Theses supervised by Prof. Dr. Nevin İlhan
10 theses · Fırat University
Dehidroepiandrosteron ile polikistik over sendromu oluşturulan sıçanlarda apigenin ve chyrsin'in potansiyel tedavi edici etkilerinin araştırılması
Polikistik over sendromu genellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen, santral sinir sistemi, overler, hipofiz, böbrek üstü bezleri ve ekstraglanduler dokular arasındaki etkileşimlerin bozulması sonucu ortaya çıkan kronik seyreden, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilen endokrin bir bozukluktur. Çalışmamızda Apigenin ve Chrysin, tek başlarına ve kombin yapılarak DHEA ile oluşturulmuş PCOS üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. 21 günlük 48 adet Wistar Albino türü dişi sıçan SHAM, PCOS, PCOS+AGN, PCOS+CH, PCOS+KOMBİN şekilde 5 farklı gruba ayrıldı. Over dokusu ve plazmada FSH, LH, PROG, KNG1, IL-18, IL-1β, IL-13, IFN-γ, EREG, IGFBP3, inhibin ve insülin düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Over dokularındaki SOD, GPx, CAT aktiviteleri ve MDA düzeyleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma LH, FSH, LH/FSH ve PROG düzeyleri PCOS grubu ile karşılaştırıldığında plazma LH düzeyleri AGN ve KOMBİN gruplarında anlamlı olarak azalırken, FSH ve LH/FSH oranındaki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Doku FSH, LH, LH/FSH ve PROG düzeylerine bakıldığında doku LH'de PCOS grubuna kıyasla tedavi gruplarından KOMBİN grubunda anlamlı bir azalma gözlendi. Tedavi gruplarının plazma İNH, EREG, IFN-ɣ düzeyleri PCOS grubuyla kıyaslandığında artış görülmüştür fakat anlamlı bulunamamıştır. Plazma ve doku IGFBF-3 düzeyleri CH ve PCOS grubunda SHAM grubuna kıyasla anlamlı yüksekken, AGN grubunda anlamlı bir azalış vardır. Tedavi gruplarının doku IFN-ɣ düzeyinde ise PCOS grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Tedavi ajanı uygulanmış olan sıçanların plazma IL-18 ve IL-13 değerlerinde PCOS grubuna göre anlamlı bir azalma vardı. IL-13 seviyesinde en önemli azalma AGN grubundadır. Doku IL-18'de PCOS grubuna kıyasla anlamlı bir azalma varken, IL-1β'da CH ve KOMBİN gruplarında anlamlı bir azalma vardır. Plazma SOD, GPx aktiviteleri SHAM grubu ile PCOS grubu kıyaslandığında anlamlı plazma CAT aktivitesi ve MDA düzeyleri PCOS grubunda anlamlı olmayan bir artış gözlendi. Doku SOD, CAT, GPx aktiviteleri ve MDA düzeylerinde ise SHAM grubuna kıyasla PCOS grubunda anlamlı olmayan bir azalma görülmüştür. Sonuç olarak, DHEA ile oluşturulmuş PCOS over dokularında AGN ve KOMBİN kullanımının, overlerdeki kistik yapıları etkin bir şekilde azaltabileceğini inflamasyon, oksidatif stresi, hormonları baskılayabileceği böylece PCOS'un tedavisinde etkin bir rol oynayacağı düşünülmektedir. Önemli bir sağlık sorunu olan PCOS tedavisindeki güncel yaklaşımlarla beraber yeni ilaç çalışmalarına katkı sağlayacağı ve bu ilaç tedavileri ile beraber modern tıp yöntemlerinin de kullanılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Yapılan bütün tedavilere ek olarak yeni bir terapötik ajan olan Apigenin ve Chrysin'in tedavilere öncülük edeceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dehidroepiandrosteron, Polikistik Over Sendromu, Apigenin, Chrysin
Dietilnitrözamin ile oluşturulmuş hepatoselüler karsinom modelinde chrysin ve apigenin'in potansiyel terapötik etkileri
Hepatoselüler karsinom (HCC) kötü prognozlu, hızlı ilerleyen, yüksek ölüm oranlarına sahip bir kanserdir. HCC ile ilişkili mortalite artışı alternatif tedavilere ihtiyaç duyulmasına yol açmaktadır. Doğal ürünlerin ve bunların yapısal analoglarının, tedavi için yeni yollar sağlamaları beklenmektedir. Deneysel HCC modeli oluşturulan bu çalışmada doğal flavonoidlerden apigenin ve chrysin'in tek tek ve kombine uygulanmasının potansiyel terapötik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sıçanlar 5 gruba ayrıldı (Kontrol, DEN, DEN+Apigenin, DEN+Chrysin, DEN+Kombin grupları). Kontrol grubuna ilk 2 hafta haftada tek doz 0,5 mL PBS, 2 haftalık aranın ardından DMSO oral gavaj yoluyla 4 hafta boyunca haftada 4 kez, sonraki 8 hafta süresince de haftada 3 kez 0,5 mL uygulandı. Kanser modeli oluşturulan gruplara ise ilk 2 hafta, haftada tek doz DEN 150 mg/kg (PBS içinde) intraperitoneal uygulandı. İki haftalık recovery dönemden sonra 2-AAF 4 hafta boyunca haftada 4 kez oral yolla 20 mg/kg dozunda verildi. Çalışmanın devamında 8 hafta boyunca haftada 3 kez oral gavaj yoluyla; DEN grubuna 0,5 ml DMSO, DEN+Apigenin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) apigenin, DEN+Chrysin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) chrysin, DEN+Kombin grubuna ise aynı dozlarda apigenin ve chrysin birlikte verildi. Uygulamalar sonunda sıçanlar dekapite edilerek alınan kan ve karaciğer doku örneklerinde, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Kontrollerle karşılaştırıldığında, DEN uygulanan kanser gruplarında; STAT-3, NF-κB, CIP2A, survivin, annexin-5, smoothened, sonic hedgehog, jagged1 ve notch1 düzeylerinde artış, tedavi gruplarında ise DEN grubuyla karşılaştırıldığında bu parametrelerin tamamında düşüş saptandı. Kaspaz-3 düzeyinde ise; kontrol grubuna kıyasla kanser gruplarında azalma, tedavi gruplarında ise DEN grubuna kıyasla artma tespit edildi. Bu etkiler DEN+Apigenin grubunda en anlamlıydı. Histopatolojik değerlendirmelerde karaciğer dokularında kontrol grubunda normal histolojik yapı gözlendi. DEN grubundaki sıçanlarda %62,5 oranında orta-şiddetli fibrozis olmak üzere değişen derecelerde fibrozis, yangısal lezyonlar, rejeneratif nodül oluşumu ve %87,5 oranında orta-şiddetli inflamasyon izlendi. Tedavi gruplarında ise bu lezyonlarda ve inflamasyonda belirgin azalma gözlendi. DEN+Apigenin ve DEN+Kombin gruplarında bu azalma en belirgindi. Sonuç olarak; apigenin, chrysin ve kombine tedavilerinin HCC'de kemoterapötik etkiye sahip oldukları, bu etkiye en fazla apigenin tedavisi ile ulaşıldığı, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile teyit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, DEN, 2-AAF, apigenin, chrysin
Sıçan kolon kanserinde seçili COX-2 inhibitörlerinin antiproliferatif etkinliklerinin değerlendirilmesi
Kolorektal kanser (KRK) dünya çapında üçüncü en yaygın kanser türü olup çevresel ve genetik faktörlerden oluşan karmaşık bir etiyolojiye sahiptir. 1,2 Dimetilhidrazin (DMH), iyi bilinen ve deneysel kolon karsinogenez modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ajandır. KRK'ların erken teşhisi ve tedavisi, sağkalımı artırmak için önemlidir. Non-steroid anti-inflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), tümör gelişimini ve hücresel proliferasyonu bloke etme kabiliyetleri nedeniyle çeşitli kanser türlerine karşı kullanılan yeni kemopreventif ajanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu çalışmada, deneysel KRK modelinde iki NSAİİ'nin (Diklofenak ve Selekoksib) tümör gelişimi ve hücre proliferasyonu üzerindeki kemopreventif etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Wistar türü sıçanlar dört gruba ayrılmıştır. Grup 1'deki sıçanlara ilk 12 hafta boyunca 1 mL DMSO ve 1 mM EDTA, kalan 13 hafta boyunca sadece DMSO uygulanmış ve bu grup kontrol grubu olarak belirlenmiştir. 25 mg/kg dozundaki DMH haftada 1 kez olmak üzere subkutan yolla ilk 12 hafta boyunca uygulanmış, deney süresi boyunca da 1 mL DMSO günlük olarak oral gavaj yöntemiyle uygulanmıştır ve bu grup kolon kanser grubu olarak belirlenmiştir. Grup 3 ve 4'e, grup 2'deki gibi DMH uygulanmıştır. Bununla birlikte, Grup 3'teki sıçanlara her gün 25 hafta oral gavaj yoluyla diklofenak (8 mg/kg vücut ağırlığı) ve grup 4'teki sıçanlara ise selekoksib (6 mg/kg vücut ağırlığı) uygulanmıştır. Serum CEA, HIF-1α, PCNA ve Ki-67'nin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. PTEN, PI3K ve Akt ekspresyonunu tespit etmek için Western blot analizi kullanılmıştır. DMH uygulamasının ardından CEA, HIF-lα, PCNA ve Ki-67 düzeylerinin arttığı gözlenmiştir. Seçilen kemoprevetif ajanların uygulandığı gruplarda ise bu parametrelerin düzeylerinin normale yakın değere indiği gözlenmiştir ki bu durum diklofenak ve selekoksibin anti-kanserojen etki sergilediğini düşündürmektedir. Western blot analiziyle DMH uygulamasının PTEN kaybına yol açtığı, PI3K ve Akt protein ekspresyon düzeylerini ise artırdığı sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, diklofenak ve selekoksib uygulanan sıçanlarda, PTEN protein ekspresyonunun belirgin şekilde arttığı, PI3K ve Akt protein ekspresyonlarının ise azaldığı saptanmıştır. Elde edilen bu bulgulardan, seçici olmayan veya seçici COX-2 inhibitörlerinin, kanser gelişimine ve DMH kaynaklı hücre proliferasyonunun baskılanmasına karşı koruyucu etki gösterdiği düşünülmektedir.
Azoksimetan ile oluşturulan deneysel kolon kanserinde antiinflamatuvarların etkinliği
Kolorektal kanser kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir. Kolorektal kansere karşı antiinflamatuvar veya antioksidan mediyatörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda azoksimetanla (AOM) indüklenen kolorektal kansere karşı rosmarinik asitin antikanserojen etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız da sıçanlar 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Kontrol grubunun standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. %0,9 salin enjeksiyonu yapıldı. Azoksimetan grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Azoksimetan+rosmarinik asit grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Bu grubun diyetine oral olarak deney süresince günlük 5 mg/kg rosmarinik asid eklenerek tedavi grubu oluşturuldu. Tüm gruplar 30 hafta sonunda sakrifiye edilerek alınan örneklerinden biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik değerlendirilmede AOM grubunda %87,5 adenokarsinom ve %12,5 displazi görüldü. AOM+rosmarinik asit grubunda ise %66,7 adenokarsinom ve %33,3 displazi görüldü. Kontrollerle karşılaştırıldığında AOM grubunda TAS ve adiponektin seviyelerinde anlamlı düşüş, TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı artış gözlendi. AOM grubu ile karşılaştırılan tedavi grubunda, plazmada sadece TAS, dokuda ise TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı değişiklik gözlendi. Sonuç olarak rosmarinik asitin antikanserojen etkinliği tümör insidansındaki azalma ile kendini gösterdiği ancak bazı biyokimyasal parametrelerde bu yansımanın olmadığı tespit edilmiştir. Rosmarinik asitin bu etkinliği için daha fazla çalışma ve doz belirleme çalışması yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, rosmarinik asit, adiponektin, MCP-1
KOAH' da NT-probnp, YKL-40 düzeyleri ile oksidan durum arasındaki ilişki
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), kronik hava akımı kısıtlanması ile karakterize, proteinaz/antiproteinaz dengesizliği ve oksidatif stres sonucu gelişen, akciğer dışı etkiler sonucunda şiddeti artabilen kısmen geri dönüşümlü ilerleyici sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada KOAH atak dönemindeki inflamasyonun ve KOAH'a eşlik eden kardiovasküler hastalıkların belirlenebilmesi için YKL-40 ve NT-proBNP düzeylerinin KOAH'daki oksidan durum ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmamıza KOAH akut atak tanısı ile takip edilen 37 hasta ile kontrol grubu olarak, KOAH' lı olgular ile aynı yaş ve cinsiyette 21 olgu dâhil edildi. KOAH' lı hastalardan akut ve stabil dönemde olmak üzere 2 kez, kontrol grubundan 1 kez 5 ml kan alındı ve serum hs-CRP, YKL-40, NT-proBNP, NO•, TAS, TOS ve MDA düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplara solunum fonksiyon testi yapıldı. Tüm KOAH hasta grubu ile kontrol grubunun solunum fonksiyon parametreleri karşılaştırıldığında KOAH hasta gruplarının ortalama FEV1, FVC ve FEV1/FVC değerlerinin kontrol grubuna göre oldukça düşük olduğu görüldü (üç parametre için de p<0,001). Serum hs-CRP, YKL-40, NT-ProBNP, MDA, NO• ve TOS düzeylerinin KOAH hasta gruplarında kontrole göre daha yüksek seviyelere ulaştığı gözlendi. Serum TAS düzeylerinde ise KOAH hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş tespit edildi (p<0,001 KOAH 1. gün, p<0,05 KOAH toplam). TAS düzeyinin tedavi sonrası 15. gündeki seviyesi ile kontrol grubu seviyesi arasında önemli bir farklılık görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak KOAH hastalarında YKL-40 ve NT-proBNP seviyelerindeki birlikte artışın, akciğerlerdeki oksidatif stresin, inflamasyonun ve KOAH' a kardiovasküler hastalıkların eşlik ettiğinin bir göstergesi olabileceği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: KOAH, YKL-40, NT-proBNP
Deneysel kolorektal kanser modelinde siklooksijenaz-2 inhibitörlerinin etkinliği ve anjiyogenezisin değerlendirilmesi
ÖZET Kolorektal kanser (KRK) dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin önemli bir sebebidir. KRK'lerin erken tanısı ve tedavisi yaşam sürelerinin iyileştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmada, deneysel KRK modeli oluşturulan Sprague Dawley cinsi sıçanlarda COX-2 inhibitörlerinin tümör gelişim insidansları ve anjiyogenezis üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada sıçanlar 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 12 hafta boyunca haftada bir, 1 mM EDTA-salin s.c, DMSO ise deney süresince (25 hafta) her gün oral uygulandı. DMH grubuna 1 mM EDTA-salin içinde 25 mg/kg DMH 12 hafta boyunca haftada bir s.c, DMSO 25 hafta her gün oral uygulandı. DMH'le eş zamanlı olarak 8 mg/kg Diklofenak'ın ve 6 mg/kg Selekoksib'in DMSO içinde günlük oral olarak deney süresince uygulandığı gruplar tedavi grupları olarak belirlendi. Uygulamalar sonunda sıçanlar dekapite edilerek alınan kolorektal doku örneklerinde histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler yapılırken, kan örneklerinde anjiyogenezis parametreleri çalışıldı. Histopatolojik değerlendirmelerde kontrollerde patolojik değişim izlenmezken, DMH grubunda %62,5 adenokarsinom, %31,25 displazi, %6,25 oranında inflamasyon saptandı. Tedavi gruplarında ise adenokarsinom oranlarında belirgin azalma izlendi. Kontrollerle karşılaştırıldığında DMH grubunda; VEGF, ICAM-1, MMP-2, MMP-9 düzeylerinde, MMP-2/TIMP-2 oranında anlamlı artış saptandı. Tedavi gruplarında ise DMH grubuyla karşılaştırıldığında bu parametrelerin tamamında ve MCP-1 düzeylerinde anlamlı düşüş, TIMP-2 düzeylerinde ise Selekoksib grubunda anlamlı artış saptandı. İmmünohistokimyasal değerlendirmede, kontrollerle karşılaştırıldığında DMH grubunda MMP-2, MMP-9, Nfκ-B'nin boyanma şiddeti, yaygınlıklarında artış, tedavi gruplarında ise DMH grubuyla karşılaştırıldığında azalma olduğu izlendi. Selekoksib grubundaki azalma daha belirgindi. Sonuç olarak, NSAİİ'lardan özellikle COX-2 inhibitörlerinin, KRK oluşum oranlarını azalttığı ve hastalık progresyonunu yavaşlattığı immünohistokimyasal, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile teyit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, anjiyogenezis, COX-2 inhibitörleri, NSAİİ
Tüberkülozlu hastalarda yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) yöntemi ile plazma melatonin düzeylerinin ölçülmesi
Son yıllarda yaygınlığı artmakta olan tüberküloz büyük bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Tanı ve tedavisinde önemli mesafeler alınmış olsa da, immuno-endokrin mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Melatoninin immunmodülatör etkileri yaklaşık 30 yıldır bilinmekle birlikte tüberkülozdaki etkisi ortaya konulmamıştır. Bu çalışmada, tüberküloz ile melatonin arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve plazma melatonin düzeylerini yeni bir HPLC metodu ile ölçmek amaçlanmıştır.Çalışmaya ARB (+), kültür (+) olan ilk kez tüberküloz tanısı almış 31 hasta ile enfeksiyonu ve sistemik hastalığı olmayan 31 sağlıklı kişi kontrol olarak dahil edilmiştir. Çalışmaya katılanların hepsi erkek ve yaş ortalamaları hasta grubunda 22,9±3,8 ve kontrol grubunda 23,6±3,4 yıl idi.Numunelerden melatonin ekstraksiyonu için Waters Oasis HLB SPE kolonları kullanıldı. Plazma melatonin düzeyleri, floresans dedektörlü AGILENT 1100 ile 75 mM sodyum asetat/asetonitril (72/28, v/v) (pH: 5) mobil fazı kullanılarak, eksitasyon ve emisyon dalga boyları 275 ve 345 nm'de ölçüldü. 40 ? L'lik enjeksiyon ile 10 dk'lık bir çalışma süresinde analiz yapıldı. Çalışma sonuçları eksternal standarda göre hesaplandı. Saptanabilir en düşük konsantrasyon 0,25 pg/mL olup çalışma 1000 pg/mL'ye kadar lineerdi. Gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlikleri sırasıyla % 4.02 ve 5.41 olarak bulundu. İdrar melatonin sülfat düzeyleri ise ELISA metodu ile ölçüldü.Plazma melatonin düzeyleri (pg/mL) hasta grubunda 33,17 (7,52-163,41) iken, kontrol grubunda 45,20 (19,27-288,99) tespit edildi (p=0,037). İdrar melatonin sülfat seviyeleri ( ? g/24 saat) ise hasta grubunda 6,5 (0,2-34,.8) iken, kontrol grubunda 21,7 (3,9-99,8) olarak bulundu (p<0,001).Bu sonuçlar tüberküloz ile düşük melatonin seviyesi arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Ancak bu konuda yapılacak yeni çalışmalar ile melatoninin etki mekanizması, enfeksiyondan koruyuculuğu ve tedavideki etkinliğinin ortaya konulması, tüberküloz tedavisinde yeni ufuklar açılmasını sağlayacaktır.
Koroner arter hastalarında alpha adducin Gly460Trp gen polimorfizmi
Koroner arter hastalığı (KAH), özellikle sanayileşmiş ülkelerde ölümlerin başta gelen nedenidir ve etyolojisinde çok sayıda genetik ve çevresel faktör rol oynamaktadır. Koroner arter hastalığının klinik fenotipik özellikleri bilinmesine rağmen genetik varyantlar ile artmış risk arasındaki ilişki bilinmemektedir.Alfa adducin geni, hem hipertansiyon için potansiyel bir risk faktörü olarak hem de antihipertansif tedavinin etkisinin değiştirilmesi için aday gen olarak ortaya çıkmıştır. Adducin her yerde bulunan bir hücre iskelet proteinidir ve iyon transportu gibi çeşitli diğer hücre fonksiyonlarını aktin ile spektrinin bağlanmasını teşvik ederek modüle edebilir. ?-Adducin polimorfizminin tuz tutulumu ve HT eğilimi ile ilişkili olarak 460Trp allel varlığının, kardiyovasküler olay riskini artırdığı beklentisi beklenen sonuçtur.Bu çalışmada; KAH için risk faktörü olarak belirlenen parametrelerin ?-adducin Gly460Trp gen polimorfizmi ile olan ilişkisi ve KAH'da ?-adducin Gly460Trp gen polimorfizminin rolü araştırılmıştır.Çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Kliniğine başvuran, anjiografik olarak KAH tanısı alan yaşları 58.32 ? 11.01 arasında değişen toplam 270 hasta çalışma grubu ve anjiografik olarak normal koroner arter saptanan yaşları 49.27±10.51 arasında değişen 79 birey çalışmanın kontrol grubu olarak seçilmiştir.Koroner arter hastalığına sahip bireylerde GG, GT ve TT genotiplerinin frekansı sırasıyla % 83.7 (n=226), % 13.0 (n=35) ve % 3.3 (n=9) olarak bulunmuştur. Kontrol grubunda ise GG ve GT genotiplerin frekansları sırasıyla % 84.8 (n=67) ve % 15.2 (n=12) oranında görülürken, TT genotip varlığı saptanmamıştır (n=0). Her üç genotipte de görülme sıklığı, gruplar arasında anlamlı görülmemiştir (p>0.05). Aynı zamanda ?-adducin Gly460Trp genotipi ile yaş, cinsiyet, sigara, heredite ve HT gibi KAH risk faktörleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken sadece total kolesterol düzeyleri varyant allel taşıyan bireylerde anlamlı yüksek saptanmıştır (p<0.05).Sonuç olarak bilinen risk faktörlerinin, KAH etyopatogenezinde, ?-adducin Gly460Trp gen polimorfizminden bağımsız rol oynadığı, ?-adducin Gly460Trp polimorfizminin, KAH için risk oluşturmadığı görülmektedir.
Metabolik sendrom oluşturulan sıçanlarda dasatinib ve kuersetin'in biyokimyasal yolaklardaki etkileri
Günümüzde sıklıkla karşılaşılan bir endokrin bozukluk olan metabolik sendrom (MetS), bozulmuş insülin direnci, abdominal obezite, dislipidemi, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, artmış sistematik inflamasyon gibi sistemik bozukluklarının tümünü birlikte kapsayan bir tablodur. Güncel tedavi yöntemleri MetS'in aydınlatılamamış mekanizmasından dolayı beklenilen seviyede fayda sağlamamıştır. Son yıllarda kronik miyeloid lösemi hastalarında kullanılan ve tirozin kinaz inhibitörü olan dasatinibin, senolitik etkisi ile insülin direncini iyileştirdiği ve glisemik kontrole katkı sağladığı vaka raporlarında gösterilmiştir. Ayrıca bir polifenol olan kuersetin ile yapılan çalışmalarda MetS ve komplikasyonlarının azaldığı, insülin duyarlılığının arttığı ve glukoz düzeylerinde iyileşme sağlandığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda dasatinib ve kuersetinin ayrı ayrı ve kombine kullanımının MetS bileşenlerini oluşturan yolaklardaki etkilerini araştırmak ve tedaviye katkısını değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda 8 haftalık 40 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanılmış olup, kontrol, MetS, MetS+Dasatinib, MetS+Kuersetin, Mets+Dasatinib+Kuersetin (kombine) gruplarına ayrıldı. Sıçanlarda MetS oluşturmak için içme suyuna %20'lik fruktoz ilave edilerek ad libitium verildi. Dasatinib (5 mg/kg) ve kuersetin (50 mg/kg) her 2 haftada bir 3 ardışık gün boyunca 8 hafta boyunca her gün oral gavajla verildi. 8 haftalık deneysel süreç sonunda sıçanlardan kan, karaciğer ve böbrek dokusu örnekleri alındı. Alınan örneklerde, Trigliserid, Total kolesterol, HDL-K, LDL-K, VLDL-K ve Ürik asit otoanalizör ile İnsülin, Adiponektin, TNF-α, IL-1β, IL-10, FABP4, eNOS, NF-κB ve PDGFR-β ELISA yöntemiyle ile analiz edildi. Kontrollerle karşılaştırıldığında MetS grubunda; plazma dokusunda FABP4, IL-1β, NF-κB, PDGFR-β düzeylerinde anlamlı değişiklikler görülürken aynı parametreler için kuersetin ve kombine tedavi verilen gruplarda MetS grubuna göre anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Karaciğer dokusunda kontrol grubuna göre MetS grubu insülin, adiponektin ve TNF-α düzeylerinde anlamlı değişiklikler görülürken bu parametreler için tedavi gruplarında ise TNF-α hariç diğerlerinde anlamlı farklılıklar görülmedi. Ayrıca serum HDL-K, VLDL-K ve Trigliserid düzeyleri kontrol grubuna kıyasla MetS grubunda anlamlı bir şekilde değiştiği tespit edildi. Tedavi verilen gruplarda ise HDL-K seviyeleri iyileştirilirken diğerlerinde beklenen sonuçlar elde edilmedi. Sonuç olarak; kuersetin ve kombine tedavilerinin MetS'de iyileştirici etkiye sahip oldukları, bu etkiyi dasatinib tedavisinde ulaşılamadığı biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, İnsülin Direnci, Dasatinib, Kuersetin
Fractalkine/CX3CL1 ve reseptörünün erken membran rüptürü patogenezindeki rolü
Erken membran rüptürü durumunda, fetal membran zarı normal doğum zamanı gelmeden önce yırtılır. Bu durum, gebelikte potansiyel komplikasyonlara yol açabilir ve preterm doğum riskini artırabilir. Erken membran rüptürü genellikle vajinal kanama, sıvı sızıntısı veya pelvik baskı gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Ancak erken membran rüptüründe henüz tanı kriterleri net olarak geliştirilemediği için anne ve bebek sağlığının tehlikelerle karşılaşması olasıdır. Bu çalışmada serum ve amniyotik sıvıda fractalkine, fractalkine reseptörü, nötrofil elastaz, sICAM-1, sVCAM-1, SLPI, IGFBP-1 ve PAMG-1 konsantrasyonları ile EMR arasında bir ilişkinin olup olmadığını araştırmak; EMR tayininde daha güvenli ve doğru sonuçlar alabilmek için bakılan parametrelerin ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Araştırmanın alt amacı ile, ikinci trimesterda amniyotik inflamasyon ve/veya enfeksiyon geçiren ve akabinde preterm veya term doğum yapan kadınların amniyotik sıvısında NE, sICAM-1, sVCAM-1 ve SLPI konsantrasyonlarının belirlenmesidir. Belirlenen amaç doğrultusunda serum ve amniyon sıvısında nötrofil elastaz, sICAM-1, sVCAM-1, SLPI, Fractalkine ve reseptörü konsantrasyonları ile IGFBP-1 ve PAMG-1 düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle bakılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hasta grupları; 37 hafta – 40 hafta arası gebeliği olup, elektif nedenlerle sezaryen doğumu gerçekleştirilen EMR olmayan sağlıklı 20 gebe hasta ve 24 hafta- 37 hafta arası gebeliği olup, sezaryen ile doğumu gerçekleştirilen EMR olan 22 gebe hastadır. Bu çalışmada araştırma sonuçlarına göre sağlıklı ve EMR olan gebelerin SLPI, nötrofil elastaz, sICAM-1, sVCAM-1, Fractalkine ile IGFBP-1 düzeyleri arasında hem serum hem de amniyondaki konsantrasyonlarda istatiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiş ve EMR olan gebelerde SLPI azalırken, diğer parametrelerin düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca sağlıklı ve EMR olan gebelerin PAMG-1 pozitifliğinin amniyon kontrol grubu ile EMR'li gebeler arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu, EMR olan gebelerde daha yüksek olduğu; serumda ise bu farklılığın anlamlı olmadığı belirlenmiştir. Yukarıdaki sonuçlar ışığında serum ve amniyon sıvısında SLPI, slCAM-1, sVCAM-1, nötrofil elastaz, fractalkine, fractalkine reseptörü ve IGFBP-1 düzeylerinin; ayrıca serumda PAMG-1 düzeylerinin EMR patogenezinin değerlendirilmesinde faydalı testler olarak kullanılabileceği belirlenmiştir.