Abdomen

55 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi

Başlık: Palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi Amaç: Araştırma palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacı ile ön test-son test kontrol grup tasarımlı randomize deneysel bir çalışma olarak planlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ekim 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında Eskişehir Şehir Hastanesi Palyatif Bakım Kliniğinde yatarak tedavi ve bakım alan hastalar ile örneklem seçim kriterlerine uyan 26 deney 26 kontrol olmak üzere toplam 52 gönüllü hasta ile gerçekleştirildi. Araştırma verilerinin toplanmasında Bireysel Tanıtıcı Özellikler Formu, Roma IV Konstipasyon Tanılama Kriterleri, Konstipasyon Ciddiyet Ölçeği, Konstipasyon Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı. Araştırmadan elde edilen veriler tanımlayıcı istatistiksel metotlar, Ki Kare, Friedman, Mann Whitney U, Bonferroni Testi ile analiz edildi. Bulgular: Deney grubuna uygulanan abdominal masaj sonrası konstipasyon şiddetinde 5. gün ve 7. gün deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılaşma olduğu bulgulandı. Deney grubuna uygulanan abdominal masaj sonrası yaşam kalitesinde 3. gün ve 7. gün deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu da bulgulandı. Sonuç: Bu araştırmada deney grubuna yedi gün boyunca uygulanan abdominal masaj sonucunda, abdominal masajın konstipasyonu azaltmada ve yaşam kalitesini arttırmada etkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Palyatif bakım, abdominal masaj, konstipasyon, yaşam kalitesi, hemşirelik bakımı

AbdomenHasta bakımıHemşirelik bakımı+5
Burcu Dirlik Er
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokard perfüzyon sintigrafisi'nde maden suyu ve ekstraabdominal basıncın atenüasyon artefaktlarına etkilerinin araştırılması

Miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) koroner arter hastalığı, miyokart canlılığı, koroner arter hastalığının risk ve prognoz değerlendirilmesinde kullanılan non-invaziv bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı maden suyu içirilerek ve ekstraabdominal basınç uygulayarak yapılan MPS SPECT çekimlerinin atenüasyon artefaktları üzerinde etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya toplam 27 hasta (20 erkek, 7 kadın) dahil edildi. Bu hastalar stres görüntülemelerinde miyokardda şüpheli perfüzyon azalımı izlenen, maden suyu içirilerek ve basınç uygulayarak veya alınan rest çekimlerinde normal olarak raporlanan hastalardı. Stres SPECT görüntülemeleri sırasıyla bazal çalışma, ekstraabdominal basınç uygulaması ve maden suyu içirilmesi ile üç kez tekrarlandı. Ekstraabdominal basınç uygulanması ve maden suyu içirilmesi ile yapılan görüntülemelerde hastalara ilave radyofarmasötik doz uygulaması yapılmamıştır. Polar haritada summed stres skoru 3 ve üzerindeki alanlar baz alınarak 5 grup oluşturuldu. Yapılan üç SPECT görüntülemeden de summed stres skorları hesaplandı. İki nükleer tıp uzmanı çift kör olarak elde edilen görüntüleri görsel olarak ?en iyi görüntü?, ?orta derecede iyi görüntü?, kötü görüntü? şeklinde değerlendirdi. İstatistiksel sonuçlar neticesinde, maden suyu içirilmesi ve ekstraabdominal basınç uygulaması ile alınan görüntülerde miyokardın anteroseptal ve inferoseptal duvarlarının orta ve bazal kesimlerinin, bazal stres çekim protokolüne kıyasla daha iyi olduğu gözlendi. Nükleer tıp kliniklerinde yapılan MPS çekimlerinde, anteroseptal ve inferoseptal duvarlarda görülen şüpheli artefakt görüntülerini daha iyi değerlendirmek için maden suyu içirilerek ya da ekstraabdominal basınç uygulayarak çekim yapılmasının yarar sağlayacağını düşünüyoruz.

AbdomenBasınçMaden suları+2
Fatih Batı
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

`Open abdomen' Yönetiminde erken dönem cerrahi alternatiflerin karşılaştırılması: Randomize prospektif çalışma

Amaç: Abdominal Kompartman Sendromu (AKS); sınırlı bir anatomik alana sahip abdomende basıncın akut ve patolojik artışı ile karakterize olup, tedavi edilmediği takdirde yüksek oranda mortaliteyle sonuçlananan klinik bir durumdur. İntraabdominal basıncın progresif yükselmesi sonucu ortaya çıkan bu sendromun etkileri sistemik olarak ortaya çıkar. AKS'nin tedavisi, artmış karın içi basıncın düşürülmesidir. Dekompresif laparotomi kararını vermede en önemli kriter hastanın klinik tablosudur. Grade 3 ve 4 hastalarda dekompresif laparatomiyi takiben postoperatif karın içi basıncın tekrar yükselmesini engellemek için karın kapatılmaz, açık abdomen uygulanır. Bu çalışmada dekompresif laparotomi uygulanmış evre 3 ve 4 AKS'li hastalara geçici karın kapatılmasında kullanılan Vacuum-assisted closure (VAC) ve Bogota bag yöntemlerinin randomize prospektif değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya şubat 2007 ile eylül 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakımı'na travma, geçirilmiş cerrahi sonrası ya da medikal takiplerinin izlemi sırasında AKS gelişmiş ve tedavilerinin bir parçası olarak dekompresif laparotomi uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalar ardışık randomizasyon yöntemi ile VAC ve Bag olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Geçici karın kapama yöntemleri olan bu yöntemlerin sonuçları gruplar arasında randomize prospektif olarak klinik, laboratuvar, morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılarak değerlendirildi.Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, yandaş hastalıkları gibi demografik özellikleri arasında anlamlı fark yoktu. AKS gelişen hastalarda etiyolojik faktörler arasında en sık neden 12 hastada (% 30) görülen gastrointestinal sistem perforasyonu idi. İnsizyon eninin ölçümlerinde VAC grubunda daha anlamlı bir azalma vardı. Hastanın primer fasya kapatılması için uygun hale gelmesi için geçen zaman VAC grubunda 16,9 gün iken, Bogota bag'li grupta 20,5 gün idi. Postoperatif dönemde alınan kan gazlarına ait parametrelerde; VAC grubunda elde edilen SPO2, PO2, PCO2, pH değerlerinde Bogota bag grubuna göre olumlu yönde anlamlı iyileşme mevcut idi. BUN ve Cre değerlerinin VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşerek normale yaklaştığı ve renal fonksiyonların düzeldiği saptandı. İntraabdominal basıncı düşürme değerlendirildiğinde; her iki grupta 1, 4 ve 7. günlerde benzer oranlarda düşme saptanırken, postoperatif 14. günde VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşme saptandı. Mortalite gelişen hasta sayısı 12 (% 30) iken, 5 (% 12,5) hasta VAC grubuna, 7 (% 17,5) hasta Bogota bag grubuna aitti.Sonuç: Bulgulara dayanarak geçici karın kapama yöntemi olarak VAC uygulamasının daha uygun olduğu kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: AKS, intraabdominal hipertansiyon, Vacuum assisted closure, Bogota bag, randomize klinik çalışma

AbdomenBasınçDekompresyon+4
Ahmet Rencüzoğulları
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dahili Yoğun Bakım hastalarında intraabdominal hipertansiyon sıklığı ve klinik önemi

Giris: intraabdominal basınç ?karın bosluğu içindeki nispeten dengeli basınç?olarak tanımlanmaktadır. intraabdominal basınç artısı; vücutta kardiyovasküler,respiratuar ve renal sistem basta olmak üzere birçok sistemi olumsuz etkilemektedir.intraabdominal hipertansiyonla birlikte organ fonksiyon bozukluğu olmasına abdominalkompartman sendromu adı verilmektedir. Bu çalısmada; Dahiliye Yoğun bakımÜnitesine yatan hastalarda, intraabdominal Hipertansiyon ve Abdominal KompartmanSendromu sıklığı ve intraabdominal Hipertansiyonun mortalite üzerine bağımsız bir riskfaktörü olup olmadığını saptamak amaçlandı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi iç Hastalıkları Yoğun BakımÜnitesinde 24 saatin üzerinde yatan ve iki yada daha fazla abdominal hipertansiyonrisk faktörü tasıyan hastalar çalısmaya dahil edildi. Çalısmaya alınan hastaların yaşı,cinsiyeti, komorbid hastalıkları, Apache II skoru, Glasgow koma skalası, mekanikventilatör ihtiyacı, cerrahi öyküsü, sağkalım durumu kaydedilmistir. Karın içi basıncının12 mmhg'nin üzerindeki değerler patolojik olarak kabul edilmistir. Her hastanın karıniçi basıncı, idrar çıkısı, serum laktat , creatinin, günlük aldığı toplam sıvı, sanral venözbasıncı takip edilip kaydedilmistir.Bulgular: Apache II skoru, santral venöz basınç, sıvı balansı intraabdominalhipertansiyonu olanlarda anlamlı olarak daha yüksek, Glasgow koma skalası ve idrarçıkısı daha düsüktü. ?ntraabdominal hipertansiyonu olan hastalarda ortalama sağ kalım10 gün iken intraabdominal hipertansiyonu olmayan hastalarda 13,1 gündü. (p<0,05)Apache II skoru, intraabdominal hipertansiyon, sok ve laktat değerinin mortaliteyibağımsız olarak etkilediği görüldü. ?ntraabdominal hipertansiyon varlığında ölüm riski2 kat artmıs olarak bulundu.Sonuç: intraabominal basınç artısının sağkalımı etkilediği, mortalite üzerinebağımsız bir risk faktörü olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler: intraabdominal hipertansiyon, Abdominal kompartman sendromu,mortalite, sağkalım

AbdomenHipertansiyonMortalite+5
Mehmet Çelik
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrasonografi ile inferior vena cava çapı ölçümü ile santral venöz basınç ölçümü arasındaki ilişkinin saptanması

Amaç: Acil servise başvuran hastalar için intravasküler volüm durumunun tespiti çok önemlidir. Biz çalışmamızda USG (ultrasonografi) cihazı yardımıyla noninvaziv olarak ölçülen vena kava inferior çapı (VCI) çapı ile santral venöz basınç (CVP) arasındaki ilişkinin saptanması ve hastanın volüm durumunun değerlendirilmesinde vena kava inferior çapını yol gösterici bir metod olarak sunmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında subclavian vene veya internal juguler vene santral venöz katater takılmış olan 18 yaş üzeri 45 hasta üzerinde yapıldı. Vena kava inferior çapı ultrasonografi cihazı hem inspirasyon hem de ekspirasyon fazında ölçülerek milimetre cinsinde kaydedildi. Santral venöz basınç ölçümü monitorda izlendi ve mmHg olarak kaydedildi.Bulgular: Hastaların 24'ü erkek (% 53,3), 21'i kadındı (% 46,7). Yaş ortalaması 58,3±17,43 yıl olarak hesaplandı. Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ve ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Mekanik ventilatör ile solunum yapan hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ile ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edildi.Sonuç: Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı çapının volüm durumunun tespiti için kullanılabileceği tespit edildi.

AbdomenKateterizasyonKateterizasyon-periferik+7
Serenat Çitilcioğlu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste karın ağrılı hastalarda ultrasonografi ile aort çapı değerlendirilmesi

Amaç: Acil Servise başvuran karın ağrılı hastaların abdominal aort anevrizması yönünden taranması, erken tanı ve ölüm oranının azaltılmasında önemlidir. Çalışmamızda, acil servise karın ağrısı şikayeti ile başvuran 50 yaş üstü hipertansiyon, arteroskleroz ve sigara içme öyküsü gibi risk faktörleri olan hastaların ultrasonografi ile abdominal aort çapları ölçülerek, bu hastalarda abdominal aort anevrizması sıklığı değerlendirildi. Böylece, acil serviste ultrasonografi ile aort çaplarının ölçümünün acil tanı ve tedavisindeki yeri ile acil pratiğine katkısının belirlenmesi amaçlandı.Gereç Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamızda, Haziran 2010 ve Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne karın ağrısı şikayeti ile başvuran 50 yaş üstü ve hipertansiyon, arteroskleroz, sigara içme gibi abdominal aort anevrizması risk faktörlerinden en az birine sahip olan 115 hastanın ultrasonografi ile abdominal aort çapları değerlendirildi. Ultrasonografi ile çöliak-süperior mezenterik arter seviyesi, orta hat ve bifurkasyon seviyesi olmak üzere abdominal aort çapı üç seviyeden değerlendirilerek kayıt altına alındı. Hastaların demografik verileri, abdominal aort anevrizması risk faktörleri ve ek hastalıkları kayıt edilerek analizleri yapıldı.Bulgular: Çalışmaya 60'ı (% 52,2) erkek, 55'i (% 47,8) kadın ve yaşları 50 ile 84 arasında değişen (ortalama yaş 66,9±9,1) 115 hasta alındı. Olguların 8 (% 7)'sinde abdominal aort anevrizması olduğu belirlendi. Anevrizma olan hastaların yaş ortalaması 74,4±7,8 iken; anevrizması olmayan hastaların yaş ortalaması 66,3±9,0 idi. Buna göre hasta yaşının artmasının anevrizma gelişimi için bir risk faktörü olduğu belirlendi (p=0,015). Sigara içenlerin anevrizma olma olasılığının, içmeyen hastalara göre 11,3 kat daha fazla olduğu saptandı. Anevrizma tespit edilen hastaların 8'i (% 100,0) erkek idi. Erkek cinsiyetin anevrizma için bir risk faktörü olduğu saptandı.Sonuç: Acil servis şartlarında yapılan ultrasonografinin abdominal aort anevrizması tanısında hızlı ve doğru bir tanı aracı olduğu, özellikle ileri yaş (60 yaş üstü) sigara içen, erkek cinsiyeti olan ve acil servise karın ağrısı ile başvuran hastalarda abdominal aort anevrizmasının dışlanması unutulmamalıdır. Yatak başı ultrasonografi ile acilde abdominal aort anevrizması tanısının konulup tedavisinin erken dönemde başlatılması abdominal aort anevrizmasına bağlı ölümleri azaltabilir.Anahtar Sözcükler: Abdominal aort anevrizması, acil ultrasonografi, karın ağrısı, risk faktörleri

AbdomenAcil servis-hastaneAcil tıp+5
Hasan Çeliker
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Yoğun bakımda yatan ve nazogastrik tüp ile beslenen geriatrik hastalara uygulanan abdominal masajın bazı parametrelere etkisi

YOĞUN BAKIMDA YATAN ve NAZOGASTRİK TÜP İLE BESLENEN GERİATRİK HASTALARA UYGULANAN ABDOMİNAL MASAJIN BAZI PARAMETRELERE ETKİSİ Onur ÇETİNKAYA Yüksek Lisans Tezi, Hemşirelik Anabilim Dalı İç Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Programı Tez danışmanı Doç. Dr. Özlem OVAYOLU Mayıs 2018, 57 sayfa Çalışma yoğun bakımda yatan ve nazogastrik tüp ile beslenen geriatrik hastalara uygulanan abdominal masajın bazı parametrelere etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Araştırmaya başlamadan önce gerekli tüm izinler alındı. Çalışma kriterlerine uygun olan hastalar müdahale (30) ve kontrol (30) grubuna ayrıldı ve nütrisyon ekibinin belirlediği miktar ile beslenmeye başlandı. Besin toleransı; Gastrik Rezidüel Volüm (GRV) ölçümü sonucunda aspire edilen mide içeriğinin, hastaya bir önceki öğünde verilen besin miktarının yarısından az olması ve diyetisyenin belirlediği hedef kaloriye ulaşması şeklinde belirlendi. Her beslenme öğünü öncesinde her iki gruptaki hastaların; GRV, karın çevresi ölçümü ve karın muayenesi yapıldı ve hastalar distansiyon, kusma, defekasyon varlığı açısından değerlendirildi. Müdahale grubundaki hastalara beslenme öğününden önce günde iki defa (saat 11:00 ve 19:00) 15–20 dakika süre ile abdominal masaj uygulandı. Hastalar, besin toleransı geliştikten sonraki üç günü de kapsayacak şekilde toplamda altı gün boyunca izlendi. Araştırmanın verileri soru formu ve GRV izlem formu ile toplandı. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde; Shaphiro Wilk, Student t, Mann whitney U, Willcoxen, Ki-kare, Mc Nemar, Kappa testleri kullanıldı. Hastalar birinci ve altıncı gün takipleri açısından kıyaslandığında; müdahale grubundaki hastaların %81.5'inde izlem sonunda defekasyon gerçekleştiği, hastaların hiç birinde distansiyon, kusma ve GRV artışı olmadığı belirlendi (p<0.05). Kontrol grubunda ise; altıncı günde GRV'de anlamlı artış olduğu, hastaların %29.6'sında distansiyon gözlendiği ve hastaların sadece %33.3'ünde defekasyon gerçekleştiği saptandı. Abdominal masajın GRV fazlalığını ve distansiyon görülme sıklığını azalttığı, defekasyon sıklığını ise arttırdığı görüldü. Anahtar kelimeler: Abdominal masaj, geriatri, nazogastrik tüp, yoğun bakım, hemşirelik

AbdomenEnteral beslenmeEntübasyon-gastrointestinal+4
Onur Çetinkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel intraabdominal sepsisin geç döneminde düşük ve yüksek doz ganoderma lucidumun iyileştirici etkileri

Giriş: Sepsis; konakçının inflamatuar yanıtının abartılı bir formu olup organ yetmezliğine kadar gidebilen ciddi bir klinik tablodur. Aynı anda koagülasyon ve inflamasyon kaskatlarının aktive olması olaya fibrinolizisin de eklenmesi tedavisini güçleştirmekte ve aynı anda birden fazla noktaya etki edebilecek tedavi edici bir ajana gereksinim göstermektedir. Literatürde Ganoderma Lucidum(GL)'un içerdiği biyoaktif maddeler sayesinde antioksidan, antiinflamatuar ve immünmodulatuar etkiler gösterdiği gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel polimikrobial sepsis modelinde düşük doz ve yüksek doz Ganoderma lucidum tedavilerinin etkinliğini araştırdık. Materyal Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 32 adet wistar albino erkek ratlar Kontrol, ÇLD (septik), Düşük doz GL, Yüksek doz GL grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece laparatomi yapılırken septik grup ratlara ÇLD işlemi uygulandı. Düşük doz GL grubuna deneyden önce 1 hafta süreyle kg başına 5mg/kg günlük dozda, yüksek doz tedavi grubuna ise gene ÇLD işleminden önce 1 hafta süreyle 250 mg/kg dozda GL ağız yoluyla verildi. Bir haftalık tedavi sonrasında her iki gruba da ÇLD işlemi uygulandı. ÇLD işleminden 24 saat sonrasında intrakardiyak kan örnekleri alınarak trombosit, lökosit ve hemoglobin düzeyleri yanında IL-1, IL-6 ve TNF-α düzeylerine bakıldı. Ayrıca barsak, karaciğer ve akciğer doku örnekleri alınarak histopatolojik incelemeye gönderildi. Sonuçlar SPSS 20.0 windows istatistik paket programında ANOVA Tukey post Hoc, Kruskal Wallis ve Man Whitney U testleri kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında Septik rat grubunda trombosit düzeyleri anlamlı düşük, lökosit, IL-1,IL-6 ve TNF-α düzeyleri anlamlı yüksek bulunmuştu. Düşük doz GL lökosit düzeyleri septik grupla anlamlı farklılık göstermezken, yüksek doz GL tedavisi alan grupta lökosit düzeyleri anlamlı düşük bulundu. Trombosit düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında yüksek doz ve düşük doz tedavi gruplarında anlamlı yüksek bulundu. IL-1 düzeyleri açısından septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz tedavi grubunda anlamlı fark gözlenmezken yüksek doz tedavi grubunda anlamlı düşme gözlendi. IL l-6, TNF-α düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz ve yüksek doz tedavi gruplarında anlamlı düşüktü. Septik grup ratların intestinal doku örneklerinde anlamlı villöz atrofi, uçlarda nekroz ve lökosit infitrasyonu gözlenirken düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alan ratların intestinal doku örneklerinde villus paterni belirgin ölçüde korunmuş olduğu uç nekrozuna rastlanmadığı ve iltihabi hücre infitrasyonunun sınırlanmış olduğu saptandı. Septik rat grubu karaciğer doku örneklerinde sinüzoidlerde dilatasyon, portal alanda iltihabi hücre infitrasyonu ve sinüzoidlerde vakuolar değişiklikler gözlenirken yüksek doz ve düşük doz tedavi alan grup karaciğer doku örneklerinde bu değişikliklerin doz bağımlı olarak anlamlı ölçüde gerilemiş ve sınırlı olduğu gözlendi. Akciğer doku örneklerinde ise septik rat grubunda sepsise bağlı akut akciğer hasarını düşündüren, amfizamatöz değişiklikler, alveollerde duvar kalınlaşması ve lökosit infiltrasyonu gözlenirken, düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alanlarda bu etkilerin gene doz bağımlı olarak gerilemiş ve sınırlanmış olduğu kaydedildi. Sonuçlar: ÇLD işlemi septik saldırının etkilerini belirlemede uygun bir deneysel modeldir. GL trombositopeni ve lökositoz gibi septik parametreler üzerinde anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. Bunun yanında sepsisin geç döneminde sepsise bağlı doku hasarları üzerinde de anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. GL'un bu iyileştirici etkileri onun antioksidatif, antikoagülan, anti inflamatuar ve immünmodulatuar etkileriyle açıklanabildi.

AbdomenGanoderma lucidumGanoderma lucidum+3
Uğur Ercan
Yozgat Bozok University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuklarda, thoracoabdominal bölgenin major anatomik yapılarının, yüzey anatomisi ile karşılaştırılması

Yüzey anatomi bilgisi, klinikte hasta değerlendirmesinde, invaziv girişimlerde ve cerrahi insizyonların yapılmasında önemlidir. Çalışmamızda çocuklarda thorax ve abdomendeki major oluşumların yüzey anatomisiyle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda 0-18 yaşları arasındaki sağlıklı çocuklara ait 129'u abdominal, 127'si thoracal bölgeye ait toplam 256 bilgisayarlı tomografi görüntüsü incelendi. Olgular yaşa göre 0-3,4-7,8-11,12-14 ve 15-18 olarak 5 gruba ayrıldı. Thorax ve abdomen'deki major vasküler yapıların, böbreklerin, dalağın, kalbin, akciğerlerin, m.diaphragmanın ve anatomik düzlemlerin yüzey anatomisi belirlendi. En büyük yaş grubunda truncus coeliacus, a.mesenterica superior(AMS), bifurcatio aortae ve a.renalis sinistra daha alt düzeyde, v.cava inferior oluşumu ise en küçük yaş grubunda planum medianum'a (PM) daha yakın bulundu. Böbreğin pozisyonu sağda T12-L3, solda ise T11-L3 seviyesinde bulundu. Hilum renalis(HR) sağ'da L2, solda L1 ve L2 seviyelerinde bulundu. Her iki böbreğin en sık costa XII ile komşu olduğu bulundu. Dalak costa VIII-XI düzeyinde ve linea axillaris mediana'nın anterior'unda bulundu. Hilum renalis'ler ve fundus vesicae fellae, planum transpyloricum'un altında, bifurcatio aortae ise planum supracristale'nin yukarısında bulundu. Vv. brachiocephalicae küçük yaşlarda art.sternoclavicularisin(Art.SC) lateralinde, büyük yaşlarda posteriorunda oluşmaktadır. VCS, Art.SC ile cartilago costalis(CC) I düzeylerinde oluşmakta ve spatium intercostale(Sİ) II - CC III düzeylerinde atrium dextrum ile birleşmektedir. Apex cordis, Sİ IV-Sİ V seviyelerinde ve PM'nin 4,7-7,6 cm uzağındadır. Tüm yaş gruplarında foramen venae cavae T8 den alt seviyede, hiatus aorticus T12 seviyesinde bulunmuştur. Hiatus oesophageus 0-7 yaşlarında T10 düzeyinden yukarıda bulunmuştur. Bulgularımızın klinikte çocuklarda dalağın ve kalbin değerlendirmesine, diyafram eventrasyonların tanımlanmasına, santral venöz kateterizasyon, göğüs tüpü yerleştirilmesi gibi uygulamalar ile pediyatrik ürolojideki prosedürlere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pediyatrik anatomi, Yüzey anatomisi, Thorax, Abdomen, Radyolojik anatomi

AbdomenAnatomiAnatomi+3
Umut Şener
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolonoskopi sonrası pozisyon değişimi ve abdominal masajın anksiyete, ağrı ve distansiyona etkisi

Amaç: Araştırma; kolonoskopi sonrası pozisyon değişimi ve abdominal masajın anksiyete, ağrı ve distansiyona etkisinin saptanması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Haziran 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında Türkiye'nin batı bölgesindeki bir üniversite hastanesinin ve özel hastanenin endoskopi ünitesine kolonoskopi için başvuran 123 hasta alındı. Araştırma üç farklı gruptan oluştu. Kolonoskopi sonrasında 1. gruba 15 dk. masaj uygulandı, 2. gruba önce sol sonra sağ yan olmak üzere 15 dk.lık pozisyon verildi, 3. grubun ise supine pozisyonda dinlenmesi sağlandı. Kolonoskopi işlemi öncesi ve sonrasında hastaların VAS ağrı ve konfor düzeyleri, karın çevresi ölçümleri, bağırsak sesleri, gaz çıkarma durumu ve vital bulguları sorgulandı. Hastaların işlem öncesi ve taburcu edilmeden önce STAI I – II ile anksiyete durumu değerlendirildi. Bulgular: Araştırmada masaj uygulanan grupta ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonra VAS ağrı puanlarının ve karın çevresi ölçümlerinin diğer gruplardan daha fazla düştüğü ancak; VAS konfor puanlarının ise diğer gruplardan daha fazla arttığı bulundu (p<0,05). Gaz çıkarma durumu ile ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonraki zaman dilimi arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). STAI-II puanları tüm gruplarda kolonoskopi öncesi ve sonrası birbirine benzer bulunurken, STAI-I puanlarının kolonoskopi öncesinde, kolonoskopi sonrasına göre daha yüksek olduğu belirlendi. Sonuçlar: Araştırma sonucunda; masaj uygulanan grupta VAS ağrı puanlarında ve karın çevresi ölçümlerinde en fazla düşüşün ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonra olduğu, VAS konfor puanlarının ise bu zaman diliminde en fazla oranda yükseldiği saptandı. Masaj ve pozisyon verilen grupta ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonra hastaların tümünde bağırsak sesleri ve gaz çıkarma durumunun olduğu bulundu.

AbdomenAnksiyeteAğrı+3
Senan Mutlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periampuller tümörlerde batın tomografisi, dinamik manyetik rezonans görüntüleme ve endoskopik retrograd kolanjio pankreatografinin rolü

Amaç: Pankreatik ve periampuller kanserler mortalite oranları oldukça yüksek düzeylerde seyreden kanserlerdir. Bütün gastrointestinal kanserlerin %5'ini, tüm kanserlerin yaklaşık %2'sini oluştururlar. Periampuller bölge neoplazmlarının cerrahi tedavisinin uygulanabilmesi için erken tanı ve tümör rezektabilitesinin değerlendirilmesi esas teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı periampuller tümörlü olgularda; Batın Tomografisi, Dinamik Manyetik Rezonans Görüntüleme ve Endoskopik Retrograd Kolanjio Pankreatografinin rolünü karşılaştırmaktır.Hastalar ve Metod: 2009-2011 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı`nda periampuller tümör ön tanısı ile izlenen ve ERCP, BT, MRG tetkikleri yapılan 20 olgu dahil edilmiştir.Bulgular: Çalışmamızda periampuller bölge tümörlerini saptamada BT'nin duyarlılığını %75, MRG'nin duyarlılığını %85, ERCP'nin duyarlılığını ise %100 olarak saptadık. ERCP'nin, BT ve MRG ile karşılaştırıldığında en büyük saptama üstünlüğünün, ampulla vateri tümörlerinde olduğu görüldü.Sonuçlar: Periampuller tümörü saptamada ERCP'nin, BT ve MRG'den; MRG'nin tespit oranının ise BT'ye göre biraz daha fazla olduğu görüldü. MRG ve BT'nin hastalık bulgularının yaygınlığı ile evrelemesinde; ERCP'nin ise safra yolu obstrüksiyon seviyesi ve nedenini belirlemede, sitolojik örnek alma ve aynı seansta terapötik yaklaşımda bulunma gibi avantajları bulunmaktadır.

AbdomenEndoskopiEndoskopi-gastrointestinal+8
Suade Özlem Badak
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mamoplasti ve abdominoplasti operasyonlarının vücut postürü ve bel ağrısına etkisinin değerlendirilmesi

Aşırı büyük memeye sahip olan hastalarda kitle etkisine bağlı olarak vücut denge merkezi değişir ve spinal eğimleri artar. Bundan dolayı intervertebral disklerin posteriorunda gelişen basınç hastada boyun, sırt ve bel ağrısına sebep olur. Büyük ve sarkık karına sahip hastalarda ise, artmış lomber lordoz, zayıf karın kas gücü, gövde kasların fleksör ve ekstansör gücünde dengesizlik, spinal mobilitede azalma ile boyun, sırt ve bel ağrısına neden olur. Birçok hasta bu şikayetleri gidermek üzere kilo vermek, destekleyici sütyen/korse kullanmak, ilaç almak ve fizik tedavi gibi farklı yöntemler denemelerine rağmen etkin ve uzun süreli iyileşme sağlanamamaktadır.Bu çalışma ile 40 mamoplasti ve 40 abdominoplasti operasyonları yapılmış toplam 80 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası servikal lordoz, torasik kifoz, lumbosakral açı ve lomber aks değerlendirilerek büyük, sarkmış göğüs ve karının yol açtığı birçok fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar ve şikayetler karşılaştırıldı. Mamoplasti veya rektus pilikasyonu ile birlikte yapılan abdominoplasti sonrası vücut postürünü belirleyen torasik kifoz, lomber lordoz ve lumbosakral açıda düzelme sağlayacağını düşünmekteyiz. Makromasti ve abdominal lipodistrofi sadece kozmetik bir problem olmayıp, fiziksel ve psikolojik problemlere neden olduğu için sadece estetik bir operasyon olmamakla birlikte diğer ortopedik cerrahi girişimler kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AbdomenBel ağrısıCerrahi-plastik+4
Ömer Berberoğlu
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan intraabdominal hipertansiyonun böbrekler üzerine etkileri

İntraabdominal basınç, normal şartlarda atmosfer basıncı kadar veya onun biraz altındadır. Abdominal hipertansiyonun sebepleri arasında; pankreatit, intraabdominal kanama, ödem, kitle, asit, apse, abdominal aort anevrizması, obezite sayılabilir. İntraabdominal basınç direk ve indirek yöntemlerle ölçülebilir. Bunlar arasında en kolay uygulanan, en az invaziv yöntem mesane içi basınç ölçümüdürİntraabdominal hipertansiyon kardiyovasküler, respiratuar ve renal sistem başta olmak üzere birçok sistemi olumsuz etkiler. İntraabdominal hipertansiyonla birlikte organ fonksiyon bozukluğu olmasına abdominal kompartman sendromu adı verilirAbdominal kompartman sendromu tedavi edilmediği taktirde mortal seyreder. Tek tedavi yöntemi ise dekompresyondurBu çalışmada deneysel olarak oluşturduğumuz intraabdominal basınç artışının böbrekler üzerine etkilerini araştırdık. Bu amaçla 30 adet Wistar albino erkek rat kullanıldı. Grup 1 (kontrol grubu) 6, diğer gruplar 8'er denekten oluşturuldu. Grup 1 (kontrol grubu) ve grup 2'de (sham grubu) intraabdominal hipertansiyon oluşturulmadı. Grup 1'den intrakardiyak 3 cc kan alındı. Grup 3'te 20 mmHg, grup 4'te 30 mmHg basınç ile üç saat süreyle, intraabdominal hipertansiyon oluşturuldu. Deney sonunda grup 2, 3 ve 4'ten de intrakardiyak 3 cc kan alındı. Tüm deneklerin serumda üre ve kreatinin düzeyleri belirlendi. Böbrekleri de alınarak histopatolojik olarak incelendiGrup 1 ile diğer gruplar karşılaştırıldığında, grup 3 ve grup 4 üre-kreatinin düzeylerinde artış olduğu görüldü. Bu artışın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Grup 1 ile grup 2 arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Histopatolojik incelemede; grup 1 ve 2 normal olarak değerlendirildi. Grup 3'te, glomerüllerde ve interstisyel alanda konjesyone alanlar, grup 4'te bu bulgulara ek olarak pelvikalisiyel yapılarda ve proksimal üreterde dilatasyon saptandıSonuç olarak, ratlarda oluşturulan intraabdominal hipertansiyonun böbrekler üzerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu tespit edildi.Anahtar Kelimeler: İntraabdominal hipertansiyon, Abdominal kompartman sendromu, Rat, Böbrekler.

AbdomenBöbrekBöbrek hastalıkları+3
Akın Köşüm
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif abdominal cerrahi girişim uygulanan olgularda abdomendeki yapışıklıkların önlenmesinde %4 icodextrin ile hyaluronic asitin etkinlik ve maliyet yönünden karşılaştırılması (Deneysel çalışma)

Postoperatif intraabdominal yapışıklıklara sıklıkla rastlanılmaktadır. Birçok morbiditeye sebep olan intraabdominal yapışıklıkların, sebeplerine ve önlenmesine yönelik çalışmalar çok sayıda araştırmacı tarafından ele alınmıştır. Postoperatif intraabdominal yapışıklıkların önlenmesinde uygun cerrahi tekniğin öneminin vurgulanmasının yanısıra, farmakolojik ajanlar ve fizik bariyerler üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır.Bu çalışmada; postoperatif intraabdominal yapışıklıkların önlenmesinde, her ikisi de fizik bariyer oluşturarak etkili olan %4 icodextrin ile auto-crosslink hyaluronic asit'in etkinlik ve maliyet yönünden karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmada 250-300 gram ağırlığında, Wistar Albino cinsi 30 adet sağlıklı sıçan kullanıldı. Her birinde 10 adet sıçan olan 3 eşit gruba ayrıldı. Her gruptaki sıçanlara çekal-ileal abrazyonu takiben, sham grubuna 5 cc SF, icodextrin grubuna 5 cc %4 icodextrin solüsyonu ve hyaluronic asit grubuna 1 cc auto-crosslink hyaluronic asit jel uygulandı. Ondört gün sonra ikinci operasyon yapılarak, yapışıklık yoğunluk skorlaması ve histopatolojik (inflamasyon, fibrozis) inceleme yapıldı.Postoperatif en düşük yapışıklık yoğunluk skoru hyaluronic asit grubunda bulunurken, en yüksek yapışıklık yoğunluk skoru sham grubunda bulundu. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldıklarında, aralarında anlamlı istatistiksel fark bulundu. Hyaluronic asit ve icodextrin grupları ayrı ayrı sham grubu ile karşılaştırıldıklarında ise, yine istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü. Hyaluronic asit, icodextrin'e göre daha düşük yapışıklık yoğunluk skoruna sahip olmasına rağmen, aralarında anlamlı istatistiksel fark olmadığı görüldü. İnflamasyon ve fibrozis açısından; sham grubuna göre hyaluronic asit ve icodextrin grupları daha düşük skorlara sahip olmalarına rağmen, aralarında anlamlı istatistiksel fark bulunmadı.Çalışmamızda, auto-crosslink hyaluronic asit jel ve %4 icodextrin solüsyonunun postoperatif intraabdominal yapışıklıkların azaltılmasında etkili oldukları ve bu etkilerinin benzer olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca bu çalışmada; icodextrin %4 solüsyonunun maliyete olumlu katkısının olduğu ve bu durumun klinik uygulamalarda bir avantaj olarak değerlendirilebileceği düşüncesindeyiz.Sonuç olarak; var olan bu kadar çalışmaya rağmen ideal yapışıklık önleyici bariyerlerin bulunabilmesi için, daha çok çalışma yapılması gerektiği düşüncesindeyiz.

AbdomenAdezyonlarCerrahi-abdominal+4
Hüseyin Ağtaş
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal cerrahi sonrası antiadeziv maddelerin etkinliklerinin karşılaştırılması(Deneysel çalışma)

AMAÇ: Antiadeziv maddelerden seprafilm, suprofilm, zeytinyağı ve zeytinyağı+Vit. E'nin etkilerinin karşılaştırılarak kopma kuvvetlerini ölçerek değerlendirmekGEREÇ VE YÖNTEM: 60 adet Sprague-Dawley Albino cinsi erkek ratlar onarlı altı gruba ayrıldılar. Ketamine-HCI'le uyutuldu. İnce-ıslak zımpara (A955RC220) ile çekum-anterioryüz ve sağ batınönduvar paryetalperiton abrazyon uygulandı. 1.Grup:(Sham) sadece segmentler dışarı çıkarıp bakıldı. 2.Grup:(Kontrol)%0,9NaCl intraperitoneal 3cc verildi. 3.Grup:(Sepra) Seprafilm 3x3cm travma alan üzerine ve travmatize batınönduvar arasında olacak şekilde yerleştirildi. 4.Grup:(Supro) Aynı şekilde suprofilm yerleştirildi. 5.Grup:(Z.yağı) intraperitoneal 3cc steril edilmiş zetyinyağı verildi. 6.Grup:(Zeytinyağı+Vit-E) intraperitoneal 3cc steril edilmiş zetyinyağı + 20mg vit-E verildi. Post-op 14.gün Ketamine-HCI overdoz ve eter inhalasyonuyla sakrifiye edildi. Beş bölgenin (insizyon yerine, batınönduvar travmatize alanı, omentum?çekuma, omentum diğer organlararası, bağırsaklararası) adezyonları değerlendirildi. Dinamometreyle adezyon kuvveti değerlendirildi. Adezyon alanı 2x3cm eksize edilerek histopatolojik değerlendirme yapıldı.BULGULAR: Adezyon sıklığı:Grup-I'de sadece insizyon yerine (1)%10'unda adezyon oldu, Grup-II'de insizyon yerine (5)%50 batınönduvarına (5)%50, Omentum-çekuma (9)%90, omentum diğer organlara (0)%0, bağırsaklararasında (5)%50 oldu.Grup-III'te batınönduvar ve bağırsaklararası (2)%20, insizyon yerine ve omentum-diğer organlara (0)%0, Omentum-çekum (10)%100. Grup-IV'te İnsizyon yerine ve batın önduvarına (2)%20, omentum-çekuma (6)%60, omentum-diğer organlara (5)%50, bağırsaklararası (0)%0. Grup-V'te İnsizyon yerine (3)%30 batınönduvarına (4)%40, omentum-çekuma (9)%90, omentum-diğer organlararası (4)%40, bağırsaklararası (1)%10 bulundu. Grup-VI'da insizyon yerine (3)%30, batınönduvarına (7)%70, omentum-çekum (8)%80, omentum-diğer organlararası (2)%20, bağırsaklararası adezyon olmadı.Grup-I'de evre-I(0,43Newton) Grup-II'de evre-IV(1,0540N), Grup-III'te evre-II(0,6370N), Grup-IV'te evre-II(0,5230N), Grup-V'te evre-III(0,7620N), Grup-VI'da evre-IV(1,3560N) bulundu. Bu ortalamalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. P=0,001,(p<0. 05). Histopatolojik inceleme: GrupV-VI'da inflamasyonu azalttığı, kollejen yapımı, fibroblastik aktivite ve damar proliferasyonunu artırtığı bulundu.SONUÇ: Adezyonların kopma kuvveti ölçülerek objektif değerlendirme yapılabilir. Suprofilm'de seprafilm gibi antiadeziv olarak etkili ve kullanılabilir. Zeytinyağı ve vit-E'nin ise antiadeziv olarak kullanılması için daha çok çalışma yapılması gerekir. Zeytinyağı ve vit-E antiadeziv olarak değilde, yara iyileşmesi bakımından faydalı görüldü.

AbdomenAdezyonlarCerrahi+4
Sami Doğan
Düzce University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda abdominal psödokist gelişimi

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi hidrosefali tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. İleri teknolojiye rağmen ventriküloperitoneal şant (VPŞ) cerrahisinin komplikasyonları bu hastalarda bazen ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Abdominal psödokist (APK) oluşumu VPŞ cerrahisinin nadir ancak önemli bir komplikasyonudur. Bu tezde VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar gelişen APK komplikasyonu yönünden incelendi. Kliniğimizde Ocak 2006 – Haziran 2020 tarihleri arasında VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmamıza dahil edilen tüm hastalar yaşları, cinsiyetleri, başvuru şikayetleri, takip süreleri, etiyolojileri, eşlik eden hastalıkları, cerrahi ve APK gelişimi arasındaki zaman aralıkları, APK boyutları, kan ve beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki bazı biyokimyasal parametreler, tanı yöntemleri ve uygulanan tedaviler açısından değerlendirilerek elde edilen veriler kaydedildi. Gruplar arası kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare analizi uygulandı. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. İkili grupların karşılaştırılmasında normal dağılıma uyan değişkenlerde Student T testi normal dağılıma uymayan değişkenlerde ise Mann Whitney U testi kullanıldı. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. VPŞ cerrahisi uygulanan toplam 1578 hastadan takiplerinde APK gelişen 25 (%1,58) hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların 17'si (%68) pediatrik, 8'i (%32) ise erişkin yaş grubundaydı. Ortalama yaş 15 olarak bulundu. En genç hasta 5 aylık, en yaşlı hasta 73 yaşında idi. Yine hastaların 10'u (%40) erkek, 15'i (%60) kadındı. VPŞ cerrahisi ile APK gelişimi arasındaki süre ortalama 4,9 yıl olup en kısa süre 12 gün en uzun süre 21.6 yıldı. Hastaların 17 sinde nöral tüp defekti mevcuttu. 3 hasta asemptomatik olduğundan konservatif tedavi ile takibe alındı. Enfeksiyonu olan 7 hastanın kisti boşaltılıp eş zamanlı eksternal ventriküler drenaj uygulandı ve antibiyotik tedavisi başlandı. 15 hastada laparoskopik veya açık cerrahi ile kist boşaltılıp batın ucu farklı bir alana yönlendirildi. Takiplerde toplam 2 olguda nüks görüldü ve bu olguların bir tanesinde ventrikülplevral şanta diğerinde ise ventriküloatriyal şanta geçildi. APK şant disfonksiyonlarının nadir ancak önemli bir nedeni olup bu konuda geniş serilerin olduğu çok az çalışma vardır. VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar abdominal şikayetlerle başvurduğunda APK özellikle akılda tutulmalı, ultrasonografi ile hızlıca tanı konulup tedaviye karar verilmelidir. BOS protein yüksekliği ve PLT yüksekliği APK oluşumu açısından risk faktörü olabilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, abdominal psödokist, ventriküloperitoneal şant cerrahisi

AbdomenCerrahiHidrosefali+2
Selman Kök
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fekal peritonit varlığında karın kapatılmasında PRP'nin (Plateletten zengin plazma) fasya iyileşmesi üzerine etkileri

ÖZET Karın ön duvarı fasyasının iyileşmesi yara iyileşmesi ile aynı prensibe dayanmaktadır . Karın ön duvarı fasyasının iyileşme hızı ve kalitesi başta enfeksiyon olmak üzere yara iyileşmesini etkileyen faktörlere bağlıdır. Fasya iyileşmesi yara iyileşmesi ve doku yenilenmesi ile yakından ilişkilidir. İnsizyonel herniler cerrahi girişimin bir komplikasyonu olarak düşünülür. Bu hernilerin büyük çoğunluğu karın ön duvarını ilgilendirir. İnsizyonel herniler önemli iş gücü kaybına, morbidite hatta mortaliteye sebep olmaktadır. Karın ön duvar fasya iyileşmesinin gerek hastaya ait gerek cerrahi işleme ait faktörlerden etkilendiği ve bunun insizyonel herni için risk oluşturduğu bilinmektedir. Trombositlerin, çeşitli hücrelerin ve özellikle kök hücrelerin aktive edilmesinden sorumlu birçok biyoaktif proteinleri salgıladığı ve böylece doku yenilenmesini ve iyileşmesini hızlandırdığı artık iyi bilinmektedir. Trombositten (plateletten) zengin plazma (PRP) çok miktarda trombosit, büyüme ve pıhtılaşma faktörlerini içermektedir. PRP dokuların iyileşmesi ve yenilenmesi amacıyla ilgili yapıya uygulanır. Bu çalışmada deneysel olarak fekal peritonit oluşturulmuş ratlarda daha önce denenmemiş bir tekniği uygulayarak lokal olarak kullanılan PRP'nin yara iyileşmesi üzerine olan olumlu etkilerini göz önünde bulundurarak fasya iyileşmesi üzerindeki etkisinin ne olacağını araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada her grupta yedişer olacak şekilde toplam 28 rat kullanıldı. Grup 1 (Kontrol grubu); fekal peritonit oluşturulmadan primer fasya tamiri yapıldı, Grup 2; Fekal peritonit oluşturulmadan primer fasya tamiri yapıldı ve lokal olarak PRP uygulandı, Grup 3; Fekal peritonit oluşturularak primer fasya tamiri yapıldı, Grup 4; Fekal peritonit oluşturularak primer fasya tamiri yapıldı ve lokal olarak PRP uygulandı. Araştırma kapsamında histolojik olarak; hücre infiltrasyonu, neovaskülarizasyon, fibroblast aktivasyonu ve kollajen birikimi, biyokimyasal olarak ise doku hidroksiprolin, TNF α ve TGF β düzeyleri ölçüldü. TNF α düzeyleri PRP uygulanan gruplarda kontrol gurubuna kıyasla yüksek tespit edildi (P<0.001). TGF- β değerleri ise sadece peritonit varlığında PRP uygulanan grupta yüksek tespit edildi. Doku hidroksiprolin düzeyleri bakımından gruplar arasındaki farklılıklar önemli bulunmadı (P>0.05). Yangısal hücre infitrasyonu ve kollajen birikimi bakımından gruplar arasında farklılıklar önemli bulunmadı (P>0.05). Ancak, neovaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonunun, PRP uygulanan ve peritonit varlığında PRP uygulanan gruplarda önemli düzeyde arttığı, peritonitli grupta ise azaldığı saptandı. PRP'nin histolojik ve biyokimyasal yara iyileşme parametrelerinden hücre infiltrasyonu, kollajen birikimi ve doku hidroksiprolin seviyesinde belirlenen artışın önemli olmadığını, aksine neovaskülarizasyon, fibroblast aktivasyonu ve TNF α düzeyinde artışın saptanmasının ise önemli olduğu ve iyileşmeyi hızlandırdığı tespit edilmiştir. PRP'nin yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerini göstermek için birçok cerrahi alanda yapılacak çalışmalar ile klinik uygulamalarda önemli bir yer alacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Plateletten zengin plazma, fasyaiyileşmesi, yara iyileşmesi

AbdomenCerrahiCerrahi-abdominal+4
Kenan Binnetoğlu
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travma nedeniyle batın BT çekilen çocuk hastalarda mezenter yerleşimli lenf nodlarının değerlendirilmesi ve bulguların akut batın tablosu bulunan hastalarla karşılaştırılması

Çocuklarda batın içi patolojileri tespit etmede ilk tercih edilen görüntüleme yöntemi ultrasonografidir (USG). İyonizan radyasyon içermesi nedeniyle özellikle çocuklardabilgisayarlı tomografi kullanımından kaçınılmaktadır. Ancak ultrasonografinin yetersiz kaldığı durumlarda batın içi patolojileri değerlendirmek içinbilgisayarlı tomografi (BT) görüntülemesi tercih edilebilmektedir. Güncel gelişmelerle birlikte batın BT incelemeleri esnasında patolojik görünümlü lenf bezleri kolaylıkla tespit edilebilirken, normal görünümlü lenf bezleri de insidental olarak izlenebilmektedir. Bu nedenle normal lenf nodlarının BT incelemelerindeki karakteristik özellikleri bilinmeli ve bunlar patolojik olanlardan ayırt edilebilmelidir. Biz bu çalışmada hastanemiz acil servisine travma ile başvuran ve batın BT tetkiki istenen çocukların mezenterik yerleşimli lenf nodlarının sayı, boyut ve yerleşimlerinideğerlendirmeyi ve bu bulguları akut batın tablosu ile acil servise başvurmuş ve batın BT tetkiki bulunan hastalarla karşılaştırarak normal lenf nodlarını patolojik görünümlü olanlardan ayırt etmeyi amaçladık. MATERYAL VE METOT Çalışmamızda; Mart 2012-Ağustos 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi acil servisinetravma ve karın ağrısı sebepleriylegelmiş olan0-18 yaş aralığındaki hastaların kontrastlı ve kontrastsızbatın BT tetkikleri ile mezenterik lenf bezleri sayı,boyut,yerleşim ve yaş dağılımına göre retrospektif olarakdeğerlendirildi.200 travma ve 80 akut batın tablosu bulunan toplamda 280 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu travma nedeniyle başvuran hastalardan, vaka grubu ise karın ağrısı ile gelip akut apandisit, akut enterokolit, over torsiyonu, over kist rüptürü, ileus, akut kolesistit,invajinasyon, epiploik apendejit, duodenum perforasyonu,akut pankreatit, üreter taşı, piyelonefrit ve mezenter torsiyonu gibi tanılar alan hastalardan oluşturuldu. Görüntü kalitesi değerlendirme açısından yetersiz olan, organomegali, assit vebilinen lenfoproliferatif hastalığı veya malignitesi olan hastalar sonuçların yanlış yorumlanmasına nedenolabileceğinden çalışmaya dahil edilmedi. BULGULAR Bulgularımıza göre mezenterik toplam lenf nodu sayısı ortalaması vaka grubunda 22,15, kontrol grubunda 19,35 olarak ölçüldü. 5mm'den kısa çapa sahip lenf nodları sayısı kontrol grubunda ,5-9 mm aralığında ve 10 mm'den büyük kısa çapa sahip lenf nodlarının ise vaka grubunda daha fazla olduğu görüldü. Yine en büyük kısa çap (EBKÇ), en büyük uzun çap (EBUÇ) ve kısa çap aritmetik ortalaması (KÇAO) değerleri vaka grubunda daha fazla bulundu. Uzun çap aritmetik ortalamasında (UÇAO) ise gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Vaka grubunda yaş grupları ile lenf nodu toplam sayıları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda toplam lenf nodu sayılarının 5-9 yaş aralığında en fazla, 15-18 yaş aralığında en az olduğu görüldü. Vaka grubunda en çok lenf nodu %68,8 ile mezenter kökünde, ikinci sıklıkta ise %31,3 ile sağ alt kadranda olduğu görüldü. Kontrol grubunda lenf nodlarının en çok bulunduğu kadran %82,5 ile mezenter kökünde, ikinci sıklıkta %14 ile sağ alt kadran izledi. Vaka grubunda sağ alt kadran lenf nodlarının toplam lenf nodları içerisindeki oranının kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. Her iki grupta EBKÇ ve EBUÇ değerlerine sahip lenf nodlarının sağ alt kadranda olduğu tespit edildi. Vaka grubunda kontrol grubuna göre yuvarlaklaşma indeksinin arttığı görüldü. SONUÇ Mezenterik yerleşimli lenf nodlarının bulunduğu alan, boyut ve şekilleri bizlere batın içi enflamatuar durum hakkında ipucu verebilmekte ve normal lenf nodlarının patolojik olanlardan ayrımının yapılmasına yardımcı olabilmektedir. Anahtar Sözcükler Çocuklar, travma, akut batın, mezenterik lenf nodları, bilgisayarlı tomografi

AbdomenAbdomen-akutAbdominal yaralanmalar+6
Emrah Yaşar
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kesici-delici aletlerle oluşan toraks ve batın yaralanmalarında mortaliteye etkili faktörler

Kesici-delici alet (KDA) yaralanmaları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemlimortalite ve morbidite nedenleri arasındadır. Bu çalışmayı, toraks ve batına olan KDAyaralanmalı hastalarda mortaliteye etkili faktörleri tespit etmek amacıyla planladık.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'ne Şubat 2003 ile Temmuz 2006arasında toraks ve batına olan KDA yaralanması nedeniyle başvuran 660 hastanın kayıtlarıgeriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %97.7 (n=645)'si yaşadı,%2.3 (n=15)'ü öldü. Hastaların (634'ü erkek, 26'sı kadın) yaş ortalaması; 24.21±10.8 (4?72)idi. KDA yaralanmalarında en sık göğüs bölgesinin yaralandığını, en sık tek yaralanmanınolduğunu, en sık ek organ yaralanmasının üst ekstremite olduğunu, hastaların büyükçoğunluğunun acil gözlemde takip ve tedavisinin yapıldığını tespit ettik. Çalışmamızdaki verilerunivariate istatistiksel analizle değerlendirildi. Hastalarımızın büyük çoğunluğunu 11?30 yaşarası genç ve genç erişkinler oluşturmaktaydı (P=0.000). En sık şiddet nedeniyleyaralanmaların olduğunu tespit ettik (P=0.000). Hastalarımızın çoğu ilkbahar ve yazmevsiminde başvurdu (P=0.000). En sık kesici-delici aletlerin kullanıldığını tespit ettik(P=0.000). Yaralanmaların saat (12:00?24:00) arasında daha sık olduğunu bulduk (P=0.000).Akciğer yaralanması (P=0.003), KTD'den >1500 cc kan gelmesi (P=0.000), aciltorakotomi varlığı (P=0.000), kalp yaralanması (P=0.000), perikardiyal effüzyon varlığı(P=0.000), sol ventrikül yaralanması (P=0.000) ve torakal büyük damar yaralanması(P=0.000) torakal yaralanmalarda, ince barsak yaralanması (P=0.002), kalın barsakyaralanması (P=0.000), böbrek yaralanması (P=0.020), pankreas yaralanması (P=0.000),retroperitoneal hematom varlığı (P=0.009), batın içi kanamanın >2000 cc'den olması(P=0.000) ve abdominal büyük damar yaralanması (P=0.000) ise abdominal yaralanmalarda,mortaliteyi tahmin etmede univariate istatistiksel analizle etkili faktörler olarak bulduk.Çalışmamızda; geç başvuru (P=0.001), gecikmiş operasyon süresi (P=0.02), GKS'nin3?7 olması (P=0.000), GKS'nin 8?12 olması (P=0.04), başvuruda derin anemi varlığı(P=0.000), başvuruda şok varlığı (P=0.000), multiple kan transfüzyonu (P=0.000), İSS'nin³ 25 olması (P=0.000), PATİ'nin ³ 25 olması (P=0.000) ve düşük RTS (P=0.000)`ninunivariate istatistiksel analizle mortalite üzerinde anlamlı etkisinin olduğunu tespit ettik.Gecikmiş operasyon süresi (P=0.02) , başvuruda şok varlığı (P=0.000), PATİ'nin ³ 25olması (P=0.000), GKS'nin 3?7 olması (P=0.000), GKS'nin 8?12 olması (P=0.04) ve İSS'nin³ 25 olması (P=0.000) Logistic Regression (Backward Stepwise Wald) metodunu kullanarakmultivariate analizle değerlendirildi.Multivariate analizde, hastaların mortalitesini tahmin etmede kullanılabilecek olanparametre başvuru esnasında şok varlığıdır (OR=0.106, CI=0.012?0.902, P=0.040).

AbdomenFaktör analiziGöğüs+2
Emin Uysal
Dicle University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik ve postoperatif abdominopelvik kanamalarda embolizasyonun etkinliği

TRAVMATİK VE POSTOPERATİF ABDOMİNOPELVİK KANAMALARDA EMBOLİZASYONUN ETKİNLİĞİ Amaç: Bu çalışmanın amacı, travmatik ve postoperatif abdominopelvik kanaması olan olgularda endovasküler embolizasyonun etkinliğinin araştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Bu amaçla, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji bölümüne ¬¬¬Ocak 2006 ile eylül 2012 tarihleri arasında posttravmatik veya postoperatif abdominopelvik kanama sebebiyle başvuran ve endovasküler embolizasyon yapılan 31 olgu çalışmaya dahil edildi. Travma veya operasyon sonrası hemodinamisi stabil olan 16 olgu kanama varlığını ve/veya lokalizasyonunu tespit için embolizasyon işlemi öncesi abdominal BT tetkiki ile değerlendirildi. Tüm olgulara (31 olgu) DSA ve embolizasyon işlemi uygulandı. Bulgular: Otuzbir olgunun 16'sında kanama nedeni geçirilmiş cerrahi operasyon, 15' inde ise travma idi. BT ile değerlendirilen tüm hastalarda aktif kanama varlığı BT ile tespit edilebildi. Otuzbir olguda toplam 32 embolizasyon işlemi yapıldı. Kanamanın yerine ve damarın akım karakteristiklerine göre embolizan ajan olarak NBCA-lipiodol karışımı, PVA partikülleri, koil ve otolog pıhtı kullanıldı. Tüm seanslarda embolizasyon işlemleri başarı ile gerçekleştirildi (%100 erken teknik başarı). İşlem sırasında ve işlem sonrasında komplikasyon izlenmedi. Bir olguda tekrar kanama nedeniyle ikinci kez endovasküler embolizasyon yapıldı. Yine bir olguda tekrar kanama nedeniyle cerrahi tedavi uygulandı. Travma olgularından biri eşlik eden organ yaralanmaları nedeniyle işlemden iki gün sonra ex oldu. Bu olgular dışındaki olguların endovasküler tedavi sonrası takiplerinde kanama tespit edilmedi (%93.3 geç teknik başarı). Sonuç: BT, noninvaziv ve hızlı bir yöntem olması, daha düşük hızlardaki kanamayı saptayabilmesi nedeniyle aktif kanamanın tespitinde tanısal amaçlı katater anjiografi yerine kullanılabilir. Endovasküler embolizasyon aktif kanamanın durdurulmasında güvenilir ve etkin bir metoddur. Günümüzde uygun olgular seçildiğinde endovasküler embolizasyon anstabil olgularda da aktif kanamanın durdurulmasında tedavi seçeneği olabilir

AbdomenAbdominal yaralanmalarHemorajiler+4
Dilek Sağlam
Karadeniz Technical University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Adenozin Deaminaz'ın tüberkloz peritonit ve diğer nedenlerle oluşan asitin ayırıcı tanısındaki önemi

Bu çalışma Nisan 1993 - Mart 1994 tarihleri arasın da Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi tç Hastalıkları Kliniğinde ve Genel Cerrahi Kliniğinde yatmakta olan 15-80 yaş grubu arasında toplam 51 hastanın serum ve asit sıvıların da yapılmıştır. Bu hastaların 23'ü siroz, 4'ü tüberküloz peritonit, lö'u peritonitis karsinomatoza, 9'u konjestif kalp yetmezliği, 5'i kronik böbrek yetmezliği idi. Kontrol grubu ile karaciğer sirozlu (P<0.OOl) ve tüberküloz peritoniti i (P<0.05> olguların serum ADA de ğerleri arasında önemli bir fark bulundu. Tüberküloz peritonitte asit ADA aktivitesi diğer nedenlerle oluşan asit sıvısındakilerden daha yüksekti Anahtar Kelime: Abdomen = Abdomen ; Adenozin deaminaz = Adenosine deaminase ; Asitler = Acids ; Periton = Peritoneum ; Peritonit-tüberküloz = Peritonitis-tuberculous ; Ödem = Edema

AbdomenAdenozin deaminazAsitler+3
Meltem Özden
Dicle University · Institute of Health Sciences
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal aort anevrizmasında endovasküler tedavi sonrası anevrizma kesesi,trombüs çapı ve yükünün radyolojik değerlendirilmesi ve hasta risk faktörleri ile ilişkisinin araştırılması

Amaç: Abdominal aort anevrizmalarının (AAA) endovasküler (EVAR) sonrasında aort anevrizma morfolojisinin yeniden modellenmesinde, anevrizma çapı, trombüs çapı ve yükündeki erken dönem değişikliklerin değerlendirilmesi ve hasta grubunun taşıdığı risk faktörleri ile bağlantılı olarak prognozun ve tedavinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç-yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Aralık 2004-Mayıs 2010 tarihleri arasında abdominal aort anevrizması (AAA) ön tanısı ile BT-A tetkiki ile değerlendirilen ve sonucunda endovasküler tedavi için uygun görülen 150 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan işlem öncesi ve 1.ay,3.ay,6.ay ve 12.ay sonrasında radyolojik takipleri BT-A ile yapılan 37 hasta çalışmaya dahil edildi.Kalan hasta grubunda ya preoperatif yada postoperatif BT-A tetkiki dış merkezli olmasından dolayı değerlendirme yapılamadı ve çalışma dışında bırakıldı.Çalışmaya dahil edilen yaşları 52 ile 93 arasında değişen(ortalama 69.08) 32 erkek, 5 bayan hastanın hem preoperatif hem postoperatif BT-A görüntüleri pacs arşivinden retrospektif olarak değerlendirildi. Axial, koronal ve sagittal görüntüler üzerinden anevrizma kese çapı, trombüs çapı ve trombüs yük ölçümleri yapıldı. Hastaların demografik özellikleri arşiv kayıtlarından ve merkez labaratuar verilerinden elde olundu.Bulgular: 12 aylık dönemde endovasküler tedavi sonrasında anevrizma kesesi çapında 7.4mm küçülme olduğu (p<0.001) gözlendi. Preoperatif trombüs çapı ortalama 20.57mm ölçüldü. Postoperatif ölçümlerde 1.ay ortalama trombüs çapı 27.73mm, 3.ay ortalama 25.49mm, 6.ay ortalama 23.49mm, 12.ay ortalama 23.32mm idi. Ölçümler incelendiğinde postoperatif 1.ayda ortalama trombüs çapında artış varken zamanla giderek azalma olduğu görüldü.(p<0.001). Preoperatif trombüs yükü ortalama %57.86 ölçüldü. Postoperatif ölçümlerde 1.ay ortalama trombüs yükü %80.70, 3.ay ortalama %78.19, 6.ay ortalama %76.24, 12.ay ortalama %75.57 idi. Trombüs çap değişimlerine benzer şekilde 1.ay sonrasında artış varken zamanla giderek azalma olduğu görüldü.(p<0.001) Söz konusu değişimlerin ht, kah, hl, pah, pan, sigara, koah gibi etmenlerden bağımsız olduğu gözlendi. Sadece ikili antikoagulan kullanan grupta TipII endoleak insidansı daha fazla bulundu.Sonuç: Preoperatif ve postoperatif anevrizma morfolojisinin karşılaştırılması tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesine ve olası komplikasyonların öngörülmesine olanak sağlayabilir. Bizim çalışmamızda ele aldığımız üç kriterde EVAR sonrasında anlamlı değişiklikler gösterilmiştir. Tüm bu yönlerden anevrizma kese çapı,trombüs çapı ve yükündeki değişiklerin ve endoleak oluşumunun prognozu etkileyeceği ve tekli antiplatelet tedavisinin daha uygun olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Evar, aort, anevrizma

AbdomenAnevrizmaAort+5
Koray Ünsal
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik açı ve abdominal obezitenin radikal prostatektomi sonrası sonuçlara etkisi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılarak yapılan pelvik ölçümler, visseral ve cilt altı yağ alanlarının radikal retropubik prostatektomi (RRP) üçlü başarı (kanser kontrolü, kontinans, potens) ve cerrahi sınır pozitifliklerini öngörmede fayda sağlayıp sağlamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: 2005-2011 tarihleri arasında kliniğimizde lokalize prostat kanseri tanısıyla RRP yapılan ve operasyon öncesi evreleme amaçlı abdominal BT?si bulunan 270 hasta çalışmaya dahil edildi. Pelvik ölçümleri ve visseral, subkutan yağ alanı ölçümleri yapıldı. Üçlü başarı sonuçlarına ve cerrahi sınır sonuçlarına göre tek değişkenli ve çok değişkenli istatistiksel analizler yapıldı. Prostat volümü, vücut kitle indeksi ve D?Amico risk sınıflamasına göre alt grup analizleri de yapıldı. Bulgular: Yapılan tek değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalar daha genç, prostat spesifik antijen (PSA) değerleri daha düşük, simfizis açıları daha geniş, prostat genişliği daha dar, yumuşak doku mesafesi daha dar ve interfemoral indeksleri daha düşüktü (p<0,05). Tek değişkenli analizlere göre cerrahi sınır pozitif gelen hastalar daha yaşlı PSA değerleri daha yüksek, prostat volümleri daha küçük ve prostat genişlikleri daha dar bulunmuştur (p<0,05). Alt grup analizlerine göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalarda; prostat volümü>60 cm3 ise yumuşak doku indeksi(yumuşak doku mesafesinin prostat derinliğine oranı) daha düşük, vücut kitle indeksi<25 kg/m2 ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) ve visseral yağ alanı daha düşük, D?Amico risk sınıflamasına göre düşük risk sınıflamasında ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) daha düşük olarak bulunmuştur (P < 0.05). Çok değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hasta grubunda PSA ve simfizis açısı, cerrahi sınır açısından değerlendirilen hastalarda is PSA istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P < 0.05). Sonuç ve Öneriler: Dar simfizis açısı üçlü başarı başarısızlığı için bağımsız bir risk faktörüdür. Pelvik ölçümler ve visseral yağ alanı hesaplamaları RRP öncesi planlamada faydalı olabilir.

AbdomenObezitePelvis+4
Şakir Ongün
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Diyet yapan hastalarda vücut kompozisyonundaki değişim ile metabolik parametrelerdeki değişim arasındaki ilişki: Abdominal biyoimpedans yöntemin diğer ölçüm yöntemleri ile karşılaştırılması

Visseral adipoz doku (VAD) artışı, tip 2 diyabet ve koroner kalp hastalığı başta olmak üzere pek çok morbidite ile ilişkili bulunmuştur. İyi bilinen VAD göstergelerinden olan bel çevresi (BÇ) ve vücut kitle indeksi (VKİ) gibi basit antropometrik ölçümler, VAD düzeyini yansıtmada yetersiz kalmaktadır. VAD'yu ölçen en hassas yöntemler olan bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ise pahalı ve uygulaması zor yöntemlerdir. Ancak son yıllarda VAD değerlendirmesi için basit, non-invaziv ve biyoelektrik impedans analiz (BİA) yöntemi esasına dayanan cihazlar geliştirilmiştir. Abdominal BİA olarak bilinen bu cihaz ile yapılmış çalışmalar, daha çok gelişmiş yöntemler olan BT ve MRG ile karşılaştırıldığı çalışmalardır ve takip çalışmaları çok azdır. Bu çalışmanın temel amacı, diyet ve/veya egzersiz sonucu abdominal BİA cihazı olan AB-140 ViScan ile ölçülen parametrelerdeki değişimin, açlık kan glukozu, açlık insülin düzeyi, HOMA-IR skoru ve lipid profili gibi metabolik parametrelerdeki değişimlerle korelasyonu olup olmadığını saptamak ve abdominal BİA cihazının metabolik parametrelerdeki değişimi göstermede, basit antropometrik ölçümlere ve konvansiyonel BİA yöntemine üstün olup olmadığını saptamaktır. Çalışmaya, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalına kilo vermek için başvuran ve en az son bir yıldır diyet veya egzersiz yapmadığını bildiren toplam 274 birey alındı. Gönüllülerin bazal değerlendirmesinin ardından diyet tedavisi verildi ve kontrole gelen yalnızca 103 kişide ikinci değerlendirmeler yapıldı. Bireylerin vücut kompozisyon parametrelerindeki değişim ve laboratuar parametrelerindeki değişim arasındaki korelasyonlar, analiz edildi. Gönüllülerin %81,6'sı kadın (84 kişi), %18,4'ü erkek (19 kişi) bireylerden oluşmaktaydı ve hastaların ortalama yaşı, 41,8 (±10,5), ortalama VKİ, 29,9 (±5,0) kg/m2 saptandı. Gönüllülerin, ortalama 3,2 (1,9-4,4) ay diyet sonrası, ortalama 3,4 (±2,8) kg kaybettikleri gözlendi. Diyetle VKİ, BÇ, kalça çevresi, boyun çevresi, abdominal BİA ve konvansiyonel BİA ile ölçülen parametreler belirgin azalırken (p<0,001), bel/kalça oranında azalma olmadı (p=0,462). Açlık glukoz, açlık insülin, trigliserit düzeyleri ve HOMA-IR skoru belirgin azalırken (≤0,001), LDL-K düzeyinde anlamlı azalma (p=0,244) ve HDL-K düzeyinde anlamlı artış (p=0,085) olmadı. Vücut ağırlığı, VKİ ve VAD düzeyindeki azalmalar ile açlık kan glukozu, açlık insülin düzeyleri ve HOMAIR skorundaki azalmalar arasında pozitif korelasyonlar saptandı (r=0,230-0,371). Bel çevresindeki azalma ile yalnızca açlık kan glukozundaki azalma arasında (r=0,212) ilişki saptanırken; bel çevresindeki azalma ile HOMA-IR skorundaki azalma arasında yalnızca 40 yaş üstü erkeklerde (0,695) korelasyon saptandı. Ayrıca VAD düzeyindeki azalma ve ATPIII kriter sayısındaki azalma arasında anlamlı ilişki (r=0,265) saptanmış olup bu ilişki VA ve VKİ ile kurulamamıştır. Korelasyonların gücünün postmenopozal kadınlarda (r=0,441-0,542) ve 40 yaş üstü erkeklerde (r=0,695-0,876) arttığı saptanmıştır VA, VKİ, AB-140 ile ölçülen VAD düzeyi ve kısmen bel çevresindeki azalmalar metabolik laboratuar parametrelerindeki değişimi göstermede öne çıkan parametreler olarak izlenmektedir. VA, VKİ ve VAD düzeyi, bel çevresine üstün görünmekle birlikte, birbirlerine belirgin üstünlükleri saptanmamıştır. Ancak VAD düzeyindeki değişimin diğerlerinden farklı olarak, ATPIII kriter sayısındaki azalmayla ilişkili bulunması bu ölçüm yönteminin avantajıdır. Kullanım kolaylığı, operatörden bağımsız olması, zararsız olması, VAD düzeyi hakkında direk fikir vermesi, HOMA-IR skoru, ATPIII kriter sayısı ve diğer metabolik parametrelerdeki değişikliklerle ilişkili olması nedenleri ile abdominal BİA cihazının diyet ve/veya egzersiz yapan hastaların takibinde diğer ölçüm parametreleri ile birlikte kullanılmasını önermekteyiz. Ancak bu durumun daha çok vaka sayısı olan, daha homojen grupların değerlendirildiği prospektif takip çalışmaları ile doğrulanması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Abdominal biyoelektrik impedans analizi, Visseral adipoz doku, Antropometri, İnsülin direnci, Metabolik sendrom

AbdomenAdipoz dokuBeden imajı+5
Yusuf Bozkuş
Başkent University
2014
00

Related subjects