Brain diseases

60 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Cyberknıfe radyocerrahi sisteminde beyin metastazlarının tedavi planlamasında ırıs, sabit kolimatör ve çok yapraklı kolimatörler ile elde edilen planların dozimetrik olarak karşılaştırılması

Bu çalışmada, CyberKnife radyocerrahi sisteminde meme kanseri tanılı 10 beyin metastazlı olgunun planlama sistemi kullanılarak sanal tedavi planları üç farklı kolimatör (Sabit Kolimatör, IRIS ve MLC) için dozimetrik karşılaştırma ve değerlendirme yapıldı. Çalışmanın amacı meme kanseri tanılı beyin metastazlı olguların tedavi planlama sisteminde farklı yöntemlerle yapılan sanal tedavi planlarını dozimetrik olarak değerlendirilmesidir. Bu amaçla Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış meme kanseri tanılı beyin metastazlı 10 olguya ait arşiv bilgileri retrospektif olarak elde edildi ve planlama sisteminde sanal tedavi planları yapıldı. Yapılan planlarda reçete edilen doz 3 fraksiyonda 18 Gy ve izodoz eğrisi % 80'de tanımlandı. Çalışmanın tamamlanmasıyla elde edilen tedavi planların hedef hacim dozları, kritik organ dozları, homojenite, konformalite, gradiyent indeksi, monitör unit (MU), NOD ve tedavi süre verileri karşılaştırıldı. Elde edilen planlar için izodozun hedef hacimin %95'ini sarmasına ve kritik organların korunmasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki dose volüme histogram (DVH)'lar ile doz dağılımları elde edildi. Çalışmada elde edilen verilerle statistical package for the social sciences (SPSS) programında üçlü karşılaştırmada Repeated Mesure Anova ve Friedman testleri kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. PTV (Dmax, Dmin, D2), Beyin-PTV (V8, V10, V12), sol göz, sol-sağ hipokampüs, beyin sapı, optik kiazma, hipofiz bezi, sol lakrimal, sol ve sağ kohlea, HI ve GI değerleri birbirlerine yakın değerler elde edilmiş ve anlamlı fark saptanmamıştır. Sol-sağ lens, sağ göz, sol optik sinir ve CI için IRIS kolimatör, sağ optik sinir, sağ lakrimal ve nCI için FIXED kolimatör, MU, NOD ve tedavi süresi için ise MLC'de iyi olduğu görülmüş ve anlamlı fark saptanmıştır.

Beyin hastalıklarıKolimatör sistemleriMeme hastalıkları+6
Mehmet Tosun
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörlerde ATRX durumu ve MRG bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Primer SSS tümörleri, SSS içindeki hücrelerden kaynaklanan iyi veya kötü huylu olabilen heterojen bir tümör grubunu ifade eder. Malign primer beyin tümörleri, tedavisi en zor kanserler arasında yer almaktadır. Glial tümörler erişkinlerde en sık görülen malign primer beyin tümörleridir. 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Santral Sinir Sistemi (SSS) tümörleri sınıflamasında moleküler belirteçler daha da ön plana çıkarılarak, gliom sınıflamasında isimlendirme ve derecelendirmede yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızın öncelikli hedefi moleküler bir belirteç olan ATRX mutasyon durumunun glial tümörlü hastaların MRG özellikleriyle arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 75 hasta alınmıştır. Glial tümör tanısı almış hastaların ATRX ve IDH mutasyon statüsü immunohistokimya ile belirlenmiştir. 52 hastada ATRX mutasyonu gözlenmedi, 23 hastada ise ATRX mutasyonu pozitif olarak görüldü. Tümörler ATRX mutasyonu pozitif ve negatif olarak iki gruba ayrılıp preoperatif MR görüntüleri (T1A, T2A, T2 FLAIR, DAG-ADC, pre- postkontrast T1, SWI) üzerinden VASARI (Visually AcceSAble Rembrandt Images) skorlamasına dahil olan toplamda 25 MR bulgusu ile değerlendirildi. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tanı yaşları 26-79 arasında değişmekte olup ortalaması medyan yaş değeri 58 olarak bulundu. 40 hasta kadın (%53,3), 35 hasta erkekti (%46,7). 23 (%30,7) olgunun ATRX mutasyonu pozitif, 52 (%69,3) olgunun ATRX mutasyonu negatifti. ATRX mutasyonu olan olgularda kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.034) ATRX mutasyonu olan olgularda ödem oranının az olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.028) ATRX mutasyonu olan olgularda pial invazyonun olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.018) ATRX mutasyonu olan olgularda derin beyaz cevher tutulumunun olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.022) Hastanın tanı yaşının genç olması (<41) ATRX mutasyon pozitifliği ile ilişkili bulundu. Ayrıca ATRX mutasyonu pozitif olan olgularda IDH mutant olma oranı, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p<0.001) Sonuç: Glial tümörlerin MRG ile değerlendirilmesinde kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ödem oranının az olması, pial invazyonun olmaması ve derin beyaz cevher tutulumunun olması ATRX mutasyonu pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca hastanın genç olması ve IDH mutant olması ATRX mutasyon pozitifliği ili ilişkili bulunmuştur. Preoperatif MRG görüntülemeleri ile ATRX statüsü hakkında bazı öngörüler elde edilebilir.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıDNA mutasyon analizi+5
Engin Can
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları

Amaç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Üçüncü ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2014 yılları arasında, kliniğimizde üçüncü ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 47'sinde anterior interhemisferik transkallozal, 10'nunda posterior interhemisferik transkallozal, 15'inde pterional-transsylvian translaminar, 5'inde supraserebellar-infratentorial ve 3 olguda kombine (Pterional-Transsylvian translaminar + Anterior interhemisferik transkallozal transforaminal) yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 42 E / 38 K ve yaş ortalaması 24.5 (3 ay – 63 yaş) idi. 60 olguya total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 20 olguya ise subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 32 kolloid kist, 28 nöroepitelyal, 12 sellar bölgenin tümörleri, 4 meningeal, 2 germ hücreli, 1 lenfoma ve 1 kordoma gözlendi. Postoperatif 14 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 9 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 51 (1-144) ay idi. Sonuç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir.

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin neoplazmları+3
Barış Uğurlu
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Oto kodlayıcılar ve görüntü işleme teknikleri ile beyin tümörlerinin MR görüntülerinin sınıflandırılması

Makine öğrenmenin alt dallarından biri olan derin öğrenme görüntü tanımlama ve sınıflandırma başarısı ile ön plana çıkmakta ve kanser teşhisi için sağlık alanında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışma, hastalıkların tanı ve tedavisi alanında uzman kişilere yardımcı olması açısından önemlidir. Çalışmanın amacı, segmentasyon ve oto-kodlayıcı kulanarak, yeni uygulama geliştirilmesi ve kagle veri setinde elde edilen MR görüntüleri üzerinde sistemi doğrulamaktır. Bu çalışmanın bu alanda literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Beyin hastalıklarıDerin öğrenmeDestek vektör makineleri+3
Ruaa Adıl Abdulhusseın
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede kullanılabilecek biyomarker ve fizyololik parametreler

Yüksek irtifa hastalıklarına yatkın bireyleri önceden tespit edebilmek için hastalığın oluşumunda rol alan fizyolojik ve biyokimyasal süreçler aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmada daha önce hipoksi, pulmoner hipertansiyon, akut kalp yetmezliği ve inflamasyon süreçlerinin araştırılmasında kullanılmış 8 farklı biyomarker (BNP, HIF-1α, NGAL, MMP-3, MMP-9, SESN2, Substance P, U-II) değerlendirilmiş ve bunların Yüksek İrtifa Hastalıkları ile ilişkisi araştırılmıştır. Türkiye Dağcılık Federasyonu'nun Rize'de düzenlediği eğitim tırmanışına katılan dağcı grubundan gönüllü olarak çalışmaya katılan 52 kişinin 2200 metredeki birinci kamp alanında vital bulguları ölçülmüş, venöz kan örnekleri alınmış ve Lake Louise Skorlaması uygulanmıştır. Bu kamp alanında hastalık tespit edilmeyen bireylerin daha yüksek irtifadaki ikinci kamp alanında vital bulgularının ölçümü ve Lake Loise Skorlaması tekrarlanmıştır. Buna göre dağcı grubu Akut Dağ Hastalığı olan (ADH+) ve Akut Dağ Hastalığı olmayan (ADH-) şeklinde iki gruba ayrılarak elde edilen veriler karşılaştırmalı değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan 52 kişilik dağcı ekibinde ortalama yaş 34,58 ± 11,53 olup en düşük yaş 20 en yüksek yaş 61'dir. 6 kadın ve 7 erkek olmak üzere toplam 13 kişiye (%25) Akut Dağ Hastalığı tanısı konulmuştur. Cinsiyet ile hastalığa yatkınlık arasında bir ilişki saptanmadı (p=0.232). Araştırılan markerlerdan MMP-9 ve Substance P'nin Akut Dağ Hastalığı olan grupta birinci kamp alanındaki değerlerinin daha yüksek olduğu (p=0,037 ve p=0.038), diğer sonuçların ise her iki irtifada istatistiksel olarak farklı olmadığı saptandı. Fizyolojik parametrelerde ise irtifa arttıkça oksijen saturasyonunun düştüğü (p<0.01), nabız sayısının arttığı (p<0.01), sistolik ve diastolik tansiyonlarda anlamlı fark olmadığı (p=0.238 ve p=0.484) tespit edildi. Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede araştırma konusu olan biyomarkerlardan MMP-9 ve Substance P hafif bir hipoksik stres ortamında hasta grubunda daha yüksek tespit edilmiş ve bu biyomarkerların hastalığın öngörülmesinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Ayrıca yüksek irtifaya çıkıldıkça meydana gelen hipoksi ve taşikardi gibi fizyolojik cevapların ise ADH+ ve ADH- gruplar arasında farklılık göstermediği görülmüştür.

Akciğer hastalıklarıAkut hastalıkBeyin hastalıkları+7
Akın Yolcubal
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörü bulunan olgularda izositrat dehidrogenaz mutasyonu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması

ÖZET Amaç ve Kapsam:Bu çalışmada Glial tümörü bulunan olgularda IDH mutasyonu ve MRG bulgularının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dosya taraması şeklinde yapılan bu araştırma 01/2012-12/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Beyin MRG tetkiki yapılmış, operasyon sonucu patolojik olarak glial tümör tanısı almış olgularda retrospektif olarak IDH mutasyon durumları ve MRG görüntüleme bulguları karşılaştırılmıştır. Ayrıca hastaların IDH1 sonucu, hastalık evresi, tanı yılı ve lezyon bölgesi gibi özellikleri de hasta dosyasından taranarak sisteme kaydedilmiştir. Bulgular: Glial tümörlerde IDH 1 wild mutasyonlar ile ADC arasındaki olası korelasyonun değerlendirildiği bu çalışmamıza 93 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56,80±14,10 (medyan 59 yıl) idi. Hastalardan 62'sinin (%66,67) patolojik tanısı Glioblastom, 9'unun(%9,68) Diffüz astrositomdu. Hastalarda tümörlerin 35'i (%37,63) frontal, 25'i (%26,88) temporal ve 22'i (%23,66) paryetal lobda yerleşmiştir. IDH mutant tipinde evrenin 4 olma oranı (%88,89 vs. (%28,57) ve yaş ortalaması da Wild tipine göre ((59,85±13,29 vs. 46,33±11,79) daha yüksekti. Wild tipin kitle ADC değeri, mutant tipe göre ((1,26±,28 vs. 1,22±1,43) daha fazlaydı. Anaplastik astrositom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha yüksek, Dev hücreli glioblastom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak ADC değerleri IDH mutasyonu ve histopatolojik tipler hakkında bilgi verse de daha büyük örneklem grupları ve daha homojen tümör tiplerinde yürütülen prospektif dizaynda çalışmalarda ilişkinin daha açık bulunacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: ADC, IDH, glioblastom, MR, mutasyon

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGlioblastoma+5
Adem Koyuncu
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yaygın beyin hasarı sonrasında pioglitazon'un nöroprotektif etkisi

Amaç: Çalışmamızda, deneysel kafa travması modeli oluşturulan sıçanlara üç farklı dozda verilen Pioglitazon'un beyinde koruyucu (nöroprotektif) etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Deneyde erkek sıçanlarda ağırlık düşürme yöntemi ile travma oluşturuldu. Denekler; kontrol, travma, travma+serum fizyolojik su (SF), travma+1 mg/kg PG, travma+10 mg/kg PGve travma+30 mg/kg PG olmak üzere altı gruba ayrıldı. İlk ilaç uygulaması kafa travmasıdan 30 dak önce yapıldı. PG, 100µl serum fizyolojik suda hazırlanarak 1mg/kg, 10mg/kg ve 30mg/kg dozlarında intraperitoneal olarak 5 gün süreyle günde tek doz olarak verildi. İlaç uygulamaları sonrası 7. ve 28.günlerde genel anestezi altında hayvanlardan beyin örnekleri çıkarılarak %10'luk formalinde tespit edildi. Doku örneklerinden kesitler alınıp histopatolojik incelemeler yapıldı. Bulgular: Beyin dokusu örnekleri histolojik açıdan incelendiğinde, travma ve travma+SF gruplarında belirgin doku hasarının meydana geldiği, nöronlarda piknozis ve sitoplazmada vakuollerin varlığı görüldü. PG uygulaması sonrası, hasarın 28.gün örneklerinde 7.gün örneklerine göre belirgin şekilde azaldığı izlendi. Yüksek dozdaki PG uygulamasının, diğer dozlara oranla daha etkin olduğu saptandı. Sonuçlar: PG uygulamasının, kafa travması modelinde hayvanlarda doku hasarına karşı koruyuculuğu gösterildi. Bu nöroprotektif etkinin moleküller mekanizmalarının araştırılması, tedavi etkinliğinin ve hasta yaşam kalitesinin arttırılmasında yeni bir yaklaşım oluşmasını sağlayacaktır.

ApoptozisBeyinBeyin hastalıkları+5
Işıl Aydemir
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı beyin felçli hastaların değerlendirilmesi: Haberci belirtiler, komplikasyonlar, risk faktörleri

Amaç: Bu çalışma, serebral palsili hastalarda eşlik eden komorbidite ve komplikasyonların birbirileri ve diğer risk faktörleri ile ilişkilerini belirlemek amacıyla Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında yapıldı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde düzenli takibe gelen serebral palsi tanılı 66 hasta bu çalışmaya alındı. Tüm hastaların demografik bilgileri, doğum ağırlığı, gestasyonel yaşı, prenatal, natal ve neonatal öyküsü, yürüme yaşı, komplikasyonlarla ilgili öyküsü, anne-baba akrabalığı bilgisi ailelerden ayrıntılı anamnez alınarak kaydedildi. Serebral palsi etyolojisi, serebral palsi tipi, motor-mental gerilik şiddeti, mevcut komplikasyonlar belirlendi. Tüm bilgiler yapılandırılmış hasta kayıt föyleri kullanılarak kayıt altına alındı. Hastayı çalışmaya almadan önce her aileden aydınlatılmış onam formu alındı. Bulgular: Çalışmaya toplam 66 hasta alındı. Bunlardan 29'u kız (%43,9), 37'si erkek cinsiyetinden idi (%56,1). Hastaların yaş dağılımı 2,25-17,9 yaş aralığında idi (8±4.1). Çalışmaya alınan hastaların 23'ünde (%34,8) gebelik komplikasyonu, 39 hastada (%59,1) perinatal anoksi, 48 hastada (%72,7) YDYBÜ'de yatış, 34 hastada (%51,5) yenidoğan döneminde mekanik ventilasyon, 24 hastada (%36,4) yenidoğan döneminde konvülsiyon, 25 hastada (%37,9) yenidoğan döneminde sarılık ve 25 hastada (%37,9) yenidoğan döneminde enfeksiyon öyküsü bulundu. Hastaların 57'sinde (%86,3) spastik tip (22 hastada hemiplejik (%33,3), 7 hastada diplejik (%10,6), 28 hastada tetraplejik (%42,4)), 5 hastada (%7,6) diskinetik tip, 4 hastada (%6,1) karışık tip SP saptandı. Hastaların 3'ü (%4,5) 2 yaşından önce, 18'i (%27,3) 2-5 yaş aralığında, 7'si (%10,6) 5 yaşından sonra yürümeye başladığı öğrenildi, 38'i (%57,6) değerlendirme anında yürüyemiyordu. 29 hastada (%43,9) patolojik refleksler müspet, 37 hastada (%56,1) menfi idi. 13 hastada (%19,7) hastanın vücut ağırlığından ve motor bozukluğun ağırlığından dolayı paraşüt cevabı değerlendirilemedi, değerlendirilen hastaların 27'sinde (%40,9) paraşüt cevabı pozitif bulundu. Hastaların GMFCS seviyelerine göre dağılımı: 11 hastada (%16,7) seviye I, 14 hastada (%21,2) seviye II, 5 hastada (%7,6) seviye III, 9 hastada (%13,6) seviye IV, 27 hastada (%40,9) seviye V idi. Çalışmaya alınan hastalarda SP'ye en sık eşlik eden komorbidite/komplikasyonlar zeka geriliği (s:51, %77.3), epilepsi (s:49; %74,2) ve konuşma bozukluğu (s:48; %72,7) idi. 14 hastada (%21,2) davranış bozukluğu bulundu. Hastaların 16'sında (%24,2) GÖR, 23'ünde (%48,5) malnütrisyon vardı. Diğer önemli komplikasyonlardan olan kronik akciğer hastalığı 12 hastada (%18,2), ortopedik bozukluk 16 hastada (%24,2) bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre; SP'nin multifaktoryel bir hastalık olduğunu, en sık eşlik eden komplikasyonların/komorbiditelerin zeka geriliği, epilepsi ve konuşma bozukluğu olduğunu, SP'ye eşlik eden komplikasyonların/komorbiditelerin kendi aralarında anlamlı neden-sonuç ilişkileri içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Davranış bozukluğu, epilepsi, GMFCS, görme bozukluğu, işitme bozukluğu, malnütrisyon, serebral palsi, zeka geriliği.

Beyin hastalıklarıDavranış bozukluklarıEpilepsi+7
Vusal Hasanov
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial kitle cerrahisinde urapidil ve remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda intrakranial cerrahisi geçiren hastalarda, selektif α-1 antagonisti olan urapidil ile remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arası ASA skoru I-II olan,intrakranial cerrahi geçiren 90 hasta dahil edildi. Propofol rokuronyum ile anestezi indüksiyonunu takiben sevofluran-remifentanil anestezisi uygulanan hastalar ekstübasyondan 15 dakika önce üç gruba ayrıldı. Grup I'de son 15 dakika remifentanil infüzyonu 0,02-0,03 µg/kg/dk dozuna düşürüldü ve ekstübasyonla birlikte sonlandırıldı. Grup II'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durdurulduktan 5 dk sonra bolus urapidil (12,5 mg) verilip, ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2.-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Grup III'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durduruldu ve hemen ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Tüm hastalarda ameliyatın son 15 dk.'sında ve ekstübasyondan sonrası ilk 5 dakika vital parametreler ile ekstübasyon zamanı ve ameliyat süresi kaydedildi. İlaçların uyanıklığa etkisini değerlendirmek için vital parametrelerle birlikte entropi değerleri de kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik bulgular, ekstübasyon süresi, ameliyat süresi açısından anlamlı (p>0,05) fark saptanmadı. Grup I'de bazal SAB, OAB ve DAB değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından düşük olduğu belirlendi. Grup II ve III'de SAB, OAB, DAB bazal değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından yüksek olduğu saptandı. Entropi değerleri açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı.Ekstübasyon kalitesi gruplarda benzerdi. Sonuç:Bu çalışma ile, intrakranial cerrahi geçiren hastalarda ekstübasyon öncesi başlanan ve iki faklı yöntem (bolus+infüzyon veya tek başına infüzyon) ile uygulanan urapidil uygulamasının, düşük dozda remifentanil uygulamasına (0,2-0,3 µg/kg/dk) göre ekstübasyon sırasında hemodinamik yanıtın kontrolünü daha iyi sağladığı ve uygulanan dozlarda uyanıklığı etkilemediği kanısına varıldı.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıEkstübasyon+5
Fatih Kaya
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında karnitin'in akut dönemdeki antiödem ve koruyucu etkisi

Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. L-karnitin vücutta enerji üretimi ve yağ metabolizmasında önemli bir rol oynamaktadır. Yağ asitlerinin mitokondri içine taşınması, hücre membranının korunması ve ayarlanması, serbest KoA için gerekli ortamın sağlanması ve ATP'nin elde edilmesini optimize etmek gibi etkileri bulunmaktadır. L-karnitin hücre iyon konsantrasyonun korunması için kullanılan Na/K ATPaz için ATP sağlamakta ve böylece hücre çeperinin onarımı için süreç sağlamaktadır. Çalışmamızda amacımız karaciğer, böbrek ve çeşitli nörolojik hastalıklar gibi birçok alanda faydası kanıtlanmış olan L-karnitinin travmatik beyin yaralanmasında nöroprotektif etkisini ve beyin ödemi üzerine tedavi etkinliğinin olup-olmadığını değerlendirmektir.Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 300- 350 g arasında değişen 40 (kırk) adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta 10 (on) sıçan olacak şekilde Kontrol (S); Travma (T); Travma sonrası L-Karnitin (T + K) ve L-Karnitin (K) gruplarına ayrıldı. Çalışmada 100 mg/kg L-karnitin 3. ve 4. grublara (T+K ve K grublarına) intraperitoneal olarak verildi. Travma + medikasyon sonrası 72. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik olarak incelendi.Bulgular: Travma grubu ile travma sonrası L-karnitin verilen grup arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu (p:0.0001), nöronal hasar açısından anlamlı bir fark olduğu (p:003), enflamasyon açısından da anlamlı farkın (p:003) olduğu görülmüştür. Travma grubunda 10 denekte, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 4 denekte ödem görülürken, 6 denekte ödem görülmemiştir. Travma grubunda 10 denekte enflamasyon gözlenirken, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 3 denekte enflamasyon görülmüş, 7 denekte enflamasyon görülmemiştir. Travma grubunda 5 denekte hafif nöronal hasar ve 5 denekte orta şiddetli nöronal hasar gözlenirken, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 7 denekte hafif nöronal hasar gözlenmiş, 3 denekte nöronal hasar görülmemiştir.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, L- karnitin tedavisinin ödem, enflamasyon ve nöronal hasarı azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak L-karnitin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabilmekle beraber farklı dozlar ve sürelerde uygulanarak L-karnitinin antiödem, enflamasyon ve nöroprotektif etkinliğinin ispatlanması için daha kapsamlı çalışmalar gerekmektedir.Anahtar sözcükler: Beyin ödemi, L-karnitin, nöroprotektif etki, sekonder hasar, travmatik beyin hasarı.

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin ödemi+3
Osman Akgül
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörlerde indolamin 2,3- dioksijenaz-1 ekspresyonu

Gliomalar yetişkinlerde en sık görülen primer intraserebral tümörlerdir. Glial tümörlerin çoğunda kötü prognoz vardır. Glioma insidansı 3-5/100.000'dir. Yüksek dereceli glial tümörlerde ortalama sağkalım 15 aydır. İndolamin 2, 3-dioksijenaz-1'in (IDO-1), kanser hücrelerinin bağışıklık sisteminden kaçmasındaki rolü nedeniyle kanser immünoterapisinde önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. IDO-1 kanser hücrelerinin hücre döngüsünü uyarır, kemoterapötik ajanlara karşı çoklu ilaç direncinin kazanılmasına neden olur. IDO-1'in aşırı ekspresyonu bazı kanserlerde kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Glial tümörlerde IDO-1 ekspresyonunun gösterilmesi; glial tümörlerin tedavisinde IDO-1'i hedef alan yeni tedavilerin kullanılabileceği öngörülmektedir. Bu çalışmada glial tümör tanılı olgularda IDO-1 ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Bu çalışmaya 25 kontrol beyin dokusu, 25 düşük dereceli glial tümör (grade 1-2), 25 yüksek dereceli glial tümör (grade 3-4) olgusu dahil edildi. IDO-1 ekspresyonu ROC analizinde elde edilen cut-off değerine göre "düşük" ve "yüksek" IDO-1 olarak kategorize edildi. IDO-1'in ekspresyon dereceleri, olguların klinikopatolojik özellikleri ile sağkalım arasındaki ilişkiler, Kaplan Meier ve cox regresyon analizi kullanılarak % 95 güven aralığında, p< 0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada IDO-1 ekspresyonu normal beyin dokusuna göre yüksek dereceli glioma olgularında yüksek bulunurken (p< 0.001), düşük dereceli glioma olgularında normal beyin dokusuna göre anlamlı bir fark bulunmadı (p> 0.05). IDO-1 ekspresyonu yüksek dereceli olgularda düşük dereceli olgulara göre daha yüksek bulundu (p= 0.001). IDO-1 ekspresyon düzeyleri ile ortalama sağkalım (OS) arasında negatif bir korelasyon bulunup, IDO-1 ekspresyon düzeylerinin bağımsız bir prognostik faktör olarak OS'ye etki ettiği görüldü (p= 0.001). Yüksek IDO-1 düzeyleri glial tümörlerde kötü prognozu gösteren, aynı zamanda OS'yi öngörmede kullanılabilecek bir molekül olarak değerlendirilebilir. Hedef tedavilerin ön planda olduğu günümüzde, IDO-1'i hedef alan tedavilerin glioblastoma multiforme için gelecekte önemli bir terapötik hedef olabilir. Anahtar kelimeler: Glioma, glioblastoma, beyin, indoleamin 2,3-dioksijenaz-1

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGen ifadesi+4
Münir Kaya
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konversiyon bozukluğu olan hastalarda serebellar hacim

Konversiyon bozukluğu (KB); hareket, duyu ve nörovejetatif sistemle ilgili organlarda organik bir temele dayanmayan işlev yitimi, işlev azalması ya da bozulması şeklinde tanımlanmaktadır. Son yıllarda konversiyon bozukluğu belirtileri gösteren hastalarda beyin işlevlerinde patolojik bulguların olabileceğine ilişkin bulgular bildirilmektedir. Bu amaçla volümetrik serebellar değerlendirme çalışması yapıldı. Çalışma; Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniğinde yatarak ya da ayaktan tedavi gören hastalardan DSM-IV tanı ölçütleri ile SCID-I'e göre KB tanısı konmuş 19 hasta ve hasta gruplarıyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı bireylerden oluşan 19 kişi ile yapıldı. Çalışmaya alınan tüm bireylerle psikiyatrik görüşme yapıldı ve sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hasta grubuna Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Görüntüleme 1.5Tesla GE SIGNA Excite cihaz sistemi kullanılarak gerçekleştirildi ve T1 ağırlıklı olan yüksek rezolüsyonlu sagital üç boyutlu spiral fastspinecho MRG görüntüleri elde edildi. Elde edilen bu görüntüler 'iş istasyonu'nda işlendi ve hacimler hesaplandı. Hacim ölçümleri olguların tanısına kör olacak şekilde iki ayrı değerlendirici tarafından yapıldı. Belirlenen BAÖ puanı 31,05±10,36 ve BDÖ puanı 23,26±7,68 ortalamaları hastaların anksiyete düzeylerinin yüksek ve depresyon düzeylerinin ise orta derecede olduğunu gösteriyordu. Konversiyon bozukluğunda "tabloyu açıklayabilecek beyin bulgularının olmaması" halen bir tanı ölçütü olarak değerlendirilmektedir. Konversiyon bozukluğunun fizyopatolojisi ile ilişkili olabilecek volümetrik bulgulara rastlayamadık. Bulgularımız serebellum açısından bu bilgiyi şimdilik doğrular niteliktedir. Çalışmamızın daha büyük ve her iki cinsi de içeren örneklem gruplarında daha ileri araştırmaların yapılabileceğine yönelik yol gösterici öncül bir çalışma olarak yapıldı. Anahtar Kelimeler:Serebellum; Konversiyon Bozukluğu; Manyetik Rezonans Görüntüleme; Organ Boyutu

BeyinBeyin hastalıklarıHisteri+3
Sema Baykara
Fırat University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Migren hastalarında diffeomap yazılımı kullanılarak beyin yapılarının hacminin hesaplanması

Migren baş ağrısı olarak bilinmekle birlikte, nörolojik ve gastrointestinal bulguların eşlik edebildiği ataklar halinde gelen ve kişinin günlük yaşamsal aktivitelerini engelleyen nörolojik bir hastalıktır. Literatürde migrenli hastaların beyin MRG'leri kullanılarak beyin içerisindeki bir çok yapının hacimsel değişiklikleri incelenmiştir fakat beynin tüm yapılarını içeren kapsamlı ve detaylı bir hacim değişikliği olup olmadığı henüz araştırılmamıştır. Bu çalışmamızın amacı geniş çapta beyin yapılarını incelemek ve hangi bölgelerde hacimsel değişimlerin olduğunu saptamaktır. Bu çalışmada 5 erkek 20 kadın olmak üzere herhangi bir nörolojik hastalığı olmayan, yaş ortalaması 35±7 olan 25 sağlıklı birey; 5 Erkek ve 20 Kadın olmak üzere yaş ortalaması 37±9 olan 25 migren hastası (7 auralı,18 aurasız) çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS 15.0 programı kullanıldı. Çalışmamızda migren hastaları ve sağlık bireylerin beyin yapılarının hacimleri incelediğinde sol ve sağ gyrus frontalis superior, sol ve sağ talamus, sol gyrus supramarginal, sağ gyrus angularis, sol ve sağ gyrus temporalis medius, sağ gyrus oksipitalis inferior'da istatistiksel olarak anlamlı hacim artışı bulunmuştur (p<0.05). hastalık süresi 5 yıl ve üzeri olanların sol gyrus frontalis superior, sol gyrus frontalis inferior, sağ gyrus precentralis ve sol cerebral nucleus hacimleri hastalık süresi en fazla 4 yıl olanlara göre hacimsel azalma açısından anlamlı düzeyde bir farklılık tespit edilmiştir(p<0.05). ayda 10 ve üzeri atak geçiren migren hastalarının sağ talamus, sol gyrus parietalis superior ve sol globus pallidus hacmileri, ayda an fazla 9 atak geçiren migren hasta sınıfına göre hacimsel azalma açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak: Çalışmamız migren patofizyolojisi ile uyumludur. Beyinde yapısal değişikliklerin migren hastalığında bir risk faktörü oluşturabileceği düşünülmektedir. Migren hastalığında tespit edilen bölgesel gri madde hacimsel değişikliğinin ilişkisi üzerine kanıtlar belirsizdir. Bu belirsizliğin sebebi kullanılan yöntem farklılığından kaynaklandığı kanaatindeyiz.

AnatomiBeyinBeyin hastalıkları+4
Özgür Palancı
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

DsPIC mikrodenetleyici tabanlı tekrarlanan transkraniyal manyetik uyarım cihazının tasarımı ve yapımı

Günümüzde hızla gelişen teknolojiye bağlı olarak tıp bilimi alanındahastalıkların teşhis ve tedavisinde yeni teknik ve yöntemler denenmektedir. Butez çalışmasında, beyin fonksiyonlarının araştırılmasında ve beyinde oluşanhastalıkların tedavisinde kullanılabilecek cerrahi müdahale gerektirmeyen veacısız bir yöntem olan dsPIC mikrodenetleyici tabanlı tekrarlanantranskraniyal manyetik uyarım (rTMS) cihazının tasarımı ve yapımıgerçekleştirilmiştir. dsPIC mikrodenetleyici kullanılmasının nedeni sistemfonksiyonlarının yazılım yolu ile etkin bir şekilde kontrol edilmesidir. Buamaçla ilk olarak uyarım devresi için anahtarlama sinyali üreten dsPIC kontrolkartının tasarımı gerçekleştirilmiştir. Daha sonra uyarım devresi ve uyarımbobinin tasarımı ve yapımı gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen sistem 1 KVDC gerilim ile çalışabilecek ve 1-10 Hz' lik aralıklar ile rTMS sinyalleriüretebilecek şekilde gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen rTMS sistemi 250 VDC gerilim ile test edilmiştir ve başarılı sonuçlar alınmıştır.

BeyinBeyin hastalıklarıMikrodenetleyiciler+1
Sadık Yıldız
Gazi University · Bilişim Enstitüsü
2009
00
DoctorateOpen AccessEN

Identification of chromatin modifiers regulating vincristine resistance in medulloblastoma

Medulloblastoma (MB) is the most prevalent brain cancer in children, typically occurring between the ages of six and eight. While primary MB treatments have a success rate of over 50%, relapse affects more than 30% of the patients, resulting in a poor prognosis with survival rates dropping below 25%. Furthermore, acquired-drug resistance is widely observed in patients with relapse, posing a significant challenge for the treatment of MB. Recent cohorts revealed mutations and differential regulation of chromatin modifiers in distinct subgroups of MB, emphasizing the importance of epigenetic regulations in MB tumorigenesis. In this study, we aimed to identify the epigenetic vulnerabilities of MB by employing loss-of-function screening approaches. Using paired parental and vincristine-resistant MB cells previously generated in our lab, we first conducted a chemical screen with an epigenetic probe library. Second, we performed genetic perturbation screens using our CRISPR/Cas9-based epigenome-wide knockout library (EPIKOL). The ultimate goal was to discover new epigenetic mechanisms of drug response in MB. The established vincristine-resistant MB cells showed up to 100-fold resistance to vincristine, displaying Multi-Drug Resistance (MDR) characteristics primarily attributed to a significant upregulation of ABCB1. With chemical screens, we demonstrated that inhibition of the bromodomain of CBP/p300 histone acetyltransferases leads to sensitization of vincristine-resistant MB by regulating the expression of ABC and SLC transporters. With genetic screens using EPIKOL, we further validated the sensitizing effect of CBP inhibition on drug resistance. Additionally, we identified KEAP1, the regulator of NRF2, as a novel target. Accordingly, KEAP1 was identified from 3 different screens on vincristine-resistant MB, where the negative selection was applied with increasing doses of vincristine, but not on parental MB cells. KEAP1 loss by CRISPR/Cas9 using multiple sgRNAs also confirmed the sensitizing effect through viability assays. Moreover, upon exposure to vincristine, a significant increase in apoptosis was also observed in KEAP1-KO vincristine-resistant cells. Additionally, the transcriptomic analysis revealed the downregulation of ABCB1, the main efflux pump of vincristine, on KEAP1-KO vincristine-resistant cells, further supporting the sensitizing effect of KEAP1 loss. This thesis identified two major regulators of acquired vincristine resistance in MB, which have the potential to serve as therapeutic intervention points in the future.

Brain diseasesBrain neoplasmsChromatin+4
Göktuğ Karabıyık
Koç University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Examining chromatin modifiers essential for glioma growth and drug response

Glioblastoma (GBM) is a highly aggressive primary brain tumor associated with low survival rates. Standard-of-care involves surgery, irradiation, and chemotherapy utilizing Temozolomide (TMZ), a DNA alkylating agent. Despite its high effectiveness, the efficacy of TMZ can be compromised by various epigenetic mechanisms, including the transcriptional regulation of 0-6-methylguanine methyltransferase (MGMT) enzyme expression. The promoter methylation status of MGMT is a crucial prognostic factor, as its epigenetic suppression enhances the response to TMZ. Novel epigenetic factors regulating the survival and resistance to therapy in GBM remain undiscovered. To explore resistance mechanisms in GBM, we first generated TMZ-resistant cell lines starting from naïve cells and escalating TMZ doses over a long period. We demonstrated that TMZ-resistance phenotype was sustainable both in vitro and in vivo. Transcriptome analysis revealed MGMT as an upregulated gene in TMZ-resistant models along with many differentially expressed genes. Considering that resistance may be associated with adaptive epigenetic changes, we investigated the functional roles of chromatin regulators in TMZ-resistant cells. To this end, we employed a targeted CRISPR/Cas9-based screen with our Epigenetic Knock-Out sgRNA Library (EPIKOL), focusing on various chromatin modifiers and epigenetic enzymes. Applying EPIKOL screens in multiple naïve and TMZ-resistant cell lines, we first identified key epigenetic factors regulating GBM cell viability. We then explored selective vulnerability of TMZ-resistant cell lines and identified Retinoblastoma Binding Protein 4 (RBBP4) as a regulator of acquired TMZ resistance. Knock-out of RBBP4 in resistant models resulted in increased apoptosis and G2/M arrest. RNA sequencing of control and RPPB4 knock-out cells revealed G2/M checkpoint and E2F targets as downregulated pathways. We demonstrated that the expression of MGMT was not significantly altered by RBBP4 in TMZ-resistant models, providing strong evidence for RBBP4-mediated regulation of cell proliferation and TMZ response in an MGMT-independent manner. Overall, our findings hold promise for the development of innovative epigenetic-based therapeutic strategies targeting GBM in the future.

Brain diseasesBrain neoplasmsEpigenetic+5
Ezgi Yağmur Kala Kalkan
Koç University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakraniyal menenjiomlarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularının histopatolojik verilerle korelasyonu

AMAÇ: Menenjiomlar, santral sinir sisteminin en sık görülen primer intrakraniyel beyin tümörleridir. Menenjiomlar en sık rastlanan ekstraaksiyal tümörler olmakla birlikte tüm intrakraniyal tümörlerin yaklaşık %13-26' sını oluşturmaktadır. Bu tümörler Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre grade I, grade II ve grade III olarak sınıflandırılmaktadır. Menenjiomların çoğu grade I(%90), geri kalanları ise grade II(%4.7-7) ve grade III(%1-2.8) tümörlerdir. Grade II ve grade III meningiomların tedavisi, rekürrens oranları ve uzun dönem prognozu grade I olanlardan belirgin farklılık göstermektedir. Bu nedenle preoperatif olarak menenjiomların histolojik derecesinin ve bazı patolojik özelliklerinin bilinmesi tedavi yaklaşımını belirlemede, rekürrens oranlarını ve uzun dönem prognozu öngörmede önemlidir. Literatürde farklı görüntüleme yöntemlerinin tümör derecesi ve tümörün bazı patolojik özellikleri ile ilişkisini araştıran çok sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmada amaç Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin preoperatif olarak meningiomların histolojik derecesini tahmin etmede etkinliğini ve ADC değeri ile tümör grade arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2010-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Beyin Cerrahi Anabilim dalında opere edilen, histopatolojik sonucu menenjiom olan, preoperatif konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme yapılmış 86 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tümör çapının en geniş olduğu tek aksiyel kesitte tümörün tamamını kapsayacak şekilde ROI yerleştirilerek ADC değeri ölçüldü. BULGULAR: Düşük dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 883,8±146,78 mm2/s; yüksek dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 820,62±126,32 mm2/s olarak hesaplandı. Grade I tümörü olan hastaların ADC değerleri ile grade II ve III olan hastaların ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Çalışmamıza göre yüksek ve düşük dereceli menenjomların ADC değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. DAG ve ADC ölçümleri bu çalışmaya göre menenjiom gradelemesinde güvenilir değildir. Bu teknikler cerrahi ve tedavi planlamasında yönlendirici olmamalıdır.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+3
Fatih Durumlu
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fokal kortikal displazi beyin konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme bulguları ve ADC değerlerinin saptanması

Amaç: Bu çalışmada Fokal Kortikal Displazi (FKD)'nin Kranial Magnetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları ve Apparent diffusion coefficient (ADC) değerlerinin tanıya katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Bu çalışmaya Şubat 2011-Temmuz 2016 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda 1.5-T ve 3-T cihazlar ile beyin MRG tetkiki yapılan ve klinik verilerle birlikte Fokal Kortikal Displazi tanısı almış 63 hastanın FKD kranial MRG bulguları retrospektif olarak incelendi. Ayrıca her olguda lezyon düzeyinde görülebilen hiperintens alandan lezyonun %50'sini kapsayacak şekilde ve kontralateral simetrik sağlıklı alandan manuel "region of interest" (ROI) kullanılarak ADC değerleri ölçüldü. Bulgular: Kranial MRG tetkikinde hastaların 82 ( % ) subkortikal hiperintensite (SKH), 82 ( % ) Gri-beyaz cevher (GBC) ara yüzde bulanıklaşma (Bulanıklaşma), 76 ( % ) Kortikal kalınlaşma (KK), 65( % ) Kortikal sinyal artışı (KSI) ve 46 ( % ) Trasnmantle bulgusu (TMB) saptandı. Lezyon düzeyinde ortalama ADC değerleri 1,087x10-3 mm²/sn (0.82/1,316x10-3 mm²/sn) ve kontralateral simetrik alandan ölçülen ortalama ADC değerleri 0,758x10-3 mm²/sn (0,678/0,872x10-3 mm²/sn) olup ileri düzeyde farklılık göstermiştir (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda SKH, Bulanıklaşma ve KK en sık bulgu olarak saptandı. FKD düşünülen hastalarda öncelikle bu bulguların aranması tanıyı kolaylaştırır. DAG'da tüm lezyonlar difüzyon artışı göstermektedir. Diğer difüzyon artışı gösteren lezyonların ayırıcı tanısında bulduğumuz kantitatif ortalama ADC değerleri referans olarak kullanılabilinir. İşte bu nedenle medikal tedaviye direçli FKD'nin konvansiyonel MRG bulguların saptanması, dADC ile desteklenmesi ve EEG'nin eklenmesiyle cerrahi ile tedavi edeilebilen FKD'nin tanısını kolaylaştırır. Anahtar kelimeler: Fokal kortikal displazi, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Apparent diffusion coefficient (ADC)

BeyinBeyin hastalıklarıDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+3
Aydın Aslan
Dicle University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

MR spektroskopi verileri üzerinde beyin tümörlerinin bilgisayar destekli otomatik evrelenmesi

Beyin tümörlerinde diğer tümör çeşitlerinde olduğu gibi son yıllarda hızlı bir artış görülmektedir. Özellikle kanser olarak bilinen kötü huylu beyin tümörlerinin teşhisinde geç kalınması durumunda çok fazla sayıda hasta yaşamını kaybedebilmektedir. Bu nedenle erken ve doğru teşhis kanser tedavisinde hayati derecede önem taşımaktadır. Beyin tümörlerinin tespit aşamasında kullanılan en yaygın yöntemler Manyetik Rezonans Görüntüleme ve patolojik incelemelerdir. Biyopsi gibi patolojik invaziv yöntemler hastalık ve ölüm gibi çeşitli gibi riskleri beraberinde getirmektedir. Bu yüzden MR Görüntüleme ve MR Spektroskopi gibi invaziv olmayan yöntemler konusunda araştırma ve çalışmalar son yıllarda yaygınlaşmıştır. Bu çalışmada LSTM (Long Short Term Memory – Uzun Kısa Vadeli Hafıza) sinir ağlarını kullanarak birden fazla beyin tümörüne sahip hastadan ve sağlıklı hastalardan alınan Manyetik Rezonans Spektroskopi verilerini kullanarak farklı evrelerdeki beyin tümörlerinin sınıflandırılması gerçekleştirilmiştir. Verisetinde bulunan 179 kişiden alınan MR Spektroskopi sinyalleri üzerinde, bilgisayar destekli otomatik teşhis sistemine dayalı bir yöntem öneren bu çalışma sonucunda, geliştirilen uygulama ile tümör bulunmayan kişiler, iyi huylu ve kötü huylu tümör bulunan hastalar arasında yapılan sınıflandırma çalışmaları neticesinde evrelemenin %98.33 oranında başarım ile sağlandığı görülmüştür.

BeyinBeyin hastalıklarıBilgisayar destekli+7
Ali Biçer
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Beyaz cevher hiperintensitelerinin derin öğrenme teknikleri kullanılarak beyin manyetik rezonans görüntülerinden otomatik tespiti

Beynin beyaz cevher kısmında meydana gelen anormalliklerin tespiti ve doğru bir şekilde sınıflandırılması, hastalıklara erken tanı koyularak oluşabilecek fiziksel ve bilişsel hasarın en aza indirilmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Beyaz cevher hiperintensitesi (BCH) olarak adlandırılan anormalliklere, herhangi bir şikâyetten dolayı manyetik rezonans görüntüsü (MRG) çekilen sağlıklı bireylerde bile rastlanabilmektedir ve BCH oluşumlarının zararlı olup olmadığına karar verme noktasında hekimler ciddi zorluklar çekmektedir. Bu tez çalışmasında, manyetik rezonans (MR) görüntülerini otomatik tarayarak hekimlerin BCH tespiti ve bölütlemesi için işini kolaylaştıracak, yüksek başarıma sahip, derin öğrenme ağları ile gerçekleştirilmiş otomatik bir yaklaşım ortaya koyulmuştur. Çalışma iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda BCH bölütlemesi için, semantik bölütleme yerine, hekimlerin karar verme süreçlerine daha fazla katkı sunabilen ve gelişmiş bir bölütleme yöntemi olan ancak BCH bölütlemesi gibi zor problemlerde yaygın olarak kullanılamayan örnek bölütlemesinin kullanılabileceği ortaya koyulmuştur. Yöntem olarak BCH'lerin örnek bölütlemesi ile otomatik olarak bölütlenmesi için geliştirilen ve çok sayıda hiper-parametre içeren Maske-Tabanlı Bölgesel Evrişimsel Sinir Ağı (Mask R-CNN) ince ayar yapılarak kullanılmıştır. Birisi bu tez çalışmasına özel oluşturulan tümör veriseti, diğer ikisi de erişime açık tümör ve multipl skleroz (MS) veri setleri olmak üzere üç farklı veriseti kullanılmıştır. Beyin tümörü ve MS veri setleri şeklinde iki BCH sınıfının ayrı ayrı ve birlikte eğitimi yapılmıştır. Tüm verilerin birlikte eğitilmesiyle elde edilen model ile verisetimizdeki BCH'ler, bütün sınıfların ortalama kesinliği (mAP) metriğine göre 0,94 değerindeki yüksek mAP skoru ile başarıyla saptanmıştır. Ayrıca kesinlik (PRC) ve dice benzerlik katsayısına (dice similarity coefficient, DSC) göre sırasıyla 0,86 ve 0,82 bölütleme başarımı elde edilmiştir. İkinci kısımda ise, karşılaştırmalı analiz için U-Net ve Mask R-CNN olmak üzere iki farklı derin öğrenme yöntemi kullanılmıştır. Kullanılan veri setlerinin daha geniş olması ve daha etkili sonuç veren veri artırım yaklaşımlarının uygulanması ile birlikte modelin başarımı ve genelleme yeteneği arttırılmış ve bu durum uygun ölçüm metrikleri ve kayıp fonksiyonları ile gösterilmiştir. Sonuçlar literatürdeki çalışmalarla karşılaştırıldığında, örnek bölütlemesi ile semantik bölütlemeye göre nispeten daha iyi bir başarım elde edilmiştir. DSC ve PRC ile birlikte, duyarlılık (recall, RC) ve kesinlik-duyarlılık değerlerinin harmonik ortalaması olan F1 metriği başarım değerlendirmesi için kullanılmıştır. İnme veriseti için; Mask R-CNN ile 0,93 DSC, 0,97 PRC, 0,98 RC ve 0,98 F1 başarım değerlerine; U-Net ile 0,92 DSC, 0,89 PRC, 0,95 RC ve 0,92 F1 başarım değerlerine ulaşılmıştır. BCH veriseti için ise; Mask R-CNN ile 0,83 DSC, 0,83 PRC, 0,73 RC ve 0,78 F1 başarım değerlerine; U-Net ile 0,82 DSC, 0,82 PRC, 0,83 RC ve 0,81 F1 başarım değerlerine ulaşılmıştır. Ayrıca farklı ağ konfigürasyonları için, eğitim-test süreleri ve başarım sonuçları kapsamlı bir şekilde karşılaştırılmış ve analizi yapılmıştır. Tez çalışması kapsamında yürütülen deneysel çalışmalarda, literatürdeki BCH bölütleme üzerine yapılmış çalışmalar ile bu çalışmanın sonuçları karşılaştırıldığında BCH bölütlemesinde ve tespitinde Mask R-CNN tekniğinin daha yüksek başarım elde edebildiği, daha büyük boyutlu veriseti ve daha güçlü donanım kullanımı ile başarım oranının daha da arttırılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Beyaz cevherBeyin hastalıklarıDerin öğrenme+3
Gökhan Uçar
Bilecik Şeyh Edebali Üniversity · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant enfeksiyonlarının etyolojik ve prognostik açıdan değerlendirilmesi

Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Enfeksiyon Kliniğinde Ocak 2010 - Ocak 2012 tarihleri arasında şant enfeksiyonu nedeniyle takip ve tedavi edilen 30 hastanın yaş ve cinsiyete göre dağılımları, hidrosefali etyolojik faktörleri, fizik muayene ve laboratuvar bulguları, BOS?ta üreyen mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları, uygulanan tedavi yöntemleri, hastanede yatış süreleri ve bu süreyi etkileyen faktörler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hidrosefali etyolojik nedenleri arasında meningomyeloselin çoğunlukta olduğu konjenital malformasyonlar (%76,7) ilk sırayı almaktadır. Şant takılan hastalarda enfeksiyon gelişme zamanı ilk iki ayda %66,6, 3-4. ay arasında %13,3, 5-12. ay arasında %20 olarak saptanmıştır. Hastaların klinik belirti ve bulgularından en sık görülenler ateş (%96,7), kusma (%80), baş çevresinde büyüme (%30), irritabilite (%86,7) ve cilt enfeksiyonudur (%53,3). BOS kültür sonuçları incelendiğinde 30 hastanın 11`inde (%36) Stafilokoklar üremiş olup 7 hastada Staf. epidermidis (%23), üremesi olan diğer Stafilokok suşları ise sırasıyla bir vakada Staf. lentus (%3,3), bir vakada Staf. gallinarum (%3,3), bir vakada Staf. aureus (%3,3) bir vakada da Staf. saprophyticus (%3,3) üremiştir. Geriye kalan Stafilokok dışı üremede 4 hastanın birinde Klebsiella pnömoni (%3,3), bir hastada Pseudomonas aeruginoza (%3,3), bir hastada Acinetobacter baumannii (%3,3), bir hastada E. coli (%3,3) üremiştir. Tedavi sonuçları incelendiğinde BOS kültüründe gram pozitif mikroorganizma üreyen hastalarda en etkili antibiyotiklerin Teikoplanin, Linezolid ve Vankomisin olduğu görülmüştür. BOS kültürü sonrası gram negatif mikroorganizmaların ürediği hastalarda ise en etkili antibiyotiğin Meropenem ve Amikasin olduğu saptanmıştır. Olgular hastanede yatış sürelerine göre değerlendirildiğinde; 13 hastanın 4 haftadan fazla, 17 hastanın 4 haftadan az hastanede yatış süresine sahip olduğu görülmüştür. Hastanede yatış süresi ile bu süreyi etkileyen faktörler, klinik ve laboratuar bulguları arasında yapılan istatiksel değerlendirmeler anlamlı bulunmamıştır. Tedavi gören bir hasta eksitus olmuştur. Şant enfeksiyonları komplikasyon ve mortalitesi yüksek bir hastalık grubudur. Bu hastalarda erken tanı ve mikroorganizmaya yönelik uygun antibiyotik tedavisi prognoz ve sekellerin önlenmesi için önemlidir.

BeyinBeyin hastalıklarıHidrosefali+5
Velit Demir
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin tümörü tanılı hastalarda mental durumun değerlendirilmesi

Amaç: Beyin tümörleri çocukluk çağında en sık görülen solid tümörlerdir. Tedavi yöntemlerinde yaşanan gelişmeler hastaların nörobilişsel geleceğini ve yaşam kalitelerini sorgulamaya yönlendirmiştir. Çalışmamızda hastalara WISC-R zeka testi uygulayarak hastalık ve tedavinin etkilerini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmayı beyin tümörü tanısı alan 6-16 yaş grubundaki 20 hasta ile yaş ve cinsiyeti uyumlu 20 sağlıklı çocuk oluşturdu. Bu iki gruba WİSC-R zeka testi uygulandı. Hasta ve kontrol grubunun zeka testi puanları ile hasta grubu içerisinde tanı ve tedavi açısından gruplandırma yapılan hastaların puanları karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta kadın ve erkek sayıları ile yaş aralıkları eşitti. Hastaların en sık başvuru semptomu baş ağrısıydı. Hastaların %10'nunda aile öyküsü vardı. En sık tanı diffüz astrositik ve oligodendroglial tümörler iken, en sık yerleşim yeri posterior fossa idi. Çalışmaya katılan hastalara ve kontrol grubuna uygulanan WİSC-R zeka testinin sözel, performans ve tüm puan sonuçları arasında anlamlı fark saptandı (sırasıyla p=0,025, p=0,001, p=0,002). Erkek hasta ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada da anlamlı fark saptandı (sırasıyla p=0,026, p=0,002, p=0,006). Tanıdan bu yana geçen süreler de karşılaştırıldı ve süre arttıkça zeka puanlarında düşüklük belirlendi (sırasıyla p=0,046, p=0,040, p=0,039). Sonuçlar: Çalışmamız beyin tümörü tanısı alan hastaların mental durumunu değerlendiren literatürdeki az sayıda çalışmalardan biridir. Hastaların zeka puanlarının aynı yaş grubundaki kontrollere göre anlamlı derecede düştüğü ve süre arttıkça daha da belirgin hale gelmesi pediatrik beyin tümörlerinden iyileşenlerde nörobilişsel geç etkilerin izlenmesinin önemini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: WİSC-R zeka testi, beyin tümörü

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıNeoplazmlar+1
Emre Öztürk
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis ve septik şoklu hastalarda Tau protein ve beyin hasarı arasındaki ilişki

Sepsis ilişkili ensefalopati (SİE) direkt olarak santral sinir sistemini etkileyen infeksiyonların klinik veya laboratuvar kanıtı olmaksızın, vücudun diğer bölgelerinden kaynaklanan infeksiyona sistemik cevabın neden olduğu, diffüz serebral disfonksiyon olarak tanımlanır. SİE yoğun bakım ünitesinde en yaygın metabolik ensefalopatidir ve hala çoğunlukla Glasgow koma skalası (GKS) ile değerlendirilmektedir. GKS, serebral disfonksiyonu değerlendirmede yaygın olarak kullanıldığı halde, çoğu septik hastalar nörolojik kötüleşme olmadan önce sedatize edilip mekanik ventilatöre alındığından sıklıkla güvenilir değildir. Ayrıca sedatize olmayan septik hastalarda bu skala asidoz, ateş veya hiperkapni ile kötüleşebilir ve kötü skorlar daima fatal sonuçlar ile ilişkili olmayabilir. Elektroensefalografi (EEG), bilgisayarlı tomografi (BT) veya magnetic resonance imaging (MRI) gibi görüntüleme yöntemleri beyin disfonksiyonunu değerlendirebilir, fakat sedatize hastalarda günlük tekrarlanımları zordur. Ayrıca nörolojik bulguları değişmeden kalan hastalarda çoğunlukla uygulanamaz, hatta uygulanımları zararlıdır. Kontrast ürünlerinin sık enjeksiyonları renal fonksiyonları kötüleştirebilir. Bunun yanında tüm hastalar için radyolojik departmana güvenli transport her zaman mümkün olmayabilir.SİE değerlendirilmesinde kolay ulaşılabilir, etkin ve kullanışlı biyokimyasal belirteçler oldukça yararlı olabilir. Güncel literatür serum Tau protein, nöron spesifik enolaz (NSE) ve S100B gibi biyokimyasal parametrelerin nöronal hasarın tespitinde kullanılabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte güncel bir biyokimyasal belirteç olan serum Tau protein, aksona lokalize mikrotubul ilişkili yapısal bir proteindir ve sepsis/SİE hastalarında klinik rolü henüz bilinmemektedir.Bu çalışmada prospektif olarak 01.02.2009-30.07.2009 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı ve Enfeksiyon Hastalıkları servislerinde sepsis ve septik şok tanısı alan hastalar kayıt altına alındı. Başvurudan sonraki ilk 24 saat içinde ve sonraki üç gün boyunca ölçülen Tau seviyeleri ile sepsise bağlı ensefalopati gelişimi, klinik seyri, mortalite ve morbidite arasındaki ilişki değerlendirildi.Çalışmamızda 98 hasta kayıt altına alındı. 28 hasta hariç tutma kriterlerini karşıladığı için çalışmadan çıkarıldı. Çalışmamızda değerlendirilmeye alınan 70 hastanın %50'si birinci gün saptanan GKS'na göre SİE olarak değerlendirildi. Hastaların %2.9'da ise takip edilen günlerde GKS'na göre SİE gelişti.SİE gelişen hastalarda serum Tau seviyeleri, SİE gelişmeyen hastalardan yüksek saptanmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (karşılaştırılan tüm ölçümler için p>0.05). SİE gelişimi ile serum Tau protein seviyeleri arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde anlamlı bir ilişki saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için p>0.05). SİE hastalarımızda ortalama SOFA skoru 7.5 ± 2.3; SİE olmayan hastalarımızda ise ortalama SOFA skoru 3.8 ± 2.8 saptandı ve bu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p< 0.0001). Çalışmaya dahil edilen hastaların 36'sı (%51.4) hayatını kaybetti. Ölen hastaların 33'ü (%91.7) SİE hastaları iken; 3 tanesi (%8.3) SİE olmayan hastalardandı ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.0001). Serum Tau seviyeleri ile mortalite ve SOFA skoru arasında da anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05).Bu çalışma ile SİE hastalarının değerlendirmesinde serum Tau seviyesinin beyin hasarı ve ensefalopati gelişimini yansıtmadığı, SİE tanısında GKS'na ek yardımcı bir tetkik olarak kullanılamayacağı, SİE hastalarında mortalite ve morbidite ile ilişkisinin olmadığı ve SOFA skoru ile ilişkisinin olmadığı tespit edildi.Anahtar Sözcükler: Sepsis, SİE, Tau, beyin hasarı

BeyinBeyin hastalıklarıEnsefalopati+6
Keziban Bengü Daşdibi
Karadeniz Technical University
2010
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin metastazı bulunan jinekolojik orijinli malignitelerde prognostik faktörlerin araştırılması ve tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Beyin metastazı gelişimi; jinekolojik orijinli malignitelerde nadir görülen ancak hastalarda ciddi komplikasyona veya mortaliteye neden olabilen, oldukça önemli klinik süreçtir. Son yıllarda jinekolojik maligniteye bağlı sağkalım sürelerinin uzaması ve tanı yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte beyin metastazı sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışmada, jinekolojik malignitelerden kaynaklanan beyin metastazlarının klinikopatolojik özelliklerinin ortaya koyulması ve bu özelliklerin prognoza olan etkisinin analiz edilmesi planlandı. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Departmanında, 2008-2021 yılları arasında jinekolojik kanser nedeniyle takip edilen ve beyin metastazı saptanmış 48 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Primer tanı anından itibaren hastaların demografik, klinik, patolojik özellikleri, aldıkları tedavilerin jinekolojik kanserlere göre dağılımı gösterildi. Beyin metastazı tanısı sonrası medyan sağkalım süreleri istatistiksel olarak değerlendirildi. Beyin metastazı oluşum sürecine ve tanı sonrasında sağkalıma etki eden prognostik faktörler istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuçlar: Beyin metastazı tanısı sonrası medyan sağkalım 8 ay olarak bulundu. Jinekolojik orijine göre over kanserinde 12 ay, endometrium kanserinde 4 ay, serviks kanserinde 8 ay, vulva kanserinde 3 ay ve uterin sarkomlarda 4 ay olduğu görüldü. Univaryant analizde lezyonun sayısının, lokalizasyonun, ekstrakraniyal metastaz durumunun ve uygulanan tedavi modalitesinin beyin metastazı sonrası sağkalımla ilişkili olduğu, multivaryant analizde ise lezyon lokalizasyonunun ve tedavi modalitesinin prognozu etkileyen bağımsız değişkenler olduğu görüldü. Over kanserli hastalarda ise lezyon sayısının prognoza olan etkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Platin sensitivitesi saptanmış olan over kanserli hastalarda beyin metastazı sonrası prognozun, dirençlilere göre daha iyi olduğu görüldü. Olguların erken teşhisi, prognostik faktörlerin doğru şekilde değerlendirilmesi ve hastaya uygun tedavi verilmesiyle sağkalım süresinin artacağı öngörülmektedir. Bu çalışmanın sonuçları ve literatür incelendiğinde daha fazla hasta içeren ve multisentirik çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Beyin metastazı, Jinekolojik kanser, Prognoz, Radyoterapi

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGenital hastalıklar-kadın+5
Tahir Eryılmaz
Başkent University
2022
00

Related subjects