Theses supervised by Prof. Dr. Rıza Ayhan
19 theses · Gazi University, Başkent University
Türk ve Avrupa Birliği Hukukunda karşılaştırmalı reklam
Satış rakamlarını arttırmak için en etkili ticari faaliyetlerden biri de karşılaştırmalı reklamlardır. Yeni ve gelişmekte olan bu tanıtım metodu ilk olarak yaklaşık yüz yıl önce başlamıştır. Bu çeşit reklamlarda, reklam veren sadece kendi ürününü değil, aynı zamanda rakibin ürününü de reklamda gösterir. Bununla birlikte kendi ürününü ön plana çıkartır. Karşılaştırmalı reklam uzun yıllar mahkemeler ve doktrin tarafından haksız rekabetin bir türü olarak değerlendirilmişti. Ancak, özellikle ABD ve AB'de tüketici haklarının korunması bilincindeki artış, karşılaştırmalı reklam hakkındaki bakış ve düşünceleri değiştirmiştir. Yasal düzenlemelerdeki farklılıklardan dolayı, birçok ülkenin mahkemeleri karşılaştırmalı reklamlar konusunda çok farklı kararlar vermiş bulunmaktadır. Bu gün için reklamlar sınırları aşmakta ve başka ülkelerin halklarını da etkilemektedir. Bu sebeple, birbirleriyle sıkı ekonomik ilişkisi bulunan ülkeler aldatıcı ve haksız karşılaştırmalı reklamlar konusunda ortak düzenlemeye (84/450 sayılı AB Yönergesi gibi) ihtiyaç duymuşlardır. Türkiye'de 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Kanunu'nun 16.maddesine 2003 yılında ekleme yapılıncaya kadar karşılaştırmalı reklam konusunda hiçbir düzenleme yoktu. Ancak bu kanun, tüketici haklarının korunması kapsamıyla sınırlı bir etkiye sahiptir. Uzun müzakereler ve hazırlıklar sonucunda 6102 sayılı yeni TTK, TBMM 2011 yılında çıkartılmış ve 2012 yılında da yürürlüğe girmiştir. Topluluk müktesebatına da önemli ölçüde uygun olan yeni TTK'nun 55/1 (a) (5) maddesi, ilk kez, ticari faaliyetler kapsamında karşılaştırmalı reklam konusunu düzenlemiştir. Yargıtay'ın özellikle 6102 sayılı TTK'nun yürürlüğünden önce karşılaştırmalı reklam konusunda vermiş olduğu kararların bazıları haksız rekabetin temel ilkelerine uygun, bazen de çelişkili olduğu tespit edilmiştir. Sunmuş olduğumuz bu tez ile, Türk hukuk sistemine küçük de olsa bir katkı sunmak istedim.Tezin ilk bölümü, karşılaştırmalı reklam da dahil reklamın tanımı ve terminolojisi, karşılaştırmalı reklamın faydaları ve sakıncaları kısmından oluşmaktadır. İkinci bölüm, karşılaştırmalı reklam konusunda Türk yasal düzenlemeleri ile Türkiye'deki denetim mekanizma ve yöntemlerini içermektedir. Üçüncü ve son bölüm, AB yasal düzenlemeleri ile ABAD'ın uygulamalarından oluşmaktadır. Sonuç bölümünde ise her iki tarafın (Türk ve AB) yasal düzenlemeleri ve sistemleri karşılaştırılmış, değerlendirilmiş, Türk sisteminin eleştirisi yapılmış ve Türk hukuk düzenlemelerinde yeni adımlar atılması gereken öneriler demeti sunulmuştur.AnahtarKelimeler:Reklam, Karşılaştırmalı Reklam, Markanın Reklamda Kullanılması, Rakibi Kötüleme, Aldatıcı Reklam, Rakibin Tanınmışlığından Yararlanma
Fikri Mülkiyet Hukukunda yenilik ve orijinallik
Bu çalışmada, hakların konuluş amacına uygun, yani toplumun gelişmesini sağlayan, toplumun bilgi havuzunu zenginleştiren, hak eden fikrî ürünlere koruma tanınması için gerekli olan yenilik ve orijinallik özellikleri incelenmiştir. Bir fikrî ürünün, korumayı hak edip etmediğini, fikrî mülkiyet hakkının tanınma amacına uygun niteliklere sahip olup olmadığını belirleyebilmek için, öncelikle, gereken niteliklerin neler olduğunun ortaya konulması, mevcut hak türlerinin bu nitelikler karşısındaki durumunun incelenmesi, fikrî ürünlerde bu niteliklerin varlığını tespite yarayan kriterlerin belirlenmesi ve hâlihazırda kriterlerin uygulanma durumunun ve amacı karşılamaya uygunluğunun açıklanması gerekmektedir. Yenilik, orijinallik ve gelişme gösterme kriterleri, çoğu zaman birbirleriyle kaynaşmış vaziyette bulunsalar da, bir fikrî mülkiyet hakkının tesisi, korunması ve hükümsüzlüğünde, farklı işlevleri yerine getiren ve fikrî ürünün farklı özelliklerine işaret eden kriterlerdir. Bu çalışma da, ilk bölümde, yenilik ve orijinallik özelliklerinin neden gerekli olduğu, bu özelliklerin varlığını araştıran kriterlerin işlevleri, bu kriterlerin uygulanma kabiliyeti ve düzeyleri ile varsa uygulanmalarını engelleyen olgular ortaya konulmaktadır. Çalışmanın ikinci ve üçüncü bölümlerinde ise, yenilik ve orijinallik özellikleri ile bu özelliklere ilişkin kriter ve uygulamalar incelenmektedir. Varılan ilk sonuç, fikrî mülkiyet hukukundaki kavram, kabul ve uygulamaların, hakların amaçlarına uygun olarak, bu amaçlar ve gerektirdiği özellikler odak noktası alınarak yeniden düzenlenmesi; bu kavram, kabul ve uygulamaların, hakların varoluş amacına uygun şekilde, tüm haklar için kullanılmaları gerektiğidir. Tüm türlerde, yenilik, orijinallik ve gelişme gösterme kriterlerinin aynı anlam ve düzeyde aranması ve bu uygulamada bir terminoloji birlikteliğinin oluşturulması gerekmektedir. Kriterlerin aranabilmesi için bir gereklilik olması karşısında, korunması istenilen eserler, tescilsiz tasarımlar gibi fikrî ürünler için de, tescil zorunluluğu düzenlemelerde yer almalıdır.Anahtar Kelimeler: Fikri, Mülkiyet, Hukuk, Yenilik, Orijinallik
Alan adının tanıtma vasıtalarından doğan haklara aykırı kullanımı
`Alan Adının Tanıtma Vasıtalarından Doğan Haklara Aykırı Kullanımı' isimli yüksek lisans tez çalışmamda yeni bir kavram olan alan adlarının tescili ve kullanılması nedeni ile meydana gelen hak ihlalleri ve hukuki ihtilaflar ile ihtilafların çözüm yolları incelendi. Alan adı son dönemlerde birçok ihtilafa konu olmaktadır. Ancak henüz yasal bir düzenlemeye konu olmaması nedeni ile ihtilafın çözümünde uygulanacak kurallar konusunda bir boşluk bulunmaktadır.Alan adına uygulanacak olan hukuk kuralının tespiti için öncelikle kavram olarak alan adı açıklanıp, özellikler ve unsurları üzerinde durulmuş, alan adının hukuki nitelemesi benzer kavramlarla karşılaştırılarak yapılmıştır. Marka, ticaret unvanı gibi işletmenin gayri maddi unsurları arasında yer alan ve ayırt edici niteliğe sahip olan alan adı tescilinde dünya genelinde önce gelen önce alır esası geçerlidir. Ancak tesciller her zaman iyi niyetli yapılmadığı için bu durum uygulamada sıkıntıya yol açmaktadır.Alan adı akılda tutulmasının daha kolay olması açısından genellikle marka, isim v.b tanıtma vasıtaları arasından seçilmektedir. Ancak her zaman gerçek hak sahibi tarafından tescil yapılmamakta bazen de kazanç elde etmek amacı ile alan adı tescili yapılabilmektedir. İşte bu gibi durumlarda tescili yapılan alan adına konu olan markanın, ismin v.b sahibi ile alan adı tescili yapan kişi arasında ihtilaf meydana gelmektedir. Uygulamada en sık rastlanılan durum Domain Grabbing olarak ifade edilen ve tanınmış kişilere ait markaların ya da ismin alan adı olarak tescil edildiği ve tescili yapılan alan adının daha sonra gerçek hak sahibine yüksek bedel karşılığında satılmak istendiği durumdur.Bu şekilde, kötü niyetli alan adı tescili nedeni ile markaya ya da isme tecavüzün söz konusu olduğu ya da haksız rekabetin meydana çıktığı durumlarda genel hükümlere göre ihtilafın çözümü yoluna gidilir. Dünya genelinde alan adı tescilinde tek yetkili kuruluş olan ICANN uyuşmazlıkların çözümü için tahkime benzeyen bir uygumla benimsemiştir. Türkiye'de ise alan adı tescilinin neden olduğu hukuka aykırı durumlar genellikle marka, isim ve haksız rekabeti düzenleyen hükümlere göre çözülmektedir.Tez çalışmamda yukarıda ifade edilen başlıklar altında konu örneklerle incelenmiş ve açıklanmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler1. Alan Adları2. Marka3. Haksız Rekabet4. Alan Adı İhtilafları5. Kişi İsimleri
Banka yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu
Ekonomik hayatın vazgeçilmez unsurlarından olan bankalarda idare ve temsil organı, banka yönetim kuruludur. Yönetim kurulunu oluşturan üyelerin sahip oldukları üstün yetkilerin kullanılmasından doğacak hukuki sorumluluk kural olarak banka tüzel kişiliğine ait olmakla birlikte, bazı hallerde yönetim kurulu üyeleri de sorumlu tutulabilmektedir. Tezimizin konusu, ülke ekonomisini etkileyebilecek mahiyette kararlar alma ve işlemlerde bulunma imkânına sahip banka yönetim kurulu üyelerinin tabi oldukları sorumluluk sisteminin incelenmesidir.Tezimizde genel olarak Türk Ticaret Kanunu ve Bankacılık Kanunu hükümleri esas alınmış olup, yeri geldikçe Türk Ticaret Kanunu Tasarısı'nın konuya ilişkin maddelerine karşılaştırmalı atıflar yapılmıştır. Tezimiz yalnızca hukuki sorumluluğa ilişkin olduğundan, banka yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu inceleme alanı dışında bırakılmıştır. Ayrıca hukuki sorumluluk davasına ilişkin usul kuralları ile ibra ve zamanaşımı hususunda anonim şirketler ve bankalar arasında hiçbir fark bulunmadığından, çok sayıda akademik çalışmaya konu edilmiş bu konulara tezimizde yer verilmemiş olup, konu ve kaynak sınırlandırması bu doğrultuda yapılmıştır.Tezimiz üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yönetim kurulunun idare ve temsil organı olma niteliği üzerinde durulmuş, ikinci bölümde banka yönetim kurulu üyelerinin tabi oldukları genel sorumluluk sistemi açıklanmış ve nihayet üçüncü bölümse ise banka yönetim kurulu üyelerinin şahsi iflası müessesesi incelenmiştir.Banka yönetim kurulu üyeleri aleyhine açılabilecek hukuki sorumluluk davaları, iki ana başlık altında incelenebilir. Bunlardan ilki, Türk Ticaret Kanunu m. 336 vd. uyarınca açılacak genel sorumluluk davası; diğeri ise, Bankacılık Kanunu m. 110'a göre açılacak şahsi iflas davasıdır. Buna göre, Türk Ticaret Kanunu veya Bankacılık Kanunu'nda belirtilen sebeplerle banka yönetim kurulu üyeleri aleyhine Türk Ticaret Kanunu m. 336 vd. uyarınca sorumluluk davası açılabileceği gibi; belirli şartların gerçekleşmesi halinde Bankacılık Kanunu m. 110 uyarınca banka yönetim kurulu üyelerinin şahsi iflaslarının istenmesi de söz konusu olabilmektedir.Anahtar Sözcükler1.Bankacılık Hukuku2.Banka3.Yönetim Kurulu4.Hukuki Sorumluluk5.Şahsi İflas
Türk ve Ukrayna Hukukunda joint venture sözleşmesinde tarafların hak ve borçları
Dünyada büyük projelerinin gerçekleştirme maksadıyla kurulan ve faaliyet gösteren Joint Venture ortaklıkları, hızla yayılmaya başlamıştır. Özellikle küreselleşme neticesinde diş ticarette sınırlarının silinmesinden kaynaklanan bu durum, müteşebbislerin bir araya gelmesini ve ticari faaliyetlerde bulunmasına kolaylık sağlamıştır. İncelemiş olduğumuz konu Türkiye ve Ukrayna hukuklarında Joint Venture ortaklarının hak ve borçlarıdır. Bu çalışma ile iki devlet arasındaki konuya müteallik düzenlemelerin ortaya koyarak uygulamalardaki benzer ve farklı yönlerinin tespiti ile hukuk literatürüne bir nebze katkı sağlayacak bilgi verilmeye amaçlanmıştır.Her iki ülkenin Joint Venture yasal düzenlenmesi bulunmaktadır. Türkiye'de bu ortaklık Borçlar Kanununda düzenlemiştir. Ukrayna hukukunda ise Ukrayna Vatandaşlar Kanununun arasında yasal mesnedine kavuşmuştur. Ancak yaklaşık on beş sene önce Sovyetler Bloğu'ndan ayrılan Ukrayna cumhuriyetinin tamamlanmış hukuk altyapısına kavuştuğunu henüz söylememiz güçtür. Bununla birlikte, yabancı yatırımcıları çekmek maksadı ile Ukrayna Vatandaşlar Kanununda Türkiye Borçlar Kanunundaki düzenlemelerin aksine Joint Venture ortaklığa yer verilmiş olmakla birlikte tam açıklayıcı mesnedine kavuşturulmamıştır. Yasal düzenlemelerde boşlukları Türk hukukun doktrin görüşlere yer verilerek boşluklar doldurulmaya çalışılmıştır.Çalışmamızın başında Joint Venture müessesi ile ilgili genel bilgiye verildikten sonra mukayeseli olarak idare, temsil ve ortaklığın sonında tarafların hak ve borçları konusu incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Joint Venture2.Müşterek Girişim3.Ortak Girişim4.Ukrayna'da Joint Venture
Anonim ortaklıklarda kar ve karın dağıtımı
Bu çalışmada, anonim ortaklıklarda kârın ne olduğu, önemi, fonksiyonları, nitelikleri, nasıl tespit edildiği, dağıtımı, kârdan kimlerin nasıl yararlanacağı, haksız kâr dağıtımından sorumluluk gibi hususlar, halka açık olmayan anonim ortaklıklar ve HAAO' lar bakımından, mümkün olduğunca hukuki mevzuata bağlı kalınarak incelenmeye çalışılmıştır.Çalışmanın konusu, muhteviyatı geniş birçok yan konuyla (yedek akçeler, genel kurul, yönetim kurulu, bilanço vs.) bağlantılıdır. Bu sebeple anonim ortaklık hukukunun en kapsamlı konularından biridir.Anonim ortaklıklarda tasarruf sahiplerinin en büyük gayesi ortaklığa koydukları sermaye karşılığında kâr payı elde etmektir. Anonim ortaklığın elde ettiği kârdan, sadece ortaklar değil, yönetim kurulu üyeleri, intifa senedi sahipleri, kurucular gibi kimseler ve anonim ortaklık da mümkün olduğunca fazla pay almak istemektedir. Bu kişilerin nihai amacı kâr elde etmek olunca, bunlar arasında menfaat çatışması doğması kaçınılmaz olmaktadır.TTK' da ortakların kâr payı hakkının ?müktesep hak? olduğu kabul edilerek bu hak korunmaya çalışılmıştır. Ancak yine TTK' da kâr payı aleyhine, kâr payının müktesepliği ile bağdaşmayacak nitelikte düzenlemeler yapılarak bu hak zayıflatılmıştır. Bu nedenle ortakların kâr payı hakkının müktesepliği üzerinde Türk Hukukunda tartışma mevcuttur. HAAO' larda, bazı eksiklikler bulunsa da bu hakkın müktesep hak niteliğini pekiştiren, bu hakkı gerçek anlamda koruyan düzenlemeler SPK ile yapılmıştır.Anonim ortaklık kâr elde ettiğinde, kâr payı dağıtılmadan önce bundan bazı paraların ayrılması gerekir. Bu paralar ayrılırken takip edilmesi gereken sıra kârda tertibi oluşturur. Halka açık olmayan anonim ortaklıklarda bu tertip kâr payı aleyhinedir. SPK düzenlemeleriyle, HAAO' larda tertip kâr payı lehine değiştirilmiştir. Diğer taraftan bu tertipte, halka açık olmayan anonim ortaklıklarda kâr payının ayrılması yeterli görülmüşken; HAAO' larda SPK tarafından belirlenecek asgari kâr payı oranın kural olarak ödenmesi zorunludur.Esas sözleşmede aksine hüküm yoksa ortak, kâr payından sermaye taahhütlerine karşılık yapmış olduğu ödemelere orantılı olarak ve payı nispetinde yaralanabilir.Kâr dağıtımının haksız olması durumunda, kârdan pay alan kişilerle birlikte, yönetim kurulu üyeleri ile denetçilerin hukuki sorumlulukları bulunmaktadır.Anahtar Sözcükler:1. Anonim Ortaklık2. Kâr3. Kâr Payı4. Müktesep Hak5. Kâr Dağıtımı
Anonim şirketlerde kamu boçlarından sorumluluk
Bu çalışmada sermaye şirketleri arasında yer alan anonim şirketlerin kamu borçlarından sorumluluğu incelenmiştir. Çalışma kapsamında asıl sorumlu şirket tüzel kişiliğinden kamu alacağının tahsil edilememesi durumunda, şirketin kanuni temsilcilerinin sorumluluğu, bu sorumluluğun kapsamı, şartları ve sınırları AATUHK ve VUK kapsamında ele alınmıştır. Akabinde ise anonim şirketlerin TTK'de belirtilen koşullar çerçevesinde yapısal değişikliklere uğraması hâlinde kamu borçlarından sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler KVK kapsamında açıklanmıştır.
Sınai Mülkiyet Kanununa göre seri marka
Bu tez, Sınai Mülkiyet Kanunu'nda geçen "seri markalar" kavramını ele alarak, bu marka türünün tanımlanabilirlik koşullarını incelemekte ve marka hukukuna yeni bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Marka hukukunun genel çerçevesini çizerken, özellikle seri markaların oluşturulma süreçlerinde göz önünde bulundurulması gereken unsurları detaylı bir şekilde ele almaktadır. Yargıtay ve Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın belirlediği tanımlanabilirlik koşulları üzerinde durarak, kök markanın kullanım haklılığı, kaynak markanın asli unsurunu taşıma zorunluluğu ve yeni markanın seri marka yaratma amacı gibi unsurları hukuki bir perspektifle değerlendirmektedir. Tez, analizlerin ışığında seri markaların işletmelere sağladığı avantajları ve bu marka türünün gelecekteki marka stratejilerindeki potansiyel rolünü vurgulayarak, marka hukukuna önemli bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Fikir ve sanat eserlerinin korunmasında NFT uygulaması
Non-Fungible Token (NFT), dijital varlıkları temsil eden ve blokzincir teknolojisi üzerine inşa edilmiş benzersiz dijital token'lardır. Her bir NFT, kendine özgü bir dijital tanımlayıcıya sahiptir ve bu sayede dijital varlıkların benzersizliğini ve sahipliğini belgelemek için kullanılır. NFT'ler, özellikle sanat dünyasında dijital eserlerin korunması ve ticareti için bir çözüm sunmaktadır. Sanat eserleri ile NFT'ler arasındaki ilişki, blokzincir teknolojisinin sanat dünyasına getirdiği yenilikçi bir paradigmayı temsil etmektedir. Sanatçılar, eserlerini dijitalleştirip blokzincir üzerinde NFT olarak tokenleştirebilirler. Bu durum, eserin dijital sahiplik haklarını belgeleme ve ticaretini sağlama avantajı sunmaktadır. Bu çalışmada, NFT'lerin sanat eserlerinin dijital sahiplik haklarını koruma potansiyelini ve blokzincir teknolojisinin telif hukuku açısından etkilerini ele alınarak, teknolojik gelişmelerin eser sahipliği açısından ne gibi katkıları olduğu incelenmiştir. Bu kapsamda NFT örnekleri incelenerek somut olarak ne gibi avantajlar ve dezavantajlar yarattığı anlatılmıştır. Bu çalışma, blokzincir teknolojisi ve NFT'lerin sanat eserlerinin korunmasındaki önemini vurgulayarak, sanat ve telif hukuku arasındaki yeni sınırların nasıl çizilebileceği konusunda kapsamlı bir anlayış sunmayı amaçlamaktadır.
Elektronik ticaret aracı hizmet sağlayıcının hukukî niteliği ve sorumluluğu
Elektronik ticaretin yaygınlaşmasıyla birlikte aracı hizmet sağlayıcıların hukuki statüsü ve sorumluluğu, gerek uygulamada gerekse mevzuatta giderek artan bir şekilde önem kazanmaktadır. Bu çalışma, özellikle e-ticaret pazar yerlerinde faaliyet gösteren Elektronik Ticaret Aracı Hizmet Sağlayıcıları (ETAHS) kavramını hukuki yönleriyle ele almakta; bu hizmet sağlayıcıların, klasik aracılık işlevlerinin ötesinde, teknolojik altyapı sunmaları, lojistik destek sağlamaları ve işlem güvenliğini temin etmeleri gibi çok boyutlu faaliyetleri dolayısıyla ne tür hukuki yükümlülük ve sorumluluklarla karşı karşıya olduklarını incelemektedir. ETAHS'lerin gerek Türk hukukunda gerek Avrupa Birliği mevzuatında öngörülen düzenlemeler ışığında taşıdığı rol, yalnızca teknik bir aracıya indirgenemeyecek ölçüde genişlemiş; bu hizmet sağlayıcılar, ifa hizmet sağlayıcısı, veri işleyen, hatta bazı durumlarda dağıtıcı veya üretici sıfatlarını da haiz olabilecek karmaşık bir yapı içerisinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Çalışmada, bu çerçevede ETAHS'nin hukuki niteliği farklı hukuk disiplinleri bakımından analiz edilmiş; sözleşmesel, haksız fiil sorumluluğu ve kamu hukuku kaynaklı yükümlülükleri ayrı ayrı ele alınarak, mevzuattaki boşluklara ve uygulamadaki tereddütlere çözüm önerileri sunulmuştur. Özellikle 7416 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler ve sonrasında yürürlüğe giren ikincil düzenlemeler ışığında ETAHS'lere yüklenen bilgilendirme, içerik kontrolü, kayıt tutma ve iş birliği yapma yükümlülükleri, bu hizmet sağlayıcıların artık pasif değil aktif bir aktör olarak konumlandığını göstermektedir. Çalışmada ulaşılan sonuçlar itibarıyla, ETAHS'lerin hukuki niteliğinin yeniden tanımlanmasının ve sorumluluk rejimlerinin açık, öngörülebilir ve dijital ticaretin dinamiklerine uygun şekilde düzenlenmesinin, hem tüketici haklarının korunması hem de elektronik ticaretin güvenli bir şekilde gelişimi açısından zorunlu olduğu ortaya konulmuştur.
Damping uygulamasında karşılaşılan sorunlar
Ülkemiz bir yandan ihracatı artırmak için her türlü ekonomik, hukukî ve teknik önlemleri alırken, diğer yandan yerli üreticilerini dış ticaretini gerçekleştirirken oluşacak haksız rekabetten de koruması gerekmektedir. Haksız rekabetin farklı bir tezahürü şeklinde oluşan damping müessesesi, dampingli ithalattan zarar görme, endüstrilerde rekabet gücü kaybı, araştırma geliştirme ve markalaşma faaliyetlerinin yetersizliği vb. şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Damping karşı önlemlerin menşe saptırması yapılarak etkisiz hale getirilmeye çalışılması durumunda bunun tespiti ve buna karşı önlemlerin uygulanması önem arz etmektedir. Bu kapsamda ticaret politikası savunma araçlarından biri olan damping, genel özellikleri ve hukukî düzenlemeler kapsamında ele alınarak incelenecek, ayrıca konu Türkiye ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından çıkarılan mevzuat, uygulamalar ve uygulamalara ilişkin yürütülen soruşturma önlemleri çerçevesinde değerlendirilecektir.
Zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında bedensel zarar görenlerin sigorta sözleşmesinden doğan hakları
En yaygın ulaşım şekli olan karayolu ulaşımı, insan ve risk faktörleri gereğince her zaman tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Ülkemizde her yıl çok sayıda trafik kazası meydana gelmekte ve bireyler zarar görmektedir. Bireylerin uğradıkları zararların kusurlu kişilerce tazmin edilmesi tazminat hukuku açısından önem arz etmektedir. Haksız fiil kapsamında; kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişiler bu zararı gidermekle yükümlüdür. Trafik kazası da esası itibariyle haksız fiil sorumluluğuna dayandığından, kusurlu davranışıyla kazanın meydana gelmesinde ve üçüncü bir kişinin zarar görmesinde rol oynayan kişi, tehlike sorumluluğu kapsamında meydana gelen zararı gidermekle yükümlüdür. Sorumluluk kavramının genişlemesi sonucu sorumlulukların sigortalanması kavramı da ön plana çıkmıştır. Bu kapsamda, motorlu araç işletenlerin sorumluluklarını karşılamak üzere sigorta yaptırması zorunlu kılınmış ve zarar görenlerin uğrayacakları zararlar sigorta sözleşmesi ile teminat altına alınmıştır. Trafik kazası sonucu zarar gören kişiler, uğradıkları zararı kusuru olması şartı ile motorlu araç sahiplerinden, sürücülerinden veya sigortacıdan talep edebilmektedir.
Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasından doğan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümü
Gelişen teknolojiyle beraber, makinelerin insan hayatındaki yeri ve önemi artmış; buna bağlı olarak motorlu araç kullanımından kaynaklı trafik kazaları da artış göstermiştir. Yaşanan trafik kazaları sonucunda birçok insan can veya mal kaybına uğramakta; kazalara bağlı ekonomik kayıplar yaşamaktadırlar. İşte bu noktada kanun koyucu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'yla birtakım düzenlemeler getirmiş; özellikle de trafik kazaları sonucunda üçüncü kişilerin uğradıkları zararların karşılanması bakımından, motorlu araç işletenlerin mali sorumluluk sigortası yaptırmasını zorunlu kılmıştır. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu madde 97'ye göre, Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası kapsamında olan hâller için talepte bulunacak olan üçüncü kişilerin, isterlerse adli yargıda dava açabileceği, isterlerse de 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nda düzenlenmekte olan sigortacılıkta tahkime başvurabilecekleri belirtilmiştir. Sigortacılıkta tahkime yönelik düzenlemeye, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nun 30. maddesinde ve Sigortacılıkta Tahkime İlişkin Yönetmelik'te yer verilmiş; 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nda hüküm bulunmayan hâllerde ise, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin, sigortacılıkta tahkime kıyasen uygulanacağı belirtilmiştir. Ancak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin sigortacılıkta tahkim yargılamasına ne şekilde uygulanacağına ilişkin herhangi bir açıklama getirilmemiş olması nedeniyle, sigortacılıkta tahkime dair özellik arz eden hususlarda doktrinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Sigorta Tahkim Komisyonu'na en çok başvuru alan sigorta türünün Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası olması sebebiyle; çalışmamızda, Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası ve sigortacılıkta tahkim yargılaması detaylı olarak incelenmiştir. Sigortacılıkta tahkim yargılamasını, özellikle Karayolları Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasıyla ilgili hak sahibi olan kişiler yönünden incelediğimiz çalışmamızın amacı; sigortacılıkta tahkim yargılamasına ilişkin özellik arz eden hususlara, doktrinde yer alan görüşler ve Yargıtay kararları doğrultusunda cevaplar aranmasıdır.
Paris Sözleşmesi'ne göre tanınmış marka ile Türkiye'de belirli bir tanınmışlık düzeyine ulaşmış markanın korunması
Paris Sözleşmesi kapsamında tanınmış marka Sınai Mülkiyet Kanunu m.6/4'de düzenlenirken; Sınai Mülkiyet Kanunu anlamında tanınmış marka ise Sınai Mülkiyet Kanunu m.6/5'de düzenlenmiştir. İki düzenleme arasındaki en temel fark, bir tanınmış markanın SMK m.6/5 korumasından yararlanabilmesi için Türkiye'de tescilli olması şart iken; SMK m.6/4 korumasından yararlanabilmesi için Türkiye'de tescilli olmasının şart olmamasıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, SMK'da düzenlenen "haklı neden" savunması kavramı 556 sayılı KHK'da düzenlenmemişti. Bu yönüyle Türk hukuku açısından yeni bir kavramdır ve çalışmamızda detaylı bir şekilde yer bulmuştur. Bu çalışmada Paris Sözleşmesi kapsamında tanınmış marka ve Türkiye'de tanınmışlık düzeyine ulaşmış marka kavramı, bu markaların korunması bilimsel öğretideki görüşler ve yargı kararları ışığında incelenmiştir. Bu hususta özellikle, OHIM, EUIPO ve CJEU kararlarından yararlanılmıştır.
Şirket birleşmelerinden doğan hukuki sorumluluk
Gerek geçtiğimiz yüz yıllarda gerekse günümüzde şirketlerin en çok tercih ettiği büyüme yöntemlerinden bir tanesi şirket birleşmeleridir. Şirketler geçmişte olduğu gibi günümüzde de kendi bünyelerine bir şirketin katılmasıyla veya başka bir şirketin bünyesine katılmasıyla ya da bir araya gelerek yeni bir oluşum meydana getirmek suretiyle ekonomik anlamda güçlerini artırmakta, birleşmeleriyle birlikte bir sinerji yaratmaktadırlar. Şirketlerin birleşmeleri mevzuatta öngörülen belli başlı prosedür ve formalitelerden oluşan, çoğu kez uzun süren ve karmaşık denilebilecek bir süreçtir. Bu süreç içerisinde birleşme arzu ve niyetinde olan şirketlerin birleşebilmek için yapması gereken birçok işlem bulunmaktadır. Bu kapsamda yapılan iş ve işlemler beraberinde birleşen şirketlerin hukuki anlamda sorumluluklarını meydana getirmektedir. İşte yapmış olduğumuz çalışmanın temelini ve konusu bu sorumluluklar oluşturmaktadır. Yapmış olduğumuz çalışma kapsamında ilk olarak şirketlerin birleşme yöntem ve esasları Türk Ticaret Kanunu'nda ve sair mevzuatta yer alan düzenlemeler temelinde ele alınıp detaylıca incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise çalışma konumuzu oluşturan şirket birleşmelerinden doğan hukuki sorumluluk hususu çeşitli yönleriyle detaylı olarak ele alınmıştır. Bu kapsamda şirket ortaklarının ve şirket yönetim organlarının birleşmeden doğan sorumlulukları, birleşen şirketlerin amme alacakları bakımından sorumlulukları, şirketlerin alacak ve borçlardan dolayı sorumlulukları, halka açık şirketlerin birleşmelerinden doğan sorumluluklar ve son olarak birleşmenin iptalinden ve ortaya çıkan eksikliklerden doğan sorumluluklar incelenmiştir.
Ticari defterlerin delil olma niteliği
Ticari işletmenin tüm işlemlerinin kaydedildiği ticari defterler, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenmiştir. Türk Ticaret Kanunu dışında, ticari defterlere ilişkin hükümlere Vergi Usul Kanunu, Kooperatifler Kanunu gibi diğer kanunlarda da yer verilmektedir. Ticari defterler, ticari işletmenin mali durumunun, alacak ve borç ilişkilerinin tespiti bakımından önem arz eder. Kredi kuruluşlarına, işletme ile işlem yapmak isteyen üçüncü kişilere, işletmenin ekonomik durumu hakkında bilgi verir. Bu sayılanlar dışında, ticari defterlerin bir önemli işlevi de delil olarak kullanılabilmesidir. 6762 sayılı Kanun'un aksine, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na ticari defterlerle ispat hükümleri alınmamıştır. Bu hükümler 6102 sayılı Kanun yerine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda tanzim edilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda düzenlenen ticari defterlerle ispata ilişkin hükümler, 6762 sayılı Kanun'daki ticari defterlerle ispat hükümlerine benzerlik göstermekle birlikte, bu hükümler birbirleri ile aynı değildir. Zira kanun koyucu Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda bu hükümlerle ilgili olarak önemli değişiklikler getirmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamında ticari defterlerin özel delil olarak kullanılabilmesi için bir takım genel şartların oluşması gerekmektedir. Defterlerin delil olarak kullanılabilmesi için lüzumlu olan genel şartların dışında, ticari defterlerin sahibi lehine olarak delil olabilmesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda sıkı şartlara bağlanmıştır. Bu sebeple, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 222. maddesinde belirtilen şartlara uygun olarak tutulmuş ticari defterler, sahibi lehine delil olur. Ancak ilgili madde hükmünde öngörülen şartlardan bazıları, uygulamada adil olmayan sonuçlara yol açabilecek şekilde kaleme alınmıştır. Kanun koyucu ticari defterlerin sahibi aleyhine delil teşkil etmesi için özel bir şart belirtilmemiştir. Dolayısıyla kanunda belirtilen şartlara uygun olarak tutulmamış defterler sahibi aleyhinde delil olur. Anahtar Kelimeler: Ticari Defterler, Delil, İspat, Türk Ticaret Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu
Anonim şirketlerde sermaye kaybı ve borca batıklık ile sermayesini kaybeden veya borca batık şirketlerin birleşmeye katılması
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, anonim şirketlerde sermayenin korunmasına büyük önem vermiştir. Kanun'un 139'uncu maddesine göre, sermayesini kaybetmiş veya borca batık bir anonim şirket, devralma yoluyla birleşmeye katılabilir. Bu şekilde, anonim şirket mali durumunu düzeltebilir. Sermayesiyle kanuni yedek akçeleri toplamının yarısı zararlarla kaybolan veya borca batık durumda bulunan bir şirket, kaybolan sermayeyi veya gerekiyorsa borca batıklık durumunu karşılayabilecek tutarda serbestçe tasarruf edilebilen özvarlığa sahip bir şirket ile birleşebilir. Türk Ticaret Kanunu'nun 376'ncı maddesine göre; Şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa, yönetim kurulu, aktiflerin hem işletmenin devamlılığı esasına göre hem de muhtemel satış fiyatları üzerinden bir ara bilanço çıkartır. Bu bilançodan aktiflerin, şirket alacaklılarının alacaklarını karşılamaya yetmediğinin anlaşılması hâlinde, yönetim kurulu, bu durumu şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine bildirir ve şirketin iflasını ister. Tezimizde öncelikle birleşme kavramı, birleşmeye hâkim olan ilkeler ve diğer kanunlardaki (Türk Borçlar Kanunu, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun, Sigortacılık Kanunu vs.) yasal düzenlemeler açıklanmıştır. İkinci bölümde ise devralma şeklinde birleşmede izlenecek usul, birleşmenin şartları ve sonuçları anlatılmıştır. Son bölümde ise tasfiye hâlindeki bir şirketin birleşmeye katılması, ticari işletmenin bir ticaret şirketi tarafından devralınması, sermaye kaybı ve borca batıklık hâlinde birleşmeye katılma işlemlerinden ayrı ayrı bahsedilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anonim Şirket/ Sermaye Kaybı/ Borca Batıklık/ Birleşme/ Türk Ticaret Kanunu
Ticari satış
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 23'üncü maddesinde hükme bağlanan ticari satış kavramı ile ilgili olarak kanun koyucu tarafından sunulan genel bir tanım bulunmamakla birlikte; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 212'nci maddesi ile TTK'nın 1530'uncu maddesinin 2 ilâ 8'inci fıkralarında da ticari satışlara temas edildiği görülmektedir. Kanun koyucu tarafından ticari satış kavramının mahiyetine ilişkin herhangi bir açıklama getirilmemiş olması nedeniyle; bu tür satışlardan ne anlaşılması gerektiği hususunda doktrinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlgili görüşler çalışmamız kapsamında değerlendirmeye alınmıştır.TTK m.23'te ticari satışlarda kısmi ifa, alıcının temerrüdü ve ayıplı ifa hâllerinde uygulanacak özel hükümlerin öngörülmüş olması nedeniyle; hakkında özel bir düzenleme bulunmayan diğer hususlar ise, Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan hükümler doğrultusunda incelenmiştir.
6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu bağlamında Paris Sözleşmesi anlamında tanınmış markaların koruma kapsamı
Tanınmış marka kavramı, fikri haklar tarihinde ilk olarak Paris Sözleşmesi hükümleri ile hukuki korumaya konu olmuş ve tanınmış markaya Paris Birliği içerisinde güçlendirilmiş koruma sağlanmıştır. Paris Sözleşmesi'nin 1'inci mükerrer 6'ncı maddesi ile tanınmış markaların, koruma talep edilen ülkede tescilli olmasalar dahi Birlik içerisinde korunacaklarına ilişkin bir asgari koruma standardı temin edilmiş ve Birlik ülkeleri bu asgari koruma standartlarını yabancı marka sahibine yerli ile eşit muamele ederek sağlamayı taahhüt etmişlerdir. Tanınmış markalar, marka hukukuna egemen olan temel ilkelerden tescil ilkesi, ülkesellik ilkesi ve sınıf esasına dayalı koruma ilkesinin istisnası konumundadırlar. Paris Sözleşmesi'nin orijinal metni ile tescilsiz yabancı markaya aynı ya da benzer mallar ile sınırlı bir koruma sağlanmıştır. 1995 yılında akdedilen TRIPS Anlaşması ise Paris Sözleşmesi'nin tamamlayıcısı niteliğindedir ve Paris Sözleşmesi'nin 1'inci mükerrer 6'ncı maddesi ile sağlanan tanınmış marka korumasını, hizmet markalarını ve farklı mal ve hizmetleri de kapsama alacak şekilde genişletmiştir. Sınai Mülkiyet Kanunu ile Paris Sözleşmesi anlamında tanınmış markalar, marka tescilinde nispi ret nedenleri arasında düzenlenmiştir. Paris Sözleşmesi anlamında tanınmış markanın koruma kapsamı, tanınmış markanın kapsadığı aynı ya da benzer mallar ve hizmetlerle sınırlı tutulmuştur. Paris Sözleşmesi anlamında tanınmış markaya ülkemizde nispi tescil engeli ve hükümsüzlük nedeni olma şeklinde koruma tanınmıştır. Paris Sözleşmesi anlamında tanınmış markanın kullanıma karşı korunmasına ilişkin Sınai Mülkiyet Kanunu kapsamında bir koruma öngörülmemiştir, ancak genel hükümler dairesinde haksız rekabet hükümlerine göre korumanın önünde bir engel bulunmamaktadır. Anahtar Kelimeler: Marka, Tanınmış Marka, Paris Sözleşmesi, TRIPS Anlaşması, Sınai Mülkiyet Kanunu.