Artrit
58 theses under this subject heading
Jüvenil idiyopatik artritli hastalarda tek merkez deneyimi
Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi PolikliniğindeOcak 2010 ve Aralık 2021 tarihleri arasında takip edilmiş olan jüvenil idiyopatik artritli (JİA) hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, JİA alt grup dağılımları, klinik özellikleri, laboratuvar bulguları, aldığı tedaviler incelendi. İstatistiksel analizler için SPSS 22.0 programı kullanıldı ve p<0,05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 88 hasta dahil edildi. Hastaların, 36'sı (%40,9) erkek, 52'si (%59,1) kız idi. Erkek/kız oranı 0,69 olarak saptandı. Hastaların yaş ortalaması 97,67±52,62 ay, yaş ortancası 96 (min: 9 – mak: 192) aydı. Hastaların, JİA alt grup dağılımına baktığımızda 31'i (%35,2) sistemik, 35'i (%39,8) oligoartiküler, 19'u (%21,6) poliartiküler, biri (%1,1) psöriatik artrit ve ikisi (%2,3) entezit ilişkili artrit olarak saptandı. Hastaların başvuru anındaki semptom ve bulguları incelendiğinde; hastaların tamamında (%100) artrit saptandı. Hastaların 36'sında (%40,9) ateş öyküsü vardı. Bu hastaların 31'i (%86) sistemik JİA idi. Hastaların 19'unda (%21,6) organomegali (hepatomegali ve/veya splenomegali) olduğu görüldü. Yirmi hastada (%22,7) lenfadenopati mevcuttu. Hastaların 11'inde (%12,5) ilk tanı anında ve/veya takibinde üveit olduğu saptandı. Hastaların 80'ine (%90,9) ekokardiyografi yapıldığı görüldü. Ekokardiyografi yapılan 70 hastanın (%87,5) normal olarak değerlendirildiği görüldü. On hastada (%12,5) ise mitral kapak prolapsusu, mitral yetmezlik veya pulmoner stenoz gibi patolojik bulgular saptandığı görüldü. Hastaların 45'inde (%51,1) anti nükleer antikor (ANA) testi pozitif saptandı. Hastaların diğer laboratuvar bulguları incelendiğinde, eritrosit sedimatasyon hızı (ESH) ortalaması 52,7±33,68 mm/saat, ferritin ortalaması 901,69±2007,89 mg/dl, c reaktif protein (CRP) ortalaması 71,79±67,4 mg/L olarak saptanmıştır. Hastalara verilen tedaviler incelendiğinde, toplam 42 (%52,3) olguda kortikosteroid, 75 (%85,2) olguda metotreksat, sekiz (%9,1) olguda biyolojik ajan kullanıldığı saptandı. JİA, çocukluk çağının en sık görülen kronik romatizmal hastalığıdır ve çocukluk döneminde fonksiyon kayıplarının önemli nedenlerindendir. JİA'da erken tanı koyup, gerekli tedaviyi başlamak, hastalığın kontrol altına alınmasında ve fonksiyon kayıplarının önlenmesinde önem arz etmektedir. Literatür incelendiğinde JİA alt grupları coğrafi bölgelere göre değişik oranlarda dağılım gösterdiği, gelişmekte olan tedavi yöntemleriyle de fonksiyon kayıplarının azaldığı görülmektedir. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen JİA hastalarından yola çıkarak bölgemizdeki JİA hastalarının demografik, klinik özelliklerini, alt grup dağılımlarını, verilen tedavileri ve hastaların uzun dönem takiplerinde ortaya çıkan komplikasyonları inceledik. Benzer çalışmaların farklı bölgelerde yapılmasıyla farkındalığın artmasını, JİA dağılımını ve hasta profilinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını düşünmekteyiz.
Andiferansiye spondiloartrit ve ankilozan spondilitli hastalarda ve dinamik tiyol disülfit düzeyleri ve bu düzeylerin hastalık aktivitesi göstergeleri ile ilişkisi
Amaç: Spondiloartrit/spondiloartropati (SpA), günümüzde tanı sıklığı ve farkındalığı artan birbirleriyle klinik özellikler ve genetik açıdan ilişkili hastalıklar grubunu tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu çalışma, SpA' nın en sık görülen iki alt grubunun- ankilozan spondilit (AS) ve undiferansiye (farklılaşmamış) spondiloartrit (USpA) - Türk toplumu için klinik ve demografik özelliklerini saptamak, ayrıca oksidatif stresin romatizmal hastalıkların patogenetik bir sonucu olduğu iddiasına dayanarak, oksidatif stresin göstergeleri olan tiyol ve disülfit düzeylerinin, bu hastalıkların aktivite göstergeleriyle korelasyonu olup olmadığını göstermek amacıyla yapılmıştır. Bu grup hastalıklarda tiyol disülfit dengesi ilişkisi ve klinik önemi ile ilgili şu ana kadar yapılmış çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Materyal-metod: Çalışmaya Ocak 2017 ile Şubat 2017 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğine başvuran ve Modifiye New York kriterlerine göre tanı konulan, 18 yaş üstü, USpA ve AS' li 147 hasta, sağlıklı gönüllü 80 kontrol grubu retrospektif olarak dahil edilmiştir. Overlap (çakışma) sendromu, gebelik, malignite ve enfeksiyon durumu olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Her hastanın ayrıntılı anamnezleri, yapılan sistemik muayene ve romatolojik muayeneleri alınarak hastaların hemogram, eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), rutin biyokimyasal testleri, HLA-B27 gen analizi, sakroiliak grafisi ve sakroiliak MRG görüntülemesi, serum tiyol disülfit düzeyleri değerlendirilmiştir. Hastalık aktivasyonunu değerlendirmede, BASDAİ skoru ile ESR ve CRP düzeyleri kullanılmıştır. Kontrol grubunda ise demografik bilgilerinin yanı sıra serum tiyol disülfit düzeyleri çalışmada kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grupları arasında, tetkik sonuçları, tiyol ve disülfit düzeyi sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada %'68,3 si (n=155) kadın, %31,7' i (n=72) erkek toplam 227 birey yer almaktadır. Belirtilen hasta grubunda 147 kontrol grubunda 80 birey bulunmaktadır. Cinsiyetin gruplara göre dağılımı beklendiği üzre anlamlı farklılık göstermektedir. AS grubunda yer alan hastaların yaş ortancası 46,4 (15.0) yıl, USpA grubunda yer alan hastaların yaş ortancası 49 (13.0) yıl' dır. Bireylerin yaş ortancaları gruplar arasında anlamlı düzeyde fark yoktur (p<0.086). AS ve USpA ile sağlıklı kontrol grubunun yaş değerlerinin anlamlı farklılık göstermediği tespit edilmiştir (sırasıyla, p=0,855 ve p=0,159) Hastaların tanı yaşları belirtilen iki grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir (p=0.01). AS hastalarının tanı yaşı ortancası 37,5 (ÇAG=14.0), USpA kontrol grubu hastalarının tanı yaşı ortancası 44,5 (ÇAG=13.0)' tir ve iki gruba ait tanı yaşı ortancaları anlamlı düzeyde farklıdır (p=0.01) AS grubunda HLA-B27 %52 (n=9) oranında pozitif saptanırken, USpA grubunda bu oran %30 (n=15) oranında saptanmıştır. HLA-B27' nin negatif ya da pozitif olması belirtilen iki gruba göre anlamlı farklılık göstermemektedir (p=0.099) Toplam tiyol düzeyleri arasında SpA grubu ile kontrol grubu arasında fark bulunmazken (p = 0.068), nativ tiyol düzeyleri SpA grubunda anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p < 0.001). Buna ek olarak plazma disulfit düzeyleri SpA grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır (p<0.001). Plazma nativ tiyol, total tiyol ve disülfit düzeyleri ile elde edilen oranlarda SpA grubu ile kontrol gurubu arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. (p<0,05). Nativ tiyol ve toplam tiyol düzeyleri Klasik DMARD kullanan hasta grubunda Anti-TNF ajanları kullanan gruba kıyasla daha anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,03). Sonuç: Nativ tiyol düzeyi SpA grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Bu durum oksidatif stresin SpA'da etkili ve önemli olduğunu göstermektedir. Plazma nativ tiyol ve CRP& ESR düzeyleri arasında güçlü negatif korelasyon saptanmıştır. Bu veriye dayanarak, nativ tiyol düzeyleri de hastalık aktivitesi takibinde kullanılabilir. Nativ tiyol ve toplam tiyol düzeyleri Klasik DMARD grubunda Anti-TNF ajanı kulanan gruba kıyasla daha düşük saptanmıştır. Buna göre Anti-TNF tedaviler SpA hasta gurubunda daha geniş endikasyonla kullanılmalıdır. Bu sonuçlar daha geniş hasta gruplarıyla yapılan çalışmalarda doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, Andiferansiye spondiloartrit, Tiyol, Disülfit
Sistemik lupus eritematozus tanılı çocukların geriye dönük değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimize başvuran sistemik lupus eritematozus (SLE) tanılı çocuk hastaların demografik özellikleri, başvuru yakınmaları, klinik bulguları, organ veya sistem tutulumları, laboratuar bulguları, verilen tedaviler ve prognozlarını geriye dönük değerlendirmek, hastalıkla ilgili farkındalık oluşturmak ve yetişkinlerden farklı olabilecek özellikleri vurgulamaktır. Yöntem: Bu çalışmada 2009-2023 yılları arasında kliniğimize başvuran SLE tanılı 40 çocuk değerlendirildi. Veriler hastanemizdeki hasta bilgi ve yönetim sisteminden (ENLİL) elde edildi. Her hastanın dosyası, ilk tanı anından son poliklinik kontrolüne kadar geçen sürede geriye dönük ayrıntılı şekilde incelendi. Tanı yaşı, demografik özellikler, başvuru yakınması, aile öyküsü, klinik bulgular, organ veya sistem tutulumları, laboratuar bulguları, verilen tedaviler ve takipteki seyir kaydedildi. Verilerin analizi IBM SPSS versiyon 27.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 hastanın 9'u (% 22,5) erkek, 31'i (% 77,5) kızdı. Kız/erkek oranı 3,4/1 idi. Olguların % 47,5'inde ebeveynler arasında akrabalık mevcuttu. Aileden en az bir kişide romatolojik ve/veya otoimmün hastalık öyküsü bulunma oranı % 22,5 idi. Başvuru yakınmaları arasında eklem şikayetleri (% 70) ilk, malar döküntü (% 50) ise ikinci sıradaydı. Olguların % 92,5'inde anti nükleer antikor (ANA), % 70'inde çift sarmallı DNA antikoru (anti-dsDNA) pozitif saptanmıştı. İlk başvuru ve/veya hastalık seyri boyunca organ ve sistem tutulumları incelendiğinde; cilt tutulumunun (n: 31, % 77,5) ilk, eklem tutulumu (n: 28, % 70) ve böbrek tutulumunun (n: 28, % 70) ise ikinci sırada olduğu görüldü. Bütün hastalara hidroksiklorokin başlanmış ve akut dönemde ilk tercih edilen ilaç kortikosteroid olmuştu. Takipte beş hastanın eksitus olduğu öğrenildi. Sonuç: Çocukluk çağında görülen SLE, başta cilt, eklemler ve böbrek olmak üzere çeşitli organ ve sistemleri hedef alan otoimmün, ilerleyici, episodik ve inflamatuar bir bağ dokusu hastalığıdır. Hastalığın belirti ve bulguları oldukça geniş yelpazede olabildiğinden bütün olgularda ayrıntılı öykü, fizik muayene ve hastalığa özgü laboratuar tetkikleri dikkatle değerlendirilmelidir. Sistemik tutulum çocuk hastalarda da yaşam kalitesini olumsuz etkilediğinden erken tanı ve etkin tedavi oldukça önemlidir. Anahtar kelimeler: Artrit, çocuk romatoloji, fotosensitivite, juvenil sistemik lupus eritematozus, malar döküntü
Boyun ağrılı spondiloartritli hastalarda ağrı ve fonksiyon üzerine konvansiyonel fizik tedavi modaliteleri ve kinezyolojik bantlama tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
AMAÇ Bu tez çalışmasında amaç, boyun ağrılı spondiloartrit (SpA) hastalarında egzersiz, Kinezyolojik bantlama (KB) ve konvansiyonel fizik tedavi (FT) modalitelerinin ağrı ve fonksiyonel durum açısından etkinliğinin karşılaştırılmasıdır. GEREÇ ve YÖNTEM Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinden takip edilen ve inflamatuar karakterde boyun ağrısı olan 18-65 yaş arası spondiloartrit hastaları dahil edildi. Son 3 ay içerisinde mevcut medikal tedavisinde değişiklik yapılanlar, servikal disk hernisi ile uyumlu semptomları olanlar, servikal bölgeden travma veya operasyon öyküsü olanlar, malignitesi, sistemik enfeksiyonu veya bilinen psikiyatrik bozukluğu olanlar, tedavi uygulanacak olan bölgede yara veya enfeksiyonu olanlar, KB bandına karşı alerjik reaksiyonu olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar 3 farklı gruba randomize edildi ve birinci gruba yalnızca ev egzersiz programı verildi. İkinci gruba 3 hafta sürecek şekilde 15 seans konvansiyonel FT modaliteleri uygulandı ve ev egzersiz programı verildi. Üçüncü gruba 3 hafta boyunca haftada iki kez değiştirilmek üzere boyun bölgesine KB tedavisi uygulandı ve ev egzersiz programı verildi. Değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası 3. hafta ve 3. ayda; Görsel Analog Skala (VAS), Boyun Ağrı ve Özürlülük Skoru (BAÖS), Kopenhag Boyun Fonksiyonel Özürlülük Skalası (KBFÖS), Spondiloartritler için Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ-S), Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMI) testleri kullanılarak ve goniometre ile boyun eklem hareket açıklıkları (EHA) ölçülerek yapıldı. BULGULAR Çalışmaya 43 hasta alındı (Egzersiz grubu:14, Konvansiyonel FT grubu:14, KB grubu:15). Çalışmaya alınan olguların demografik özellikleri karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sadece egzersiz verilen grupta grup içi değerlendirmelerde kontroller arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. ay kontrollerinde konvansiyonel FT grubuna göre boyun ekstansiyonu ve sağ rotasyonu değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı artma saptandı. Kinezyolojik bantlama uygulanan grupta grup içi değerlendirmelerde yapılan kontrollerde anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. haftaki kontrollerde egzersiz grubuna göre VAS ağrı skoru değerlerinde tedavi öncesine göre azalma saptandı. Konvansiyel FT uyguladığımız grupta grup içi değerlendirmelerde 3. hafta kontrollerinde BASFI ve VAS değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı azalma saptandı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. haftaki kontrollerde egzersiz grubuna göre VAS, BASDAI ve BASFI değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı azalma saptandı. SONUÇ SpA'lı hastaların boyun ağrısı ve kısıtlılığının tedavisinde verilen egzersiz programının istatistiksel olarak anlamlı olmasa da eklem hareket açıklığı üzerine olumlu etkileri saptanmıştır. Egzersiz programına ek olarak uygulanan KB tedavisi ağrıyı azaltmada faydalı olmaktadır. Konvansiyonel FT yöntemleri ile egzersiz programı birlikte uygulandığında ise ağrı ve fonksiyonel durumda iyileşme görülmektedir. Boyun şikayeti olan SpA'lı hastalarda nonfarmakolojik yöntemler iyi birer tedavi alternatifi olabilir.
Spondiloartrit hastalarının egzersizin yararları hakkında farkındalıklarının ve egzersiz yapmalarına engel olan faktörlerin araştırılması
Amaçlar: Bu tezin amacı Spondiloartrit (SpA) hastalarının fizik aktivite düzeyini ve egzersizden algıladığı yarar ve engelleri belirlemek ve bunları toplum kontrolleriyle kıyaslamaktır. İkinci amaç SpA hastalarında egzersizden algılanan yarar ve engellerle demografik özellikler, ilaçlar, hastalık aktivitesi, işlevsellik, mobilite, psikolojik durum, yaşam kalitesi ve eşlik eden hastalıkların ilişkisini araştırmaktır. Hastalar ve yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya Uluslararası Spondiloartrit Değerlendirme Topluluğu (ASAS) kriterlerini karşılayan SpA hastaları ve toplum kontrolleri alındı. Egzersiz algısı Egzersiz Yarar Engel Ölçeği (EBBS) ile değerlendirildi. Fizik aktivite düzeyi Uluslararası Fizik Aktivite Ölçeği-Kısa Form (IPAQ-S) ile belirlendi. Sıklıkla belirtilen egzersiz tipleri ve geçen hafta egzersiz yapma süreleri sorgulandı. Katılımcılar yorgunluk, psikolojik durum ve yaşam kalitesini değerlendiren anketler doldurdu. Hastalar ayrıca hastalık aktivitesi, işlevsellik ve mobilite açısından sorgulandı. Hastalık parametreleri ile egzersizden algılanan yarar ve engellerin korelasyonları analiz edildi. Bulgular: İki yüz hasta (118 erkek, 82 kadın) ve 100 kontrol (50 erkek, 50 kadın) çalışmaya alındı. "Egzersiz beni yoruyor" ve "Egzersiz çok fazla zamanımı alır" gibi bazı engel ifadelerine hastalar kontrollere göre daha çok katıldı. Hastaların hastalık aktiviteleri, fonksiyonellik ve mobilite skorları, yorgunluk, psikolojik durumları ve yaşam kalitesi kötüleştikçe egzersize karşı algıladıkları engeller arttı. Hasta ve kontrollerin fizik aktivite düzeyleri ve yürüyüş süreleri benzerdi. Hastalar germe egzersizleri, kontroller aerobik egzersizler için daha çok zaman harcıyordu. Hastaların fizik aktivite düzeyi ile hastalık aktivitesi arasında bir korelasyon saptanmadı. Hastaların psikolojik durumları ve yaşam kalitesinde kötüleşme ve vücut kitle indekslerinde artış, fizik aktivite düzeylerinde azalma ile ilişkiliydi. Sonuçlar: Hastaların hastalık parametreleri kötüleştikçe egzersize daha çok engel bildirmektedir. SpA hastalarının egzersiz yapma alışkanlığını arttırmak için hekimler hastaların kişisel olarak egzersiz için bildirdiği engellere odaklanmalıdır.
Assessment of tumor necrosis factor-alpha gene polymorphisms and receiver operating characteristic (ROC) levels in rheumatoid arthritis patients
The promoter gene for tumour necrosis factor alpha (TNF-) can control plasma levels of TNF-, which are frequently observed in RA. A C850T (rs1799724) polymorphism in the promoter region of the TNF- gene was the primary goal of this study, which attempted to investigate the pathophysiology of RA. A total of 100 participants were included in the current study, who were split into two groups: 50 had been diagnosed with RA, while the other 50 appeared to be in good health. The participants' ages ranged from 18 to 70. (17-30 years). ELISA was also used to determine the level of TNF- in the body. Polymerase chain reaction (PCR) was used to amplify TNF- using particular published primers. The restriction enzyme Hind II was used to digest the PCR result. The present study found numerous significant differences between RA patients and healthy individuals. In comparison to controls, all patients exhibited higher BMIs (27.70± 5.07), waist-to-hip ratios (0.85± 0.04), and TNF- levels (23.19 ±3.95) than expected (P=<0.001). As a result of the increased body weight and subsequent insulin resistance, the current research suggests that TNF- may be involved in RA pathogenesis. While a polymorphism of the TNF- C850T (rs1799724) in the examined population did not influence the development of RA.
Juvenil romatoid artritli hastalarda doğal seyir ve prognoz
Juvenil romatoid artrit, çocukluk çağının en sık görülenromatizmal hastalığı olup bir çok sistemdeki klinik bulguların yanı sıra en önemli özelliği idiopatik kronik enflamatuar sinovitistir (1,2). Böylece hastalarımızın mevcut durumu ile hastalıklarının yaşam kalitesine ve vücut işlevsel fonksiyonlarını değerlendirerek ne oranda yapısal zarar meydana getirdiğini belirlemektir. Böylece diğer toplumlarla arasındaki ortak ve farklı durumlarını ortaya koymak mümkün olacaktır.Amaç: Juvenil romatoid artiritli hastaları değerlendirirerek bölgemizdeki hasta popülasyonunun demografik, klinik ve laboratuar olarak özelliklerini ortaya koymak ve bu uzun soluklu hastalığın uzun dönem takibiyle ne gibi sonuçlar ortaya çıktığını belirlemektirMetod: Bu çalışma Uluslararası Romatoloji Birliği kriterlerine (3) göre tanı almış juvenil romatoid artiritli hastalar arasında yürütülmüş retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 124 hastanın dosyası incelendi ve 97 hasta çalışmaya dahil edildi. Takip süresi en az bir yıl olanlar çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, aile öyküsü, hastalığın başlangıç yaşı, hastalığın tanı yaşı, hastaların takip süreleri, takip türesince aldığı tedaviler, hastaların tam kan sayımları eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein, anti nükleer antikor, romatoid faktör, tetkik sonuçlarına bakıldı. Takibi esnasında insan lökosit antijen -B27 değerlendirmesi yapılan hastaların sonuçları kayıt edildi. Hastalar vizitlerdeki muayenesinde çocukluk çağı sağlık değerlendirme anketi (childhood health assesment questionaire-disability index Turkish version) (1), yine poliklinik muayenelerinde görsel ağrı skorlaması hastaya ve doktora göre belirlendi (98). Hastaların ilk tanı anındaki ve son müracaatlarındaki hastalık aktivite skoru (Disease activity score ) hesaplandı ve karşılaştırıldı.Bulgular: Bu hastaların 36'sı (%37,1) erkek, 61'i (%62,9) kızdı. Kız:erkek oranı yaklaşık olarak 3:2 idi. Bu hastaların 35'i (%36,0) oligoartiküler, 38'i (%39,1) poliartiküler, 8'i (%8,2) sistemik, 7'si (%7,2) entesitle ilişkili artrit, 9'u (%9,4) diğer artirit grubunu oluşturmaktadır. Hastalığın başlangıç yaşı ortalama 5,6±3,9 yıl, hastalığın tanı yaşı ortalama 7,05 ±4,03 yıldır. Ortalama takip süresi 5,1±3,2 yıldır. Hastaların onikisinde (%12,4) anti nükleer antikor pozitifliği mevcut olup en yüksek antinükleer antikor pozitifliği oligoartikülerdir. Hastaların 3'ünde (%14,5) insan lökosit antijeni-B27 pozitif bulunmuştur. Hastaların 13'ü (%13,4) tam remisyonda, 56'sı (%57,7) parsiyel remisyonda, 28'i (%28,9) aktif olarak bulundu. Hastaların çocukluk çağı sağlık değerlendirmesi ve yetersizlik indeksi (Childhood healt assesment questionaire- disability index) frekans dağılımına göre %53,1'inde günlük yaşamsal aktiviteler yönünden herhangi bir zorluk yok iken, %17,7'sinde hafif düzeyde, %21,9'unda orta düzeyde, %7,3'ünde ağır düzeyde zorluk mevcuttur.Sonuç: Bu çalışmada, bizim bölgemiz hasta populasyonuyla diğer toplumlar ve ülkemizin diğer bölgelerindeki juvenil romatoid artiritlili hastaların klinik bulgular karşılaştırıldığında benzer ve farklı durumlar mevcuttur. Çalışmamız sonucu alt grup dağılımında diğer toplumlarla farklılıklar ve hastalık süreci boyunca düşük üveit ve düşük anti nükleer antikor pozitifliği sıklığı olarak bulunmuştur. Tanı anındaki hastalık aktivite skoru yüksek olan hastalarda, hastalığın aktivasyonu arasında doğru orantılı bir ilişki mevcuttur. Prognoz oligoartiküler grup için ve entesit ilişkili artrit için daha iyi bulunmuştur. Bu çalışmamız juvenil romatoid artrit seyrinde genetik ve çevresel faktörlerin de rol alabileceğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: çocuklar, juvenil romatoid artrit, prognoz, remisyon
Spondiloartritlerde mannoz bağlayıcı lektin gen polimorfizminin sıklığının ve hastalığın klinik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Spondiloartropatilerin (SPA) patogenezinde genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinmektedir. Kollektin ailesinin bir üyesi olan mannoz bağlayıcı lektin (MBL), doğal immün sistemin önemli bir parçasıdır. MBL eksikliğinde enfeksiyonlara yatkınlık artmaktadır. MBL genindeki birçok varyant MBL eksikliği ile sonuçlanmaktadır. MBL gen polimorfizminin ve MBL eksikliğinin çok sayıda otoimmün ve inflamatuar hastalıklarla ilişkisi gösterilmiştir. MBL seviyesi yada MBL gen polimorfizm ile SPA arasındaki ilişki daha önce birkaç küçük çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmada Türk hastalarda SPA gelişiminde MBL geninin rolünü değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 132 tane SPA hastası (75 kadın, 57 erkek, ortalama yaş: 43,0±12,4) ve 87 tane sağlıklı kontrol grubu (58 kadın, 29 erkek, ortalama yaş: 40,3±13,4) alındı. SPA hastalarından 89 tanesi ankilozan spondilit (AS), 43 tanesi ankilozan spondilit dışı SPA (ASD-SPA) hastasıydı. MBL geninin birinci ekzonunda bulunan kodon 52, 54 ve 57'deki polimorfizmleri araştırmak için sekanslama yöntemi kullanıldı. MBL gen polimorfizm ile hastalık ilişkisinin ve SPA hastalarının klinik özellikleri ile olan ilişkisi SPSS versiyon 23.0 programı ile analiz edildi. Bulgular: Hasta ve sağlıklı grup arasında G54D G>A polimorfizmi arasında anlamlı fark yoktu (p=0,291). R52C C>T ve G57E G>A polimorfizm sıklığı hastalarda sağlıklı gruba göre belirgin derecede yüksek bulundu (p=0,019 ve p=0,001 sırası ile). ASD-SPA hastalarında R52C C>T ve G57E G>A polimorfizmi (p=0,004 ve p=0,000 sırası ile) anlamlı bulunurken, AS hastalarında sadece G57E G>A polimorfizmi (p=0,113 ve 0,014 sırası ile) sağlıklı gruba göre anlamlı bulundu. MBL polimorfizm ile AS hastaları ve ASD-SPA hastalarının klinik özellikleri arasında bir ilişki bulunmadı. Daha önceki yapılan bir çalışmada ankilozan spondilitli Güney Kore hastalarında, MBL genin haplotip polimorfizm ile hastalık arasında bir ilişki bulunmuş. Bizim çalışmamız, MBL gen polimorfizmi ile SPA ilişkisini gösteren Türkiye'de yapılan ilk ve tek çalışmadır. Sonuç: Göreceli olarak düşük sayıda örnekle yapılan çalışmamızda R52C C>T ve G57E G>A polimorfizmi Türk SPA hastalarında belirgin derecede yüksek bulundu. Bu yüzden MBL gen polimorfizminin hastalığa yatkınlık açısından ilişkili olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler:Spondiloartropati, Mannoz bağlayıcı lektin gen polimorfizm, Ankilozan spondilit
Spondiloartritli hastalarda ev egzersiz programının depresyon, yorgunluk ve yaşam kalitesi üzerine olan etkileri
Giriş: Spondiloartritler (SpA); kendilerine özgü çeşitli klinik semptomları, ortak laboratuar ve görüntüleme bulguları olan, başlıca aksiyal iskelet ve sakroiliak eklemlerde inflamasyon ile karakterize bir hastalık grubudur. Spondiloartrit hastalarında depresyon ve yorgunluk görülme sıklığı normal popülasyona göre artmıştır. Depresyon ve yorgunluk; hastaların yaşam kalitelerini olumsuz etkileyebilmekte ve hastalar için önemli problemler yaratabilmektedir. Amaç: Çalışmamızda spondiloartrit hastalarındaki depresyon ve yorgunluk sorunlarını değerlendirmek ve 12 haftalık ev egzersiz programının depresyon, yorgunluk ve yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Metot: Çalışmamıza; Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniklerine, 01 Nisan 2019 - 31 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran ASAS/EULAR sınıflama kriterlerine göre aksiyal spondiloartrit olarak sınıflanan 100 hasta dahil edilmiştir. Hastalar internet aracılığıyla ulaşılan randomizasyon şemasına göre egzersiz grubunda 50, kontrol grubunda 50 hasta olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Egzersiz grubundan; mevcut medikal tedavilerine ilaveten, temelde fleksibilite, mobilite ve postür egzersizlerinden oluşan 10 adet egzersiz, 12 haftalık ev programı ve minimum 2 gün/hafta frekansı olacak şekilde uygulanması istendi. Kontrol grubuna ise müdahalede bulunulmadı. Kontrol grubuna 12 hafta sonunda egzersiz programı verildi. Hastalar başlangıçta ve 12. haftada depresyon (BDÖ), yorgunluk (YŞÖ), yaşam kalitesi (SF-36), hastalık aktivitesi (BASDAI) ve fonksiyonel durum (BASFI) açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastalarımızın %52,2'sinde depresif belirtiler, %72'8'inde yorgunluk olduğunu saptadık. Hastalarımızın yaşam kalitesi skor ortalamalarının Türk toplumunun ortalama değerlerinden düşük olduğunu saptadık. Ankilozan spondilit ve nr-aksSpA hastalarının depresyon, yorgunluk ve yaşam kalitesi açısından benzer olduğunu saptadık. Depresyonla en çok ilişkili faktörlerin hastalık aktivitesi ve yorgunluk olduğunu; yorgunlukla en çok ilişkili faktörlerin ise hastalık aktivitesi ve ağrı olduğunu bulduk. 12 haftalık fleksibilite, mobilite ve postür egzersizlerinden oluşan ev egzersiz programı ile hastaların depresyon, yorgunluk, yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durumlarında istatistiksel olarak anlamlı düzelme olduğunu gösterdik. Kontrol grubunda ise BASDAI skorlarında anlamlı düzelme saptanırken egzersiz grubundaki iyileşme daha belirgindi. Sonuç: Spondiloartritli hastalarda depresyon ve yorgunluk görülme sıklığı yüksektir. Hastaların yaşam kalitesi normal popülasyona göre daha kötüdür. Ankilozan spondilit ve nr-aksSpA hastaları arasında depresyon, yorgunluk ve yaşam kalitesi açısından bir fark yoktur. 12 haftalık ev egzersiz programı depresyon, yorgunluk ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesinde etkilidir.
Psöriyatik artrit tanılı hastalarda klinik aktivite ve aşil tendon ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: PsA (Psöriyatik artrit) tanılı hastalarda aşil tendon ularasonografi bulgularının hastalık aktivitesi ile karışılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Romatoloji Bilim Dalı Polikliniğinde takibi yapılan PsA tanılı hastaların fizik muayeneleri yapıldı. Hastaların klinik ve labaratuvar bulguları hastalık aktivitesinin değerlendirlmesi amacıyla kullanıldı. Hastaların aşil tendon kalınlıkları ve SWE değerleri ölçüldü. Klinik aktivite, ultrasonografi ve SWE verileri arasındaki ilişki IBM-SPSS 20 programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların aşil tendon kalınlıkları ve SWE ölçümleri ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmştür. Erkek hastaların aşil tendonların daha kalın ve sert olduğu ve hastaların aşil tendon kalınlıkları arttıkça SWE değerlerinin de arttığı saptanmıştır. Ancak hastaların diğer demografik bulguları, labaratuvar değerleri, fizik muayneleri, PsA ya yönelik kullandıkları tedaviler, klinik gidişatları, PASi ile aşil tendon kalınlıkları SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE tendon, kas, sinir ve ligamanları içeren hastalıkların ciddiyetini belirlemede ve tedavi takibinde gelecek vaat eden bir görüntüleme yöntemidir. Biz de bu çalışmada PsA hastalarında klinik ve laboratuar verileri ile değerlendirilen hastalık aktivitesinin, aşil tendonun USG ile kalınlık ölçümü ve SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık. Anlamlı bir koralesyon saptamadık. Ancak aşil tendon kalınlığı artmış olan hastaların SWE değerlerinin daha yüksek olduğunu saptadık. PsA'lı hastaların aşil tendon tutulumunun diğer aşil tendinopatilerinden ayırımı için SWE değerleri kullanılabilir. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda kesin bilgilere ulaşmak için daha geniş anatomik bölgeleri içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Psöriyatik artrit; ayak; aşil tendonu; entezit; artirit; ultrasonografi; shear-wave
Psöriatik artrit tanılı olgularda plazma IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile endotel disfonksiyonu ilişkisi
Giriş ve amaç: Psöriatik artrit (PsA) tanılı hastalar ile sağlıklı ve ankilozan spondilit (AS) tanılı kontrol grubunda; plazma IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile endotel fonksiyonlarının göstergesi olan endotel bağımlı (FMD) ve endotel bağımsız dilatasyon (NMD) ölçümlerinin ve bunların birbirleriyle olan ilişkisi, interlökin düzeyleri ile hastaların klinik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve hastalık aktivite ölçekleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 49 PsA, 46 AS, 41 sağlıklı olmak üzere toplam 136 kişi dahil edildi. Çalışmaya katılan bireyler ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile değerlendirildi. Katılımcıların rutin bakılan biyokimyasal parametreleri ile CRP, ESR ve diğer hastalık aktivasyon değerlendirmesi için kullanılan ölçekleri not edildi. ELISA yöntemi ile IL-12 ve IL-23 ölçümü yapıldı. Brakiyal arterden doppler USG ile endotel bağımlı ve bağımsız dilatasyon ölçümü yapılarak endotel disfonksiyonu açısından değerlendirildi. Bulgular: PsA grubunda IL-12 düzeyleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmasına rağmen bu fark istatiksel anlamlılığa ulaşmadı. IL-23 düzeyi ise sağlıklı kontrole göre anlamlı yüksekti. AS grubunda IL-12 ve IL-23 düzeyleri sağlıklı gruba göre anlamlı yüksek saptandı. Tanı gruplarına göre FMD ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Bu fark PSA ile sağlıklı katılımcılar arasındaki farktan kaynaklanmaktaydı. PsA hastalarında IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile brakiyal arter bazal çapı, FMD ve NMD değerleri arasında istatiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı. Laboratuvar değerlerine bakıldığında PSA hastalarında açlık kan şekeri, trigliserid ortalaması en yüksekken, AS hastalarında CRP ve ESR daha yüksekti. Sağlıklı katılımcıların HDL düzeyi PSA ve AS hastalarına göre daha yüksek bulundu. PSA tanılı hastalarda IL 12 ve IL 23 ortalamaları ile BASDAİ, BASFİ, DAPSA, DAS 28, PsAQoL, HAQ, HAD-A ve VAS skorlamaları arasında anlamlı bir fark yok iken; HAD depresyon ölçeği ve BASMİ, IL-23 ile ilişkili bulunmuştur. AS grubunda VAS ve BASMİ ile IL-23 arasında orta düzeyde pozitif yönde ilişki saptanmıştır. IL-12 ile de HAQ arasında orta düzeyde pozitif yönde ilişki saptanmıştır. Sonuç: PsA' da IL-23 düzeyi ile FMD değerleri sağlıklı gruba göre yüksektir. Bu hastalarda kan şekeri regülasyonu bozukluğu, dislipidemi, obezite de daha sık görülmekte ve bu durum metabolik sendrom ve KVH görülme riskinin yüksek olduğunu göstermektedir. PsA hastaları bu komorbiditelerin gelişimi açısından izlenmeli, önleyici önlemler alınmalıdır. PsA hastalarında IL-12, IL-23 düzeyleriyle KVH ve aterosklerozun erken göstergesi olan endotel disfonksiyonunun ilişkisini inceleyen daha fazla sayıda araştırmaya ihtiyaç vardır.
Septik artrit ön tanısı ile opere edilen hastalarda preoperatif prediktif değerlerin karşılaştırmalı analizi; septik aseptik artrit ayrımında tanısal öngörülerin değerlendirilmesi
Amaç: Septik artrit, ortopedik acillerden biri olup tanı konulması ve cerrahi drenaj kararı verilmesi aşamasında oldukça karmaşık bir süreç içermektedir. Septik artrit için yüksek şüpheli durumlarda, septik artrit ekarte edilemediği için cerrahi drenaj uygulanmaktadır. Bu çalışmada septik ve aseptik artrit grupların preoperatif prediktif değerleri, karşılaştırmalı analiz edilerek tanının doğrulanmasında ve cerrahi drenaj kararı verilmesinde yol gösterici olması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 2011-2022 tarihleri arasında septik artrit ön tanısı ile operasyonu gerçekleştirilen toplam 103 diz septik artritli vaka retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan olguların demografik özellikleri (yaş ve cinsiyet), başvuru zamanı, başvuru şikayetleri (eklemde ağrı, ısı artışı, hareket kısıtlılığı, şişlik, kızarıklık, sistemik ateş), eklem sıvısının laboratuvar değerlendirilmesi ve operasyon bilgileri kaydedildi. Tüm bulgular Newman'ın septik artrit kriterlerine göre değerlendirilerek, septik-aseptik olarak hasta grupları oluşturuldu. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 103 hastanın 69'u (% 67) Newman kriterlerine ve retrospektif takiplerine göre septik artrit olarak değerlendirildi, 34'ü (% 33) ise aseptik artrit olarak değerlendirildi. Septik grupta semptom-cerrahi süresi anlamlı olarak düşük bulundu. Muayene bulguları ve serum laboratuvar parametreleri incelendi, iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Çalışmamızda mayi glukozu septik grupta medyan değeri 32 mg/dl, aseptik grupta 72 mg/dl olarak hesaplandı ve p değeri 0,006 olarak bulundu. Sinoviyal glukozun, serum glukozuna oranı, septik grupta ortalama değer 0,31 iken aseptik grupta 0,75 bulundu. İstatistiksel olarak septik grupta, aseptik gruba göre anlamlı düşük olduğu görülmüştür. Sonuç: Literatürdeki veriler çoğunlukla septik artrit tanısı koymaya yeterli iken; henüz tam anlamıyla tanı kriterlerinin ortaya konmamış olması şüpheci yaklaşımı destekler. Sinoviyal glukoz, şüpheli durumlarda bir prediktif değer olarak kullanılabilir.
Spondiloartritli hastalarda leptin, IL-6, hepsidin ve kemik metabolizma belrteç düzeylerinin, aerobik egzersiz ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Spondiloartritli hastalarda serum leptin, IL-6, hepsidin ve kemik metabolizma belirteçlerinden sklerostin ve dickoppf-1 düzeylerinin, aerobik egzersiz ve hastalık aktivitesi ile arasındaki ilişkisini değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 25 nonradyografik aksiyel spondiloartrit ve 25 ankilozan spondilit tanılı hasta ve 20 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Ankilozan spondilitli 10 hastaya her seans 30 dk aerobik egzersiz ve sonrasında germe egzersizleri de olacak şekilde toplam 15 seans egzersiz programı düzenlendi. Hastaların egzersiz öncesi ve sonrası leptin, IL-6, hepsidin, sklerostin ve dickkopf-1 'i içeren kan örnekleri alındı, hastalık aktivitesi için C-reaktif protein ve eritrosit sedimentasyon hızı bakıldı, Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Score (BASDAI), Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI), visüel analog skala (VAS) skorları hesaplandı. Vücut ağırlığı, boy, bel çevresi ve kalça çevresi ölçümleriyle antropometrik değerlendirmeleri yapıldı. Bu sonuçlardan vücut kitle indeksi ve bel/kalça çevresi oranı hesaplandı. Egzersiz almayan diğer gruplarda ise başvuruda birer kez biyokimyasal tetkikleri alındı ve antropometrik ölçümleri yapıldı. Elde edilen verilerle hasta gruplarıyla kontrol grubu arasında farklılıkların olup olmadığı değerlendirildi. Çıkan sonuçların hasta gruplarında hastalık aktivitesi arasındaki ilişkisi ve egzersiz alan grupta ise egzersiz öncesi ve sonrası karşılaştırmaları yapıldı. Bulgular: AS, nr-aksSpA ve kontrol grupları arasında serum leptin, IL-6, hepsidin düzeylerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Serum sklerostin düzeyleri AS'li hastalarda nr-aksSpA'lı hastalara göre istatistiksel anlamlı yüksek saptandı (p=0,008). Semptomların başlama süresi de AS'li hastalarda nr-aksSpA'lı hastalara göre anlamlı yüksekti (p=0,007) ve sklerostin düzeyleri ile semptom süresi arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,039, r= ,293). Serum dkk-1 düzeyinde ise AS ve nr-aksSpA'lı hastalarda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olmayan yükseklik saptandı. Hastalık aktivitesi belirteçlerinden CRP ile hepsidin arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,11, korelasyon katsayısı= ,301). Egzersiz alan AS'li hastalarda ise egzersiz öncesine göre VO2 maks ve yürüme mesafesi anlamlı artış gösterdi (sırasıyla p=0,036, p=0,036), hastalık aktivitesi klinik belirteci BASDAI, BASFI'de istatistiksel anlamlı olmayan düşüş, VAS'ta istatistiksel anlamlı düşüş ile birlikte leptinde istatistiksel anlamlı azalma (p=0,047) gözlendi. Sonuçlar: Bu çalışmada aerobik egzersiz ile AS'li hastaların VO2maks ve yürüme mesafesinin arttığını gösterdik. Böylelikle hastaların kardiyopulmoner enduransında artış sağladık. Fakat aerobik egzersiz ile inflamasyon ve hastalık aktivitesi arasında açıkça bir ilişki gösteremedik. Aerobik egzersiz sonrası leptindeki düşüklük ile hastalık aktivitesi arasında ilişki olabileceğini fakat bu konuda kullandığımız yöntemlerin yetersiz kaldığını düşündük. Yapılacak daha iyi tasarlanmış çalışmalarla leptin ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişkinin aydınlatılabileceğinin düşüncesindeyiz. Hastalık aktivitesini değerlendirmek için incelediğimiz inflamatuar olabilecek belirteçlerden serum IL-6, sklerostin, dickkopf-1 düzeyleri ile hastalık aktivitesi laboratuar ve klinik belirteçleri arasında herhangi bir ilişki saptamadık. Fakat akut faz reaktanı CRP düzeyi ile hepsidini pozitif korele saptadık. Böylelikle hastalık aktivitesini değerlendirmek için hepsidinin objektif bir belirteç olabileceğini düşündük. Bu konudaki sınırlı veri nedeniyle daha çok hasta sayılı çalışmalarla bu ilişki daha net ortaya koyulabilir. Nr-aksSpA ve AS'li hastalarda hem serum sklerostin düzeylerini hem de ilk şikayetlerin başlama sürelerini AS'li hastalarda istatistiksel anlamlı yüksek saptadık. Bunun sonucunda osteoproliferasyon inhibtörü olan sklerostin düzeylerinin, literatürdeki nr-aksSpA ile AS'nin aynı hastalığın farklı süreçleri hipotezini destekleyabileceğini düşünmekteyiz. Her ne kadar spondiloartritlerde inflamasyon ve yeni kemik oluşumu kısmen ilişkili gibi düşünülse de sklerostinin inflamasyondan bağımsız yeni kemik oluşumuna katkı sağladığı kanısındayız. Tüm bu bulduğumuz sonuçlar eşliğinde ileride yapılacak olan daha geniş hasta sayılı çalışmalarla hastalık aktivitesinde rol alan yolaklar ve bu yolaklar ile hastalık aktivitesinin egzersiz ile ilişkisinin daha net ortaya koyulabileceği kanaatindeyiz.
Spondiloartritli olgularda ev egzersiz programının uyku bozuklukları, fonksiyonellik ve yaşam kalitesi üzerine olan etkileri
Giriş: Spondiloartritler (SpA) ortak klinik bulgu ve belirtileri olan, başlıca aksiyal iskelet ve sakroiliak eklemlerde inflamasyon ve sakroiliit ile karakterize, periferik eklemleri de tutabilen, eklem dışı bulguları olabilen, genetik yatkınlığı tanımlanmış bir hastalık grubudur. Hastalarda uyku problemleri de sıklıkla görülmekte, hastalar ağrıdan sonra en çok uyku bozukluklarının düzeltilmesini istemektedirler. Amaç: Spondiloartritli hastalardaki uyku bozukluğunun etkilerini değerlendirmek ve 12 haftalık ev egzersiz programının uyku kalitesi, yorgunluk ve yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini değerlendirmek Metot: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana bilim Dalı Polikliniklerine, 01 Kasım 2016 - 31 Temmuz 2017 tarihleri arasında başvuran ASAS/EULAR kriterlerine göre SpA olarak sınıflanan 100 hasta dahil edilmiştir. Hastalar başlangıçta uyku kalitesi (PUKI), yorgunluk (FSS), yaşam kalitesi (ASQoL), hastalık aktivitesi (BASDAI) ve fonksiyonel durum (BASFI) açısından değerlendirilmişlerdir. Daha sonra random ikiye ayrılan gruplardan birine mevcut medikal tedavilerine ilaveten, temelde fleksibilite, mobilite ve postür egzersizlerinden oluşan 10 adet egzersiz, 12 haftalık ev programı ve minimum 2gün/hafta frekansı olacak şekilde uygulanmıştır. Kontrol grubu ise mevcut medikal tedavisine devam etmiştir. Kontrol grubuna 12 hafta sonunda egzersiz programı verilmiştir. Bulgular: SpA hastalarının %74'ünde, sağlıklı gönüllülerin ise %26.7'sinde uyku kalitesini kötü olarak bulduk (p=0.000). SpA hastalarında PUKI ile değerlendirdiğimiz uyku kalitesinin alt parametrelerinde, gündüz işlev bozukluğu hariç tüm diğer parametrelerin ( öznel uyku kalitesi,uyku latansı,uyku süresi,alışılmış uyku etkinliği, uyku ilacı gereksinimi) sağlıklı gönüllülere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde bozuk olduğunu gösterdik.(uyku ilacı gereksinimi için p=0.038, diğer parameterelerde p=0.000). Ankilozan spondilit ve nraks-SpA hastaları arasında uyku kalitesi ve yorgunluk açısından bir fark saptamadık. PUKI indeksindeki alt parametrelerde de iki hastalık grubu arasında fark saptamadık. Uyku kalitesi ile en çok yaşam kalitesi, daha sonra sırasıyla hastalık aktivitesi ve ağrı arasında bir ilişki olduğunu gösterdik. 12 haftalık fleksibilite, postür ve mobilizasyon egzersizlerinden oluşan ev egzersiz programı ile hastaların uyku kalitesi, yorgunluk, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametrelerinde kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde düzelme olduğunu gösterdik (p=0.000, p=0.002, p=0.011, p=0.004, sırasıyla). 12 hafta sonunda her 2 grupta BASDAI ile değerlendirilen hastalık aktivitesi anlamlı şekilde düzeliyordu. Sonuç: Spondiloartritli hastalarda sağlıklı kişilere göre uyku kalitesi daha kötüdür ve bu hastalar daha fazla yorgunluk hissetmektedirler. Ankilozan spondilitli hastalarla nraks-SpA arasında uyku kalitesi ve yorgunluk durumu açısından bir fark yoktur. 12 haftalık ev egzersiz programı bu sorunların tedavisinde etkindir.
Spondiloepi (meta) fizyel displazi ön tanılı hastalardaki genetik değişimin araştırılması
İskelet displazileri orantısız boy kısalığı ve çeşitli ortopedik komplikasyonlarla karakterize 436 farklı türden oluşan kompleks bir hastalık grubudur. Klinik, radyolojik ve moleküler farklılıklarına göre alt tiplere bölünmüştür. Bu alt tiplerden biri olan Spondiloepifizyel Displazi Tarda Sendromu ilerleyici spondiloepifizyel displaziye sıklıkla prematür osteoartrit bulgularının eşlik ettiği X'e bağlı resesif kalıtımlı bir iskelet displazisidir. Xp22.2 kromozomal bölgesinde lokalize, golgi aygıtından endoplazmik retikuluma vezikül transportunda rol oynayan sedlin proteininin sentezinde görevli SEDL (sedlin; OMIM*300202) genindeki mutasyonlar bu sendromdan sorumlu tutulmaktadır. İlerleyici Psödoromatoid Displazi (PPRD; Spondiloepifizyel Displazi Tarda ve ilerleyici artropati) ise elin küçük eklemlerinde genişleme ve artrit benzeri bulgularla karakterizedir. 6q21 kromozomal bölgesinde lokalize WISP3 (WNT1-İndüklenebilir Sinyal Yolağı Protein 3; OMIM*603400) genindeki mutasyonların neden olduğu otozomal resesif kalıtımlı bir iskelet displazisi alt grubudur. Tüm Ekzom Dizileme genotipi bilinmeyen hastalıkların genotipini belirleme, iskelet displazileri gibi nadir görülen alt tiplerden oluşan ve aynı fenotipe sebep olan farklı genotiplerin görüldüğü genetik heterojenite gösteren kompleks multifaktöriyel hastalıklara tanı olanağı sağlayan bir teknolojidir. Bu çalışmada ailede sadece erkek bireylerin etkilendiği, aile ağacı X' e bağlı kalıtımı ya da otozomal resesif kalıtımı düşündüren, akraba evliliği sonucu dünyaya gelmiş iskelet displazili 4 erkek kardeş tüm ekzom dizileme yöntemiyle taranmış ve WISP3 geninde NM_198239.1:c.210C>A; (p.Cys70Ter) nonsense değişimi ve NM_198239.1:c.302G>A (p.Gly101Glu) missense değişimi homozigot olarak saptanmıştır. Sonuç olarak X'e bağlı resesif kalıtım paternine benzer kalıtım sergileyen hastalara; otozomal resesif kalıtımlı İlerleyici Psödoromatoid Displazi tanısı konuldu ve genetik değişimi belirlendi. Saptanan p.Cys70Ter değişimi Türk hastalarda en sık saptanan patojenik varyant olup mevcut literatürle uyumlu olduğu görüldü. Aile öyküsü, klinik ve moleküler bulguların genetik heterojenite gösteren kompleks hastalık gruplarında yol gösterebileceği ancak kesin tanı ve ailelere preimplantasyon genetik tanı imkanı sunabilmek için moleküler çalışmalarla desteklenmesi gerektiği akılda tutulması gereken önemli bir noktadır.
Romatoid artritli hastalarda anti TNF ve DMARD tedavi sonuçlarının hastalık aktivite ve iyileşme kriterlerine göre karşılaştırılması
Romatoid artrit (RA), etiyolojisi bilinmeyen, öncelikli olarak eklemleri tutan, kronik, sistemik inflamatuar bir hastalıktır. RA tedavisinde DMARD'lar etkili olmakla birlikte halen birçok hastada hastalık aktivitesi tam olarak kontrol edilememektedir. RA tedavisinde yeni gelişmeler klasik tedaviye yanıtsız hastalar için alternatif tedavi seçenekleri sağlamıştır. Günümüzde anti TNF ajanlar en sık kullanılan yeni ilaçlardırFiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniğinde izlenen RA'lı hastaların dosyaları incelendi. 24 haftalık verileri eksiksiz olan 75 romatoid artritli hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, hastalık süresi ile klinik ve rutin laboratuar değerlendirilmeleri dosyaları incelenerek öğrenildi. Hastalar kombine anti TNF alan 37 hasta ve sadece DMARD alan 38 hasta olmak üzere 2 ayrı grupta incelendi. Hastaların DAS28, VAS ve HAQ parametreleri hesaplandı. Tedavi etkinliği ACR20, 50 ve 70 kriterleri ile belirlendiÇalışmamızda gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Anti-TNF ve DMARD kullanan hastalarda yaş ortalaması sırasıyla 50.27±7.9 ve 46.79±8.6 olarak hesaplanmıştır. Gruplar arasında tedavi öncesinde bakılan tez parametrelerinden sadece HAQ arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Gruplar arasında bakılan tedavi öncesi ve sonrası tez parametreleri her iki grupta da azalma göstermektedir ancak bu azalma anti TNF tedavisi alan grupta istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Her iki grup arasında 6. ay kontrollerinde bakılan DAS28, VAS, HAQ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Çalışmamızda anti TNF ve DMARD alan grupta ACR20, 50 ve 70 değerleri sırası ile %81-%44, %54-%15, %22-%0 olarak saptanmıştır (p<0.001Sonuç olarak anti TNF ilaçlar hastalık aktivitesini azaltmada, fonksiyonel özürlülüğü iyileştirmede ve ACR yanıtlarında DMARD kullanımına göre daha etkili bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, anti TNF, DMARD, ACR20-70
Psoriaziste vücut kompozisyon analizi, metabolik sendrom kriterleri ve artritin tedavi ile ilişkisi
Psoriazis etyolojisi net olmayan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun, vasküler ve metabolik bozuklukların gelişmesine neden olarak psoriazise eşlik eden komorbiditelerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Psoriazise eşlik eden hastalıklar arasında psoriatik artrit, inflamatuar barsak hastalıkları, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklar, maligniteler, akciğer hastalıkları ve depresyon yer almaktadır. Özellikle metabolik sendrom komponentlerinden olan obeziteyle psoriazis arasında güçlü bir ilişkiden bahsedilmekte, psoriazis, beden kitle indeksi ve psoriazis tedavisinin karmaşık ilişkisi üzerinde durulmaktadır. İnflamasyonu ve immün yanıtı baskılamayı hedefleyen ilaçların, komorbidite gelişme riskini azaltmada ve tedavide etkili olup olmadığı net değildir. Son dönemlerde psoriazis tedavisinde, psoriazis patogenezinden sorumlu immün yanıtın önlenmesini hedefleyen biyolojik ajanlar kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda psoriazisin sistemik tedavisiyle ilişkili metabolik değişikliklerden ve anti-TNF-? tedavisiyle meydana gelen kilo değişikliklerinden bahsedilmektedir
Çocuk kardiyoloji kliniğinde akut romatizmal ateş tanısı ile takip edilen hastaların kilinik, laboratuvar özellikleri, rekürrens durumları ve ek hastalık durumlarının değerlendirilmesi
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Kliniği'nde Ocak 2012–Aralık 2019 tarihleri arasında akut romatizmal ateş tanısı ile takip edilen 95 hastanın verileri, retrospektif olarak hasta kayıtları incelenerek değerlendirilmiştir. Çalışmamıza belirtilen tarihler arasında başvuran ve akut romatizmal ateş tanısı alan 43'ü (%45,3) kız ve 52'si (%54.7) erkek 95 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları 2,9 yıl ile 16,11 yıl arasında değişmekte olup, ortalaması 11,4 ± 2,74 yıl saptandı. Olgular yaş gruplarına göre 0-5, 5-9, 9-15 ve >15 yaş olarak gruplandırıldı. Gruplandırmada en büyük grup 69 hasta sayısı ile 9-15 yaş arası olup, tüm olguların %72,6 'sını oluşturmaktaydı. Hastalarımızın başvuru mevsimlerine bakıldığında ise, hastalığın kış (%34,8) ve ilkbahar (%29,5) mevsiminde daha fazla görüldüğü tespit edildi. Hastalığın aylara göre dağılımı incelendiğinde olguların en sık Aralık (%22,1) ve Kasım (%14,7) aylarında başvurduğu saptanmıştır. Hastaların hastaneye başvuru şikayetleri incelendiğinde en sık eklem şikayetleri ile başvurdukları görüldü. Eklem şikayetleri hastaların 77'sinde (%81,1) ilk başvuru yakınmasıydı. Hastalar majör jones kriterlerine göre değerlendirildiklerinde %82,1'inde kardit, %72,6'sında artrit (% 47,3'ünde poliartrit, % 11,6'sında monoartrit, %13,7'sinde poliartralji) ,% 10,5'inde kore, % 2,1'inde eritema marginatum saptandığı görüldü. Subkutan nodül saptanan hastaya rastlanmadı. Minör jones kriterlerinden, ateş % 64,2, EKG'de PR mesafesinde uzama % 20, monoartralji %5,3, akut faz reaktanı olarak CRP %89,5 hastada yüksek (≥3 mg/dL) saptanırken, sedimentasyon %75,8 hastada yüksek (≥30 mm/h) bulunmuştur. CRP değerleri 0 ile 207 arasında değişmekte olup, ortalaması 52,7 ± 59.32, sedimentasyon değerleri 1-121 arasında değişmekte olup, ortalaması 55.69± 29,6 saptanmıştır. Hastalar majör jones kriterlerinin bir arada görülme durumlarına göre değerlendirildiğinde ise en çok kardit-artrit kombinasyonu 52 (%54,7) hastada görülmüştür. Kardit saptanan hastaların ekokardiyografi bulgularında kapak tutulumlarına bakıldığında %91 oranında mitral kapak, %32 oranında ise aort kapak tutulumu gözlenmiştir. Majör jones kriterleri ile yaş ve cinsiyet arasında sadece kore açısından anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,003; p< 0,05). Yaş grupları arasında minör bulguların görülme oranları değerlendirildiğinde ise monoartraljinin 0-5 yaş grubunda görülme oranı diğerlerinden anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,22; p< 0,05). Hastalarımızın 3'ünde rekürrens saptanmış olup rekürrens görülen hastaların tamamında artrit- kardit birlikteliği gözlenmiştir. Çalışmamızda akut romatizmal ateş tanısı alan hastalarda en sık majör bulgu olarak kardit görülmüştür. En sık minör bulgu olarak ise akut faz reaktanı pozitifliği saptanmıştır. Majör kriter kombinasyonları değerlendirildiğinde en sık artrit- kardit kombinasyonu görülmüştür. Kapak tutulum sıklığına bakıldığında en sık mitral kapak tutulumu saptanmıştır. Majör kriterlerden kore kız cinsiyette anlamlı olarak daha fazla görülmüştür. Minör kriterlerden ise monoartraljinin 0-5 yaş aralığında anlamlı olarak daha sık görüldüğü saptanmıştır.
Patellofemoral artritin infrapatellar yağ dokusu hacmi ve popliteal arter intima media kalınlığı ile ilişkisinin diz MRG ile değerlendirilmesi
Patellar kondromalazinin patofizyolojisini anlamak, toplum sağlığı açısından önemli olan bu hastalığı önlemede ve yeni tedavi stratejileri geliştirmede önemli rol oynayabilir. Bu çalışmanın amacı, patellar kondromalazi ile obezite, infrapatellar yağ yastıkçığı hacmi (İNFPYYH) ve popliteal arterdamar duvar kalınlığı arasında ilişkiyi değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.Bu çalışmaya, farklı derecelerdeki 54'ü erkek 80'i kadın toplam 134 patellar kondromalazi olgusu ve 54'ü erkek, 67'si kadın toplam 121 normal olgu dahil edildi. Olgular cinsiyet, yaş, vücut yüzey alanı (VYA), vücut kitle indeksi (VKİ) ve patellar kondromalazi sınıflamasına göre gruplandırıldı. Bütün ölçümler3T MR cihazında gerçekleştirildi. Kıkırdak hacmi ve infrapatellar yağ yastığı hacmi için sagittal planda sırasıyla DESS ve DIXON sekansları kullanıldı. Damar duvar kalınlığını değerlendirmede, puls tetikleyici aksiyel proton dansitegörüntüleri kullanıldı. Patellar kıkırdak, modifiye Outerbridge sınıflamasına göre derecelendirildi ve kıkırdak volüm ile VKİ, VYA, İNPYYH ve damar duvar kalınlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi.Damar duvar kalınlığı ile kıkırdak defekt prevalansı ve İNPYYH arasında bağımsız bir ilişki saptandı (p?0,001). Buna ilaveten, VKİ ile İNPYYH arasında da anlamlı ilişki bulundu. Fakat farklı kondromalazi grupları arasında İNFYYH fark bulunamamadı. İNPYYH değerlerini VKİ ve VYA değerlerine tek tek oranladığımızda, kontrol ve ileri kondrolmalazi grupları arasında pozitifkorelasyon bulundu (p?0,001).Bu çalışma, obezite, İPYYH, PAİMK ve kıkırdak hacmi ile ilişkiyigösterdiği gibi, obezite ile ilişkili inflamatuar mediatörlerin kondromalazinin başlangıcında ve ilerlemesinde altı çizilecek potansiyel önemini vurgulamaktadır. Bu noktadan hareketle patellar kondromalazi önlenmesi ve daha etkin tedavisi için bu potansiyel döngünün anlaşılması önemli olabilir.
Tanacetum tomentellum (Boiss.) Grierson bitkisinin partenolit yönünden değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Bitlis-Tatvan-Sapur köyünden toplanmış olan Tanacetum tomentellum bitkisinin yaprak, çiçek ve gövde kısımlarının partenolit içeriği HPLC/LC-MS yöntemi ile tayin edilmiştir.Bitkinin yaprak (%0,187) ve çiçeklerindeki (%0,57) partenolit miktarı literatürde Tanacetum parthenium için belirtilen değerler (%0.1-1.68) arasındadır. Yaprak ve çiçeklerde bulunan partenolit miktarları birlikte değerlendirildiğinde Avrupa Farmakopesin'de ve ESCOP'da Tanacetum parthenium bitkisinin topraküstü kısımları için istenmiş olan miktarın üzerindedir.
Juvenil idiopatik artrit hastalarının izlem ve sonuçlarının değerlendirilmesi
ÖZET Juvenil idiopatik artrit, çocukluk çağının en sık görülen romatizmal hastalığı olup birçok sistemdeki klinik bulguların yanı sıra en önemli özelliği kronik inflamatuar sinovittir. Sıklıkla eklem tutulumu ile karşımıza çıkmakla birlikte ateş, döküntü, üveit, büyüme ve gelişme geriliği, amiloidoz ve poliserözit gibi eklem dışı sistem tutulumları da görülebilir. Çalışmada JİA'lı hastaları değerlendirerek bölgemizdeki hasta populasyonunun demografik, klinik ve laboratuar özellikleri ortaya konulmaya çalışıldı. Çalışma Uluslarası Romatoloji Birliği (ILAR) kriterlerine göre tanı almış JİA'lı hastalar arasında yürütülmüş retrospektif bir çalışmadır. Değerlendirilen 99 hastadan 89'u çalışmaya dahil edildi. Hastaların dosyaları incelenerek demografik bulguları ve tetkik edilen laboratuar değerleri kaydedildi. Hastaların ilk tanı anında ve son vizitte çocukluk çağı sağlık değerlendirme anketi (Childhood Health Assessment Questionnaire, CHAQ) ve görsel ağrı skorlaması sonuçlarına bakıldı. Hastaların fiziksel ve fonksiyonel yetersizlik durumları değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %44,9'u erkek ve %55,1'i kız cinsiyette idi. Kız/erkek oranının 5/4 olduğu görüldü. Hastaların ortalama yaşları 11,6±4,7 yıl ve tanı yaşı ortalaması 8,57±4,86 yıldır. Ortalama takip süresi 2,41±1,88 yıl olduğu görüldü. JİA alt gruplarına bakıldığında en fazla olgunun olduğu grup %61,8 ile oligoartiküler JİA idi. Bunu sırası ile poliartiküler artrit, entesit ilişkili artrit, sistemik artrit ve juvenil psöriatik artrit grubunun takip etmekte olduğu görüldü. En sık diz eklemi tutulumu ile hastaların başvurduğu belirlendi. Laboratuar değerlendirmesinde sistemik artrit dışındakilerde akut faz reaktanları açısından (ESH, CRP, beyaz küre) önemli bir farklılık görülmedi. Hastaların %50,6'sında anti-nükleer antikor (ANA) pozitifliği olup, ANA pozitifliği yönünden hasta sayısı en yüksek oligoartiküler JİA grubu idi. Olguların %12,3'ünde romatoid faktör (RF) pozitifliği mevcuttu. Tanı ve izlem sırasında olguların % 6,7'sinde üveit geliştiği görüldü. Hastaların tedavileri sırasında remisyona girme oranları belirlendi. Hastaların %17,9'u halen aktif hastalık durumunda idi. Ancak olguların %82,1'i inaktif hastalık kriterleri taşıyordu. İnaktif hastalık grubundaki olguların %68,4'ünün ilaçlı klinik remisyonda ve % 32,6'sının ilaçsız klinik remisyon grubunda olduğu görüldü. Çocukluk çağı sağlık değerlendirme anketi (CHAQ) ve yetersizlik indexlerine bakıldığında, son vizitte hastaların % 92'sinde günlük yaşamsal aktiviteler yönünden yetersizlik olmadığı gözlendi. Sonuçlar değerlendirildiğinde hastaların ülkemiz ve diğer ülkeler ile benzer ve farklı yönleri olduğu görüldü. Oligoartiküler JİA ve kız cinsiyetin çok görülmesi, ülkemizdeki diğer sonuçlarla en fazla benzerlik gösteriyordu. Çocukluk yaş grubunda eklemlerde hasara bağlı hareket kısıtlılığı ve edinilmiş fonksiyonel yetersizliğe yol açan en önemli nedenlerinden biri JİA'dır. Çalışmamızdaki olgularda hem çocukluk çağı sağlık değerlendirme anketinde iyileşme oranları hem de ilaçlı klinik remisyon oranlarının yüksek olduğu görüldü. Bunun erken tanı yanı sıra, son yıllarda uygulanan yoğun tedavi seçeneklerinin artması sonucu geliştiği kanaatine varıldı Anahtar kelimeler: Juvenil idiopatik artrit, remisyon, CHAQ, tedavi
Kollajen ile uyarılan deneysel artrit modelinde sorafenibin olası etkinliği
Romatoid artrit (RA), başlıca sinovyal doku, kıkırdak ve subkondral kemiği hedef alan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Sorafenib hepatosellüler, renal hücreli ve tiroid kanserlerinde kullanılan bir multikinaz inhibitörüdür. Bu çalışmanın amacı, deneysel artrit modelinde sorafenibin potansiyel terapötik etkilerini ortaya koymaktır. Çalışmaya 43 adet, 8-10 haftalık, Wistar albino cinsi dişi rat alındı. Ratlar randomize şekilde 5 gruba ayrıldı. Grup I kontrol grubu (n=10), Grup II artrit grubu (n=7), Grup III etanersept (5 mg/kg) grubu (n=8), Grup IV yüksek (30 mg/kg) doz sorafenib grubu (n=9) ve Grup V düşük (10 mg/kg) doz sorafenib grubu (n=9) olarak belirlendi. Grup II, III, IV, V ratlara artrit oluşturmak için intradermal olarak inkomplet Freund adjuvanı ile kombine edilen tavuk tip II kollajeni (1. ve 7. günler) uygulandı. Sorafenib, grup IV ve V'deki ratlara artritin gözlendiği günden (çalışmanın 14. günü) başlayarak çalışma sonuna kadar grup V'e 10 mg/kg, grup IV'e 30 mg/kg dozunda nazogastrik sonda ile her gün uygulandı. Grup III'deki ratlara ise haftalık 5 mg/kg dozunda etanersept subkutan yolla uygulandı. Tüm ratlar 33. gün sakrifiye edilerek kan örnekleri alındı ve histopatolojik analizler için arka bacakları diz altından ampute edildi. Doku homojenatından ise VEGF, VEGFR2 (VEGF Reseptör 2) ve β-aktin (kontrol) Western Blot yöntemi ile değerlendirildi. Pençelerdeki perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu belirlendi. Grup III, IV ve V'in 33. gün artrit skorları, kendi gruplarının 13. gün skorları ve Grup II'nin 33. gün artrit skoru ile karşılaştırıldığında düşüktü. Grup III, IV ve V'te doku VEGF ve VEGFR2 düzeyleri, Grup II ile karşılaştırıldığında düşüktü. Grup III, IV ve V ratlardan alınan eklem doku örneklerinin histopatolojik skorlamasında, perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu skorlarında, Grup II ile karşılaştırıldığında anlamlı azalma vardı. Bu çalışma, kollajen ile uyarılan artrit modelinde, Sorafenibin kıkırdak-kemik destrüksiyonunu önlediğini gösteren ilk çalışmadır. Bu sonuçlar, RA tedavisinde sorafenibin etkili olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, sorafenib.
Romatoid artritli hastalarda signal peptide-cub-egf domain containing protein (SCUBE) 1 ve 3 düzeyi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Romatoid artritli (RA) hastalarda, yeni tanımlanmış bir marker olan plazma signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE) 1 ve 3' ün düzeylerinin incelenmesidir. Bu proteinlerin diğer anjiogenez parametreleri ve hastalık aktivitesi ile korelasyonu olup olmadığının araştırılmasıdır. Metod: American Collage of Rheumatology(ACR) 2010 tanı kriterlerine göre RA tanısı olan hastalar ile sağlıklı kontroller çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcıların yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksleri (VKİ) kaydedildi. Hastaların ayrıntılı öykü ve muayeneleri yapıldı hastalık aktivite skorları (DAS28) hesaplandı. Tüm katılımcıların SCUBE 1-3, Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Matrix metalloproteinaz-9 (MMP-9), İnterlökin -6 (IL-6), CD40L seviyeleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile ölçüldü Bulgular: Çalışmaya 106'sı RA (82 kadın, 24 erkek), 95'i ise sağlıklı kontrolden (64 kadın, 31 erkek) oluşan 201 kişi dahil edildi. Her iki grubun yaş, VKİ ve cinsiyet dağılımları arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Hasta ile sağlıklı kontrol grubu arasında SCUBE 1 düzeyleri (sırasıyla 1.28±1.41ng/mL, 0.94±0.67ng/mL p=0.002), CD40L ve MMP-9 seviyeleri arasında da anlamlı fark saptandı (p<0.001, p=0.012) anlamlı fark saptandı. Diğer anjiogenez markerları ile aralarında anlamlı fark saptanmadı. Hastalık aktivasyonu ile SCUBE 1, 3 ve diğer parametreler arasında anlamlı düzeyde bir korelasyon bulunamadı. Sonuç: Çalışmamız ile SCUBE 1'in RA patogenezinde önemli bir süreç olan anjiogenez mekanizmaları içinde yeni bir potansiyel markır olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Romatoid artrit, Anjiogenezis, SCUBE1 ve 3
Romatoid artrit ve sistemik lupus eritematoz hastalarında Apelin ve Omentin'in insülin direnci üzerine etkileri
Romatoid artrit (RA) ve sistemik lupus eritematoz (SLE) otoimmün, kronik inflamatuar hastalıklardır. Patogenezleri farklı olan bu hastalıklarda değişik inflamasyon mediatörleri aracılığı ile insülin sensitivitesi azalmaktadır. Obezite ilişkili adipokin olarak tanımlanan apelin ile insülin sekresyonu arasında kuvvetli bir ilişki bulunmaktadır. Adipositlerde insülin tarafından uyarılan apelinin glikoz kullanımını artırdığı ve insülin salınımını inhibe ettiği bilinmektedir. Sekretuar bir glukoprotein olan omentin, omental ve subkutan adipositlerde daha fazla olmak üzere insülin ile uyarılmış glikoz transportunu ve insülin duyarlılığını artırmaktadır. Bu çalışmada, RA ve SLE hasta gruplarında apelin ve omentin düzeylerinin belirlenmesi ve bu adipositokinlerin hastalık fenotipleri ve insülin direnci ile ilişkilerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 34 RA, 32 SLE tanılı hasta ve 28 sağlıklı kontrol (SK) alındı. Çalışma gruplarında rutin biyokimyasal tetkiklere ek olarak, serum insülin, C peptit, apelin ve omentin düzeyleri ölçüldü. İnsülin direnci; Homeostasis Model Assesment For Insulin Resistance (HOMA-IR) indeksi ile belirlendi.Romatoid artrit grubunda, insülin ve HOMA-IR düzeylerinin hem SLE (her biri için p<0.001) hem de SK grubundan (her biri için p<0.01), C peptit düzeyinin ise yalnızca SK grubundan yüksek (p<0.05) olduğu saptandı. Apelin düzeyleri üç grup arasında benzer bulunsa da ANCOVA ile yaş için düzeltme yapıldığında, apelin düzeyinin, SLE grubunda, SK grubundan yüksek olduğu saptandı (p=0.040). Omentin düzeyi, RA grubunda, hem SLE hem de SK grubundan yüksekti (sırası ile p<0.05 ve p<0.001).RA hastalarında omentin düzeyindeki artış insülin direnci gelişimini önleyememekte, SLE hastalarında ise apelin düzeyindeki artış insülin duyarlılığı ile ilişkili gibi gözükmektedir.Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, Sistemik lupus eritematoz, insülin direnci, apelin, omentin.