Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Ömer Çelen
22 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University
Hakkı olmayan yere tecavüz suçu (TCK M. 154)
Malvarlığı değerleri, toplumun temel değerlerinden birini teşkil etmektedir. Çalışmanın konusunu oluşturan hakkı olmayan yere tecavüz (TCK m. 154) düzenlemesi de bu malvarlığı değerlerinin bir kısmını korumak maksadına matuftur. Düzenleme üç fıkradan müteşekkildir ve her bir fıkrada ayrı bir suç tipine yer verilmiştir. Bu suçlarda malvarlığı değerleri, taşınmazlar üzerinden gerçekleştirilen ihlallere karşı korunmaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çalışmayla ilgili bulunan mülkiyet ve zilyetlik kavramları ve bunların diğer hukuk dallarındaki koruma yollarına, taşınmazların korunmasına yönelik bir ceza normu getiren 3091 sayılı kanuna ve 765 sayılı kanunda yer alan hakkı olmayan yerlere tecavüz düzenlemesine değinilmiştir. İkinci bölümde ise 5237 sayılı kanunun 154. maddesinde yer alan suçların incelemesine geçilmiştir. Birinci fıkrada özel mülkiyetteki taşınmazların, malikmiş gibi işgal edilmesi, sınırlarının değiştirilmesi veya bozulması ve hak sahibi kimselerin taşınmazdan faydalanmasına engel olunması suç haline getirilmiştir. İkinci fıkrada köy tüzel kişiliğine ait veya köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş taşınmazların, zapt edilmesi, bunlarda tasarrufta bulunulması ve sürüp ekilmesi suç olarak tanımlanmıştır. Sonuncu ve üçüncü fıkrada düzenlenen suç ise aidiyeti ehemmiyet taşımadan, suların mecrasının değiştirilmesi halinde vücut bulmaktadır.
İmar kirliliğine neden olma suçu (TCK m. 184)
İmar kirliliğine neden olma suçu; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile ilk defa ceza hukuku anlamında cezalandırılabilir bir fiil olarak düzenlenmiştir. Elbette ki imar kirliliğine neden olma fiiline vücut veren hareketler TCK'da suç olarak kabul edilmeden önce de işlenmekte idi. Fakat bu fiiller sadece kabahat şeklinde nitelendirilip çeşitli idari yaptırımlara tabi tutulmakta idi. Avrupa Birliği Hukukuna uyum çerçevesinde çevreye karşı suçların ceza hukuku yoluyla korunma altına alınması esasında yeni bir olgudur. İmar kirliliğine neden olma fiili de çevreye karşı suçlardan biri olup ceza hukuku yoluyla koruma altına alınması uygun görülmüştür. Tezimizde üzerinde durulan noktalardan bir tanesi de çevreye karşı suçlardan olan imar kirliliğine neden olma suçunun ceza hukuku yoluyla korunmasının ne derecede sağlandığı olacaktır. Tezimizin inceleme konusu olan imar kirliliğine neden olma suçu esasında içerisinde üç ayrı suçu taşımaktadır. Bunlar sırasıyla; yapı ruhsatiyesi alınmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak, yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmek ve son olarak da yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etmektir. Çalışmada bu fiiller ayrı ayrı incelenmiş ve yasalaşmadan önce TBMM Genel Kuruluna sunulan ilk metni ile de karşılaştırmalar yapılmıştır.
Ceza normlarının yer bakımından uygulanması
Ceza normlarının uygulanması ve buna ilişkin sınırlar ceza hukuku dogmatiği içerisinde geçmiş yüzyılda belirlenen kapsam içerisinde değerlendirilmektedir. Buna karşın meydana gelen teknik ve sosyal gelişmeler konunun güncel tartışmalarda yeniden ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Bu sebeple ceza normunun sınırları ve ceza normunun uygulanma sistematiğinin öncelikle ele alınmalıdır. Nitekim devletin egemenliğinin bir yansıması olan ceza normlarının yer bakımından uygulama konusu ulusal hukuk uluslararası hukuk ve uluslararası ceza hukukunun kesişim alanını teşkil eder.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda düzenlenen suçlar
Fikir ve sanat eserleri, yalnızca hukuk davalarıyla değil ceza davalarıyla da korunmak istenmiş ve bu şekilde eser üzerindeki hakları ihlal eden kişiler daha ağır yaptırımlara tabi tutulmuştur. Manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz suçlarıyla da fikir ve sanat eserlerinin korunması amaçlanmaktadır. Manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz suçlarını düzenleyen madde hükmünde manevi, mali ve bağlantılı hakların ihlalini oluşturan birçok fiilin bir arada bulunması ve bunlar arasında herhangi bir ayrım yapılmamış olması yapılacak değerlendirmelerin birbirinden uzak olmasına sebep olmaktadır. Bu kapsamda yer alan fiillerin birbirinden farklı suçlar şeklinde düzenlenip düzenlenmediği hususunda fikir ayrılıkları meydana gelmektedir. Manevi, mali ve bağlantılı haklara tecavüz teşkil eden suçlarla korunan hukuki değer bu konuda önem arz etmektedir. Teknolojinin gelişimiyle birlikte fikir ve sanat eserlerinin korunması zorlaştığından ve hakların ihlal edilmesi basitleştiğinden fikir ve sanat eserlerine ilişkin suçların tespiti büyük bir öneme sahiptir.
Müşterek faillik
Suça iştirak ceza hukukunun kadim uğraş alanlarından biridir. İştirak öğretisi tarih boyunca meseleci, suç tipini esas alan bir yöntemden, zamanla daha soyut ve suç tiplerinden bağımsız bir yönteme doğru gelişmiştir. Günümüz öğretilerinde de üzerinde ittifak edilmiş bir iştirak teorisi olmasa da suça iştirakte farklı sorumluluk kategorilerine ilişkin kavramsallaştırmada büyük ölçüde birlik vardır. Bir tarafta suçtan aslen sorumlu olan doğrudan fail, dolaylı fail ve müşterek fail kavramları söz konusu iken; diğer tarafta suçtan bir başkasına bağlı şekilde sorumlu olan azmettiren ve yardım eden kavramları söz konusudur. Müşterek failliğin ise bu iştirak şekillerinde özel bir yeri vardır. Öyle ki müşterek failliğin bağımsız bir faillik şekli olduğu dahi tartışılmaktadır. Kimi görüşler müşterek failliği sadece birden fazla doğrudan faillik durumu olarak kabul ederken, kimi görüşler müşterek failliği karşılıklı dolaylı faillik ve hatta karşılıklı azmettirme olarak dahi kabul etmektedir. Bu görüş çeşitliliğinin temel nedeni ise müşterek faillikte, özellikle dolaylı faillikten farklı olarak, suça özgür ve bilinçli bir şekilde katılan birden fazla kişinin, suçtan müştereken, aslen sorumlu olduğunu kabul etmenin suçta ve cezada kanunilik ilkesi ile ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesiyle çatışma potansiyeli taşımasıdır. Nitekim, bugün için büyük ölçüde kabul edildiği üzere, müşterek faillikte suçun işlenmesine özgür ve bilinçli olarak katılan birden fazla kimse, suçun kanuni tanımındaki fiili bizzat gerçekleştirmese de davranışlarının birbirlerine isnat edilmesi suretiyle işlenen suçtan aslen sorumludur. Bu kapsamda çalışmanın temel amacı, bir suça özgür ve bilinçli şekilde katılan birden fazla kişinin birlikte aslî sorumluluğuna imkân veren bir iştirak şekli olarak müşterek faillik kavramının hukukî esasını ceza hukukunun temel ilkelerine uygun olacak şekilde tespit etmektir.
Suçta tekerrür
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 58. maddesinde güvenlik tedbiri başlığı altında düzenlenen tekerrür kurumu ilk defa suç işleyen kişi ile birden fazla defa suç işleyen kişi arasında bir fark yaratılması düşüncesi sonucu ortaya çıkmış olup amacı ilk defa suç işleyen bireylerin ikinci bir suçu işlemelerinin önlenmesini sağlamak ve birden fazla suç işleyen bireylere ilk defa suç işleyen bireylerden farklı bir infaz rejimi uygulanması suretiyle caydırıcılık etkisini artırmaktır. Suçta tekerrür, daha önce işlenmiş bir suçun cezası kesinleştikten sonra Kanun'da öngörülen süreler içerisinde ikinci bir suçun işlenmesi durumunda söz konusu olur. Tekerrür, hem maddi ceza hukukunu hem de infaz hukukunu ilgilendiren bir ceza hukuku kurumu olup TCK uyarınca, tekerrür söz konusu olduğunda suç işleyen kişinin cezası artırılmamakta, yalnızca cezanın infazı zorlaştırılmakta, infaz biçimi değiştirilmektedir. Yeniden suç işleyen kişi, özel bir infaz rejimine tabi tutularak cezanın infazından sonra hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaktadır. Böylece, koşullu salıverilme süreleri uzamakta, hükümlü daha uzun bir süre ceza infaz kurumunda tutulmakta ve cezanın infazının akabinde denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak suçlunun tekrardan suç işlemesinin önlenmesi ile topluma yeniden kazandırılmaları amaçlanmaktadır. Çalışmamızda ceza hukuku bakımından arz ettiği önemden dolayı "suçta tekerrür" konusu ele alınmış, tekerrür kurumu ile ilgili genel bilgilerin yanı sıra ülkemiz ile sair ülke hukuklarında tekerrürün gelişim sürecine, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca tekerrürün şartlarına, zaman bakımından uygulanmasına ve sonuçlarına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ceza Hukuku, Tekerrür, Mükerrir, İnfaz Rejimi, Denetimli Serbestlik
Kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme, yayma veya ele geçirme suçu (TCK madde 136)
Kişisel verilerin korunması serüveni elli yıllık bir geçmişe sahiptir. Ülkemizde 2010 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliği kapsamında Anayasa'nın 20. maddesine eklenen fıkra ile kişisel verilerin korunması hakkı, anayasal bir hak olarak kabul edilmiştir. 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu'nun yürürlüğü girmesi ile kişisel verilerin korunmasında yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu sayede kişisel verilerin özel hukuk kapsamında korunması açısından çerçeve bir düzenleme oluşturulmuştur. Kişisel verilerin etkin şekilde korunabilmesinin yöntemlerinden biri de kişisel verilere karşı gerçekleştirilen saldırı ve ihlallerin suç kapsamına alınması ve bu suçlara karşılık olarak cezai yaptırım uygulanmasıdır. Bu bağlamda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 136. maddesinde kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme, yayma veya ele geçirme suçu düzenlenmiştir. Suçun konusunu kişisel veriler oluşturmaktadır. Kişisel veriler kimliği belirli ya da belirlenebilir olan bir gerçek kişiye ait her türlü bilgi olarak tanımlanmaktadır. Kişisel veriler üzerinde gerçekleştirilen verme, yayma veya ele geçirme fiilleri, kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme, yayma veya ele geçirme suçunu oluşturmaktadır. Ortaya konulan bu çalışmada, TCK'de kişisel verilerin korunması amacı ile düzenlenmiş olan kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme, yayma veya ele geçirme suçu incelenmiştir. Suç tipinin yapısal unsurları ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: hukuka aykırı, ele geçirme, kişisel veri, verme, yayma,
Ceza Muhakemesi Hukukunda uzlaştırma
Günümüzde kabul gören onarıcı adalet sistemi ceza adaletini yerine getirirken, sanığın haklarını koruduğu kadar mağdurun haklarını da korumaktadır. 21.yüzyıl adalet sistemi, ceza adaletini yerine getirirken mağdurun tatmin edilmesi fikrini ön plâna çıkarmış bulunmaktadır. İşlenen suçtan dolayı sanığın devlet tarafından cezalandırılması yeterli görülmeyip, mağdurun veya suçtan zarar görenin zararının giderilmesi onarıcı adalet anlayışının en başta gelen amaçlarından biri olmuştur. Bu anlayışın hakim olduğu devlet, uzlaştırma kurumunu mevzuatsal ve uygulamasal alt yapısını oluşturarak hayata geçirmiştir. Uzlaştırma kurumu ile birlikte sorunların daha hızlı, ekonomik ve tarafların her iki taraflı daha fazla memnuniyeti sağlanarak sorunların çözülmesi yolu açılmıştır. Bu noktada alternatif çözüm yollarından birisi olan uzlaştırma kurumu daha fazla gelişmeye ve geliştirilmeye başlamıştır. Netice itibariyle de bu kurumun hukuk dünyasındaki önemi gün geçtikçe daha fazla anımsanmaktadır. Eserimizde bu kurum, yasal düzenlemeler, bilimsel görüşler ve Yargıtay içtihatlarından yararlanılarak bütün yönleriyle irdelenmeye çalışılmıştır.
Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama suçu (TCK M. 228)
Kumar; tüm toplumlarda, dinlerde, hukukî ve felsefî alanda önem atfedilen bir faaliyettir. Her disiplin kendi bakış açısından kumarı ele almaktadır. Söz gelimi, kumarın bağımlılık yönünü ve hastalık olup olmadığını inceleyen tıp biliminin yanında felsefe, kumarın ahlâkî bir davranış olup olmadığıyla ilgilenmektedir. Borçlar hukukunda, kumar borcunun hukukî niteliği incelenmektedir. Dinlerde, tanrısal buyruklar kapsamında kumar ele alınmaktadır. Böylesi geniş bir alanı ilgilendiren kumar, ceza hukuku bakımından da incelenmeye layık bir konudur. Nitekim 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 34. maddesinde kumar oynama kabahat olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) m. 228'de kumar oynanması için yer ve imkân sağlama suç olarak düzenlenmiştir. Çalışmamız, kumarın diğer alanlarla ilişkisini içerek biçimde TCK m. 228'de yer alan kumar oynanması için yer ve imkân sağlama suçunun ayrıntılı incelenmesinden müteşekkildir. Anahtar Kelimeler: Kumar, kumar oynanması için yer ve imkân sağlama, kumar kabahati, şans oyunları, ahlâk.
Milletlerarası hukukta ve Türk Ceza Kanunu'nda soykırım suçu
"Milli, etnik, ırki veya dini bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak" şeklinde tanımlanan soykırım, fiili olarak tarihin en eski dönemlerinden beri insanlığın bir gerçeği olmakla birlikte, bu fiilin bir suç olarak tanımlanması ve milletlerarası hukukta düzenlenmesi ancak 20. yüzyılda söz konusu olabilmiştir. Bu çerçevede, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi BM'ye üye devletlerce kabul edilmiş ve bu sözleşme gereğince devletlere bu suç tipi ile ilgili önleyici ve cezalandırıcı görev ve sorumluluklar yüklenmiştir. Türkiye de bu konudaki yükümlülüğünü yerine getirmek üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda gerekli düzenlemeyi yapmıştır.
Suçta netice
Bu araştırmanın temel amacı; netice kavramının ceza hukukundaki yerinin, kavramsal gelişiminin ve suç genel teorisindeki işlevinin teorik yönleriyle ortaya çıkarılmasıdır. Araştırmamızın konusu netice kavramının ceza hukukundaki yeri, teorik boyutu ve maddi işlevleri ile sınırlıdır. Bu çalışmada netice kavramı ile ilgili tartışmalar karşılaştırmalı hukuk perspektifiyle (başta Alman Hukuku olmak üzere) incelenmiştir. Bu doğrultuda netice kavramının ceza hukukundaki teorik ve maddi işlevleri ayrıntılı olarak araştırılmıştır. Bu şekilde netice kavramının Türk Hukuku'nda teoride ve mevzuatta içinde bulunduğu durumun karşılaştırmalı ceza hukukunun ışığında anlaşılması hedeflenmektedir. Netice kavramı suç teorinde üç temel işleve sahip bulunmaktadır: Suçun tipik bir unsuru olarak neticenin suç teorisindeki pratik işlevi, netice sorumluluğu çerçevesinde cezai sorumluluğu belirleme işlevi, haksızlığın bir şekli olarak haksızlığın içeriğini ve yoğunluğunu belirleme işlevi. Bu açıdan suçun bir unsuru olarak tipik netice; suçların tasnifi, nedensellik, teşebbüs, taksir, içtima, zamanaşımı gibi konularda önemli pratik işlevler görmektedir. Netice ayrıca bir sorumluluk türü olarak tarih boyunca cezai sorumluluğun belirlenmesinde büyük öneme sahip olmuştur. Fakat bu sorumluluk türünün yerini günümüzde kusur sorumluluğu almıştır. Bunun yanında bir haksızlık/değersizlik türü olarak netice haksızlığın içeriğini ve yoğunluğunu ve dolayısıyla cezanın belirlenmesini etkilemektedir. Bu konuyla ilgili olarak neticenin haksızlığın içeriğinde etkili olmasının gerekip gerekmediği sorusu çalışmamızın en önemli konularından biridir. Ceza hukukunda meydana gelen teorik gelişimin bir sonucu olarak netice, sorumluluğun bir türü, suçun bir unsuru ve değersizliğin bir şekli olarak suç teorisinde sürekli zemin kaybetmektedir. Fakat maddi işlevleri sayesinde netice ceza kanunlarında ve hukuk uygulamacıları üzerinde hala ciddi etkiye sahiptir. Çünkü maddi işlevleri yoluyla netice suçun ispatında, yargı organlarının yükünün azaltılmasında, genel önlemeye vs. büyük katkı yapmaktadır. Anahtar Kelimeler: Netice, Netice Sorumluluğu, Netice Haksızlığı, Kusur Sorumluluğu, Hareket Haksızlığı, Nedensellik.
Suçların içtimaı bağlamında fiil tekliği
Çalışmamızın temel amacı, maddi ceza hukukunda sayılabilirlik niteliği öne çıkan ayrı bir fiil kavramına neden ihtiyaç duyulduğunu, bu fiil kavramının (tekliğinin) hakim görüş tarafından nasıl tespit edildiğini ve bu husustaki görüşümüzü ortaya koymaktır. Ceza hukukunda farklı amaç ve kapsamı haiz üç ayrı fiil kavramı vardır. Bunlardan biri olan suçların içtimaı bağlamında fiil kavramı için tanımdan ziyade fiil tekliği-fiil çokluğu ayrımı önem arz eder. Ayrıca bu ayrımın uygulama alanı içtima öğretisiyle sınırlı değildir. Ceza hukukundaki birçok meselede birden fazla hareketin tek fiil teşkil edip etmediği değerlendirmesine ihtiyaç duyulur. Bu değerlendirmelerde açıkça atıf yapılmasa bile suçların içtimaı bağlamında fiil tekliği esas alınır. Zira fiil tekliğinin suç sayısını tespit etmek ve suç çokluğu halleri arasında ayrım yapmak şeklinde iki temel fonksiyonu vardır. Çalışmamızın birinci bölümünde içtima öğretisinin temel kurumları ile ceza hukukundaki üç farklı fiil kavramı izah edilerek kavramsal bir çerçeve çizilmiştir. Yine bu bölümde gerçek içtima-fikri içtima ayrımını kabul eden pozitif bir düzenleme olmasa bile içtima öğretisine özgü fiil tekliği-fiil çokluğu ayrımının gerekli olduğu ifade edilmiştir. İkinci bölümde fiil tekliğinin görünüm biçimleri ile ayniyet değerlendirmesine yer verilerek bu iki husus arasındaki ilişki irdelenmiştir. Bu bağlamda kısmi ayniyete dayalı fiil tekliği tespiti eleştirilerek fiil tekliğinin, ayrı bir değerlendirmeyi gerektirmeksizin suç sayısını tespit etme ve suç çokluğu halleri arasında ayrım yapma fonksiyonlarını yerine getirmesi gerektiği belirtilmiştir. Buna göre fiil tekliğinin birden fazla görünüm biçiminin olduğu, ancak esas olarak zamansal bağlantı ve hareketlerin benzer nitelik olması kriterlerine göre belirlenmesi gerektiği savunulmuştur. Üçüncü bölümde ise fiil tekliği ile özellik arz eden diğer ceza hukuku kurumları arasındaki ilişki ile fiil tekliğine bağlanan sonuçlara yer verilmiştir.
Göçmen kaçakçılığı suçu
Yasadışı göç son yıllarda dünya gündemini meşgul eden en önemli problemlerden birisi olup ülkeler arasındaki gelişmişlik düzeyinin artması, küresel ısınmaya bağlı olarak gelişen iklim değişiklikleri, doğal felaketler, açlık, yoksulluk, savaşlar, iç karışıklıklar ve siyasi baskılar nedeniyle giderek artmaktadır. Göçmenlerin daha iyi bir hayat beklentisiyle ülkelerini terk ederek göçmen kaçakçılarının yardımıyla yasa dışı yollardan bir başka ülkeye girmeleri uluslararası toplum düzeni ve ülkelerin sosyal yapıları ile sınır güvenlikleri tehdit etmektedir. Gün geçtikte büyüyen ve küresel bir sorun halini alan yasadışı göç ve göçmen kaçakçılığı sorununu çözmek üzere ulusal ve uluslararası alanda pek çok yasal düzenleme yapılmıştır. "Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin 1951 Tarihli Cenevre Sözleşmesi" ve "Bu Sözleşmeye Ek 1967 Tarihli Protokol" ile "Sınırı Aşan Örgütlü Suçlara Karşı BM Sözleşmesine Ek, Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Karşı Protokol" bunlardan birkaçıdır. Türkiye, 13 Aralık 2000 tarihinde imzaladığı ve 25 Mart 2003'te onayladığı "Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne Ek Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Karşı Protokol" ile göçmen kaçakçılığının önlenmesi ve suç olarak düzenlenmesine ilişkin yükümlülükleri kabul etmiştir. Bu kapsamda ilk olarak mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'na 2002 yılında 4771 sayılı Kanun ile eklenen 201/a ve yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 79. maddeleri ile "Göçmen Kaçakçılığı Suçu" düzenlenmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde göç ve göç ile bağlantılı kavramlara, Türkiye'de ve dünyada göçün tarihî gelişimine, yasadışı göçe ve mukayeseli hukuktaki düzenlemelere, ikinci bölümünde ise Türk hukukunda göçmen kaçakçılığı suçuna yer veren düzenlemeler ile suçun unsurları ve suçla korunan hukuki değerlere, üçüncü bölümde ise göçmen kaçakçılığı suçunun benzer suçlardan ayrımına, yaptırım ve muhakeme usulüne yer verilmiş ve sonuç olarak göçmen kaçakçılığı suçuna ilişkin tespit ve önerilerde bulunulmuştur.
Önleyici kolluk faaliyeti esnasında elde edilen bilgiler ve bunların Ceza Muhakemesindeki delil değeri
Devletin temel görevlerinden biri de kamu düzeninin korunmasıdır. Suç ve suçlulukla mücadele de, bu görev kapsamında yer almaktadır. Devletin suç ve suçlulukla mücadele görevini yerine getirmesinde, kolluk faaliyetleri önemli bir yere sahiptir. Kolluğun önleyici faaliyetlerinin esas amacı, suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesini engellemektir. Ancak her durumda bu amacın gerçekleşmesi mümkün olamamaktadır. Esas amacı suç işlenmesinin önlenmesi olan önleyici kolluk faaliyetleri neticesinde, ceza muhakemesinde delil olarak kullanılabilecek birtakım bilgilere ulaşılması da mümkündür. Bu bağlamda, çalışmamızda, önleyici kolluk faaliyetleri kavramı ele alınmış ve bu faaliyetler kapsamında başvurulan her bir tedbir neticesinde ne tür bilgilere ulaşılabileceği ve bu bilgilerin ceza muhakemesinde delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği incelenmiştir.
Önleyici kolluk faaliyeti esnasında elde edilen bilgiler ve bunların Ceza Muhakemesindeki delil değeri
Devletin temel görevlerinden biri de kamu düzeninin korunmasıdır. Suç ve suçlulukla mücadele de, bu görev kapsamında yer almaktadır. Devletin suç ve suçlulukla mücadele görevini yerine getirmesinde, kolluk faaliyetleri önemli bir yere sahiptir. Kolluğun önleyici faaliyetlerinin esas amacı, suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesini engellemektir. Ancak her durumda bu amacın gerçekleşmesi mümkün olamamaktadır. Esas amacı suç işlenmesinin önlenmesi olan önleyici kolluk faaliyetleri neticesinde, ceza muhakemesinde delil olarak kullanılabilecek birtakım bilgilere ulaşılması da mümkündür. Bu bağlamda, çalışmamızda, önleyici kolluk faaliyetleri kavramı ele alınmış ve bu faaliyetler kapsamında başvurulan her bir tedbir neticesinde ne tür bilgilere ulaşılabileceği ve bu bilgilerin ceza muhakemesinde delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği incelenmiştir.
Ceza hukukunda kişisel verilerin korunması
Kişisel verilerin korunması konusu anayasa hukukunu, idare hukukunu, medeni hukuku ve ceza hukukunu yakından ilgilendirmektedir. Bu çalışmanın konusu kişisel verilerin ceza hukuku kapsamında korunmasıyla sınırlıdır. Bu çalışmanın temel amacı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) yer alan ve kişisel verileri koruma maksadı taşıyan suç tiplerini incelemek ve bu konuda öğretiye katkı sunmaktır. TCK'da yer alan suç tipleri hakkında kapsamlı bir değerlendirme yapabilmek için birinci bölümde öncelikle konuya özgü kavramsal çerçeve ele alınmış, kişisel verilerin korunması öğretisi ışığında kişisel verilerin korunması hakkının kapsamı ve hukuki niteliği açıklanmış ardından Türk Hukukundaki düzenlemelere kaynaklık teşkil eden uluslararası düzenlemeler ile diğer ülkelerin ulusal kanunlarında ve Türk Hukukunda yer alan normların tarihsel süreç içerisindeki gelişimine değinilmiştir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin usul ve esasların düzenlendiği 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK), bahsi geçen suç tiplerinin uygulanmasında temel başvuru noktalarından biri olması sebebiyle ikinci bölümde özellikle ceza hukukunu ilgilendiren boyutlarıyla ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise TCK'da yer alan ilgili suç tipleri incelenmiştir. KVKK'nın yürürlüğe girmesinden sonra bu suç tiplerinin belirlilik ve kanunilik ilkelerine aykırı olduğu yönündeki eleştirilerin son bulduğu ancak bu suç tiplerinin fiil unsurlarına ilişkin yeni tartışmaların doğduğu tespit edilmiştir. Verileri yok etmeme (TCK m.138) suçunun fiil unsurunun anonim hale getirmeme ve silmeme durumlarını da kapsayıp kapsamadığı konusundaki tartışmalar kanaatimizce kanuni düzenlemelerden kaynaklanmaktadır. Bu tartışmayı gidermek için verileri yok etmeme suçunu düzenleyen TCK m.138'e verileri silmeme ve anonim hale getirmeme fiilleri seçimlik hareket olarak eklenmelidir. Öğretide aksi görüş bulunsa da kanaatimizce kişisel verileri kaydetme (TCK m.135) ile kişisel verileri verme, yayma veya ele geçirme (TCK m.136) suçlarının fiil unsurlarının gerçekleşmesi için KVKK kapsamında bir veri işleme fiilinin bulunması zorunlu değildir. Fiilin KVKK kapsamına girip girmediği ancak hukuka uygunluk sebepleri değerlendirilirken göz önünde bulundurulmalıdır.
Türk hukukunda suça sürüklenen çocukların yargılanması
Devletler, güçlü bir gelecek inşa edebilmek için çocukların eğitimine ve gelişim süreçlerine büyük önem verir. Bu noktada çocuklara doğru bir eğitimin, sağlıklı bir çevrenin ve yaşlarına uygun rehberliğin sağlanması büyük önem taşır. Ancak çocuklar da suça karışmaktadırlar. Özellikle aile, okul, arkadaş çevresi gibi çeşitli faktörler nedeniyle suça sürüklenmiş çocuklar, ceza yargılamasının konusu haline gelmektedir. İşte bu çalışmada, esas olarak Türk Hukukundaki güncel mevzuat hükümleri dikkate alınarak suça sürüklenen çocukların yargılanması incelenmiştir. Çocuk suçluluğuna dair mevcut kuralların eksiksiz bir şekilde uygulanması ve geliştirilebilecek yönlerinin tespit edilmesi için güncel mevzuatın bilinmesi gerekmektedir. Elbette çalışma boyunca yalnızca çocukların yargılanma usullerinden bahsedilmemiş, çocuk suçluluğuna ilişkin uluslararası hukuktaki düzenlemeler ile mukayeseli hukuktaki yaklaşımlar da ortaya konulmuştur. Özellikle, uluslararası hukuktaki düzenlemelerin mukayeseli hukuka ve Türk Hukukuna etkisini gözlemledikçe çocuklar hakkındaki ilkelerin evrensel ilkeler olduğu daha net anlaşılacaktır. Çalışmamızda çocuklar hakkındaki infaz sürecine de yer verilmiştir. Zira suça sürüklenen çocukları yeniden toplumla uyumlu hale getirebilmek için çözümü yalnızca soruşturma ve kovuşturma evresindeki değişikliklerde aramak hatalı olacaktır. Özellikle çocukların infaz süreçlerinin ardından sosyal yaşama hızlı bir şekilde uyum sağlayabilmeleri için infaz sisteminin titizlikle tasarlanması gerekmektedir. Dolayısıyla, suça sürüklenen çocuklar hakkında evrensel ilkelerle uyumlu bir şekilde geliştirilecek özel düzenlemelerle çocuğun toplumla bütünleşmesi sağlanarak suçtan uzak durmaları sağlanacaktır.
Ceza muhakemesinde iddianamenin iadesi
1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu döneminde Cumhuriyet savcıları tarafından iddianame düzenlenmesi ile doğrudan kamu davası açılmaktaydı. Özellikle iş yükünün yoğun olduğu bölgelerde eksik araştırma neticesinde yeterli şüpheye erişildiğinden bahisle iddianame düzenlenmesi devlet eliyle bazı mağduriyetlerin yaşanmasına neden oluyordu. Bu tür olumsuz neticelerin önüne geçmek adına 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda iddianamenin iadesi kurumu ihdas edilmiştir. İddianamenin iadesi bünyesinde birçok sorunla hukuk literatürümüze girmiştir. Özellikle Cumhuriyet savcıları ve hakimler arasında büyük bir çekişmeye yol açan iddianamenin iadesi; ceza muhakemesindeki konumu, tabi olduğu ilkeler, kanun koyucu tarafından belirtilen iade sebeplerinin sınırları bakımından öğretide ve yargı kararlarında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun yanında Cumhuriyet başsavcılarının görüldü yetkisinin kanunlaşması ile kurum bakımından yeni bir tartışma konusu ortaya çıkmıştır. Bu araştırmanın temel amacı özellikle Yargıtay kararları ile işlevsiz hale gelen iddianamenin iadesi kurumunun varlık gayesine uygun bir biçimde nasıl tatbik edilebileceği ve iade sebeplerinin hangi çerçevede yorumlanması gerektiği sorularına cevap bulabilmektir. Bu çalışma ile iddianameye dair temel kavramlar açıklanmış akabinde iddianamenin iadesi kurumu, olan hukuk ve olması gereken hukuk çerçevesinde incelemeye tabi tutulmuştur. Böylelikle ilgili müessesenin konuluş amacına uygun bir biçimde nasıl daha verimli tatbik edilebileceği sorusuna cevap aranmıştır. Anahtar Kelimeler: Kamu davası, iddianame, iddianamenin iadesi.
Türk ceza hukukunda etkin pişmanlık
Bu çalışmada Türk Ceza Hukukunda etkin pişmanlık kurumunu ele alınarak, bu konu hakkında kavramsal, tarihsel ve uygulama bakımından incelemeler yapılmıştır. Çalışmanın amacı etkin pişmanlık kurumu hakkında güncel, açıklayıcı ve öğretici bir kaynak oluşturmaktır. Çalışma üç ayrı ana bölüm başlığından ibarettir. Birinci bölümde, etkin pişmanlığın genel esasları başlığı altında etkin pişmanlık kavramı, faal nedamet kavramı, tarihsel gelişim süreci ve hukuki niteliği ele alınmıştır. İkinci bölümde, etkin pişmanlığın fiile ve faile ilişkin unsurları ayrı ayrı açıklanmış ve gönüllü vazgeçme, iddia pazarlığı gibi benzer ceza kurumlarıyla olan ilişkisi irdelenmiştir. Üçüncü bölümde ise, etkin pişmanlığın mevzuatımızdaki yeri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, 5941 sayılı Çek Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılık Kanunu gibi diğer özel ceza kanunları bakımından ayrı ayrı açıklanmıştır. Bu açıklamalar, güncel kanun değişiklikleri, öğretide yer alan farlı görüşler, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarıyla desteklenmiştir.
6284 sayılı kanun ve bu kanunun Ceza Muhakemesi Hukukundaki etkileri
Çalışmamızda 6284 sayılı Kanun ve bu Kanun'un ceza muhakemesi hukukundaki etkileri incelenmiştir. Yürürlüğe girmesinden itibaren sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen 6284 sayılı Kanun'un amacı, kapsamı ve Kanun'da yer alan tedbirlerin mahiyetinin yeterince anlaşılamadığı tespit edilmiştir. Adında ailenin korunması ifadesi yer alsa da Kanun'un amacı, kadına yönelik şiddet ile ev içi şiddetin önlenmesinin yanı sıra şiddet mağdurlarının etkili ve süratli bir şekilde koruma altına alınmasıdır. 6284 sayılı Kanun'da tanımlanan şiddet kavramı ceza hukukunda suç olarak adlandırılan kavramdan bağımsızdır. Her şiddet fiili suç teşkil etmemekle birlikte, şiddetin aynı zamanda suç niteliği taşıdığı durumlar da olabilmektedir. Bu gibi durumlarda bir taraftan ceza yargılaması devam ederken, diğer taraftan 6284 sayılı Kanun'da yer alan tedbirler uygulanabilir. Lakin söz konusu iki ayaklı uygulama sebebiyle çeşitli sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle çalışmamızda, 6284 sayılı Kanun'u incelemenin yanı sıra Kanunla bağlantılı olarak ceza yargılamasında ortaya çıkan sorunlara da çözüm aranmıştır. Anahtar Kelimeler: Kadına yönelik şiddet, ev içi şiddet, koruyucu ve önleyici tedbirler, zorlama hapsi, İstanbul Sözleşmesi
Meşru Savunma
Meşru savunmada haksız saldırıya maruz kalmış olan şahıs, saldırıya orantılı bir karşı koyma ile cezalandırılmaktan kurtulmaktadır. Kişinin bu saldırıyı defetmeye çalışması ve kendisinin can, mal ve ırz bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına halel gelmesini önlemeye çalışması en doğal hakkıdır. Meşru savunma, bir kimseye idari bir karar ile sonradan ya da bazı şartların varlığı halinde bahşedilmez. Çalışmamızın konusu olan meşru savunma, bir çok hukuk düzeninde kabul edilmiştir. Türk Ceza Kanunu'nun 25'inci maddesinde, yalnızca ''ırza veya nefse yönelik'' saldırılara karşı meşru savunma olanağı tanıyan 765 sayılı TCK'dan farklı olarak, "Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.'' şeklinde düzenlemiştir. Meşru savunmadan bahsedebilmek için ilk şart, saldırının varlığıdır. Saldırının olmaması halinde meşru savunmanın varlığından bahsetmek imkânsızlaşacaktır. Meşru savunmadan bahsedebilmek için haksız bir saldırının varlığından bahsedilir. Bu maddede bahsedilen haksız saldırı, gerçekleşmiş bir haksız saldırı olabileceği gibi gerçekleşmesi muhakkak olan bir haksız saldırı da olabilir. Meşru savunmadan bahsedilebilmesi için bir saldırının olması ve saldırı sebebiyle bu savunmanın gerçekleşmesi gerekir. Saldırı tamamlanmış ise artık meşru savunmadan söz edilemez. Savunmanın saldırgana karşı yapılmayıp başka birine karşı yapılması halinin Türk hukuk düzenince meşru savunma kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.Saldırı ile savunma arasında somut olaya uygun şekilde bir denge ve oran olması gerekmektedir. Kişi eylemini meşru savunma kapsamında değerlendirilebilecek bir şekilde gerçekleştirmişse cezalandırılmayacaktır. Anahtar Kelimeler: Meşru savuma, haksız saldırı, savunma.
Ceza muhakemesinde basit yargılama
Günümüzde suç sayısı ve çeşitliliğindeki artış ceza adalet sistemleri açısından ciddi bir iş yükü oluşturmaktadır. Bu iş yükü, ceza adaletinin makul sürede sağlanmasını zorlaştırmakta ve böylece ceza adalet sistemlerinin etkinliğini azaltmaktadır. Ceza siyasetine dair normlarda gerçekleştirilecek hukuk reformları ve ceza adalet sistemini oluşturan mekanizmada gerçekleştirilecek yargı reformlarıyla bu olumsuzlukla mücadele edilmektedir. Son dönemde öne çıkan hukuk reformlarından biri de ceza uyuşmazlıklarının çözümünde klasik muhakeme süreçlerine dair belirli aşamalarının atlanması, sürelerin kısaltılması ve temel güvenceler ihlal edilmeksizin yargılamaların daha az resmî hale getirilmesiyle oluşturulan özel muhakeme usullerinin benimsenmesidir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin R (87) 18 sayılı kararında da tavsiye olunan bu özel usullerin mukayeseli hukukta pek çok ülke tarafından farklı isim ve usullerle kabul edildiği görülmektedir. Ülkemizde anılan kapsamda bir hukuk reformu olarak 7188 sayılı Kanun'la 5271 sayılı CMK'nın 251 ve 252. maddeleri yeniden düzenlenmiş ve basit yargılama usulü adıyla kovuşturma evresine alternatif yeni bir özel muhakeme usulü benimsenmiştir. Basit nitelikte kabul edilen suçlarda duruşmadan feragat edilerek, mahkemelerin iş yükünün hafifletilmesi ile basit suçlara ayrılan emek ve zamanın azaltılmasının hedeflendiği bu usul, mülga 1412 sayılı CMUK'ta düzenlenen sulh ceza hâkiminin ceza kararnamesine dair hükümlerle yakın benzerlik göstermektedir. Kovuşturma evresine özgü, klasik yargılamaya alternatif, sanık ve katılanın zımni muvafakatine dayalı, mahkemenin takdiriyle uygulanan, istisnai nitelikte bir özel ceza yargılaması olan basit yargılama usulünün uygulamada pek çok yargı kararına konu olduğu, hakkında telif olunan eserlerde müesseseye dair bazı hususlarda fikir ayrılıklarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı'nda kapsamının genişletilmesinin hedeflendiği zikredilen basit yargılama usulünün teorik ve pratik açıdan incelenmesi, sorunların tespiti ile uygulama ve mevzuata dair bazı çözüm önerilerinin getirilmesi sayesinde uygulama, öğreti ve dolayısıyla ülkemiz ceza adalet sisteminin etkinliğine katkı sunulması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda basit yargılama usulü, terimi, hukuki niteliği, amacı, mukayeseli hukuktaki örnekleri, tarihsel gelişimi, uygulanma şartları ve biçimi, bu usulde verilen karara itiraz, benzer kurumlar ve adil yargılanma hakkı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında geliştirilen ölçütlerle olan ilişkisi ve zaman bakımından uygulanması hususlarında detaylı olarak incelenmektedir.