Theses supervised by Prof. Dr. Özlem Keskin
13 theses · Gaziantep University, Sinop University, Koç University
Kistik fibrozis tanılı çocuk hastalarda akut akciğer alevlenmesi döneminde tedavi öncesi ve sonrası dönemde balgamda sitokin çalışması
Bu çalışmada Kistik fibrozis tanılı çocuk hastaların klinik özellikleri ve akciğer alevlenmesi tedavi öncesi ve sonrası balgamda sitokin seviyeleri değerlendirilerek hastaların akciğer alevlenmelerini klinik gelişmeden tespit etmek ve erken tedaviye başlamak; böylece hastaların mevcut akciğer kapasitesini daha uzun süre korumak; hala çalışmaları devam eden immünoterapi tedavi yöntemlerine katkı sağlamak hedeflenmiştir. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi pediatrik allerji immünoloji polikliniğinde 25 Kistik fibrozis tanılı çocuk hastaların balgamında sitokin çalışması yapıldı. Kistik fibrozis tanısı allerji immünoloji uzman hekimi tarafından konulmuş 3-21 yaş arası hastalar çalışmaya alındı. Akut akciğer alevlenme döneminde alınan balgam numuneleri ve tedaviye başladıktan 30 gün sonraki balgam numunelerinde ki sitokin seviyelerinin karşılaştırılması yapıldı. Hastalardan alınan balgam numuneleri -20 santigrad derecede saklandı. Numunelerden ELISA yöntemi ile IL-17, IL-8, LTB-4, 8- isoprostane, nötrofil elastaz, glutatyon, glutatyon peroksidaz, TLR-2, TLR-4 sitokinlerinin seviyesi çalışıldı.KF'li hastaların atak tedavi sonrası dönemde balgamda glutatyon düzeyi, tedavi öncesi balgamda glutatyon düzeyine göre düşük bulundu (p:0.002). Atak tedavi sonrası dönemde balgamda glutatyon peroksidaz düzeyi atak dönemi balgamda glutatyon peroksidaz düzeyine göre sınırda anlamlı düşük bulundu (p:0,058). Atak döneminde balgam miktarında artış olan hastaların tedavi öncesi balgamda TLR-2 düzeyi balgam miktarında artış olmayan gruptakilere göre yüksek bulundu (p:0.037). Atak döneminde belirgin nefes darlığı olan hastaların hafif nefes darlığı olan hastalara göre atak tedavisi öncesi dönemde balgamda IL-8 ve TLR-4 düzeyi (sırasıyla p:0.041, p:0.019) yüksek bulundu. Atak döneminde wheezing şikayeti olan grubun atak sırasındaki balgamda LTB4 ve glutatyon peroksidaz düzeyi (sırasıyla p:0.001, p:0.013) wheezing şikayeti olmayan gruptakilere göre yüksek bulundu. Atak başvurusu sırasında takipne şikayeti olan hastaların atak sırasında balgamda LTB4 ve IL-8 düzeyi (sırasıyla p:0,011, p:0,002) takipne şikayeti olmayan gruptakilere göre yüksek bulundu. Atak başvurusu sırasında halsizlik ve düşkünlük şikayeti olan hastaların atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-4 düzeyi (sırasıyla p:0,035, p:0,035) halsizlik ve düşkünlük şikayeti olmayan gruptakilere göre düşük bulundu. Akciğer alevlenme sıklığına göre atak sırasında balgamda IL-8 ve TLR-4 düzeyi 6 aydan az olanlarda, 6 ayda bir olanlarda, yılda bir olanlarda, 1 yıldan fazla olanlarda azalma olması anlamlı bulundu (sırasıyla p:0,007, p:0,032). Hastaneye yatış sıklığına göre atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-4 düzeyi 6 ayda bir, yılda bir, 1 yıldan fazla olanlarda istatistiksel olarak anlamlı düzeydebulundu (p:0,036). Atak başvurusu sırasında dinlemekle ral duyulan hastaların tedavi öncesi balgamda LTB4 ve TLR-4 düzeyi (sırasıyla p:0.037, p:0.011), tedavi sonası dönemde balgamda TLR-4 düzeyi (p:0.027) ral duyulmayan hastalara göre yüksek bulundu. Kreon kullanan hastaların atak döneminde balgamda IL-17 ve glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,018), atak döneminde balgamda LTB4 ve glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,006), atak döneminde balgamda IL-8 ve 8-isoprostane arasında negatif korelasyon (p:0,037), atak döneminde balgamda nötrofil elastaz ve glutatyon arasında pozitif korelasyon (p:0,012), atak döneminde balgamda glutatyon ve TLR-4 arasında negatif korelasyon (p:0,021) saptandı. Dornaz alfa kullanan hastaların atak döneminde balgamda LTB4 ve glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,008), atak döneminde balgamda IL-8 ve 8-isoprostane arasında negatif korelasyon (p:0,019). atak döneminde balgamda nötrofil elastaz ve glutatyon arasında pozitif korelasyon (p:0,003) saptandı. Atak döneminde başvuru sırasında, atak tedavi sonrasında ve tedavi bitiminden 30 gün sonra alınan balgam kültürlerinde üreyen mikroorganizmaya göre Staf. Aureus üremesi olan hastaların tedavi sonrası balgamda glutatyon düzeyi P. Aureginosa üremesi olan hastalara göre (sırasıyla p:0,023, p:0,030, p:0,026) yüksek bulundu. Atak döneminde balgamda IL-8 düzeyi ile başvuru sırasında alınan balgam kültüründeki gentamisin MIC değeri (p:0,031), netilmicin MIC değeri (p:0,025), sefepim MIC değeri (p:0,034), imipenem MIC değeri (p:0,016) arasında pozitif korelasyon saptandı. 1. balgam kültüründeki netilmicin MIC değeri ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında pozitif korelasyon (p:0,025), imipenem MIC değeri ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda IL-8 (p:0,016) ve TLR-2 (p:0,032) arasında negatif korelasyon, netilmisin MIC değeri ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-2 arasında negatif korelasyon (p:0,035) saptandı. 2. balgam kültüründeki imipenem MIC değeri ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında (p:0,030) pozitif korelasyon ve 8 isoprostane arasında (p:0,049) negatif korelasyon, netilmisin MIC değeri ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında (p:0,033, r:0,794) pozitif korelasyon ve atak dönemi tedavi sonrasında balgamda TLR-2 arasında (p:0,001) negatif korelasyon saptandı. Atak dönemi başvuru anında P. Aureginosa kolonizasyonu olan olan hastaların atak dönemi balgamda IL-8 ve TLR-4 düzeyi kolonizasyon olmayan hastalara göre (sırasıyla p:0,002, p:0,021) yüksek bulundu. Atak başvurusuanında solunum fizyoterapisi ara ara yapan hastaların tedavi sonrası balgamda LTB4 düzeyi, düzenli yapan hastalara göre yüksek bulundu (p:0,036). Atak döneminde balgamda TLR-4 ile CRP değeri (p:0,001), beyaz küre sayısı (p:0,015), nötrofil sayısı (p:0,013) ile pozitif korelasyon; albumin değeri (p:0,009) ile negatif korelasyon tespit edilmiştir. Lenfosit sayısı ile atak döneminde balgamda glutatyon arasında negatif korelasyon (p:0,020), hemoglobin ile atak döneminde balgamda TLR-2 arasında pozitif korelasyon (p:0,026), platelet sayısı ile atak döneminde balgamda IL-8 arasında pozitif korelasyon (p:0,045) saptandı. Eozinofil sayısı ve yüzdesi ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda IL-8 arasında (sırasıyla p:0,045, p:0,002) negatif korelasyon saptandı. pCO2 ve cHCO3 ile atak döneminde balgamda LTB4 arasında (sırasıyla p:0,006, p:0,004) pozitif korelasyon saptandı. Vit. B12 düzeyi ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda TLR-4 arasında (p:0,023) ve vit. E düzeyi ile atak tedavi sonrası dönemde balgamda LTB4 arasında (p:0,029) pozitif korelasyon saptandı. Torax bt'de patolojik akciğer dokusu ile akciğerin kapladığı hacim, sağlam akciğer hacmi, hava yolu hacmi, toplam akciğer hacmi arasında (sırasıyla p:0,002, p:0,017, p:0,008, p:0,002). negatif korelasyon saptandı. Atak tedavi sonrası dönemde toraks bt de patolojik akciğer dokusu ile atak dönemi balgamda TLR-4 arasında (p:0,005), atak tedavi sonrası dönemde balgamda IL-17 arasında (p:0,025) pozitif korelasyon saptandı. Bu çalışmada hastaların takibinde yapılan rutin tetkik ve görüntüleme yöntemleri dışında balgamda sitokin seviyelerinin belirlenmesi, hastaların atak sıklığını azaltmada kullanılabilir. Hastaların atak dönemi ve tedavi sonrası dönemde balgamda sitokin seviyeleri ile antibiyotik dirençleri göz önüne alınarak verilen tedaviler, hem akciğer alevlenmesini hem de bakteri kolonizasyonunun önlenmesinde etkili olacaktır. KF'li hastalarda mortalitenin arttığı PHT gelişmeden önce, hipoksi değerleri ile balgamda sitokin seviyeleri arasındaki ilişkisi göz önüne alındığında özellikle balgamda LTB4 düzeyinin önemli olduğu ve astımlı hastalarda olduğu gibi lökotrien antagonistleri kullanılarak inflamasyon, remodelling ve bronkospazm gelişmeden önlenebilir. Toraks BT çekilmeden hastalarda balgamda sitokin seviyeleri ile bronşiektaziye gidiş önceden belirlenip önlenebilir veya toraks BT çekme sıklığı azaltılabilir. Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler kullanılarak KF'li hastalarda atak gelişimini önlemek için çalışmaları devam eden immünoterapi tedavilerinin gelişimine olanak sağlanacaktır Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, akut akciğer alevlenmesi, balgamda sitokin seviyesi.
Süt alerjisi olan çocuklarda bazofil aktivasyon testinin klinik tanı ve takibindeki önemi
Amaç: Bu çalışmada, bazofil aktivasyon testinin (BAT) süt alerjisi bulunan çocukların tanı, tedavi ve izlemindeki yeri ve rutinde kullanılan diğer tanı testleri ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Çocuk Alerji İmmunoloji polikliniğine 01.02.2023-31.03.2023 tarihleri arasında başvuran, süt alerjisi tanısı alan, 0-18 yaş 26 hasta çalışmaya dahil edilmiş, araştırmaya katılmayı kabul eden ailelerin çocuklarından anamnez ve fizik muayene bulguları not edilmiştir. Hastaların hepsine deri prick testi yapılmış, sonrasında hemogram, total IgE düzeyi, süt spesifik IgE düzeyleri, B12 vitamini, D vitamini ve ferritin düzeyi ölçülmüştür. Deri prick testinde süt alerjisi olan veya spesifik IgE düzeyi pozitif saptanan hastalara bazofil aktivasyon (BAT) uygulanmıştır. Bulgular: Hastaların % 57,7'sinin ≤ 2 yaş, % 61,5'inin erkek olduğu, % 53,8'inde aile öyküsü bulunduğu belirlendi. Hastaların % 69,2'sinde deri-mukoza, % 23,0'ünde solunum sistemi, % 15,4'ünde ise abdominopelvik semptomların bulunduğu tespit edildi Kek provokasyon testi ile Peynirli poğaça provokasyon testinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda Kazein Spesifik IgE ve Süt Spesifik IgE değerlerinin, reaksiyon gelişmeyen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek seviyelerde olduğu saptandı (sırasıyla, p=0.004, p=0.019, p=0.002 ve p=0.019). Çoklu alerji gelişen hastalar ile kek, peynirli poğaça, yoğurt çorbası, yoğurt ve süt provokasyon testlerinde reaksiyon/anaflaksi gelişen hastalarda BAT Kazein ve BAT süt değerlerinin daha yüksek düzeylerde olduğu saptandı. Hastalarda BAT Kazein ve BAT Süt değerleri ile Kazein SP IgE, Süt SP IgE ve anaflaksi skoru değerleri arasında pozitif yönde, orta kuvvette ve anlamlı, DPT süt ortalama, DPT kazein ortalama, DPT kazein histamin ve DPT süt histamin değerleri arasında ise pozitif yönde, kuvvetli ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu tespit edildi. Sonuç: BAT'lar konvansiyonel testleri tamamlayarak alerjik hastalar için daha iyi ayrım yapılmasına katkı sunabilir.
Alerji ve anafilaksi tanılı hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri
Amaç: Anafilaksi hayatı tehdit eden bir durumdur. Anafilaksiye sebebiyet veren alerjen yaşamın her anında ölümcül olabilir. Ancak anafilaksi olmadığı yalnızca ağır alerjik reaksiyon olduğu durumlar anafilaksi olarak adlandırılırsa kişi o etkenden ( besin,ilaç,aerosol vb ) ömür boyu mahrum kalacaktır.Bu yüzden anafilaksi tanısının doğruluğu kişinin geri kalan hayatı için önem arz etmektedir. Bu çalışmamızdaki amaç çeşitli biyomarkerlar ile anafilaksi tanısı desteklemektir. Aynı zamanda çeşitli alerjenlerle alerji öyküsü olan anafilaktik reaksiyon gösterme ihtimali olan hastalarda tespit edilen Mikro RNA'lar ile kişinin anafilaksiye önceden hazırlanması sağlanmaktadır.Tespit edilen MikroRna'ların antagomirleri ile anafilaksinin önlenmesi yolunda önemli bir adım atılması planlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2022-Ocak 2024 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde takip ve tedavi olan 0-18 yaş arası, Akut anafilaksi durumu gözlenen 20 hasta ve anafilaksi düşündüren fakat kriterleri karşılamayan 20 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar bulguları prospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 40 hastanın tanı yaşı ortalaması 8 yaş 6 aydı ve hastaların 20'si erkekti. Atopi öyküsü hastaların 13'ünde, ailede atopi öyküsüyse 8'inde mevcuttu. 13 hastada beraberinde alerjik hastalık vardı . Anafilaksi tetikleyicileri arasında en sık besinler (%40) ve ikinci sırada da ilaçlar (%35) yer alıyordu.Cilt/mukoza bulguları klinik bulgularda en çok rastlanan bulguydu (%95), sonrasında da solunum sistemi ve gastrointestinal sistem bulguları görüldü. Atakların %30'u hafif, %50'si orta ve %10'u ağır şiddetteydi. 40 hastada bakılabilen triptaz düzeyi anafilaksi hastalarında alerji hastalarına göre daha yüksekti(p=0.008). Mikro-Rna 21 ve MikroRna-155 anafilaksi hastalarında alerji hastalarına göre anlamlı derecede yüksekti. ( p=0.014 ve p=0.01) MikroRna-155 yaş,boy ve kilo ile negatif yönde korelasyon göstermekteydi. Sonuç: Çocuklarda anafilaksi önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Besinler çocuklarda anafilaksinin en sık nedenidir.Triptaz düzeyi anafilaksi hastalarında anlamlı yükseklik göstermektedir..MikroRna-21 ve MikroRna-155 düzeyleri anafilaksi hastalarında anlamlı derecede yüksektir.MikroRna-155 düzeyi hastanın yaşı küçüldükçe, boyu ve kilosu azaldıkça artış göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Anafilaksi, Anafilaksi risk faktörleri, Anafilaksi şiddeti, MikroRna-155,MikroRna-21,MikroRna-223, MikroRna-487, Triptaz
Sık enfeksiyon geçiren çocuklarda astıma yatkınlık ve mikro RNA ekspresyonu
Amaç: Astım; solunum işlevinde azalma ile seyreden kronik bir hastalıktır. Primer immün yetmezlikler ciddi morbidite ve mortalite sebebidir. Çalışmamızda sık enfeksiyon geçiren hastalarda immün yetmezlik zeminini ve alerjik astıma yatkınlığı ve miRna'nın biyobelirteç olarak kullanılması hakkında fikir sahibi olmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kasım 2024- Kasım 2025 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesine başvuran 1-18 yaş arası, sık enfeksiyon öyküsü olan 30 hasta ve 30 sağlıklı grup dahil edildi. Serum numunelerinden dört farklı miRna ( miRna 146a,155, 365, 375 ) normalize edildi. Hastaların demografik, klinik özellikleri ve laboratuvar bulguları prospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunda lgE yüksekliği ve göğüste hırıltı varlığı anlamlı derecede yüksek saptandı. Hasta grubunda primer immun yetmezlik öyküsü anlamlı olarak daha yüksekti. Göğüste hırıltısı olanlarda eozinofili ve hastaneye sık yatış öyküsü olanlarda CD19 düzeyinde anlamlı düşüklük tespit edildi. 6 ayın altında anne sütü alanlarda CD3/8 ve CD16/56 düzeyleri anlamlı derecede düşük saptandı. Bronkodilatatör sonrası FEV1'deki değişimin hasta grubunda anlamlı düzeyde daha fazla olduğu saptandı. Hasta grubunda miRna 155'te anlamlı düzeyde epresyon artışı saptandı. CD3/8 yaşa göre düşük saptananlarda , miRna 375'te anlamlı derecede expresyon artışı saptandı. Nezle ve/veya egzema semptomları gösteren ve tekrarlayan cilt enfeksiyonları olanlarda miRna 357 ve 155 ekspresyonlarında artış saptandı. Sonuç: Bulgularımız sık enfeksiyon geçiren çocukta astıma yatkınlık var demek için yeterli değildir. Bu nedenle sık enfeksiyon geçirenlerin çok yönlü değerlendirilmesi ve yeni biyomarker çalışmaları yapılması, önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Sık Enfeksiyon Geçiren Çocuk , Atopi , Alerji , Immun Yetmezlik , miRna
Astım tanılı çocuklarda astım atak sırasında ve sonrasında nefeste mikro-RNA gen expresyonu
Amaç: Bu çalışma ile astım tanılı çocuklarda astım atak sırasında ve sonrasında nefeste eksprese olan miRNA'ların düzeyi saptanarak astım atak şiddetini ve/veya hastalık klinik şiddetini gösterecek yeni biyomarkırlar bulunması hedeflenmektedir. Gereç ve yöntemler: Çalışmaya toplam 34 astım atağında olan çocuk alındı. Aynı hastalar atak sonrası kontrolde oldukları dönem de tekrar değerlendirildi. Her iki grup hastaların anamnez bilgileri, fizik muayene bulguları, laboratuar bulguları, ilaç kullanımları değerlendirildi. Astım kontrol testi (AKT) ve astım kontrol ölçeği (AKÖ) uygulanarak, astım kontrol düzeyi (AKD) ve astım klinik şiddeti (AKŞ) belirlendi. Her iki grubun nefes miRNA gen expresyon düzeyleri belirlendi. Sonuç: Bu çalışmada, astım atak sırasında nefesteki miR-21 (p=0.008) ve miR-126'nın (p=0.029) fazla exprese olması, miR-133a'nında (p=0.015) düşük exprese olması atak şiddetinin ağırlığını gösterir. Ataklı ve ataksız çocuk hastalarda nefesteki miR-133a'nın (p=0.028, r=0.316) fazla expresyonu SFT'deki preFEV1(%) düzeyinin yüksek olduğunu ve nefesteki miR-133a'nın (p=0.024) az expresyonu astım klinik şiddetinin (AKŞ) daha ağır olduğunu gösterir. Ataksız grupta nefeste azalan miR-155 expresyonu AKD'nin (p=0.003), AKÖ'nin (p=0.044) ve AKŞ'nin (p=0.001) de daha iyi olduğunu gösterir. Ataksız grupta nefeste azalan miR-21 düzeyi AKT'nin (p=0.027) iyi kontrolde olduğunu gösterir. Gelecekte çocuk astım hastalarının nefes havasında miRNA'ların bakılması astım klinik şiddetini belirlemede, potansiyel yeni biyomarkırlar olabilir. Anahtar kelimler: Astım atak, astım kontrol, çocuk, nefes, miRNA, potensiyel biyomarkır
2012 -2018 yılları arasında gıda allerjisi nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Çocuk Allerji ve İmmunoloji Bilim Dalında değerlendirilen hastaların klinik laboratuar ve prognostik özellikleri ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Dünya genelinde çocukluk çağı alerjik hastalıklarının prevalansında artış görülmektedir. Gıda alerjisi bu alerjik hastalıklar arasında belirgin yer tutmaktadır. Gıda alerjisi astım ve egzamadan büyüme geriliğine, hatta ölüme kadar varan kliniklerle sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada hastanemize başvuran gıda alerjisi hastalarının epidemiyolojik özellikleri, laboratuar ve klinik seyirlerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2012 -2018 yılları arasında gıda alerjisi nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bilim Dalında değerlendirilen gıda alerjisi tanılı 834 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyetleri, ilk semptom yaşı, anne sütü alma süresi, ailede atopi öyküsü, çoklu besin alerjisi, ek alerjik hastalık varlığı ve klinik bulguları değerlendirildi. Hastaların prik test sonuçları, total IgE, spesifik IgE, düzeyleri ve tolerans geliştirme durumları değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 22 istatistik paket programı kullanılarak çözümlendi. Nominal değişkenleri tanımlarken sayı ve yüzdeler, sayısal değişkenleri tanımlarken ortalama, standart deviasyon, en düşük ve en yüksek değerler kullanıldı. Anlamlılık düzeyi 0,05 kabul edildi. Bulgular: Gıda alerjisi nedeniyle polikliniğe başvuran bireylerin %63,2'si erkekti. Reaksiyonlarda en sık cilt bulguları (%67,2) gözlendi. Reaksiyonlara yol açan besin maddeleri olarak en sık inek sütü (%78), ikinci sırada yumurta (%67) saptandı. Olguların %50,4'ünde ilgili besine tolerans geliştiği, %21'inde ilgili besinin sonrasında hiç yenmediği ve %3,8'inde halen reaksiyon gözlendiği bildirildi. Ankete katılan olguların %71,4'ünde ailesel atopi öyküsü olduğu saptandı. Olgularda diğer alerjik hastalık, astım, alerjik rinit gibi, bulgularının birlikteliği de mevcuttu. Tartışma ve Sonuç: Gıda alerjilerinde anamnez ve klinik değerlendirme laboratuar kadar değerlidir. Hastalarda ailesel atopi varlığı, gıda alerjilerinde önemli bir faktördür. Atopik yürüyüş olarak adlandırılan fenomende belirtilen alerjik hastalık birlikteliğini çalışmamıza dahil ettiğimiz hastalarda da tespit ettik. Besin alerjisi olan hastaların yakın beslenme ve büyüme takibi yapılması, uzun dönemde besin eliminasyonu ilişkili eksikliklerin önüne geçmek için diyet ve tedaviler düzenlenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, gıda alerjisi, süt alerjisi, yumurta alerjisi, prognoz, tolerans
Alerjen spesifik immunoterapi alan hastaların klinik ve laboratuvar olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada farmakoterapi ve alerjen spesifik immünoterapinin birlikte kullanılması ile tek başına uygun farmakoterapinin uygulanmasının hastalık üzerinde uzun dönem etkinliklerinin incelenmesi, klinik değerlendirme ve laboratuvar parametrelerinin karşılaştırması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya alerjen duyarlılığı olan 5-17 yaş grubundaki astım ve/veya alerjik rinit tanılı alerjen spesifik immünoterapi (AİT) ile farmakoterapi alan toplam 86 hasta ve kontrol grubu olarak sadece uygun farmakoterapi uygulanan 150 hasta dahil edildi. Tedavi etkinliği 5 ayrı döneme ait veriler ile incelendi. Hastalar 0.yıl, 6.ay, 1.yıl, 2. Yıl ve 3.yıl vizitlerinde her iki grup için tedavi etkinliği laboratuvar parametreleri (Deri prik testleri, solunum fonksiyon testleri, spesifik IgE ölçümü, total IgE ölçümü, eozinofil ölçümü ile değerlendirildi. Ayrıca immunoterapi alan 15 hasta için klinik değerlendirme parametreleri kullanıldı. 0.yıl, 6.ay ve 1. yıl dönemlerine ait astım semptom skoru, astım ilaç skoru, görsel analog ölçeği, astım kontrol testi, astım kontrol ölçeği, astımlı çocuklarda yaşam kalitesi ölçeği anket kayıtları değerlendirildi. Klinik ve laboratuvar olarak uzun dönem etkinlik değerlendirmesi her iki grup için tüm dönemleri kapsayan gruplar arası karşılaştırmalar ve grup içi karşılaştırmalar şeklinde yapıldı. Nicel verilerin normal dağılıma uygunlukları Kolmogorov-Smirnov, Shapiro-Wilk testi ve nitel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher-Freeman-Halton Exact testi kullanıldı. Bulgular: İmmünoterapi alan grupta endurasyon çapı ölçümlerindeki 1.yıl, 2.yıl ve 3.yıl 1.alerjen için (sırasıyla p=0.010; p=0.001; p=0.001; p<0.05), 2.alerjen için (sırasıyla p=0.012; p=0.019; p=0.007; p<0.05) düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İmmünoterapi alan grupta spesifik IgE ölçümlerindeki düşüş 1.yıl, 2.yıl ve 3.yıl 1.alerjen için (sırasıyla p=0.001; p=0.001; p<0.01), 2.alerjen için (sırasıyla p=0.041; p=0.001; p<0.05), total IgE düzeyindeki düşüş (sırasıyla p=0.001; p=0.001; p<0.01), eosinofil ölçümlerindeki düşüş (sırasıyla p=0.006; p=0.001; p=0.001; p<0.01) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İmmünoterapi alan grupta 1.yıl, 2.yıl ve 3.yıl FEV1% ölçümlerindeki değişim (p=0.022; p<0.05), FVC% ölçümlerindeki artış (sırasıyla p=0.0267; p=0.001; p=0.001; p<0.05), 1.yıla göre tedavi sonrası 3.yıl FEV25-75% ölçümlerindeki artış da (p=0.001; p<0.01), tedavi başlangıcına göre tedavi sonrası 2.yıl PEF% ölçümlerindeki artış(p=0.017; p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İmmünoterapi alan olguların tedavi başlangıcında %5.8'i (n=5) düşük doz inhaler steroid, %46.5'i (n=40) orta doz inhaler steroid, %25.6'sı (n=22) yüksek doz inhaler steroid ve %22.1'i (n=19) montelukast kullanmaktaydı olguların tedavi sonrası 3.yılda %24.6'sı (n=17) ilaç kullanmazken, %21.7'si (n=15) düşük doz inhaler steroid, %30.4'ü (n=21) orta doz inhaler steroid ve %23.2'si (n=16) montelukast kullandığı bulunmuştur. İmmünoterapi alan olguların astım tedavi basamakları değerlendirilirmiştir ve tedavi başlangıcında %25.6'sı (n=22) 2.basamak, %18.6'sı 3.basamak, %37.2'si 4.basamak ve %18.6'sı 5.basamak tedavi almaktayken olguların tedavi sonrası 3.yılda %24.6'sının 1.basamak, %27.5'inin 2.basamak, %8.7'sinin 3.basamak, %30.4'ünün 4.basamak ve %8.7' sinin 5.basamak tedavi almakta olduğu bulunmuştur. Klinik parametreler değerlendirilirken tedavi başlangıcına göre tedavi sonrası 1.yıl VAS ölçümlerindeki düşüş (p=0.003), tedavi sonrası 6. Ay ve 1. Yıl AKT ölçümlerindeki değişim (p=0.001; p<0.01), ACQ ölçümlerindeki değişim (p=0.001; p<0.01), astım semptom skoru parametrelerindeki değişim (p<0.05), astım yaşam kalitesi anket puanlama ölçümlerindeki düşüş (p<0.01) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Araştırmamızın sonucunda polisensitize hastalarda alerjen spesifik immünoterapi sonucunda klinik ve immünolojik açıdan yarar sağlanacağı gösterilmiştir. Klinik iyileşmeyle birlikte ilaç kullanımının azalmasından dolayı SCIT'in alerjik astımı ve/veya alerjik riniti olan çocuklarda hastalık doğal seyrini değiştirebilme potansiyeli bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Astım, alerjik rinit, çocuk, alerjen spesifik immünoterapi, subkutan immünoterapi.
Avrupa Birliği ülkeleri ile Türkiye'deki eğitim sisteminin beden eğitimi programları açısından incelenmesi
Bu çalışma, Türkiye ile Avrupa Birliği üyesi ülkelerin temel eğitim düzeyindeki beden eğitimi öğretim programlarını; müfredatın kapsamı ve örgütlenmesi, haftalık ders süresi, pedagojik yaklaşımlar ile ölçme-değerlendirme boyutlarında karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Araştırma nitel desende yürütülmüş; veri kaynağını resmî öğretim programları, ilgili mevzuat belgeleri ve politika raporları oluşturmuştur. Toplanan dokümanlar, doküman incelemesi yoluyla sistematik biçimde değerlendirilmiş; veriler içerik analizi kapsamında ortak temalar (amaç, içerik/kazanımlar, süre, öğretim yaklaşımları, ölçme-değerlendirme, beceri/yeterlik alanları vb.) doğrultusunda kodlanarak karşılaştırmalı analiz için düzenlenmiştir. Bulgular, sistemler arasında amaç düzeyinde yüksek bir örtüşme bulunduğunu; farklılaşmanın ise özellikle haftalık ders süresi politikaları, öğrenci merkezli ve model temelli öğretim uygulamalarının yaygınlığı ile süreç odaklı değerlendirme kültüründe yoğunlaştığını göstermektedir. Bazı sistemlerde fiziksel uygunluk göstergelerinin ulusal ölçekte düzenli izlenmesi ve ders dışı etkinliklerle müfredatın bütünleştirilmesi dikkat çekerken, bazı sistemlerde değerlendirmenin daha çok ürün ve performans çıktılarıyla sınırlı kaldığı görülmektedir. Sonuç olarak, amaçlar ile uygulama arasındaki uyumu güçlendirmek için kademeler arasında sürekliliği gözeten ders süresi düzenlemeleri, öğrenci merkezli ve model temelli yaklaşımların yaygınlaştırılması ve portfolyo, rubrik, öz/akran değerlendirme gibi araçlarla süreç temelli izlemenin sistematikleştirilmesi önerilmektedir.
T-hücresi akut lenfoblastik lösemi için birbirine bağlı marker tanımlanması
T-cell acute lymphoblastic leukemia (T-ALL) is a very complex disease, resulting from proliferation of differentially arrested immature T-cells. The molecular mechanisms and the genes involved in the cause of T-ALL remain largely undefined. In this study, we found biomarkers to differentiate individuals with T-ALL from the non-leukemia/healthy ones, to discover markers that are not differential themselves but interconnect with highly differentially expressed genes, and to have a network-based view of T-ALL. Instead of applying only expression-based differential gene analysis and obtaining hundreds of candidate disease-causing genes, we integrated gene expression data of T-ALL and healthy samples with the human protein-protein interaction data in order to discover diagnostic biomarkers not as individual genes but as subnetworks. By using a network-based approach, we have identified 19 significant subnetworks, containing 102 genes (out of 409 genes). A given subnetwork contains up-to 12 genes. The classification/prediction accuracies of subnetworks are considerably high, as high as 98%. Some genes in the subnetworks were already known to be associated with T-ALL, but we found new ones to be involved in T-ALL development. The subnetworks were rich in transcription factors whose ectopic activation is known to be one of the reasons behind T-ALL. The Zinc-binding proteins are also abundant in subnetworks. Zinc levels are low in ALL-patients. Zinc supplement given to a T-ALL patient may increase the efficiency of chemotherapy. We recovered 6 tyrosine kinases which have important roles in T-cell survival, proliferation, and immune response. These important genes in our subnetworks may serve as an alternative to the traditional biomarkers used for the diagnosis of T-ALL. The aim of this study is also to help investigators to highlight potential disease gene candidates for further experimental validation.We also applied a typical hierarchical clustering method to most differential 100 and 200 genes between T-ALL and healthy samples. As opposed to the presumption that most differential 100 or 200 genes would classify the diseased samples better, our subnetworks achieved the same or, in some cases, higher classification accuracies. Doing the same/better job with 10 genes in a subnetwork, instead of 100 or 200 genes might be regarded as an accomplishment. In short, network-based classification techniques help us to identify biologically more meaningful subnetworks than expression-based techniques which return thousands of differential genes.
Structural and functional analysis of perforin mutations in association with clinical data of familial hemophagocytic lymphohistiocytosis type 2 (FHL2) patients
The immune system is the defense mechanism of the body against pathogenic agents and tumor cells. Perforin, a multi-domain pore-forming protein, plays a key role in the immune system as a cytotoxic effector molecule secreted by T-lymphocytes and Natural killer (NK) cells within granules, which also contain granzyme B that induces apoptosis. In synergy with granzyme B, perforin acts via pore formation at the cell membrane of virus-infected and transformed cells that are targeted to be eliminated. A vast number of observed mutations in perforin impairs this mechanism resulting in a rare but fatal disease, familial hemophagocytic lymphohistiocytosis type 2 (FHL2). FHL2 is an autosomal recessive disorder characterized by fever, hepatosplenomegaly, cytopenia, hyperferritinemia, hypertriglyceridemia and/or hypofibrinogenemia, decreased NK cell activity, increased CD25 level and hemophagocytosis. Here we report a comprehensive structural analysis of a collection of 76 missense perforin mutations associated with FHL2 based on a proposed pre-pore model. In our model, perforin monomers oligomerize having cyclic symmetry in consistent with previously found experimental constraints yet having flexibility in the size of the pore and the number of monomers involved. Clusters of the mutations on the model map to three distinct functional regions of the perforin. Stability change (??G) calculations show that the mutations mainly destabilize the protein structure, interestingly however, A91V change, often suggested as a polymorphism, leads to a more stable one. Structural characteristics of mutations help explain the severe functional consequences on perforin deficient patients. Our study provides a structural approach to the mutation effects on the perforin oligomerization and impaired cytotoxic function in FHL2 patients.
Yapısal bilgiyi kullanarak PER-ARNT-SIM (PAS) bölgeleri içeren biyolojik saat proteinlerinin etkileşimlerinin analizi
Per-ARNT- Sim (PAS) domains are modular protein units those are critical for regulation of clock-controlled gene expression. The mammalian BMAL1 and CLOCK are the transcription factors that contain two basic helix-loop-helix domains and bind E-box elements (CACGTG) of clock regulated genes including the Period and Cryptochrome and activate their transcription. Then the PERIOD (PER) and CRYPTOCHROME (CRY) proteins form ternary complexes with casein kinase I? (CKI?) in the cytoplasm and translocate into the nucleus, where they act as a negative regulator of BMAL1/CLOCK-driven transcription. To understand the nature of interaction between PER2-CLOCK-BMAL1 complex, we performed structure based analysis on protein-protein interactions (PPI) those formed via PAS domains of clock proteins. This complex was analyzed by using structural data and efficient structural comparison algorithms to predict potential interactions. Since there are no available atomic structures for our proteins of interest, homology models are used. In our model, BMAL1 and CLOCK interacts with each other through their PAS B domains and the PER2 interacts with this dimer through the PAS B domain of the CLOCK. On BMAL1/CLOCK interface, we found 12 hotspots, 7 residues on BMAL1 (347,349,362,405,427,429,441), 5 residues on CLOCK (317, 338, 350, 352,376). On PER2/CLOCK interface, 8 hotspots are found, 3 residues on PER2 (414, 429,431) and 5 residues on CLOCK (332,354,356,333,361). Here we show how, using structural data and efficient comparison algorithms can explain forming the clock complexes at the molecular level. This study is not only important to understand clock mechanism at structural level but also will allow us to develop drugs against clock-regulated diseases, like Jet-Lag and some forms of depression.
Doğal düzensiz proteinlerin arayüzleri
Until quite recently, the common belief was that every protein has stable tertiary structure. However, now it is widely known that some proteins or regions of the proteins can be unfolded under physiological conditions. The proteins that carry these properties are called as intrinsically disordered proteins or natively unfolded proteins. Disordered proteins play a key role in many critical biological functions. Especially for signalling and regulation, intrinsically disordered proteins are of crucial importance.This project mainly focuses on the differences between ordered and disordered proteins and their interfaces. For this purpose, we separate the proteins in our database into two groups: (1) Disordered, (2) Ordered proteins. We do the analysis according to their structure and chemical nature. Concerning the structural comparison, the accessible surface areas and per residue areas are typical features that we use. Also, we investigate the change of hot spot residues with respect to disorder changes. For comparing the chemical nature, the ratio of the polar amino acids to non-polar amino acids in proteins and interfaces are calculated. Since low hydrophobic content is an important indicator for disordered proteins, polar/apolar ratios are used for comparing hydrophobicity. In addition, binding preferences of intrinsically disordered proteins are analyzed.Also, another aim of this work is to create new interface type for disordered proteins. Interfaces separated into three groups according to their structures and functions. These groups are called as Type 1, Type 2 and Type 3. Thus, our aim is forming Type 4 for disordered proteins.
Çocuklarda astıma yatkınlığı ve fenotipik özelliklerini etkileyen bazı genlerin ekspresyonları ve fonksiyonel etkilerinin araştırılması
Amaç: Astım patogenezinde en sık ilişkilendirilen genler ORMDL3 ve GSDMB genleridir. Bu çalışmada çocukluk çağı astımında soluk havasında nitrik oksit (FeNO), astım kontrol testi (AKT), astım kontrol düzeyi (AKD), astım kontrol ölçeği (AKÖ) ve astım şiddeti (AKŞ) ile ORMDL3 ve GSDMB gen ekspresyonu arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 59 astım tanısı alan ve 38 kontrol grubu çocuk alındı. Olguların yaşı, cinsiyeti, ailede atopik hastalık, ev içi sigara, rutubet, küf, hayvan, hamamböceği maruziyeti ve atopik hastalık durumu öğrenildi. Olguların eozinofil sayısı, solunum fonksiyon testi, reversibilite testi, egzersiz provokasyon testi (EPT) ve allerji deri testi sonuçları, ORMDL3 ve GSDMB gen ekspresyon düzeyleri normalize (ΔCq değerleri) edilerek belirlendi. Hastalara AKT ve AKÖ uygulanıp, AKD, AKŞ ve FENO düzeyi belirlendi. Sonuçlar: AKT skoru ile FeNO düzeyleri arasında (r=-0.538, p=0.0001), FeNO düzeyi ile FEV1 değişim yüzdeleri arasında (r=0.302, p=0.020) pozitif korelasyon izlendi. Astım hastalarında ORMDL3 ΔCq değerleri 1.83 kat fazla saptandı. Bronşial aşırı duyarlılığa sahip olgularda en az 14 kat fazla ORMDL3 ve GSDMB ΔCq değerleri gözlendi. Bu artış GSDMB geninde istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p=0.012) ve GSDMB ΔCq değerleri ile EPT'de maksimum FEV1 değişim yüzdesi arasında pozitif korelasyon (r=0.289, p=0.046) olduğu saptandı. FeNO düzeyi ≤25 ppb olan hastalara göre >25 ppb saptanan hastalar arasında sınırda istatistiksel fark saptandı (p=0.051). ORMDL3 ΔCq değerleri ile AKT skorları arasında negatif korelasyon saptandı (r=-0.418, p=0.003). AKT skoru ≤15 olan hastalara göre ≥25 hastalar arasında istatistiksel fark saptandı (p=0.015). Yorum: ORMDL3 ve GSDMB gen ekspresyon düzeyleri çocukluk çağı astımında farklı fenotiplerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Özellikle bronşial aşırı duyarlılık, FeNO düzeyleri ve AKT skorlarında belirgin ilişkiler saptadık. Bu sonuçlardan yola çıkarak daha çok sayıda denekle yapılan çalışmalarda gen ekspresyon seviyelerini etkileyen altta yatan genetik mekanizmalar ile incelenmesi gelecekte terapötik genetik müdahaleler için yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Astım kontrol düzeyi, astım kontrol testi, astım klinik şiddeti, çocuk, nitrik oksit, ORMDL3 gen ekspresyonu, GSDMB gen ekspresyonu