Prof. Dr. Behnan Alper danışmanlığındaki tezler
18 tez · Çukurova University
Semen lekelerinde Y kromozomu short tandem repeat'lerin farklı ortam koşullarında zamana bağlı olarak saptanabilirliğinin araştırılması
Amaç: Cinsel saldırı olgularında mağdurun elbiselerinde veya ortamda saptanan delil niteliğindeki semen lekelerinin kimliklendirilmesiyle suçluya ulaşmak mümkündür. Y kromozomuna özgü short tandem repeat'ler (ardışık kısa tekrarlar) günümüzde cinsel saldırı olgularında, olay yerinde bulunan kadın-erkek karışımı biyolojik materyalden yola çıkarak erkek saldırganın ayrımında, babanın bulunamadığı soy davalarında başarıyla kullanılmaktadır. Olay yerinde saptanan semen lekeleri sıklıkla kötü ortam koşullarında beklemiştir ve olaydan uzun zaman geçmiştir. Bu lekelerin parçalanmış DNA örnekleri içermesi ve az miktarda olması nedeniyle bir defada DNA profili yapılabilmesi gereklidir. Bu çalışmada farklı ortam koşullarında beklemiş semen lekelerinde Y kromozomu short tandem repeat'lerin saptanabilirliği araştırılacaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 5 gönüllüden alınan semen sıvısından hazırlanan lekeler kullanıldı. Gazlı beze oluşturulan lekeler oda ısısında kurutuldu. Kurutulan bu lekeler etüv (37 °C), buzdolabı (4 °C) ve oda ısısı(25 °C)'nda 6 aya kadar bekletilerek zamanı gelen örneklerden DNA ekstraksiyonu yapıldı. Elde edilen DNA, Polimeraz zincir Reaksiyonu ile çoğaltılarak kapiller elektroforezde yürütüldü. Çalışmanın 3. ve 6. ayına ait lekelerde DNA kantitasyonu çalışıldı.Bulgular: Altı aya kadar bekletilen tüm lekelerden Y kromozomuna özgü short tandem repeat profili elde edildi. DNA kantitasyon çalışmasında 6 aylık örneklerdeki DNA yıkımının 3 aylık örneklerden daha fazla olduğu görüldü. Buzdolabında tutulan örneklerde DNA yıkımının en az olduğu, bunu oda ısısı ve etüvün izlediği görüldü.Sonuç: Farklı ortam koşullarında 6 aya kadar beklemiş eski semen lekelerinde adli Y kromozomuna özgü short tandem repeat tiplendirmesinin yapılabileceği görülmektedir. Literatür bulgularıyla uyumlu olarak DNA yıkımının zamana bağlı olarak arttığı ve sıcaklığın yıkımı olumsuz etkilediği görüldü.
Silika metodu ile kemikten DNA ekstraksiyonu
Adli uygulamalarda ölüm olaylarının incelenmesinde en önemli aşamalardan birisi kişinin kimliğinin tespitidir. Kimliklendirme için çeşitli biyolojik delillerden DNA'ya ulaşmak mümkündür. Cesetlerin maruz kaldığı farklı fiziksel ve kimyasal faktörler sonrası DNA'nın en iyi korunabildiği ve kontaminasyondan en az etkilenen doku kemik dokusudur.Bu çalışmada kemik dokudan silika esaslı DNA ekstraksiyon metodu ile DNA elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Adana Adli Tıp Kurumunda otopsisi yapılan olgulardan alınan 15 adet kosta kemiği kullanılmıştır. 6 ay oda sıcaklığında bekletilen kemik örneklerinde silika temelli ticari kit olan Qiagen DNA Mini Kit ile 16 STR (D8S1179, D21S11, D7S820, CSFIPO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S539, D2S1338, D19S433, VWA, TPOX, D18S51, AMEL, D5S818 ve FGA) sisteminin tanımlanabilmesi için yeterli kalite ve kantitede DNA elde edilebilmiştir. Çalışmada kullanılan 15 taze kemik örneğinden DNA eldesinde dekalsifikasyona gerek olmadığı görülmüştür.Çalışmada kullanılan üç eski kemik örneğinin ikisinde dekalsifikasyonlu ve dekalsifikasyonsuz başarılı DNA ekstraksiyonu yapılamamıştır. Birinde ekstraksiyonda tanımlanabilir miktarda DNA bulunmamasına karşın 16 STR sisteminin çalışıldığı multiplex reaksiyonda relatif floresans ünitesi 50'nin altında olmakla birlikte D3S1358, THO1, D19S433, TPOX, AMEL ve D5S818 STR sistemleri tanımlanabilmiştir. Bu durum eski örneklerin toz haline getirilme aşamasında soğutma sistemli bir düzeneğin olmamasına bağlandı.Elde edilen sonuçlar kemik dokudan silika temelli DNA ekstraksiyonunun Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Adli Seroloji ve Genetik Laboratuvarında rutin hizmette kullanılabilirliğini gösterilmiştir.
1 Haziran 2005 tarihinden sonra mevzuatımızda yapılan düzenlemelerin olay yeri inceleme çalışmalarına getirdiği değişiklikler
Adli bilimlere göre mükemmel suç yoktur. Her suç olayının arkasında, soruşturmacıları maddi gerçeğe ulaştırabilecek birtakım izler ve deliller kalabilmektedir. Suç soruşturmalarının vazgeçilmez bir hükmü olan delilden sanığa gidilerek maddi gerçeğin ortaya çıkarılması olgusunun temelini, adli olayın delillerinin saptanması oluşturmaktadır.Suç soruşturmaları yapılırken, kolluk kuvvetlerini maddi gerçeğe ulaştırabilecek en önemli materyaller, olay yeri inceleme çalışmaları esnasında elde edilen maddi delillerdir. Suç mahallinde elde edilen delillerin meşruluk kazanabilmesi için hukuka uygun olması ve yürürlükteki mevzuat içerisinde elde edilmesi gerekmektedir. Ülkemizde, 1 Haziran 2005 tarihine kadar, olay yeri inceleme çalışmaları, bağlantılı olarak biyolojik incelemeler ve fiziki kimliğin tespiti çalışmalarının konumu ile ilgili olarak, kolluğu genel anlamda sınırlayıcı düzenlemeler bulunmamaktaydı. Kolluk kuvvetleri olay yeri inceleme çalışmalarını doğrudan başlatıp yürütebilmekteydiler. Elde edilen biyolojik delillerin incelenmesi hususunda, kendi inisiyatifleri çerçevesinde hareket edebilmekteydiler. Fiziki kimliğin tespiti ile ilgili olarak, şüphelilerin parmak izleri, Polis Vazife Salahiyet Kanunu çerçevesinde, alınabilmekteydi. Mevzuatımızda, Avrupa Birliğine uyum süreci içerisinde, yukarıda bahsedilen konuları da kapsayan kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu ve beraberindeki yönetmelikler ile genel olarak olay yeri inceleme faaliyetleri, hukukumuzda yerini almıştır. Yapılan kanuni düzenlemelerle, kolluğun adli yetkileri devam etmesine rağmen, artık bu yetkilerini kullanabilmesi için adli mercilerden izin alınması gerekmektedir.Suç soruşturmalarının ilk en önemli evresi olan olay yeri inceleme çalışmalarının, mevzuat içerisinde düzenlenmesi, özellikle kişi hak ve özgürlükleri açısından önemlidir. Fakat yapılan bu düzenlemeler, adalet anlayışı içerisinde, maddi gerçeğe ulaşmak için yapılan adli çalışmaları aksatmamalıdır.Anahtar kelimeler: olay yeri inceleme, soruşturma, maddi delil, mevzuat
Vajinal sıvının saptanmasında kullanılan lactobacillus türlerinin varlığını etkileyen faktörlerin araştırılması
Amaç: Vücut sıvılarının tanımlanması adli araştırmalarda olay yerinin yeniden canlandırılması ve olayın nasıl olduğunun belirlenmesinde gereklidir. Vücut sıvılarının ve lekelerinin identifikasyonunda serolojik testlere ek olarak insan RNA analizine dayalı metotlar geliştirilmiştir. Vücut sıvılarının identifikasyonunda bakterilerin kullanımı da araştırılmış ve çalışmalar vajinal spesifik bakterilerin vücut sıvılarının identifikasyonunda kullanılabilecek umut vaat eden bir yol olabileceğini göstermiştir.Bu çalışmada, vajinal enfeksiyonlu kadınlar ile postmenoz dönemdeki kadınlardan alınan vajinal sürüntü örneklerinde Lactobacillus gasseri, Lactobacillus crispatus ve Lactobacillus jensenii'nin dahil edildiği çeşitli Lactobacillus tiplerinin varlığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma için Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Polikliniğine 04.04.2016-20.06.2016 tarihleri arasında gelen, yazılı ve sözlü onamı alınan 91 gönüllüden alınan vajinal sürüntü örnekleri dahil edilmiştir. Alınan örnekler 30 kontrol grubu, 31 enfeksiyon grubu, 30 post menopozal yaş grubu olarak sınıflara ayrılmıştır. Aradığımız Lactobacillus türlerine ait 16S-23S rRNA intergenic spacer bölgesinin, sırasıyla RNA izolasyonu, cDNA sentezi ve PCR'ı yapılmıştır. PCR sonrası ürünler kapiller elektroforezde yürütülmüştür. Bulgular: Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanıldı. Kontrol grubunda yer alan 30 olgunun 28'inde Lactobacillusgasseri olduğu, enfeksiyon grubunda yer alan 31 olgunun 21'inde, post menopozal dönemdeki olguların 15'inde Lactobacillusgasseri olduğu görüldü. Yapılan istatistiksel analiz sonucu hem enfeksiyon grubunda hemde post menopozal grupta aradığımız Lactobacillusgasserinin saptanma oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü(p<0,001). Kontrol grubunda yer alan 30 olgunun 29'unda Lactobacilluscrispatus olduğu, enfeksiyon grubunda yer alan 31 olgunun 26'sında, postmenopozal dönemdeki olguların 16'sında Lactobacilluscrispatus olduğu görüldü. Yapılan istatistiksel analiz sonucu kontrol ve enfeksiyon grubuna göre postmenopozal grupta aradığımız bakteri türünün saptanma oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü(p<0,001). Kontrol grubundaki 30 olgudan ancak 15'inde Lactobacillusjenseninin olduğu, enfeksiyon grubunda 31 olgunun 14'ünde, postmenopozal dönemdeki 30 olgudan sadece 2'sinde Lactobacillusjenseni'nin olduğu, istatistiksel analiz sonucu kontrol ve enfeksiyon grubuna göre postmenopozal grupta aradığımız bakteri türünün saptanma oranında anlamlı bir azalma olduğu görüldü(p<0,001). Sonuç: Enfeksiyon tanısı alan örneklerin %12.9'unda, postmenopozal dönemdeki olguların %46.6'sında hiçbir Lactobacilllus türünün tanımlanmamış olması, vajinal sıvının veya lekenin tanımlanmasında alınan negatif sonuçların vajinal sekresyonun dışlanmasında kullanılamayacağını, ancak pozitif sonuçların özellikle şu ana kadar vajinal sekresyonun tanımlanmasında hiç serolojik yöntem bulunmaması sebebi ile oldukça önemli olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Cinsel saldırı, Lactobacillus,RNA, Vajinal sekresyon, Vücut sıvılarının identifikasyonu
12 X-STR lokusunun adli etkinlik değerlerinin araştırılması
Amaç: X kromozomu üzerindeki kısa ardışık tekrarlar (Short Tandem Repeats-STRs) otozomal kromozomlardaki STR'lere destekleyici olarak adli kimliklendirmede ve soy bağı araştırmalarında kullanılabilmektedir. X STR lokusu allellerinin allel frekansları popülasyonlar arasında farklılıklar gösterdiğinden adli amaçlı kimliklendirme ve soy bağı analizleri için yapılacak istatistiksel analizlerde her popülasyona özgü veri tabanı oluşturulmalıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 12 X-STR lokusunun (DXS7132, DXS7423, DXS8378, DXS10074, DXS10079, DXS10101, DXS10103, DXS10134, DXS10135, DXS10146, DXS10148 ve HPRTB) alel/haplotip frekans dağılımının saptanması ve adli etkinlik değerlerinin belirlenebilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına DNA analizi için başvuran olgulardan rastgele seçilen 137 kişiden (84 kadın, 53 erkek) gönüllülük esasına dayalı olarak alınan biyolojik örnekler kullanılmıştır. Alınan örneklerde instagene matriks ile DNA izolasyonunu takiben 12 X-STR lokusunun mültipleks amplifikasyonu yapılmış ve PCR ürünleri kapiler elektroforezde yürütüldükten sonra genotiplendirilmiştir. Bulgular: Çalışılan 12 X-STR lokusunda toplam 126 alel tanımlamıştır. En fazla alele sahip lokusun 31 alelli DXS10148 ve en az alele sahip lokusun 5 alelli DXS8378 olduğu gözlenmiştir. 84 diploid örnekle yapılan analizde, Bonferroni düzeltme testinden sonra, Hardy Weinberg Dengesinde sapma tanımlanmamıştır (p=0.05/12). Çalışılan lokuslar içinde en yüksek ayrım gücü kapasitesine sahip lokusun DXS10135 (PDKadın = 0.995396, PDErkek = 0.951127) ve en düşük ayrım gücüne sahip lokusun DXS8378 (PDKadın= 0.826910; PDErkek= 0.669670) olduğu gözlenmiştir. 53 haploid örnekte bağlantılı grupların oluşturduğu haplotipler incelendiğinde bağlantı grubu 1 (Linkage Group 1-LG1), LG2, LG3 ve LG4'te sırasıyla 50, 46, 39 ve 46 farklı haplotip tanımlanmış olup, her bir bağlantılı grubu için en düşük ayrım gücü (Power of Discrimination-PD) değeri 0.94 olarak hesaplanmıştır. 4 LG grubunun kümülatif PD değeri ise 0.999999'un üzerindedir. Sonuç: Bu çalışma sonucunda elde edilen istatistiksel veriler 12 X-STR lokusu için geliştirilen Argus X-12 STR panelinin Türk popülasyonunda oldukça polimorfik ve bilgilendirici olduğunu; özellikle babanın analizinin yapılamadığı babalık davalarında ve kompleks akrabalık ilişkilerinin ortaya koyulmasında güçlü bir tamamlayıcı araç olabileceğini göstermiştir.
Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kapsamında biyolojik delillerin elde edilmesi
Biyolojik deliller, yargılamanın her aşamasında en güvenilir sonuçlara ulaşmak için kullanılmaktadır. Bilirkişiler vasıtasıyla pozitif bilime uygun olarak hazırlanan raporlar yargılama süreçlerinin sağlıklı biçimde işleyişi ile yakından ilgilidir. Bilimdeki gelişmelerin sürekli olması hukukun da bu gelişmeleri yakından takip etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Muhakeme hukukunda, maddi gerçeğin ortaya çıkması için gerek olay yerinden gerek insan bedeninden elde edilen biyolojik deliller giderek daha fazla yer almaktadır. Doğaları gereği biyolojik materyaller, her türlü biyolojik varlıktan elde edilebilir. İnsan haysiyetinin korunması açısından, özellikle insan bedeninden elde edilecek delillerin, titizlikle, uluslararası sözleşmelerle ve iç hukuk kurallarıyla belirli kısıtlamalar çerçevesinde elde edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, yasa koyucunun ve uygulayıcıların, hem delilin doğasını bozmadan, hem de insan onuruna aykırı hareket etmeden elde etmesi konusunda farkındalık oluşturmak ve düzenlemeler yapılması yönünde öneride bulunmaktır. Bu çalışmada biyolojik delillerin hem Türkiye'de, hem de Kara Avrupası ve Anglo Sakson Hukuk sisteminde ne şekilde elde edildiğini incelemek maksadıyla Yüksek Mahkeme Kararları kullanılmıştır. Mahkeme kararları, iç hukuk ve uluslararası sözleşmeler bağlamında incelenmiştir. Yüksek mahkeme kararlarında biyolojik delillerin elde edilme şekillerindeki hukuka aykırı delil sorunu ve biyolojik delillerin hangi koşullarda kullanılabileceği tartışılmıştır. Ülkemizde taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler kapsamında biyolojik delillerin elde edilmesi açısından iç hukuk kurallarının yetersiz olduğu, ayrıca DNA veri bankalarının oluşturulması gerektiği konusunda sonuca varılmıştır. İç hukukun, Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler kapsamında düzenlenmesi ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından adli bilimlerden daha fazla faydalanılması gerekliliği bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Biyolojik Delil, Beden Muayenesi, Olay Yeri İncelemesi, Örnek Alma.
Kamu özel ortaklığı (şehir hastanesi) hastanesinde çalışan yoğun bakım hemşirelerinin tıbbi hata eğiliminin, hemşirelikte tıbbi hataya eğilim ölçeği ve tıbbi hata tutum ölçeği ile belirlenmesi
Sağlık hizmeti sunumunun insana ve insanlığa hizmet ettiği için kesintisiz olarak devam etmesi gerekmektedir. Kesintisiz çalışma sürecinde sağlık personelleri tıbbi hata yapabilmektedir. İlgili çalışmanın amacı, kamu özel işbirliği hastanesinde çalışan yoğun bakım hemşirelerinin tıbbi hataya eğilimlerinin ve tıbbi hata tutumlarının belirlenmesi ve klinik koşulların hemşirelerde tıbbi hata tutumu üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır. Araştırmanın örneklemini Kasım 2019-Şubat 2020 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı kabul eden Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde çalışan 131 hemşire oluşturmaktadır. Veriler "Hemşirelere İlişkin Kişisel Bilgi Formu", "Hemşirelikte Tıbbi Hataya Eğilim Ölçeği" ve "Tıbbi Hatalarda Tutum Ölçeği" kullanılarak toplanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 istatistik paket programı analizinde ise tek yönlü ANOVA testi, Kruskal Wallis varyans analizi, Chi-Square ve Fisher's Exact Test testi kullanılmıştır. Tıbbi hata eğilim ölçeğinden koroner yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşireler 236,0 (224,5 – 242,0) puan, dahili yoğun bakımda çalışan hemşireler 237,0 (218,0 – 244,0) puan, çocuk yoğun bakımda çalışan hemşireler 236,5 (223,8 – 244,0) puan, beyin cerrahi yoğun bakımda çalışan hemşireler 236,0 (224,5 – 242,0) puan almıştır. Bu sonuç hemşirelerin tıbbi hataya eğilimlerinin düşük olduğunu göstermiştir Tıbbi hata tutum ölçeğinden koroner yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşireler 2,5±0,2 puan, dahili yoğun bakımda çalışan hemşireler 2,7±0,2 puan, çocuk yoğun bakımda çalışan hemşireler 2,7±0,3 puan, beyin cerrahi yoğun bakımda çalışan hemşireler 2,6±0,3 puan almıştır. Hemşirelerin tıbbi hata tutumlarının olumsuz olduğu belirlenmiştir. Yapılan post-hoc analizlerde tıbbi hata tutumu total puan farklılığın, koroner yoğun bakımlarda tedavi edilen hasta sayısının fazla olmasından kaynaklandığı tespit edildi. Yoğun bakım hemşirelerinin iş yükünün fazla olması tıbbi hata tutumlarını olumsuz etkilemektedir.
Ceza infaz kurumunda bulunan 18-25 yaş arası tutuklu ve hükümlülerin çocukluk çağı travmalarının gelecek algısına ve suç tekrarına etkisinin incelenmesi
Bu tez çalışması ceza infaz kurumunda kalan 18-25 yaş arasındaki tutuklu ve hükümlülerin çocukluk çağı travmalarının, suç işlemelerindeki payı ile gelecek algısının suçu tekrar etmelerindeki etkisinin incelenmesi ve literatüre katkıda bulunması amacıyla düzenlenmiştir. Tez çocuğu derinden etkileyen travmalarının onun gelecekteki yaşamına ve kararlarına etkisinin yadsınamaz olduğunu göstermek ve çocukluk çağı travmaları bulunan tutuklu-hükümlülere yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuştur. Örneklem ceza infaz kurumunda bulunan, birden fazla suç işleyen 18-25 yaş arası tutuklu ve hükümlülerden oluşmaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve umut durumu ile demografik bilgilerle değişkenler arasındaki ilişkiye de bakmaktadır. Bu değişkenler katılımcıların yaşları, cinsiyeti, kendilerinin ve ailelerinin psikiyatrik tanılarının var olup olmadığından ve gelecek planının varlığına dair sorudan oluşmaktadır. Araştırmanın ölçekleri; Çocukluk Çağı Ruhsal Travmalar Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği ve Demografik Anketten oluşmaktadır. Araştırmada gönüllülük esas alınmış, uygun olan 180 kişi ile istatistikî çalışmalara başlanmıştır. Araştırmanın istatistikî çalışması için SPSS programından yararlanılmıştır. Analiz sonucuna göre; umut-umutsuzluk ölçeği ile çocukluk çağı travmaları ölçeği arasında negatif yönlü korelasyon bulunmaktadır. Çocukluk çağı travmaları mükerrer ceza evi yaşantısı olma durumuna göre farklılaşmaktadır(p=0,000<0,05) ancak Umut-umutsuzluk ölçeği farklılaşmamaktadır(p=0,278>0,05). Suç tekrarı ile kişilerin gelecek algısı arasında anlamlı bir ilişki vardır hipotezi ile ilgili suç tekrarı olan bireyler 'Gelecek için planınız var mı?' sorusuna %93,89(169) evet, %6,11(11) hayır cevaplarını vermiştir. Sonuç olarak sosyodemografik bilgi formundaki soruların cevaplarına göre umut-umutsuzluk ve çocukluk çağı travmaları ölçeğinin sonuçlarının farklılaştığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, Gelecek Algısı, İstismar, Suç, Umutsuzluk, Ceza İnfaz Kurumu
Türk Ceza Kanunu'nun 31. maddesi kapsamında değerlendirilen suçasürüklenen çocuklar hakkında düzenlenen uzman raporlarının incelenmesi
Ceza Hukukunda yaş küçüklüğü ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran veya önemli derecede azaltan sebeplerden biridir. Bu nedenle davranışlarını yönlendirme yeteneği yeterince gelişmeyen suça sürüklenen çocuk hakkında cezaya karar verilememektedir. Ancak bunlar hakkında Çocuk Koruma Kanunu'nda düzenlenen güvenlik tedbirleri uygulanabilmektedir. İlgili çalışmada on iki yaşını doldurmuş olup on beş yaşını doldurmamış suça sürüklenen çocuklar hakkında düzenlenen uzman raporları incelenerek düzenlenen adli raporları ve adli kararları sunmak amaçlanmıştır. Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nca değerlendirilen suça sürüklenen çocuklara ait tamamen rastlantısal olarak seçilen 110 adet rapor geçmişe dönük olarak incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen verilerin tanımlayıcı istatistikleri sayısal değişkenler için ortalama, standart sapma ile kategorik değişkenler için frekans ve yüzde analizi ile verilmiştir. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler ise Ki-kare analizi ile test edilmiştir. Suça sürüklenen çocukların %89,09'unun erkek, %10,91'inin kız olduğu, suç tarihindeki yaşlarının ortalama 13,82±0,72 olduğu, %61,82'sinin eğitimlerine devam etmekte iken, %38,18'inin bırakmış olduğu, %43,64'ünün rapor sonucu algılama ve davranışlarını yönlendirebilme yeteneği gelişmiş iken, %56,36'sının rapor sonucunun gelişmemiş olarak düzenlendiği belirlenmiştir. Adli makamlarca çocukların %16,36'sı hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği, %15,46'sının yargılamasına devam edildiği, %0,91'i hakkında yalnızca tedbir kararı verildiği, %17,27'sinin ceza aldığı, %10,00'ının yargılama sonucu beraat ettiği, %40,00'ı hakkında ise ceza verilmesine yer olmadığı şeklinde karar verildiği tespit edilmiştir. Ülkemiz kurumlarının birlikte çalışma kapasitelerini güçlendirmeleri gerekmektedir. Ayrıca yasa koyucunun ceza sorumluluğunun başlangıç yaşını yeniden değerlendirmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk Koruma Kanunu, Güvenlik Tedbirleri, Kusur Yeteneği, Türk Ceza Kanunu, Yaş Küçüklüğü
COVID-19 aşılarının zorunlu olarak uygulanabilirliğinin hukuki yönüyle değerlendirilmesi
COVID-19 pandemisi, sağlık, ekonomi ve siyaset gibi bireyi ve toplumu kapsayan birçok alanda olumsuz anlamda önemli ölçüde etkilemiştir. Söz konusu etkilerin önemli bir kısmı halen devam etmekte olup bu etkiler, değişerek ve gelişerek güncelliğini korumaktadır. 19. yüzyılın başından itibaren birçok hastalığın tedavisi için geliştirilen aşılar, hastalıklar neticesinde ortaya çıkan olumsuz etkilerin giderilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu bağlamda bazı hastalıklar özelinde birçok ülke, söz konusu hastalıklarla mücadelede aşı uygulamasını zorunlu kılmıştır. Ülkeler aşı uygulamalarını, hastalığın türü, aşılanacak kişinin yaşı veya aşılanacak kişinin mesleği gibi birçok farklı kriteri göz önünde bulundurarak zorunlu kılmaktadır. Aşının zorunlu olarak uygulanması, aşılanmayan kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması veya bu kişilere para cezası uygulanması gibi adli ve idari yaptırımlar yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada, uluslararası hukuki düzenlemeler, uluslararası mahkeme kararları, iç hukukumuzda yer alan düzenlemeler, mahkeme kararları, Dünya Hekimler Birliği (WMA) metinleri, Türk Tabipler Birliği (TBB) metinleri, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) metinleri ve sağlık hukuku literatüründe yer alan bilimsel yayınlar incelenerek, COVID-19 pandemisi bağlamında geliştirilen aşıların zorunlu olarak uygulanabilirliği ele alınacaktır. COVID-19 aşılarının kişiler üzerinde zorunlu olarak uygulanmasının hukuka uygunluğunun belirlenmesinin amaçlandığı bu çalışma ile COVID-19 pandemisiyle mücadelede karşılaşılan hukuki sorunların çözümüne katkı sağlanayacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: COVID-19 Pandemisi, zorunlu aşı, uluslararası hukuk, insan hakları, sağlık hukuku.
30 InDel lokusunun zamana ve sıcaklığa bağlı stabilitesinin araştırılması
Amaç: DNA profilleme teknikleri, adli kimliklendirme gerektiren ya da delil ile kişi arasında direkt bağlantının araştırıldığı olayların tamamında kullanılabilmektedir. Adli amaçlı DNA incelemeleri için birçok farklı materyal (saç/kıllar, kan, idrar, semen ve diğer biyolojik sıvılar ile bunlara ait lekeler) kullanılmaktadır. Adli DNA laboratuvarlarında çalışılan olay yeri kaynaklı biyolojik örnekler, çoğunlukla idealden çok daha az miktarda ve çevresel koşullardan olumsuz etkilenmiş şekilde olmaktadır. Bazı durumlarda olay yerinin tespiti saatler, günler hatta yıllar sürebilmektedir. Bu nedenle olay yerinde bulunan biyolojik materyaller hem zamana hem de olay yerinin olumsuz çevresel koşullarına maruz kalmaktadır. Bu çalışma ile üzerinden uzun süre geçen biyolojik materyaller üzerinde 30 InDel lokusu genotiplendirilerek, bu lokuslarının zamana ve sıcaklığa bağlı stabilitelerinin belirlenmesi ve diğer DNA profilleme yöntemleriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sıcaklık ve zamanın Indel lokuslarınının stabilitesine etkisini araştırmak amacıyla, 25 yıl önce sağlık çalışanlarından oluşan sağlıklı gönüllülerden alınmış kan örneklerinden, steril gazlı bez üzerine damlatılarak hazırlanmış; +4°C, oda sıcaklığı (22-25°C) ve +37°C (Etüv)'de saklanmış, toplam 33 adet kan lekesi ve referans olarak güncel tarihli kan örnekleri kullanılmıştır. Bulgular: Örnekler üzerinde yapılan kantitasyon çalışmasında; oda sıcaklığı için ortalama DNA miktarının 0,168 ng/μl, +4°C'için ortalama DNA miktarının 0,205 ng/μl olduğu, referans örnekleri için ortalama DNA miktarının 0,938 ng/μl olduğu, 37 °C için ise çalışılan tüm örneklerde DNA miktarının tespit edilebilir düzeyin altında olduğu görüldü. Çalışmamızda, tek tek lokus bazında incelediğimizde bazı lokusların diğerlerine göre daha az stabil olduğu görülmektedir. Stabilite fragman uzunluğu ile doğrudan etkili olduğundan daha spesifik değerlendirme için aynı uzunlukta olanlar arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, çalışılan örneklerden sadece ikisinde 140bp altında fragmana sahip lokus saptanamamıştır. Bunlardan biri fragman uzunluğu 108-113 bp olan HLD99 lokusu, diğeri ise fragman uzunluğu 113-121 bp olan HLD128 lokusudur. Tanımlama yapılamayan diğer lokusların tamamı 140 bp ve üzerinde fragman uzunluğuna sahiptir. Bu durum örneklerde fragmantasyonun 140bp uzunluğuna kadar azaldığını göstermektedir. Kit içinde bulunan 140-158 bp uzunluğundaki nispeten daha uzun fragmanlı lokuslar incelendiğinde, en fazla kaybın HLD 67, ardından HLD81 ve üçüncü olarak HLD84 olduğu görülmektedir. Sonuç: 25 yılın üzerinde uzun yıllar eski kan lekelerinde, özellikle doğrudan uzun süre herhangi bir yapay ısıya veya güneş ışığına maruz kalmamışsa ve özellikle kapalı alanlarda kalmış örneklerde genel olarak Investigator Diplex kit ile 30 Indel lokusunun başarılı bir şekilde analiz edilebileceği anlaşılmaktadır.
2017-2021 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi adli Tıp Anabilim dalı'nda kasten yaralanma sonrası düzenlenen adli raporların değerlendirilmesi
Bir suç şüphesi sonucunda hastaneye başvuran veya tıbbi değerlendirme sırasında kanunlar tarafından suç olarak kabul edilen bir eylemin bulgularının bulunduğu şüpheli olgular adli olgu olarak kabul edilmektedir Çalışmamızda; kasten yaralanma sebebiyle adli rapor düzenlenen olguların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri ile olay türü, dağılımı ve oranının belirlenmesi, adli olgu profilinin ortaya çıkarılması yanı sıra; şiddet olaylarına dikkat çekmek ve kasten yaralanmalara bağlı ölümlerin ve yaralanmaların azaltılması için ileriye yönelik alınabilecek önlemlere değinmek amaçlanmıştır. Bu çalışmada 2017 Ocak – 2021 Aralık tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından kasten yaralanma sonrası adli raporu düzenlenmiş olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda toplam 6313 olgu değerlendirilmiştir. Olguların 6002'sinin (%95,1) T.C. vatandaşı, 311'inin (%4,9) yabancı uyruklu olduğu, 4187'sinin (%66,3) erkek, 2126'sının (%33,7) kadın olduğu, en sık 21-30 yaş grubunda olduğu belirlenmiştir. Olguların 5020'sinin (%79,6) künt travmatik yaralanma sonrası geldiği, bu olguların 35'inde (%0,7) öykülerinde herhangi bir cisimle (taş, sopa v.b.) künt travmadan bahsedildiği, 781'inin (%12,4) kesici delici aletle yaralanma, 510'unun (%8,1) ateşli silahla yaralanma ve 2 (%003) olgunun ise yanık sonrası başvurduğu görülmüştür. Olguların 5721'ine (%90,6) kesin rapor düzenlendiği, kesin rapor düzenlenen olguların 174'ünde (%3) geçici raporlarında travmatik lezyon olmadığı belirtildiği için lezyon bulunmadığı şeklinde rapor düzenlendiği, 592 (%9,4) olguya ise ön rapor düzenlendiği görülmüştür. Meydana gelen yaralanmaların olguların 323'ünde (%5,1) yaşamsal tehlikeye neden olduğu, 1338'inde (%21,2) basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olmadığı, 576'sında (%9,1) kemik kırığına neden olduğu, 27'sinde (%0,4) yüzde sabit ize neden olduğu, 40'ında (%0,7) ise duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına veya yitirilmesine neden olduğu belirlenmiştir. Kişilerin en aktif oldukları zaman diliminde şiddete ve yaralanmalara maruz kalması ve bunun iş gücü ve zaman kaybı oluşturması, hatta ilerleyen dönemlerde işlev bozukluğu, sakatlık gibi kalıcı hastalıklara neden olması endişe vericidir. Şiddet "toplumsal bir sorun" olarak algılanmalı, konunun uzmanları öncülüğünde öncelikle riskli gruplara yönelik şiddeti önleyici programlar yapılmalıdır. Kasten yaralama faillerinin yargılanması ve alacağı cezanın belirlenmesinde önemli rol oynayan adli raporların düzenlenmesinde yapılan hataların, bu süreci olumsuz etkilediği ve sürecin uzamasına neden olduğu görülmektedir. Bu yüzden adli olgularla sık karşılaşan hekimlere adli rapor eğitimleri verilmesinin ve anabilim dalları ile ortak yapılacak olan adli tıp eğitimlerinin olumlu etkisi olacağı düşünülmektedir.
İnsan haklarının gelişmesinde adli tıp uygulamalarının rolü
İnsan hakları, insanların yalnızca insan olmaları hasebiyle sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerdir. Bu haklardan din, dil, ırk, cinsiyet fark etmeksizin bütün insanlar eşit olarak faydalanırlar. Yaşama hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, kanun önünde eşit olma hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, adil yargılanma hakkı gibi haklar tüm dünyaca kabul edilen temel insan hakları olup evrensel hukuk kuralları ile koruma altına alınmıştır. Sözü edilen hakların elde edilişi tarihsel olarak incelenmesi gereken bir olgudur. Zira insanoğlu bu hakları kolay elde etmemiş, bu uğurda çokça bedel ödemiştir. İşte bu sebeple günümüzde tüm dünyada bu haklar ulusal ve uluslararası kanunlar, sözleşmeler ile güvence altına alınmıştır. Tıp ve hukukun işbirliğiyle yürütülen ve ortak çalışma alanları olan adli tıp, insan hakları ihlalleriyle savaşta çok önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada 39 adet Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı kararı ve 7 adet Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı olmak üzere toplam 46 adet mahkeme kararı incelenmiştir. Bununla birlikte konuyla alakalı literatür taraması da yapılmıştır. İncelenen kararlarda; yaşam hakkının, işkence yasağının, kötü muamele yasağının, adil yargılanma hakkının, kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının, ifade ve basın hürriyetinin, özgürlük ve güvenlik hakkının, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ve etkili başvuru hakkının ihlal edildiği görülmüştür. Araştırmada yer alan ulusal ve uluslararası mahkeme kararlarına adli tıp uygulamalarının etkisi ele alınmış ve böylece adli tıp uygulamalarının insan haklarının gelişmesindeki rolü irdelenmiştir. Anahtar Kelimeler : Adli tıp, insan hakları, ihlal, savaş
Adli amaçlı menstrüel kan identifikasyonunda kullanılan tanımlama yöntemlerinin çeşitli açılardan karşılaştırılması
Adli uygulamalarda sıklıkla kullanılan vücut sıvılarının tanımlanması suçun/suçlunun belirlenmesinde ve bilimsel çalışmalarda oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Olay yerinden elde edilebilecek en önemli kanıtlar arasında olan kan, semen, tükürük, vajinal sekresyon gibi biyolojik bulgular tanımlanma/kimliklendirme sürecini de beraberinde getirir. Kan, olay yerlerinde en sık bulunan vücut sıvılarından biridir. Bu bulgular biyolojik olduklarından örneğin alınması aşamasından itibaren başlayan bu süreçte bozunmaya uğrama, kontamine olma gibi muhtemel sorunları en aza indirmek ve bu vücut sıvılarının tanımlanması aşamasında başarılı ve hızlı bir yöntem seçmek çok önemlidir. Bu çalışmada menstrüel kanın tespiti için kullanılan yöntemler sıralanmış ve farklı açılardan kıyaslanarak hangisinin menstrüel kanın tanımlanmasında hangi açıdan avantajlı veya dezavantajlı olduğu tartışılmıştır. Kullanılan yöntemler mikroskobik ve moleküler yöntemler olarak ikiye ayrılmış ve 3 ticari test kiti incelenip karşılaştırılmıştır. Bunlar ParaDNA Body Fluid ID Test, SERATEC PMB Testi ve DIMERTEST Lateks Testi'dir. Çalışma sonucunda metotlar hız, hassasiyet, güvenlik, iş gücü, maliyet, taşınabilirlik ve rutin laboratuvara adaptasyon gibi kriterlere göre tartışılmış ve metotlar sıralanan kriterlere göre yapılan değerlendirmede menstrüel kanın tanımlanmasında SERATEC PMB Testi ve DIMERTEST Lateks Test hızlı taramada öne çıkarken, ParaDNA BF ID Testi ile diğer RNA dayalı ters transkriptaz kantitatif PCR'ın yüksek başlangıç maliyetine sahip olsa da yanlış pozitif olasılığını düşük olması ve minimum numune kaybı ile uzun vadede maliyet etkinliği sunduğu anlaşılmaktadır.
Forensic expert witnessing: An emerging need for scientific evidence in Ugandan judicial system
In terms of justice innovation, Uganda is one of the most active nations. People and their needs are placed at the center of justice systems thanks to Uganda's growing commitment to people-centered justice. There is a demand for justice systems to be changed to be more open to innovation and to a wider range of justice providers. Forensic expert witnessing is one way to provide this innovation. It involves testifying about findings and offering comments based on the findings of the study of evidence gathered from a crime scene. Previous studies have shown that good expert witness practise can help with prolonged and unresolved criminal injustices like wrongful convictions, unsolved crimes, unsuccessful prosecutions, and unpunished offenders. This calls for an analysis of the existing expert witnessing in the current Uganda's legal institutional framework with regard to scientific evidence to identify key recommendations necessary for best expert witness practise in Uganda. The data was collected using multiple-choice and open-ended questions and analysed qualitatively and quantitatively by a sample of 100 people from different regions and different professions. The survey consisted of 5 questions for the ministry of justice and constitutional affairs representative, 10 questions for experienced lawyers, judges, and public prosecutors, 6 questions for experienced expert witnesses, and 6 questions for the general population. It was established that there is a shortage of experienced expert witnesses in Uganda today due to the high level of specialisation required. Further still, the few highly experienced ones are in constant demand and spread thinly across the system. Moreover, the existing monitoring and accountability mechanisms that govern the work of expert witnesses are weak and ineffective since there is no specific registry of expert witnesses by field of expertise, either by qualification or experience. There is also a lack of legal framework to protect the rights, work, and payment system of the expert witness. As such, few people are knowledgeable about expert witnessing; therefore, there is a need for witness awareness programmes to be carried out in different parts of the country in order to improve Uganda's justice system.
Spatial relationships, movement and form as discriminating factors in forensic handwriting analysis in Uganda
There are many cases of questioned documents in Uganda. According to the annual crime report by Uganda Police Force, 670 cases of questioned documents were reported in 2023 and of which handwriting cases constituted 80% of the total document cases. This study is on forensic handwriting analysis and will be based on the principle of individuality that no two people have identical handwriting characteristics. Forensic handwriting analysis is a technique that involves the examination various handwriting features to determine whether a handwriting sample is genuine or forged. Spatial relationships, movement, and form are critical factors that forensic document examiners use to differentiate between genuine and forged handwriting samples. This research thesis investigates the importance of spatial relationships, movement, and form in forensic handwriting analysis. The study analyzes various factors that are considered in forensic handwriting analysis and highlights the importance of spatial relationships, movement, and form for differentiating between genuine handwriting and forgery. The findings indicate that consistent spatial relationships in handwriting samples, consistent movement in pen pressure, speed, and direction of pen strokes, and consistent letter slant and shape are crucial factors in determining the accuracy of forensic handwriting analysis. The study underscores the need for continued research and development in forensic handwriting analysis to improve the accuracy and reliability of handwriting analysis in forensic investigations. In this study, 160 samples from the Directorate of Government Analytical Laboratory plus other samples and examined using visual analysis.. Overall, this research thesis provides valuable insights into the factors that determine the accuracy of forensic handwriting analysis and highlights the importance of spatial relationships, movement, and form in forensic handwriting analysis.By providing a thorough understanding of these discriminating, this research thesis seeks to strengthen forensic handwriting analysis' use in criminal investigations. Keywords: Handwriting, Questioned Documents, Spatial relationships, Movement,Form.
Adana'da 2018-2022 yılları arasında otopsisi yapılan çocukluk çağı ölüm olgularının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Adana'da 2018-2022 yılları arasındaki 5 yıllık süreçte Adli Tıp Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı'na gönderilerek otopsisi yapılan çocukluk çağı ölümlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı'nda 2018-2022 yılları arasında otopsisi yapılan olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 26 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Beş yıllık zaman diliminde otopsisi yapılan 5689 olgudan 771'inin (%13,6) 0-18 yaş aralığında olduğu tespit edilmiştir. Olguların ortalama yaşı 5,8 olup, 472 olgu erkek, 199 olgu kız çocuğudur. Otopsisi yapılan en fazla olgunun 241 olgu ile (%31,3) 2018 yılında olduğu, bunu sırasıyla 198 olgu (%25,7) ile 2019, 118 olgu (%15,3) ile 2020, 112 olgu (%14,5) ile 2021, 102 olgu (%13,2) ile 2022 yıllarının izlediği görülmüştür. Yaş gruplarına göre dağılım incelendiğinde 0-4 yaş aralığında 442 olgu olduğu, 5-9 yaş aralığında 79 olgu olduğu, 10-14 yaş aralığında 92 olgu olduğu, 15-18 yaş aralığında 158 olgu olduğu tespit edilmiştir. Ölüm orijinlerinin dağılımına bakıldığında ise en sık %47,6 oran (367 olgu) ile doğal nedenlerle ölüm olduğu, bunu %35,8 (276 olgu) ile kaza orijinli ölümlerin takip ettiği, ardından %7,8 oran (60 olgu) ile intiharların, %5,8 (45 olgu) ile cinayetlerin ve %3,0 (24 olgu) ile orijini saptanamayan ölümlerin geldiği görülmektedir. Sonuç: Nedeni saptanabilen doğal ölüm olguları arasında en sık görülen enfeksiyon nedenli ölümleri azaltmak için bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla bebeklere anne sütü verilmesinin teşvik edilmesi, çocukluk çağı aşıları konusunda ebeveynlerin bilinçlendirilmesi, hastalığın yayılmasını önlemek için uygun hijyen uygulamalarına dikkat edilmesi ve hastalığın erken teşhis edilerek zamanında tedavi edilmesi, bunun için de sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması gereklidir. Doğal olmayan ölümler arasında en sık kaza orijinli ölümler görülmektedir. Kaza önleme stratejileri arasında; ebeveynlerin çocukları denetimsiz bırakmamaları için eğitilmesi, hem okul öncesi hem de okul çağındaki çocuklara muhtemel riskler, kendilerini nasıl koruyabilecekleri ve acil durumlarda başvuracakları kişiler hakkında bilgi verilmesi önem taşır. Anahtar kelimeler: Adli tıp, otopsi, çocuk ölümleri
Elden alınan ölçümler aracılığı ile adli yeniden yüzlendirme için yüz morfolojisinin tahmin edilmesi
Adli kimliklendirme, doğal afetler, toplu ölümler, kazalar, cinayetler ve insan kaynaklı felaketler sonucunda kimliği belirlenemeyen bireylerin tanımlanmasında hayati rol oynayan temel bir süreçtir. Özellikle cesedin bütünlüğünün bozulduğu, sadece bazı vücut parçalarının ele geçirilebildiği durumlarda, klasik yöntemlerin uygulanabilirliği azalmakta ve alternatif bilimsel yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Parmak izi, DNA analizi ve diş kayıtları gibi birincil kimliklendirme yöntemleri genellikle altın standart olarak kabul edilse de, bu yöntemler her durumda uygulanabilir değildir. Bu nedenle, ikincil yöntemlere dayanan tamamlayıcı tekniklerin geliştirilmesi, adli tıp ve antropoloji alanları açısından önem arz etmektedir. Bu tez çalışması, yalnızca elde kalan el morfometrik verilerinden yola çıkarak bireyin yüzüne ve yüzü oluşturan bölgesel anatomik yapılara ait boyutsal tahminlerin yapılmasını hedeflemektedir. Bu amaçla, 19–24 yaş aralığında, el ve yüz yapısında herhangi bir doğumsal anomali veya travma öyküsü bulunmayan 100 gönüllü birey (50 erkek, 50 kadın) çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların dominant ellerinin ve biyometrik standartlara uygun nötr yüz ifadelerinin fotoğrafları alınmış, elde edilen görüntüler üzerinden toplam 83 antropometrik ölçüm kaydedilmiştir. Bu ölçümler, açık kaynaklı ImageJ yazılımı kullanılarak dijital ortamda gerçekleştirilmiş ve ölçümlerde standartizasyonun sağlanması amacıyla tüm veriler aynı araştırmacı tarafından toplanmıştır. Çalışmada, el bölgesinden alınan 41 ölçüm parametresi (el uzunluğu, parmak boyları, eklem açıklıkları, parmaklar arası açılar vb.) bağımsız değişken; yüz, göz, burun ve dudak bölgelerinden alınan 42 ölçüm ise bağımlı değişken olarak değerlendirilmiştir. Her bir yüz bölgesi için çoklu doğrusal regresyon analizleri yapılmış; modellerin geçerliliği varyans analizleri (ANOVA) ile test edilmiş ve açıklayıcılıkları düzeltilmiş R² değerleri ile ortaya konmuştur. Ayrıca, cinsiyete bağlı morfolojik farkları ortaya koymak amacıyla xvi diskriminant analiz yöntemi kullanılmış, erkek ve kadın bireyler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlemlenmiştir. Analizler sonucunda, el ölçüleri ile yüz yapısı arasında anlamlı korelasyonlar saptanmış ve bazı yüz ölçütlerinin el morfometrisine dayanarak yüksek doğrulukla tahmin edilebileceği belirlenmiştir. Bu bulgular, yalnızca el yapısına bakılarak bireyin yüzüne dair yapısal öngörülerde bulunulabileceğini ve bu yöntemin kimliklendirme sürecine önemli katkılar sunabileceğini göstermektedir. Çalışma, aynı zamanda adli yeniden yüzlendirme uygulamaları için yeni bir parametre seti sunmakta; yalnızca kafatası değil, el gibi diğer postkraniyal yapıların da yüz tahmininde kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Elde edilen modellerin, gelecekte dijital yüz yeniden yapılandırma sistemlerine entegre edilmesi mümkündür. Sonuç olarak bu tez, adli kimliklendirme süreçlerine bilimsel temelli, düşük maliyetli, pratik ve uygulanabilir bir alternatif yaklaşım sunmakta; adli antropoloji, biyometrik analiz ve adli teknoloji alanlarında yeni açılımlar sağlamaktadır.