Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Ceylin Özcan
11 theses · İstanbul Arel University, Haliç University
Sınırda Kişilik Bozukluğu ile İkiuçlu (Bipolar) II Bozukluğu arasındaki ilişkiler; duygulanım, kendilik temsili, dürtüsellik ve savunma düzenekleri kapsamında bir karşılaştırma
BB ve SKB, gerek fenomenoloji gerek tedaviye cevapları, gerekse ayırıcı tanı bakımından bir biri ile yakından ilişkili ruhsal bozuklulardır. Bu alanda özellikle benzeşen ve ayrışan yönlerin saptanmasında güçlükler bulunmaktadır. Bu çalışmada Sınırda Kişilik Bozukluğu(Borderline Kişilik Bozukluğu) (SKB) ile İkiuçlu II (BB II)Bozukluğu arasındaki ilişkiler projektif yöntemler ve psikodinamik kuram esas alınarak incelenecektir. İki psikopatoloji arasındaki ilişki ve karşılaştırma duygulanım, kendilik temsili, dürtüsellik ve savunma düzenekleri kapsamında yapılacak, kişilerin bu değişkenler açısından farklılık gösterip göstermediğine psikodinamik kuram bağlamında bakılacaktır. Çalışmadaki katılımcılar DSM-V tanı kriterlerine göre Sınırda Kişilik Bozukluğu ( 30 hasta) ile BB II tanısı almış (30 hasta)olan toplam 60 kişiden oluşmaktadır. Katılımcılar 18-65 yaş grubunda vatandaşlık ve dil konusunda eşleştirilmiş kişilerdir. Çalışmada, uygulamalar için, T.C. Sağlık Bakanlığı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü İstanbul Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi (Genel Psikiyatri Poliklinikleri) ve İstanbul Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Psikiyatri Poliklinikleri'nde Sınırda Kişilik Bozukluğu ve Bipolar II Bozukluğu tanısı almış olgulardan veri toplanmıştır. Çalışmaya dahil olan katılımcılardan "Gönüllü Onam Formu" ve "Sosyodemografik Bilgi Formu"'nu doldurmaları istenmiştir. Ardından değerlendirmeler için Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulanmıştır. Uygulanan testler Fransız Okulu'na bağlı kalınarak, içerik analizi yöntemi ve istatistik analizleriyle değerlendirilmiştir. Sınırda Kişilik Bozukluğu ile İkiuçlu (Bipolar) II Bozukluğu arasındaki ilişkilere psikodinamik kuram çerçevesinde bakılmıştır. Bu değerlendirmelerin sonucunda ise iki tanı arasında karışıklık söz konusu olduğunda SKB'yi yordamak için dürtüsellikte yoğunluğa, sınır kaybı ve kendilik temsilindeki dağınıklığa ve tanıya özgü baskın savunmalara bakılması önerilmektedir. İki tanının birlikteliği, tedaviyi zorlaştırıp işlevselliği düşürdüğünden psikiyatrik tanı kriterlerini projektif yöntemler ve psikodinamik kuramla araştırmanın önemi vurgulanmak istenmiştir. Dürtüselliğin yoğunluğu, kendilik temsili ve savunma düzenekleri açısından belirgin ve anlamlı bir farklılık gözlendiği için iki tanının aynı spektrumda değil, farklı tanılar olarak kavramlaştırılması gerektiği düşünülmektedir.
Lacanyen psikanalitik klinikte obsesyonel öznenin kaygısının imkanı
Bu çalışmada, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı çerçevesinde bir vaka analizi üzerinden semptomun ele alınışı nitel bir çalışma ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı, Obsesyonel Yapı ve OKB tanısının; semptomun farklı ele alınışı üzerinden, vaka analizi ile öznenin tarihselliği ve dilinde ortaya koymaya çalışmaktır. Bu bağlamda birinci bölümde araştırmanın konusu, içeriği, problematiği; ikinci bölümde psikiyatri ve klinik psikolojide semptom ve tanı ile Lacanyen psikanalitik kuramda semptom ve yapı incelenmiştir. Çalışma, Lacanyen psikanalitik kuramı esas alınarak OKB tanısı almış ve geçmiş tedavi deneyimlerine sahip bir kadın ile yürütülmüştür. Çalışma boyunca süpervizyon desteği alınmıştır. Sekiz aylık süreç boyunca kişinin izni doğrultusunda, veri analizi için ses kaydı alınmıştır. Dördüncü bölümde çalışmanın amacı doğrultusunda psikanalitik söylem analizi perspektifinde klinik vaka çalışması; sonrasında kuramsal tartışma yürütülmüştür. Bu bağlamda çalışmanın sonucu olarak; DSM merkezci semptomun ele alınışında görülen davranış ve düşüncelere yönelinmesinden ziyade, Lacanyen psikanalitik özne kuramı çerçevesinde öznenin tarihselliği ve dilinde, semptomun anlamı ve işlevinin önem taşıdığı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Obsesyonel Özne, Obsesyonel Nevroz, OKB, Semptom, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı
Sigmund Freud'un Küçük Hans ve Kurt Adam olgu öykülerinde kastrasyonun yeri ve baba-nın-adı kavramıyla ilişkisi
Bu çalışmada, psikanaliz çerçevesinde Sigmund Freud'un Beş Yaşında Bir Oğlanın Fobi Analizi: Küçük Hans ve Bir Çocukluk Dönemi Nevrozu Öyküsü: Kurt Adam üzerinden baba-nın-adı kavramı ele alınmış; literatür taraması ve belge analizi yöntemleriyle nitel bir çalışma olarak hazırlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, baba-nın-adı kavramının nevrotik ve psikotik yapıya etkisini; kaygı, yasa, baba, özdeşleşme, hesaptan düşme ve olumsuzlama kavramlarıyla ilişkisini ortaya koymaya çalışmaktır. Bu bağlamda mevcut çalışmanın ilk bölümünde psikanalitik kavramların tarihçesi ve farklı kuramcıların bu kavramları nasıl ele aldığı incelenirken; ikinci bölümde ise Freud'un sunmuş olduğu olgulardaki nevrotik ve psikotik yapıların çocukluk döneminden itibaren nasıl şekillendiği ve baba-nın-adı kavramının bu yapılara nasıl tesir ettiği ilk bölümde ele alınan psikanalitik kavramlar çerçevesinde aktarılmıştır. Araştırmamızdan elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda mevcut çalışmada baba-nın-adı kavramının biyolojik baba ve cinsiyetle sınırlı kalmadığı, nevrotik ve psikotik yapıdaki görünümü açısından farklılık gösterdiği ve bununla birlikte kastrasyon bakımından önem teşkil ettiği sonuçlarına varılmıştır. Nevrotik yapı için baba-nın-adı ilkin kastrasyonla birlikte olumsuzlanırken daha sonra bu olumsuzlama tekrar olumsuzlanarak özne için kastrasyon gerçekleşmektedir. Ancak nevrotik yapıdan farklı olarak psikotik yapıda baba-nın-adı tümüyle hesaptan düşürülmekte ve kastrasyon bir çağrı olarak özneye sanrılar yoluyla gelmektedir. Bunlara ek olarak, mevcut araştırma bilindiği üzere nevroz ve psikoz bağlamında baba-nın-adı kavramının kastrasyonla ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Bu anlamda literatüre katkı sunacağı ve okuyuculara klinik pratiklerinde fayda sağlayacağı umulmaktadır.
Sınırda Kişilik Bozukluğu ile İkiuçlu (Bipolar) II Bozukluğu arasındaki ilişkiler; duygulanım, kendilik temsili, dürtüsellik ve savunma düzenekleri kapsamında bir karşılaştırma
BB ve SKB, gerek fenomenoloji gerek tedaviye cevapları, gerekse ayırıcı tanı bakımından bir biri ile yakından ilişkili ruhsal bozuklulardır. Bu alanda özellikle benzeşen ve ayrışan yönlerin saptanmasında güçlükler bulunmaktadır. Bu çalışmada Sınırda Kişilik Bozukluğu(Borderline Kişilik Bozukluğu) (SKB) ile İkiuçlu II (BB II)Bozukluğu arasındaki ilişkiler projektif yöntemler ve psikodinamik kuram esas alınarak incelenecektir. İki psikopatoloji arasındaki ilişki ve karşılaştırma duygulanım, kendilik temsili, dürtüsellik ve savunma düzenekleri kapsamında yapılacak, kişilerin bu değişkenler açısından farklılık gösterip göstermediğine psikodinamik kuram bağlamında bakılacaktır. Çalışmadaki katılımcılar DSM-V tanı kriterlerine göre Sınırda Kişilik Bozukluğu ( 30 hasta) ile BB II tanısı almış (30 hasta)olan toplam 60 kişiden oluşmaktadır. Katılımcılar 18-65 yaş grubunda vatandaşlık ve dil konusunda eşleştirilmiş kişilerdir. Çalışmada, uygulamalar için, T.C. Sağlık Bakanlığı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü İstanbul Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi (Genel Psikiyatri Poliklinikleri) ve İstanbul Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Psikiyatri Poliklinikleri'nde Sınırda Kişilik Bozukluğu ve Bipolar II Bozukluğu tanısı almış olgulardan veri toplanmıştır. Çalışmaya dahil olan katılımcılardan "Gönüllü Onam Formu" ve "Sosyodemografik Bilgi Formu"'nu doldurmaları istenmiştir. Ardından değerlendirmeler için Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulanmıştır. Uygulanan testler Fransız Okulu'na bağlı kalınarak, içerik analizi yöntemi ve istatistik analizleriyle değerlendirilmiştir. Sınırda Kişilik Bozukluğu ile İkiuçlu (Bipolar) II Bozukluğu arasındaki ilişkilere psikodinamik kuram çerçevesinde bakılmıştır. Bu değerlendirmelerin sonucunda ise iki tanı arasında karışıklık söz konusu olduğunda SKB'yi yordamak için dürtüsellikte yoğunluğa, sınır kaybı ve kendilik temsilindeki dağınıklığa ve tanıya özgü baskın savunmalara bakılması önerilmektedir. İki tanının birlikteliği, tedaviyi zorlaştırıp işlevselliği düşürdüğünden psikiyatrik tanı kriterlerini projektif yöntemler ve psikodinamik kuramla araştırmanın önemi vurgulanmak istenmiştir. Dürtüselliğin yoğunluğu, kendilik temsili ve savunma düzenekleri açısından belirgin ve anlamlı bir farklılık gözlendiği için iki tanının aynı spektrumda değil, farklı tanılar olarak kavramlaştırılması gerektiği düşünülmektedir.
Yakın ilişkide olduğu kişiye karşı ölümcül eyleme geçen yetişkin kadınların ruhsallıklarının ilk nesneyle kurdukları ilişki bağlamında Rorschach testi ile incelenmesi
Bu araştırmanın amacı yakınına karşı ölümcül eyleme geçen yetişkin kadınların ilk nesneyle kurdukları ilişkinin yol açtığı psikopatolojik yapılanmanın, bu ölümcül eylemi gerçekleştirmeleriyle bir ilişkisi olup olmadığı, ilişkisi varsa da erken dönem ilişkide yaşanan problemlerin yol açtığı hangi özellikler sebebiyle kişinin bu ölümcül eylemi gerçekleştirdiğinin incelenmesidir. Araştırmanın evrenini Bakırköy, Gebze, Sincan ve İzmir ceza infaz kurumlarında 18-65 yaş arasında; eşini, partnerini, çocuğunu, annesini, babasını ya da kardeşini öldürmek suçundan bulunan 68 kadın oluşturmaktadır. Katılımcıların erken dönem nesne ilişkilerine dair verileri nitel ve nicel yöntemler birlikte kullanılarak toplanmış olup; kişilerin psikopatolojik yapılanmaları ve nesne ilişkileri hakkında fikir veren Psikanalitik Yönelimli Ön Görüşme Formu, Rorschach ve Tematik Algı Testi gibi nitel yöntemlerin yanı sıra yine nesneyle ilişkilenme türü ve buna bağlı olarak gerçekliği değerlendirmedeki zorluğu hakkında bilgi veren Bell Nesne İlişkileri ve Gerçeği Değerlendirme Ölçeği; psikopatolojik yapılanması hakkında bilgi veren Borderline Kişilik Envanteri ve duygu regülâsyonundaki zorlanmaları hakkında fikir veren Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği gibi nicel veri toplama yöntemleri kullanılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre; yakına karşı ölümcül eyleme geçen yetişkin kadınların erken dönem nesne ilişkilerinde yaşadıkları bir takım problemler nedeniyle öznellik kurulumlarında sakatlanmalar olduğu, bu sakatlanmalar sebebiyle de düşünce gelişimlerinin aksadığı, duygulanımlarının düşünceler tarafından kapsanmakta zorlanıldığı ve tüm bunların simgesel yoldan ifadeye izin veren sembolizasyon kapasitelerinin gelişemeyerek, yetersiz kalmasına yol açtığı tespit edilmiştir. Bu bağlamda kişinin yıkıcı dürtülerinin etkisi altında gelişemeyen düşünce aygıtının yoğun duygulanımsal uyarım karşısında yetersiz kaldığı ve simgesel yolla sembolize etme yetisini yerini daha ilkel olan eylem yoluyla sembolize etmeye bıraktığı düşünülmektedir.
Duygu rehberi ebeveynlik eğitiminin annelerin ebeveynlik tutumları üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, Duygu Koçu Ebeveynlik Eğitimi'nin, annelerin ebeveynlik tutumları üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Yöntem; ön test son test kontrol gruplu araştırma yöntemi olarak belirlenmiştir. Bağımsız değişken; Duygu Koçu Ebeveynlik Eğitimi (DKEE), bağımlı değişken; ebeveynlik tutumlarıdır. Veri toplama araçları; demografik bilgi formu, Ebeveyn Tutum Ölçeği (ETÖ), (Demir ve Şendil, 2007) ve Duygu Stili Ebeveynlik Ölçeği'dir (Lagacé-Séguin, 2005). Katılımcılar; İstanbul, Büyükçekmece ilçesi Akçansa Fatih Sultan Mehmet Ortaokulundaki öğrencilerin anneleri arasından, gönüllülük ilkesine bağlı olarak belirlenmiştir. Örneklem, deney grubunda 43 kişi ve kontrol grubunda 41 kişi olmak üzere 84 kişiden oluşmaktadır. Deney grubuna ön test, DKEE ve son test uygulanmıştır. Kontrol grubuna yalnızca ön test ve son test uygulanmış, başka bir çalışma yapılmamıştır. Deney ve kontrol gruplarının ebeveynlik tutumlarının son test puanları arasında anlamlı bir farklılık olup olmadığını araştırmak için, tek yönlü kovaryans analizi (One-way ANCOVA) yapılmış, veriler .05 istatistiksel anlamlılık seviyesi üzerinden değerlendirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre; Duygu Koçu Ebeveynlik Eğitimi'ne katılan deney grubundaki annelerin demokratik ebeveyn tutumu puanları ve duygu koçu ebeveyn puanları, kontrol grubundaki annelere göre anlamlı biçimde artmıştır. Deney grubundaki annelerin otoriter ebeveyn tutumu puanları, duyguyu dikkate almayan ebeveyn tutumu puanları ve aşırı koruyucu ebeveyn tutumu puanları kontrol grubundaki annelerin puanlarına göre anlamlı biçimde azalmıştır. Analiz sonucunda, deney grubundaki annelerin, izin verici ebeveyn tutum puanlarında kontrol grubundaki annelere göre anlamlı bir değişikliğe rastlanmamıştır. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
Madde bağımlılığında nesne kavramının psikanalitik kuramla incelenmesi: Bir olgu sunumu
Bu çalışma, madde bağımlılık öyküsü bulunan bireylerin ilk bakım veren kişiler/nesnelerle kurdukları ilişki üzerinden ruhsallıklarında oluşan nesne kavramını incelemeyi amaçlamıştır. Bağımlı bireyin hem kendisini algılama biçimi hem de çevresiyle kurduğu ilişkiden hareketle maddenin ruhsallığında nasıl bir yeri olduğu anlaşılmaya çalışılmıştır. Bağımlılıkla ilgili sorunsallar psikanalitik kuramın nesne ilişkileri ve nesne kavramına dair görüşlerinden yararlanılarak ele alınmıştır. Çalışma, 18 yaş üstü, madde kullanımını bırakmış ve tedavi aşamasında olan bir katılımcı ile yapılan klinik görüşmeler şeklinde gerçekleşmiştir. Ekim 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında toplamda dokuz görüşme gerçekleştirilmiştir. Görüşme içerikleri tematik söylem analizi ile incelenmiştir. Görüşmeler sonucu yapılan analiz doğrultusunda vakanın aile ile ilişkilerinin yeterli ruhsal dinginliği sağlayacak nitelikte olmadığı, anne ve babasının kendisine dair duygularını olumsuz değerlendirdiği görülmüştür. Anne babanın ilgi ve müdahale alanı dışında kalan arkadaş çevresi aracılığı ile başladığı madde ise bir nesne olarak vakanın ruhsallığında bir yeri olması gereken eksikliğin üstünü örtme işlevini gördüğü düşünülmüştür. Vakanın daha çok eşiyle kurduğu ilişkiyi dayanak alarak kendi hayatında olumlu adımlar attığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Nesne, Nesne İlişkileri, Psikanaliz, Lacan, Söylem Analizi
Riskli gebelik grubundaki kadınların annelik kaygısı üzerine psikanalitik bir bakış
Bu çalışmada riskli gebelik grubundaki kadınların annelik kaygılarının incelenmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, 35 yaş üstü, gebeliğinin en az dördüncü ayında bulunan, biri tıbbi destek almadan, doğal yollarla, diğeri ise tüp bebek tedavisi görerek riskli gebelik sürecinde bulunan iki gönüllü örneklem olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılarla biri dört hafta, diğeri ise altı hafta süren psikanalitik yönelimli yarı yapılandırılmış klinik gözlem ve görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerden elde edilen veriler tematik söylem analizi tekniği kullanılarak, annelik, kadınsılık, beden algısı, kayıp ve kaygı temaları etrafında analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen verilere bakıldığında, otuz beş yaşından sonra gebelik sürecinde bulunan her iki katılımcının da anne olacak olmanın kendi öznelliklerinde farklılıkları olsa da gebeliklerini geç kalınan bir deneyim olarak gördükleri ve yaşa ilişkin pek çok kaygıları olduğu gözlemlenmiştir. Tıbbi destek sürecinde yapılan testlerin, yaşa bağımlı olarak sınır seviyelerde çıkmasının, bebeğin engelli olmasına ilişkin kaygı yarattığını göstermiştir. İlk defa çocuk sahibi olacak olmanın, bebeğin cinsiyetine ve bakım vermeye dair oldukça yoğun kaygılar doğurduğu gözlemlenmiştir. Gebelik sürecinde beden imajının değişmesinin de eş tarafından beğenilmeme endişesi yarattığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Riskli Gebelik, Annelik, Kadınsılık, Kaygı
Fibromiyalji sendromunda özdeşleşme düzeneğinin erken dönem nesne ilişkileri bağlamında incelenmesi
Bu çalışmada, fibromiyalji sendromu tanısı almış kişilerle psikanalitik yönelimli, klinik gözlem ve görüşme ile nitel bir çalışma yürütülmüştür. Çalışmanın ilk bölümünde, çalışmanın konusuna ilişkin olarak fibromiyalji sendromunun etiyolojisi, psikanalitik kuramda beden, ağrı, özdeşleşme düzeneği ve erken dönem nesne ilişkileri incelenmiştir. Bu inceleme, fibromiyalji sendromunda özellikle öznenin kurulumunun oldukça temel bir rol oynadığını göstermektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde, 25 yaş üstü, 2 kadın katılımcı ile -16 ve 10 hafta olarak- yürütülen psikanalitik yönelimli klinik gözlem ve görüşme değerlendirmesi sunulmuştur. Seanslar yaklaşık 45 dakika olarak planlanmıştır. Çalışma sürecinde düzenli olarak süpervizyon desteği alınmıştır. Bu bağlamda, bu çalışma göstermektedir ki Öteki ile ayrışma, öznenin kurulumu psikosomatik klinikte ve özellikle fibromiyalji sendromunun deneyimlenmesinde oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Ancak gözlenmiş olan iki vakada da ayrılık ya da bir yakının kaybı psikosomatik semptomların başlangıcını ve artarak devam edişini etkilemektedir. Bu bedensel semptomlar, zihinselleştirme yetisindeki yetersizliğe bağlı olarak simgesel anlamdan yoksundur. Bu sebeple bu semptomlar için doğrudan beden gerçeğinden söz edilebilir.
Meme kanseri teşhisi almış kadınların ruhsal işleyişlerinin projektif testlerle değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı meme kanseri tanısı almış kadın hastaların zihinsel süreci hakkında bilgi edinmek ve ruhsal işleyiş biçimlerinin dürtüsel ve duygulanımsal boyutuyla projektif testlerle ortaya koymaktır. Çalışmanın kuramsal çerçeve ve yöntemini psikanalitik yaklaşım oluşturmaktadır. Araştırma sırasında yarı-yapılandırılmış klinik görüşme, Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) kullanılmıştır. Test protokolleri Fransız Okulu'na özgü içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu araştırmada, Paris Psikosomatik Okulu'nun önerdiği psikosomatik kuram ışığında, meme kanseri olgularında bedensel süreçlere etki ettiği düşünülen zihinselleştirme ile ilgili zorluklar, travma ve erken dönem anne-çocuk ilişkisinin etkilerinin incelenmesi planlanmaktadır. Araştırma meme kanseri tanısı almış olan 6 olgu üzerinden yürütülmüştür. Bu kadınlar ile 3 görüşme yapılmıştır. Demografik bilgiler ve yaşam öyküsünün alınmış ve Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulaması yapılmıştır. Araştırma yaşları 31 ile 48 arasında değişen meme kanseri tanısı almış olan 6 olgu üzerinden yürütülmüştür. Bu kadınlar ile 3 görüşme yapılmıştır. Demografik bilgiler ve yaşam öyküsünün alınmış ve Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulaması yapılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre meme kanseri tanısı almış kadın hastalarının dürtü ve duygulanımlarını işlemekte zorlandıkları görülmüştür. Farklı savunma mekanizmaları kullanılsa da afektif olarak depresif oldukları ve yaşam öykülerinde travmatik olayların varlığı bulgulanmıştır.
Anoreksiya nervoza tanısı alan kadınlarda beden imgesi ve çocukluk çağı travmasının incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı anoreksiya nervoza tanısı alan kadınlarda beden imgesi ve çocukluk çağı travması arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığının incelenmesidir. İkinci amacı ise sosyo-demografik değişkenler ile çocukluk çağı travması ve beden imgesi arasındaki ilişkilerin araştırılmasıdır. Araştırmaya anoreksiya nervoza tanı grubunu oluşturan 30 kadın hasta ile sağlıklı kontrol grubunu oluşturan 30 kadın olmak üzere toplam 60 kişi katılmıştır. Araştırmada kişisel bilgileri belirlemek için araştırmacı tarafından geliştirilen Demografik Bilgi Formu, kişinin kilosunun boyuna oranını tanımlamak için Beden Kitle İndeksi (BKİ), bedenlerini algılama düzeylerini belirlemek amacıyla "Çok Yönlü Beden-Kendilik (Self) İlişkileri Ölçeği (ÇYBKİÖ)" ve çocukluk çağında yaşanmış ihmal ve istismar durumunu belirlemek için de " Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-28)" kullanılmıştır. Veriler SPSS 22.0 programı kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre anoreksiya nervoza ile beden imgesi bozukluğu ve çocukluk çağı travması arasında anlamlı ve güçlü bir ilişki saptanmıştır. Sosyo-demografik değişkenler ile çocukluk çağı travması ve beden imgesi bozukluğu arasında olan ilişkilere bakıldığında; 25 yaş üstü grupta cinsel istismar faktör puanı 25 yaş altı gruptan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Önlisans ve altı eğitimli grupta fiziksel ihmal faktör puanı lisans ve üstü eğitimli gruptan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Çocuk sahip olma ile kilo memnuniyet durumunun çocukluk çağı travması ve beden imgesi bozukluğu ile anlamlı ilişki göstermediği bulunmuştur. Beden imgesi bozukluğu ile çocukluk çağı travması arasında olan ilişkilere bakıldığında; beden imgesi bozukluğu ile ile duygusal ihmal faktörü puanı arasında anlamlı düzeyde ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Anoreksiya Nervoza, Beden İmgesi, Çocukluk Çağı Travmaları, Kadın