Theses supervised by Prof. Dr. Muhammet Beşir Aşan
20 theses · Fırat University
Prof. Dr. Salim Koca'nın hayatı ve eserleri üzerine bir inceleme
Bu çalışmada hayatı boyunca kendini akademik ve sosyal olarak çok yönlü geliştiren, Selçuklu tarihçisi Prof. Dr. Koca'nın, hayatı ve eserleri ele alınmıştır. Ele alınan eserleri, kitaplar ve makaleler olarak 2 bölümde detaylı bir şekilde incelenerek bilgiler sentezlenerek aktarılmıştır. Prof. Dr. Koca, Türk tarihi, Selçuklu tarihi ayrıca Türk kültür ve medeniyet tarihi alanında birçok çalışma yaparak, farklılığını yardımcı bilim dallarından yararlanıp eserlerinde görülebilir şekilde sunarak ortaya koymaktadır. Prof. Dr. Koca, tarihi olayların farklı pencerelerden bakıp, yorumlanabileceğini, eserlerini geniş bir bakış açısıyla kaleme aldığını, Türkiye Selçuklu tarihi eserinde farklı olarak tip tahlili yaptığını, Türk tarihinin her dönemine hâkim olduğunu eserlerine yansıtabilmiştir. Milli değerlerine bağlı ve mensup olduğu milletin tarihini aktarmanın her tarihçinin sosyal bir sorumluluğu olduğunu belirterek, bilgilerini gerek yazılı gerek sözlü her zaman aktarmayı amaçlamıştır. Genel Türk Tarihi alanında çok önemli bir yeri olan çalışmaları inceleyerek eser inceleme çalışmalarına katkıda bulunarak alanı zenginleştirmeyi yapmış olduğumuz çalışmada amaçlayarak çalışmamızı tamamladık.
Yukarı Fırat Havzasında Kadiriliğin tarihsel gelişimi (1797-1973)
İslam âleminin kültür ve medeniyet havzasında insanın iç boyutunu ele alarak, ona âhlaki güzellikleri benimsetip dini tecrübeler kazandıran oluşumlardan birisi de tasavvuftur. Bu oluşum insanların farklılık arz eden yaşamları, düşünceleri ve yorumlarıyla zamanla değişkenlik göstermiş ve dolayısıyla farklı tasavvuf ekolleri ortaya çıkmıştır. Oluşan bu tasavvuf ekolleri bir mürşid önderliğinde temsil edilmiş ve gerekli öğretiler tarikat adı verilen müesseselerle insanlara ulaşmıştır. Zamanla uygulanan kaidelerindeki farklılıklar neticesinde, öğretileri temelde aynı kalmak şartı ile tarikatlarda kol ayrımına gidilmiştir. Oluşan yeni kollar kendisine nispet edilen Mürşidi Kamil'in adıyla anılmıştır. Bu çalışma; geniş coğrafyalarda müntesibine rastlanan Kadiri Tarikatı'nın, Abdurrahman Hâlis Kerküki'ye nispet edilen Hâlisiyye Kolu'nun etkisiyle, Yukarı Fırat havzasında Kadiriliğin tesirlerinin görülmesi amacıyla oluşturulmuş ve tarihsel gelişim kronolojik olarak verilmiştir. Çalışmanın genelinde; Kadiriliğin Yukarı Fırat havzasında yer alan, unutulmaya yüz tutmuş temsilcilerini, tanıma gayesi güdülmüştür. Giriş bölümü Tasavvuf ve Kadirilik hakkında bilgiler ihtiva ederken, birinci bölüm Abdurrahman Hâlis Kerküki hakkında bilgi vermektedir. İkinci bölüm Hâlisiyye Kolu nezdinde Yukarı Fırat havzasında Kadiriyye'nin ilk temsilcisi olan Dede Osman Avni Baba hakkında bilgiler ihtiva ederken son bölüm olan üçüncü bölümde ise Hacı Ömer Hüdâyî Baba ile halifeleri hakkında bilgiler verilmiş ve bu konuda araştırma yapanların istifadelerine sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Tarikat, Kâdiriyye, Hâlisiyye, Anadolu, Şanlıurfa, Harput.
Bazı Çin seyahatnameleri üzerine bir değerlendirme (M.Ö 139-M.S. 984)
Geçmişten günümüze insanoğlu çeşitli amillerin etkisiyle bulunduğu coğrafyayı terk ederek, kendisi için yeni ve keşfedilmemiş olan bölgelere seyahat halinde olmuştur. Bu seyahat hali günümüze gelinceye değin artarak devam etmiştir. Seyahat edenlerin gezdiği ve gördüğü yerleri, yaşadıklarını kaleme alması ise seyahatnamelerin oluşmasını sağlamıştır. Seyahatnameler zamanla tarihi açıdan kıymetli birer hazineye dönüşmüştür. Özellikle milletlerin tarihinin yazılması hususunda birinci el kaynak hükmünde olan bu eserlerden Çinli seyyahların yazdıkları hem bölge hem de Türk tarihi için yüksek önemi haizdir. Türk tarihi için Çin kaynaklarının önemine binaen bu kaynakların içinde bulunan seyahatnameler Türk içtimaî, siyasal, iktisadî, kültürel ve dinî yaşamına dair önemli bilgileri içermektedir. Bu nedenle M.Ö. 139 yılından M.S. 984 yılına kadarki süreç içerisinde Chang Chien, Fa Hsien, Sung Yün, Wu Gong, Hsüan Tsang ve Wang Yen-te isimli seyyahların yazdıkları Türk Tarihi açısından önemli sırları deşifre etmektedir. Bu seyahatnamelerin tahlil ve tetkiki neticesinde mühim tarihi verilere ulaşmak tabiidir.
Osmanlı öncesi Çemişgezek tarihi
Geçmişi, tarih öncesi devirlere kadar uzanan Çemişgezek, Anadolu coğrafyasının doğusunda, Yukarı Fırat Bölümü'nde yer alan önemli yerleşim merkezlerinden biridir. Çemişgezek yöresinde yapılan kazı çalışmaları sonucunda elde edilen veriler, eski çağlardan itibaren zengin bir kültür ve medeniyetin varlığını ortaya koymaktadır. Bulunduğu coğrafyadan dolayı Anadolu'nun doğusu ile batısı ve de kuzeyi ile güneyi arasında, adeta bir geçiş güzergâhında olan yöre birçok devlet, beylik ve toplulukların elde etmek için mücadele ettiği sahalardan biri olmuştur. Çemişgezek, tarihi süreç içerisinde Subarlar, Hurriler, Mitanniler, Hititler, Urartular, Roma, Sasaniler, Müslüman Araplar, Bizans, Türk beylikleri, Anadolu Selçukluları, Moğol, İlhanlı, Timur, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safeviler ve Osmanlı gibi çeşitli devlet ve de beyliklerin egemen olduğu bir alan olmuştur. Bulunduğu Tunceli bölgesinde yaşama en elverişli yerlerden biri olan yöre, kültürlerin kaynaştığı ve aynı zamanda insan unsuru olarak ta gelişime ve yeniliğe her zaman açık olan bir yapıda olmuştur. Günümüzde Tunceli iline bağlı ilçe merkezi olan Çemişgezek'te geçmişten günümüze ulaşmayı başarabilen başta Türk dönemi olmak üzere birçok tarihi eser de mevcuttur. Anahtar Kelimler: Çemişgezek, Pulur (Sakyol), Ortaçağ, Türk Beylikleri, Tarihi Eserler
Claude Cahen ve eserleri üzerine bir inceleme (1909-1991)
Bu çalışma Ortaçağ İslam Tarihi ve Selçuklu tarihi üzerine çok kapsamlı araştırmalar yapan Claude Cahen'in, eserlerinin ve makalelerinin tanıtımıdır. Özellikle ülkemizde İslam Tarihi, Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Claude Cahen'in eserleri teferruatlı bir şekilde incelenmelidir. Bizde bu çalışmamızda Claude Cahen'in ve eserlerinin tanıtımının gerekliliğine inanarak bu çalışmanın yapılmasını gerekli gördük. Bizans İmparatorluğu ve Haçlı Seferleri konusunda da çalışmaları olan Cahen, Avrupalı tarihçilerin doğuya bakışının aksine daha objektif ve nesnel değerlendirmeleriyle de hak ettiği değeri pekiştirmiş ve Hıristiyan bağnazlığının görmek istediği Türk ve Müslüman algısını değiştirme yönünde çok önemli bir adım atmıştır. Bu yönüylede çağımızın en önemli "Orta Doğunun Ortaçağ Tarihçisi " olmasının yanında batı dünyasının zihninde tortulaşan Türk ve Müslüman algısının çok ötesinde evrensel bir görüş alanının zeminini oluşturarak hem batıda hem de doğuda "Büyük Şarkiyatçı" unvanını hak ettiğini düşünerek tez çalışmamızın konusu olarak seçtik. 1937-1939 yılları arasında Türkiye'de de çalışmalarda bulunan Cahen'in, eserlerinin ve makalelerinin tanıtılması gerektiğine inanarak bu çalışmayı yaptık. Aynı zamanda ileride eserlerinden yararlanılarak yazılacağını düşündüğümüz tez konularının dayanak noktalarının oluşmasını istedik. Anahtar Kelimeler: Claude Cahen, Selçuklu İmparatorluğu, Türk-İslam Tarihi
Eski İran uygarlıkları ve yerleşim yerleri (M.Ö.6.bin-M.Ö.700)
Eski İran tarihi çalışmaları hem İran'ın hem de civar bölgelerin tarihinin aydınlatılması açısından son derece önemlidir. Eski İran adeta dünyanın merkezi konumunda olduğu için İran'da yaşanan bir olayın ya da olgunun başka bölgeleri etkilememesi mümkün değildir. Eski İran tarihine baktığımızda; İran coğrafyasına Hint-Avrupalı toplumlar gelmeden önce bu coğrafyada yaşayan kavim ve uygarlıkların olduğunu görebiliriz. Bu bölgeye yapılan göçler sonucunda ise eski ve yeni uygarlıklar arasında etkileşimin olması kaçınılmazdır. Bu çalışmada Eski İran uygarlıklarını inceleyerek onların İran ile olan bağlantısını çeşitli açılardan değerlendirip yerleşim yerleri hakkında bilgi vermeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: İran, Eski İran, İran Arkeolojisi, İran Uygarlıkları
Divanü Lugati't-Türk'de geçen idari ve askeri kavramlar üzerine bir inceleme
Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügât'it-Türk adlı eserini, Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazmıştır. Kendi anlatımına göre, eserine sadece o gün için kullanılan kelimeleri almıştır. Bunu da eserinin daha kullanışlı olmasını istediği için yaptığını söyler. Türkçe-Arapça bir sözlük olan eserinde açıklamaları da mesajını ulaştırmayı hedeflediği kitlenin diliyle, yani Arapça yapar. Kelimeleri gerek gördüğünde cümle içinde kullanır. Türk kültürü adına bunu başarıyla yerine getirdiği rahatlıkla söylenebilir.Bu çalışmada Divanü Lügat'it-Türk'te askeri ve idari kavramları bularak onlar üzeride kavramsal, anlamsal ve zaman içersindeki gelişimlerini, tarihsel perspektife uygun olarak inceleyerek, olabildiğince konuyla ilgili detayları bir araya toplayarak vermeye çalıştık. İdari unvan ve terimleri, ardından askerî unvan ve terimleri ayrı ayrı inceledik. İncelememiz sonucunda, Divandan bulduğumuz ve ele aldığımız kavramların teşkilât tarihi açısından ve müesseselerin Türk devletlerinde sürekliliği bakımından her dönemde ihtişamını koruduğunu ve karmaşık bir yapı taşıdığını hissettik. Günümüzde kullanılan birçok benzer kavrama da rastladık.Anahtar Kelimeler: Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügat'it-Türk, askeri, idari kavramlar
XVI. yüzyılda ticarî alanda Osmanlı - Hindistan ilişkileri
Osmanlı iktisadî anlayışında, önce ihtiyaçlar karşılanır, arzın yetersizliği durumunda dış alıma ihtiyaç duyulurdu. Başka bir ifadeyle, devlet ihtiyacı karşılar, ihtiyaç fazlasını satardı. Ancak Osmanlı?nın jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip bir coğrafya?da bulunması -tüccar bir yapıya sahip olmasa bile- Osmanlı?yı tam da transit ticaretin hareketliliğine itmiştir. Böylece emtia ticaretine, özellikle ihracata, ekonomisinde birinci derecede yer vermeyen Osmanlı, transit ticaretin gereklerini yapmış ve ticaretin rahat sağlanması için her türlü önlemleri almaya çalışmıştır. Bunun için yerel yönetimlere çeşitli emir ve hükümler vermiş, hatta ticaretin rahat sağlanması için güzergâhın güvenliği ve rahatlığı için derbent teşkilatı, bedesten, han ve kervansarayların temini konusunda gerekli uygulamaları gerçekleştirmiştir.Hindistan ticareti ise, genel anlamda ihracata dayalıydı. Bu anlamda Hindistan tüccar bir memleket konumundaydı. Hindistan?da at, silah yapımı için çelik ve demir, üretimde çalıştırılmak üzere köle, stratejik anlamda korunmak için bilgili ve teknik anlamda donanımlı asker ve harp gereçleri, altın, gümüş ve lüks süs eşyaların ithali dışında hemen hemen hiçbir ithalat hareketi yoktu. Zaten, Hindistan?ın zengin coğrafyası kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetmekteydi.Her iki ülke arasında gerçekleşen ticarette ise, ticaretin muhatabı sadece iki ülkeden ibaret kalmıyordu. Çünkü ticaretin kendisi kıtalar arası bir konuma sahipti. IIIBöylece Avrupa, Arap Yarımadası, İran ve Afrika, gerçekleşen ticarete muhatap olmaktaydı.Osmanlı-Hindistan ticaretinin XVI. yüzyılda yoğunluk kazanmasındaki en önemli rol XV. yüzyıl ortalarında Fatih Sultan Mehmed?in İstanbul?u fethetmesidir. Tebrik için Hindistan?dan gelen elçiler, ticaret bağlantılarında da bulunmuşlardır. Ticaretin yoğunluğu ise, XVI. yüzyıl başlarında zayıf Memlûk siyaseti ile yaklaşan Portekiz tehlikesine karşı, hem Akdeniz ticaretini hem de Osmanlı topraklarını tehlikeye atabilecek durumda olduğu için, Osmanlı?nın 1516-1517 Suriye, Filistin Mısır seferleri sonucunda Doğu ticaretinin güzergâhında bulunan önemli ticaret merkezlerini almasıyla başlamıştır. Bu bağlamda Osmanlı, tam da XVI. yüzyılda, Akdeniz?de ve Kızıldeniz?de Doğu ile bağlantılı bir ticaret yoğunluğuna girmiştir. Ancak bu durum Avrupalıları rahatsız etmiştir.Dünya ticaret tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilecek XVI. yüzyıl, siyasî ve iktisadî alandaki gelişmeleriyle ön plana çıkmaktadır. XV. yüzyılın sonunda yeni yolların keşfi ve bu keşifler neticesinde ticaret yollarının Orta Doğu?dan Güney Afrika yoluna kayması ve böylece Avrupa?nın gelişen ekonomisinin karşısında dünya ekonomisinin dengelerinin değişmesi, XVI. yüzyıla damgasını vuran olaylardır.Avrupalılar, Osmanlıların Hindistan ticaretini ve tarihi İpek Yolu'nun Orta Doğu bölgesini elinde tutmalarından rahatsızlık duyuyorlardı ve yol güvensizliği, yol boyunca alınan vergileri, deniz, nehir ve kara ticaretinin yoruculuğu gibi durumları yaşamak istemiyorlardı. Bunun için Yeni yolları kullanıp, Ümit Burnu?nu dolaşarak Hint mallarını ülkelerine götürdüler.Hindistan ticaretini tekellerine almak isteyen Portekizliler, Kızıldeniz?de Müslümanların gerçekleştirdiği ticarete de darbe vurmak istediler. Artık Hint sularında ve Kızıldeniz?de Portekiz mücadelesi beraberinde İran ile mücadele, Osmanlı?nın ticaretini iyiden iyiye etkilemişti. XVI. yüzyıl başlarında kötü giden bu durum fazla uzun sürmedi. Yüzyılın ortasından itibaren, Osmanlı, çeşitli imtiyazlarla tüccar devletleri tekrar Akdeniz?e çekmeyi başardı. Böylece Venedik, Ceneviz, Fransa ve İngiltere verdiği ticaret vergileriyle Osmanlı?nın ticaretini yeniden canlandırdı. Ancak durum XVII. yüzyıldan itibaren tekrar kötüye gitmeye başladı. Halep, Trablusşam, İskenderiye, Kahire, Bursa ve İstanbul gibi daha pek çok ticaret şehirlerine artık, eski yoğunluktaki gibi, baharat ve ipek gelmiyor; yeni dünya ticaretinde yaşanılan yol IVuzunluğuna, İngiliz korsanlarına, iklimsel şartlardan dolayı okyanus tehlikesine rağmen, Avrupa?nın dağıtım merkezi olan Lizbon?a gidiyordu.Hindistan?dan gelen baharat, ipek, pamuklu kumaşlar, boya gibi emtianın Osmanlı kara ve sularına az gelmesi, fiyatlara ve vergi gelirlerinin düşmesine de yansımaktaydı. Öte yandan Avrupa?nın para devrimi ile piyasaya yüksek miktarda altın ve gümüş arzını gerçekleştirmesi de Osmanlı ekonomisini sarsmıştır. Ancak, dünya ticaret tarihinde önemli bir yere sahip olan Hindistan ve onun zenginlikleri, her halükarda dünyaya akmaya devam etmiştir.Anahtar Kelimeler: Osmanlı İmparatorluğu, Hindistan, XVI. Yüzyıl, ticaret, Akdeniz, ticaret güzergâhı, İpek Yolu, ticaret emtiası, baharat, İpek, fiyatlar, Osmanlı ticaret şehirleri, Hindistan ticaret şehirleri, Kızıldeniz, Portekiz, İran, Avrupa, Coğrafî Keşifler
Destanlarda İslam öncesi Gök Tanrı inancı ve ilgili motifler
Destanlar ortak kültürel mirasın ürünüdür. Destanlar, milli kültürün bugünkü haliyle eski zamanları arasındaki ilişkileri tespit eden birincil kaynaklardır. Destanlar toplumun dünyaya ve olaylara bakış açısını bir anlamda toplumun karakterini yansıtırlar. Bu nedenle destanların özellikle Türk destanlarının incelenmesi Türk kültür yapısına önemli katkıları olacaktır.Destanlardan hareketle inanç felsefemizin bugünkü haliyle eski çağları arasındaki ilişkileri tespit edebilmemiz mümkündür. İnançlar bir milletin hayatında önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; Türk milleti tarihi boyunca birçok dini kabul etmiş ve bu dinlerden kalan birçok inanış günümüze kadar gelebilmiştir. İşte bu dinlerden bizi ilgilendireni Gök Tanrı inancıdır.Gök Tanrı inancı Türklerin en eski inancı olup bu inanca ait birtakım bilgileri destanlar sayesinde öğrenebilmekteyiz. Çünkü destanlarımızda yer alan tarihi gerçekler ve destanlarda geçen olayların ya da kişilerin yaşadıkları, destan motifi çerçevesinde Gök Tanrı inancına dair bilgiler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Destan, Milli Kültür, Türk Destanları, İnanç, Türk Milleti, Gök Tanrı İnancı, Destan Motifleri.
Asya Hunlarında iktisadi hayat
Tarih araştırmalarında, tarihin sosyal ve iktisadi boyutu, yaşanan olayların pek çoğunun sebebi olması bakımından oldukça önemlidir. Toplumların, devletlerin sosyal ve iktisadi yapılarının anlaşılmasıyla, siyasi gelişmelerin sebep ve sonuçları daha iyi görülebilir. Asya Hun Devleti?nin tarihi incelendiğinde, devletin dış politikasının ekonomik temellere dayandığı görülmektedir. Hunların temel iktisadi faaliyet hayvancılıktır. Ancak yapılan tek ekonomik faaliyet bu değildir. Bir toplumun, ihtiyaçlarının tamamını bir tek iktisadi faaliyetle karşılaması mümkün değildir. Hunlar, birçok ihtiyaca cevap verebilen hayvancılık faaliyetinin yanı sıra, ziraat, madencilik, dokumacılık, ticaret gibi farklı iktisadi faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Ancak her toplum gibi Hunlar da yabancı ülkelerin ürettiği mallara ihtiyaç duymuşlardır. Bu ihtiyaçlarını da en başta Çin?den, ticaret, vergi ve yağma yoluyla elde etmeye çalışmışlardır. Hunların dış politikadaki tavrını, yönünü belirleyen en önemli etken, Çin?den faydalanma isteğidir. Bu düşünceyi destekleyen en önemli veri, Hunların Çin ile yaptıkları savaşlardan sonra imzalanan anlaşmaları en çok iktisat ile ilgili maddeleri içermesidir. Bu çalışmada, Hunların uğraştığı ekonomik faaliyetleri detaylı olarak değerlendirerek, devletin, toplumun yapısının ve özellikle dış politikanın nasıl şekillendiğini incelemeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Hunlar, Çin, Ekonomi, Hayvancılık, Ziraat
Hilafet ve Şia üzerine bir inceleme: VII.-VIII. yy.
Din anlayışımdaki farklılaşmaların bir tezahürü olarak karşımıza çıkan mezheplerin sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için İslam Düşüncesinin teşekkül dönemi olarak nitelendirilen yaklaşık ilk üç yüz yıllık süreç büyük bir öneme sahiptir. Hz. Peygamberin vefatının hemen akabinde başlayan ve umumiyetle imamet/hilafet çerçevesi etrafında cerayan eden hadiseler Müslümanlar arasında ciddi ihtilaflara neden olmuştur. Şüphesiz başlangıçta siyasi bir niteliğe sahip olan bu ihtilafların doğurduğu fikirler tarihi süreç içerisinde itikadi bir yapıya bürünerek mezhep şeklinde karşımıza çıkmıştır. İlk plânda Haricilik, Şia, Mürcie ve Mutezile olarak tasnif edebileceğimiz bu dini-siyasi oluşumlar daha sonra kendilerine ait birer kültürel yapı oluşturmuşlardır. Belli prensipler çerçevesinde kendini ifade eden bu mezhepler, yine büyük oranda siyasi tutum farklılıklarından dolayı kendi alt gruplarını üretmeye devam etmişlerdir. İslam fikir ve siyaset tarihinde önemli yere sahip olan mezheplerden birisi de Şia mezhebidir. Şia'nın ortaya çıkmasını sağlayan olayların başlangıcı ve kökeni ile ilgili birçok rivayet vardır. İslam alimleri ve Şii alimler arasında bu hususta anlaşmazlıklar vardır. İhtilafların çok olması Ehl-i Sünnet alimlerinin ve Şii alimlerinin konuya bakışlarının ve fikirlerinin farklı olmasının yanı sıra tarihi olayların belirsizliği ve belli bir fikri ispatlamak adına uydurma hadislerin, rivayetlerin ortaya atılmasıda bu konudaki karışıklığı arttıran nedenlerin başında gelmektedir. Şii müelliflerden bazıları Şia'nın varlığını Hz. Peygamber'in hayatta olduğu döneme kadar götürmeye çalışsalarda Şia'nın erken dönemde Hz. Ali taraftarlığı şeklinde ortaya çıkması Hz. Osman'ın şehit edilmesi ile başlayan olaylar ve Hz. Ali'nin döneminde de bu faktörün ileri sürülmesi ile oluşan savaşlar neticesinde olmuştur. Ancak bu dönemdeki şia daha çok bir taraf olma şeklindedir. Daha sonrasında Hz. Hüseyin'in şehadeti ile sonrasındaki olaylar neticesinde Şia imamet fikri daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Şia'nın siyasi ve itikadi bir mezhep oluşturması ve islam toplumu içerisinde ayrı bir fırka olması ise kaynakların verdiği üzere hicri birinci asrın sonlarına kadar uzanmaktadır. Bu tarihten itibaren artık şia kendi başına siyasi temele dayanan itikadi bir mezhep olmuştur. Anahtar Kelime; Şia, İmamet-Hilafet, Zeydiyye
Karadeniz'in kuzeyinde ve Balkanlarda Türk varlığı (IV.-X. yüzyıl)
Türklerin Karadeniz'in kuzeyinde ve Balkanlardaki varlığı, IV. yüzyılın son çeyreğinde, Hunların Alanları hâkimiyet altına aldıktan sonra Doğu Gotları üzerine saldırmaları ve yurtlarını işgal etmeleri ile yeni bir boyut kazanmıştır. Kısa süre içerisinde hâkimiyet alanlarını Tuna nehrine kadar genişleten Hunlar, V. yüzyıl başından itibaren liderleri Uldin ve Rua öncülüğünde Tuna'yı geçip Doğu Roma topraklarında istilâ hareketlerinde bulunmuşlardır. Attila döneminde gücünün doruğuna erişen Hunlar, Doğu ve Orta Avrupa'da rakipsiz bir güç haline geldiler fakat Attila'nın zamansız ölümünün ardından çocukları arasında çıkan iktidar mücadelesi neticesinde kısa süre içerisinde siyasi varlıklarını yitirdiler. Hun devletinin dağılmasının üzerinden daha bir yüzyıl geçmeden, VI. yüzyılın ikinci yarısında aynı bölgede bu defa Avarlar ciddi bir güç olarak tarih sahnesine çıktılar. Avarlar, en büyük kağanları Bayan liderliğinde kısa süre içerisinde Orta Tuna bölgesine yerleştiler, doğuda Bizans'la ve batıda Franklarla yaptıkları başarılı savaşlar neticesinde gittikçe hâkimiyet alanlarını genişlettiler. Avarlar VI. yüzyıl sonu ve VII. yüzyıl başında defalarca Tuna'yı geçip Bizans'ın Balkan topraklarına akınlar yaptılar. Bu akınlar güneyde Selanik ve Dalmaçya kıyılarına kadar ulaşmıştır. Avarların Balkanlardaki faaliyetlerinin en önemli sonucu Slavların bu bölgeye kalıcı olarak yerleşmeleri olmuştur. 626 yılında İran ordusuyla birlikte İstanbul'u kuşatan Avarlar, kuşatmanın başarısızlığa uğramasının ardından siyasi güçlerini yitirmeye başlamışlardır. Karpatlar havzasında Avarların varlığı IX. yüzyıl başına kadar sürmüşse de siyasi olarak etkinliğini yitirmiş olan Avar Devleti bu tarihte Franklar tarafından ortadan kaldırılmıştır. VII. yüzyılın son çeyreğinde, Karadeniz'in kuzeyindeki Büyük Bulgar Devletinin dağılışının ardından, Kubrat'ın oğlu Asparuh liderliğinde Aşağı Tuna bölgesine gelip yerleşen Bulgarlar, Bizans'tan gelen ilk saldırılara başarıyla karşı koyarak varlıklarını bu devlete kabul ettirdiler. Asparuh ve Tervel Han zamanlarında kuruluş ve teşkilatlanmalarını tamamlayan Bulgarlar, bir süre iç karışıklıklar nedeniyle zayıf düşmüşlerse de IX. yüzyıl başında Krum Han döneminde yeniden toparlanarak bölgenin en güçlü devleti Bizans'ı yenecek ve başkentini kuşatacak kadar güçlenmişlerdi. Ancak Krum Han'dan sonra Bulgarlarda Slavlaşma ve Hristiyanlaşma süreci başlamış, Boris Han döneminde Bulgarlar din değiştirmişler ve nihayetinde Slav kültürünün de etkisiyle Türklük özelliklerini kaybetmişlerdir. Kuzey Karadeniz ve Balkan tarihinde önemli yeri olan bir diğer Türk kavmi, IX. yüzyıl sonlarında İdil nehrini geçen ve daha sonra Balkanlara kadar inip bütün Trakya'yı istilâ eden Peçeneklerdir. Batıya doğru hareketleri ile Macarların bugünkü yurtlarına gelip yerleşmelerine sebep olan Peçenekler, Karadeniz'in kuzeyinde bulundukları dönemde bir yandan Rus Knezlerinin diğer yandan Bizans ve Bulgarların ittifak amacıyla müracaat ettikleri en önemli siyasi güç olmuşlardır. XI. yüzyılın başından itibaren Balkanlara inen ve ağırlık merkezlerini Tuna boylarına taşıyan Peçenekler, o dönem için Bizans'ın en büyük rakibi durumuna gelmişti. Türklerin Anadolu'daki ilerleyişine de dolaylı olarak yardım eden Peçeneklerin varlığı, XII. yüzyıl sonuna kadar devam etmiş, bu tarihten sonra arkalarında kalıcı izler bırakarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Karadeniz'in kuzeyinde ve Balkan coğrafyasında, altı yüzyıllık bir dönem boyunca dört büyük siyasi teşekkül halinde varlıklarını sürdüren Türkler, bölgenin tarihinde ve ilişkide bulundukları toplumların kültüründe çok derin izler bırakmışlar ve sonraki dönemlerde gerçekleşen Türk fetihleri için kuvvetli bir zemin oluşturmuşlardır. Anahtar Kelimeler: Erken Orta Çağ, Doğu Avrupa, Balkanlar, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Oğurlar, Peçenekler.
Ortadoğu'da dinler üzerine bir araştırma (Yahudilik-Hıristiyanlık-İslamiyet )
Ortadoğu, bulunduğu coğrafi konumdan dolayı tarihsel süreç içersinde birçok milletin bu bölgeye yerleşmesine neden olmuştur. Etnik yapıdaki bu çeşitlilik beraberinde kültürel farklılıkları da getirmiştir ki bu durum, bazı dönemler hariç tarih boyunca Ortadoğu'da günümüze kadar devam eden istikrarsız bir bölge olmasına neden olmuştur.Karışıklıkların yoğun olmasından olacaktır ki Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi üç önemli ilahi din bu bölgede ortaya çıkmıştır.Asli unsurları bakımından bu üç din de Allah'ın varlığını ve birliğini vurgulamaya çalışmıştır. Yani Allah, değişik dönemlerde, değişik isimler altında farklı peygamberler aracılığıyla insanları uyarmak ve onları doğru yola yöneltmek amacıyla zaman zaman bu bölgeye ilahi dinleri göndermiştir.Tüm ilahi dinlerin özünde İslamiyet'in temel özellikleri yatmaktadır. Ancak insanlar, zamanla bu dinlere uymayı bıraktıkları gibi bazen de dinlerin asli unsurlarını çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. İşte Allah, en son olarak değiştirilmezliğini kendi koruması altına aldığı İslamiyet'i göndermiştir.Anahtar Kelimeler: Ortadoğu, tarih, din, peygamber, Allah,
Oryantalizm üzerine bir araştırma
Doğu bilimi, Şarkiyatçılık, olarak ta bilinen Oryantalizm; Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının bütünü olarak tanımlanmıştır. Oryantalizm, Asya ve Kuzey Afrika uygarlıklarına ilişkin, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, iktisat, tarih, yazı ve kültür çalışmalarına kadar her şeyi kapsar. Sistematik olarak 13. yüzyılda ortaya çıkan Oryantalizm, 18. yüzyıldan itibaren bu adla anılmaya başlanmıştır. Tüm doğuyu kapsayan Oryantalizm, temelde İslam dünyası üzerine kurgulanmıştır. Oryantalizm her zaman öteki olarak gördükleri doğuyu kendi değerlerine yabancılaştırma çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Hıristiyan batı dünyasının, İslama ve onun peygamberine karşı, kolektif stratejinin yansımasıdır. Doğunun maddi imkânlarına sahip olmak isteyen Hıristiyan batı, sömürgecilik faaliyetleri için oryantalistlere ihtiyaç duymuş ve onlardan bilgi desteğini sağlamıştır. Oryantalizmin sistematik olarak belirdiği zamanlarda emperyalizm de yoğun olarak boy göstermiştir. Türk- İslam dünyası üzerinde de yoğun faaliyet yürüten oryantalistler özellikle Osmanlı coğrafyasını yüzyıllarca mesken tutmuşlardır. Bugünde aynı coğrafyada faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürmektedirler. Oryantalizm, yaptığı çalışmalarla misyonerlere de malzeme hazırlamış, onların İslam ülkelerinde girişecekleri faaliyetlerde yardımcı olmuştur. Oryantalizm gerçeği günümüzde de diri bir şekilde karşımızda durmaktadır.
Tarihi kaynaklar içerisinde destanların yeri ve önemi
Destan tarihte özellikle yazının icadından önce, hakkında daha az bilgiye sahip olduğumuz dönemlerdeki sosyal, siyasi ve askeri olayları; o zamanda yaşamış olan toplumun yaşam tarzını, inanışlarını, değer yargılarını, hayata ve dünyaya bakış açısını ortaya koyan, zengin içerikli, masalsı bir anlatımdır.Türk ve Dünya Edebiyatı'nda destanlar içinde var oldukları toplumlarla beraber büyürler ve gelişirler. Aslından kopmadan toplumun geçirdiği her evreden; değişen coğrafi mekân, kabul edilen yeni din, farklılaşan yaşam tarzı destana da etki eder. Dolayısıyla destan tarihi araştırmalarda vazgeçilmez bir kaynak hükmündedir. Ana kaynakların yanında destanlar da toplumların ve milletlerin tarihi hakkında aydınlatıcı bilgiler verir. Destanlardaki olağanüstülükler bir tarafa bırakıldığında geriye kalan tarihin ta kendisidir.Destanlarda yansıyan inançlar, olaylara bakış tarzı, dini ve milli motifler, aile içi ilişkilerle ilgili detaylar, toplumun olaylar karşısında geliştirmiş olduğu değer yargıları dolaylı olarak günümüz yaşantısında da varlığını sürdürmektedir. Destanlarda sıkça geçen ortak motifler bir nevi ait olduğu milletin iç dünyasını yansıtmaktadır. Tanımak istenen herhangi bir millet hakkında destanları incelenerek yargı sahibi olunabilir
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın hayatı ve eserleri üzerine bir inceleme
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah çalışmalarında tetkik ve tenkide önem veren titiz bir araştırmacıdır. Geçmişten günümüze kadar ilmî ve kültürel, bilgi birikiminin orijinalliğini korumuş entelektüel bir fikir adamıdır. Bu çerçevede Muhammed Hamidullah günümüz fıkıh problemlerine dair görüşlerinin bilinmesinin etkisiyle İslam hukuk tarihinin doğru okunmasına ve aktarılmasına katkı sağlamıştır. Bununla beraber İslam tarihini ve İslam peygamberini en detaylı şekilde ele almıştır. Bu alana bağlı olarak Hadis ve Sünnet alanında İslam tarihine büyük katkısı olmuştur. Muhammed Hamidullah bu sayede İslam hukuk tarihinin, en önemli varislerindendir. Bu çalışmada da ömrü boyunca gerçekleştirdiği ilmi faaliyetlerinde İslam tarihi ve İslam hukuku alanında etkili olmuş aynı zamanda İslam âlimlerinden biri olan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın, hayatı ve eserleri ele alınmış, eserleri kitaplar ve makaleler olarak 2 bölümde detaylı bir şekilde incelenerek bilgiler sentezlenerek aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: İslam Tarihi, İslam Hukuku, Muhammed Hamidullah.
Moğollarda sosyal yaşam üzerine bir inceleme
Moğolların 13. Yüzyılda ortaya çıkışı, sadece Orta Asya tarihinde değil, tüm dünya tarihinde özel bir öneme sahiptir. Çünkü Moğollar, dünya tarihinde büyük ve önemli değişimlere yol açan aynı zamanda Moğol istilası ile geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bir yerden başka bir bölgeye göç eden küçük bir kavim iken Çin'i İran'ı, Mezopotamya'yı, Doğu Avrupa'yı ve Orta Asya'yı kapsamı altına alan büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Bu sebeple Moğol tarihi sosyal yönü dâhil olmak üzere her zaman tarihçilerin ve müelliflerin ilgisini çekmiştir. Kabilecilikten imparatorluğu uzanan yolculuklarında toplumsal hayatı düzenleyen özel kanunlarının yanı sıra uygulamış oldukları örf ve adetleri, dini inançları ve uygulamaları Moğol toplumunun sosyal yaşantısında öne çıkan bir özellik olmuştur. Seyyahların gözlemlerinin aktarımı ile sosyal yaşantılarıyla ilgili pek çok ipucu tüm yönleriyle ortaya koyulmuştur. Moğolların toplumsal yapısını anlayabilmenin yolu geçim kaynakları, beslenme, yeme içme alışkınlıkları, kıyafetleri, bağlı oldukları örf ve adetleri, bayram ve kutlamaların hakkında bilgi sahibi olmaktır. Cengiz Han'ın elde etmiş olduğu başarının kaynağında kuşkusuz ki sosyal hayatın doğası gereği getirdiği uygulamalar, disiplin, teşkilat sistemleri vardır. Çağdaş tarihçiler arasında genel olarak askeri ve siyasi yönleriyle ilgili çalışmalar mevcuttur. Fakat sosyal yönün etkisi elde edilen başarılar üzerinde yadsınamaz. Kadınların Moğol toplumunda yaşanan olaylar üzerinde etkileri ve rolü büyüktür. Bu araştırmada Moğolların sosyal yaşantısının etkileri gösterilmeye çalışılacaktır.
Karahanlılar Devleti ve devlet teşkilatı üzerine inceleme
Bu araştırma, Karahanlılar Devleti'nin tarihî evrimini, kültürel dokusunu ve siyaset bilimi açısından önemini detaylı bir şekilde ele almaktadır. Karahanlılar, Orta Asya'nın zengin bozkırlarından yola çıkarak Orta Asya ve Maveraünnehir topraklarına kadar uzanan önemli bir Türk-İslam devletinin temsilcileridir. Ancak, mevcut araştırmalarda bu devletle ilgili belirsizlikler ve eksiklikler bulunmaktadır, bu nedenle bu çalışma bu boşlukları doldurmayı hedeflemektedir. Araştırma, Karahanlılar Devleti'nin kökenlerini, siyasi evrimini, kurumsal yapısını ve toplumsal etkileşimlerini inceleyerek detaylı bir bakış sunmaktadır. Ayrıca, devletin Orta Asya ve Maveraünnehir'in tarihî sürecine olan katkılarını ve bu süreçteki rolünü vurgulamaktadır. Bu nedenle, Türk tarihi, Orta Asya medeniyeti ve Orta Asya ve Maveraünnehir'in kültürel evrimi açısından önemli bir perspektif sunmaktadır. Bu önemli Türk-İslam devletinin tarihine dair eksiklikler ve belirsizlikler bizi bu alanda çalışmaya iten önemli nedenlerden biridir. Bu araştırma, Karahanlılar Devleti'nin tarihini derinlemesine inceleyerek, tarihi evrimini, kurumsal yapısını ve siyasi teşkilatının işleyişini anlamayı amaçlamıştır. Karahanlılar'ın siyasi, dini, kültürel, askeri ve devlet teşkilatı olarak bölüm bazlı ele alınması sebebiyle bu çalışma Karahanlı Devletini topyekûn olarak ele almakta gerek siyasi tarihi gerekse devlet teşkilatı üzerine yoğunlaşarak, Karahanlılar'ı tek bir başlık altında toplayan ilk çalışma olma özelliği de taşımaktadır. Karahanlılar üzerine yapılan çalışmalarda göze çarpan ilk nokta Karahanlılar'ın menşei konusunda bir fikir birliğinin olmayışıdır. Kökenleri üzerine farklı görüş ve iddialar mevcuttur. Genel kanı Karluk kabilesine mensup olduğu yönündedir. Bilge Kül Kadir Han önderliğinde kurulan devletin doğuşu, çağdaşı olarak yer alan Uygurlar'ın yıkılması üzerine gerçekleşmiştir. Karluk boyu ve Uygurlar'ın kültürel özellikleri ile yoğrulan Karahanlılar bu zorlu topraklarda var olmuş ve önemli işler başarmıştır. Türkçede soyluluğu ifade eden 'Kara' ve hükümdarlara verilen 'Han' kelimelerinden oluşan Karahanlılar, Mâverâünnehir de hüküm sürmüş ve önemli bir coğrafyada yer almışlardır. Bu coğrafyanın neticesinde komşu ve çağdaşı devletler ile yoğun siyasi ilişkiler yaşamıştır. Çıkara dayalı olan bu ilişkiler çok yönlü olup kimi zaman evlilikler yoluyla akrabalıklar kurulurken kimi zaman devletler birbirlerinin yaşadığı buhranlı zamanlardan faydalanma yolunu seçmişlerdir. Karahanlılar'ın kendi adından söz ettirip bulunduğu coğrafyaya yayılma süreci Satuk Buğra Han'ın liderliğinde gerçekleşmiştir. Bu dönem Karahanlılar için en önemli adım hiç şüphesiz İslamiyet'in kabulü olmuştur. Karahanlılar'ın İslamiyet'i kabulünün, Karahanlılara bölgede tanınma ve var olma hakkı verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Sâmânîler, Karahanlılar'ın ilişki kurduğu ilk devletlerden olmuştur. İç karışıklıklar ve isyanlar yaşayan Sâmânîlerin diğer mücadeleleri ise Karahanlı ve Gazneli devletleri ile olmuştur. Ordusunun temelini Türklerin oluşturduğu Sâmânîler(Usta,2009:65) Şeklen nüfuzu altında tuttuğu Gazneliler'in aslen nüfuzu altına giren Sâmânîler bu dönemde en önemli şehirlerinden olan Horasan'ı Gazneliler'e, Buharayı ise Karahanlılara karşı kaybetmiştir. Devleti toparlama çabaları sonuç vermeyince Karahanlı Hükümdarı İlig Nasır tarafından tarih sahnesinden silinmişlerdir. Sâmânî Devletinin toprakları üzerine olan çekişmeler Karahanlı-Gazneli ilişkilerinde de yeni bir perde açmıştır. Gazneliler ile olan ilişkilerde zaman zaman anlaşmalar yapılmış, dostluk kurulmuş gibi görünse de hiçbir zaman tam anlamıyla güven tesis edilememiş, taraflar birbirlerine her zaman şüphe ile yaklaşmışlardır. Sultan Mahmud döneminde daha ağır basan taraf Gazneliler olmuş büyük kağanın belirlenmesinde Gazneliler taraf olmuşlardır. Sulhu akrabalık yolu ile tesis etmeye çalışıp evlilikler ile akrabalıklar tesis edilmiştir(Özaydın,2001:408) Karahanlı Devleti ikiye bölünmesi ve taht mücadeleleri sebebiyle Gaznelilere karşı istediği sonuçları elde edememiştir. Gazneli devleti ise ilerleyen süreçte Selçuklu Devleti ile olan mücadelelerde zayıflamış Gurlular tarafından yıkılmıştır. Selçuklu-Karahanlı münasebetleri Karahanlılar'ın büyüyüp genişlemeye başladığı dönemlere denk gelmektedir. Karahanlılar bu dönemde buharayı ele geçirmiştir. Buharanın ele geçirilmesinde Selçukluya bağlı Oğuz boylarının da olduğu bilinmektedir(Sümer, 2009:389). Selçukluların bölgede yeni yeni görüldüğü bu dönemler aynı zamanda yurt arayışı içerisinde de olduğu dönemlerdir. Selçukluların bölgede tehlike arz edeceğini düşünen bölge devletleri başta Gazneliler olmak üzere Selçuklu genişlemesine karşı durdular. Sürece baktığımız zaman Karahanlı-Selçuklu ilişkilerinin Selçuklu-Gazneli ilişkilerine kıyasla daha yumuşak geçtiği görülmektedir. Karahanlı Ali Tegin ile Selçukludan Arslan Yagbu arasında dostluk ve ittifak inkişaf etmiştir. Harzemşahlara karşı gerçekleşen Debusiye savaşında Karahanlı ordusu içerisinde yer alan Selçuklular bunun bariz göstergesidir(Sümer, 2009:389). Bu süreçten itibaren bölgede ağırlıklı olarak Selçuklu-Gazneli mücadeleleri meydana gelmiştir. İki devlet arasında meydana gelen bu ufak çaplı savaşlar 1040 yılındaki Dandanakan savaşında Selçuklu Devletinin kesin zafer elde etmesine kadar devam etmiştir. Karahanlılar'ın doğu ve batı diye ikiye ayrılmaları ve kendi içlerindeki büyük kağan mücadeleleri dolayısıyla net bir tarafı olmamıştır. Karahanlı Hükümdar ve kardeşlerinin Büyük kağan olma istekleri diğer bölge devletleri tarafından kullanılmaya başlanmış ve bölge devletleri bu süreçlerde aktif rol oynamaya başlamıştır. Karahanlı-Abbasîler ve Karahanlı-Harzemşahlar ilişkileri diğer bölge devletlerine kıyasla daha sınırlı olmuştur. Harzemşahların kuruluşu ise Karahanlı devletinin ikiye bölündüğü yıllara denk geldiği için genel manada karmaşık ve doğu-batı dengelerinde değişkenlik göstermiştir. Emeviler'in ırkçı mevali politikası uyguladığı dönemlerde Türkler Orta Asya'da Arapların ilerlemesinin önünde en büyük engel olmuşlardır. Türk-Arap ilişkileri Abbasilerin halifeliği ele geçirmesi sonrası değişime uğramıştır. Irkçı bir politika gütmeyen Abbasîler ordularında Türklere yer vermeye başlamış, bu durum sayesinde Çinliler ile 751 yılında yapılan Talas savaşında, Türkler Abbasîlerin yanında yer almışlardır. Bu süreç aynı zamanda Türkler arasında İslamiyet'in yayılmasının da temelini atmıştır. Türkler arasında İslamiyet yayılırken Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ın 'Abdülkerim' adı ile İslamiyet'i kabul etmesiyle İslam Karahanlı devletinde daha geniş kitlelere yayılmıştır. Bu durum ise Karahanlı Devletinin tarihini derinden etkilemiş, devlet teşkilatı başta olmak üzere Türk-İslam sentezinin başlamasını sağlamıştır. Yönetim şekli derinleşen ve teşkilatlanan Karahanlı devleti ise kendinden sonra gelen Türk-İslam Devletlerine yol açmış ve örnek teşkil etmiştir.
İbn Bîbî'ye göre Selçuklu devrinde Anadolu ve Selçuklu şehirleri
Bu çalışmada, Türkiye Selçuklu Devleti'nin en önemli kaynaklarından olan el-Evâmirü'l-Alâ´iyye fi'l-Umûri'l-Alâ´iyye adlı eser kapsamlı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Eserin müellifi olan İbn Bîbî'nin Selçuklu sultanlarına dair kaleme aldığı betimleme ve övgüler mercek altına alınmış, dikkat çeken hususlar okuyucuya aktarılmıştır. Çalışmanın bir diğer ayağını ise Anadolu'daki yerleşim birimleri hakkında eserde geçen bilgilerin sınıflandırılması ve indekslenmesi oluşturmuştur. Bu doğrultuda, İbn Bîbî'nin olay anlatısı sırasında yer verdiği şehir ve kalelerin günümüzdeki karşılıkları belirlenmiş ve muhtasar bir şekilde açıklamaları yapılmıştır. Sonuç olarak, Türkiye Selçuklu Devleti'nin gerek devlet ve sultan mekanizmalarının anlamlandırılması gerekse de eserde bahsi geçen mekânların saptanması açısından kaleme alınan bu çalışma, Tarihî Coğrafya açısından oldukça önem arz etmektedir.
Sâsânîler döneminde İran ve Turan ilişkileri
İran Platosu, konumu itibariyle tarih boyunca özellikle hem Kafkaslardan hem de Hazar Denizinin güneydoğusundan gelen göçebe istilalarına açık bir bölge olmuştur. Bu durumun sürekliliği, Avesta çağından itibaren İranlıların Tur (an) adını verdikleri bir kültür /kavim ile çatışma içerisine girmelerine neden olmuştur. Avesta çağından itibaren bu kültürün mensupları hangi etnik gruba dahil olursa olsun yerleşik kültürün temsilcisi olan İran ile bir karşıtlık oluşturmuştur. Bu karşıtlığı özellikle İran kaynaklarında takip edebilmek mümkündür. Turan kültürün temsilcileri M.S. 350'lerden itibaren yoğun şekilde Sâsâni İran'ına girmeye başlamış ve Sâsânîler ile çok önemli temaslarda bulunmuşlardır. Ancak, İran kaynaklarında belirsiz gibi görünse de bütünsel bir değerlendirme yapıldığında bu göçlerin M. S. IV. yy. ın çok daha öncesinde başladığını söylemek mümkündür. Bu temaslar, siyasi ilişkiler ile kısmen kayıt altına alınmıştır. Yoğunlaşan temasların neticesinde ise "etkileşim" her alanda kendini göstermiştir. Siyasi ilişkilerin dışında iki ayrı kültürün temsilcisi olan İran ve Turan, siyasi kültür unsurları açısından da bir etkileşime girmiştir. Yakın Doğu'dan İran'a aktarılan siyasi-kültürel bir miras, Sâsânîlerin hükümdarlık anlayışına da yansımıştır. Hükümdarın temsili, unvanları, meşruiyet kazanma şekilleri gibi siyasi kültür unsurlarının büyük çoğunluğunu öncüllerinden alan Sâsâniler, kimi zaman da Turanlılara karşı Avesta çağının unsurlarına yönelmişlerdir. Kendi dönemlerinde de Turanlılarla temas ederek "hibrit" bir kültür dairesinin etkisine girmişlerdir. Aynı şekilde Turanî kavimler hem Turanî unsurları devam ettirmiş hem de İran ile temasları neticesinde İran'ın siyasi kültür unsurlarını melezleştirerek bünyelerine katmışlardır. Anahtar Kelimeler: İran ve Turan, Sâsânîler, İran, Turan, Akhunlar, Eftalitler