Theses supervised by Doç. Dr. Esra Çalık Var
15 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University
Kadın konukevi hizmeti almakta olan kadınların psikolojik dayanıklılık ile umut düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, Ankara ve İstanbul illerinde Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (AÇSHB)'na bağlı 6 kadın konukevinde hizmet almakta olan kadınların psikolojik dayanıklılıkları ile sürekli umut düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma ayrıca kadın konukevi hizmeti almakta olan kadınların sosyo-demografik özelliklerini, kadın konukevine başvuru nedenlerini, kadın konukevlerindeki deneyimleri ve kurumda aldıkları hizmetten memnun olup olmadıklarını da belirlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın çalışma grubunu AÇSHB'ye bağlı 6 kadın konukevinde hizmet almakta olan 100 kadın oluşturmakta olup araştırmada "Bilgi Formu, Yetişkin Yılmazlık Ölçeği ve Sürekli Umut Ölçeği" veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırmaya katılan 100 katılımcının yaşları 18 ile 59 arasında değişmekte olup, katılımcıların %67'sinin 35 yaş ve altında olduğu, %35,5'inin 18 yaşından önce evlendiği ve %30,4'ünün görücü usulüyle evlenmeye karar verdiği; %76'sının ilkokul ya da ortaokul mezunu olduğu, %91'inin çalışmadığı ve %56'sının şiddet nedeniyle kadın konukevine başvurduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte bu çalışmada kadınların konukevinde sunulan hizmetlerden yüksek düzeyde memnun olduğu saptanmıştır. Kadın konukevinde hizmet alan kadınların psikolojik dayanıklılıkları ve sürekli umut düzeyleri arasında anlamlı, pozitif ve yüksek düzeyde bir ilişki olduğu; kadınların umutları arttıkça psikolojik dayanıklılıklarının da arttığı tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra kadın konukevinde hizmet alan kadınların psikolojik dayanıklılık ve sürekli umut düzeylerinin yaş, medeni durum, evlenme kararı, eğitim düzeyi, kuruluşa başvuru nedeni ve kuruluşta hizmet alma süresi gibi değişkenlere göre anlamlı bir farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Kadın konukevlerinde kısa süreli hizmet sunulmasının kadınların psikolojik dayanıklılık ve umut düzeyleri açısından farklılık yaratmada yeterli olmadığı, bu bağlamda kadın konukevlerinde uzun süreli, psikososyal ve ekonomik açıdan güçlendirici/rehabilite edici sosyal hizmet faaliyetlerinin artırılması önemlidir. Kadın konukevinde sunulan hizmetlerin etkililiğinin artırılmasının şiddetin olumsuz etkileri ve yaşamın zorlayıcı yönleriyle başa çıkmaya çalışan kadınların yaşamlarına tekrar uyum sağlayabilmeleri ve kaliteli şekilde devam edebilmeleri açısından etkili olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İnsan hakları, kadına yönelik şiddet, kadın konukevi, şiddet
Evlat edinen, koruyucu annelik yapan ve biyolojik anne olan kadınların annelik ile ilgili görüşlerinin incelenmesi
Geleneksel toplumlarda kadına biçilen rol ev işleri ve çocuk bakımı üzerinden şekillenmiştir. Zaman içerisinde kadının da aktif yer aldığı ekonomik ve sosyal koşullar neticesinde annelikle ilgili süreç farklı görünümler alsa da kadınların anne olma istemi devam etmektedir. Bu araştırmanın amacı; annelik sorumluluğu üstlenen kadınların anne olmaya dair görüşlerinin anne olmadan önce, annelik sürecinde ve anne olduktan sonra nasıl şekillendiğinin incelenmesi olarak belirlenmiştir. İnceleme biyolojik annelerin yanı sıra evlat edinen ve koruyucu ailede annelik rolü üstlenen kadınların da görüşleri alınarak genişletilmiştir. Çalışmada ayrıca aile yapılarının, yetişilen kültürün, eşin karakter yapısının kadınların anne olma isteğine etkisi irdelenmiştir. Araştırmaya Ankara'da ikamet etmekte olan, Koruyucu Aile ve Evlat Edinme Derneği(KOREV)'nden danışmanlık desteği alan beş koruyucu ve beş evlat edinen anne ile amaçsal örnekleme yöntemi ile seçilen altı biyolojik anne olmak üzere 16 kadın katılmıştır. Araştırmanın sonucunda; kadınların anne olma tercihlerinin şekillenmesinde biyolojik faktörlerin ötesinde toplumsal normların ve geleneksel aile yapısının belirleyici olduğu, anneliğin içgüdüsel olarak değil çoğunlukla sosyolojik boyutta yorumlandığı görülmüştür.
Sosyal hizmet uzmanlarında psikolojik dayanıklılık ve ikincil travmatik stresin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı sosyal hizmet uzmanlarının psikolojik dayanıklılıklarının ikincil travmatik strese etkisinin incelenmesi ve farklı değişlenlerle ilişkisinin ortaya koyulmasıdır. Araştırma deseni karma yöntem olarak tasarlanmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu 201 sosyal hizmet uzmanı oluşturmuştur. Katılımcıların ikincil travmatik stres belirtileri Travma Sonrası Stres Bozukluğu Belirtileri Ölçeği Kendini Değerlendirme Formu, psikolojik dayanıklılıkları ise Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ile ölçülmüştür. Araştırmanın bağımlı değişkeni ikincil travmatik stres, bağımsız değişkeni psikolojik dayanıklılık olarak belirlenmiştir. Psikolojik dayanıklılığın ikincil travmatik stres üzerindeki etkisini belirleyebilmek için çoklu regresyon analizi, diğer değişkenlerle etkileşimini belirleyebilmek için ise korelasyon ve fark testleri uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre; psikolojik dayanıklılığın alt boyutlarından olan kendilik algısı ve sosyal yeterliliğin ikincil travmatik stresi anlamlı biçimde yordadığı saptanmıştır. Diğer sonuçlar ise; psikolojik dayanıklılığın kadınların lehine olacak biçimde farklılık gösterdiği, ikincil travmatik stres ve psikolojik dayanıklılığın eğitim düzeyine, psikososyal destek ihtiyacına, sosyal hizmet uygulamasının gerçekleştirildiği alana göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği, tıbbi ve psikiyatrik sosyal hizmet alanı ile çocuk refahı alanının ikincil travmatik stresin oluşum riskini arttırabileceği, yaş ile ikincil travmatik stresin kaçınma boyutu arasında negatif yönlü düşük düzeyde, alanda çalışma süresi ile psikolojik dayanıklılık arasında negatif yönlü düşük düzeyde anlamlı ilişkinin olduğu, psikososyal zorluk ile ikincil travmatik stres arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkinin olduğu, sorun alanları ile etkileşim neticesinde en çok çaresizliğin oluştuğu, örgütsel desteğin ikincil travmatik stresi azaltabileceği, psikolojik dayanıklılığı ise arttırabileceği saptanmıştır. Sosyal hizmet uzmanlarında ikincil travmatik stresi önleyebilmek ya da düzeyinde azalmanın sağlanabilmesi için psikolojik dayanıklılığın arttırılmasına yönelik uygulamaların ekolojik perspektifle mikro, mezzo ve makro boyutların etkileşimleri dikkate alınarak yapılandırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Etkileşim, İkincil Travmatik Stres, Psikolojik Dayanıklılık, Sosyal Hizmet Uzmanı
Ergenlerin iletişim ve sorun çözme becerileri arasındaki ilişkinin incelenerek okul sosyal hizmeti düzeyinde değerlendirilmesi
Ergenlerin İletişim Ve Sorun Çözme Becerileri Arasındaki İlişkinin İncelenerek Okul Sosyal Hizmeti Düzeyinde Değerlendirilmesi Bu araştırma; ergenlerin iletişim becerileri ve sorun çözme becerileri arasındaki ilişkiyi incelemek, bu iki kavramı okul sosyal hizmeti düzeyinde değerlendirilmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma, 2017-2018 öğretim yılında Ankara Yenimahalle ilçesindeki 6 lisede öğrenim gören 600 ergen üzerinde yapılmıştır. Araştırma nicel araştırma modellerinden ilişkisel tarama modelinde tasarlanmıştır. Veri toplama araçları olarak kişisel bilgi formu, "İletişim Becerileri Envanteri''ve "Problem çözme becerileri ölçeği" kullanılmıştır. Yapılan çalışmanın sonucunda elde edilen bulgulara göre, öğrencilerin iletişim becerileri ile sorun çözme becerileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (r=0,417; p<0,05). Buna göre iletişim becerileri yüksek olan ergenlerin sorun çözme becerileri de yüksektir. Araştırmada ayrıca ergenlerin soyo –demografik özelliklerine ilişkin (sınıf, cinsiyet, yaş, kardeş sayısı, anne-baba durumu, anne-baba eğitim durumu, ailenin ekonomik durumu v.b.) bulgulara ve bunların tartışmasına yer verilmiştir. Bu bağlamda yapılan bu araştırmada %60.3 ile 362 kız öğrenciyle ve %39.7 ile 238 erkek öğrenciyle çalışılmıştır. Elde edilen bulgularda iletişim becerilerinin cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemektedir. Yapılan bu araştırmada elde edilen bulgularda problem çözmenin cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. Araştırmaya katılan ergenlerde iletişim becerilerinin ve problem çözme becerilerinin yaşa ilişkin anlamlı bir farklılık göstereceği düşünülmüştür. Yapılan analiz sonucuna göre problem çözme becerileri, yaşa göre farklılık göstermektedir ve 14 yaş grubundaki öğrencilerin problem çözme becerileri en yüksektir. Bu çalışmanın sonucuna göre 14 yaş grubu ile 17 ve üstü yaş grubu arasındaki fark anlamlıdır. vii Yapılan çalışmanın sonucunda aynı zamanda ergenlerin algıladıkları aile ilişkileri, arkadaş ilişkileri ve akademik başarılarında elde edilen bulgulara ve bunların tartışmasına yer verilmiştir. Araştırmaya katılan ergenlerin İBDÖ ile PÇE aldıkları puanlara ilişkin bulgulara ve tartışmasına yer verilmiştir. İletişim becerileri ile problem çözme becerileri arasında elde edilen korelasyon testi sonuçlarına yer verilmiştir. Yapılan çalışmanın sonucunda ergenlerin iletişim becerisi geliştirmede ve problem çözmede okul sosyal hizmeti uygulamasına ihtiyaç duymakta olduğu düşünülerek bazı öneriler sunulmaya çalışılmıştır. Ergenlerin iletişim becerileri düzeylerini artırmaya yönelik olarak okullarda etkin bir şekilde gruplarla sosyal hizmet uygulamasının yapılması yararlı olabilir. Sorun çözme becerilerini geliştirici, yapıcı ve destekleyici, yaratıcı, yenilikçi tutumlar, yöntemler kullanılabilir. Özelliklede bireylerin Sorun çözme becerilerini geliştirici eğitim programları hazırlanabilir. Elde edilen bulguları, bundan sonra yapılacak araştırmalara yol gösterecek biçimde alan yazını ışığında tartışılmış ve yorumlanmıştır. Anahtar kelimeler: Ergen iletişimi, ergenlerin sorun çözme becerileri, okul sosyal hizmeti.
Diyaliz hastalarının aile işlevselliğinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı sosyal hizmet uzmanlarının psikolojik dayanıklılıklarının ikincil Aileye atfedilen kavramlar toplumdan topluma farklılık göstermektedir. Bireyler herhangi bir krizle karşılaştıklarında, bu krizlerin çözümlenmesinde en önemli sosyal destek kaynağı aileleridir. Ailede ortaya çıkan krizler nedeniyle aile üyeleri işlevlerini yerine getirmekte zorluk çekebilir ya da işlevlerini yerine getiremez. Ailede işlevlerin biri ya da birkaçında sorun çıkması halinde, aile bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Ailenin bir üyesinde ortaya çıkan herhangi bir kronik hastalık durumunda da aile krize sürüklenebilir. Hastalığın tanısı, tedavi süreci, hastalığa uyum sürecinin zor olması, hastalığı kabullenmeme, ailede süregelen alışkanlıkların hastalığın ortaya çıkmasıyla birlikte farklılaşması ve bununla birlikte ailede rollerin değişmesi kronik hastalıklar sürecinde yaşanan krizlerdir. Kronik hastalıkla birlikte meydana gelen bu krizler neticesinde olumsuzlukları en aza indirgemek adına kronik hastalığa sahip bireyleri, tek başına değil de bütüncül ve sistemik bakış açısıyla değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu araştırmada kronik böbrek yetmezliğine sahip olup, diyalize girmek zorunda olan, hastalığından dolayı zamanının belli bir kısmını diyalizde geçiren diyaliz hastalarının aile işlevsellikleri bazı değişkenlere göre incelenecektir. Araştırmanın çalışma grubunu Ankara'da bulunan iki özel diyaliz merkezi ve bir üniversite hastanesinin diyaliz bölümünde tedavi olan 200 hasta oluşturmaktadır. Araştırmada kişisel bilgi formu ve aile değerlendirme ölçeği (ADÖ) veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre; hastaların; medeni durum, çocuk sayısı, ekonomik durumu, çalışma durumları, eğitim durumu, aile üyelerinde başka bir kronik hastalığı olan bireyin bulunup bulunmadığı ile ilgili değişkenler aile işlevselliğini farklılaştırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile, aile işlevi, diyaliz, kronik böbrek yetmezliği, tıbbi sosyal hizmet
Çalışan ve eğitime devam eden suriyeli çocuklarda yaşam doyumu ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çalışan ve Eğitime Devam Eden Suriyeli Çocuklarda Yaşam Doyumu ile Depresyon Arasındaki İlişkinin İncelenmesi Suriye'de Mart 2011'de başlayan iç savaş nedeniyle Suriyeli Sığınmacılar ülkemize toplu halde göç etmişlerdir, bu göçün hem Türkiye hem de Suriyeli sığınmacılar üzerinde büyük etkileri olmuştur. Göç dalgasıyla birlikte Türkiye'ye gelen nüfus üç buçuk milyonu aşmıştır, bu nüfusun çocuğunu çocuklar oluşturmaktadır. Savaş koşullarından kaçarak ülkemize yerleşen bu çocuklar göç öncesinde birçok sorunla karşı karşıya kalmışlarıdır. Savaş sonrasında ise bu çocuklar geldikleri bölgelerde yoksulluk, dil bariyeri, tssb ve sosyal uyum sorunları yaşamaktadırlar. Savaş sonrasında yoksullukla yüzleşen bu çocuklar ailelerine destek olmak için eğitime devam edememekte çocuk yaşta bulabildiği her işte çalışmaya başlamaktadırlar. Bu sorunlar çocukların ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkiler bırakmakta ve yaşam doyumlarını düşürebilmektedir, bu sorunların tespiti ve çözümü sosyal hizmet mesleği açısından çalışılması gereken bir alanı oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı çalışan ve eğitime devam eden Suriyeli çocuklarda yaşam doyumu ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmanın örneklemini ise evren içinden amaçsal örnekleme yöntemi ile seçilen orta ergenlik döneminde olan 92 çocuk oluşturmaktadır. Çocukların depresyon düzeyini ölçmek için Beck Depreyon Ölçeği, çocukların yaşamları hakkında genel algısı ve mutluluklarını ölçmek için ise Yaşam Doyumu Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada depresyonun yaşam doyumu ile ilişkisini incelemek amacıyla korelasyon analizi yapılmıştır. Korelasyon analizi sonuçlarına göre çalışan çocuklarda depresyon düzeyi ile yaşam doyumu arasında negatif olarak anlamlı güçlü bir ilişki bulunmuştur. Yapılan analizlerden yola çıkarak yaşam doyumunun depresyonla doğrudan ilişkili olduğu, çocukların yaşam doyumunu arttırmak için ruh sağlıkları ile ilgili psıko-sosyal çalışmaların yaygınlaştırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, göç, suriyeli sığınmacı çocuklar, yaşam doyumu
Çalışan ve eğitime devam eden suriyeli çocuklarda yaşam doyumu ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çalışan ve Eğitime Devam Eden Suriyeli Çocuklarda Yaşam Doyumu ile Depresyon Arasındaki İlişkinin İncelenmesi Suriye'de Mart 2011'de başlayan iç savaş nedeniyle Suriyeli Sığınmacılar ülkemize toplu halde göç etmişlerdir, bu göçün hem Türkiye hem de Suriyeli sığınmacılar üzerinde büyük etkileri olmuştur. Göç dalgasıyla birlikte Türkiye'ye gelen nüfus üç buçuk milyonu aşmıştır, bu nüfusun çocuğunu çocuklar oluşturmaktadır. Savaş koşullarından kaçarak ülkemize yerleşen bu çocuklar göç öncesinde birçok sorunla karşı karşıya kalmışlarıdır. Savaş sonrasında ise bu çocuklar geldikleri bölgelerde yoksulluk, dil bariyeri, tssb ve sosyal uyum sorunları yaşamaktadırlar. Savaş sonrasında yoksullukla yüzleşen bu çocuklar ailelerine destek olmak için eğitime devam edememekte çocuk yaşta bulabildiği her işte çalışmaya başlamaktadırlar. Bu sorunlar çocukların ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkiler bırakmakta ve yaşam doyumlarını düşürebilmektedir, bu sorunların tespiti ve çözümü sosyal hizmet mesleği açısından çalışılması gereken bir alanı oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı çalışan ve eğitime devam eden Suriyeli çocuklarda yaşam doyumu ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmanın örneklemini ise evren içinden amaçsal örnekleme yöntemi ile seçilen orta ergenlik döneminde olan 92 çocuk oluşturmaktadır. Çocukların depresyon düzeyini ölçmek için Beck Depreyon Ölçeği, çocukların yaşamları hakkında genel algısı ve mutluluklarını ölçmek için ise Yaşam Doyumu Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada depresyonun yaşam doyumu ile ilişkisini incelemek amacıyla korelasyon analizi yapılmıştır. Korelasyon analizi sonuçlarına göre çalışan çocuklarda depresyon düzeyi ile yaşam doyumu arasında negatif olarak anlamlı güçlü bir ilişki bulunmuştur. Yapılan analizlerden yola çıkarak yaşam doyumunun depresyonla doğrudan ilişkili olduğu, çocukların yaşam doyumunu arttırmak için ruh sağlıkları ile ilgili psıko-sosyal çalışmaların yaygınlaştırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, göç, suriyeli sığınmacı çocuklar, yaşam doyumu
Psikososyal destek elemanlarının algılanan sosyal destek ile yaşadıkları ikincil travmatik stres düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma psikososyal destek elemanlarının algıladıkları sosyal destek ile yaşadıkları ikincil travmatik stres düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma nicel araştırma modellerinden korelasyonel araştırma olarak tasarlanmıştır. Çalışma grubunu, Ankara ilinde kamu veya özel sektörde, aktif olarak çalışan 146 psikososyal destek elemanı oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcıların algılanan sosyal destek düzeylerini ölçmek amacıyla Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, ikincil travmatik stres düzeylerini ölçmek amacıyla Travma Sonrası Stres Belirtileri Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkeni ikincil travmatik stres, bağımsız değişkeni ise algılanan sosyal destektir. Algılanan sosyal destek ile ikincil travmatik stres arasındaki ilişkinin tespiti amacıyla yapılan korelasyon testi sonucunda orta düzeyde, ters yönlü ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla ikincil travmatik stres riskine karşı sosyal desteğin koruyucu bir faktör olduğu ifade edilebilir. Araştırmadan elde edilen diğer sonuçlarda, ikincil travmatik stresin gelişmesinde yaş, cinsiyet, eğitim ve gelir düzeyi gibi değişkenlere göre farklılaştığı ve katılımcılardan eğitim ihtiyacı hissedenlerin ikincil travmatik stres düzeyinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Çalışılan sosyal hizmet alanlarının da ikincil travmatik stresi farklılaştırdığı ve en yüksek ikincil travmatik stresin çocuk refahı ve gazi ve şehit yakınları alanlarında çalışan katılımcılarda yaşandığı saptanmıştır. Ayrıca, kurum/kuruluş ve yöneticilerden alınan desteğin, ikincil travmatik stresi azaltan belirleyici bir faktör olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu bulgulara göre örgüt desteğinin de yaşanan ikincil travmatik stres düzeyinde etkili olduğu söylenebilir. Bu bağlamda ikincil travmatik stres riskine karşı geliştirilecek uygulamalar ve alınacak önlemler, sosyal destek faktörünü içerecek şekilde planlanmalıdır.
Sosyal ve ekonomik destek hizmetinden faydalandırılan ailelerin çocuk istismarı ve ihmali konusunda farkındalık düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmada sosyal ve ekonomik destek hizmetinden faydalandırılan ailelerin istismar ve ihmal farkındalıklarının farklı değişkenler açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda araştırma verileri nicel yöntemle toplanmıştır. Araştırmaya amaçsal örnekleme yöntemi ile seçilen sosyal ve ekonomik destek hizmetinden yararlanan 137 anne ve baba katılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak sosyo-demografik bilgi formu, anket soruları ve ebeveynlere yönelik istismar farkındalık ölçeği; verilerin analizinde ise bağımsız örneklemler için t-testi, bağımsız örneklemler için tek yönlü ANOVA, ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre ailelerin istismar ve ihmal farkındalık düzeyini anne-babaların yaşı, cinsiyetleri, meslekleri ve sahip oldukları çocuk sayıları etkilemezken; anne-babaların eğitim durumunun etkilediği, eğitim düzeyi arttıkça istismar ve ihmal farkındalıklarının da arttığı tespit edilmiştir. Bekâr anne-babalar ve eşlerden birinin vefat ettiği tek ebeveynli ailelerde farkındalık düzeyinin evli olanlara göre daha düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanı sıra ailelerin evinde yeterli gıda bulunma durumu, evin temizliği, güvenli bir semtte ikamet etme, yeterli sosyal destek alabilme, çocukla etkili bir iletişim kurma ve onun ihtiyaçlarına duyarlılık gösterme gibi aile özelliklerinin çocuk istismar ve ihmal farkındalık düzeylerini artırdığı saptanmıştır. İstismar ve ihmal çocuklar üzerinde kalıcı hasarlar bırakmakta ve onların psikososyal gelişimlerine zarar vermektedir. Bu nedenle dezavantajlı grupta bulunan sosyal ve ekonomik destek hizmeti müracaatçılarına yönelik var olan hizmetlere katkı sağlayacak programlar geliştirilmeli, yapılan ekonomik destekler psikososyal hizmetlerle desteklenmelidir.
Mikro kredi alan bireylerin kredilere yönelik algıları ve iş doyumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, Ankara'daki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının uyguladığı gelir getirici iş kurma projelerinden faydalanan bireylerin iş doyumlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu nedenle, çalışmanın amaçlarına uygun olan nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Ankara'da gelir getirici iş kurma projelerinden yararlanan 233 kişi bulunmaktadır. Bunlardan basit seçkisiz örneklem yöntemiyle 87'sine ulaşılarak sosyo-demografik anket ve mesleki doyum ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan anket araştırmacı tarafından uyarlanmış, gelir getirici projelerden faydalananların mesleki doyumlarını değerlendirmek için Kuzgun, Sevim ve Hamamcı (2005) tarafından geliştirilen Mesleki Doyum Ölçeği uygulanmıştır. Toplanan verilerin analizinde SPSS 20 programı yardımıyla istatistik yöntemleri kullanılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre kredi kullanan bireylerde yaş ve eğitim durumu, mesleki doyumu etkilemezken; açtıkları iş alanı hakkında iş tecrübesine ve eğitime sahip olanların mesleki doyumlarının yüksek olduğu belirlenmiştir. Mesleklerinde kendilerini başarılı bulanlar ile o mesleği yapmaktan mutlu olduklarını belirtenlerin mesleki doyumlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kredi kullanan bireylerden krediye yönelik olumsuz değerlendirmede bulunanların mesleki doyumlarının düşük olduğu, krediye yönelik olumlu değerlendirmede bulunanların ise mesleki doyumlarının yükseldiği görülmüştür. Açtıkları iş alanında kendini geliştirmeye çabalayan bireylerin, çabalamayanlara göre mesleki doyumlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, kredi kullanan bireylerden kredi ödemeleri devam eden, ödeme yapmadığı için yasal takipte olan ve ödeme yapmayan bireylerin mesleki doyumlarının düşük; ödemelerini tamamlayanların ise yüksek olduğu görülmüştür. Bu çalışmadan elde edilen araştırma bulgularının, mikro kredi kullanan bireylerin mesleki doyumlarını etkileyen değişkenlerin neler olabileceğinin belirlenmesinde yardımcı olacağı ve daha sonra uygulanacak gelir getirici projelerdeki kredi kullananlara işlerinde daha verimli ve başarılı olmalarında katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
Bireylerin pandemi döneminde sağlığa dair işlevsel olmayan inanç, kaygı ve depresyonları arasındaki ilişkinin incelenmesi
İnsanlık tarihi boyunca çeşitli salgın hastalıklar, pandemiler, ekonomik krizler, doğal afetler gibi bölgesel ve küresel sorunlar yaşanmıştır. Bu sorunlara karşılık devletler halkını korumak aynı zamanda da kendi varlıklarını devam ettirebilmek için çeşitli alanlarda birçok mücadele vermişlerdir. Verilen mücadeleler bazı noktalarda yetersiz kalmış, bazı olayların sebepleri tam olarak çözümlenememiş, yaşanan bazı durumlarda ise insanoğlu çaresiz kalmıştır. Geçmişteki bu salgın hastalıklar ve pandemiler gibi korona virüs de bireylerin yaşama biçimlerinde değişiklikler yaratmıştır. Bu değişiklikler bireylerde bilinmezliğe, öngörülmezliğe ve belirsizliğe yol açmıştır. Bu durumlar da bireylerin stres, kaygı, korku ve depresyon gibi duygularını harekete geçirmiştir. Araştırmada amaçsal örneklem yöntemiyle belirlenen Muğla'da yaşayan 18 yaş ve üzeri 377 katılımcıya web tabanlı anket yöntemi uygulanmıştır. Katılımcıların sağlığa dair işlevsel olmayan inançlarını ölçmek amacıyla Sağlık Bilişleri Ölçeği, kaygılarını (anksiyete) ölçebilmek amacıyla Sağlık Anksiyete Ölçeği ve depresyonlarını ölçmek amacıyla ise Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS 22 paket program ile istatiksel analiz yöntemiyle incelenmiştir. Bulgulara göre; bireylerin sağlığa dair işlevsiz inançları, sağlık anksiyeteleri ve depresyonları arasında anlamlı bir ilişki olduğu ve bu durumların cinsiyete göre farklılaştığı saptanmıştır. Ayrıca bireylerin depresyonlarının yaş, medeni hal, yerleşim yeri, ekonomik durum, meslek ve çocuk sahibi olma durumlarına göre farklılaştığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Bireylerin anksiyetelerinin ise ekonomik durum ve meslek sahibi olma durumlarına göre farklılaşma gösterdiği bulunmuştur. Sosyal hizmete ilişkin bu araştırmayla tespit edilen bulgulara dayanarak bundan sonra yapılacak olası araştırmalara zemin oluşturması ve gelecek nesillere söz konusu salgın hakkında bilgi aktarımının sağlanması açısından yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: anksiyete, korona virüs, depresyon, sağlığa dair işlevsiz inanç.
Beliren yetişkinlerin yaşam görüşünün varoluşçu bakış açısıyla incelenmesi
Bu çalışmada beliren yetişkinlerin yaşam görüşü üzerinde etkili olan faktörler varoluşçu bakış açısı bağlamında incelenmiştir. Çalışma grubunun belirlenmesinde, çalışma evreninden, nitel araştırma geleneği ile ortaya çıkan amaçsal örnekleme yöntemlerinden maksimum çeşitleme örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Çeşitleme olarak ise 19-27 yaşları arasında lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimine devam eden bireyler seçilmiştir. Araştırmaya 2019-2020 yıllarında Ankara ilinde çeşitli üniversitelerin lisans, yüksek lisans ve doktora bölümlerinde öğrenim gören 18 öğrenci katılmıştır. Nicel ve nitel yöntemlerin bir arada kullanıldığı nitel ağırlıklı karma desen araştırmada katılımcılara öncelikle yaşam görüşü ölçeği uygulanmış, ardından derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların beliren yetişkin olup olmadığını tespit etmek amacıyla Yaşam Görüşü Ölçeği kullanılmış, yanı sıra araştırmacının geliştirdiği ve 15 soru içeren görüşme formu kullanılarak yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış ve katılımcı görüşleri derinlemesine incelenmiştir. Ölçeğin uygulanmasından elde edilen veri çözümlendiğinde katılımcıların Yaşam Görüşü Ölçeğinden elde ettikleri ortalamanın yüksek düzeyde olduğu görülmüştür. Görüşmelerden elde edilen veri çözümlenerek, katılımcıların beliren yetişkinlik konusunda oluşturdukları kodlar 10 tema ile ilişkilendirilerek yorumlanmıştır. Araştırmanın kodlarını oluşturan temalar şunlardır: Yetişkinlik, Sorumluluk, Özgün- Otantik Yaşam, Kararsızlık ve Boşlukta Hissetme, Yaşamın Anlamı, Sosyallik ve Yalnızlık, İlgi, Fırsatlar, Kaygı ve Stres ile Ölüm.
İşitme engeli olan kadınların sosyal uyumlarının incelenmesi
İşitme engeli olan bireyler konuşulanları anlama ve düşündüklerini ifade edebilme becerilerinden belirli ölçüde yoksun kaldığı için temel erişilebilirlik sorunlarına sahiptir. Araştırma, özel gereksinimi ve toplumsal cinsiyet etkileri nedeniyle sosyal uyum sorunları yaşayan işitme engeli olan kadınlarla yapılmıştır. Araştırma nicel ve nitel araştırma yönteminin birlikte kullanıldığı karma model ile tasarlanmıştır. Araştırmaya 30 işitme engeli olan kadın katılmış, 15 kadın ile ayrıca derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırmanın nicel kısmında Craig Engellilik Değerlendirme ve Bildirme Tekniği Kısa Formu ve araştırmacı tarafından hazırlanan anket veri toplama aracı olarak kullanılmış, nitel görüşmelerde ise yarı yapılandırılmış sorular kullanılmıştır. Kadınlarla iletişim kurmak için işaret dili kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; ölçekten alınan puanların katılımcıların yaşı, medeni durumu, özel eğitim alma durumu ve kültürel etkinliklere katılım sıklığına göre farklılaşmadığı, öğrenim düzeyi, sosyal etkinliklerine katılım sıklığı, işitme derecesi, bir kulübe üye olma durumlarının ölçeğin alt boyutlarına göre farklılık gösterdiği bulunmuştur. Nitel bulgularda ise iletişim, eğitim, istihdam ve sağlıkta yaşanan sosyal uyumu etkileyen güçlükler belirlenmiştir. Araştırma sonucu edinilen en önemli öneriler; işaret dilinin yaygın hale getirilmesi ve alanda farkındalık çalışmalarının artırılmasıdır.
Travmatik deneyimi olan çocuklara yönelik koruyucu aile hizmetinin profesyonellerin gözünden değerlendirilmesi: Bir uygulama model önerisi
Bu araştırmanın amacı, travmatik deneyimi olan çocuklara yönelik koruyucu aile hizmetinin profesyonellerin (meslek elemanları, yöneticiler ve sivil kuruluşu temsilcileri) gözünden değerlendirilmesi ve koruyucu aile hizmetine ilişkin olarak bir uygulama model önerisi geliştirilmesidir. Ayrıca ekosistem yaklaşımı temelinde koruyucu aile hizmetine etki eden sistemlerin (çocuk, biyoloijik aile, koruyucu aile, meslek elemanı, örgütsel yapı ve yasal sistem) ilişkilerinin ve etkileşimlerinin görünür kılınması hedeflenmiştir. Bu bağlamda travmatik deneyimi olan çocukların koruyucu aile deneyimleri ve koruyucu aileye uyumları meslek elemanlarının bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Örgütsel yapı ile yasal sistemin bu çocukların koruyucu aile süreçlerine yansımaları ise koruyucu aile alanında çalışan yöneticilerin ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin bakış açısıyla ortaya konulmaktadır. Araştırma yöntemi olarak nitel yöntem benimsenmiş olup ortak deneyime sahip bireylerle yapılan derinlemesine görüşmeler aracılığı ile deneyimin özünün kavranması ve betimlenmesi hedeflenmiştir. Bu bağlamda profesyonellerin travmatik deneyimi olan çocuklar özelinde koruyucu aile hizmetine, bu çocukların koruyucu aile hizmetinden yararlanma sürecindeki deneyimlerine ve uyumlarına yönelik bakış açıları ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu çalışmaya Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlükleri'ne bağlı koruyucu aile birimlerinde çalışan 16 meslek elemanı ve 5 yönetici ile koruyucu aile derneklerinde çalışan 3 sivil toplum kuruluşu temsilcisi katılmıştır. Araştırma toplamda 24 profesyonelin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak meslek elemanları için ayrı, yöneticiler ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri için ayrı yarı yapılandırılmış görüşme formları kullanılmıştır. Araştırma bulgularında, travmatik deneyimi olan çocuklara yönelik koruyucu aile hizmetine ve bu çocukların koruyucu aile süreçlerine ve uyumlarına etki eden 12 temaya ve bu temalarla ilişkili 56 alt temaya ulaşılmıştır. Ayrıca ekosistem yaklaşımı temelinde travmatik deneyimi olan çocukların koruyucu aile süreçlerine etki eden mikro, mezzo ve makro düzey faktörler bulunmuştur. Mikro düzey unsurlar; (1) çocuğun travmatik deneyimi, (2) stres kaynakları, (3) sosyal destekleri, (4) baş etme yöntemleri, (5) travmayı hatırlatan tetikleyici faktörler, (6) travmatik deneyimlerin çocuk üzerindeki etkileri ve (7) çocuğun gelişimsel özellikleri biçiminde sıralanmıştır. Mezzo düzey unsurlar; (1) çocuğun biyolojik aile, koruyucu aile ve meslek elemanıyla ilişkileri ve etkileşimleri, (2) biyolojik aile özellikleri ve biyolojik ailenin çocuk, koruyucu aile ve meslek elemanıyla ilişkileri ve etkileşimleri, (3) koruyucu aile özellikleri ve koruyucu ailenin çocuk, biyolojik aile ve meslek elemanıyla ilişkileri ve etkileşimleri, (4) meslek elemanının müdahalesi ve çocuk, biyolojik aile ve koruyucu aileyle ilişkileri ve etkileşimleri ve (5) yakın sosyal çevre olarak ortaya çıkmıştır. Makro düzey unsurlar ise (1) çocuk, biyolojik aile, koruyucu aile ve meslek elemanı sistemlerinin makro düzey unsurlarla etkileşimleri ve (2) koruyucu aile hizmetine ilişkin örgütsel yapı ve yasal sistemin güçlü ve zayıf yönleri temelinde şekillenmiştir. Bir diğer araştırma bulgusu ise travmatik deneyim odağında koruyucu aile hizmetinin geliştirilmesi için yöneticilerin ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin önerileri olmuştur. Bu araştırma sonuçları, Türkiye'de travmatik deneyimi olan çocuklara yönelik koruyucu aile uygulamalarının, diğer çocuklara yönelik olarak gerçekleştirilen uygulamalardan farklı olmadığını göstermektedir. Oysa bu çocukların daha kırılgan oldukları, daha farklı ve kapsamlı desteklere gereksinim duydukları görülmektedir. Ayrıca Türkiye'deki koruyucu aile uygulamalarının travmatik deneyimleri olan çocuklar için özelleşmesi gerekliliğine rağmen bu model içerisinde yer alan çocuklar için değişim, gelişim ve iyileşme olanağı sunduğu düşünülmektedir. Bu durum koruyucu aile hizmetinin travmanın sağaltımı için uygun bir model olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra modelinin geliştirilmesi, güçlendirilmesi, ortaya çıkan eksiklerin giderilmesi ve daha nitelikli hale getirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda travmatik deneyimlerin sağaltımına uygun sistematik yapının oluşturulmasını sağlayacak bir uygulama modeli önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ekosistem yaklaşımı, koruyucu aile, koruyucu aile hizmeti, travmatik deneyim
Yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastanelerinde tedavi görmüş bireylerin yaşam deneyimleri: Bir gömülü teori çalışması
İşlediği suçun farkında olmayan ve yaptıklarının sonuçlarını bilemeyecek derecede bir ruhsal hastalığa sahip bireylere ceza verilmemektedir. Ancak toplumun korunması amacıyla da bu kişilere mahkeme kararlarıyla zorunlu psikiyatrik tedavi uygulanmaktadır. Uygulanan zorunlu tedavilerde her ülke mevcut şartları ölçüsünde kendisine özgü bir yöntem geliştirilmiştir. Türkiye'de 2018 yılı itibariyle YGAP'lar açılmış ve adli sisteme dâhil olmuş bireyler bu hastanelerde tedavi almaya başlamıştır. Hem adli sisteme dâhil olma hem de mevcut psikiyatrik problemlere başa çıkma gayreti bireylerin ve ailelerinin toplum içinde çeşitli psikososyal sorunlar yaşamasına sebep olabilmektedir. Bu bağlamda araştırmanın temel amacı; adli psikiyatrik sisteme dâhil olmuş bireylerin deneyimledikleri psikososyal süreçleri ve bu süreçlerde karşılaştıkları güçlükleri haklar çerçevesinde kavramak ve çok yönlü analiz etmektir. Bu temel amaç doğrultusunda çalışmada nitel araştırma desenlerinden gömülü teori yaklaşımı kullanılmıştır. Araştırmada YGAP'ta tedavi görmüş 15 birey, 5 aile üyesi ve adli psikiyatrik alanda çalışan 10 kişi ile yarı yapılandırılmış görüşme yönergesi kullanılarak derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bireylere ve aile üyelerine üye oldukları bir dernek üzerinden ulaşılmıştır. Elde edilen veriler MAXQDA 20 programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda oluşturulan kategoriler 5 ana tema altında toplanmıştır. Adli psikiyatrik sistemin yapılandırılması ihtiyacı, birey ve ailenin yaşadıkları adli psikiyatrik süreçte psikososyal ihtiyaçlarının karşılanması, adli psikiyatride etkili bir risk yönetimimin sağlanması, insan haklarının korunduğu sistemlere olan ihtiyaç ve son olarak yaşanan adli psikiyatrik sürecin her aşamasında sosyal hizmet uzmanının etkin müdahalelerine duyulan ihtiyaçlar çalışmanın temel sonuçlarıdır. Bununla birlikte araştırma sonuçlarına dayalı adli psikiyatrik sisteme dahil olmuş bireyin ve ailesinin psikososyal ihtiyaçlarını cevap verebilecek ve hak temelli "Adli Psikiyatride Vaka Yönetimi" model önerisi sunulmuştur.