Theses supervised by Prof. Dr. Yusuf Yürümez
11 theses · Sakarya University
Akut kalp yetmezliği ile acil servise başvuran hastalarda yatakbaşı ultrason protokollerinin klinik sonlanım, yeniden başvuru ve mortaliteyi öngörmedeki yeri
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, acil servise akut kalp yetmezliği (AKY) ile başvuran hastalarda, başvuru anında ve tedavi sonrası uygulanan yatakbaşı ultrason (POCUS) protokollerinin; klinik sonlanım, 30 günlük tekrar başvuru ve 30 günlük mortaliteyi öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışma 128 gönüllü katılımcı ile prospektif gözlemsel tasarımda yürütüldü. Hastalara, acil servis başvurusu sırasında ve üç saatlik tedavi sonrasında POCUS değerlendirmesi yapılarak Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu (LVEF) ölçümü, İnferior Vena Cava (İVC) ölçümleri, İnternal Juguler Ven (İJV) ölçümleri ve akciğer ultrasonu BLUE protokolü uygulandı. Birincil sonlanım 30 günlük mortalite olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortancası 75,5 olup %52,3'ü erkekti. Acil servis sonlanımında hastaların %50,8'i yatırılırken, tüm hasta popülasyonunda 30 günlük mortalite %12,5 olarak tespit edildi. Başvuru anındaki LVEF değerleri yatış ve taburculuk grupları arasında anlamlı bir fark oluşturmazken; hastaneye yatırılan hastalarda hem başvuru anı hem tedavi sonrası İVC ve İJV çapları daha yüksek, İVC kollapsibilite ve İJVmaks/min oranları daha düşük, akciğer B çizgi sayıları ve plevral efüzyon miktarı ise daha fazlaydı. Otuz gün içerisinde tekrar başvuran hastalarda tedavi sonrası İVC ve İJV ölçümleri gruplar arasında farklılık gösterse de, bu parametrelerden hiçbiri bağımsız bir belirteç olarak saptanmadı. Buna karşın hem başvuru anı hem de tedavi sonrası POCUS değerlendirmelerinde saptanan yüksek İVC ve İJV çapları, düşük İVC kollapsibilite ve İJVmaks/min oranları, akciğer B çizgi sayılarının ve plevral efüzyon miktarının fazlalığı 30 günlük mortalite ile ilişkili bulundu. Tedavi sonrası İJVmin değeri tüm parametreler arasında mortaliteyi öngörmede en güçlü belirteç olarak tespit edildi. SONUÇ: Acil servise başvuran akut kalp yetmezliği hastalarında, başvuru anında ve tedavi sonrasında uygulanan POCUS; sistemik ve pulmoner konjesyonun belirlenmesinde, tedavi yanıtının izlenmesinde, yatış kararının desteklenmesinde ve mortalitenin öngörülmesinde kullanılabilir. Bununla birlikte çalışmamız başvuru anı ve tedavi sonrası ölçümlerin karşılaştırılmasına odaklanan sınırlı sayıdaki çalışmalardan biri olduğundan, elde edilen bulguların doğrulanması için daha geniş seriler içeren ilave çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Acil, akut kalp yetmezliği, mortalite, ultrason
KOAH alevlenme ile acil servise başvuran hastalarda inflamatuar belirteçlerin acil servis klinik süreci ve mortaliteyle olan ilişkisinin belirlenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, acil servise Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) alevlenme nedeniyle başvuran hastalarda tam kan sayımından (TKS) türetilen Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit Oranı (PLR), Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve birleşik inflamatuar indeksler olan Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (SII), Sistemik İnflamasyon Yanıt İndeksi (SIRI), Bileşik Sistemik İnflamasyon İndeksi (AISI), Tüm Bağışıklık İnflamasyon Değeri (PIV) ve Çoklu İnflamatuar İndeksin (MII); acil servis klinik süreci, mekanik ventilasyon (MV) gereksinimi, tekrarlayan başvurular ve mortalite ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM: Prospektif ve gözlemsel olarak tasarlanan bu çalışma, 01.01.2025–30.04.2025 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease 2025 kriterlerine göre KOAH alevlenme tanısı alan ardışık 221 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, modifiye Medikal Araştırma Konseyi (mMRC) dispne skalası, KOAH Değerlendirme Testi (CAT) skorları ve laboratuvar verilerinden hesaplanan inflamatuar belirteçler kaydedildi. Klinik sonlanımlar hastaneye yatış, MV gereksinimi, 30 günlük tekrar başvuru ve mortalite açısından değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların %51,6'sı hastaneye yatırıldı ve %11,3'ünde 30 günlük mortalite gelişti. Hastaneye yatırılan hastalarda mMRC, CAT, nötrofil sayısı, NLR ve SII değerleri daha yüksek; oksijen satürasyonu (SpO₂), pH değeri, monosit ve eozinofil düzeyleri daha düşük bulundu. Mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda mMRC, CAT ve NLR değerleri anlamlı derecede yüksekti. Otuz gün içinde tekrar başvuran hastalarda CAT skoru, nötrofil ve laktat düzeyleri yüksek saptandı. Mortalite gelişen grupta SpO₂, pH ve hemoglobin değerleri düşük; solunum sayısı, glukoz ve PaCO₂ yüksek bulundu. Klinik sonlanımlar ile SIRI, AISI, PIV ve MII arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. SONUÇ: Bulgular, NLR'nin KOAH alevlenmelerinde hastaneye yatış ve MV gereksinimi ile, SII'nın ise yatış kararı ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Buna karşın, diğer birleşik inflamatuar indekslerin klinik sonlanımlar ve mortalite üzerindeki katkısının sınırlı olduğu görülmektedir. Bu indekslerin klinik seyri öngörmedeki rolünün daha geniş örneklemli ve uzun dönemli çalışmalarla değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, KOAH, NLR, SII
Acil servise akut ayak bileği burkulması ile başvuran hastalarda sprey formdaki diklofenak dietilamonyumun ağrı üzerine olan etkinliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada acil servise ayak bilek burkulması ile başvuran hastalara ilk başvuru anında topikal analjezik uygulanmasının akut ağrı üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma prospektif, kesitsel ve tek kör olarak, 1 Mayıs 2021 - 31 Nisan 2023 tarihleri arasında, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne akut tek taraflı ayak bilek burkulması nedeni ile başvuran, 18-65 yaş arası toplamda 80 yetişkin hastanın tedavi yaklaşıma göre dört gruba ayrılarak incelenmesi ile gerçekleştirildi. Çalışmaya kapsamında hastalara ilişkin demografik veriler, ağrı düzeyleri, yaralanmanın süresi, başka yaralanma olup olmadığı, ek hastalıkları ve ASA skorları kayıt altına alındı. Ayrıca fizik muayeneye göre ayak bilek burkulması sınıflandırmasında hangi seviyede oldukları ve Ottawa ayak bilek kurallarına göre radyografi ihtiyaçları kayıt altına alındı BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların yaş ortalamaları 31.9±12.3 yıl ve %58.75'i erkekti. Ayak bileği burkulmalarında yalnıca mentol, üç ve altı püskürtme şeklinde diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulamasının ilk 15 dakkikalık süreçte plasebo grubuna göre ağrıyı istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001). Ancak 15 ve 30. dakikalarda yapılan değerlendirmelerde yalnızca mentol uygulaması ile üç püskürtme diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.202, p=0.828). Buna karşın altı püskürtme diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulaması hem mentol hem de üç püskürtme şeklinde diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulamasına göre ağrıyı istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi (sırasıyla; p=0.003, p=0.003, p<0.001, p=0.001) SONUÇ: Ayak bileği burkulmalarında erken dönem ağrı azaltılmasına yönelik olarak hem mentol hem de diklofenak dietilamonyum+mentol sprey uygulaması etkilidir. En etkin uygulama yöntemi ise diklofenak dietilamonyum+mentol spreyin altı püskürtme şeklinde uygulanmasıdır. Ancak bu sonucun erken dönem etkinliği değerlendiren benzer çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.
Göğüs ağrısı yakınmasıyla acil servise başvuran hastalara yapılan hedefe yönelik yatak başı ultrasonun teşhis ve tedavi sürecine etkisi
Giriş-Amaç: Göğüs ağrısı acil servise en sık başvuru nedenlerinden biridir. Bu çalış-manın amacı, acil servise göğüs ağrısı yakınmasıyla başvuran hastaların ilk değerlendi-rilme aşamasında yapılacak olan yatak başı hedefe yönelik ultrasonografinin hastaların tanısal süreçlerine, acil servisteki kalış sürelerine, yatış ve maliyetlere nasıl etki edece-ğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, paralel grup çalışması olarak Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi'nde 18 yaşından büyük, son 24 saat içerisinde travma öyküsü olmayan, gebe olmayan, acil anjiyografi ihtiyacı olmayan, kalıcı zihinsel bozukluğu olmayan ve göğüs ağrısı tarifleyen hastalar üzerinde, hastaların 1:1 randomizasyon ile standart tanı stratejisinin uygulandığı (kontrol grubu) ve standart tanı stratejisine ek olarak acil hedefe yönelik yatak başı USG yapılan gruplar olarak ayrılmasıyla yapılmıştır. Acil hedefe yönelik yatak başı USG'nin tanısal sürece, acil servis kalış sürelerine ve ortalama maliyetlere etkisi SPSS 21'de analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 208 hasta 1:1 oranında randomize edilmiş, kontrol grubu (n=104) ve acil hedefe yönelik yatak başı USG grubu (n=104) olarak analiz edilmiştir. Çalışmaya katılan toplam 208 hastanın yaş ortalaması 50,42 (min:18-max:89) ve %53,8'i erkekti. En sık eşlik eden ek hastalıkları sırasıyla hipertansiyon (%33,5), diyabetes mellitus (%17,8) ve koroner arter hastalığı (%13) ve en sık eşlik eden semptom nefes darlığıydı (%25,4). Göğüs ağrısı yakınmasıyla başvuran hastalara acil hedefe yönelik yatak başı ultrasonografi yapılması ön tanı sayılarında istatistiksel olarak anlamlı değişikliğe sebep olarak ayırıcı tanı yelpazesini küçülterek tanı sürecine olumlu yönde etki etmiştir. (p<0,01) Acil servise başvuran hastalarda en sık düşünülen ön tanılar sırasıyla ST elevasyonu olmayan miyokard infarktüsü ve miyalji olup, başta her iki ön tanı düşünülen hastalarda olmak üzere acil hedefe yönelik yatak başı ultrasonografi yapılması tüm ön tanılara sahip hastalarda acil servis kalış süresini istatistiksel olarak anlamlı oranda azaltmıştır. (p<0,05) Acil hedefe yönelik yatak ultrasonografide patoloji saptanması hastaların hastaneye yatış oranını arttırmıştır. Bunun yanı sıra Acil hedefe yönelik yatak başı ultrasonografi yapılması taburcu edilen hastaların acil serviste kalış süresini istatistiksel olarak anlamlı oranda kısaltmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalara bakıldığında acil hedefe yönelik yatak başı USG yapılan grupta (202,96 dk.) acil servis kalış süresi kontrol grubuna (254,92 dk.) göre istatistiksel olarak anlamlı oranda kısalmıştır. (p<0,05) Ortalama maliyetlerde de azalma saptanmış olmakla beraber aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. (p>0,05) Sonuç: Acil servis hekimleri tarafından yapılan tekrarlanabilir, radyasyon maruziyeti olmayan, pratik bir görüntüleme yöntemi olan acil hedefe yönelik yatak başı ultrasonografi uygulaması hastalarda düşünülen ön tanılarda azalmaya neden olarak tanı sürecine pozitif katkı sağlar, acil servis kalış sürelerini ve maliyetleri azaltır. Bunun yanı sıra acil hedefe yönelik yatak başı ultrasonografide patolojik bulgu saptanması durumunda hastaların hastaneye yatış oranı artar. Fakat acil serviste rutin olarak uygulanmasının yararlı olup olmayacağı konusundan daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimler: acil servis, göğüs ağrısı, acil hedefe yönelik yatak başı ultrasonografi, kalış süresi, maliyet
Karın ağrısı yakınmasıyla acil servise başvuran hastalara yapılan hedefe yönelik yatakbaşı ultrasonografinin teşhis ve tedavi sürecine etkisi
Giriş-Amaç: Bu çalışmanın amacı, karın ağrısı yakınmasıyla acil servise başvuran hastalara yapılan acil hedefe yönelik yatakbaşı ultrasonografinin (YBUSG) teşhis ve tedavi sürecine olan etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, paralel grup çalışması olarak Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde 18 yaşından büyük, son 24 saat içerisinde karın travması öyküsü, gebeliği, morbid obezitesi ve kalıcı zihinsel bozukluğu olmayan ve karın ağrısı tarifleyen hastalar üzerinde, hastaların 1:1 randomizasyon ile standart tanı stratejisinin uygulandığı (kontrol grubu, n=104) ve standart tanı stratejisine ek olarak acil hedefe yönelik yatak başı USG yapılan (n=103) gruplar olarak ayrılmasıyla yapılmıştır. Acil YBUSG'nin tanısal süreçlere, acil servis kalış sürelerine, yatış ve ortalama maliyetlere etkisi IBM SPSS 21 yazılımı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 50,6 (min: 18-maks: 89) ve % 53,6'sı kadındı. En sık eşlik eden ek hastalığın hipertansiyon (% 13) ve semptomun ise bulantı (% 46,9) olduğu tespit edildi. Acil YBUSG uygulaması sırasında en sık saptanan patolojinin safra kesesinde taş veya çamur (% 22,3) olduğu, ön tanıların azalma yönünde anlamlı şekilde değişikliğe uğradığı ve en fazla değişikliğe uğrayan ön tanının ise akut apandisit olduğu belirlendi. Acil servis kalış sürelerini ise, akut apandisit tanılı hastalarda, kolik veya sürekli karın ağrısı tarifleyen hastalarda, direkt grafi ile birlikte kullanılan hastalarda, ağrının süresi açısından hem akut hem de kronik olanlarda ve sonlanım açısından ise hem taburcu hem de yatış yapılan hastalarda anlamlı şekilde azalttığı tespit edildi (p<0,01). Acil YBUSG uygulamasının maliyetleri hem akut hem de kronik ağrı tarifleyen hastalarda azalttığı, yatış oranlarını ise artırdığı saptandı. Sonuç: Acil YBUSG acil serviste ön tanılar konusunda hekimi yönlendirebilmesi, kalış sürelerini kısatması ve yatış oranları attırması bakımından faydalı bir tetkiktir. Ancak bu veriyi destekleyecek daha geniş serileri içeren ilave çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimler: Acil servis, kalış süresi, karın ağrısı, maliyet, ultrasonografi
COVİD-19 pnömonisi ve şiddetini belirlemede mr-proadrenomedullin'in rolü
Giriş-Amaç: Bu çalışmada Covid-19 hastalarında MR-proADM'nin tanısal süreçlere katkısı ve hastalığın şiddetini ortaya koymadaki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, paralel grup çalışması olarak Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde 18 yaşından büyük, şiddetli immün yetmezlik durumu, pulmoner apse ve aspirasyon pnömonisi, gebe ya da yeni doğum yapmış, son bir ay içerinde ameliyat öyküsü, travma öyküsü olmayan ve Covid-19 semptomları ile başvuran hastalar üzerinde RT-PCR ve göğüs BT sonuçlarına göre dört grup (Grup-1: RT-PCR negatif, göğüs BT negatif (n=20), Grup-2: RT-PCR pozitif, göğüs BT negatif (n=20), Grup-3 RT-PCR negatif, göğüs BT pozitif (n=20), Grup-4: RT-PCR pozitif, göğüs BT pozitif (n=28)) oluşturularak yapılmıştır. Hastalara ait; demografik veriler, klinik özellikler, vital bulgular, laboratuvar değerleri, görüntüleme yöntemleri, CURB65 Skoru, PSI Skoru ve RT-PCR sonuçları IBM SPSS 21 yazılımı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 53,30 (min:18, max:90) ve % 60,2'si kadındı. Hastaların hastaneye ilk başvuru anındaki şikayetleri değerlendirildiğinde kırgınlığın % 58 oranı ile en sık yakınma olduğu ve en sık eşlik eden komorbiditenin HT (% 38,6) olduğu tespit edildi. RT-PCR sonucu göz önüne alındığında; RT-PCR sonucu pozitif olan grupta negatif olan gruba göre WBC sayısında anlamlı derecede düşüklük görülmesine rağmen diğer laboratuvar değerlerinde anlamlı sonuç görülmedi. Göğüs BT sonuçlarına göre ise; Göğüs BT pozitif olan grupta WBC sayısında anlamlı düşüklük görülürken CRP, Ferritin ve D-Dimer sonuçlarında istatiksel olarak anlamlı yüksekliğin olduğu tespit edildi. RT-PCR pozitifliği ve göğüs BT pozitifliği hastaneye yatış, RT-PCR negatifliği ve göğüs BT negatifliği taburculuk açısından istatiksel olarak anlamlıdır. Mr-proADM değerlerinde RT-PCR ve göğüs BT bulgularında gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Ancak PSI skoruna göre Mr-proADM değerlerinde yüksek riskli grup ve düşük riskli grup arasında anlamlı fark saptandı (p:0,008). Sonuç: Mr-proADM seviyelerinin Covid-19'da tanısal yaklaşım için uygun olmamasına karşın hastalık ciddiyetini değerlendirme açısından acil serviste kullanılabilir. Ancak bu veriyi destekleyecek daha geniş serileri içeren ilave çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut pulmoner emboli hastalarında klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulguları arasındaki ilişkinin erken dönem mortalite ve riskli hasta gruplarını belirlemedeki etkinliği
Giriş-Amaç: APE, vücudun başka yerlerinden kaynaklanan materyal (örn., trombüs, tümör, hava veya yağ) ile pulmoner arterin veya dallarının tıkanması anlamına gelir. APE, kardiyovasküler ölümlerin 3. en sık nedenini oluştururken, cerrahi sonrasında ise hasta ölümlerinin 1. en sık nedenidir. APE'nin tanı süreci, klinik şüphe ile başlar. Klinik olasılığın değerlendirilmesi ve hızlı APE tanısı koymak, tanısal yöntemlerin ve uygun tedavinin başlatılmasını sağlamak için ilk adımı oluşturmaktadır. Bunun için APE şüphesi bulunan hastalarda risk değerlendirmesi için standart yaklaşımda Gestalt Skoru, Wells Skoru veya gözden geçirilmiş Cenevre Skoru gibi yöntemlerle yaygın olarak kullanılmaktadır. İlave olarak; klinik olasılığın değerlendirilmesi, hasta semptomu, belirti ve özgeçmişi, VTE için risk faktörü varlığı, sistolik kan basıncı, 12 kanallı EKG, göğüs röntgeni ve arteriyel kan gazı analizi (ABG) gibi birçok parametreye de başvurulmaktadır. Laboratuvar testleri APE için tanısal değildir, ancak klinik şüpheyi ve APE tanısı konması durumunda prognozu belirleyebilir. Bu çalışmada acil servis günlük pratiği içerisinde tanısal yaklaşımda hekimler tarafından rutin olarak kullanılan klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulgularının tanısal yaklaşımdaki yeri ve bunların kendi arasındaki ilişkisinin ortaya konması, bu sayede de APE vakalarındaki erken dönem mortalitenin öngörülebilirliği ve riskli hasta gruplarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma Sakarya Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulunun 26.09.2019 tarih ve 42 sayılı kararı ve Helsinki Deklarasyonuna uygun olarak Ocak 2017 tarihi ile Ocak 2019 tarihi arasındaki iki yıllık süreyi kapsayan dönemde, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi (SÜEAH) Acil Tıp Kliniğine başvuran 109 hasta verisi ile gerçekleştirildi. Sonuç: APE şüphesiz bazı hastalarda ölümcül bir durumdur ve acil servise başvurularda hızlı bir şekilde tanı ve tedavi prosedürlerin başlanması gerekmektedir. Özellikle acil servis başvurusunda ölen hasta grubunu belirlemek hekimin elini kuvvetlendirerek hasta takip ve tedavisini farklı noktaya taşıyabilir. Çalışmamızda; APE hastalarının acil servis başvurusunda bakılan vital parametreler, AF öyküsünün olması, yine başvuru esnasında bakılan parametrelerden RDW, Laktat, pH, D-Dimer'in ölen grubu öngörebileceğini göstermiştir. Saptadığımız cut-off değerler de ilk başvuru anında klinisyenlere yol gösterebilir aynı zamanda yapılacak geniş ölçekli çalışmalara da ışık tutabileceğini düşünmekteyiz.
Acil serviste iskemik inme yönetiminde tiyoldisülfid düzeylerinin tanı ve tedavi süreçleri üzerindeki etkisi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada tiyoldisülfid homeostazisinin iskemik inmede erken dönem tanısal yaklaşımda kullanılıp kullanılamayacağı ve tedavi süreçleri üzerine etki edip etmeyeceğinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Prospektif ve klinik özlellikteki bu çalışma, Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğinde 1 Ekim 2019 ve 1 Mart 2021 tarihleri arasında toplamda 120 hastayı kapsayacak şekilde gerçekleştirildi. Çalışmaya alınan hastalar kendi aralarında üç gruba ayrılarak incelendi. Grup 1: Acil servise inme semptomları sonrası ilk 4,5 saat içerisinde başvuran hastalar. Grup 2: Acil servise inme semptomları sonrası ilk 4,5 saatten sonra başvuran hastalar.Grup 3: Uyanma inmeleri. Tiyoldisülfid homeostazisine ilişkin parametreler için hastalardan rutin olarak alınan kanlardan artık kalan kanlar kullanıldı. Kan örnekleri -80oC de çalışılacağı güne kadar saklandı. Örneklem kanlarda disülfid, doğal ve total tiyol düzeyleri ölçülecek; disülfid/tiyol oranları hesaplanarak kaydedildi. Tüm veriler SPSS bilgisayar programına kaydedilip analizleri yapıldı ve p değeri <0.05 olanlar anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dâhil edilen hastaların yaş ortalamalarının 69,87±12,61 ve 60 tanesinin (%50) erkek olduğu saptandı. Hastaların 38'inin inme bulgularının başlama anından itibaren 4,5 saat içerisinde acil servise başvurduğu, 63'ünün 4,5 saatten daha geç başvurduğu ve 19'unun ise uyandıktan sonra yakınları tarafından fark edilerek acile servise getirildiği tespit edildi. Nativ Tiyol, Total Tiyol, Tiyol Disülfid, Disülfid/Nativ Tiyol Yüzdesi, Disülfid/Total Tiyol Yüzdesi ve Nativ Tiyol/Total Tiyol Yüzdesi açısından gruplar arası istatistiksel yönden herhangi bir farkın olmadığı tespit edildi (sırasıyla; p=0,343, p=0,449, p=0,529, p=0,1, p=0,099, p=0,099). Medikal tedavi uygulanan hastalarda Nativ Tiyol ve Nativ Tiyol/Total Tiyol oranının daha yüksek olduğu ve bu yüksekliğin istatistiksel yönden anlamlı olduğu saptandı (sırasıyla; p=0,027, p=0,001). Disülfid/Nativ Tiyol ve Disülfid/Total Tiyol oranlarının ise medikal tedavi uygulanan hastalarda daha düşük olduğu ve bu düşüklüğün istatistiksel yönden anlamlı olduğu tespit edildi (sırasıyla p= 0,001; p=0,001).Sonuç: İskemik inme sebebiyle acil servise başvuran hastalarda, tiyol düzeylerine bakarak inme süresi (uyanma, akut ve gecikmiş) hakkında bir yorum yapılamacağı görülmektedir. Medikal tedavi uygulanan hastalarda Nativ Tiyol ve Nativ Tiyol/Total Tiyol oranının daha yüksek, Disülfid/Nativ Tiyol ve Disülfid/Total Tiyol oranlarının ise daha düşük olduğu saptanmıştır. Bu verinin, mevcut hali ile her ne kadar literatüre ek katkı sağlasa da ilave çalışmalar ile desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnme, İskemik inme, İnme zamanı, Tiyol, Tiyol homeostazisi.
Akut apandisit hastalarında alvarado skoru ve proadrenomedullin düzeyinin tanısal etkinliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada acil servise karın ağrısı şikâyeti ile başvuran ve akut apandisit tanısı konulan hastalarda MR-proADM düzeyinin ve Alvarado Skorunun tanısal yaklaşımdaki etkinliğinin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Randomize, kontrollü ve prospektif nitelikteki bu çalışma, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran ve ilk değerlendirmede akut apandisit olduğundan şüphe edilen hastalar arasından çalışmaya katılmaya kabul eden 150 hasta ile gerçekleştirildi. İstatistiksel analizler için ise IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı ve p<0.05 değerler anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR: Toplamda 150 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 83'ü (% 55,3) erkek, 67'si (% 44,7) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 38,07 (14,63) idi. Akut apandisit tanısında MR-proADM düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. MR-proADM düzeyi için 0,78 cut off değeri alındığında tanısal duyarlılığı % 100, özgüllüğü ise % 50 olarak tespit edildi. Alvarado skoru da akut apandisit tanısı için istatistiksel olarak anlamlı bulundu ve cut off değeri üç alındığında tanısal duyarlılığı % 98,7, özgüllüğü ise % 87,1 olarak tespit edildi. SONUÇ: MR-proADM ve Alvarado Skoru, akut apandisit hastalarında nonspesifik karın ağrısı olan hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Fakat iki parametre de basit ve komplike akut apandisit ayırımında anlamlı bulunamamıştır. Birlikte kullanımları yüksek duyarlılık ve negative prediktif değerine sahip olmasından dolayı akut apandisit tanısını dışlamada yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, Alvarado Skoru, Karın Ağrısı, Mid Regional Pro-Adrenomedullin, Nonspesifik Karın Ağrısı
İnflamatuvar belirteçlerin akut kolesistitin şiddetini öngörmedeki başarısı
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada karın ağrısı şikayetiyle acil servise başvuran ve akut kolesistit tanısı konulan hastaların başvuru anındaki istenen inflamatuvar belirteç sonuçlarının akut kolesistit şiddetini öngörmedeki başarısının ortaya konulması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif ve tanımlayıcı nitelikteki bu çalışma, Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne karın ağrısıyla başvuran ve akut kolesistit tanısı konulan 301 hastayla gerçekleştirildi. Hastalara ait veriler kayıt altına alındı. Hastalar Tokyo Kılavuzu 18 (TK 18) şiddet derecelerine (Grade 1: Hafif, Grade 2: Orta ve Grade 3: Şiddetli) göre üç gruba ayrıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi ve p<0.05 değerler anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR: Hastaların 157'si (% 52,2) erkek ve yaş ortalamaları ise 58,41±16,51 idi. Grade 1'e göre Grade 2'de lökositin (p<0,001), nötrofilin (p<0,001), lenfositin (p<0,001), RDW'nin (p=0,043) ve monositin (p=0,036); Grade 1'e göre Grade 3'te lökositin (p<0,001), nötrofilin (p<0,001), Nötrofil Lenfosit Oranının (NLO) (p<0,001), Trombosit Lenfosit Oranının (TLO) (p=0,002), INR'nin (p<0,001), CRP'nin (p<0,001) ve glukozun (p=0,014); Grade 2'ye göre Grade 3'te ise nötrofilin (p=0,011), NLO'nın (p<0,003), TLO'nın (p=0,016), INR'nin (p<0,001) ve CRP'in (p=0,006) anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Albuminin ise Grade 3'e göre Grade 1 ve Grade 2'de (sırasıyla; p<0,001, p=0,006) artan şiddet derecesi ile ters orantılı olarak anlamlı şekilde düşük olduğu bulundu. SONUÇ: Akut kolesistit şiddet seviyesini öngörmede en değerli parametre nötrofildir. Ancak Grade 1'den Grade 2'ye geçişi öngörmede lenfosit, RDW ve monosit değerlerindeki yükselmeler, Grade 2'den Grade 3'e geçişte ise NLO, TLO, INR ve CRP değerlerindeki yükselmeler kullanılabilir. Albumin düşüşü ise şiddetin Grade 3 olduğunu gösterir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, akut kolesistit, inflamatuvar belirteçler, karın ağrısı, Tokyo Kılavuzu.
Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalardaki hematolojik ve biyokimyasal belirteçlerin tanısal yaklaşımdaki yeri
GİRİŞ VE AMAÇ: AKS'lar, STEMI, NSTEMI ve USAP'ı içeren, mevcut aterosklerotik plağın destabilizasyonuna bağlı myokardiyal kan akışının azalması ile karakterize ölümcül bir hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde sıklığı son yıllarda azalış göstersede tüm dünyada ölümlerin başta gelen nedenlerindendir. Yapılan çalışmalarda aterosklerotik proçesin başlaması ve devamında inflamasyonun önemli bir rol oynadığı belirlenmiştir. AKS'ların tanısı ve sınıflamasında, EKG bulguları ve biyokimyasal belirteçler ile beraber klinik özelliklerin kapsamlı şekilde incelenmesi esastır. Yapmış olduğumuz bu çalışmada, çeşitli biyokimyasal belirteçlerle beraber son yıllarda farklı hastalıklarda tanısal ve/veya prognostik açıdan sıkça araştırılan çeşitli inflamatuar belirleyicilerin tanısal rolünü değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Acil Servisinde 01.06.2016-30.09.2016 tarihleri arasında göğüs ağrısı şikayeti ile başvurup AKS tanısı alan toplam 257 hasta üzerinde retrospektif olarak dosya kayıtlarının incelenmesi ile gerçekleştirildi. Başvuru sırasındaki ilk laboratuvar verileri (Üre, Kreatinin, AST, ALT, WBC, Nötrofil, Lenfosit, Trombosit, Hemoglobin, Hematokrit, MPV, RDW, Nötrofil\Lenfosit oranı, Platelet\Lenfosit oranı, Platelet\Nötrofil oranı, Troponin ve CK-MB parametreleri) analiz edildi. BULGULAR: Hasta grubunda 121 STEMI, 69 NSTEMI, 67 USAP olmak üzere 257 hasta, kontrol grubunda ise acil servise göğüs ağrısı ile başvuran ancak atipik göğüs ağrısı tanısı ile taburcu edilen 70 hasta incelendi. Hastaların 191' erkek, 66'sı kadındır. Hastaların yaş ortalaması 59,5'tir. Hasta grubunda incelenen tüm biyokimyasal belirteçlerin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlendi. İncelenen inlamatuar belirteçlerden WBC, nörofil, NLR ve PLR değerlerinin hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu, lenfosit ve PNR değerlerinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu belirlendi. WBC, nötrofil, NLR, ve PLR düzeylerindeki yükseliş STEMI hastalarında daha belirgindir. PNR değerindeki düşüş ve RDW değerindeki yükseliş NSTEMI hastalarında daha belirgindir. Lenfosit, trombosit ve P-MPVR değerlerindeki düşüş ise USAP hastalarında daha belirgindir. Ayrıca STEMI hastalarında kan trombosit değerinin USAP hastalarına göre yüksek olduğu belirlendi. SONUÇ: AKS hastalarında başvuru esnasında saptanan kan WBC, nötrofil, RDW, NLR ve PLR değerleri anlamlı şekilde yükselmekte, lenfosit ve PNR değerleri ise anlamlı şekilde düşmektedir. ANAHTAR KELİMELER: akut myokard infarktüsü, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, hs-troponin, st yükselmeli myokard infarktüsü, st yükselmesiz myokard infarktüsü, unstabil anjina