Theses supervised by Uzman İrep Karataş Eray

14 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGlükoz tolerans testi+3
Gamze Bakırcı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeylerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Teknolojinin gelişmesi ile akıllı telefon kullanımı her geçen gün artmakta, üretilen yeni uygulamalarla hayatın her alanına girmekte ve insanları kendine bağımlı hale getirmektedir. Bağımlılığın tanısını koyabilmek ve insanların tedavilerini yapılabilmek için çalışmalar devam etmektedir. Mevcut ölçeklerle sadece bağımlılık düzeyi belirlenebilmekte; tanı konamamaktadır. Bu araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeyi ile sosyodemografik veriler, internet ve sosyal paylaşım sitesi kullanımı ve diğer bağımlılık yapıcı maddeler arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2015-2016 eğitim yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gören 366 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu ve Kwon M ve arkadaşları tarafından geliştirilen, 2014 yılında Demirci K ve arkadaşları tarafından Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları yapılan akıllı telefon bağımlılık ölçeğini içeren anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Ki kare, Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplamda 366 akıllı telefon kullanan öğrenci katılmıştır. Örneklem grubu 207 kız(%56,6), 159 erkek (%43,4) öğrenciden oluşmaktaydı. Akıllı telefon bağımlılığı ölçeği düzeyleri tüm öğrenciler, kız öğrenciler ve erkek öğrenciler için sırasıyla 80,96; 81,55 ve 80,18 idi. Kız öğrencilerin bağımlılık düzeyi sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,57). Yaş ile bağımlılık skoru arasında negatif korelasyon mevcuttu; fakat, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (Pearson korelasyon, P=0,529 r=-0,03).Cep telefonu kullanım amacı bakımından internette sörf yapmayı (p< 0,01), sosyal paylaşım sitesi kullanmayı (p= 0,01) ve fotoğraf çekmeyi (p=0,03) tercih edenlerin bağımlılık düzeyi istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın üzerindeydi(anlamlılık düzeyleri sırasıyla <0,01;0,01 ve 0,03 idi). Sosyal paylaşım sitelerinden Twitter kullananların akıllı telefon bağımlılık düzeyleri sık kullanılan diğer iki siteden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0,01). Sigara ve alkol kullanımı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p= 0,407,p=0,559). İşletim sistemi olarak Windowsphone kullanan öğrencilerin bağımlılık düzeyi 64,19 idi; bu değer, istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın altındaydı (p=0,003). Öğrencilerin ilk cep telefonu sahibi olma yaşı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyi arasında düşük derecede negatif korelasyon olup anlamlı bir ilişki saptanamamıştı (r=-0,001, p=0,98). Sonuç: Mevcut akıllı telefon bağımlılığı ölçekleri ile tespit edilen değerler ülkelerin kullanım oranları ile değişiklik göstermektedir. Bu çalışma örneklemimiz için akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini göstermiştir; ancak, bağımlılık tanısı koyabilmek için ölçeğin belirli bir kesim noktası olması gerekir. Geniş katılımlı çalışmalarla bu ölçeklerin geliştirilmesi gerekmektedir. Akıllı telefon üzerinden internette sörf yapma ve sosyal ağ kullanımı konusunda anlamlı sonuçlar çıkması, akıllı telefon bağımlılığının internet bağımlılığı ile birlikte değerlendirebileceğini göstermektedir. Elde edilen sonuçlarla beraber aile hekimleri, diğer sağlık çalışanları, sosyal ağ ve internet kuruluşları, GSM şirketleri, sivil toplum örgütleri ve gönüllü katılımcıların beraber çalışması ile insanların kurulan sanal ortamlardan çıkarak yüz yüze ilişkiler kurması sağlanarak bağımlılık mücadelesi yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akıllı telefon, Bağımlılık, Cep telefonu, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiBağımlılıkCep telefonu+3
Muhammed Harun Ünal
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine 2016- 2017 yıllarında başvuran tip 2 diyabetes mellituslu hastaların glikolize hemoglobin A1c ve ortalama trombosit hacmi düzey ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes mellitus hiperglisemi ile prezente olan metabolik bir hastalıktır. Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan ve azalan yaşam kalitesinden zaman içerisinde gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. HbA1c günümüzde glisemik kontrolün göstergesi olarak en sık kullanılan testtir. Tip 2 DM hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyon prevelansının HbA1c ve MPV düzeyleri ile ilişkili olduğu bazı çalışmalarda rapor edilmiştir. Düzelmiş glisemik kontrol MPV'yi azaltır böylece, uygun glisemik kontrol ile trombosit aktivitesinin azalması sağlanabilir ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Trombosit aktivasyon göstergesi olarak MPV'nin, DM progresyonunun izlenmesi ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde basit ve uygun maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Tip 2 DM hastalarında HbA1c ve artmış MPV, PDW düzey ilişkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016- Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların açlık plazma glukozu, HbA1c, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri toplandı. Hastalar HbA1c değerlerine göre kontrol grubu, HbA1C≤7 ( grup 1 ), HbA1C>7 ( grup 2 ) olarak 3' e ayrıldı. Birbiri ile karşılaştırılarak analiz edildi. Bulgular: Yaş açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p>0,05) Yaş ortalaması arttıkça MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Gruplar arasında APG, HbA1c, Trigliserid değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu.(p=0,001) (p=0,001) (p=0,001) Grup 1 ve Grup 2 arasında LDL ve T.Kolesterol değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.(p=0,330) (p=0,592) MPV ve PDW ile Trigliserid arasında pozitif zayıf derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,002) (p=0,014 ) MPV ve PDW ile LDL ve T. Kolesterol arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p=0,171, p=0,361) (p=0,172, p=0,378) HbA1c arttıkça PLT azalmakta, MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Bu korelasyon istatiksel olarak anlamlıydı. PDW ve MPV arasında pozitif derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,001) Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki bozulmuş glisemik regülasyon MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinde artışa neden olur ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar daha sık görülebilir. Elde edilen değerler, MPV'yi ve aynı zamanda PDW'yi vasküler komplikasyonlar açısından diyabet hastalığının yükünü tahmin etmek için bir hematolojik belirteç olarak kullanma olasılığını göstermektedir. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV'nin ve PDW'nin, DM progresyonunu izlemek ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi, başlangıç veya ilerlemeleri geciktirilebilir. Ancak daha büyük popülasyonlarda yapılacak geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, MPV, PDW, HbA1c

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+2
Hacer Dinçoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde aile hekimliği polikliniklerine başvuran hastaların beden kitle indeksi ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Beden kitle indeksi (BKİ) ve psikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişki çok sayıda araştırmaya konu olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar incelendiğinde özellikle obezite ve depresyon arasında bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız yetişkinlerde beden kitle indeksi ve depresyon arasında nasıl bir ilişki olduğunu araştırmaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda hastanemiz aile hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üstü hastalardan, daha önce psikiyatrik hastalık tanısı almamış, 270 gönüllüye sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formu ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Ayrıca hastaların boy ve kilo ölçümleri alınarak BKİ hesaplanmıştır. Hastaların BDÖ skoru ve BKİ arasındaki ilişki araştırılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya veri toplama araçlarını eksiksiz olarak cevaplayan 270 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 38,89±11,83 yıldır. Hastaların %63'ü (n=170) kadın, %37'si (n=100) ise erkektir. Katılımcıların BKİ ile BDÖ puanlarının korelasyonuna bakılmıştır. Aralarında anlamlı bir korelasyon görülmemiştir (p=0,660; r=0,027). Kadınlarda BKİ erkeklerden anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,001). Kadınlarda BDÖ puanları erkeklerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,007). Medeni durum BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,959), evlilerin BKİ' leri evli olmayanlardan anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,016). Çalışma durumu BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,114), çalışmayan bireylerin BKİ' leri çalışan bireylerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,018). Katılımcılarda tanı konulmuş bir tıbbi rahatsızlık varlığı BKİ (p=0,051) ve BDÖ (p=0,066) puanları üzerine anlamlı etki etmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda BKİ ile depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlarımız tedavi arayışında olmayan daha geniş örneklem grupları ile yapılacak çalışmalarla desteklenmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Beden kitle indeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Depresyon, Obezite

Aile hekimliğiBeck Depresyon ÖlçeğiDepresyon+5
Tuğba Uğur
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Şehir Hastanesi nöroloji ve tıbbi onkoloji polikliniklerine başvuran hasta ve hasta yakınlarının evde sağlık hizmetleri hakkında bilgi düzeyi

Giriş: ESH gün geçtikçe dünya ve ülkemiz için önemi artan bir konudur. Kronik hastalıkların görülme sıklığının artması, nüfusun yaşlanması, evde bakım teknolojilerinin gelişmesi, hastanelerden erken taburculuk imkanlarının gelişmesi ESH'ye ihtiyacı arttırmaktadır. ESH alan kişi/aile sayısı artış gösterse de halen yeterli düzeyde ve verimlilikte çalışılamamaktadır. Bu araştırma ile amacımız hasta ve hasta yakınlarının ESH hakkındaki farkındalığını arttırmak, konu hakkındaki bilgi düzeylerini görmek ve eğer varsa bilgi eksikliklerinin giderilmesi için uygun planlama yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 2020 ve Mart 2020 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Nöroloji polikliniklerine başvuran hasta ve hasta yakınlarına anket dağıtılarak yapılan kesitsel bir çalışmadır. 330 hasta/hasta yakını çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler SPSS Statistics 20 programı kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 44.58 idi. Eğitim durumları incelendiğinde %49,24 (n:162) ile en çok üniversite ve üzeri eğitimli katılımcılarımız vardı. Katılımcıların %54,88'inin (n:180) geliri giderine eşit olduğu görüldü. Katılımcılarımızın çoğunluğu %68,08 (n:224) ile hasta yakını idi. Katılımcıların %45,6'sı (n:47) Onkoloji, %54,4'ü (n:56) Nöroloji kliniğinde tedavi görmekte idi. Katılımcılarımızın çoğu ESH'yi duymuştu (%79,7). ESH'yi duyan katılımcılar en çok sağlık personeli sayesinde (%58) ESH'den haberdar olduklarını söylerken, ikinci sırada %40,3 TV, radyo, internetten duyduklarını belirttiler. Aile hekimlerinin daha önce evde sağlık hizmeti konusunda bilgi verdiği kişiler katılımcıların %43,2'si (n:142) idi. Katılımcıların %27,6'sı (n:91) evde sağlık hizmetlerinden yararlandıklarını belirtti. Evde sağlık hizmetlerinden yararlanan katılımcıların en sık (%29,7) ilaç raporu nedeniyle ESH'den yararlandığı görüldü. Katılımcıların %87,2'si (n:272) ihtiyaçları olduğunda ESH'den yararlanmak istediklerini belirtti. ESH'den kimler yararlanabilir sorusuna doğru cevap yüzdeleri yüksekti. Katılımcıların ESH'den beklentileri incelendiğinde; en çok beklenti %81,81 (n:270) oranı ile hastaların ilaçlarının reçete edilmesi ve ilaç raporlarının evde sağlık tarafından düzenlenmesi iken en düşük beklenti diş hekimi muayenesi yapılması [%26,97 (n:89)] idi. Katılımcılar ESH'yi hangi kurumlardan alabileceklerini ve nasıl başvuracaklarını biliyorlardı. Katılımcılara ESH'nin verdiği hizmetler hakkında fikirlerini sorduğumuzda; en az doğru yanıt verilen önerme %36,36 (n:120) oranıyla ESH "Acil durumlara müdahale eder" ifadesi idi. İkinci en az doğru yanıt %38,18 oranıyla ESH "Ağız ve diş sağlığı hizmetleri verir" önermesi oldu. ESH hakkında verilen çeşitli önermelere verilen cevaplarda "ESH aynı gün eve gelir" önermesinde doğru, yanlış ve bilmiyorum cevap oranları birbirine yakındı. Diğer önermelere doğru cevap oranları yüksekti. Anket sonuçlarını ESH'den yararlananlar ve yararlanmayanlar olarak kıyasladığımızda bir çok alanda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık görüldü. ESH'den yararlanmak katılımcıların bilgi düzeyini arttırmıştı. Ekonomik durumun ve eğitim düzeyinin ESH hakkında bilgi düzeyinde fark yaratmadığı görüldü. Aile hekiminden ESH hakkında daha önce bilgi alan ve almayan katılımcıları kıyasladığımızda, ESH hakkında aile hekiminden bilgi almış olanların bilgi düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Katılımcıların geneline baktığımızda evde sağlık hizmetleri konusunda fikir sahibi olduklarını gördük. Ekonomik durum ve eğitim düzeyine göre bir çok alanda fark olmadığını gördük. Eğitim düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı fark görülen alanların çoğunluğunda ilköğretim mezunu katılımcılar daha bilgili olarak görüldü. İlköğretim mezunu katılımcıların ESH'ye daha çok ihtiyaç duyma ihtimalleri vardır. ESH'den yararlanan katılımcıların ve aile hekiminden ESH hakkında bilgi almış olanların bilgi düzeyleri ESH'den yararlanmayanlar ve aile hekiminden ESH hakkında bilgi almamış olanlara göre daha yüksekti. Bu sonuç ESH hakkında eğitimler verilmesinin önemini göstermektedir. Aile hekimlerinin ESH hakkında bilgilendirdiği katılımcıların bazı önermelerde bilgi düzeylerinin düşüklüğü sağlık personellerinin de ESH hakkında bilgi düzeylerinin yeterli oranda olmadığını düşündürdü. Hasta ve hasta yakınları kadar sağlık personellerinin de ESH hakkında eğitimlere tabi tutulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Ankara şehir hastanesi, Evde sağlık hizmetleri, Nöroloji, Onkoloji

Aile hekimliğiAnkaraEvde sağlık hizmetleri+6
Didem Demirdöven
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran hipertansif hastaların kan basıncı regülasyon durumları ile ağrı kesici kullanım profilleri ve non-steroid anti-iflamatuar ilaç yan etki bilgi düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Hipertansiyon çoğunlukla önlenebilir ve tedaviye duyarlı bir hastalık olmasına rağmen dünya genelinde yeterli kontrol edilemeyen sıklığı giderek artan önemli bir sağlık problemidir. Tedavi kontrolünü etkileyen birçok faktör olduğu bilinmektedir, bunlardan birisi de uzun süreli ve bilinçsiz non-steroid anti-inflamatuar ilaç (NSAİİ) kullanımıdır. Antihipertansif ilaçlarla ağrı kesicilerin etkileşimini ve NSAİİ kullanımı sonrası takipte hipertansiyon gelişimini inceleyen pek çok çalışma bulunmaktadır. Ancak hastaların NSAİİ yan etki bilgi, tutum ve farkındalığı ile ilgili çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızda hipertansif hastaların kan basıncı regülasyonu ile ağrı kesici kullanım profilleri ve NSAİİ yan etki bilgisi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üstü hipertansif 257 gönüllü hastaya, 01.07.2017-01.11.2017 tarihleri arasında sosyodemografik veriler, hipertansiyon hastalığının süresi-tedavisi-kontrolü, ağrı kesici kullanım profilleri ve NSAİİ yan etki bilgi düzeyleri ile ilgili sorulardan oluşan bir anket formu yüz yüze görüşülerek uygulanmıştır. Evdeki kan basıncı ortalama değerleri hastaların iki farklı günde yaptıkları ölçümler ile hesaplanmıştır. Kan basıncı regülasyon durumlarını değerlendirmek için poliklinikte ölçülen ortalama kan basıncı değerleri alınmıştır. Hastaların kan basıncı ortalaması, hasta en az 5 dakika dinlendirildikten sonra Omron M3 marka tansiyon aleti ile önce her iki koldan daha sonra ölçümün yüksek olduğu koldan ikinci bir ölçüm yapılarak belirlenmiştir. Türk Hipertansiyon Uzlaşı Raporu'na göre 80 yaş altında <140/90 mm Hg; 80 yaş ve üstünde <150/90 mm Hg olan kan basıncı değerleri regüle kabul edilmiştir. Araştırmanın istatistiği yapılırken tanımlayıcı istatistiklerde numerik veriler ortalama ve standart sapma, kategorik veriler ise sayı ve yüzde olarak verilmiştir. Numerik verilerin dağılımına histogram grafikleri ile bakılmıştır. İki ayrı grupta numerik veriler Student t testi ile analiz edilmiştir. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında ki-kare testi kullanılmıştır. p anlamlılık değeri <0,05 olarak kabul edilmiştir. Analizlerde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 257 hipertansif hasta dâhil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 60,96±10,31 yıl idi. Hastaların %51,8'i (n=133) kadın, %48,2'si (n=124) ise erkekti. Hastaların %56,8'nin (n=146) kan basıncı regüle olup %43,2'sinin (n=111) kan basıncı regüle değildi. Sağlık çalışanlarının KB regülasyonu diğer mesleklere göre anlamlı olarak daha iyi bulundu (p=0,031; 2 =3,370). Diğer sosyodemografik veriler ile KB regülasyonu arasında anlamlı fark yoktu. Çalışmadaki hastalara ağrı kesici kullanıp kullanmadıkları soruldu. Hastaların %86,4'ü (n=222) ağrı kesici kullandıklarını ifade etti. Ağrı kesici kullanım sıklığı kadınlarda erkeklerden anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,010; 2 =5,793). Eğitim durumu arttıkça ağrı kesici kullanımı anlamlı azalmıştır (p=0,035; 2 =11,302). Ayrıca hastaların NSAİİ kullanımları sorgulandı. NSAİİ kullanım sıklığı kadınlarda erkeklerden anlamlı yüksek bulundu (p=0,004; 2 =7,582). Hastaların %19,8'i (n=51) birden fazla çeşit NSAİİ kullandıklarını, %38,5'i (n=99) tek çeşit NSAİİ kullandıklarını, %41,6'sı (n=107) ise hiç NSAİİ kullanmadığını ifade etmiştir. Hastaların kan basıncı regülasyonu ile NSAİİ kullanımı arasında anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,841; 2  =0,005). NSAİİ'leri kullanma sıklığı ile kan basıncı regülasyonu arasında da anlamlı bir ilişki görülmedi (p=0,182; 2 =6,239). Hastaların %42,4' ünün (n=109) NSAİİ'lerin yan etkileri hakkında bilgilerinin olduğunu, %57,6'sı (n=148) ise bilgilerinin olmadığını söylemiştir. Hastaların NSAİİ'lerin yan etkileri hakkında bilgi sahibi olma durumu ile NSAİİ kullanımı arasında anlamlı bir ilişki görülmedi (p=0,874; 2  =0,001). Ayrıca yine hastaların NSAİİ'lerin yan etkileri hakkında bilgi sahibi olma durumu ve özellikle hipertansif yan etki bilinmesi ile kan basıncı regülasyonu arasında da anlamlı bir ilişki görülmedi (sırasıyla p=0,984; 2  =0,000 p=0,836; 2  =0,357). Sonuç: Çalışmamızda kan basıncı regüle olan hastalarla olmayanlar arasında ağrı kesici kullanım profili ve NSAİİ'lerin özellikle hipertansif yan etki bilgisi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak daha geniş örneklem hacmi ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Çalışmamızda ağrı kesici ve NSAİİ kullanımının kadınlarda anlamlı olarak erkeklerden daha fazla olduğu, eğitim durumu arttıkça ağrı kesici kullanımının anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Ağrı kesici kullanımının kadınlarda daha fazla olması nedeniyle başta kadın hastalar olmak üzere tüm bireyler ve çoklu ilaç kullanımının sık görüldüğü hipertansif hastalar, NSAİİ etki ve yan etkileri, kan basıncı kontrolünü bozan durumlar hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir. Hastaların düzenli olarak kontrole gelmesi sağlanmalı ve her fırsatta kan basıncı kontrolünü bozabilecek faktörler sorgulanmalıdır. Anahtar kelimeler: kan basıncı regülasyonu, ağrı kesici, NSAİİ yan etki

AnaljeziklerAntiinflamatuar ajanlar-nonsteroidAğrı+3
Özlem Nimet Yılmaz
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Şehir hastanesi evde sağlık hizmetleri biriminden 2021 yılı içinde hizmet alan diyabet tanılı hastaların incelenmesi

Amaç: Günümüz çağının getirmiş olduğu teknoloji ile birlikte sağlık hizmetleri sunumunda, hasta yönelimli hizmeti kolaylaştıracak gelişmeler sağlanmıştır. Bunların başında evde sağlık hizmeti gelmektedir. Yaşlılıkla birlikte kronik hastalık oranı da artmaktadır. Kronik hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alan hastalıklardan biri de diyabet hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı; 2021 yılı içinde Ankara Şehir Hastanesi Evde Sağlık Hizmetleri Birimi'nden hizmet almış diyabet tanılı hastaların sosyodemografik özellikleri, kullandığı ilaçlar, kan şekeri düzeyleri, hemoglobin a1c değerleri ve böbrek fonksiyon değerlerinin incelenmesini hedeflemektedir. Gereç ve yöntem: Araştırmamız analitik tipte kesitsel bir çalışmadır. Araştırmamızda 2021 yılında Ankara Şehir Hastanesi evde sağlık hizmetleri biriminden hizmet alan diyabetli erişkin hastalar incelenmiştir. Çalışma toplamda 826 kişi üzerinde yapılmıştır. Elde edilen verinin analizinde SPSS v.23 programı kullanılmıştır. Sayısal verinin normal dağılıma uyup uymadığına histogram grafiğine, skewness, kurtosis değerine bakılarak ve Shapiro-Wilk testi yapılarak (p değeri <0,01bulundu) karar verildi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare testi (Pearson ve Fisher'in kesin testi) kullanıldı. Analizler %95 güven aralığında yapılmış ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 826 evde sağlık hastasının %70,9'u kadın, %29,1'i erkek olarak bulunmuştur. Hastaların %56,2'si yarı bağımlı, %26,8'i tam bağımlı ve %17'si bağımsız olarak bulunmuştur. Hastaların %76,5'inin (632) kan şekeri regüleyken; %23,5'inin regüle bulunmamıştır. Hastaların %62,2'si sadece 1 veya daha fazla oral antidiyabetik ilaç, %18,6'sı sadece 1 veya daha fazla insülin ve %19,2'si hem oral antidiyabetik ilaç hem insülin kullanmıştır. Sadece OAD alanların regüle olma oranı sadece insülin alan ve OAD+insülin alanlardan daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Evde sağlık hizmeti sunan sağlık personelinin, diyabet ve komplikasyonlarının yönetimi açısından daha kapsamlı bilgiye sahip olmalıdır. Hastaların çok daha kolay ulaşabileceği ve kapsamlı yaklaşımın daha çok ele alındığı birinci basamak sağlık tesislerinde diyabetin tedavi ve izlemin yapılması büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Evde Sağlık, Diyabet, Regülasyon

Diabetes mellitusEvde sağlık hizmetleriRegülasyon+3
Esra Korkmaz Hafalır
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara'da bir Aile Sağlığı Merkezine başvuran 65 yaş üstü hastaların beslenme durumunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Dünya'da ve Türkiye'de artan yaşlı nüfus, beraberinde yaşlılığa özgü fiziksel, duygusal, sosyolojik, fonksiyonel, bilişsel birçok problemi de beraberinde getirmiştir (1). Malnutrisyon, makro ve mikro besin öğelerinin yetersiz veya dengesiz alımı olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Klinik Nutrisyon ve Metabolizma Derneği(ESPEN-The Europen Society for Clinic Nutrition and Metabolism), beslenme yetersizliğini klinik olarak malnutrisyon terimi ile eş anlamlı olarak kullanmaktadır (2). Malnutrisyon prevalansı yaşla birlikte artmakta ve yaşlı bireyler için önemli bir mortalite ve morbidite sorunu olmaktadır (3,4). Akut ve kronik hastalıkları olanlarda hastaların beslenme bozukluğu gelişme riskinin yüksek olduğu kabul edildiğinden, beslenme taraması tüm klinik ve bakım ortamlarında her zaman önerilmektedir (5). Çalışmadaki amacımız birinci basamak sağlık kuruluşuna başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların beslenme durumunu MNA ve MNA-SF testlerini karşılaştırarak saptamak, beslenme durumu ile ilişkili olabilecek sosyodemografik ve klinik özellikleri belirlemektir. Yöntem: Çalışma 65 yaş ve üzeri bireylerde malnütrisyonun değerlendirilmesine yönelik kesitsel bir çalışmadır. Etimesgut 2 No'lu Aile Sağlığı Merkezi nüfusuna kayıtlı, araştırmaya katılmayı kabul eden 65 yaş ve üzeri 292 hastaya yüz yüze görüşme yöntemiyle anket uygulandı. 22 soruluk anket uygulanmıştır. Ankette yaş, cinsiyet, medeni durum, öğrenim durumu, diabetes mellitus, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, kronik solunum yolu hastalıkları(astım, KOAH vb.), sindirim sistemi bozuklukları, demans, depresyon, osteoporoz, nörolojik bozukluklar, diğer hastalıklar(anemi, guatr vb), çiğneme güçlüğü, yutma güçlüğü, ilaç kullanımı ve sigara kullanımı sorgulanmıştır. Beslenmenin tarama ve değerlendirilmesi için MNA ve MNA-SF testleri uygulanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS 22.0 istatistik paket programı kullanıldı. Karşılaştırmaların Sonuçları %95, %99 güven aralığında; p<0,05, p<0,01 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: MNA-SF tarama testi yapılarak elde edilen tarama sonuçlarına göre katılımcıların %28,08'i malnutrisyon riski altında, %4,11 malnutre olarak belirlenmiştir. MNA testi ile yapılan değerlendirme skoruna göre; %23,97'i ix malnutrisyon riski altında, %3,77 malnutre durumu olarak belirlenmiştir. Bu durumda MNA-SF ve MNA karşılaştırıldığında %84,25 değerin uyumlu olduğu tespit edilmiştir. Malnutrisyon ve malnutrisyon riskinin yutma ve çiğneme güçlüğü varlığında, kronik hastalık varlığında, düzenli ilaç kullanan bireylerde istatiksel açıdan anlamlı daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Kronik hastalıklardan; KOAH/astım hastalarının malnutrisyon riski oranı (%41,86), osteoporozu olan katılımcıların malnutrisyon oranı(%14,29), ASKVH olan katılımcıların malnutrisyon riski (%32,61) ve malnutrisyon oranları (%4,67) istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu(p<0,05). Ayrıca BKİ, kol ve baldır çevresi değerlerinin malnutrisyon veya malnutrisyon riski tespit edilen bireylerde daha düşük düzeyde olduğu belirlendi.(p<0,05). Sonuç: Yaşlılarda malnutrisyon ve malnutrisyon riskinin değerlendirilmesi, malnutrisyonla ilişkili olabilecek faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Çalışmamızda kullandığımız MNA-SF veya MNA beslenmenin değerlendirilmesinde kullanılabilecek ucuz, pratik ve güvenilir bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: beslenme değerlendirmesi, malnutrisyon, yaşlı

Aile sağlığı merkeziAnkaraBeslenme+4
Merve Sayın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara ilinde görev yapan aile hekimliği asistanlarının üst solunum yolu enfeksiyonları, üst solunum yolu enfeksiyonlarında antiviral ilaçların kullanımı ve influenza aşısı konusunda bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: ÜSYE'ler birinci basamakta en sık poliklinik başvuru sebeplerinden biridir. Hastaların, semptomların ortaya çıkmasının ardından ilk olarak aile hekimine başvurduğu düşünülürse aile hekimlerinin ÜSYE'lerde tanıyı koyarak tedaviye en hızlı ve en doğru şekilde başlaması risk grubundaki hastalar için hayati önem taşımaktadır. İnfluenzadan korunmanın en etkili yolu ise aşılamadır. Bu çalışmamızda Ankara ilinde görev yapan aile hekimliği asistanlarının üst solunum yolu enfeksiyonları, üst solunum yolu enfeksiyonlarında antiviral ilaçların kullanımı ve influenza aşısı konusunda bilgilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırma olarak planlanmıştır. Çalışma evrenini Ankara ilinde eğitim almakta olan aile hekimliği asistanları oluşturmaktadır. Araştırma verileri araştırıcı tarafından oluşturulan anket formu aracılığı ile toplandı. Anket formları oluşturulurken sıra ile araştırıcı tarafından literatür taranarak amaca uygun anket soruları belirlendi. 6 kısım ve 68 sorudan oluşan katılımcıların ÜSYE , ÜSYE tedavisi, ÜSYE'lerde antiviral kullanımı ve influenza aşısı hakkındaki bilgilerini sorgulayan 4 sayfalık anket formu elde edildi. 15 Mart 2020 ile 15 Mayıs 2020 tarihleri arasında veri toplandı. Veriler SPSS (Windows için 25.0 sürüm, SPSS Inc. Chicago, IL) istatistik programında analiz edilmiştir. Çalışmada p değeri 0,05'ten küçük olan veriler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan toplam 202 hekimden %40,6'sı (n=82) erkek, %58,9'u (n=119) kadın olarak bulundu. Katılımcıların ortalama yaşı 31,34 olarak bulundu. En genç katılımcı 24 yaşındayken en yaşlı katılımcı 53 yaşındaydı. Katılımcıların %28,2'si (n=57) SAHU %71,8'i (n=145) tam zamanlı aile hekimliği asistanı olarak bulundu. Araştırmamıza katılan hekimlerin %67,3'ü (n=136) kendini ÜSYE tanı ve tedavisinde yeterli bulduğunu belirtti. Araştırmamıza katılan hekimlerden mezuniyet sonrası ÜSYE hakkında eğitim alan hekimlerin diğer hekimlere göre önermelere genel olarak daha yüksek oranda doğru yanıt verdiği saptandı. SAHU statüsündeki asistanların tam zamanlı asistanlara göre hemen hemen tüm kategorilerde daha yüksek oranlarda doğru yanıt verdiği saptandı. Hekimlerin ÜSYE'lerde antiviral kullanımı ve grip aşısı konusundaki önermelere daha düşük oranlarda doğru yanıtlar verdiği görüldü. Sonuç: Çalışmaya katılan hekimlerin bir kısmı kendini ÜSYE tanı ve tedavisi konusunda yeterli görmemektedir. Özellikle grip aşısı ve ÜSYE'lerde antiviral kullanımı ile alakalı sorulara verilen yanıtlar bu görüşü destekler nitelikte bulundu. Bu durum katılımcıların bilgi ve klinik pratik eksikliğine bağlandı. Öncelikle hekimlere ÜSYE'ler, grip aşısı ve ÜSYE'lerde antiviral kullanımı hakkında eğitimler düzenlenerek bu konulardaki bilgi eksiklikleri giderilmelidir. Ardından hekimlerin bu eğitimlerden kazanımlarını klinik pratikte uygulamaları sağlanmalıdır.

Aile hekimliğiAnkaraAntiviral ajanlar+5
Mustafa Us
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara'da eğitim alan aile hekimliği asistanlarının tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkındaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları toplumda sık görülen, genellikle nonspesifik semptomlarla ortaya çıkan, çeşitli metabolik etkilerle seyreden hastalıklardır. Tiroid hastalıklarının değerlendirilmesi anamnez, fizik muayene, biyokimyasal testler ve görüntüleme teknikleriyle yapılmaktadır. Ayrıca iyot eksikliği bölgesi olan ülkemizde, tiroid hastalıklarına yönelik tarama programı mevcuttur. Aile hekimleri, birinci basamakta tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, teşhis/tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlar doğurabilen tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkında Ankara'da eğitim alan aile hekimliği asistanlarının bilgi düzeylerinin ve buna etki eden faktörlerin değerlendirilmesi, aynı zamanda hekimlerin bu konudaki farkındalığının artırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırma olarak planlanmıştır. Çalışma evrenini 01.01.2021-01.03.2021 tarihleri arasında Ankara'da eğitim almakta olan aile hekimliği asistanları oluşturmaktadır. 227 asistan hekim çalışmamıza gönüllü olarak katılmıştır. Araştırma verileri araştırıcı tarafından literatür taranarak ve uzman kişilerden görüş alınarak oluşturulan anket formu aracılığı ile toplandı. Katılımcılara tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkında, hayır/evet/fikrim yok şeklinde cevaplanabilen, toplam 60 önermeyi içeren 9 soru yöneltildi. Veriler SPSS 23.0 paket programında analiz edilmiş, P anlamlılık değeri <0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan 227 hekimin %72,2'si (n=164) kadın, %27,8'i (n=63) erkek idi. Çalışmaya katılan hekimlerin %77,1'i (n=175) tam zamanlı aile hekimliği asistanıyken, %22,9'u (n=52) ise sözleşmeli aile hekimliği uzmanlığı asistanıydı. Katılımcıların yaş ortalamaları 31,20±6,56 yıl olarak bulundu. Ortalama asistanlık süresi 2,40±1,41 yıl iken meslekte geçirdikleri süre ortalaması 6,48±6,34 yıl idi. Hekimlerin %25,99'u tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkındaki bilgi düzeyini yeterli görüyordu. Bilgi düzeyini kısmen yeterli görenlerin oranı %62,56 idi. Tüm hekimlerin bilgiye dayalı sorulan toplam 60 sorudan aldığı ortalama puan 47,96±5,79 olarak bulundu. Hekimlerin bilgi düzeylerini yeterli görme düzeyi arttıkça anketten alınan toplam puanın da anlamlı olarak arttığı (p<0,001) gözlendi. Tiroid hastalıkları hakkındaki bilgi birikimini akademik metinler (makale/kılavuzlar) (p<0,001), asistanlık eğitimi (p=0,001) ve kongre/sempozyumlarla (p=0,021) sağlayan ve bu konuda kılavuzları kullanan (<0,001), asistanlık döneminde dahiliye/endokrinoloji rotasyonu alan (p<0,001) asistanların toplam bilgi puanları, diğer hekimlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Hekimlerin bilgi düzeyiyle aile hekimliği asistanlığında geçirdikleri süre arasında anlamlı pozitif yönde zayıf korelasyon izlendi. Katılımcıların %85,9'u, TSH'nin tiroid hastalıklarının değerlendirilmesinde tarama testi olarak yeterli olduğunu bilmekteydi. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarına yöneltilen tüm soruların doğru cevaplanma oranı % 79,99 olarak bulunmuştur. Bu sonuç, özellikle yurtdışında yapılan çalışmalara göre oldukça yüksek olsa da tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde aile hekimlerinin bu denli aktif rol oynaması, bilgi düzeylerinin daha yüksek olmasını gerektirmektedir. Uzmanlık eğitimi, akademik metinler/kılavuzların takibi, kongre/sempozyumlar, asistanlık döneminde yapılan dahiliye/endokrinoloji rotasyonunun aile hekimlerinin bu konudaki bilgi düzeyine olan olumlu katkısı çalışmamızın sonuçlarında görülmektedir. Bu açıdan, aile hekimliği asistanlık eğitiminde gerek teroik gerekse pratik eğitimlerle bu hastalıklar hakkındaki bilgi ve farkındalığın artırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tiroid, Aile Hekimliği, Hipotiroidizm, Hipertiroidizm

AnkaraBilgiDoktorlar-aile+7
Merve Kılınç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisinin Ankara Çankaya Emek ASM başvurularına olan etkileri

Giriş ve Amaç: Koronavirüsler, hayvanlarda veya insanlarda hastalık yapabilen ve Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) ve Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS) gibi hastalıklara neden olan geniş bir virüs familyasıdır. Yeni koronavirüs ailesi (SARS CoV 2) Aralık 2019'da Wuhan şehrinde ortaya çıkmış ve pnömoni, pulmoner ödem, ARDS, multiorgan yetmezliği ve ölüme varan tablolar oluşturan bir solunum yolu enfeksiyonu sebebidir. Tedavi çalışmaları devam etmekle beraber şu an hidroksiklorokin, azitromisin, plazma tedavisi ve favipravir gibi anti viraller kullanılan ilaçlardır. Bu hastalık %3,8 oranında ölüm meydana getirmektedir. Yayılımını azaltmak amaçlı çeşitli önlemler alınmıştır. Aile sağlığı merkezleri (ASM) çocuk, gebe, yaşlı, kronik hastalığı olan hastalar ve birtakım sağlık belgeleri için başvuran kişilere hizmet veren birinci basamak sağlık merkezleridir. Pandemi varlığında aile hekimleri, ASM'lere başvuranlar arasında virüs iletimini kısıtlamakla görevlidir. Bu nedenle triaj yapılması vaka sayılarının kontrolü için gereklidir. ASM'lere başvuran hastaları korumak ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Tüm bu nedenlerden ötürü, COVID-19 ile mücadele eden aile sağlığı merkezlerini incelemeyi tezimizde amaç edindik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırma olarak planlanmıştır. Ankara Çank aya Emek ASM 'ye başvuran hastalara pandemi sürecindeki ASM başvurularıyla ilgili 21 sorudan oluşan bir anket uygulandı. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı Katılımcılara ilişkin sosyodemografik özellikler betimsel olarak incelenmiştir. Hastaların niceliksel değerlerinin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk yöntemi ile test edilmiştir (p<0,05). Bu değişkenlerin Normal dağılıma uygun olmamasından dolayı Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri kullanılarak karşılaştırmalar yapılmıştır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında, Marginal Homogenity, Pearson Ki Kare testi ve Fisher Exact test kullanıldı, Karşılaştırmaların Sonuçları %95, %99 güven aralığında; p<0,05, p<0.01 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katıla n 250 hastadan %57,60 ı kadın, %42,40 ı erkek olarak belirlenmiştir. Katılımcıların ortalama yaşı 44,88 olarak bulundu. Araştırmamıza katılan hastaların %73.60 'ı ASM başvurularının arttığını belirtirken, %26.40'ı artmadığını belirtti. Katılımcılara yöneltilen 21 soruluk ankette pandemi sürecindeki bu artışın nedenlerine baktığımızda %42.80(n=107) oranla aşı ve ve %40.00(n=100) oranla muayene olarak saptadık. Sonuç: Covid-19 pandemisinde ASM'lere başvuru sayılarında ve başvuru nedenlerinde çok anlamlı değişiklikler tespit edilmiştir. Çalışmanın tüm bölümlerinde elde edilen sonuçlarda ASM'lere başvuru sayıları artmıştır. Buradan çıkabilecek en önemli sonuç;ASM'lerin işlevinde de artma olduğu sonucudur. Çalışmanın başvuru nedenlerine göre analizinde görülmektedir ki pandemi öncesi en çok gelen grup ilaç reçetesi iken pandemide aşı olmaya gelen hasta sayısında ve herhangi bir şikâyeti olup muayene olmaya gelen hasta sayısında ise ciddi bir artış olduğu görülmektedir.Bu nedenle pandemi sürecinde ASM'nin taşıdığı yük hafifletilmelidir. Birinci basamağa olan yoğunluk azaltılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği,Covid-19,Pandemi

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziAnkara+5
Sevinç Deynez
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGlükoz tolerans testi+3
Gamze Bakırcı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeylerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Teknolojinin gelişmesi ile akıllı telefon kullanımı her geçen gün artmakta, üretilen yeni uygulamalarla hayatın her alanına girmekte ve insanları kendine bağımlı hale getirmektedir. Bağımlılığın tanısını koyabilmek ve insanların tedavilerini yapılabilmek için çalışmalar devam etmektedir. Mevcut ölçeklerle sadece bağımlılık düzeyi belirlenebilmekte; tanı konamamaktadır. Bu araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeyi ile sosyodemografik veriler, internet ve sosyal paylaşım sitesi kullanımı ve diğer bağımlılık yapıcı maddeler arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2015-2016 eğitim yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gören 366 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu ve Kwon M ve arkadaşları tarafından geliştirilen, 2014 yılında Demirci K ve arkadaşları tarafından Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları yapılan akıllı telefon bağımlılık ölçeğini içeren anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Ki kare, Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplamda 366 akıllı telefon kullanan öğrenci katılmıştır. Örneklem grubu 207 kız(%56,6), 159 erkek (%43,4) öğrenciden oluşmaktaydı. Akıllı telefon bağımlılığı ölçeği düzeyleri tüm öğrenciler, kız öğrenciler ve erkek öğrenciler için sırasıyla 80,96; 81,55 ve 80,18 idi. Kız öğrencilerin bağımlılık düzeyi sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,57). Yaş ile bağımlılık skoru arasında negatif korelasyon mevcuttu; fakat, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (Pearson korelasyon, P=0,529 r=-0,03).Cep telefonu kullanım amacı bakımından internette sörf yapmayı (p< 0,01), sosyal paylaşım sitesi kullanmayı (p= 0,01) ve fotoğraf çekmeyi (p=0,03) tercih edenlerin bağımlılık düzeyi istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın üzerindeydi(anlamlılık düzeyleri sırasıyla <0,01;0,01 ve 0,03 idi). Sosyal paylaşım sitelerinden Twitter kullananların akıllı telefon bağımlılık düzeyleri sık kullanılan diğer iki siteden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0,01). Sigara ve alkol kullanımı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p= 0,407,p=0,559). İşletim sistemi olarak Windowsphone kullanan öğrencilerin bağımlılık düzeyi 64,19 idi; bu değer, istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın altındaydı (p=0,003). Öğrencilerin ilk cep telefonu sahibi olma yaşı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyi arasında düşük derecede negatif korelasyon olup anlamlı bir ilişki saptanamamıştı (r=-0,001, p=0,98). Sonuç: Mevcut akıllı telefon bağımlılığı ölçekleri ile tespit edilen değerler ülkelerin kullanım oranları ile değişiklik göstermektedir. Bu çalışma örneklemimiz için akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini göstermiştir; ancak, bağımlılık tanısı koyabilmek için ölçeğin belirli bir kesim noktası olması gerekir. Geniş katılımlı çalışmalarla bu ölçeklerin geliştirilmesi gerekmektedir. Akıllı telefon üzerinden internette sörf yapma ve sosyal ağ kullanımı konusunda anlamlı sonuçlar çıkması, akıllı telefon bağımlılığının internet bağımlılığı ile birlikte değerlendirebileceğini göstermektedir. Elde edilen sonuçlarla beraber aile hekimleri, diğer sağlık çalışanları, sosyal ağ ve internet kuruluşları, GSM şirketleri, sivil toplum örgütleri ve gönüllü katılımcıların beraber çalışması ile insanların kurulan sanal ortamlardan çıkarak yüz yüze ilişkiler kurması sağlanarak bağımlılık mücadelesi yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akıllı telefon, Bağımlılık, Cep telefonu, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiBağımlılıkCep telefonu+3
Muhammed Harun Ünal
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü ve Tıp Fakültesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ile depresyon ve anksiyete düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çok fonksiyonlu ve kolay taşınabilir olan akıllı telefonların yaygınlığı giderek artmaktadır. İşlevsellikleri ile oldukça faydalı olan bu cihazlar keyif verici özellikleri ile ise akıllara bağımlılık terimini getirmektedir. Davranışsal bağımlılıklar kendi başlarına bir sağlık sorunu olmalarının yanı sıra depresyon ve anksiyete gibi başka psikiyatrik sorunlarla da beraberlik gösterebilmektedir. Bu çalışmada, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü ve Tıp Fakültesi öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı düzeyleri ile depresyon ve anksiyete düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tanımlayıcı bir çalışmadır. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü ve Tıp Fakültesi öğrencilerinden 18 yaşını doldurmuş ve daha önce tanı almış herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 512 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve cep telefonu kullanım özellikleri ile ilgili sorular içeren anket formu, Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Form (ATBÖ-KF), Beck Depresyon Envanteri (BDE) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS programının 24.0 versiyonu kullanılmıştır. Grupların karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis Analizi, Mann-Whitney U Testi, Spearman Korelasyon Analizi ve Pearson Korelasyon Analizi kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 512 öğrenci dahil edilmiştir. Bunlardan %75,4'ü (n=386) kadın, %24,6'sı (n=126) erkektir. Yaş ortalaması 20,45±1,95 yıl olup en genç öğrenci 18, en yaşlı öğrenci ise 30 yaşındadır. Katılımcılar cep telefonlarını en fazla sosyal medyayı takip etmek amacı ile kullanmaktadırlar (%77,1). Bunu sırası ile mesajlaşmak ve konuşmak takip etmektedir (%75,0, %66,2). Katılımcıların ATBÖ-KF skor ortalamaları 28,69±10,19 puandır. Kadınların ATBÖ-KF skorları erkeklerden anlamlı derecede daha yüksektir (p=0,004). ATBÖ-KF skorları ile sosyal medya, fotoğraf çekmek ve müzik dinlemek amaçlı akıllı telefon kullanımı arasında anlamlı pozitif ilişki vardır (p=0,001, p=0,001, p=0,006). Ayrıca, günlük akıllı telefon kullanımına ayrılan zaman ile ATBÖ-KF skorları arasında anlamlı pozitif ilişki saptanmıştır (p=0,001). Bunun dışında kendilerini akıllı telefon bağımlısı olarak değerlendirenlerin ATBÖ-KF skorları daha yüksek bulunmuştur ve bu ilişki istatistiksel olarak ileri derecede anlamlıdır (p=0,001). Akıllı telefon bağımlılığı ile depresyon arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı pozitif bir ilişki vardır (p=0,001). ATBÖ-KF skorları ile BDE skorları ve BAÖ skorları arasında ileri derecede anlamlı pozitif zayıf bir korelasyon mevcuttur (p=0,001, r=0,232; p=0,001, r=0,209). Buna ek olarak kendilerini akıllı telefon bağımlısı olarak değerlendirenlerin BDE ve BAÖ skorları da istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p=0,001, p=0,006). Sonuç: Her ne kadar henüz DSM V (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-5)'te tanı başlıkları arasında geçmese de akıllı telefon bağımlılığı özellikle gençlerde depresyon ve anksiyete gibi ciddi problemlerle ilişkili olabilecek önemli bir sağlık sorunudur. Risk faktörleri kadın cinsiyet, cep telefonunun yoğun kullanımı ve akıllı telefonun sosyal medya, fotoğraf çekmek ve müzik dinlemek amaçlı kullanımı olmakla birlikte akıllı telefonların yaygınlığı da düşünülürse aslında tüm toplum risk altındadır. Kendilerini akıllı telefon bağımlısı olarak değerlendirenlerin akıllı telefon bağımlılığının yanı sıra depresyon ve anksiyete skorlarının da anlamlı derecede yüksek çıkmış olması sadece birkaç saniye ayrılarak "Kendinizi akıllı telefon bağımlısı olarak değerlendirir misiniz?" sorusunu sormanın bile bu problemler açısından risk altındaki toplumun bir kısmının saptanmasına ve erken müdahale edilmesine aracı olabileceğini düşündürmektedir. Akıllı telefon bağımlılığı ile ilgili tanımlamaların ve tanı kriterlerinin netleştirilmesi amacıyla geniş ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnksiyeteBağımlılıkCep telefonu+6
Dilara Genç Demirağ
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00

Other supervisors