Theses supervised by Prof. Dr. Yavuz Kılıç

13 theses · Aydın Adnan Menderes University, Anadolu University

Master'sOpen AccessTR

Nietzsche'nin bengi dönüş düşüncesi

Bu çalışmanın amacı Friedrich Nietzsche'nin de tam olarak açıklamadığı ancak "en derin düşüncem" olarak bahsettiği bengi dönüş düşüncesinin ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmaya çalışmaktır. Bu yüzden Nietzsche'nin önemli görüşleri ve kavramları ile bu düşünce arasında kurulan olası bağlantılar ve yorumlar ele alınmıştır. Öte yandan Nietzsche'nin etkilenmiş olabileceği düşünceler de incelenmiştir. Bengi dönüş ile ilgili yapılan yorumların anlaşılmasını kolaylaştırmak adına, bu düşünce kozmolojik, varoluşsal, etik, metafizik gibi başlıklar altında değerlendirilmiş ve önemli yorumlar karşılaştırılmıştır. Kozmolojik yorumların, Nietzsche'nin güç istenci öğretisi ve oluş düşüncesiyle çeliştiği için yetersiz olduğu anlaşılmıştır. Etik yorumlar ise Nietzsche'yi bir ahlak filozofu olarak anlama tehlikesi barındırdığı için sakıncalıdır. Metafizik yorum Nietzsche'nin karşı çıktığı görünür dünya- gerçek dünya ayrımına götürebileceğinden birçok yanlış anlamaya sebep olabilir. Ama yine de Nietzsche'nin Batı metafiziğini reddetmesiyle ilgili ufuk açıcı olabilir. Bengi dönüşün mistik yanına dikkat çeken yorumlar ise Sils Maria deneyimi, düşüncenin doğası, Zerdüşt eserindeki örüntüsü ile uyumludur fakat abartıldığında yeni bir puta dönüşme tehlikesi vardır. Bengi dönüşün varoluşsal yorumları ve yaşamın değerini test etmek için bir düşünce deneyi olarak değerlendirilmesi Nietzsche'nin kendisiyle ve diğer düşünceleri ile uyumlu görünüyor. Çünkü kişinin kendisini aşması, sorumluluk alması gibi şeyler üzerine şekillenir ve bunlar varoluşsal açıdan işlevsel olabilir.

Bengi dönüşFelsefi düşünceNietzsche, Friedrich Wilhem+1
Dicle Girgin
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kant'ın insan hakları düşüncesinin çağımız için önemi

Bu tezin amacı, Kant'ın insan ve etik görüşünden yola çıkarak Kant felsefesinde insan hakları düşüncesinin temellerini ortaya koymak ve böylece Kant'ın insan hakları düşüncesi ile günümüzdeki insan hakları anlayışı arasında bağ kurmaktır. Üç ana bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde, Kant'ın insan görüşü ele alınmıştır. Başlangıç noktamızın insan olmasının nedeni, akıl sahibi bir varlık olarak, insanın ne olduğuna dair tasarımımızın aslında bütün düşünce sistemimizi belirliyor oluşudur. Bu inceleme, Kant'ın insanın potansiyelinin, yani kendisinde barındırdığı olanakların nasıl ve neden gerçekleştirilmesi gerektiğini, onun ikili yapısını ve nasıl etik bir varlık olarak varolduğu ile ilgili düşüncelerini içerir. İkinci bölümünde, etik bir varlık olmanın koşulunu sağlayan "özgürlük", "isteme, "ödev‟ gibi kavramların ne olduğunu bilmek gerekli olduğundan, bu kavramların Kant'ın etik sisteminde ne anlama geldiği ve birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde oldukları açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise, insan haklarının Kant felsefesiyle ne türden bir ilişki içerisinde olduğu incelenmiş, Kant'ın insan haklarıyla ilişkilendirilebilecek düşünceleri dikkate alınarak Kantçı tavrın çağımız için önemi gösterilmeye çalışılmıştır. İnsan haklarının temelinde Kant'ın etik görüşü gibi faydacı olmayan bir anlayışın yer alması gerekmektedir. Çünkü ancak insanın değer ve onuru, onu fayda sağlanacak bir araç olarak görmediğimiz zaman yeterince korunabilir. Sonuç olarak, Kant'ta insan hakları, insanın, olanaklarını gerçekleştirmesinin koşulu olarak görülüyor, denebilir. Bu nedenle, Kant felsefesi, eğer insanlık olarak gerekli koşulları sağlayabilirsek, insanın insan gibi yaşayabilmesinin koşulları olan insan haklarının ve ebedi barışın mümkün olabileceğini göstermektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Etik, İnsan Hakları, İsteme, Ödev, Özgürlük.

EtikFelsefeKant, Immanuel+1
Tuğçe Eser
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Edebiyata felsefeyle bakmak

Felsefe ve edebiyatın ilişkisi birçok filozofun araştırma alanı olmuştur. Bu ilişkinin çok yönlü olması, kimi zaman bu alanların birbirinden kolaylıkla ayırt edilemeyecek bir hale gelmesine de neden olmaktadır. Bu ilişkiyi irdeleyebilmek için edebiyatın ne olduğu sorusunun bir felsefe problemi olarak görülmesi gerekmektedir. Edebiyata felsefeyle bakıldığında, onun doğasına ilişkin temel kavramların öne çıktığı görülmektedir. Bu kavramlar "bilgi", "kurmaca", "gerçeklik" ve "dil" olarak edebiyatın ne olduğu sorusunda belirleyici olmaktadır. Edebiyatın ne olduğunu felsefeyle ilişkisinde ele almayı amaçlayan bu tez, edebiyatın doğası ve işleyişine yönelik öne çıkan görüşleri de araştırarak bu soruya cevap aramıştır. Bu amaca ulaşmak için; Tezin birinci bölümünde edebiyat kavramının kökenine gidilerek bu kavramın ne anlama geldiği, nasıl anlaşıldığı ve ona yönelik yapılan tanım ve açıklamalar incelenmiştir. Edebiyatın hayal ürünü eserler ya da yazılı eserler olarak açıklanışının yetersiz olduğu görülmektedir. Sözlü edebiyat dönemlerinin yazıyla olan uzak ilişkisi bu durumu desteklemekte ve söz konusu tanımlamada yazılı eser görüşünün eksikliğini öne çıkarmaktadır. Edebiyatın yalnızca hayal gücüyle sınırlı olduğu görüşü ise edebiyatın bilgi vermeyen bir alan olarak konumlanışına sebep olmaktadır. Edebiyat hayal gücüyle olan ilişkisinde ele alındığında, edebiyatın bir şeyler öne sürdüğü ve bunların da başka türden bir bilgi olabileceği söylenebilir. Tezin ikinci bölümünde edebiyata yönelik tanımlardan biri olan kurgu ya da kurmaca ve gerçeklik kavramı ele alınmaktadır. Kurmaca kavramının hayal gücüyle ele alınmasının sonuçlarından biri, kurmacanın gerçekliğin karşıtı olarak görülmesidir. Bu nedenle edebiyatta kurmaca ve gerçeklik kavramlarının konumu ve bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi ele alınıp değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonucunda gerçekliğe yönelik tanımlamaların problemli yanları ve gerçekliğin hayal gücüyle ilişkisinin olabileceği ortaya çıkmaktadır. Tezin üçüncü bölümünde ise edebiyatın en temel unsurlarından biri olan dil kavramına bakılmakta ve edebiyatta dilin işlevi ve işleyişinin nasıl olduğu soruları, felsefede yer alan dile ilşkin görüşler eşliğinde irdelenmektedir. Bu irdelemede, dilin edebiyattaki işlevi ve işleyişi, felsefedeki dile yönelik görüşlerle temellendirilebilir olduğu öne çıkmakta ve bunun örnekleri görülmektedir. Tezin dördüncü ve son bölümünde felsefe ve edebiyatın ilişkisi araştırılmaktadır. Felsefenin edebiyatla benzer ve farklı yönleri belirtilerek iki alanın ilişkisinin nedenleri irdelenmektedir. Bunların yanı sıra, edebiyatın felsefe eşliğinde ve felsefe görüşlerinden hareketle ne olduğu değerlendirilmiş ve edebiyata felsefeyle bakmanın olanağı ve sonucu araştırılmıştır. Yapılan bu incelemelerin sonucunda edebiyatın felsefe aracılığıyla temel problemlerine cevap bulabileceği ortaya çıkmaktadır.

DilEdebiyatEdebiyat felsefesi+5
Oğuzhan Aydın
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Nihilizmi aşmak: Nietzsche'de yaşamın özü olarak güç istemi

Felsefe tarihinde nihilizm denilince ilk akla gelen isim Nietzsche'dir. Kendisinin de bir nihilist olduğunu söyleyen Nietzsche, her türden olguyu, durumu ya da olayı "yaşam" açısından değerlendirdiğinden, nihilizmi de yaşam bağlamında ele almaktadır. Nihilizm bir yanıyla yaşamda anlamın ve değerin olmadığı, ama öte yandan da insanın "yaşamdan yana" olmasının ön koşullarını sağlayan bir durumdur. Ancak böyle bir durum yaşanarak değerlerin yeniden değerlendirilmesinin yolu açılabilir ve böylece yeni değerler ortaya konabilir. Bu tezde amaçlanan nihilizmin Nietzsche'nin diğer kimi düşünceleriyle (yaşam, güç istemi, üstinsan) birlikte ele alındığında anlaşılabileceğini göstermektir. Bu amacın gerçekleşmesi için; Tezin birinci bölümünde Nietzsche'nin düşüncesinde nihilizmden ne anlaşıldığı, ne türden nihilizmlerden söz edildiği ortaya konularak, nihilizmin bir düşünme ve yaşam biçimi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yanıyla nihilizm yaşanması gereken, ama aynı zamanda aşılması gereken bir durumun adı olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci bölümde ise nihilizmin nasıl aşılacağı ele alınarak, nihilizmle doğrudan bağlantılı olan yaşam, üstinsan ve güç istemi kavramlarına bakılmaktadır. Adı geçen kavramların doğrudan doğruya birbirleriyle bağlantısı ortaya konularak, nihilizmi ancak belirli bir tarzda gücü isteyen ve belirli bir tip insanın -üstinsanın- aşabileceği gösterilmektedir. Nihilizmin ne olduğu ve nasıl aşılabileceğine ilişkin yapılan analizler sonucunda; nihilizm kişi yaşamında, toplumda, kültürde, vs. görülebileceği; olumlu anlamda nihilizmin yeni değerler yaratmanın ön koşulunu sağladığı; nihilizmin insanda yaşama ilişkin bir şeylerin farkına varmasına neden olduğu; özellikle kişinin, yaşamda anlam ve değer bulduğunda da nihilizmi aşılabileceği ortaya çıkmaktadır.

Felsefe tarihiGüçNietzsche, Friedrich Wilhem+5
Havva Nur Kale
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Descartes, Spinoza, Leibniz: Töz anlayışları üzerine bir inceleme

Descartes, Spinoza ve Leibniz'i birleştiren en temel unsur olarak genellikle rasyonalist epistemolojik programları gösterilmektedir. Ancak söz konusu filozofların birarada düşünülebileceği tek olanaklı bağlam bu değildir. Rasyonalist bilgi kuramı kadar incelenmiş olmasa da Descartes, Spinoza ve Leibniz, ontolojide de ortak bir zeminde, töz öğretisinde buluşurlar. Aristoteles'in varlık araştırmalarına dayanan geleneksel töz öğretisi, onun ortaçağdaki yorumcuları tarafından da büyük ölçüde kabul görmüş ve süreklilik göstermiştir. Descartes, Spinoza ve Leibniz'in de varlık felsefelerini töz temelinde inşa ettikleri görülmektedir. Ancak geleneksel töz öğretisi ile benzerlikler taşımalarına rağmen, bu düşünürlerin töz öğretileri ondan birçok noktada farklılaşarak töz temelli modern bir varlık anlayışının de çerçevesini oluşturmuştur. Bu çalışmada, töze dayalı bu modern varlık anlayışını ortaya koymak ve yapısını ve sınırlarını belirlemek amacıyla Descartes, Spinoza ve Leibniz'in töz anlayışları incelenmiştir. Bu incelemede ilk olarak, Descartes'ın töz öğretisi tarihsel bir bağlamda ele alınmış ve bu öğretinin felsefi bir amaçla oluşturulduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Descartes'ın özne olmak ve bağımsızlık ölçütlerine dayalı iki farklı töz tanımı sunduğu, ancak onu öğretisinde asıl ayırt edici yönün sonsuzlukla da bağlantılı olan bağımsızlık temelli töz tanımıyla ortaya çıktığı vurgulanmıştır. Descartes'ın düşünen tözü, idealar kuramı ve düşünce yetileri temelinde çözümlenmiş ve onun ruhun kapsamını daraltıp düşüncenin kapsamını genişlettiği ileri sürülmüştür. Son olarak, cisimsel tözün özünün uzam olarak kabul edilmesinin, fizikte benimsenen mekanizmin türünü de belirlediği ifade edilmiştir. İkinci bölümde, Spinoza'nın töz öğretisinin bağımsızlık ölçütüne dayanan töz öğretileri arasında olduğu ve ontolojik bağımsızlık dışında kavramsal bir bağımsızlık da tanımlayarak aynı kategorideki diğer töz öğretilerinden ayrıldığı iddia edilmiştir. Ayrıca, tözün özünü güç ve sonsuzluk kavramlarıyla ele almasının da özgünlüğü vurgulanmıştır. Spinoza'nın töz ve sıfat arasında kurduğu ilişki, birlik ve çokluk problemi temelinde tartışılmış ve bu öğelerin sonsuz oluşlarının gerektirebileceği perspektif değişimine dikkat çekilmiştir. Ayrıca, töz ve sıfat arasında tanımlanan ifade etme ilişkisi ve bu ilişkinin dinamik yönünün Spinoza'nın töz ontolojisine getirdiği yenilikçi perspektifin katkıları olduğu belirtilmiştir. Daha sonra, töz ve kip arasındaki ilişkiye dair alternatif yorumlar ele alınmış ve bu tartışmanın çözümünün töz ölçütü seçimine bağlı olabileceği ifade edilmiştir. Tözün belirlenimlerinin ele alındığı son kısımda ise Spinoza'nın Tanrı'yı doğaya indirgemediği, doğayı Natura naturans kavramıyla Tanrısallığa doğru genişlettiği iddia edilmiştir. Üçüncü bölümde, Leibniz'in töz öğretisi analitik, dinamik ve monadik töz anlayışı olarak kronolojik bir doğrultuda ve üç başlık altında incelenmiştir. Leibniz'in analitik töz görüşünün çekirdeğini oluşturan tözün bireysel kavramı anlayışı, onun doğruluk kuramıyla bağlantılı bir biçimde ele alınarak, töz ve kip arasındaki ilişkinin zorunlu bir bağa dönüşmesi vurgulanmıştır. Leibniz'in etkinlik olarak töz tanımına dayalı olan dinamik töz görüşünün onun Descartes'ın cisimsel töz anlayışına dair eleştirileri sonucunda ortaya çıktığı ileri sürülmüştür. Bu bölümde son olarak Leibniz'in birlik ve yalınlık temelinde ele aldığı monadik töz anlayışının ortaya koyduğu sonsuz varlık hiyerarşisi ve buna dayalı dünya görüşü incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise, Descartes, Spinoza ve Leibniz'in benzer töz tanımlarından yola çıkarak, farklı ontolojiler ortaya koydukları tespit edilmiştir. Farklılıklarına rağmen bu üç düşünürün de tözü sonsuzlukla ve Tanrı ile bağlantılı bir biçimde düşündükleri görülmüştür. Erken modern döneme ait geleneksel töz anlayışından farklı bir töz anlayışından bahsedilebileceği ve bu anlayışın da töz ontolojisine yaptığı en büyük katkıların başında kip kategorisinin ortaya çıkarılması olduğu iddia edilmiştir.

DescartesLeibniz, Gottfried WilhelmModern felsefe+2
Eda Hayrioğulları
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Merleau-Ponty'de fenomenoloji ve sanat ilişkisi

Merleau-Ponty geleneksel dikotomik düşünme tarzını aşma amacıyla insan varoluşunda kökensel bir yer tuttuğunu düşündüğü bedenli deneyimi kendine özgü bir fenomenolojik yöntemle ele almaya çalışmıştır. Böylelikle geleneksel düşüncenin bozduğu insan ile varlık bağını onarmaya ve felsefeyi yoluna koymayı amaçlamıştır. Merleau-Ponty'nin düşüncesi zaman içinde değişim göstermiştir. Bu değişimin niteliği ise tartışma konusudur. Bu tezin ana problemi Merleau-Ponty'nin düşüncesine çelişki içeren yaklaşım tarzıdır. Merleau-Ponty kendi entelektüel temellerini sürekli gözden geçirmiş, soruşturmalarının nesnelerini kendi bütünlükleri içinde ele almış ve sanata felsefesi içinde özel bir yer vermiştir. Söz konusu yaklaşım tarzı ise onun düşüncesini, bütünlüğünü bozarak, diğer sorgulama tarzlarından izole ederek ve bu düşüncenin gelişimini gözetmeden anlamaya çalışır. Bu tezde amaçlanan Merleau-Ponty'nin düşüncesinde fenomenoloji ve sanat ilişkisinin gelişim seyrini, geleneksel dikotomilerin aşılması bağlamında ele almak ve bu ilişkinin önemini göstermektir. Çünkü ancak bu sayede Merleau-Ponty'nin düşüncesine derinlemesine nüfuz etmiş olan estetik boyut açığa çıkarılabilir. Bu yapılabildiğinde ise, Merleau-Ponty'nin, insanın sınırlı bir varlık olmasının kendine özgü anlamı ve değerini tesis edebildiği gösterilebilir. Bu amaç doğrultusunda tezin birinci bölümünde, Merleau-Ponty'nin fenomenolojiden ne anladığı ve fenomenolojiden yaşamla ilgisinde ne beklediği ele alındı. Bu bölümde gösterilen nokta, yöntem söz konusu olduğunda Merleau-Ponty'nin düşüncesinin ciddi bir süreklilik sergilediğidir. Ona göre felsefe asıl yönü itibariyle dünya deneyimini yeniden ele geçirme çabasıdır. Onun erken dönem fenomenolojik yöntem yorumu ve geç dönemindeki felsefi sorgulamaya ilişkin tasarısı, kendi yöntemsel sınırlarına ilişkin farkındalıklarını koruyarak, yaşanan deneyimin, bedenli varoluşun ve algı dünyasının hakkının verilmesi çabası olmak bakımından süreklilik gösterirler. Tezin ikinci bölümünde Merleau-Ponty'nin algı ve beden kavramları onun erken dönem düşünsel çerçevesi içinde kalınarak serimlendi. Merleau-Ponty'ye göre algının perspektifsel yapısının gösterdiği şey algılayanın dünyadan kopuk ve ona tepeden bakan bir zihin değil, dünya içinde ve şeyler arasında belli bir uzamı mesken tutan beden olduğudur. Yaşayan bedenin en önemli özelliği ise ifadesel oluşudur. Bu ifadesellik bedenin anlam verici yönelimselliğinin diğer yüzüdür ve bedenin tüm işlevlerini ve katmanlarını kaplar. Bu bölümde sergilenen nokta, bedenin tüm katmanlarının, en basit duyu izlenimlerinden en soyut dilsel ifadeye kadar anlam yüklü olduğu ve bunların ifade edicilik dolayımıyla bütünleştiğidir. Tezin üçüncü bölümünde Merleau-Ponty'nin sanat ile varlık arasında gördüğü ilişki, bedenin ifadeselliği temelinde açığa çıkarıldı. Merleau-Ponty hakiki sanatın fenomenoloji gibi bizi dünyaya bağlayan yönelimsel bağları açık kılmaya çalıştığını düşünür. Resim sanatı ise varlığın kendisini açığa çıkardığı uzamı tesis eder. Merleau-Ponty fenomenolojiyi, sanatla ve genel olarak modern düşünce ile birlikte yaşamın, dünyanın ve varlığın sonu gelmez ifadesinin bir görünümü olarak kavrar. İfade çabası da dünya deneyiminin kendisi gibi nihayete erdirilemez ve tüketilemez bir zenginliği ve bitimsiz çeşitliliği barındırır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda Merleau-Ponty'nin düşüncesindeki değişimin, sürekliliklerin ve kırılımların olduğu bir dönüşüm süreci olduğu ve bu dönüşüm yoluyla düşüncesinin kendisini gerçekleştirdiği görülmüştür. Merleau-Ponty'nin düşüncesi bu süreç sonucunda ulaştığı, örtük cogito eleştirisinin mümkün kıldığı merkezsiz öznellik anlayışı ve özdeşliği ihlal etmeden bitimsiz bir farklılaşmayı mümkün kılan ontolojisi sayesinde geleneksel dikotomik düşünmeyi aşabilmiştir. Sanat üzerine düşünmenin gösterdiği şey sanat deneyimi içinde insanın ve dünyanın dikotomik olarak ele alınamayacak derecede iç içe geçtiğidir. Merleau-Ponty'nin düşünme ve yazma tarzı giderek sanatın sorgulama tarzına yaklaşmıştır. Dikotomik düşünmeyle olan mücadelesine sanata ilişkin düşünceleri üzerinden bakmak, düşüncesine derinlemesine nüfus eden estetik özü açığa çıkarır. Ten kavramı yoluyla estetik fenomenoloji kendini kapsayıp aşarak bir estetik ontoloji halini almıştır. Böylelikle modernliğe damgasını vurmuş olan insanın sınırlı oluşu, Merleau-Ponty eliyle ontolojik temelde, kendine özgü ve indirgenemez bir değer kazanmıştır.

AlgıBedenFenomenoloji+4
Selvihan Selvi
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Benedetto Croce'de bilginin imkânı olarak "Estetik bilinç" ve "Tarihsel bilinç" üzerine bir inceleme

İtalyan felsefe geleneğinin 20. yüzyıldaki en önemli temsilcisi Benedetto Croce, özellikle estetik ve tarih teorisiyle büyük etki yaratmıştır. Ona göre estetik ve tarih tüm bilgimizi kuşatan iki temel alandır. Hegel'den de oldukça etkilenmiş olan Croce, tüm gerçekliği Tin (lo spirito) kavramıyla açıklar ve dünyayı tinin teorik ile pratik olan iki formu içinde kavradığımızı ileri sürer. Teorik tinin alanına giren her türden bilginin temelinde bireysel olanı konu edinen sezgi bilgisi bulunur. Onun felsefesinin özgün yönü, ifadeyle özdeşleştirdiği sezgiyi, genel olarak bilgi için belirleyici bir konuma getirmesidir. Bu ifade kuramı dahilinde her türden bilginin ana karakteristiği ifade edilebilirlik hâline gelir. Yani kavramsal bilgi de dahil olmak üzere her şey ancak sezgi temelinde bilinebilir. Öte yandan Tin kavramını merkeze koyan ve her türden bilgiyi ifadeye indirgeyen Croce, hakiki sezginin doğasında gerçek ve gerçek olmayan ayrımı bulunmadığını vurgulayarak, bazı durumlarda fiziksel gerçekliğin varlığını reddetmeye varmıştır. Çünkü fiziksel gerçekliğin bağımsız bir varlık alanı olarak ele alınması durumunda bir düalizm tehlikesi ortaya çıkar. Bu nedenle Croce, fiziksel etkinliği tinin pratik alanı içinde kavrayarak bu durumdan kaçınmaya çalışır. Ne var ki bunun neticesinde sezgi ile fiziksel gerçeklik arasında bir çelişki doğar. Bunun sonucunda estetik söz konusu olduğunda fiziksel fenomen olarak sanat eseri kendi başına değer taşımayan bir sembole indirgenmiş, tarih söz konusu olduğunda ise tarihi oluşturan kronik, belge gibi temel unsurlar tek başlarına ölü, anlamdan yoksun, tarihin bizzat kendisi ise yaşayan olarak nitelendirilmiş olur. Dolayısıyla sanat teorisinde sanat eserinin fiziksel varlığı tehlikeye girerken tarih teorisinde ise tarihi oluşturan unsurlar ile tarihin kendisi arasında olası bir düalizm zemini oluşur. Birinci bölümde hem tarih ve estetiğin hem de bunlara ilişkin söz konusu problemlerin oturduğu zemini daha ayrıntılı anlamak için Croce'nin Tin Felsefesi tüm yönleriyle genel olarak açıklanmıştır. Tinin teorik ve pratik formu ile onu oluşturan estetik, mantık, ekonomi ve ahlâk olmak üzere dört momentin serimlemesi yapılmıştır. İkinci bölümde sezginin ifade ve dille özdeşliği ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır. Croce'nin bu bağlamda bilgi teorisini nasıl oluşturduğu ve sanat eserinin bir bilgi formu olarak onun felsefesindeki konumu ile diğer bilgi türleri arasındaki ilişki ayrıntılı olarak ortaya konmuştur. İfade kuramına dayanan sanat kavrayışına bağlı olarak fiziksel fenomenin ifadeye indirgenmesinin yol açtığı sorunlar tenkit edilmiştir. Üçüncü bölümde Croce'nin saf kavram bilimi olarak mantığı genel hatlarıyla açıklanmış ve söz konusu kavrayış ekseninde tarih ile felsefenin özdeşliği gösterilmiştir. Sonrasında onun mutlak tarihselcilik ve tarihyazımı teorisi temelinde şekillenen çağdaş tarih kavramı ortaya konulmuştur. Son kısımda ise tarih teorisindeki tarih ve tarihi oluşturan unsurlar arasındaki görünür çelişki çözümlenerek Croce'nin düalist ve idealist yorumlanmasına dair tartışma yürütülmüştür. Sonuç olarak, Croce'nin sezgi temelli bilgi teorisi temelinde, bir bilgi formu olarak ortaya koyduğu sanat eserinin salt ifadeden ibaret olamayacağı, fiziksel formunun da aynı ölçüde gerçek olduğu ve bu ikisinin bir bütünlük içinde bulunduğu ileri sürülmüştür. Tarihsel bilgi söz konusu olduğundaysa, Croce'nin tarih ile kronik arasında yapmış olduğu yaşayan ve ölü ayrımı neticesinde ortaya çıktığı düşünülen düalist çelişkinin, söz konusu ayrımın reel değil ideal bir tarzda ele alındığı takdirde aşılarak tarih teorisinin sağlam bir zemine oturtulabileceği gösterilmiştir.

BilinçCroce, BenedettoEstetik+5
Burak Sayın
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Macintyre'ın erdem etiği görüşü bağlamında manipülasyon

Manipülasyon çağımızın büyük sorunlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunu özellikle siyasette, yönetimde, ekonomide, psikolojide, toplumsal ilişkilerde ve gündelik yaşamda sıklıkla görmekteyiz. Bütün bu alanlardaki sorunun ortak özelliği manipülasyonun etik yönüdür. Bu sorunu MacIntyre'ın erdem etiği görüşü bağlamında ele almak, manipülasyon konusunu araştırmamızda bir yol yürümemizi sağlayabilir. Bu tezin amacı manipülasyonun gizlice büründüğü kılıkları açığa çıkarmak ve manipülasyonun etik bir sorun olduğunu gözler önüne sermektir. Tezin birinci bölümünde Aristoteles'in etik görüşü ana hatlarıyla ele alınmaktadır. Aristoteles'in görüşünün ele alınmasının ana nedeni MacIntyre'ın erdem etiği görüşünün Aristoteles'in erdem görüşüne dayanmasından kaynaklanmaktadır. 'MacIntyre'ın Aristoteles'ine' bakmadan önce Aristoteles'in kendi yapıtlarından hareketle görüşlerini ortaya koymak, MacIntyre'ın öne sürdüklerini doğru değerlendirebilmemiz için gerekli olduğu görünmektedir. Tezin ikinci bölümde MacIntyre'ın etik görüşüne yer verilmektedir. MacIntyre'ın görüşlerinin tartışılması, manipülasyonun neden MacIntyrecı bir perspektifle ele alınması gerektiğini göstermek adına önemlidir. Onun duyguculuk eleştirisi, toplumsal analizleri, erdemleri tarihsel olarak incelemesi, etik görüşü ve erdem tanımlarının manipülasyonu etik açıdan değerlendirmede önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Üçüncü bölümde ise MacIntyre'ın manipülasyon hakkındaki düşünceleri ele alınıp manipülasyonun duyguculuk ile bağı ortaya konulmaktadır. MacIntyre'ın tarihsel incelemesinde yaptığı gibi, biz de manipülasyona dair bir tarihsel inceleme yaparak bu incelemeyle manipülasyonun kaynağındaki düşünceyi göstermeye çalıştık. Bu düşünce de yapan açısından manipülasyonun özünde çıkarcı, kendi isteklerini başkalarına yaptırırken, sanki istek yapanınmış gibi görülmesini sağlamaktır. Manipülasyonun yarattığı çıkarcı manipülatif etkinlikleri anlamak adına toplumsal yansımalara bakılarak yönetici ve siyaset, kurum-pratik ilişkisi ve meslekler manipülatif etkinlikler açısından değerlendirilmektedir. Manipülasyonun yarattığı toplumsal etkilere bir örnek olarak da post-truth konusu ele alınmaktadır. Manipülasyona dair yapılan MacIntyrecı inceleme ve yorum sonucunda; manipülasyonun ciddi bir etik sorun olduğu; kişilerin seçimlerini, kararlarını, kısaca eylemlerini propaganda yoluyla etkileyerek kişileri araç konumuna düşürdüğü; bu yolla istenilen insan tipine uydurmaya çalıştığı ve bu etik sorunların gözden kaçtığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, manipülasyondan kurtulmanın ancak içsel iyilere yönelik bir tutumla olanaklı olduğu sonucu çıkmaktadır.

Erdem etiğiMacintyre, AlasdairManipülasyon
Naz Tekinoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Spinoza'dan hareketle kapitalizmdeki güç ilişkileri üzerine bir inceleme

Bu tezin ortaya çıkmasını sağlayan kabul, Spinoza ontolojisinin diğer alanları da kapsayıp içeren derin ve bütünlüklü bir ontoloji olmasıdır. Özellikle, politik olarak sunulan ontolojik temele sahiptir. Bu bütünlük, Spinoza felsefesinin geçmiş veya mevcut politik uygulamalara uyarlanabilirliğini akla getirebilir. Kapitalizm de Spinoza'nın politik karaktere sahip ontolojisiyle ele alınıp incelenebilir. Bu sebeple kapitalizmin kendi doğası ve krizleri ele alınırken yalnızca Spinozacı bir bakış temel olarak kabul edilmiştir. Tezin amacı Spinoza'dan hareketle kapitalizmin ontolojisinin anlaşılmasını sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda, tezin birinci bölümünde Spinoza'nın ontolojisi ana hatlarıyla ortaya konarak, kapitalizmin inceleneceği ana zemin gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yanıyla özellikle Tanrısal yasalar, özgürlük, özgür irade, duygulanımlar, conatus ve karşılaşmalar gibi konuların tezin ikinci bölümünü doğrudan ilgilendiren noktalar olduğu ortaya çıkmaktadır. İkinci bölümdeyse, ilk olarak kapitalizmin hafızasından söz edilmektedir. Kölecilik, feodalizm ve kapitalizmdeki emek süreçleri güç ve tahakküm odağında değerlendirilmektedir. Kapitalizmi bu yapılardan ayıran belirgin farkın arzu üretimi ve yönetimi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Buradan hareketle, 'para'nın vazgeçilemez bir arzu nesnesine dönüştüğü ifade edilebilir. Ücretli emek sürecinin keder döngüsü ise Spinoza'nın duygu kuramıyla açık hale getirilmektedir. Bu nedenle, kapitalist patronla ücretli emekçi ilişkisindeki güç ve tahakkümün, 'conatus ve duygular kuramı' gözetilerek anlaşılabileceği söylenebilir. Birinci bölüme dayanarak ikinci bölümde yapılan analizler sonucunda; egemen yapıların yerlerine birbirlerine bırakmalarının ardında yatan ana nedenin ontolojik olduğu; güncel krizlerin nedenleri anlaşılmak ya da krizlere çözüm getirilmek isteniyorsa Spinozacı bir yöntemin, yani öncelikle şeylerin doğalarının kavranması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Kapitalizme yönelik Spinozacı bir incelemenin katkısı, politik olanın yadsınamayacak düzeyde ontolojik temellere sahip olduğunu göstermeye çalışmak olduğu söylenebilir. Bu tezde, kapitalizme dair yalnızca politik ya da etik olduğu ileri sürülen krizlerin bilhassa ontoloji temelli olduğu ve bu açıdan sağlam ve tutarlı bir analiz yapılabileceği vurgulanmaktadır.

ConatusGüçKapitalizm+3
Simge Armutçu
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Afyon ili Tabanidae (Diptera) faunası üzerinde çalışmalar

Afyon çevresinde 2002-2003 aktivite döneminde yapılan bu çalışma ile Chrysopsinae ve Tabaninae altfamilyalanna ait Chrysops compactus, Chrysops flavipes, C. hamatus, C. viduatus, Dasyrhamphis umbrirms, Hybomitra acuminata, H. ciureai, H. expollicata, H. ukrainica, Atylotus flavoguttatus, A. loewianus, A. quadrifarius, Tabanus autumnalis, T. bifarius, T. briani, T. bromius, T. cordiger, T. cuculus, T. exclusus, T. glaucopis, T. leleani, T. lunatus, T. maculicomis, T. martinii, T. miki, T. regularis, T. spectabilis, T. spodoplerus, T. sudeticus, T. tergestinus, T. tinctus, T. unifasciatus, Haematopota bigoti, H. grandis, H. ocelligera, H. pattens, H. subcylindrica olmak üzere 37 tür tespit edilmiştir. Bu türlerden Chrysops flavipes, C. compactus, C. hamatus, Tabanus spectabilis, T. sudeticus, T. tinctus, T. regularis, T. martinii, T. glaucopis, T. briani, T. leleani, T. maculicomis, T. exclusus, T. spodopterus, Haematopota grandis, H. subcylindrica, H. pattens, H. bigoti, Hybomitra expollicata, H. acuminata, Atylotus flavoguttatus, A. quadrifarius ve A. loewianus araştırma bölgesinden ilk kez bildirilmektedir. Daha önce yapılmış çalışmalarda bildirilenlerle birlikte Afyon ili çevresinde yayılış gösterdiği tespit edilen tür sayısı 51 'ye ulaşmıştır.Anahtar Kelimeler: Afyon, Diptera, Fauna, Tabanidae, Türkiye

Hilmiye Büber
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Science
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Makine insandan bilinçli makinelere: Descartes, Leibniz, La Merttrie

Bu tezin ortaya çıkmasını sağlayan kabul, çağımızda meydana gelen bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin insan bedeni ve zihni üzerindeki yansımalarına on yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki Descartes, Leibniz ve La Mettrie düşüncelerinden temel aramaktır. Günümüzde hız verilmiş olan yapay zeka çalışmaları, makine öğrenmeleri ve yüklemelerle insan zihninin kopyalanabileceği hatta başka sistemlere aktarılabileceği söylenmektedir. Böylece Descartes'ın ruh- beden dualizminde ruhun ya da zihnin bedenden ayrı olduğu fikri gerçekleşebilecek gibi ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra tüm maddeyi basit tözlere indirgeyerek varolanı monad olarak benimseyen Leibniz'in düşüncesi, günümüzdeki berimsel düşünceyle benzerliği ilgi çekicidir. Her şeyi bilgiden ibaret gören bu yaklaşım uzamsız bir evren hayal etmektedir. Maddesi olmayan yaşam olanaklıdır denilmektedir. Buna rağmen günümüzdeki bilimsel ve teknolojik ilerlemenin bilginin, zihnin, düşünce ya da aklın maddesel temeller dışında meydana gelemeyeceği yaklaşımı, geçmişteki La Mettrie'nin savunduğu şekliyle tazeliğini korunaktadır

Hüseyin Soner Biçer
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Hannah Arendt'in "Dünya"sı üzerine bir inceleme

Yirminci yüzyılda politika felsefesine en özgün epistemolojik katkı sunmuş düşünürlerinden biri Hannah Arendt'tir. Eserlerinde iktidar, otorite, totalitarizm, devrim, özgürlük, kamusal alan, terör ve eylem gibi kavramları ele alarak modern çağın politik patolojilerini eleştirmiş ve en başta da insanlık durumunu, politik ve tarihsel olayları "anlama"ya çalışmıştır. Politik alan aynı zamanda kamusal alandır; kamusal alan ise insanların biraraya gelip söz söyleyerek, eylemde bulunarak oluşturdukları "dünya"dır. Özgürlük ve çoğulluk olmadan da politik alanda söz söylemek ya da eylemde bulunmak olanaklı değildir. Çünkü Arendt insanı sadece politik bir canlı olarak değil, aynı zamanda "söz söyleme gücü olan" bir varlık olarak görür. Ne var ki insan "politik kötülükler" (antisemitizm, emperyalizm ve totalitarizim) yüzünden asli özelliğini kaybetmiştir. Totaliter rejimlerde insan dahil her şey suskun hale getirilmiştir. Özellikle totalitarizm insanlar arasındaki bağı koparmış, kamusal alanı yıkarak insanların ortak dünyasını yok etmiş ve insanları adeta dünyasızlaştırmıştır. İşte Arendt bu dünyasızlıktan kurtulmanın yollarını bize göstermeye çalışmaktadır. O insanlığın ortak dünyasının yeniden inşa edilmesinin de ancak eylemle, sözle olanaklı olabileceğini düşünür. İnsanların birarada barış içerisinde özgürce yaşayabilmesi de buna bağlıdır. Tezin amacı da Arendt'in inşa etmeye çalıştığı kamusal alanı, "dünya"yı anlamaktır. Bu amaçla, Tezin Birinci Bölümünde Arendt'in "politik kötülükler" olarak kavramsallaştırdığı antisemitizm, emperyalizm ve totalitarizm kavramları ele alınıp açıklanmıştır. Totalitarizmin en büyük politik kötülük olduğu, çünkü insanı insan olmaktan çıkardığı, yani insanın söz söyleyemediği, özgür olamadığı, eylemde bulunamadığı ortaya konulmuştur. Bu durumun da insanı dünya yitimine, yabancılaşmaya götürdüğü görülmektedir. İkinci Bölümde ise Arendt'in politika felsefesinde merkezi bir yer tutan kamusal alan ve ortak dünya kavramlarından hareketle, insanın kendini var kılmasının olanakları gösterilmeye çalışılmıştır. Arendt'in ortaya koyduğu bu kavramsal çerçeve, politikanın yalnızca iktidar tekniklerinin toplamı değil, insanın kendini açığa vurduğu ve çoğulluk içinde varlık kazandığı bir alan olduğunu göstermektedir. Bu da ancak insansal etkinlikler dediği emek, iş ve eylem aracılığıyla olanaklıdır. Ama tam bir insani etkinlik olarak görülen şey sadece eylemdir. Eylemin, bireyi yalnızca birey olarak değil, özgür bir varlık olarak ortak dünyaya bağladığını ve bu bağın kopmasının politik ve varoluşsal bir yitim, yani bir tür dünya yitimi anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak, Arendt'in düşüncesinin, modernliğin ürettiği politik kötülüklerin çözümlemesinden hareketle, ortak dünyayı yeniden tesis etme yönünde önemli bir adım olduğu; ele aldığı sorunların günümüz politik sorunların çözümünde bir imkan olarak okunabileceği; ortak dünyanın yaşam açısından da son derece önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

AntisemitizmDünyaEmperyalizm+3
Eda Akgül
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Nietzsche ve Sartre'ın insan ve özgürlük görüşleri üzerine bir çalışma

Felsefe tarihinde özellikle Sofistlerden bu yana insanın ne olduğu, insanın bir doğasının olup olmadığı hemen her yüzyılda ve filozofta ortaya konulmaya çalışılmıştır. İnsanın ne olduğu, genel olarak belli bir yetisi (akıl, zeka, tin, isteme, vs.) öne çıkarılarak yanıtlanmaya çalışıldığını görmekteyiz. Felsefe tarihinde bu düşüncenin köklerini Platon ve Aristoteles'e kadar geri götürebiliriz. Aynı durumu, her ne kadar kavramın kendisi geçmese de, özgürlük için de söyleyebiliriz. Özgürlük de kimi zaman isteme özgürlüğü, kimi zaman yapma özgürlüğü, kimi zamansa seçme özgürlüğü olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbette her filozofun insan ve özgürlük hakkında ortaya koyduğu görüşler önemlidir ve çağımız insanı için de bir rehber olabilir. Ama tezde ele aldığımız Nietzsche ve Sartre'da ne hazır olan ya da tamamlanmış bir insan vardır ne de hazır olan bir özgürlük söz konusudur. İnsan ve özgürlük, deyim yerindeyse çabayla, eylemle gerçekleştirilebilir ya da yaratılabilir. Yine her iki filozof için de felsefelerinde temel olabilecek olan şey yaşamdır. Bu yüzden özgürlük, insan yaşamı için olmazsa olmazdır, diyebiliriz. Dolayısıyla her iki filozof için birey olmak da önemlidir; insan ancak kendisi aracılığıyla kendini yaratabilir ve özgür bir varlıktır. İşte bu tezde bunların gösterilmesi amaçlanmıştır. Tezin amacını gerçekleştirmek için, Birinci Bölümde Nietzsche ve Sartre'ın insan görüşlerine ve buna bağlı olarak Varoluşçuluk akımının temel ilkesine yer verilmektedir. İlk olarak Nietzsche'nin insan görüşü daha sonra da Sartre'ın insan görüşü anlatılmaktadır. Her iki filozofun insan görüşünü anlatabilmek için, insan görüşlerinde öne çıkan ve insanı tanımlamada mutlak gerekli olan üstinsan, güç istenci, bulantı, seçme ve sorumluluk kavramlarına değinilmiştir. Nietzsche açısından üstinsan insan tanımına en yakın olanıdır. Sartre için sorumluluk duygusu taşıyan, iç sıkıntısı yaşayan, seçimlerde bulunan ve yapmış olduğu seçimlerle başkasını etkilediğini, başkasının da seçimlerinden etkilendiğini bilen özgürlüğü amaç edinen insan ancak insan olabilmektedir. İkinci bölümde öncelikle felsefe tarihinde özgürlük konusunda öne çıkan kimi filozofların özgürlük görüşlerine kısaca değinilmiştir. Bunu yapmamızın amacı Nietzsche ve Sartre'ın özgürlük görüşlerinin önemini görmemiz içindir. İkinci bölümün ikinci kısmında ise Nietzsche ve Sartre'ın özgürlük görüşleri ele alınıp karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırmada, her iki filozof için de özgürlüğün insanın "insan olma"sı bakımından mutlak gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Tezde Nietzsche ve Sartre'ın insanı varoluşsal bağlamda ele aldıkları ve hazır bir "insan doğası"nı reddederek, insanın kendini ancak yaratabileceği; bunun için de mutlaka insanın özgür olması gerektiği ve zaten özgürlük aracılığıyla insanın kendini yaratabileceği sonucunu ulaşılmıştır. Bu ise günümüz insanına kendi kaderinin kendi ellerinde olduğunu söylemektir. Bu söylenenler, insan ancak kendi seçimleri ya da kendi çabasıyla kendini kurabileceği, kendini yaratabileceği anlamına gelmektedir.

Birsel Ülker
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00

Other supervisors