Brain diseases
68 theses under this subject heading
Glioblastomada melatoninin hücresel düzeyde antiepileptik etkisinin incelenmesi
Nöbetler primer beyin tümörlerinin iyi bilinen bir semptomudur ve antikonvulzan kullanımı oldukça yaygındır. Glioblastoma ve tümörle ilişkili epilepsi santral sinir sistemindeki ana eksitatör nörotransmitter olan glutamatın oynadığı kritik rol ve birkaç patofizyolojik mekanizma ile birbiriyle yakından ilişkilidir. Glutamat, sistein/glutamat antiporter çözünen taşıyıcı ailesi 7 üye 11 (SLC7A11) yoluyla glioblastoma hücreleri tarafından salınır. Glioblastoma hücrelerinde SLC7A11 ekspresyonu artışı ile birlikte nöbet ilişkisinin olduğu bildirilmektedir. Melatoninin ise antioksidan, antieksitotoksik, antineoplastik ve antiinflamatuar etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Epilepside antiepileptik özellik gösterebileceği düşünülmektedir. Nöbetle birlikteliği oldukça sık görülen glioblastomada melatoninin antikonvulzan etkisine dair literatürde çalışma izlenmemiş olup bu çalışmada in vitro olarak glioblastoma hücre hattına melatonin uygulaması sonucunda hücre canlılığına ve glioblastomada nöbet aktivitesiyle ilişkili olan SLC7A11 proteini üzerine etkisi incelenmiştir. Tümör olmayan hücrelerdeki etkisiyle kıyaslamak amacıyla astrosit hücre hattı kullanılmıştır. Hücre canlılığına etkisi koloni sağkalım deneyleri ile değerlendirilmiştir. Melatoninin glutamaterjik yolaktaki etkisi ise Western Blot yönteminde SLC7A11 proteini çalışılarak incelenmiştir. 24, 48 ve 72 saat 10-3, 10-4, 10-5, 10-6, 10-7 M melatonin uygulanan hücre gruplarında, 72 saat 10-3 M melatonin uygulamasının glioblastoma hücrelerinde sağkalımı %50'den fazla azalttığı saptanmıştır. Glioblastoma ve astrosit hücrelerinde melatonin uygulaması ile SLC7A11 proteinininde Western Blot analizi sonucunda kontrole göre azalma izlenmemiştir. Glioblastomada melatoninin süre ve konsantrasyona bağımlı olarak hücre sağkalımına etki etmesi antineoplastik etkisini desteklemektedir. Melatoninin glioblastoma hücrelerinde, glutamat ve ferroptoz mekanizmasında yer alan SLC7A11 proteini üzerine olan etkisinin ise ilk kez bu çalışma ile incelenmesi gelecek çalışmalar için yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Glioblastoma, Epilepsi, SLC7A11 proteini, Melatonin
Erişkin tipi diffüz gliomların tiplendirilmesinde moleküler yöntemlere alternatif olarak immünhistokimyasal biyobelirteçlerin kullanımı
Erişkin tipi IDH (izositrat dehidrogenaz)-mutant difüz gliomlar, 1p/19q kodelesyonunun varlığı ya da yokluğuna göre astrositom, IDH-mutant ve oligodendrogliom, IDH-mutant ve 1p/19q kayıplı olarak iki gruba ayrılmaktadır. Astrositomların derecelendirmesinde 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflamasında yer alan değişikliğe göre CDKN2A/B homozigot delesyonu (HD) içeren tümörler, mikrovasküler proliferasyon ve/veya nekroz içermeseler dahi derece 4 olarak sınıflandırılmaktadır. Günümüzde IDH-mutant difüz gliomların tanısında ve derecelendirmesinde erişimi zor ve pahalı moleküler yöntemlerin kullanımı zorunlu hale gelmiştir. Biz bu çalışmada moleküler yöntemlere alternatif olabilecek erişimi daha kolay ve ucuz immünhistokimyasal (İHK) vekil biyobelirteçler bulmayı hedefledik. Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında tanı almış 93 astrositom ve 73 oligodendrogliom vakası kullanılarak doku mikrodizinleri hazırlanmıştır. Bunlardan elde edilen kesitlere 1p/19q ve CDKN2A FISH çalışmaları ile H3K27me3 ve MTAP İHK çalışmaları yapılmıştır ve boyamalar iki gözlemci tarafından değerlendirilmiştir. CDKN2A HD ile MTAP ekspresyon kaybı arasındaki ilişki ve 1p/19q kodelesyonu ile H3K27me3 ekspresyon kaybı arasındaki ilişki incelenmiştir. CDKN2A HD bakılan 161 tümörün 25'inde (%15,1) delesyon saptanmışken, birinci gözlemci 164 tümörün 30'unda (%18,1), ikinci gözlemci 29'unda (%17,5) MTAP kaybı saptamıştır. CDKN2A FISH'e alternatif olarak MTAP'ın sensitivitesi %88, spesifisitesi %95,52-96,27 olarak hesaplanmıştır. Oligodendrogliomların %67,1-68,5'inde, astrositomların ise %21,1-22,6'sinde H3K27me3 ekspresyon kaybı görülmüştür. 1p/19q FISH'e alternatif olarak H3K27me3'ün sensitivitesi %77,42-76,34, spesifisitesi %65,75-67,12 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, MTAP İHK çalışması CDKN2A FISH için güvenilir bir vekil biyobelirteç iken; H3K27me3 İHK çalışması 1p/19q FISH çalışmasına alternatif olabilecek sensitif ve spesifik bir belirteç değildir.
İn vitro ortamda insülin reseptör substrat 1 (IRS1) bağımlı sinyal iletim ağının glioblastoma multiforme gelişimindeki rolünün belirlenmesi
Beynin temel enerji kaynağı glukozdur ve beyin, glukozu yoğun bir şekilde kullanmaktadır. Dolayısıyla beynin fizyolojik rolünü yerine getirmesi, glukoz metabolizmasının sıkı bir şekilde kontrolü ile sağlanmaktadır. İnsülin Reseptör Substrat (IRS) proteinleri, glukoz metabolizmasının regülasyonunda rol alan en önemli adaptör proteinlerdir. IRS1 bu protein ailesinin üzerinde en çok çalışılan elemanıdır. IRS1, kanserle ilgili birçok reseptörle etkileşime geçmektedir ve literatürde IRS1'in meme, akciğer, prostat, böbrek gibi birçok kanser türünde ekspresyon artışı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda merkezi sinir sistemi tümörlerinden biri olan medulloblastomda da IRS1 ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. Bizde bu bilgiler ışığında, IRS1'in merkezi sinir sisteminin bir diğer önemli tümörü olan glioblastoma multiforme (GBM) gelişiminde de böyle bir ekspresyon artışı olabileceğini düşündük. Buradan yola çıkarak in vitro ortamda IRS1 bağımlı sinyal iletim ağının GBM gelişimindeki rölünü belirlemeyi amaçladık. Çalışmada, U-87 MG hücre hattı kullanıldı. IRS1 proteinin ekspresyonunu U-87 MG hücrelerinde arttırmak amacıyla pcDNA3.1-flag tagged-insan IRS1 ekspresyon vektörü lipofektamin aracılığı ile hücrelere transfekte edildi. Ektopik IRS1 ekspresyon artışının GBM hücrelerinin sağkalımı üzerindeki fonksiyonel etkisi MTT analizi, insülin sinyali üzerindeki moleküler etkisi western blot analizi ile belirlendi. Elde ettiğimiz sonuçlar, ektopik IRS1 ekspresyon artışının GBM hücre sağkalımını arttırdığını göstermektedir. Ayrıca, IRS1 ekspresyon artışının, insülin indüklü Grb2, ERK ve AKT proteinlerinin aktivasyonlarında artış gerçekleştirdiği saptanmıştır. Çalışmamız, GBM hücrelerinde IRS1 ekspresyon ve aktivasyon artışının, hücre sağkalımını AKT aktivasyonu aracılığıyla arttırdığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Beyin Tümörleri, Glioblastoma Multiforme, IRS1, İnsülin Reseptör Substrat Proteinleri (IRS), İnsülin Sinyali.
Glioblastomanın görüntüleme ve fotodinamik tedavisi için multifonksiyonel, hedeflendirilmiş, teranostik lipozomların geliştirilmesi ve etkinliğinin ın vitro incelenmesi
Beyin tümörlerinin en yüksek insidans ve en düşük sağkalıma sahip türlerinden olan glioblastomanın (GBM) etkili teşhis ve tedavisinde halen istenilen başarı sağlanamamış ve etkili ve spesifik teşhis ve tedavi ajanları üzerine çalışmalar artmıştır. Tez çalışmasında GBM teşhis ve tedavisi için GLUT1'e hedeflemek amacıyla N-asetil glukozamin (NAG) ile modifiye edilmiş; PET/BT görüntüleme için 68Ga ile işaretlenmiş, fotodinamik/fototermal tedavi (PDT/PTT) ve NIR görüntüleme amacıyla IR780 hapsedilmiş, PEG kaplı, nanoboyutlu nötral ve pozitif yüklü teranostik lipozomlar geliştirilmiş, karakterizasyon, in vitro salım profilleri ile stabilite çalışmaları ve işaretleme verimi, işaretlemenin stabilitesi çalışmaları yapılmıştır. Hücre tutulumları RG2 ve U87, NIR ve floresans mikroskop görüntüleri RG2 hücre hattında alınmış ve PDT/PTT etkinlikleri NIR ışığında (808 nm, 0.8-1 W/cm²) değerlendirilmiştir. Sitotoksisiteleri RG2, U87 ve L929 hücre hatlarında incelenmiştir. Optimum ortalama partikül boyutuna (181-193 nm), enkapsülasyon etkinliğine (%79-84) ve zeta potansiyele (-5 - -7 mV) sahip lipozomlar Langenbucher kinetiğine uygun salım göstermiştir. pH:3,5, 80oC'de ve 5 dk. inkübasyon süresinde 68Ga ile maksimum işaretleme verimi saptanmıştır. 4oC'de 30 gün stabil kaldıkları ve hedeflendirilmiş formülasyonların hedeflendirilmemişlere, pozitif yüklülerin ise nötral formülasyonlara göre hücre içine alımının daha fazla olduğu saptanmıştır. Formülasyonlar NIR ışığı (808 nm, 0.8-1 W/cm²) altında PDT/PTT etkinliği göstermiş ve L929 hücre hattında RG2 ve U87'ye göre daha düşük sitotoksisite göstermiştir. Hedeflendirilmiş lipozomlar GBM'nın in vitro olarak PDT/PTT ile tedavi ve PET/BT ve NIR görüntülemede etkili potansiyel teranostik ajanlar olarak değerlendirilmiştir.
Fare ligaman perforasyon sak modelinde squalene adenozin nanoparçalarının beyin kan akımı ve nörolojik skorlara etkisi
Bu tez çalışmasında amaç, fare filaman perforasyon SAK modelinde, ilk 24 saat içinde serebral kan akımı (SKA) değişikliklerini incelemek, squaelen ile konjüge edilmiş adenozinin SAK sonrası SKA, farelerin fonksiyonel ölçütleri ve serebral histolojik bulgularına etkisini incelemektir. Tez çalışmasında her bir grupta (kontrol SAK, sham, squalene, düşük doz adenozin, yüksek doz adenozin, düşük doz squalene adenozin ve yüksek doz squalene adenozin) 6'şar olmak üzere toplam 42 Swiss albino fare kullanıldı. Sham grubu dışındaki gruplarda SAK oluşturuldu. Lazer beneklenme kontrast görüntüleme (LSCI) yöntemi kullanılarak farelerin bazal, SAK sonrası erken dönem ve 24. saat SKA değerleri incelendi. 24 saat sonunda açık alan testi ile lokomotor aktiviteleri değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirmeleri yapılan deneklerin beyinleri cresyl violet, TUNEL ve Masson's trichrome boyamasına tabi tutuldu. SAK sonrası erken dönemde, kanama gruplarında SKA'nın global ve ciddi derecede azaldığı görüldü. Yüksek doz squalene adenozin tedavisi uygulanan grupta SKA değerlerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu gözlendi. Benzer şekilde yüksek doz squalene adenozin tedavisi uygulanan grubun açık alan testi ile elde edilen lokomotor aktivite skoru daha yüksek bulundu. Histolojik incelemelerde, yüksek doz tedavi grubunda daha az yoğun olmak üzere tüm kanama gruplarında nöronal dejenerasyon, apoptoz ve intravasküler fibrin tıkaçları görüldü. Sonuçta, LSCI ile SAK'a bağlı SKA değişimlerinin değerlendirilebildiği, yüksek doz squalene adenozin uygulanmasının SAK sonrası SKA seviyesini düzelttiği bu değişimin fonksiyonel değerlendirmeye yansıdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Erken beyin hasarı, LSCI, serebral vazospazm, subaraknoid kanama, squalene adenozin.
EÜTF Hastanesi Nöroloji Kliniğinde takipli Derin Beyin Stimülasyonu ve İmplante Edilebilir Pals Jeneratör değişimi uygulanmış olgularda gelişen yan etkilerin retrospektif değerlendirilmesi
Bu çalışmada EÜTF Nöroloji kliniğinde takipli olan Derin Beyin Stimülasyonu (DBS) uygulanmış ve İnternal Puls Jeneratör (İPG) değişimi uygulanmış Parkinson Hastalığı (PH), Esansiyel Tremor (ET), Distoni tanılı toplamda 121 hastanın dosyaları retrospektif değerlendirerek hastalık tip-alttiplerini, DBS hedefiyle ilişkisini, yan etki sıklığını, yan etki ve şiddetini, yan etki görülme zamanını ve düzelme durumunun ortaya konması; nörolojik, psikiyatrik, cerrahi ile ilişkili, donanım ile ilişkili olup olmadığı konusunda belli yan etki ana başlıkları altında toplayarak bunları hastaların demografik özellikleri, hastalık tipi, hastalık yılı-süre-şiddeti ile olan ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmamızda Parkinson hastalarında DBS'ye bağlı herhangi yan etki görülmesi tremor hastalarına göre anlamlı olarak daha sık görülmüştür. Yine Parkinson hastalarında psikiyatrik yan etkiler anlamlı olarak daha sık görülmüştür. Donanım ile ilişkili yan etki varlığı; DBS yapıldığı yaş ile ilişkili, kilo alma ortaya çıkışı cinsiyet ile ilişkili(kadınlarda daha sık), genel psikiyatrik yan etki görülmesi (Dürtü kontrol bozukluğu ve psikoz) yine DBS öncesi herhangi bir nonmotor semptom var olmasıyla ilişkili bulunmuştur. Operasyon öncesi Rem Davranış Bozukluğu (RDB) varlığı olanlarda; psikiyatrik ve stimülasyon ile ilişkili yan etki daha çok görülmüştür. Donanım ile ilişkili yan etki, DBS yapıldığı anda yaşı ve hastalık başlangıcı daha düşük olanlarda,bununla paralel olarak da distoni hastalarında daha sık görülmüştür. Stimülasyon ilişkili yan etki ortaya çıkması DBS öncesi Levodopa eşdeğer dozu yüksek olanlarda ve non motor semptomu olanlarda daha sık görülmüştür. Pil değişimine ikincil yan etki ortaya çıkması DBS sonrası takip süresi daha uzun hastalarda ve DBS öncesi levodopa dozu daha yüksek olanlarda daha sık görülmüştür. Denge ve Yürüme Bozukluğu yan etkisi ortaya çıkışı; hastalık başlangıç yaşı ve DBS yapıldığı esnada yaşı daha büyük olanlarda daha sık görülmüştür. Tüm hastalar arası Globus Pallidus İnternus-Subtalamik Nukleus(GPİ-STN) karşılaştırmasında STN DBS yapılan olgularda kilo alma anlamlı olarak daha sık görülmüştür. Kilo alma kadınlarda daha sık görülmüştür. GPİ DBS yapılan distoni ve Parkinson hastaları karşılaştırıldığında; herhangi bir psikiyatrik yan etki görülmesi, dürtü kontrol bozukluğu görülmesi, psikotik bozukluk görülmesi; Parkinson hastalarında Distoni hastalarına göre anlamlı olarak daha sıktır. Parkinson hastalarında GPİ ve STN grupları karşılaştırıldığında GPİ grubunda psikotik bozukluk daha yüksek saptanmıştır. Sonuç olarak DBS yapılan hastalarda hastalık başlangıç yaşı, operasyon yaşı, cinsiyet, operasyon öncesi Levodopa dozu, hastalık tanısı , yapılan DBS türü, DBS sonrası takip süresi , Non-motor semptom varlığı, RDB varlığı gibi hastaya, hastalığa ya da operasyona ait bir takım faktörler belli bazı yan etkilerin ortaya çıkmasıyla ilişkili bulunmuştur. DBS öncesi ve sonrasında bu özellik ve faktörlere dikkat edilmesi; bu yan etkilerin ortaya çıkışı açısından hekimin daha dikkatli olmasını ve gerektiğinde uygun tedavinin uygun zamanda verilmesini sağlayabilecek ve hastalarda bu yan etkilere bağlı morbite ve mortalitenin azaltılmasında katkı sağlayabilecektir.
Beyin tümörlerinde izositrat dehidrogenaz-1 genindeki mutasyon ilekonvansiyonel MRG ve MR spektroskopi bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada IDH1-mutant ve IDH1-wild tip olgularda Konvansiyonel MR bulguları ve MR Spekroskopi metabolitlerinden Cho/Cr ve Cho/NAA oranları arasında anlamlı farklılık olup olmadığı araştırılacaktır. Aynı zamanda IDH1-mutant ve IDH1-wild tip olguların Konvansiyonel MRG ve MR Spektroskopi bulguları arasındaki korelasyonun varlığı ortaya konabilirse tedavi protokolünün belirlenmesinde yardımcı bir yöntem olarak kullanılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza Ocak 2020 – Aralık 2022 tarihleri arasında primer beyin tümörü tanısı ve IDH1 mutasyon durumu histopatolojik olarak kesinleşmiş ve pre-postoperatif olarak MR Spectroskopi tetkik edilen 24 olgu dahil edilmiştir. IDH1 mutant ve wild tip olguların Konvansiyonel MRG bulguları ile Cho/Cr ve Cho/NAA metabolitleri arasında anlamlı farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Bulgular: Araştırmaya alınan 24 katılımcının 13'ü (%54,2) erkek, 11'i (%45,8) kadın idi. 17 hastanın histopatolojik inceleme sonucu glioblastom (%70,8), 6 hastanın astrositom (%25), 1 hastanın medullablostom (%4.2) idi. Hastaların IDH1 immunogenetik inceleme sonucunun 6 sı IDH1 pozitif (%25), 18 i IDH1 wild tip (%75) olduğu görüldü. Tümörün histopatolojik inceleme sonucu WHO Grade 1 ve 2 olanlar düşük grade , WHO Grade 3 ve 4 olanlar yüksek grade olarak kabul edildi (Çalışma grubumuzda WHO grade 1 olgumuz yoktu). Tümörün tek lobda yer alması unilateral, birden çok lobda veya karşı hemisferde de yer alması bilateral kabul edildi. Tümöre ait solid dokunun total volümünün kontrastlanmasının %50 ve daha az olması yok veya ılımlı kontrastlanma, %50 üzerinde kontrastlanmasının ise belirgin kontrastlanmış olduğu kabul edildi. Tümör dokusunun çevre yapılara bası yaparak orta hatta en az 5 mm lik shift oluşturduğu zaman kitle etkisinin şiddetli olduğu, çevre yapılara herhangi bir bası etkisi olmadığı veya orta hatta 5 mm den daha az shift oluşturması durumu ise kitle etkisinin yok veya ılımlı olduğu kabul edildi. Tümöre ait periferik vazojenik ödemin tümörün lokalize olduğu lob ile sınırlı olması veya hiç olmaması durumu ödemin yok veya ılımlı olduğu, birden çok lobda veya karşı hemisferde yer alması durumunda ise ödemin belirgin olduğu kabul edildi. MRG de tümörün görüntüleme özelliklerine göre malign olduğu düşünülenler yüksek grade, benign olduğu düşünülen olgular ise düşük grade olarak kabul edildi. 24 olgunun MR Spektroskopi incelemesinde Cho/Cr ve Cho/NAA metabolitlerinin oranları ile tümörün histopatolojik grade i, büyüme paterni, tümör sınırları, sinyal intensitesi, kontrastlanması, kitle etkisi, tümöre ait periferik vazojenik ödem, konvansiyonel görünüm (benign veya malign) özelliklerine göre karşılaştırma yapıldı. Yapılan karşılaştırmalı analizde Cho/Cr ve Cho/NAA oranları ile tümöre ait belirtilen özellikler arasında anlamlı istatistiksel fark bulunmamıştır (p>0.05). 6 IDH1 mutant ve 18 IDH1 wild tip olgunun histopatolojik grade i, büyüme paterni, tümör sınırları, sinyal intensitesi, kontrastlanması, kitle etkisi, tümöre ait periferik vazojenik ödem, konvansiyonel görünüm (benign veya malign), Cho/Cr ve Cho/NAA metabolitlerinin oranlarına göre karşılaştırma yapıldı. IDH1 mutant ve IDH1 wild tip olgular arasında Cho/NAA metabolit oranları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmıştır (p<0,05). İki olgu grubu arasında diğer MRG bulguları açısından anlamlı istatistiksel fark bulunmamıştır (p>0.05). IDH1 wild tip olguların Cho/NAA oranları IDH1 mutant olgulara göre anlamlı olarak yüksekti. IDH1 wild tip olgular ve IDH1 mutant olgular arasındaki Cho/NAA oranlarını ayırt etmek için belirlenen optimal cut-off değeri 1.15 olarak saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamız IDH1 wild tip olguların Cho/NAA oranlarının IDH1 mutant olgulara göre anlamlı bir şekilde yüksek olduğunu göstermiştir. Böylelikle MR Spectroskopi incelemede Cho/NAA oranının, IDH1 wild tip gliomaların invazif olmayan bir şekilde IDH1 mutant glioma ayrımına izin verdiği sonucuna vardık.
Beyin metastazlarının lokalizasyonlarına göre gamma knife radyocerrahinin etkilerine yönelik klinik araştırma
Bu çalışma Ocak 2016 – Ocak 2023 yılları arasında 7 yıl süre içerisinde Pamukkale Üniversitesi Beyin Cerrahi ABD servisine yönlendirilmiş ve beyin metastazı sebebiyle Gamma Knife yapılmış hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların verilerine HBYS ve E-nabız üzerinden ulaşıldı. Ayrıca beyin tümör konumu ve hacimleri MRG bulgularından ölçülerek raporlandı. Erkekler %73,3 oranı ile çoğunluktayken ortalama yaş 61,77 idi. Hastaların primer tutulum bölgesinde akciğer (%65,8) ve meme (%14) çoğunluktayken diğer tutulum bölgelerine ait hastalar düşük orandaydı. Erkeklerde akciğer primer (%26,2) ve kadınlarda meme primerli olgular (%45,6) daha fazlaydı (p=0,0001). Primer tutulum bölgesi ile GK sonrası 12. ay kontroldeki tümör yanıtı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu(p=0,050). 12 ay sonraki kontrollerde progresif davranışlı tümörlerde Karnofsky skoru 76,67 ortalamadayken tam yanıt gördüğümüz hastalarda 80,66 ortalamadaydı (p=0,044). RPA sınıflaması ve karnofsky skorları ile mortalite istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,050). Akciğerde frontal lobda, parietal lobda ve oksipital lobda istatistiksel olarak anlamlı şekilde tümör davranışı küçülme eğilimindeydi (r>0,50: p<0,050). Akciğerde temporal lobta 12. ay kontrol tümör davranışında progresif tümörler daha agresif büyüme eğilimi gösterdi (r=0,390; p=0,040). Memede serebellum ve parietal lobta 12. ay kontrol progresif tümör davranışlarında agresif büyüme eğilimi gördük (r>0,50: p<0,050). Sonuç olarak: Akciğer ve meme metastazlı tümörlerde paryetal lob, serebellum ve frontal lob tutulumlarıyla daha sık karşılaştık. Tümör davranışlarında ise GK sonrası yapılan 12 aylık kontrollerde progresif davranış gördüğümüz 44 hastada büyüme oranlarımız çok yüksekti. İleride kanser alt tiplerinin dahil edildiği ve diğer primer kanser bölgelerine dahil edilecek hasta sayısının daha yüksek bulunduğu vaka serisinde çalışmanın yinelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Glioblastoma primer beyin tümörlerinde SIRT4'ün glutamat metabolizması ile ilişkisinin incelenmesi ve potansiyel tümör baskılayıcı özelliğinin araştırılması
Amaç: Eksitotoksisite; glutamatın, fazla salınım veya bozulmuş geri alım nedeniyle nöronlar arası boşlukta birikme durumudur. Eksitotoksisite birçok beyin hastalığında rol oynar. Nöronlar arası boşluğa salınan glutamatı, astrositlerde bulunan GLT-1 (Glutamat Transporter 1) toplar. Glutamatın bir kısmı, astrositlerde glutamat dehidrogenaz (GDH) tarafından α-ketoglutarata çevrilir ve TCA siklusuna girer. İkinci bir yol olarak; glutamat, astrositlerde glutamin sentetaz (GS) tarafından glutamine çevrilir. Glutamin, tekrar glutamaterjik nörona geçerek bu döngüyü sürdürür. Gereç ve Yöntem: Glioblastoma Multiform (GBM), tüm birincil beyin ve merkezi sinir sistemi neoplazilerinin %16'sını oluşturan, en yaygın birincil kötü huylu beyin tümörüdür. Glioblastomada, nöronların, eksitotoksisite yolu ile öldüğü bilinmektedir. Glutamat alınımından çoğunlukla Glutamat Transporter 1 (GLT-1) diğer adıyla Eksitatör Amino Asit Taşıyıcısı 2 (EAAT2) sorumludur. EAAT2'nin aktivitesinin azalması, glutamat birikimine yol açar. Bu birikim, hücre içi Ca+2 konsantrasyonunda yükselme ve hücresel ATP seviyelerinde azalma yolunu takip ederek glutamat eksitotoksisitesine ve nöronların olası nekrozuna sebep olur. Bulgular: Sirtuinler, proteinleri deasetilasyon veya ADP-ribosilasyon yoluyla posttranslasyonel olarak modifiye eden; çekirdek, mitokondri veya sitoplazmada ifade edilen enzimlerdir. Sirtuin 4 (SIRT4), beyinde de ifade edilen bir mitokondriyal sirtuindir. Daha önce, SIRT4'ün farede delesyonunun, bir eksitotoksik ajan olan kainik aside karşı hassasiyeti arttırdığı ve GLT-1'e bağlı glutamat alımını azalttığı gösterilmiştir. Yapılan diğer çalışmalarda ise SIRT4'ün, hücre dizilerinde, glutamate metabolizmasını modüle ederek, eksitotoksisiteyi engellediği gösterilmiştir. Glutamat metabolizması modülatörlerinin glioblastoma tümörlerindeki ifadesinin belirlenmesi; hastalığın tespiti, prognozu, mekanizması ve ilerleyişini anlamak için yol gösterici olacaktır. Sonuç: Bu çalışmada 84 adet primer tümörlü beyin dokusu (parafinli kesit), 12 adet kontrol beyin dokusu (parafinli kesit) alınmıştır. Parafinli doku kesitlerinden, RNA izolasyon kiti kullanılarak ve protokole uyarak total RNA çıkarılmıştır. Nanodrop ile RNA konsantrasyonları ve kalitesi ölçüldükten sonra cDNA sentez kiti kullanılarak ve verilen protokole uyularak cDNA elde edilmiştir. Elde edilen cDNA, glutamat dehidrojenaza (GDH), glutamin sentetaz (GS) ve Sirtuin4 (SIRT4)'e özgü primerler kullanılarak ve qPCR (quantitative PCR-kuantitatif polimer zincir reaksiyonu) kit protokolüne uyularak mRNA elde etme işlemine tabi tutulmuştur. Elde edilen GDH, GS ve SIRT4 mRNA'ları, beta aktin mRNA'sına oranlanarak normalleştirilmiştir. Daha sonra istatiksel analizde iki örnek grubunun ortalamaları arasındaki fark için Two-Tailed Unpaired, Student's t-test kullanılmıştır. Grup sayısı üç ve üzerinde olan durumlar için ise OneWay ANOVA testi kullanılmıştır.
Neurodegeneration in the mice brain: Effects of calorie restriction on sirtuin protein levels
Neurodegenerative (ND) disorders affect a significant portion of the world's population. Alzheimer's disease and Parkinson's disease are gaining importance as a significant public health problem. Despite many advancements in current medicine and clarification of the molecular pathways involved in neurodegeneration, these diseases are progressive and there is no cure at the moment. Calorie restriction (CR) is accomplished as a neuroprotective method and have beneficial roles in the metabolism. CR is suggested to activate protective mechanisms in ND and age-related diseases. There are different types of established CR models. It is shown that CR extended the life-span by increasing the activity of the Sirtuins (SIRT). SIRT are a family of proteins which are histone deacetylases bound to nicotinamide adenine dinucleotide. They were identified as genetic silencing factors and were found to prolong life in the yeast. When the histones are deacetylated by SIRT, the chromatin is closed, or tightly and precisely wound, meaning gene expression is stopped, or silenced, protecting the DNA from damage. SIRT have a protective role in ND diseases related to aging. SIRT 1, 3, and 6 have critical roles in the brain. In this research study we have tested the effect of different types of CR as chronic CR, or intermittent CR on SIRT levels and neurodegeneration in the mice brain. SIRT 1, SIRT 3 and SIRT 6 protein levels were measured via ELISA method. Neurodegeneration was evaluated by fluoro-jade fluorescein staining and image-based quantification method. We found significantly increased mean SIRT values in CR groups compared to Ad-libitum and baseline controls. Fluoro-jade image quantification results revealed significantly increased neurodegeneration in ad-libitum compared to CR groups. We have concluded that different types of CR prevents neurodegeneration in the mice and SIRT are involved in this process. Our findings of significantly increased SIRT expression and decreased neurodegeneration after intermittent CR is a novel contribution which can be a therapeutic strategy in the treatment of ND diseases in the future. Key Words: Ad libitum, calorie restriction, ELISA, fluoro jade, mice brain, neurodegeneration, sirtuin
İntrakranial glial tümörlerde TRPM8 iyon kanalının ekspresyonunun histopatolojik incelenmesi ve difüzyon MRG'de adc ölçümleri ile korelasyonu
Transient Reseptör Potansiyal Melastatin (TRPM) iyon kanalları plazma zarında görevli katyon kanallarıdır. Glial kitlelerde TRPM iyon kanallarının ekspresyonu ve etkileri net bilinmemektedir. Glial kitlelerin tanısında sıklıkla tercih edilen görüntüleme yöntemi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) dir. Çalışmamızda glial kitlelerde TRPM8 düzeyleri bakılıp, Beyin Difüzyon MR'da tümör, tümör çevresi ve simetrik beyin dokusundaki Aşikar Difüzyon Katsayısı (ADC) sinyal farklılıkları değerlendirildi. Cerrahi uyguladığımız İntrakranial glial kitle tanısı alan 30 hasta ile 2 grup oluşturuldu. Grup A'da; düşük dereceli glial kitleli 15, Grup B'de; yüksek dereceli glial kitleli 15 hasta vardı. Daha önce beyin kanaması gibi başka nedenlerle ameliyat edilen 10 hastadan alınan beyin dokularından da kontrol grubu, Grup C oluşturuldu. Dokularda immunuhistokimyasal olarak TRPM8 incelendi. A ve B grubu hastaların Difüzyon MR'larında kitle içi, kitle çevresi ve simetrik beyin dokusunda ADC ölçümleri yapıldı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programın da analiz edildi. Grup C ile karşılaştırıldığında Grup A ve B'de TRPM8 immünreaktivitesinde anlamlı artış izlendi. Grup A ile karşılaştırıldığında Grup B' de TRPM8'de anlamlı artış izlendi (p=0,005). Grup B'de kitle üzerindeki ölçümlerde ADC değerleri Grup A'ya kıyasla düşüktü. Kitle çevresi değerleri Grup B'de Grup A'ya kıyasla yüksekti. Simetrik beyin dokusu ölçümlerinde anlamlı farklılık yoktu. Yüksek dereceli glial kitlelerde yani daha malign ve hipersellüler glial kitlelerde TRPM8 ekspresyonu yani iyon transport aktivasyonu daha belirgindi. Tümör evresi arttıkça kitle ADC değerlerinin düşmesi yani difüzyonun azalması hipersellülarite ile ilişkilendirildi. Kitle çevresinde ise tümör derecesi arttıça ADC değerlerinin artması, peritümöral ödemin artması ile ilişkilendirildi. Anahtar Kelimeler: Trpm8, İntrakranial Glial Tümör, Aşikar Difüzyon Katsayısı, Difüzyon Mr
Beyin tümörü ameliyatı olan hastaların hareket korkusu ile mobilizasyon düzeyleri arasındaki ilişki
Araştırma, beyin tümörü ameliyatı olan hastaların ameliyat sonrası hareket korkusu ile mobilizasyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı tipteki araştırma Nisan-Ekim 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde Beyin ve Sinir Cerrahisi kiliniğinde beyin tümörü nedeniyle ameliyat olmuş 80 hasta ile yapıldı. Veriler Tanıtıcı Özellikler Formu, Tampa Kinezyofobi Ölçeği, Hasta Hareketlilik Ölçeği ve Gözlemci Hareketlilik Ölçeği kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde frekans tabloları ve tanımlayıcı istatistikler ile Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, Bonferroni düzeltmesi gibi yöntemler kullanıldı. Hastaların %53,7'sinin kadın, yaş ortalamasının 46,78±15,71 (yıl) olduğu ve %58,7'sinin daha önce düşme öyküsü olmadığı ve %68,7'nin mobilizasyon sırasında düşmekten korkmadığı belirlendi. Hastaların 1.gün değerlendirilen Tampa Kinezyofobi Ölçeği değeri, 2., 3. ve 4. güne göre; 2.gün değeri ise 3. ve 4.gün değerlerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (ꭓ2=156,210; p=0,000). Hastaların Hasta Hareketlilik Ölçeği ve Gözlemci Hareketlilik Ölçeği değerleri arasında anlamlı farklılık saptandı. 1.gün değerleri, 2., 3. ve 4. gün değerlerine göre; 2. gün değerleri, 3. ve 4.gün değerlerine göre; 3. gün değeri ise 4. gün değerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (ꭓ2=162,920; p=0,000, ꭓ2=193,442; p=0,000). Daha önce düşme deneyimi yaşama ve düşme korkusu bulunma durumuna göre 1., 2., 3. ve 4. gün Tampa Kinezyofobi Ölçeği, Hasta Hareketlilik Ölçeği ve Gözlemci Hareketlilik Ölçeği değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05). Ölçekler arasındaki ilişki incelendiğinde ise; 1., 2., 3. ve 4. gün kullanılan ölçekler arasında pozitif yönde orta derecede ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; beyin tümörü ameliyatı olan hastaların ameliyat sonrası, hareket korkuları arttıkça mobilizasyon düzeylerinde azalma olduğu belirlenmiştir. Konu ile ilgili hemşireler, hastaların hareket korkuları ve mobilizasyon düzeylerini değerlendirmeli, mobilizasyon konusunda cesaretlendirmeli, ilgili eğitim programlarını da içeren disiplinerarası bir ekip oluşturulmalıdır.
Beyin metastazlı hasta tedavi planları üzerinde yapılan SBRT planlarının dozimetrik parametrelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada radyoterapi tedavisi görmüş beyin metastazı tanılı 9 hasta için SRS/SBRT tekniği ile VMAT ve CyberKnife tedavi planlama sistemleri ile sanal tedavi planları yapılarak dozimetrik karşılaştırma yapılmıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış beyin metastazlı 9 hastaya ait arşiv materyali retrospektif olarak elde edilmiş ve sanal tedavi planları yapılmıştır. Yapılan planlarda 18 Gy doz 3 fraksiyonda verilecek şekilde belirlenmiştir. Sanal planlar için PTV, beyin-PTV, lensler, gözler, optik sinirler, optik kiazma, beyin sapı, hipokampüs, hipofiz, kohlea, lakrimal glandların konturlamaları radyasyon onkoloğu ve nöroradyolog tarafından yapıldı. Planlarda izodozun hedef hacmin %95'ini sarmasına ve kritik organların korunmasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki DVH'lar ile doz dağılımları elde edildi ve SPSS programıyla İndependent-Samples T Testi ve Mann Whitney U testleri kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bunun sonucunda her iki lens ve lakrimal gland, sağ göz, HI, CI ve MU dozimetrik karşılaştırmalarında anlamlı bir fark bulunurken PTV, beyin-PTV, sol göz, optik sinir, optik kiazma, beyin sapı, hipokampüs, hipofiz ve kohlealar anlamlı bir fark bulunmadı. Çoğu kritik organda anlamlı bir fark bulunmasa da birçoğunun en düşük değerleri CyberKnife planlarından elde edilmiştir. HI, CI, MU ve süre değerlerine bakıldığında ise en düşük değerler VMAT planlama sisteminden elde edilmiştir. Anahtar Kelime: Beyin Metastazı, Stereotaktik Radyocerrahi, CyberKnife, VMAT
Cyberknıfe radyocerrahi sisteminde beyin metastazlarının tedavi planlamasında ırıs, sabit kolimatör ve çok yapraklı kolimatörler ile elde edilen planların dozimetrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmada, CyberKnife radyocerrahi sisteminde meme kanseri tanılı 10 beyin metastazlı olgunun planlama sistemi kullanılarak sanal tedavi planları üç farklı kolimatör (Sabit Kolimatör, IRIS ve MLC) için dozimetrik karşılaştırma ve değerlendirme yapıldı. Çalışmanın amacı meme kanseri tanılı beyin metastazlı olguların tedavi planlama sisteminde farklı yöntemlerle yapılan sanal tedavi planlarını dozimetrik olarak değerlendirilmesidir. Bu amaçla Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış meme kanseri tanılı beyin metastazlı 10 olguya ait arşiv bilgileri retrospektif olarak elde edildi ve planlama sisteminde sanal tedavi planları yapıldı. Yapılan planlarda reçete edilen doz 3 fraksiyonda 18 Gy ve izodoz eğrisi % 80'de tanımlandı. Çalışmanın tamamlanmasıyla elde edilen tedavi planların hedef hacim dozları, kritik organ dozları, homojenite, konformalite, gradiyent indeksi, monitör unit (MU), NOD ve tedavi süre verileri karşılaştırıldı. Elde edilen planlar için izodozun hedef hacimin %95'ini sarmasına ve kritik organların korunmasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki dose volüme histogram (DVH)'lar ile doz dağılımları elde edildi. Çalışmada elde edilen verilerle statistical package for the social sciences (SPSS) programında üçlü karşılaştırmada Repeated Mesure Anova ve Friedman testleri kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. PTV (Dmax, Dmin, D2), Beyin-PTV (V8, V10, V12), sol göz, sol-sağ hipokampüs, beyin sapı, optik kiazma, hipofiz bezi, sol lakrimal, sol ve sağ kohlea, HI ve GI değerleri birbirlerine yakın değerler elde edilmiş ve anlamlı fark saptanmamıştır. Sol-sağ lens, sağ göz, sol optik sinir ve CI için IRIS kolimatör, sağ optik sinir, sağ lakrimal ve nCI için FIXED kolimatör, MU, NOD ve tedavi süresi için ise MLC'de iyi olduğu görülmüş ve anlamlı fark saptanmıştır.
18-55 yaş aralığındaki yetişkin bireylerde beyin MRG'de tesadüfi izlenen fokal beyaz cevher T2 hiperintensitelerinin prevalansı ile sayı, boyut ve dağılım özellikleri
Giriş ve Amaç: Beyaz cevher hiperintensiteleri; özellikle yaşlı bireylerde sık görülmekle birlikte, herhangi bir yaşta, bilinen bir hastalığı olmayan ve asemptomatik bireylerde de sıklıkla saptanan MRG bulgularından biridir. İnsidental saptanan ve herhangi bir klinik önemi olmayan beyaz cevher hiperintensiteleri, özellikle genç bireylerde büyük endişe yarattığından beyaz cevher hiperintensitelerinin doğal seyrini ve nörolojik semptomlarla ilişkisini belirlemek son derece önemlidir. Bu nedenle de ilk olarak sebebi bilinmeyen beyaz cevher hiperintensitelerinin prevalansı ve dağılımının araştırılması gerekmektedir. Retrospektif olarak gerçekleştirdiğimiz çalışmamızın amacı; belirlediğimiz yaş aralığında herhangi bir sebebe bağlanamayan beyaz cevher hiperintensitesi prevalansı ve saptadığımız beyaz cevher hiperintensitelerinin özelliklerini araştırmaktı. Materyal ve Yöntem: Araştırma retrospektif tipte olup Ankara Şehir Hastanesi Radyoloji Kliniğinde 01.02.2020-29.02.2020 tarihleri arasında çekilen ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 1000 adet Beyin MRG tetkiki değerlendirilerek gerçekleştirildi. Araştırmaya dahil edilen bireylerde Beyin MRG'nin hangi cihazda çekildiği belirlendi. Çalışmaya dahil edilen bireylerin klinik semptomları ya da incelemenin gerçekleştirilme nedeni sistemdeki bilgilerinden öğrenilip kaydedildi. Bireylerin cinsiyetleri ve yaşları not edildi. 18-35 ve 36-55 yaş olmak üzere iki farklı yaş grubu oluşturuldu. Beyin MRG'lerde baktığımız parametreler; konvansiyonel sekanslardan olan aksiyel FLAIR sekansı üzerinden incelendi ve öncelikle beyaz cevherde hiperintens odağın olup olmadığı not edildi. Ardından beyaz cevher hiperintensitesi saptanan bireylerde; beyaz cevher hiperintensitelerinin sayı, boyut ve lokalizasyonları araştırıldı. Son olarak hastaların sistemimizde bulunan eski tetkiklerinin olup olmadığı, var ise de saptanan beyaz cevher hiperintensitelerinde herhangi bir değişiklik olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Yaptığımız çalışmada araştırmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 18-55 yaş arası bireylerde, beyaz cevher hiperintensitesi prevalansını %40.3 olarak saptadık. Hem kadınlarda hem de erkeklerde yaş ile birlikte beyaz cevher hiperintensite prevalansı da artış göstermekteydi. 18-35 ve 36-55 yaş aralığındaki kadın ile erkek bireyler karşılaştırıldığında; her iki grupta da kadınlarda beyaz cevher hiperintensite prevalansı daha fazla olarak bulundu. Ancak her iki yaş grubunda da cinsiyet ile beyaz cevher hiperintensitesine rastlanma durumu arasında istatistiksel bir ilişki saptanmadı. Beyaz cevher hiperintensitesi bulunan bireylerin %25,6'sında 1 adet, %17,9'unda 2 adet, %7,7'sinde 3 adet ve %48,9'unda 3'den fazla sayıda hiperintens odağa rastlandı. Artan yaş ile birlikte beyaz cevher hiperintensitelerinin sayılarında da artış tespit edildi. Ancak cinsiyet ile saptanan beyaz cevher hiperintensitelerinin sayıları arasında istatistiksel bir ilişki bulunamadı. Beyaz cevher hiperintensitesi bulunan bireylerin (multipl hiperintens odağı bulunanlar hariç) %33,5'inde 2 mm'den küçük boyutta, %9,2'sinde 2 mm ile 5 mm arasında ve %0,2'sinde 5 mm'den büyük boyutta hiperintens odağa rastlandı. Araştırma kapsamında en fazla hiperintens odağın bulunduğu lokalizasyon; frontal derin beyaz cevher düzeyi olarak saptandı. Bireylerin kliniğe gelme şikayetleri ile beyaz cevher hiperintentensitesi varlığı arasında istatistiksel bir bağlantı bulunamadı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada elde ettiğimiz verilerin; herhangi bir patolojiye eşlik edebilecek beyaz cevher hiperintensiteleri ile klinik önemi olmayan beyaz cevher hiperintensiteleri ayırıcı tanısında ve sağlıklı bireylerde insidental saptanan beyaz cevher hiperintensitelerinin patogenezi ile klinik öneminin anlaşılmasında bizlere yardımcı olabileceğini ve ileride yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Yüksek yoğunluklu tedavi edici ultrason'un (HITU) invitro glial tümör hücre kültür ortamında etkilerinin incelenmesi
Amaç: Beyin tümörleri, toplumda sık görülen, cerrahi girişim, radyoterapi ve kemoterapinin uygulanmasına rağmen hastanın yaşam süresinin fazla uzatılamadığı patolojilerdir. Yüksek risk barındıran ve hastanın yaşam kalitesini etkileyen radyoterapi gibi tedavi yöntemleri, ciddi komplikasyonlara hatta hayati risklerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu olumsuz etkiler hem hastanın yaşam konforunu düşürmekte hem de sosyal çevresinde ciddi sorunlar yaratmaktadır. Ayrıca oluşan komplikasyonların tedavisi de ciddi bir maliyete yol açmakta ve kısıtlı bütçe imkanlarına sahip ülkelerdeki kurumların, bu mali yükün altından kalkmasını güçleştirmektedir. Radyoterapi gibi uygulama sonrası komplikasyonları yüksek olan tedavi yöntemlerine alternatif geliştirilmesi, bahsedilen sorunların kısmen azalmasına neden olacaktır. Bu çalışmada, non-invaziv yeni bir tedavi yöntemi olan ve radyoterapi gibi erken ve geç komplikasyonlara yol açmayan Yüksek Yoğunluklu Tedavi Edici Ultrason'un (HITU), laboratuvar ortamında uygulamadan sonra bu hücrelerin yapısal bütünlüğüne ve bunda rol alan olası moleküler yollara etkisini inceledik. Gereç ve Yöntem: Glioblastoma hücreleri kültür yoluyla çoğaltıldıktan sonra, eşit miktarda 6 gruba ayrıldı. Birinci, ikinci ve üçüncü gruplara herhangi bir tedavi verilmedi. Bu üç grup inkübatörden hemen sonra, 4-6 saat ve 24 saat geçtikten sonra üç farklı aşamada sırasıyla mikroskobik inceleme, flow sitometri ile hücre sayımı ve ATP proliferasyon kiti ile ATP aktivitesi ve hücre canlılığı incelemelerine tabi tutuldu. Dört, beş ve altıncı gruplara ise HITU uygulaması sonrasında yine inkübatörden hemen sonra, 4-6 saat ve 24 saat geçtikten sonra üç farklı aşamada sırasıyla mikroskobik inceleme, flow sitometri ile hücre sayımı ve ATP proliferasyon kiti ile ATP aktivitesi ve hücre canlılığı incelemelerine tabi tutuldu. HITU uygulanan ve hiçbir tedavi uygulanmayan gruplar karşılaştırıldı. Bulgular: HITU uygulanan hücre gruplarında uygulamanın hemen sonrasında anlamlı bir değişiklik izlenmezken 4-6 saat ve 24 saat sonrasındaki yapılan faz kontrast mikroskobu incelemesinde tümör hücrelerinin yüzeye tutunmadığı ve hücrelerin sayısında anlamlı bir azalma olduğu gözlemlendi. Tedavi uygulanan ve uygulanmayan gruplar karşılaştırıldığında, tedavi uygulanan grupta flow sitometri ile hücre sayımı yapılarak canlı hücre sayısının zamanla azaldığı görüldü. ATP proliferasyon kiti ile ATP aktivitesi ve hücre canlılığı incelemesi yaptığımzı gruplarda ATP florasans yoğunluğunun zamanla hücre sayısıyla birlikte anlamlı bir şekilde azaldığı gözlemlendi. Sonuç: HITU uyguladığımız 3 grupta da yapılan mikroskobik inceleme, flow sitometri ile hücre sayımı ve ATP aktivitesi incelemeleri sonucunda, hücrelerin canlılıklarını devam ettirmedikleri gözlemlenmiştir. Kontrol gruplarıında ise hücre canlılığının devam ettiği mikroskobik inceleme, flow sitometri ve ATP aktivitesiyle gözlendi. Bu çalışma HITU'nun, noninvaziv bir tedavi yöntemi olarak Glioblastom hücrelerine lethal etkisi mikroskobik ve moleküler düzeyde gösterilmiştir.
Glial tümörlerde ATRX durumu ve MRG bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Primer SSS tümörleri, SSS içindeki hücrelerden kaynaklanan iyi veya kötü huylu olabilen heterojen bir tümör grubunu ifade eder. Malign primer beyin tümörleri, tedavisi en zor kanserler arasında yer almaktadır. Glial tümörler erişkinlerde en sık görülen malign primer beyin tümörleridir. 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Santral Sinir Sistemi (SSS) tümörleri sınıflamasında moleküler belirteçler daha da ön plana çıkarılarak, gliom sınıflamasında isimlendirme ve derecelendirmede yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızın öncelikli hedefi moleküler bir belirteç olan ATRX mutasyon durumunun glial tümörlü hastaların MRG özellikleriyle arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 75 hasta alınmıştır. Glial tümör tanısı almış hastaların ATRX ve IDH mutasyon statüsü immunohistokimya ile belirlenmiştir. 52 hastada ATRX mutasyonu gözlenmedi, 23 hastada ise ATRX mutasyonu pozitif olarak görüldü. Tümörler ATRX mutasyonu pozitif ve negatif olarak iki gruba ayrılıp preoperatif MR görüntüleri (T1A, T2A, T2 FLAIR, DAG-ADC, pre- postkontrast T1, SWI) üzerinden VASARI (Visually AcceSAble Rembrandt Images) skorlamasına dahil olan toplamda 25 MR bulgusu ile değerlendirildi. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tanı yaşları 26-79 arasında değişmekte olup ortalaması medyan yaş değeri 58 olarak bulundu. 40 hasta kadın (%53,3), 35 hasta erkekti (%46,7). 23 (%30,7) olgunun ATRX mutasyonu pozitif, 52 (%69,3) olgunun ATRX mutasyonu negatifti. ATRX mutasyonu olan olgularda kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.034) ATRX mutasyonu olan olgularda ödem oranının az olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.028) ATRX mutasyonu olan olgularda pial invazyonun olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.018) ATRX mutasyonu olan olgularda derin beyaz cevher tutulumunun olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.022) Hastanın tanı yaşının genç olması (<41) ATRX mutasyon pozitifliği ile ilişkili bulundu. Ayrıca ATRX mutasyonu pozitif olan olgularda IDH mutant olma oranı, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p<0.001) Sonuç: Glial tümörlerin MRG ile değerlendirilmesinde kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ödem oranının az olması, pial invazyonun olmaması ve derin beyaz cevher tutulumunun olması ATRX mutasyonu pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca hastanın genç olması ve IDH mutant olması ATRX mutasyon pozitifliği ili ilişkili bulunmuştur. Preoperatif MRG görüntülemeleri ile ATRX statüsü hakkında bazı öngörüler elde edilebilir.
Üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları
Amaç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Üçüncü ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2014 yılları arasında, kliniğimizde üçüncü ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 47'sinde anterior interhemisferik transkallozal, 10'nunda posterior interhemisferik transkallozal, 15'inde pterional-transsylvian translaminar, 5'inde supraserebellar-infratentorial ve 3 olguda kombine (Pterional-Transsylvian translaminar + Anterior interhemisferik transkallozal transforaminal) yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 42 E / 38 K ve yaş ortalaması 24.5 (3 ay – 63 yaş) idi. 60 olguya total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 20 olguya ise subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 32 kolloid kist, 28 nöroepitelyal, 12 sellar bölgenin tümörleri, 4 meningeal, 2 germ hücreli, 1 lenfoma ve 1 kordoma gözlendi. Postoperatif 14 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 9 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 51 (1-144) ay idi. Sonuç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir.
Oto kodlayıcılar ve görüntü işleme teknikleri ile beyin tümörlerinin MR görüntülerinin sınıflandırılması
Makine öğrenmenin alt dallarından biri olan derin öğrenme görüntü tanımlama ve sınıflandırma başarısı ile ön plana çıkmakta ve kanser teşhisi için sağlık alanında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışma, hastalıkların tanı ve tedavisi alanında uzman kişilere yardımcı olması açısından önemlidir. Çalışmanın amacı, segmentasyon ve oto-kodlayıcı kulanarak, yeni uygulama geliştirilmesi ve kagle veri setinde elde edilen MR görüntüleri üzerinde sistemi doğrulamaktır. Bu çalışmanın bu alanda literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede kullanılabilecek biyomarker ve fizyololik parametreler
Yüksek irtifa hastalıklarına yatkın bireyleri önceden tespit edebilmek için hastalığın oluşumunda rol alan fizyolojik ve biyokimyasal süreçler aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmada daha önce hipoksi, pulmoner hipertansiyon, akut kalp yetmezliği ve inflamasyon süreçlerinin araştırılmasında kullanılmış 8 farklı biyomarker (BNP, HIF-1α, NGAL, MMP-3, MMP-9, SESN2, Substance P, U-II) değerlendirilmiş ve bunların Yüksek İrtifa Hastalıkları ile ilişkisi araştırılmıştır. Türkiye Dağcılık Federasyonu'nun Rize'de düzenlediği eğitim tırmanışına katılan dağcı grubundan gönüllü olarak çalışmaya katılan 52 kişinin 2200 metredeki birinci kamp alanında vital bulguları ölçülmüş, venöz kan örnekleri alınmış ve Lake Louise Skorlaması uygulanmıştır. Bu kamp alanında hastalık tespit edilmeyen bireylerin daha yüksek irtifadaki ikinci kamp alanında vital bulgularının ölçümü ve Lake Loise Skorlaması tekrarlanmıştır. Buna göre dağcı grubu Akut Dağ Hastalığı olan (ADH+) ve Akut Dağ Hastalığı olmayan (ADH-) şeklinde iki gruba ayrılarak elde edilen veriler karşılaştırmalı değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan 52 kişilik dağcı ekibinde ortalama yaş 34,58 ± 11,53 olup en düşük yaş 20 en yüksek yaş 61'dir. 6 kadın ve 7 erkek olmak üzere toplam 13 kişiye (%25) Akut Dağ Hastalığı tanısı konulmuştur. Cinsiyet ile hastalığa yatkınlık arasında bir ilişki saptanmadı (p=0.232). Araştırılan markerlerdan MMP-9 ve Substance P'nin Akut Dağ Hastalığı olan grupta birinci kamp alanındaki değerlerinin daha yüksek olduğu (p=0,037 ve p=0.038), diğer sonuçların ise her iki irtifada istatistiksel olarak farklı olmadığı saptandı. Fizyolojik parametrelerde ise irtifa arttıkça oksijen saturasyonunun düştüğü (p<0.01), nabız sayısının arttığı (p<0.01), sistolik ve diastolik tansiyonlarda anlamlı fark olmadığı (p=0.238 ve p=0.484) tespit edildi. Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede araştırma konusu olan biyomarkerlardan MMP-9 ve Substance P hafif bir hipoksik stres ortamında hasta grubunda daha yüksek tespit edilmiş ve bu biyomarkerların hastalığın öngörülmesinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Ayrıca yüksek irtifaya çıkıldıkça meydana gelen hipoksi ve taşikardi gibi fizyolojik cevapların ise ADH+ ve ADH- gruplar arasında farklılık göstermediği görülmüştür.
Glial tümörü bulunan olgularda izositrat dehidrogenaz mutasyonu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması
ÖZET Amaç ve Kapsam:Bu çalışmada Glial tümörü bulunan olgularda IDH mutasyonu ve MRG bulgularının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dosya taraması şeklinde yapılan bu araştırma 01/2012-12/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Beyin MRG tetkiki yapılmış, operasyon sonucu patolojik olarak glial tümör tanısı almış olgularda retrospektif olarak IDH mutasyon durumları ve MRG görüntüleme bulguları karşılaştırılmıştır. Ayrıca hastaların IDH1 sonucu, hastalık evresi, tanı yılı ve lezyon bölgesi gibi özellikleri de hasta dosyasından taranarak sisteme kaydedilmiştir. Bulgular: Glial tümörlerde IDH 1 wild mutasyonlar ile ADC arasındaki olası korelasyonun değerlendirildiği bu çalışmamıza 93 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56,80±14,10 (medyan 59 yıl) idi. Hastalardan 62'sinin (%66,67) patolojik tanısı Glioblastom, 9'unun(%9,68) Diffüz astrositomdu. Hastalarda tümörlerin 35'i (%37,63) frontal, 25'i (%26,88) temporal ve 22'i (%23,66) paryetal lobda yerleşmiştir. IDH mutant tipinde evrenin 4 olma oranı (%88,89 vs. (%28,57) ve yaş ortalaması da Wild tipine göre ((59,85±13,29 vs. 46,33±11,79) daha yüksekti. Wild tipin kitle ADC değeri, mutant tipe göre ((1,26±,28 vs. 1,22±1,43) daha fazlaydı. Anaplastik astrositom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha yüksek, Dev hücreli glioblastom tanılı hastaların kitle ADC değerinin diğer hastalara göre daha düşük olduğu gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak ADC değerleri IDH mutasyonu ve histopatolojik tipler hakkında bilgi verse de daha büyük örneklem grupları ve daha homojen tümör tiplerinde yürütülen prospektif dizaynda çalışmalarda ilişkinin daha açık bulunacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: ADC, IDH, glioblastom, MR, mutasyon
Yaygın beyin hasarı sonrasında pioglitazon'un nöroprotektif etkisi
Amaç: Çalışmamızda, deneysel kafa travması modeli oluşturulan sıçanlara üç farklı dozda verilen Pioglitazon'un beyinde koruyucu (nöroprotektif) etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Deneyde erkek sıçanlarda ağırlık düşürme yöntemi ile travma oluşturuldu. Denekler; kontrol, travma, travma+serum fizyolojik su (SF), travma+1 mg/kg PG, travma+10 mg/kg PGve travma+30 mg/kg PG olmak üzere altı gruba ayrıldı. İlk ilaç uygulaması kafa travmasıdan 30 dak önce yapıldı. PG, 100µl serum fizyolojik suda hazırlanarak 1mg/kg, 10mg/kg ve 30mg/kg dozlarında intraperitoneal olarak 5 gün süreyle günde tek doz olarak verildi. İlaç uygulamaları sonrası 7. ve 28.günlerde genel anestezi altında hayvanlardan beyin örnekleri çıkarılarak %10'luk formalinde tespit edildi. Doku örneklerinden kesitler alınıp histopatolojik incelemeler yapıldı. Bulgular: Beyin dokusu örnekleri histolojik açıdan incelendiğinde, travma ve travma+SF gruplarında belirgin doku hasarının meydana geldiği, nöronlarda piknozis ve sitoplazmada vakuollerin varlığı görüldü. PG uygulaması sonrası, hasarın 28.gün örneklerinde 7.gün örneklerine göre belirgin şekilde azaldığı izlendi. Yüksek dozdaki PG uygulamasının, diğer dozlara oranla daha etkin olduğu saptandı. Sonuçlar: PG uygulamasının, kafa travması modelinde hayvanlarda doku hasarına karşı koruyuculuğu gösterildi. Bu nöroprotektif etkinin moleküller mekanizmalarının araştırılması, tedavi etkinliğinin ve hasta yaşam kalitesinin arttırılmasında yeni bir yaklaşım oluşmasını sağlayacaktır.
Çocukluk çağı beyin felçli hastaların değerlendirilmesi: Haberci belirtiler, komplikasyonlar, risk faktörleri
Amaç: Bu çalışma, serebral palsili hastalarda eşlik eden komorbidite ve komplikasyonların birbirileri ve diğer risk faktörleri ile ilişkilerini belirlemek amacıyla Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında yapıldı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde düzenli takibe gelen serebral palsi tanılı 66 hasta bu çalışmaya alındı. Tüm hastaların demografik bilgileri, doğum ağırlığı, gestasyonel yaşı, prenatal, natal ve neonatal öyküsü, yürüme yaşı, komplikasyonlarla ilgili öyküsü, anne-baba akrabalığı bilgisi ailelerden ayrıntılı anamnez alınarak kaydedildi. Serebral palsi etyolojisi, serebral palsi tipi, motor-mental gerilik şiddeti, mevcut komplikasyonlar belirlendi. Tüm bilgiler yapılandırılmış hasta kayıt föyleri kullanılarak kayıt altına alındı. Hastayı çalışmaya almadan önce her aileden aydınlatılmış onam formu alındı. Bulgular: Çalışmaya toplam 66 hasta alındı. Bunlardan 29'u kız (%43,9), 37'si erkek cinsiyetinden idi (%56,1). Hastaların yaş dağılımı 2,25-17,9 yaş aralığında idi (8±4.1). Çalışmaya alınan hastaların 23'ünde (%34,8) gebelik komplikasyonu, 39 hastada (%59,1) perinatal anoksi, 48 hastada (%72,7) YDYBÜ'de yatış, 34 hastada (%51,5) yenidoğan döneminde mekanik ventilasyon, 24 hastada (%36,4) yenidoğan döneminde konvülsiyon, 25 hastada (%37,9) yenidoğan döneminde sarılık ve 25 hastada (%37,9) yenidoğan döneminde enfeksiyon öyküsü bulundu. Hastaların 57'sinde (%86,3) spastik tip (22 hastada hemiplejik (%33,3), 7 hastada diplejik (%10,6), 28 hastada tetraplejik (%42,4)), 5 hastada (%7,6) diskinetik tip, 4 hastada (%6,1) karışık tip SP saptandı. Hastaların 3'ü (%4,5) 2 yaşından önce, 18'i (%27,3) 2-5 yaş aralığında, 7'si (%10,6) 5 yaşından sonra yürümeye başladığı öğrenildi, 38'i (%57,6) değerlendirme anında yürüyemiyordu. 29 hastada (%43,9) patolojik refleksler müspet, 37 hastada (%56,1) menfi idi. 13 hastada (%19,7) hastanın vücut ağırlığından ve motor bozukluğun ağırlığından dolayı paraşüt cevabı değerlendirilemedi, değerlendirilen hastaların 27'sinde (%40,9) paraşüt cevabı pozitif bulundu. Hastaların GMFCS seviyelerine göre dağılımı: 11 hastada (%16,7) seviye I, 14 hastada (%21,2) seviye II, 5 hastada (%7,6) seviye III, 9 hastada (%13,6) seviye IV, 27 hastada (%40,9) seviye V idi. Çalışmaya alınan hastalarda SP'ye en sık eşlik eden komorbidite/komplikasyonlar zeka geriliği (s:51, %77.3), epilepsi (s:49; %74,2) ve konuşma bozukluğu (s:48; %72,7) idi. 14 hastada (%21,2) davranış bozukluğu bulundu. Hastaların 16'sında (%24,2) GÖR, 23'ünde (%48,5) malnütrisyon vardı. Diğer önemli komplikasyonlardan olan kronik akciğer hastalığı 12 hastada (%18,2), ortopedik bozukluk 16 hastada (%24,2) bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre; SP'nin multifaktoryel bir hastalık olduğunu, en sık eşlik eden komplikasyonların/komorbiditelerin zeka geriliği, epilepsi ve konuşma bozukluğu olduğunu, SP'ye eşlik eden komplikasyonların/komorbiditelerin kendi aralarında anlamlı neden-sonuç ilişkileri içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Davranış bozukluğu, epilepsi, GMFCS, görme bozukluğu, işitme bozukluğu, malnütrisyon, serebral palsi, zeka geriliği.
İntrakranial kitle cerrahisinde urapidil ve remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda intrakranial cerrahisi geçiren hastalarda, selektif α-1 antagonisti olan urapidil ile remifentanilin ekstübasyon sırasındaki hemodinamik değişiklikler ve ekstübasyon kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş arası ASA skoru I-II olan,intrakranial cerrahi geçiren 90 hasta dahil edildi. Propofol rokuronyum ile anestezi indüksiyonunu takiben sevofluran-remifentanil anestezisi uygulanan hastalar ekstübasyondan 15 dakika önce üç gruba ayrıldı. Grup I'de son 15 dakika remifentanil infüzyonu 0,02-0,03 µg/kg/dk dozuna düşürüldü ve ekstübasyonla birlikte sonlandırıldı. Grup II'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durdurulduktan 5 dk sonra bolus urapidil (12,5 mg) verilip, ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2.-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Grup III'de son 15 dk.'da remifentanil infüzyonu durduruldu ve hemen ardından ekstübasyon yapılana kadar uradipil infüzyonu (3,2-4,8 µg/kg/dk) uygulandı. Tüm hastalarda ameliyatın son 15 dk.'sında ve ekstübasyondan sonrası ilk 5 dakika vital parametreler ile ekstübasyon zamanı ve ameliyat süresi kaydedildi. İlaçların uyanıklığa etkisini değerlendirmek için vital parametrelerle birlikte entropi değerleri de kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik bulgular, ekstübasyon süresi, ameliyat süresi açısından anlamlı (p>0,05) fark saptanmadı. Grup I'de bazal SAB, OAB ve DAB değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından düşük olduğu belirlendi. Grup II ve III'de SAB, OAB, DAB bazal değerlerin ortalamasının ekstübasyon sonrası 0.,1.,3. ve 5. dakikalardaki SAB, OAB, DAB değerleri ortalamalarından yüksek olduğu saptandı. Entropi değerleri açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı.Ekstübasyon kalitesi gruplarda benzerdi. Sonuç:Bu çalışma ile, intrakranial cerrahi geçiren hastalarda ekstübasyon öncesi başlanan ve iki faklı yöntem (bolus+infüzyon veya tek başına infüzyon) ile uygulanan urapidil uygulamasının, düşük dozda remifentanil uygulamasına (0,2-0,3 µg/kg/dk) göre ekstübasyon sırasında hemodinamik yanıtın kontrolünü daha iyi sağladığı ve uygulanan dozlarda uyanıklığı etkilemediği kanısına varıldı.