Adiponektin
56 theses under this subject heading
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Konversiyon bozukluğu hastalarında serum adiponektin,galanin,leptin ve ghrelin düzeyleri
a. Giriş ve amaç: Bu çalışmada çeşitli psikiyatrik bozuklukların etyopatogenezinde rolü olduğu ileri sürülen nöropeptitlerin konversioyon bozukluğu (KB) etyopatogenezindeki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. b. Yöntem: Çalışma, Ekim 2010- Eylül 2011 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi psikiyatri polikliniğinde konversiyon bozukluğu tanısı alan hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya 15-65 yaş arası 45 hasta ve hasta grubu ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyleri açısından eşleştirilmiş 31 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Olası karıştırıcı faktörleri dışlamak için DSM-IV?e göre başka bir eksen I ve eksen II tanısı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. c. Bulgular: Bu çalışmada KB olan hasta grubunda adiponektin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. KB olan hasta grubu ve kontrol grubu arasında ghrelin düzeyleri açısından istatistiki olarak fark bulunmadı. Hasta grubunda leptin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Hasta grubunda galanin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu.d. Tartışma: Stres dayanıklılığına (resilience) katkıda bulunan psikobiyolojik faktörlere bu çalışmayla yenileri de eklenmiş olabilir. Galanin ve ghrelin düşüklüğü KB hastalarının incinebilirliğinin (vulnerability) yüksek olduğunu destekliyor olabilir. Adiponektin ve leptin yüksekliğinin ise stres dayanıklılığını artırmak amaçlı geliştiğini düşündürmektedir. Adiponektin ve leptin yüksekliği kompansatuvar mekanizmanın çalıştığını ya da negatif geribildirim mekanizmasında bir sorun olduğunu gösteriyor olabilir. Anahtar kelimeler: Konversiyon, adiponektin, galanin, leptin, ghrelin, dayanıklılıkincinebilirlik.
Çocuklarda serum nesfatin-1, adiponektin ve fibroblast growth faktör 21 seviyelerinin vücut kitle indekslerine bağlı değişimlerinin araştırılması
Obezite özellikle tip 2 diyabet ve metabolik sendrom gibi büyük sağlık sorunlarına yol açan bir olgudur. Vücuttaki yağ oranının fazlalığı olarak tanımlanan obezite sıklıkla insülin direnci, diyabet, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklara eşlik etmesine rağmen, bu hastalıklarla arasında moleküler düzeydeki bağlantısı tam olarak aydınlatılamamıştır. Çocukluk çağı obezitesi günümüzde büyük bir problem teşkil etmektedir. Obeziteye bağlı oluşabilecek komplikasyonlar hayatın her döneminde morbidite ve mortaliteyi artırma eğilimindedir. Nesfatin-1, Adiponektin ve Fibroblast Growth Faktör 21, yakın zamanda yetişkinlerde obezite ile ilişkili ve insülin direncinin patogenezinde rol oynayan yeni peptitler olarak tanımlanmıştır. Ancak aralarındaki ilişki henüz aydınlatılamamıştır ve obeziteli çocuklarda dolaşımdaki seviyeleri yeterince çalışılmamıştır. Bu nedenle, bu tezin amacı, çocuklarda vücut kitle indekslerine göre serum Nesfatin-1, Adiponektin ve Fibroblast Growth Faktör 21 seviyelerindeki değişimlerinin araştırılması ve sonuçlarımıza göre çocukların vücut kitle indeksi ile biyobelirteç ilişkilerinin birbirleriyle, insülin direnciyle ve diğer biyokimyasal parametrelerle korelasyonunu belirlemektir. Bu çalışmaya yaş ve cinsiyet dağılımları benzer olan, vücut kitle indekslerine göre 48 normal kilolu (Grup I), 41 fazla kilolu (Grup II) ve 44 obez (Grup III), olmak üzere toplam 133 çocuk alınmıştır. Tüm deneklerin antropometrik parametreleri, klinik ve laboratuvar verileri toplanmış ve dolaşımdaki Nesfatin-1, Adiponektin ve Fibroblast Growth Faktör 21 seviyeleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. Deneklerin %62,4'ü kız, %37,6'sı erkek ve yaş ortalamaları 11,78±1,3 (5-17) olarak belirlenmiştir. Buna göre özellikle adolesan çağda kız çocuklarının poliklinik başvurusunun daha fazla olduğu görülmüştür. Çocukların yaş, boy, ağırlık, ağırlık SDS, VKİ, VKİ SDS, FGF-21, Adiponektin, insülin, glukoz, HOMA-IR, TG, TKol, LDL ve ALT değerleri VKİ gruplarına istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0,05). Çocukların boy SDS, vii Nesfatin-1, HDL ve AST değerleri ise VKİ gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak elde edilen bulgular, obezite ile ilişkili insülin direncinde, Nesfatin-1, Adiponektin ve FGF21 moleküllerinin önemli bir rolü olduğunu göstermektedir. Çalışmamıza göre, sonuçlarımızın ileride yapılacak olan çalışmalarla desteklendiğinde ölçtüğümüz belirteçlerin obezitenin tanı ve tedavisinin takibinde kullanılabileceği ve ileride ilaç hedefi olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Vücut kitle İndeksi, Çocukluk çağı obezitesi, Nesfatin-1, Adiponektin, Fibroblast Growth Faktör 21
Oral yolla alınan capsaisinin yağ dokudaki adipokin ekspresyonu üzerine etkileri
Capsaicin, acı kırmızıbiberin etken maddesidir. Capsaicin alınımının hem lipolizi stimule ederek hem de lipogenezi engelleyerek yağ dokusunu azaltabileceği düşünülmektedir. Adipokinler hücreden hücreye sinyal taşıyıcı proteinlerdir ve yağ dokusundan salınırlar. Santral ve periferde görev almakla birlikte bu görevler santralde iştah ve enerji tüketimini düzenlemek iken periferde insülin duyarlılığı, oksidatif kapasite ve lipid alımını etkilemektir. Çalışmamızda, Capsaicinin sıçanlarda yağ dokusundaki bazı adipokinlerin ekspresyonu üzerine olabilecek etkilerinin immunohistokimyasal boyama yöntemi ile belirlenmesi amaçlandı. Deney grubu (n:10) % 0,04 oranında capsaicin içeren yem ile, kontrol grubu (n:10) ise standart sıçan yemi ile beslendi. Sıçanlar, 60 gün sonunda, canlı ağırlıkları tartılıp sırasıyla; deri altı, testiküler, visseral yağ dokusu ve kahverengi yağ dokusu örnekleri alındı. Tüm gruplara ait dokularda immunohistokimya yöntemi ile leptin, adiponektin, TNFα ve visfatin ekspresyonu yapıldı. Leptin için bakıldığında deney grubunda özellikle testiküler yağ doku (TY) ve visseral yağ dokuda (VY) kontrol grubuna oranla daha az boyanma görüldü. TNFα için, deney grubunda SY ve KY dokularında deney grubunun kontrol grubuna oranla daha yoğun boyandığı tespit edilirken, TY ve VY dokularında daha az boyanma görüldü. Adiponektin için, kontrol ve deney grupları arasında dikkate değer bir farklılık gözlenmemesine karşın sadece SY dokusunda deney grubunun daha fazla boyandığı tespit edildi. Visfatin için, KY dokusunda 2 grup arasında dikkate değer bir farklılık görünmezken, TY, VY ve SY dokularında deney grubunun kontrole oranla daha yoğun boyandığı görüldü. Sonuç olarak; Capsaicin, hem beyaz hem de kahverengi yağ dokusunu ve bu dokularda sentezlenen bazı adipokinleri (adiponektin, leptin, TNF- α ve visfatin) uyararak, ekspresyonlarında değişikliğe sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Capsaisin, Adipokin, Beyaz yağ dokusu, Kahverengi yağ dokusu
Diyabetik nefropatide oksidatif stres ile serum inflamatuar durumunun korelasyonu
This study investigates the interaction between DN, inflammatory status, and oxidative stress. As well as the effect of oxidative stress biomarkers on patients with DN. The study population was 87 participants (Patients = 57, HCs = 30), the patients were divided into three stages (3, 4, and 5) based on the GFR values; according to (MDRD) equation. The current study showed that Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), and Tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) levels were elevated in all stages of disease progression as compared with healthy controls. When compared the increased levels of ADP, MDA, and TNF-α, we observed that the levels of ADP and MDA was higher increased compared to the slight increase in TNF-α. Where TNF-α considered an inflammatory state that leads to increased levels of ADP. Through the study of receiver operating characteristics curve analysis (ROC curve) the results have been showed that ADP and MDA have a high AUC in all stages (3, 4, and 5). While TNF-α was in lower AUC in all three stages. The results of the current study indicate that ADP can be considered as a good indicator to diagnosis in early stage of disease development, since it is an anti-inflammatory who's increased due to the presence of inflammatory cells represented by TNF-α. MDA is also considered as a good indicator of the progression of diabetic nephropathy, which explains the association of oxidative stress with DN.
Kardiyovasküler hastalığın ön tanısı olarak obezitenin plazminojen aktivatör-inhibitör-1 ve adiponektin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
Obezite, kardiyovasküler hastalık (KVH), özellikle kalp yetmezliği ve koroner kalp hastalığı (KKH) geliştirme riskinin artmasıyla ilişkilidir. Obezite, dislipidemi, tip 2 diyabet, hipertansiyon ve uyku bozuklukları dâhil olmak üzere kardiyovasküler risk faktörlerine doğrudan katkıda bulunur. Bu çalışmada, kardiyovasküler hastalığın ön tanısı olarak obezitenin plazminojen aktivatör-inhibitör-1 ve adiponektin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Irak, Zi-kar şehrinde, İmam Hussain Eğitim hastanesinde hasta ve kontrol grubu oluşturularak ve her bir grupta yaşları 35-45 arasında değişen 50 hasta olmak üzere toplam 100 kişi ile gerçekleştirildi. Tüm bireylerden serum araştırması için kan örnekleri alındı. Kan serumu örneklerinde serum kolesterol, serum trigliserid, serum düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL), serum yüksek yoğunluklu lipoproteinler (HDL), serum çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL), serum trigliserid, serum plazminojen aktivatör inhibitör-1 ve serum adiponektin seviyeleri ölçüldü. Birinci ve ikinci grup karşılaştırıldığı zaman iki grup arasındaki farklar istatiksel olarak anlamlıdır. Sonuçlar, obezitesi olan hastalarda plazminojen aktivatör inhibitör-1 düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli derecede yüksek olduğunu gösterdi. Obez hasta grubunda ortalama serum adiponektin değerleri kontrollere göre önemli derecede düşüktü. Tüm sonuçlar temelinde, aşırı kilo ve obezitenin kalp yetmezliği ve koroner kalp hastalığı gibi kardiyovasküler hastalık gelişimi için güçlü risk faktörlerine sahip olduğu sonucuna varıldı. ANAHTAR KELİMELER: Obezite, Kardiyovasküler Hastalık, Plazminojen Aktivatör İnhibitörü-1, Adiponektin, Lipid Profili
Romatoid artritte antioksidanlar ve inflamatuar biyobelirteçler
In curent study which aimed to determine if individuals with rheumatoid arthritis (RA) have elevated inflammatory or antioxidant markers. The study was carried out between January to April 2021 in teaching hospitals and private clinics in Iraq. The study included 81 patients previously diagnosed with RA and 50 healthy controls (HCS). All participants underwent tests for the Biochemical Parameters which are: Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), Protein carbonyls (PC), Catalase (CAT), and Superoxide dismutase (SOD). The results showed that there were significant increased in comparison between RA patients and HCS in ADP, MDA, and PC. while there were significant decreased in CAT and SOD concentrations. The ROC curve showed that the area under the curve (AUC) of ADP and MDA was very high. while the AUC of PC and SOD was fair and the AUC of CAT was poor. The study concluded that there were no effects of age, gender, and BMI on the studied parameters. Low levels of antioxidants can lead to elevate the levels of oxidative stress and this elevated may be related to an increase in the production of reactive oxygen species (ROS). ADP and MDA is an excellent prognostic indicator for RA. PC and SOD can considered a fair prognostic indicator. CAT is a poor prognostic indicator for RA.
Obez çocuklarda serum omentin-1, vaspin, leptin ve adiponektin düzeylerinin değerlendirilmesi
Omentin-1, vaspin, leptin ve adiponekin adipoz dokudan salgılanan ve obeziteyle ilişkili sitokinlerdir. Obezlerde ve insülin direnci gelişenlerde plazma omentin-1, vaspin, adiponektin düzeyleri azalmakta, leptin seviyesi artmaktadır. Çalışmamızda obez ve obez olmayan çocuklarda omentin-1, leptin, vaspin ve adiponektin düzeylerini ve insülin direnciyle ilişkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamıza; Ağustos 2019- Aralık 2019 tarihleri arasında Çocuk polikliniğine ek bir şikayeti olmaksızın kontrol amacıyla başvuran 6-17 yaş arası toplam 81 çocuk dahil edildi. Bunlardan 49 obez ve 32 'si obez olmayan grupa dahil edilerek omentin-1, vaspin, leptin ve adiponektin düzeyleri ile klinik laboratuvar parametreleri karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın sonucunda; omentin-1, leptin ve adiponektin düzeyleri obez olan grupta yüksek buldduk. Vaspin düzeyleri ise kontrol grupta obez gruptan yüksek bulduk.Obez grupta leptin ile insülin direnci arasında anlamlı olmamakla birlikte poztif korelasyon, adiponektin ile isnülin direnci arasında anlamlı olmamakla birlikte negatif korelasyon saptanmıştır. Gruplar açısından AST, trigliserid, HOMA-IR, leptin, omentin-1, vaspin, ve adiponektin düzeyleri açısından anlamlılıklar tespit edildi. Obez grubunda AST, trigliserid, HOMA-IR, leptin, omentin-1 ve adiponektin düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunurken, vaspin, düzeyi obez grubunda anlamlı olarak daha düşük tespit edildi. Hepatosteatoz derecesi ile laboratuvar bulgularımız arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmezken, hepatosteatoz ile omentin-1, leptin ve adiponektin arasında anlamlı pozitif korelasyon görüldü.Omentin-1, vaspin ve adiponektin ile ilgili sonuçlarımızın literatürden farklı olmasının nedeni; Irk, yaş, genetik faktörler ve sigara kullanma alışkanlığı olabilir. Çocuklarda omentin-1, vaspin ve adiponektinin obezite ile ilişkisine dair daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: obezite, omentin-1, vaspin, leptin, adiponektin, insülin direnci
Normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez hastalarda plazma GLP-1, C-RP ve adiponektin düzeyleri arasındaki ilişki
Obez kişilerde patofizyolojik değişiklikler içinde en önemlilerden biri kronik sistemik inflamasyonun varlığıdır. Çalışmamızın amacı; normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez hastalarda; inflamatuvar bir belirteç olan CRP, antiinflamatuvar özellikteki adiponektin ve Tip-2 DM patogenezinde önemli bir inkretin olan plazma GLP-1 düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmaya kliniğimize başvuran, vücut kitle indeksi (VKİ) ≥30 kg/m2 olan, normal glukoz toleranslı 30 hasta, bozulmuş glukoz toleranslı 30 hasta ve VKİ normal olan sağlıklı 20 kişi alındı. Tüm hastalardan ve kontrol grubundan serum adiponektin, GLP-1, açlık insülin, lipid profili, HbA1C ve CRP düzeyleri çalışıldı. Tüm kişilerin bel çevresi ölçüldü. İnsülin direnci (IR), Homeostasis Model Assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Obez olgularda Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) yapıldı. Gruplar yaş ve cinsiyet yönünden benzerdi. C-reaktif protein, GLP-1 ve adiponektin değerleri bakımından tüm gruplar arasında anlamlı farklılık gözlendi (sırasıyla, p=0.001, p=0.001, p=0.033). Alt grupların karşılaştırılmasında, NGT ve BGT obez hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre; CRP anlamlı olarak yüksek, GLP-1 ise anlamlı olarak düşük saptandı (sırasıyla, p=0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,001). BGT obez hasta grubunun adiponektin düzeyi, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,010). Ancak NGT obez hasta grubu ile BGT obez hasta grubu arasında CRP, GLP-1 ve adiponektin açısından anlamlı fark saptanmadı. Korelasyon analizinde; NGT obez hasta grubunda, CRP ile VKİ ve bel çevresi arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (sırasıyla, r=0,427, p=0,019 ve r=0,407, p=0,026). Diğer taraftan GLP-1 ve adiponektin ile diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. BGT obez hasta grubunda ise GLP-1 ile bel çevresi arasında negatif yönde anlamlı korelasyon mevcuttu (r=-0,380, p=0,038). Ancak CRP ve adiponektinle diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak; obez hastalarda CRP yüksekliği saptanması, obezitede bir inflamasyon varlığına işaret etmektedir. Obez olgularda CRP yüksekliği yanı sıra, GLP-1 ve adiponektin düzeylerinin azalmış olması, özellikle bozulmuş glukoz toleranslı hastalarda ilerde diyabete progresyon için bir belirteç olabilir. NGT obez hasta grubunda, CRP ile VKİ ve bel çevresi arasında anlamlı pozitif korelasyon, BGT obez hasta grubunda ise GLP-1 ile bel çevresi arasında anlamlı negatif korelasyon olması bu görüşü destekler niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Obezite, GLP-1, Adiponektin, CRP, Bozulmuş Glukoz Toleransı
Metastatik olmayan meme kanseri hastalarında, vücut yağ dağılımının; adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç-hipotez: Meme kanseri ve obezite toplumsal bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Meme kanseri tümör hücrelerinin doğasını daha iyi anlayabilmek ve bu hastalığa sahip hastaları tedavi ederken elimizi güçlendirmek için fizyopatolojiyi ve risk faktörleri iyi belirlemek ve tedavilerinde ve takiplerinde yeni seçenekler oluşturulmasına katkı sunabilmek için meme kanseri hastalarında vücut yağ dağılımının adiponektin, leptin ve irisin düzeyeleri ile ilişkisini değerlendirmek istedik. Yöntem: Çalışmaya 2019-2020 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi medikal onkoloji polikliniğine başvuran evre 4 olmayan 60 meme kanseri hastası, medikal onkoloji polikliğinde takiplerini sürdüren meme kanseri açısından kür olmuş izlemde olan 60 takip hastasını ve hastanemize herhangi bir sebeple başvuran ve kronik bir hastalığı saptanmamış sağlıklı 60 gönüllüyü dahil ettik. 180 kişilik çalışma grubununun uzman diyetisyenler gözetiminde Tanita BC-418 MA cihazıyla vucüt ağırlıkları, vücut yağ dağılımları ve abdominal yağ miktarı ölçüldü. Hastaların boyları ölçüldü ve BMI hesaplanarak hastaların sonuçlarının yazıldığı analiz kağıtları dosyalandı. Plazmadan adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri bakıldı. İstatiksel değerlendirmede SPSS-18 programı kullanılmıştır. p değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalardan meme kanseri yeni tanı grubunun yaş ortalaması 55,18, meme kanseri izlem grubunun 53,90, kontrol grubunun 49,36 olarak geldi. Meme kanseri grubunun ortalama VKİ: 29,52 kg/m2, Meme kanseri izlem grubunun ortalama VKİ:31,78 kg/m2, kontrol grubunun ortalama VKİ: 32,47 kg/m2 olarak saptandı. Adiponektin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda ortalama 4,03 mg/L, meme kanseri izlem grubunun 4,82 mg/L, kontrol grubunda 4,42 mg/L (p=0,363) olarak sonuçlandı. Leptin sonuçları meme kanseri yeni tanı grubunda 13,08 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 22,23 ng/ml, kontrol grubunda 17,73 ng/ml (p=<0,001) olarak sonuçlandı. İrisin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda 11,58 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 17,02 ng/ml ve kontrol grubunda 15,86 ng/ml (p=0,002) olarak sonuçlandı. Sonuç: Meme kanseri yeni tanı grubunda serum irisin düzeyleri meme kanseri izlem grubuna göre daha düşük saptanmış olup çalışma anlamlı sonuçlanmıştır. İrisin meme kanser i hastalarının takibinde kullanılabilirliği ve terapötik etkileri için daha geniş hasta gruplarında çalışılmalıdır.
Peripartum dönemde rasyona ilave edilen yağlı tohumların keçi ve oğlaklarda performans ve plazma adipokin konsantrasyonuna etkisi
Mevcut çalışmada peripartum dönemde rasyona ilave edilen yağlı tohumların (omega-6 yağ asiti olan linoleik asitce zengin aspir, omega-3 yağ asiti olan linolenik asitce zengin keten tohumu ve omega-9 olan oleik asit ve omega-6 olan linoleik asitce zengin susam) keçi ve oğlaklarda performans ve plazma adipokin konsantrasyonuna etkisi araştırılmıştır. Prepartum -4. haftada 42 baş Alman Alaca x Kıl melezi keçi dört gruba ayrılmış (Kontrol, Aspir, Keten, Susam) ve bazal rasyona ilave olarak 100 g yağlı tohumla (aspir / keten / susam) beslenmiştir. Aynı gruplar oğlaklamadan postpartum 6. haftaya kadar ise bazal rasyona ilaveten hayvan başına 200 g yağlı tohum almıştır. Haftalık olarak bireysel kan ve süt numuneleri toplanmıştır. Prepartum dönemde yağlı tohumların adiponektin, ghrelin, leptin konsantrasyonları üzerine etkisi saptanmamıştır (herbir değişken için P>0.05). Postpartum dönemde ise adiponektin konsantrasyonu etkilenmemiş, aspir ve keten ilaveleri ghrelin (P=0.03) ve leptin (P=0.03) konsantrasyonlarını artırmıştır. Prepartum ve postpartum dönemde yağlı tohum ilavesi canlı ağırlık değişimini etkilememiştir (P˃0.05). Ancak, prepartum ve postpartum dönemde susam ilavesi kuru madde tüketimini azaltmıştır (P˂0.01). Kolostrum IgG (g/L) düzeyi omega-3 kaynağı olan keten ilavesiyle yükselmiştir (P=0.05). Süt verimi, düzeltilmiş süt verimleri, süt kuru madde ve süt yağ düzeyleri yağlı tohumlardan etkilenmemiştir (P˃0.05). Yağlı tohum verilen gruplarda protein, kazein, laktoz (P˂0.01) ve üre konsantrasyonlarının (P=0.08) kontrol grubuna göre yüksek olduğu ve en yüksek düzeylerin susam grubunda bulunduğu tespit edilmiştir. Kontrol, aspir, keten ve susam gruplarından doğan oğlakların canlı ağırlık değişimi ve canlı ağırlık arasında istatistiksel fark saptanmamıştır (P˃0.05). Mevcut çalışma ile yağlı tohumların hayvanların enerji durumundaki değişiklikler yoluyla plazma leptin ve ghrelin konsantrasyonunu değiştirebileceği ortaya konulmuştur.
Stres bozukluğunun beslenme bozukluğuna ve serum leptin, ghrelin, adiponektin düzeylerine etkisi
Günümüzde çok sayıda stres etkeni ile sıkça karşılaşılmaktadır. Stres etkenleri, kişinin beslenme alışkanlıklarını etkilemektedir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişim, beslenme bozuklukları denilen durumlara zemin hazırlamaktadır. Çalışmamızda stres bozukluğunun yeme bozukluğuna ve adipositokin düzeylerine nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçladık. Hastanemizde çalışan, öğrenim gören ve polikliniklere başvuran 18- 30 yaş arası hergangi bir hastalığı bulunmayan 313 kadına yeme bozukluğu ve stres bozukluğunun tespiti için daha önceden tarafımızca geçerlilik çalışması yapılmış SCOFF ve PSS testleri uygulandı. 313 kişilik çalışma grubundan 120 kişiye rutin laboratuar tetkikleri ve adipositokin düzeyleri çalışıldı. Tetkik edilen 120 kişiden yeme bozukluğu olmayan ve VKİ 18.5 ile 25 arasında olan 40 kişi kontrol grubu, 80 kişi vaka grubu olarak alındı. Bu vaka grupları VKİ'ne göre 18,5 altı 25 üstü ve aradaki normal değerler olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Elde edilen 4 grup stres bozukluğu olup olmamasına göre de ayrı ayrı gruplandırıldı. 313 kadında yeme bozukluğu sıklığı %46,6 ; stres bozukluğu sıklığı % 34,5 idi. Stres bozukluğu olanlarda (%54,1) olmayanlara (%45.9) göre daha yüksek oranda yeme bozukluğu saptandı. Oluşturulan 4 grupta rutin laboratuar tetkikleri çalışıldı, grupların homojen olduğu izlendi. Bu gruplarda adipositokin düzeyleri çalışıldı. Yeme bozukluğu olan ve VKİ 18.5'in altında olan grupta leptin diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük; ghrelin ve adiponektin diğer gruplara göre yüksek bulunmuştur. Aynı VKİ'ne sahip yeme bozukluğu olan ve olmayan grupta anlamlı farklılık saptanmamıştır. 4 grupta stres açısından kıyaslandığında VKİ 18.5'in altında olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda leptinin düştüğü, ghrelin ve adiponektinin arttığı; VKİ 25'in üzerinde olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda ise leptinin arttığı ghrelin ve adiponektinin azaldığı saptanmıştır. (p<0,05) Son olarak yeme bozukluğu olanlarda olmayanlara göre adipositokinlerin hepsinde anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Çalışmamız sonucunda 18-30 yaş arasında kadınlarda yeme bozukluğu ile leptin, ghrelin, adiponektin arasında doğrudan ilişki bulunmuştur. Bununla beraber stresin hem yeme bozukluğuna katkıda bulunduğu, hem de adipositokin değerlerini etkilediği saptanmıştır.
Preeklampsi olgularında plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisinin serum adiponektin düzeyi ile ilişkisi
Amaç: Preeklamptik gebelerde maternal serum adiponektin seviyeleri ile plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisi arasındaki ilişkinin saptanması.Materyal ve Metod: Preeklampsi tanısı konulan 32 gebe çalışma grubunu oluşturdu. Fetal gelişimin ve maternal kan basınçlarının normal olduğu 17 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Sezaryen ile doğurtulan 20 preeklamptik gebeden ve 12 kontrol olgusundan plasenta ve zarlar ayrıldıktan sonra plasental yatak biyopsisi alındı. Doğumdan sonra plasentalar toplandı. Plasenta ve plasenta yatak biyopsileri, uteroplasental vasküler patoloji açısından incelendi. Serum adiponektin düzeyleri ELİSA kiti ile ölçüldü.Bulgular: Serum adiponektin düzeylerinin preeklamptik gebeler ile kontroller arasında fark göstermediği saptandı. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsisi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile lineer ilişkisi olmadığı saptandı. Preeklamptik olgularda adiponektin düzeyleri plasenta histoloji skorunun en yüksek olduğu grupta (skor=6), plasenta histoloji skoru 0 olan gruba göre daha yüksek saptandı (31.5 karşın 15.3, p<0.04). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plasenta ve plasenta yatak biopsi skorları preeklamptik gebelerde anlamlı olarak yüksekti.Sonuçlar: Preeklamptik gebelerde adiponektin seviyelerinin plasentasyondaki bozukluğun belirlenmesinde yol gösteremeyeceği düşünüldü. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile ilişkisini gösteren ve plazma adiponektin düzeyinin preeklampsi etyolojisindeki rolünü gösteren daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, adiponektin, plasenta histopatolojisi, plasenta yatak biyopsisi
Yavaş koroner akim fenomeni̇nde adi̇ponekti̇n ve vaspi̇n düzeyleri̇
Yavaş koroner akım fenomeni belirgin epikardiyal koroner stenoz yokluğunda distal damar opasifikasyonunun gecikmesi ile karakterize anjiografik bir bulgudur. Patolojik mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Altta yatan fizyopatolojik mekanizma olarak mikrovasküler disfonksiyon, endotel ve vasomotor disfonksiyon ve okluzif hastalık gösterilmiştir. Adipoz doku vücut ağırlığı homestazının yanında inflamasyon, koagulasyon, fibrinoliz, insülin direnci, diyabet ve ateroskleroz üzerinde de etki gösteren çeşitli bioaktif mediatörlerin salındığı aktif endokrin ve parakrin bir organdır. Adiponektin ve vaspin gibi adipositokinlerin salınması, abdominal yağlanması olan kişilerde farklılık gösterir ve bu endokrin farklılık kardiyovasküler hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabilir. Ancak bu adipositokinlerin yavaş koroner akım fenomeininde ki yeri tam olarak anlaşılamamıştır. Biz YKAF ile adiponektin ve vaspin serum düzeyi ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardışık olarak koroner angiyografi yapılan, yavaş koroner akım (n=40) ve normal koroner akım (n=38) olguları dahil edildi. Çalışmamızda adiponektin düzeyleri YKAF olan hasta grubunda NKA hasta grubuna göre daha düşük saptanmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda değerlendirdiğimiz parametrelerden adiponektin ve vaspinin dağılımlarına bakıldığında vaspin dağılımının normal olmadığı gözlendi. Bundan dolayı non-parametrik Mann Whitney U testi uygulandı. Buna göre YKAF nde vaspin değeri NKA hastalarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu(p<0.001). Bu moleküllerin, KAH'nın ve onun bir varyantı olarak düşünülen YKAF' in tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda araştırılması gerekmektedir.
Oksidatif stres belirteçlerinden AOPP, AGE ve Adiponektin'in prediyabetik hastaların diyabetik komplikasyon tanısında erken belirteç olup olamayacağının incelenmesi
Bu çalışmada, prediyabet teşhisi konulmuş ve henüz tedaviye başlanmamış hastalarda AOPP, Total AGEs ve adiponektin düzeyleri sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Prediyabetik hastalarda cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, Homa-IR, KIMK faktörleri ve rutin biyokimyasal parametrelerinin ölçülen AOPP, Total AGEs ve adiponektin parametreleri üzerine olan etkileri değerlendirilmiştir. Total hasta grubunun AOPP ve Total AGEs düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.05, p<0.05), adiponektin düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Total hasta grubu; bozulmuş açlık glukoz?lu (BAG), bozulmuş glukoz tolerans?lı (BGT) ve kompleks prediyabet?li grup olarak üç gruba ayrıldı. BAG?li hastalarda AOPP ve Total AGEs kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05,p<0.05), adiponektin ise anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). BGT?li hastalarda AOPP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, adiponektin ise düşük bulunmuştur (sırasıyla; p<0.05, p<0.05). Total AGEs açısından ise anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Kompleks prediyabet?li hastalarda AOPP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, Adiponektin düzeyi ise düşük bulunmuştur (sırasıyla; p<0.05, p<0.05), Total AGEs düzeyi yönünden ise anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Hasta grupları arasında ölçülen parametrelere göre yapılan değerlendirmede, adiponektin düzeyi BAG grubunda en yüksek ve kompleks prediyabet grubunda ise en düşüktür. Total AGEs düzeyi BAG grubunda en yüksek ve BGT grubunda ise en düşük düzeyde saptanmıştır. Total hasta grubunun AOPP düzeyi ile LDL-kolesterol düzeyi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0.185, p<0.05). Adiponektin düzeyi ile HDL-kolesterol düzeyi pozitif korelasyon bulunmuşken, VKI, hsCrp, Homa-IR, HbA1c, trigliserit, KIMK sol ort düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (sırasıyla, r= 0.182 p<0.05; r= -0.252 p<0.01; r= -0.204 p<0.05; r= -0.210 p<0.01; r= -0.268 p<0.01; r= -0.180 p<0.05; r= -0.218 p<0.01). Anahtar kelimeler: AOPP, Total AGEs, Adiponektin, prediyabet, oksidatif stres, BAG, BGT, antioksidan.
Hiperlipidemide serum adiponektin düzeyleri ile oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada yeni hiperlipidemi veya koroner damar tıkanıklığı teşhisi konmuş hastalarda adiponektin, oksidatif stres markerleri olarak protein karbonilasyonu ve total antioksidan kapasite, proinflamatuvar sitokinler olarak TNF-? ve IL-6 düzeyleri ölçülerek sağlıklı bireylerle karşılaştırması yapıldı. Hiperlipidemik hastalarda yaş, cinsiyet, kuatelet indeksi, diyetsel yağ tüketimi, sigara kullanımı ve fiziksel aktivite faktörlerinin ölçülen parametreler üzerine olan etkileri değerlendirildi.Total hasta grubunun adiponektin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), TAC düzeyleri anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.01). Total hasta grubu üç gruba ayrıldı: hiperlipidemik hasta grubu, hiperlipidemik ve koroner damar tıkanıklığı olan grup ve sadece koroner damar tıkanıklığı olan grup. Hiperlipidemik hastalarda protein karbonilasyonu kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Hiperlipidemik ve koroner damar tıkanıklığı olan grupta adiponektin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.01). Sadece koroner damar tıkanıklığı olan grupta protein karbonilasyonu kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05).Hasta grupları arasında ölçülen parametrelere göre yapılan değerlendirmede; protein karbonilasyonu düzeyleri damar tıkanıklığı olan grupta en düşük ve hiperlipidemik grupta en yüksek olarak elde edildi. Protein karbonilasyonu açısından bütün hasta grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. TAC açısından koroner damar tıkanıklığı olan hastalarla karşılaştırıldığında hiperlipidemik ve koroner damar tıkanıklığı bulunan hastalarda daha düşük düzeyler elde edildi.Total hasta grubunda TAC düzeyleri ile protein karbonilasyonu düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (r= -0.30, p<0.01). Hiperlipidemik grubun TAC düzeyleri ile protein karbonilasyonu düzeyleri ve TAC düzeyleri ile TNF-? düzeyleri arasında negatif korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, r= -0.51, p<0.01; r= -0.36, p<0.05).Anahtar kelimeler: Adiponektin, hiperlipidemi ,oksidatif stres, koroner arter hastalığı, protein karbonilasyonu, antioksidan.
Lösemi tedavisi tamamlanmış hastalarda vücut kitle indeksi, adipositokinler ve insülin rezistansı
Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda kemoterapinin geç yan etkileri ileri yaşta en önemli sağlık sorunlarını oluşturmaktadır. Kemoterapinin endokrin ve metabolik sistem üzerindeki yan etkileri iyi incelenmemiştir.Biz bu çalışmada BFM-95 ALL tedavi protokolü ile kür sağlanmış 73 (%42,5 kız, %57,5 erkek) çocukta kemoterapi kesilmesinden sonra gelişen obezite, adipositokin düzeyleri ve insülin direnci sıklığını inceledik.Hastaların tanı (T0), kemoterapi süresince (T1-T2-T3-T4) ve kemoterapi bittikten sonraki (T5) vücut kitle indeksleri dosya bilgilerinden elde edildi. Hastalar kontrol için polikliniğe başvurduklarında son VKİ kaydedildi ve adipositokinler ve insülin direnci için kan örnekleri alındı.Tanı anındaki yaş ortalaması 7,6±4,67 yıl, son değerlendirmedeki yaş ortalaması ise 13,9±4,89 yıldı. Hastalar kemoterapi bitişinden ortalama 3,35±2,91 yıl sonra incelendi. T0'da VKİ'ye göre %76,7'si normal veya düşük kilolu, %23,3'ü obez veya fazla kiloluydu. T5'te %65,6 normal veya düşük kiloluyken %33,7'si obez veya fazla kiloluydu. Tedavi sonrası obezleşme oranı %28,6 idi. 1-5 yıl arası remisyon süresinde izlenen hastalardaki obezite sıklığı <1yıl ve >5 yıla göre anlamlı yüksekti. KRT alan ve almayan hastalarda T5'te obezite görülme oranı açısından fark yoktu. Hastaların T5'teki leptin, adiponektin, HOMA-IR değerleri kontrollerle karşılaştırıldığında leptin düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0,05) adiponektin düzeyi ve insülin direnci ise kontrollerden farklı değildi. Leptin düzeyi adiponektin ile ters, HOMA-IR ile doğru orantılıydı. Obezitenin daha sık görüldüğü 1-5 yıllık remisyon dönemindeki hastaların adipositokin düzeyi ile <1 yıl ve >5 yıl arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların leptin, adiponektin ve HOMA-IR değerleri ile tanı yaşları, lipid profili ve kranial radyoterapi arasında ilişki saptanmadı.Sonuç olarak araştırmamız kemoterapiyi bitirmiş ALL'li çocuklarda ileri yaşlarda obezite oranı ve leptin düzeyi artmasına rağmen, insülin rezistansı geliştirmediğini göstermiştir. Ancak tedaviden sonraki yaşam süresi uzadıkça endokrin ve metabolik bozukluk gelişme olasılığı açısından yakın izlenmesi gerekmektedir.
Azoksimetan ile oluşturulan deneysel kolon kanserinde antiinflamatuvarların etkinliği
Kolorektal kanser kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir. Kolorektal kansere karşı antiinflamatuvar veya antioksidan mediyatörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda azoksimetanla (AOM) indüklenen kolorektal kansere karşı rosmarinik asitin antikanserojen etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız da sıçanlar 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Kontrol grubunun standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. %0,9 salin enjeksiyonu yapıldı. Azoksimetan grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Azoksimetan+rosmarinik asit grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Bu grubun diyetine oral olarak deney süresince günlük 5 mg/kg rosmarinik asid eklenerek tedavi grubu oluşturuldu. Tüm gruplar 30 hafta sonunda sakrifiye edilerek alınan örneklerinden biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik değerlendirilmede AOM grubunda %87,5 adenokarsinom ve %12,5 displazi görüldü. AOM+rosmarinik asit grubunda ise %66,7 adenokarsinom ve %33,3 displazi görüldü. Kontrollerle karşılaştırıldığında AOM grubunda TAS ve adiponektin seviyelerinde anlamlı düşüş, TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı artış gözlendi. AOM grubu ile karşılaştırılan tedavi grubunda, plazmada sadece TAS, dokuda ise TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı değişiklik gözlendi. Sonuç olarak rosmarinik asitin antikanserojen etkinliği tümör insidansındaki azalma ile kendini gösterdiği ancak bazı biyokimyasal parametrelerde bu yansımanın olmadığı tespit edilmiştir. Rosmarinik asitin bu etkinliği için daha fazla çalışma ve doz belirleme çalışması yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, rosmarinik asit, adiponektin, MCP-1
İskemik ve hemorajik serebrovasküler hastalarda irisin, orexin, adiponektin ve leptin düzeylerinin oksidatif süreçler ile ilişkisinin araştırılması
rebrovasküler hastalık (SVH) tanısında ve prognoz tayininde görüntüleme yöntemlerinin yanısıra her geçen gün yenisi eklenen biyokimyasal belirteçlerinde klinik önemi artmaktadır. Çalışmamızda, serebrovasküler hastalarda irisin, adiponektin, leptin, orexin, total oksidan status (TOS) ve total antioksidan status (TAS) düzeylerinin oksidatif süreçler ve Glasgow Koma Skalası (GKS), The National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS), Modifiye rankin ölçeği (MRÖ) arasındaki ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 60 iskemik, 60 hemorajik SVH olan hastalar ve 60 inme öyküsü olmayan gönüllü kontrol grubundan oluşan 180 kişi dahil edildi. Çalışmamızda, serum irisin (kontrol grubu: 4,11 ± 0. 86 μg/ml, iskemik SVH: 3,62 ± 1,06 μg/ml (P<0.05), hemorajik SVH: 3,61 ± 0, 98 μg/ml (P<0.05) ), orexin (kontrol grubu: 353,62 ± 70,94 ng/L, iskemik SVH: 311,90 ± 68,18 ng/L, (P<0.05), hemorajik SVH'da: 304,23 ± 62,13 ng/L (P<0.05)) ve adiponektin (kontrol grubu: 22,84 ± 4,89 mg/L, iskemik SVH: 17,26 ± 3,98 mg/L (P<0.05), hemorajik SVH'da: 18,62 ± 3,43 mg/L (P<0.05) ) düzeyleri SVH' lı grupla kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Serum leptin ( Kontrol grubu: 16.03 ± 7.67 ng/ml, iskemik SVH: 23.34 ± 8.20 ng/ml (P<0.05) ve hemorajik SVH'da: 22.57 ± 9.84 ng/ml (P<0.05)), TAS ( Kontrol grubu: 1,20 ± 0,19, iskemik SVH: 1,30 ± 0,15 (P<0.05), hemorajik SVH: 1,29 ± 0,15 (P<0.05) ) ve TOS ( kontrol grubu: 3,79 ± 0,54, iskemik SVH: 4,11 ± 0,44 (P<0.05), hemorajik SVH: 4,07 ± 0,66 (P<0.05) ) düzeyleri SVH' lı grupla kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. İskemik ve hemorajik SVH grupları arasında serum irisin, orexin, adiponektin, leptin , TAS ve TOS düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). GKS, NIHSS ve MRÖ ile irisin, orexin, adiponektin, leptin, TAS ve TOS arasında bir korelasyon olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak irisi, orexin, adinopektinin ölçülen serum değerlerinin iskemik ve hemorajik SVH' da kontrol grubuna göre düşük olması ve leptin, TOS ve TAS serum düzeylerinin iskemik ve hemorajik SVH' da kontrol gurubuna göre yüksek olması, bu biyomarkerlerin SVH tanısında kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Serebrovasküler hastalık, irisin, orexin, adiponektin, leptin, TAS, TOS, oksidatif süreçler
Retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunu takiben diyetle obez yapılmış sıçanlarda adiponektin gen ekspresyonu ve serum seviyelerinin incelenmesi
Adiponektin başlıca beyaz yağ dokusu hücrelerinde sentezlenen ve antidiyabetik, antiaterojenik ve antiinflamatuar etkiler gösteren bir adipokindir. Yağ dokusunun metabolik ve sekratuvar özellikleri birçok faktörün yanısıra sempatik sinir sistemi tarafından da düzenlenir. Çalışmamızda, yüksek yağlı ve standart diyetle beslenen sıçanlarda iki taraflı retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunun, retroperitoneal ve epididimal yağ dokusunda adiponektin ekspresyonuna ve serum adiponektin konsantrasyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her bir grupta 8 adet 100-150 g ağırlığında ve 3-5 haftalık Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan 4 grup oluşturuldu: I. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD+), II. Grup: Denervasyon yapılmadı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD-), III. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve standart yem ile beslendi (SD+), IV. Grup: Denervasyon yapılmadı ve standart yem ile beslendi (SD-) ve kontrol grubu olarak kabul edildi. 10 haftalık diyet programı sonunda sıçanlardan serum ve doku numuneleri toplandı. Serum numunelerinde glukoz, trigliserit, insülin ve adiponektin seviyeleri ölçüldü. Retroperitonel ve epididimal yağ dokusunda adiponektin mRNA seviyesi RT-PCR ile belirlendi. YD+ grubun serum adiponektin seviyelerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlendi (p=0.010). Retroperitoneal yağ dokusundaki adiponektin gen ekspresyonunun ölçümü sonucunda, YD+ grubunda adiponektin seviyesi yüksek bulundu (p=0.023). Epididimal yağ dokusu adiponektin gen ekspresyonunun ölçümü sonucunda, YD- grubunda adiponektin seviyesi daha düşük bulundu (p=0.021). Sonuç olarak, denerve edilmiş sıçanlarda, diyete bağlı olarak adiponektin ekspresyonlarında ve serum adiponektin seviyelerinde farklılıklar olduğu görüldü. İki taraflı denervasyonun ve diyetin adiponektin seviyelerine ve sentezine farklı etkileri olabileceği kanaatine varıldı.
Akut pankreatitli hastalarda insülin direnci, abdominal obezite ve adipositokin düzeyleri ile hastalık şiddeti arasındaki ilişki
Akut pankreatit, pankreas dokusunda nekroinflamasyon ile karakterize bir klinik tablodur. Şiddetli seyretmesinden sorumlu tutulan birçok faktör vardır. Obezite şiddetli seyirden sorumlu faktörler arasındadır. Obezlerde, adipoz dokudan salgılanan çeşitli faktörlerin insülin direnci yanında inflamasyon gibi patogenetik olaylarla da ilişkileri olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada akut pankreatitli hastalarda obezite, adipoz doku, insülin direnci ve adipostikinler arasındaki ilişkinin çalışılması hedeflendi.Çalışmamıza akut pankreatit tanısı alan 18-85 yaşları arasında olan 45 hasta ile bel çevresi, VKİ, HOMA-IR, yaş ve cinsiyetleri uyumlu 40 sağlıklı gönüllü alındı. Adiponektin, resistin, TNF-? ve leptin düzeyleri elisa yöntemi ile hasta gurubunda 1. ve 4. günler, kontrol gurubunda ise bir kez ölçüldü.Resistin değerleri AP grubunda kontrol grubuna göre 1. ve 4. günlerde istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.001) . Resistin değerlerinde 1.ve 4. günler arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Adiponektin değerleri 4. günde 1. güne göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.001). 4. gündeki TNF-? değerlerinde ise 1. güne göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma saptandı (p<0.001). Leptin değerlerinde AP ve kontrol grubu arasında ve yine birinci ve dördüncü günler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç olarak, çalışmamızda akut pankreatitli hastalar VKİ,bel çevresi ve HOMA-IR ölçümü ile kontrol grubuna göre obez hastalardı ve kontrol grubuna göre hastalarımızda insülin direnci vardı. Resistin düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Adiponektin, leptin ve TNF-? düzeylerinde kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak fark saptanmadı. Resistin seviyesinin hastalık şiddeti ile birliktelik göstermese de anlamlı yüksek seyretmesi dikkate değerdi ,hastalık şiddeti ile ilişkisinin araştırılması için çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: akut panreatit, obezite, adiponektin, leptin, resistin, TNF-?
Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, Tip 2 Diyabet ve metabolik sendromlu hastalarda serum adiponektin, apelin ve resistin düzeyleri
Tip 2 Diabetes Mellitus (Tip 2 DM), bozulmuş açlık glukozu (BAG), bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ve metabolik sendrom (MeS) son derece ciddi, tüm dünyada giderek artış gösteren, epidemik olarak yayılan, sosyoekonomik problemlere yol açan ve insan sağlığını tehdit eden hastalıklardır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarla yağ dokusunun sadece bir enerji deposu değil aynı zamanda aktif endokrin bir organ olduğu ve bu dokudan salınan adiponektin, apelin ve resistinin ise, Tip 2 diyabet ve MeS ile ilişkili olduğu belirtilmektedir. Bu çalışmada; pre-diyabet evreleri olan BAG ve BGT ile Tip 2 DM ve MeS?lu hastalarda serum adiponektin, apelin, resistin ve insülin rezistansı parametrelerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 18 tip 2 DM (9 kadın, 9 erkek), 18 BAG (9 kadın, 9 erkek), 18 BGT (9 kadın, 9 erkek), 18 MeS (9 kadın, 9 erkek) tanısı alan hasta ile 16 sağlıklı birey (8 kadın, 8 erkek) alındı ve serum adiponektin, apelin, resistin düzeyleri ile açlık, tokluk kan şekeri, insülin direnci belirteçleri ve lipid parametreleri ölçüldü. Çalışmamızda serum adiponektin düzeyleri BGT, MeS ve Tip 2 DM gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük tespit edildi (sırasıyla p<0.01; p<0.05 ve p<0.001). Serum apelin düzeyleri BGT, MeS ve Tip 2 DM gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük tespit edildi (sırasıyla p<0.05; p<0.05 ve p<0.001). Serum resistin düzeyleri BGT ve Tip 2 DM grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (sırasıyla p<0.01 ve p<0.001). Bununla birlikte BAG grubunda ise; serum adiponektin, apelin ve resistin düzeyleri açısından kontrol grubuna göre anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak adiponektin, apelin ve resistinin glukoz metabolizması ve insülin direncini etkileyebileceğini; BAG?lı bireylerde etkili olmamakla birlikte BGT?li bireylerde pre-diyabet döneminde erken tanı ile komplikasyonların önlenmesinde yararlı birer belirteç olabileceklerini ve apelin ile adiponektinin tedavide de potansiyel bir role sahip olabileceklerini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Metabolik Sendrom, Pre-Diyabet, Adiponektin, Apelin ve Resistin
Tip 2 diyabetli hastalarda preptin düzeyi ile insülin direnci, resistin, adiponektin ve CRP arasındaki ilişki
Diabetes mellitus (DM), hiperglisemi ile karakterize kronik bir hastalık olup, Türkiye dahil dünya genelinde prevalansı hızla artmaktadır. Bu çalışmada; tip 2 diyabetli hastaların serum adiponektin, resistin ve preptin düzeylerinin kontrol grubuna göre nasıl değiştiği ve bu parametreler arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, 82 tip 2 diyabetli hasta ile 65 sağlıklı birey dahil edildi. Tip 2 diabetes mellitus?lu hastalar yeni tanı alan ve tedavi gören olmak üzere iki gruba, diyabet sürelerine göre de; yeni tanı, 1-5 yıl ve 5 yıl üstü olarak 3 gruba ayrıldı. Biyokimyasal parametreler Advia 1800 otoanalizöründe, hormonal parametreler Immulite-2000 cihazında ölçüldü. Serum adiponektin, resistin ve preptin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Tip 2 DM?li hastalarda glukoz, HbA1C, insülin, C-peptid, HOMA-IR, total kolesterol, trigliserit, LDL-K, CRP, resistin ve preptin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, adiponektin ve HDL-K düzeyleri ise T2DM?li hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Adiponektin düzeyleri ile resistin, CRP, HOMA-IR, insülin ve trigliserit arasında negatif bir ilişki, resistin düzeyleri ile CRP, insülin ve HOMA-IR arasında pozitif bir ilişki, preptin düzeyleri ile insülin, HOMA-IR, HbA1C ve glukoz arasında da pozitif bir ilişki olduğu gözlendi. Sonuç olarak adiponektin, resistin ve preptinin diyabete bağlı olarak değişen konsantrasyonları bu üç hormonun, bu yüzyılda ve gelecek yüzyılda da önemli bir halk sağlığı sorunu olan DM?un patogenezinde rol aldıklarını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, adiponektin, resistin, preptin
Down sendromlu hastalarda leptin ve adiponektin gen polimorfizmi ve ekspresyonları arasındaki ilişkinin araştırılması
ÖZET Down sendromu (DS) en sık kromozomal hastalıktır. Bu sendromun meydana gelmesi için 21.kromozom üzerindeki genlerin polimorfizm ve ekspresyonlarının gerekliliği, fenotipik etki yaratmayan ekspresyonlarının varlığı, kromozom üzerinde kaç genin sendromla ilişkili olduğu ve hangilerinin ekspresyonunda artış olduğu konusunda çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Obezite prevelansı DS'lu hastalarda daha yüksek olarak bildirilmektedir. Obezite genlerinin taranmasında önemli bir yöntem genomik taramalardır. Leptinin (LEP) başlıca görevi iştahı azaltarak obezite gelişmesini engellemektir. Adinopektin (ADİPOQ) obezlerde daha düşük düzeydedir. Çalışmamız obeziteye yatkın olan DS'lu çocuklarda leptin, adiponektin gen polimorfizm ve gen ekspresyonları arasındaki ilişkiyi araştırmak, LEP, LEPR ve ADİPOQ genlerinin polimorfizm veya ekspresyonunun obezitede etkili bir faktör olup olmadığını belirlemek amacıyla yapıldı. Hastaların demografik verileri, antropometrik ölçümleri, laboratuar değerleri ve ekokardiografi (EKO) raporlarına ait bilgiler kaydedildi. DS hastalarının tümünde LEP, LEPR ve ADİPOQ genlerinin belirlediğimiz polimorfizmleri ve LEP, ADİPOQ genlerinin mRNA ekspresyon düzeyleri değerlendirildi. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda izlenen 30 DS tanılı çocuk ile kontrol grubu olarak kronik hastalığı olmayan 30 sağlıklı çocuk çalışmaya dâhil edildi. Çalışmamızda DS'lu çocuklarda LEP geni -2548G/A, LEPR geni Gln223Arg, ADİPOQ 276G>T gen polimorfizminin obezite ile bağlantısı araştırılmış ve arada bir ilişki saptanmamıştır. ADİPOQ45T>G gen polimorfizm ile obezite arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Down sendromlu çocuklarda leptin geni mRNA ekspresyonunun obezite ile ilgili bağlantısı araştırılmış ve anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu sonuçta genel olarak trizomik genlerde mRNA düzeyinde artmış ekspresyon varlığını desteklemiştir. Ancak ileriki çalışmalarda insülin düzeylerinin de bakılarak leptin gen mRNA eksprenyonu çalışılması yararlı sonuçlar verecektir. Down sendrom'lu çocuklarda, obezitede etkili olabilecek genetik faktörlerin araştırılması bu önemli sorununun aydınlatılmasını sağlayacaktır. Bunun içinde Down sendrom'lu popülasyonda genetik varyasyonların saptanması, bu fenotipik özelliklerin genetik mekanizmalarının aydınlatılmasına ihtiyaç olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Down sendromu, obezite, LEP geni, LEPR geni, ADİPOQ geni