toplam 106 (%24) yaşlı katılımcıda vitamin B12 eksikliği ve 30 (%6) yaşlıda folik asit eksikliği görüldü. Anemilerin %41'i demir eksikliği, %8'i kronik inflamasyon, %14'ü renal ve %37'si açıklanamayan anemiler olarak değerlendirildi.SonuçAneminin yaşlı kişilerde genelden faklı özellikler taşıdığı görülmektedir ve etiyoloji, tedavi ve önlemler açısından özel yaklaşımlar gerektirmektedir. Yaptığımız çalışma Türkiye'de yaşlı hastalarda aneminin tahmin edilenden (Avrupa ve Amerika'dakinden) daha sık ve daha büyük bir sorun olabileceğini göstermektedir.

AnemiAnemi-demir eksikliğiGeriatri+2
Esra Yıldızhan
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında görülen depresyonun mikrovasküler komplikasyonlarla ilişkisi

Giriş: Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) tüm dünyada sıklığı artan, komplikasyonlarla seyredebilen, morbidite ve mortaliteye sebep olan bir hastalıktır. Tip 2 DM'de depresyon sıklığı artmıştır. DM ve depresyon birlikte saptandığında hastalığa uyum zorlaşmakta ve mortalite artmaktadır. Bu çalışmamızda diyabetik hastalarda depresyon varlığını ve depresyonun demografik veriler, glisemik kontrol ve komplikasyonlarla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya 2 yıl ve üzeri Tip 2 DM tanısı olan 86 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, anamnez ve muayene bilgileri, ek hastalıkları, aldıkları tedaviler, glisemik kontrol ve laboratuvar parametreleri, mikrovasküler komplikasyonları kaydedildi. Beck depresyon envanteri (BDI) skorlarına göre 3 gruba ve HbA1c değerlerine göre 2 gruba ayrıldı. İstatistiksel değerlendirmelerin tümü PASW 18'de yapıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: HbA1c değerleri yüksek olan grupta BDI skoru anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0.004). Yaş, vücut-kitle indeksi ve diyabet süresi sabitken BDI ile HbA1c arasında anlamlı ilişki bulundu (r=0.396, p<0.001). Yaş, kadın cinsiyet, VKİ, diyabet süresi, ek hastalık, nöropati, retinopati ve nefropati varlığı ile BDI skorları arasında anlamlı ilişki saptandı (p değerleri sırasıyla: 0,001; 0,023; 0,006; <0,001; 0,003; <0,001; <0,001; <0,001). Diğer değişkenlerle BDI skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Regresyon analizi yapıldığında nöropati, retinopati ve kadın cinsiyet ile BDI skoru arasında anlamlı ilişki bulundu (p değerleri sırasıyla: 0,023; 0,002; 0,026. Odds Ratio sırasıyla: 5,865; 18,302; 3,920). Sonuç: Çalışmamızda, diyabetik bireylerde depresyonun kötü glisemik kontrol, yüksek HbA1c değerleri, kadın cinsiyet, ileri yaş, ek hastalık varlığı, nöropati, nefropati ve retinopati ile ilişkili olduğu bulundu. Kadın cinsiyet varlığında 3,92, nöropati varlığında 5,865 kat ve retinopati varlığında 18,302 kat artış saptandı.

Görkem Sucu
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer ve cerrahiye bağlı boş sella olgularında ön hipofiz hormon yetersizliği ve hayat kalitesi üzerine etkileri

ÖZET Giriş: Primer boş sella (PBS) sıklıkla nöroradyolojik araştırmalar esnasında rastlantısal olarak tespit edilmektedir. PBS ile takip edilen hastaların hipofizer fonksiyonları sıklıkla normal olmakla birlikte farklı derecelerde hipopituitarizmin neden olduğu ciddi klinik bulgulara da rastlanabilmektedir. Post-operatif boş sella (POBS), günümüzde hipofizer yetmezlik vakalarının çoğunluğunu oluşturmakla birlikte, daha çok hipofizer tümör ve bunun tedavisine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada amacımız parsiyel boş sella, total boş sella ve POBS ile takip edilen hastalarda hormon eksiklik tiplerinin ortaya konulması, hayat kalite anketi ile hayat kalitesinin değerlendirilmesi, boş sellaya yol açabilecek etyolojik faktörlerin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Ocak 2012- Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran, ortalama yaşı 50.90±15.12 olan 49 kadın ve 26 erkek boş sella saptanan hasta alınmıştır. Hormonal ve radyolojik değerlendirme için kontrollerine gelmeyen hastalar, onsekiz yaşından küçük olanlar ve kronik böbrek yetmezliği olanlar çalışmamıza alınmadı. Tüm hastaların kemik mineral dansitometresi ölçüldü. Sözlü ve yazılı onamlarının alınmasının ardından Short Form 36 (SF-36) uygulandı. Hastaların bazal ön hipofiz hormonları ve bunların periferik hormon düzeyleri incelendi. Hipotalamo-hipofiz-adrenal aksın ve büyüme hormonu (BH) rezervinin değerlendirilmesinde hastalara İnsulin tolerans testi (İTT) uygulandı. Testin kullanılması kontrendike olduğu durumlarda hastalara standart ACTH stimülasyon testi yapıldı. Hastalar hipofiz manyetik rezonans (MR) sonuçlarına göre (hipofiz bez kalınlığı ≥ 3 mm ve sella'nın < 50% nın serebrospinal sıvı ile dolu olanlar parsiyel boş sella, hipofiz bez kalınlığı ≤ 2 mm ve sella'nın > 50% nın serebrospinal sıvı ile dolu olanlar boş sella, operasyona sekonder boş sella) üç gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan olgular MR bulgularına göre parsiyel boş sella (Grup 1), total boş sella (Grup 2) ve POBS (Grup 3) olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Grup 1 deki 9 (26.5%) hastada herhangi bir hormone eksikliğine rastlanmazken, Grup 2'de 15 (75%) olguda, Grup 3'te 10 (47.6%) olguda ve Grup 1'de 7 (20.6%) olguda panhipopituitarizm tespit edildi. Panhipopituitarizm oranı Grup 2'de diğer iki gruba oranla anlamlı derecede yüksekti. SF-36 sonuçlarını değerlendirdiğimizde Grup 3'te fiziksel rol kısıtlılığı puan ortalaması Grup 1ve Grup 2 ortalamalarından anlamlı derecede yüksek bulunurken (sırasıyla p<0.001; p=0.043); Grup 1'in genel sağlık puan ortalaması diğer iki gruplarının ortalamalarından anlamlı derecede düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri 0.019; 0.002). Sonuçlar: Parsiyel boş sella ve POBS nedeniyle takip ettiğimiz hastaların bir kısmında hormon eksikliğine rastlanmazken, total boş sella ile takip edilen olguların %75'inde panhipopituitarizm mevcuttu. Ayrıca total boş sella olgularının tümünde en az bir hormon eksikliği tespit edildi. Total boş sella ile takip edilen bayan olguların femur T skorları, parsiyel boş sella ile takipli bayan olgulardan anlamlı derecede düşük olarak bulunurken, erkek olgular arasında farklılık tespit edilmedi. Boş sella (parsiyel ve total) ve POBS nedeniyle takipli olgularda hayat kalitesi belirgin azalmakla birlikte, genel sağlık algısı ve fiziksel rol kısıtlılığında boş sella grupları arasında da farklılıklar mevcuttu.

CerrahiHipofiz fonksiyon testleriHipofiz hastalıkları+3
Hafize Titiz
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni insülin kullanımına başlanan tip 2 diyabet mellitus hastalarında insülin kullanımının devamlılığını etkileyen belirteçler

Giriş: Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) tüm dünyada sıklığı artan, komplikasyonlarla seyredebilen, morbidite ve mortaliteye sebep olan bir hastalıktır. Tip 2 DM tedavisinde oral antidiyabetik ajanlar (OAD) ve insülin kullanılmaktadır. Tip 2 DM hastalarının gerek tanı gerekse takipte, kan glukoz takipleri ve 3 aylık şeker ortalamasını gösteren Hemoglobin A1c (HbA1c=A1c) değerlerine göre İnsülin kullanımı gerekmekle birlikte hastaların %39'u ileride gerekse bile insülin kullanmak istememekte ve bunun en sık nedenleri insülin kullanımına alışmak, insülin korkusu, rakamları tanımamak, çevreden insülin hakkında olumsuz şeyler duymak olarak çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Bizde çalışmamızı insülin kullanımına ilk kez başlanan hastalarda, insülin grupları arasında hedef HbA1c, AKŞ, VKİ ortalamaları, insülini bırakma, insüline ara verme, insülin kullanımında doz atlama, zorluk yaşama oranları ve nedenlerini, hipoglisemi oranlarını ve gruplar arası farkları belirlemek amacıyla tasarladık. Yöntem ve Gereçler: Çalışmamıza yeni insülin başlanan 125 hasta alındı. Hastalar, 1. grup bazal insülin, 2. grup karışım insülin, 3. grup bazal bolus insülin grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, aldıkları tedaviler, glisemik kontrol ve laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastalara 10 soruluk bir anket yapıldı. İnsülin grupları arasında insülin kullanımını etkileyen belirteçleri, insülini bırakma, insüline ara verme, insülin kullanımında doz atlama ve zorluk yaşama nedenlerini belirlemek için sorular soruldu. İstatistiksel değerlendirmelerin tümü SPSS 18'de yapıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda insülin grupları arasında insülin kullanımını bırakma, ara verme, doz atlama, zorluk yaşama, hedef HbA1c 'ye ulaşma oranları, kategorik değişkenler açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). 125 hastadan 15 hasta (%13,2) insülin kullanımını bıraktı. İnsülin bırakma zamanlarında en sık ilk hafta bırakma oranı %60, 1-3 ay arası bırakma oranı %26.7 saptandı. Bırakma nedenlerinde en sık ilk 2 neden; alışmaktan + iğne yapmaktan korkuyorum %53.3, şekerim normal olduğu veya düşük çıktığı için yapmıyorum %33.3 saptandı. 0 ve 3. ay kilo farkı değişimi bazal insülin grubunda ortalama -0.211 kg, karışım insülin grubunda +0.990 kg, bazal bolus grubunda +2.460 kg olmuştur (p>0,05). İnsülin doz sayısı arttıkça hastaların ortalama kiloları artmıştır. Bazal insülin grubunda AKŞ değişimi ortalama -57 mg/dl, karışım insülin grubunda -68 mg/dl, bazal bolus grubunda -164 mg/dl olarak bulundu. İnsülin grupları ile HbA1c 7'nin altında olma oranı benzerd i(p>0,05). İnsülin doz sayısı arttıkça, hedefte olma oranı düşük bulundu. Bazal insülin grubunda %33.3 iken, bazal bolus grubuna gidildikçe düşmekte ve %14.8 çıkmıştır. İnsüline uyum konusunda hastaların zorluk yaşadıkları tespit edildi. Sonuç: İnsülin kullanımında hastaların özellikle insülin doz sayısıyla ilişkili zorluklarının arttığını belirledik. Hastalara insülin başlanırken ,insülin grupları arasında hem doz sayısının daha az olması hem de hastaların kullanımı daha kolay olduğunu belirttikleri için ve hedefte hasta oranları daha yüksek olduğu için bazal insülin tedavisinin ilk planda tercih edilmesi kanatindeyiz. Sadece insülin çeşidi değil, insülin kullanımında ,hastaların şeker düşüklüğü korkusu ve kilo alma korkusu da bir engel teşkil ettiği için, bazal insülin tedavisi, diğer 2 insülin grubuna göre kilodaki nötr etkisi olması veya daha az kilo aldırma etkisi olması sebebiyle tercih edilebilir. Özellikle insülin başlandığı ilk zamanda insülin bırakma oranları daha fazla olduğundan dolayı, hastaların insülini kabullenmesi için duygusal desteğe ilaveten, hastalara o dönemde yoğun olmak üzere sürekli olacak eğitimler gereklidir. Diyabet farkındalığı ve bilincini arttırmak amacıyla toplumsal eğitim de gereklidir. Doktorun hastaya uygun bir tedavi vermesi ile birlikte, hastanın tedavi ve önerilere uyumu da büyük bir öneme sahiptir. Hastaların insülin kullanımına uyumu artarsa, hedef tedavinin sağlanması ve idamesi daha mümkün olacaktır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+4
Abdurrezzak Yılmaz
Düzce University
2015
00

Other supervisors