C reactive protein

180 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum CRP/albumin oranının alt ekstremite periferik arter hastalığı şiddeti ile ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışma alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalarında CRP(C Reaktif Protein) /Albumin oranının hastalığın şiddeti ve prognozu açısından etkin bir gösterge olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Ocak 2016-Ekim 2020 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğine başvuran alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisi yapılmış 50 hastanın randomize olarak seçilmesi ve sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ile oluşturuldu. Hastaların dosyaları taranarak yaş, cinsiyet, kronik hastalık durumları, sigara kullanımı, daha önce geçirilmiş periferik işlem öyküleri, tarafımızca yapılan tedaviler, ayak bileği-kol basınç indeksleri ve başvurdukları tarihlerdeki Serum CRP ve Albumin değerlerine ulaşıldı. Fizik muayene, hastanın şikâyetleri, Rutherford ve Fontaine klinik evrelemeleri tedavi öncesi arterial lezyonları irdelendi. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul'dan onayı alındı. BULGULAR: Araştırmaya katılan toplam 50 hastanın %26,0'sı (13 hasta) kadın ve %74,0'ü (37 hasta) erkekti. Şikayetler arasında en yaygın olanı %26,0 oranla ayakta yara ve aynı oranla kladikasyon olup, bunu %22,0 oranla istirahat ağrısı izlemekteydi. Hastaların %12,0'sinde medikal tedavi kararı alınırken, %88,0'inde ise revaskülarizasyon kararı alındı. Hastaların %20,0'sine tedavi sonrası ampütasyon yapıldı. Klinik sınıflama ile ayak bileği-kol indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı (p=0,000). Korelasyon analizi sonuçlarına göre CRP/albümin oranı ile kol ve bacak indeksi (r=-0.324; p=0,022) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı. SONUÇ: Ayak bileği-kol indeksi ve klinik sınıflamalara dayanarak CRP/ Albumin oranı arttıkça periferik arter hastalığının şiddeti de artmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Periferik arter hastalığı, Albumin, CRP, ABI

AlbüminlerAlt ekstremiteC reaktif protein+2
Burcu Sadıkoğlu Lale
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi

Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin

AlbüminlerC reaktif proteinPozitif basınç solunumu+7
Fatma Nalbant
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner emboli şüpheli hastalarda CRP, d-dimer, d-dimer/CR nin klinik olasılıkla ilişkisi ve tanısal değeri

Amaç: Pulmoner emboli ön tanısı ile toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen hastaların D-dimer, CRP, D-dimer/CRP parametreleri incelenerek PE için tanısal değerlerinin araştırılması planlandı. Böylece gereksiz to-raks BT Anjiografi çekilmesinin azaltılabileceği düşünüldü. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sök-men Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polik-liniği ve Acil servise başvuran ve pulmoner emboli ön tanısı ile toraks BT Anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen, eş zamanlı olarak D–dimer ve CRP tetkikleri ça-lışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Wells skoru ile D-dimer, D-di-mer/CRP ve CRP kombinasyonunun pulmoner emboli ön tanısında etkinliği ve güve-nirliliği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza pulmoner emboli şüpheli 79 hasta dahil edildi. Pulmoner em-boli tanısı objektif testlerle kesinleştirilen hastalar ile pulmoner emboli ekarte edilen hastaların karşılaştırılan bazı testlerinin sonuçları; WELLS skoru PTE tanı koymadaki özgüllüğü %100, duyarlılığı %41.3, D-dimer duyarlılık % 91.3, özgüllük %27.27 CRP duyarlılığı %84.7 özgüllüğü %42.4 bulundu. CRP oranları PTE görülen has-talarda anlamlı derecede yüksekti. Fakat D-dimer /CRP oranı tanı koymadaki özgüllüğü %56, duyarlılığı %45, bulundu. Hastaların D-dimer/CRP değerlerinin PTE tanısı koymasında duyarlılık ve özgüllüğün bir arada veren ROC eğrisi analizi yapıldı. Cutt off D-dimer/CRP oranı değeri = 119.5 idi. Sonuç: Çalışmamızda D-dimer ve CRP oranları PTE görülen hastalarda anlamlı oranda yüksek bulundu fakat D-dimer / CRP oranları PTE ön tanısındaki duyarlılık ve özgüllüğü tanı koymada daha az değerli bulundu. Anahtar Kelimeler: pulmoner emboli, D-dimer, CRP

C reaktif proteinD-dimerPulmoner emboli+2
Yunus Günkan
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan sepsisinde serum hepsidin düzeyinin c reaktif protein ve interlökin 6 düzeyleriyle karşılaştırılması

Çalışmamızda, sepsis tanısı almış prematüre ve term yenidoğanlarla, sağlıklı prematüre ve term yenidoğanlarda hepsidinin serum seviyesinin belirlenmesi, hepsidinin, C reaktif protein ve İnterlökin 6 ile korelasyonunun saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı DPÜ Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat 2017- Eylül 2017 tarihleri arasında doğan yenidoğanlarda yapıldı. Çalışmaya 11 sepsis tanılı term, 19 sepsis tanılı prematüre yenidoğan, 11 sağlıklı term ve 19 sağlıklı prematüre yenidoğan dahil edildi. 37. gestasyonel haftadan önce doğan yenidoğanlar prematüre, 38-42. gestasyonel hafta arasında doğan yenidoğanlar term yenidoğan grubunu oluşturdu. Çalışma gruplarına konjenital anomalisi, perinatal asfiksisi, inrtakraniyal kanaması olan ve kan transfüzyonu alan bebekler dahil edilmedi. Çalışmada term yenidoğan grubu ile prematüre yenidoğan gruplarının gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli ve örnekleme günleri gibi demografik verilerinin yanı sıra CRP, IL-6, hepsidin, beyaz küre sayısı, Htc, hemoglobin, trombosit, MCV değerlerine ve kan kültürü sonuçlarına da bakıldı. Elde edilen verilerin analizinde, SPSS 23.0 programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya toplam 60 yenidoğan alındı. Hepsidin değerinin term sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 926,34±303,00 ng/mL, term sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 401,23±92,07 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Hepsidin değerinin prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 1223,22±370,39 ng/mL, prematüre sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 415,12±107,99 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Bununla birlikte term sepsis tanılı yenidoğan grubunun hepsidin düzeyi ile beyaz küre sayısı, hemoglobin, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). Prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunun ise hepsidin düzeyi ile doğum ağırlığı, beyaz küre sayısı, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). İnflamasyon sırasında salınımının IL-6 aracılı olduğu bilinen hepsidinin serum seviyesinin IL-6 ve sepsis tanısında sıklıkla kullandığımız CRP ile pozitif korelasyonu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan, sepsis, hepsidin, C reaktif protein, interlökin 6

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Şükran Aslan
Kütahya Dumlupınar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril nötropenide adrenomedullin, C-reaktif protein ve prokalsitoninin ile değerlendirilmesi

Hematolojik malignite tanısıyla takip edilen hastaların FN'nin erken tanımlanması, olası etiyolojik ajanların bilinmesi, FN'ye bağlı morbidite ve mortalite önlenmesinde biyobelirteçler önemli rol oynar. Bu çalışmada biyobelirteç olarak, serum adrenomedullinin (ADM) FN'de rolünü değerlendirilmesi, C-reaktif proteinle (CRP) ve prokalsitonin (PCT) ile karşılaştırılması amaçlandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji Bölümünde mart-ekim 2022 tarihleri arasında hematolojik malignite nedeniyle takip edilmiş 31 hastanın, 33 febril nötropenik atağın prospektif çalışmasıdır. Febril nötropeni durumunda kan örnekleri alınmış olup, serum adrenomedullin düzeyleri, C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitonin (PCT) ile karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı [(ort±Standart Sapma (min-maks)] 38,45 ± 14,96 (18 -65 ) yıl olan 31 hastada (kadın /erkek:1/2) toplam 33 FN atağı çalışıldı. Hastaların hematoloji malignite tanıları; ALL (%42), AML (%39) ve MM (%9), AA (%3), MDS (%3), HL (%3) idi. Hastaların servise yatışının ortalama 18. gününde (min 2-maks 52) FN atakları oldu. Kemoterapiden ortalama 8 (min:0- maks:34) gün sonra FN atak meydana geldi. Hastaların nötropenide kalış süresi ortalama 17 (min: 2-maks: 50) gün oldu. Febril nötropeniyi enfeksiyonun ciddiyetine ve ateşli nötropeni kılavuzlarına göre üç guruba ayırdık (CDI, FUO MDI). Çalışmamızda CDI, FUO MDI grupların yüzdeleri sırasıyla %33, %39, %30 idi. Çalışma süresi boyunca 18 hasta(%54) hayatını kaybetti. MDI grubunda CRP'nin 3. gün ve 7. gün değerleri arasında pozitif yönlü, yüksek derece ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0,05). PCT için ise MDI grubun 0. gün, 3. gün ve 7. günlerinde değerler arasında pozitif yönlü, yüksek derece ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0,05). FN'nin 0. gün, 3. gün ve 7. gün bakılan CRP ve PCT ölçümleri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,05). Adrenomedullin FN'nin MDI, FUO gruplarında anlamlı bir ilişki saptanmazken, CDI grubun 7. gün ADM düzeyi 0. gün ADM düzeyinden yüksek saptandı. Aynı zamanda ADM' nin serumdaki düzeyi ile CRP ve PCT düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı (p<0,05). FN takibinde biyobelirteç olarak CRP ve PCT'nin tanımlanmış enfeksiyon grubunda yüksek derecede ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. FN'nin başvuru anından (0. gün), 7. güne kadar CRP ve PCT düzeyleri yüksek ve anlamlı seyretmekte ve aynı zamanda CRP ve PCT düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı. Mevcut bilgiler ışığında CRP ve PCT'nin febril nötropenik hastalarda enfeksiyon varlığının tespitinde, hastanın tanı ve tedavi takibinde kullanılabilecek parametreler olduğu göstermektedir. Adrenomedullin FN'nin MDI, FUO gruplarında anlamlı bir ilişki saptanmazken, CDI grubun 7. gün ADM düzeyi 0. gün ADM düzeyinden daha yüksek saptandı. Aynı zamanda ADM'nin serumdaki düzeyi ile CRP ve PCT düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak adrenomedullin ile ilgili literatürde çok az çalışma mevcut olup, FN takibinde serum ADM düzeyi ile serum CRP ve PCT arasında korelasyon olması ve ADM'nin FN'de CDI grubunda anlamlı olması, enfeksiyon öngörmede kullanılabilecek bir biyobelirteç olduğunu desteklemektedir. Tanımlanış enfeksiyon varlığında; CRP, PCT ve ADM'nin FN şiddetini belirlemede önemli birer biyobelirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ancak hasta sayısının kısıtlı olması nedeni ile daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adrenomedullin (ADM), Febrilnöntropeni (FN), C-reaktif Proteinle (CRP), Prokalsitonin (PCT)

AdrenomedüllinC reaktif proteinFebril nötropeni+2
Erdal Tanyıldız
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut bronşiolit vakalarında laboratuvar bulguları ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Bronşiolit, özellikle iki yaş altındaki çocuklarda çoğunlukla viral etkenlerin neden olduğu, hızlı solunum, göğüste retraksiyonlar ve hışıltılı solunum (wheezing) ile karakterize, bronşiollerin inflamasyonu ile seyreden klinik bir tablodur. Akut bronşiolitin temel tedavisi destekleyici tedavi olup, hastanın hidrasyonunun ve oksijenizasyonunun düzenlenmesi ve komplikasyonlar açısından yakından izlenmesini içerir. Hastaneye yatışı gerektirebilmesi, semptomların bazen haftalarca devam etmesi, beslenme problemlerine yol açması, sekonder bakteriyel enfeksiyonlara zemin hazırlaması gibi yüksek morbidite nedenleri hastalığın önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Ekim 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında öksürük, hırıltı, dispne şikayetleri ile acil servisimize başvurup akut bronşiolit tanısı ile tedavi edilen 85 hastada laboratuvar bulguları ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Olguların lökosit sayısına göre dağılımında 75 (%88) olguda lökosit sayısı normal bulunurken 10 (%12) olguda ise lökositoz tesbit edildi. Lenfosit sayılarına göre dağılımında ise hastaların 56 (%66)'sında lenfositoz yokken 29 (%34)'unda ise lenfositoz tesbit. CRP (C-Reaktif Protein) değerlerine göre dağılımında ise CRP 43 (%51) olguda pozitif bulunurken 42 (%49) olguda ise negatif bulundu. Lökositozu olanlar ve olmayanlar, lenfositozu olanlar ve olmayanlar ile CRP'si pozitif ve negatif olanlar arasında karşılaştırma yapılınca tedavi öncesi hastalık skoru, DSS (dakika solunum sayısı), KTA (kalp tepe atımı) ve SaO2 (oksijen saturasyonu) değerleri ile tedavi sonrası hastalık skoru, DSS, KTA ve SaO2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak hafif ve orta akut bronşiolit vakalarındaki solunumsal olarak ortaya çıkan hipoksinin tedaviye olan yanıtının değerlendirilmesinde lökositozu olanlar ile olmayanlar, lenfositozu olanlar ile olmayanlar ve CRP'si pozitif ile negatif olanlar arasında anlamlı bir fark yoktur.

Akciğer hastalıklarıBronşiyal hastalıklarBronşiyolit+4
Mehmet Küçükkoç
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik enflamatuar hastalık tanısı olan hastalarda endometrial-endoservikal IL-1ß, IL-6, IL-10 düzeylerinin belirlenmesi

Amaç: Pelvik inflamatuar hastalıkta endoservikal-endometriyal dokudaki proinflamatuar sitokinlerin(IL-1β, IL-6 ve IL-10) tedavi öncesi ve sonrasında düzeylerini karşılaştırdık. Bununla da pelvik inflamatuar hastalıkta sitokinlerin patogenezdeki ve hastalığın progresyon sürecindeki rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Hastalık kontrol ve önleme merkezi (CDC) kriterlerine göre majör kriterlerden ikisine eşlik eden en az bir minör kriteri olan 10 Pelvik inflamatuar hastalık (PIH ) tanısı almış ve beraberinde ultrasonografide veya tomografide adneksiyel kitle izlenen 10 tuboovaryan apse (TOA) tanısı almış ve 19 kontrol grubu hastası çalışmaya alındı. PIH ve TOA olgularda tedavi öncesi ve 14 günlük antibiyoterapi sonrası endoservikal-endometriyal dokuda IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri çalışıldı. Ayrıca, tedavi öncesi ve tedavi sonrası serum lökosit, nötrofil ve C reaktif protein düzeyleri değerlendirildi. Bu belirteçler kontrol grubu ile de karşılaştırıldı. Bulgular : TOA ve PIH olgularla kontrol grubu olgulari arasinda gravida ve parite açısından kıyaslamalarda anlamlı bir fark gözlenmemiştir. PIH ve TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-6 ve IL-10 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-1β düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası Lökosit , nötrofil ve CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Ancak PIH olgularında serumda Lökosit ve nötrofil düzeyleri ile serumda aynı markerlerin tedavi sonrası düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlemlenmedi (p>0,05), sadece serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). PIH ve TOA olgularinin doku örneklerinde IL-1β, IL-6 ve IL-10 ve serumda Lökosit ve nötrofil düzeylerinin tedavi sonrası ile kontrol grubunda aynı markerlerin düzeyleri arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç : IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri PIH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu sitokinlerin doku düzeylerinin belirlenmesi PIH tanısında ve hastalığın progresyonunun öngörüsünde yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Interlökin-1β (IL-1β), Interlökin-6 (IL-6 ), pelvik inflamatuar hastalık , proinflamatuar sitokinler.

AdneksitC reaktif proteinHastalık+6
Aygun Mammadzada
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste akut apandisit tanısı konulan hastalarda SCUBE1 proteininin tanısal değerinin araştırılması

ÖZET Acil Serviste Akut Apandisit Tanısı Konulan Hastalarda SCUBE1 Proteininin Tanısal Değerinin Araştırılması Amaç: Signal peptide - CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1) - EGF (epidermal growth factor) - like domain - containing protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda bazı kanserlerde, Akut koroner sendromun (AKS) tanısında, iskemik strokta ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nde (KKKA) biyobelirteç olarak araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı akut apandisit (AA) tanısı konan hastalarda SCUBE1'in tanısal değerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza acil servise başvuran AA ön tanılı 150 hasta alındı. Bunlardan çeşitli nedenlerle çalışmadan çıkarılan hastalar ile patolojik tanısı AA olmayanlar çalışmadan dışlandı. Hasta grubu patolojik tanısı AA olarak kesinleşen 47 hastadan oluştu. Kontrol grubu da 43 sağlıklı gönüllüden oluştu. Gruplarda SCUBE1, Alvarado skoru (ASK), C-reaktif protein (CRP), rutin testler karşılaştırıldı. Bulgular: SCUBE1 değerlerinde hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p=0,209). SCUBE1 değerleri, CRP (+) hastalarda anlamlı yüksek çıktı (p=0,048). Hasta grubunda SCUBE1 değerlerinde, ASK açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p=0,304). Bilgisayarlı tomografide (BT) apendiks çapı arttıkça SCUBE1 değerleri artmaktadır (p=0,043). CRP değerleri perfore apandisitte (PA), nonperfore apandisitten (NPA) anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,007). Beyaz kan hücreleri (WBC), PA ve NPA'yı ayırmada etkili değildi (p=0,06). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1'in AA'da tanısal bir değeri olmadığını bulduk. Ancak CRP'si pozitif olan hastalarda SCUBE1 in anlamlı yüksek olduğunu bulduk. SCUBE1 değerleri ile BT apendiks çapları arasında pozitif korelasyon bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, SCUBE1, Alvarado Skorlaması, USG, BT, CRP

Acil servis-hastaneApandisitC reaktif protein+5
Dursun Akbay
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik rinosinüzitli çocuklarda burun sıvısı ve kanda oksidatif stres, antioksidatif stres parametreleri ile kanda DNA hasarının incelenmesi

Rinosinüzit (RS), hem nazal mukoza hem de paranazal sinüslerin eş zamanlı inflamatuvar durumuna bağlı olarak gelişen patolojik bir süreci ifade eder. Akut ve kronik olarak da alt gruplara ayrılabilmektedir. Çocuklarda kronik rinosinüzit erişkinlere benzer şekilde, 6 hafta ve 3 aydan daha uzun süreli burun ve paranazal sinüslerin, biri burun tıkanıklığı veya burun akıntısı (anterior/posterior nazal akıntı) olmak üzere ,yüzde ağrı/basınç /dolgunluk hissi ya da öksürük şeklinde iki veya daha fazla semptomla karakterize inflamasyonu olarak tanımlanır. Burun sekresyonlarının değişimleri, mukosiliyer klirens eksikliği, immün yetmezlikler ve anatomik anormallikler gibi çeşitli faktörlerin rol oynadığı düşünülsede, tam olarak patogenez belirsizdir. Literatürde erişkinlerde görülen kronik rinosinüzitlerde oksidatif stres parametrelerinin değişimini inceleyen çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalarda hasta grupta oksidatif stres düzeylerinin yükselmiş olduğu gösterilmiştir ancak çocuklarda destekleyici çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada 01.09.2017 ve 01.11.2018 tarihleri arasında çocuk alerji,kulak burun boğaz ve çocuk polikliniklerimizde kronik rinosinüzit tanısı alan toplam 45 hasta ve kontrol grubu olarak 32 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Her iki gruba da inflamasyon ölçmek için kanda C-Reaktif Protein (CRP), alerji taraması için total IgE ve ADT yapıldı. Oksidatif stres ve antioksidatif stres parametreleri nazal sekresyonda ve kanda, DNA hasarı ise kanda çalışıldı.Bu yolla; kronik rinosinüziti bulanan hastalarda oksidatif stres parametreleri dağılımı ve buna bağlı DNA hasarı incelenmesi aynı zamanda alerji zeminin kronik rinosinüzit patogenezindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında kronik rinosinüzit gruplarında kontrol gruplarına göre kanda ve nazal sekresyonda oksidatif stres ve DNA hasarının arttığı ,antioksidatif kapasitenin ise azaldığı saptandı.Değerler incelendiğinde; hasta grupta Total IGE, CRP, kan ve nazal sıvı oksidatif stress ve antioksidatif stress parametreleriyle istatistiksel olarak anlamlı ilişkili saptanmadı.Hasta grupta alerji test pozitifliği anlamlı olarak yüksek bulundu ancak hasta grupta allerji deri testi pozitif ve negatif hastaların kan ve nazal sıvı oksidatif stress ve antioksidatif stress parametrelerinin ortalaması karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Bu sebeple çalışmamız ADT pozitifliğinin oksidatif stres parametrelerini üzerine etkisi olmadığını gösterdi.Bu sonuçlar; diğer çocukluk çağı alerjik hastalıklarında olduğu gibi, kronik sinüzit patogenezinde de oksidatif stresin önemli rol oynadığını düşündürdü.

AntioksidanlarBurun hastalıklarıC reaktif protein+7
Nilay Çalışkan
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lipid profili ile COVİD-19 arasındaki ilişki

Amaç: İlk olarak Çin'in Wuhan bölgesinde tespit edilen ve ardından hızlıca tüm dünyayı etkisi altına alarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edilmesine sebep olan COVİD-19, halihazırda birçok ülke için ciddi bir sağlık sorunudur. Çalışmamız Covid-19 hastalarında lipid profillerini değerlendirerek, diğer laboratuvar parametreleriyle olan ilişkisini ve bunların prognoza etkisini göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Covid-19 enfeksiyonunun Türkiye'de ilk tanı konulduğu 11 Mart 2020 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatarak tedavi gören, PCR sonucu pozitif olan hastalar alınarak retrospektif şekilde hazırlanmıştır. Çalışmamızda hastaların ilk yatışı esnasında alınan anamnez bilgileri, vital bulguları, laboratuvar parametreleri ve BT bulguları retrospektif olarak incelenmiş, çalışmamıza uygun parametreleri içermeyen hastalar çalışmadan çıkarılmıştır. Ayrıca hastaların takipleri sonucu taburculuk durumları, yoğun bakım ünitesi ihtiyacı olup olmadığı da çalışmaya eklenmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS (versiyon 21) yazılımı kullanılmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğuna Kolmogrov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile bakıldı. Analiz sonucunda normal dağılan değişkenler ortalama ± standart sapma ile normal dağılmayanlar ortanca (minimum- maksimum) olarak gösterildi. Kategorik veriler frekans (yüzde) ile gösterildi. Sürekli verilerde iki grup karşılaştırmaları veriler normal dağıldığında Bağımsız örneklem t testi, normal dağılmadığında Mann Whitney U testi ile, üç grup karşılaştırması normal dağıldığında Tek Yönlü Varyans Analizi testi, normal dağılmadığında Kruskal Wallis testi ile yapıldı. Kategorik veriler Fisher'in kesinlik testi ile karşılaştırıldı. Sürekli veriler arası ilişki, veriler normal dağılmadığı için Spearman korelasyon ile bakıldı. Anlamlılık için p<0,05 değeri kabul edildi. Bulgular: Çalışmada incelenen 147 hastanın 67 (%45,6)'si kadın, 80 (%54,4)'i erkekti. Hastaların yaş aralığı 19 ile 88 arasında, yaş ortalaması 53,7  15,9 olarak saptandı. Tüm hastaların lipid profilleri incelendiğinde; total kolesterol değeri en düşük 86 mg/dl iken en yüksek 297 mg/dl ve ortalaması 167,11  39,21 mg/dl olarak saptandı. Trigliserit değeri en düşük 45 mg/dl iken en yüksek 393 mg/dl ve ortalaması 126,57  66,69 mg/dl olarak belirlendi. LDL değeri en düşük 42 mg/dl iken en yüksek 269,1 mg/dl ve ortalaması 111,0  38,51 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri en düşük 18,8 mg/dl iken en yüksek 76 mg/dl ve ortalaması 40,67  12,32 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri ortalamaları sırasıyla; steroid tedavisi alan hastalarda 32,48  6,66 mg/dl, steroid tedavisi almayan hastalarda 40,67  12,58 mg/dl'idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). HDL medyan değerleri sırasıyla; oksijen tedavisi alan hastalarda 42 (18,8-76) mg/dl, oksijen tedavisi almayan hastalarda 32,9 (20,4-62,8) mg/dl idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,027). Trigliserid değeri ile CRP ve hastane yatış süresi arasında pozitif korelasyon bulundu. Trigliserit ile CRP r=0,178 (p<0,05) çok zayıf ilişkili, trigliserit ile hastane yatış süresi r=0,276 (p<0,01) zayıf ilişkili bulundu. HDL değeri ile CRP, prokalsitonin, ferritin, LDH ve hastanede yatış süresi arasında negatif yönlü korelasyon tespit edildi. HDL ile CRP r=-0,263 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile prokalsitonin r=-0, 245 (p<0,01) çok zayıf ilişkili, HDL ile ferritin r=-0,351 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile LDH r=-0, 253 (p<0,01) çok zayıf ilişkili ve HDL ile hastane yatış süresi r=-0, 301 (p<0,01) zayıf ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda lipid parametrelerinden HDL kolesterol değerleri ile CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH arasında negatif kolerasyon saptanmıştır. Negatif korelasyon saptanan CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH değerlerinin yüksekliğinin genellikle Covid-19'un kötü prognozuyla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle HDL'nin düşük değerlerinin kötü prognozu tahmin açısından fikir verebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Covid-19, HDL, CRP, Prokalsitonin, LDH

C reaktif proteinCOVID 19HDL+4
Mert Çeliktaş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite

AlbüminlerC reaktif proteinMorbidite+7
Sabuhı Mammadov
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda high sensitive C-reactive protein seviyelerinin tanısal değeri

Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda yüksek duyarlıklı C-reactive protein (hs-CRP) seviyelerinin erken tanıda yeri ve önemi araştırılmıştır. Over dokusunda iskemiye bağlı meydana gelecek hasarın boyutlarını hs-CRP düzeyinde değişiklikler ortaya koyup koymadığı incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu izni ile, olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından yürütüldü. Sprague-Dawley cinsi toplam 18 adet dişi sıçan çalışmaya dahil edilerek üç gruba ayrıldı. Grup 1 (Sham grubu): Sadece laparotomi uygulanan kontrol grubu (n=6), Grup 2: iki saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6), Grup 3: dört saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6). Her üç gruptan işlem öncesi ve sonrası kan örneği alındı. Bu örneklerde hs-CRP düzeyi ölçüldü. Sıçanların over materyalleri ışık mikroskobunda histolojik olarak skorlandı. Histopatolojik bulgular ve hs-CRP sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal değerlendirmede her üç grupta hs-CRP seviyelerinin işlem öncesi değerler anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Her üç grupta işlem sonrası değerler anlamlı fark saptanmadı (iki saat iskemi için p = 0,2; dört saat iskemi için p = 1). Hs-CRP seviyesindeki artış gruplar arasında kıyaslandığında Grup 2'deki artışta Grup 1'e göre (p < 0,001), Grup 3'deki artışta Grup 2 ve Grup 1'e göre anlamlı fark saptandı (sırasıyla, p < 0,001, p < 0,001). Histolojik değerlendirmede; Grup 2'de Grup 1'e göre interstisyel ödem (p = 0,3), hemoraji (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,56) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,01). Grup 3 ile Grup 2 kıyaslandığında interstisyel ödem (p = 1), konjesyon (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,241) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında istatistiksel fark gözlenmezken hemoraji bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,019). Grup 3 ile Grup 1 kıyaslandığında göre interstisyel ödem (p = 31), ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon (p = 0,001), hemoraji (p = 0,019) ve foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,005) bulguları arasında anlamlı fark izlendi; Grup 3'deki değişikliklerin Grup 2 ye göre daha belirgin olduğu gözlemdi. Sonuçlar: Hs-CRP düzeyi, tek başına torsiyonun erken tanısını koymada yeterli olmazken seri takipleri torsiyon tanısını destekler.

Adneks hastalıklarC reaktif proteinOver+4
Taner Molla
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı idrar yolu enfeksiyonlarının klinik ve laboratuvar özelliklerinin hematolojik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş: İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) çocukluk çağında sık görülen enfeksiyonlardandır. Zamanında ve düzgün şekilde tedavi edilmediğinde renal skar, renal parenkimal hastalık, hipertansiyon ve son dönem böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilen İYE'de tanının hızlı bir şekilde konulması ve tedavinin uygun şekilde başlanması morbiditenin azaltılmasında çok önemlidir. Biz de çalışmamızda; ucuz, kolay ulaşılabilen ve sık kullanılan tetkikler olan tam kan sayımı parametreleri, albumin ve CRP gibi biyokimyasal ve serolojik tetkikler üzerinden elde edilen bazı oranlar ve inflamasyon belirteçleri ile İYE tanısı ve alt/üst üriner sistem enfeksiyonu ayrımında kullanımlarını incelemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tek merkezli ve retrospektif olarak planlandı. Ocak 2021 – Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Acil Polikliniği, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne ayaktan başvuran ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde yatarak tedavi gören hastalardan İYE tanısı alan hastalar saptanarak çalışmamıza dahil edildi. Kontrol grubu ise hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne sağlam çocuk izlemi için başvuran, herhangi bir şikayeti olmayan sağlıklı çocuklardan oluşturuldu. Hasta grubunun; yaşı, cinsiyeti, idrar kültüründe üreyen mikroorganizma, idrar kültürünün alındığı tarih; başvuru esnasında ateş, bulantı, kusma, huzursuzluk, idrarda kötü koku, dizüri, karın ağrısı, yan ağrısı, iştahsızlık, enürezis, hematüri, pollaküri şikayetleri olup olmadığı; takipte görüntüleme olarak üriner sistem ultrasonografisi, voiding sistoüretrogram, dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi yapılıp yapılmadığı ve eğer yapıldıysa sonucunda saptanan bulgular; Tam İdrar Tetkiki (TİT) sonucunda direkt bakıda görülen lökosit sayısı, lökosit esteraz (LE) ve nitrit testlerinin sonuçları kaydedildi. Hem hasta grubundaki hem de kontrol grubundaki olguların tam kan sayımı sonuçlarından WBC, nötrofil, lenfosit, monosit ve trombosit sayıları, MPV, PDW, PCT, hemoglobin, RDW değerleri; seroloji ve biyokimya tetkiklerinden serum C-reaktif protein (CRP) ve albumin düzeyleri ve bu değerlerden elde edilen NLR, LMR, PLR, MPVLR, MPV/PC, Hb/RDW, CAR oranları ve SII değeri hesaplanarak kaydedildi. Ayrıca hasta grubu, başvuru esnasında ateş semptomu olup olmamasına göre kendi içinde sistit ve akut piyelonefrit grupları olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hasta-kontrol ve sistit-piyelonefrit grupları arasında tüm parametreler karşılaştırıldı. Veriler IBM SPSS 22.0 paket programıyla analiz edildi. Sürekli değişkenlerin ortalama farklarının hasta ve kontrol grupları arasında kıyaslanmasında normal dağılan değişkenler için Student's T Testi; normal dağılmayanlar için Mann Whitney U Testi, kategorik değişkenlerin gruplar arasındaki dağılımları için Ki-Kare Testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerin birbiriyle ilişkisine Spearman korelasyon katsayısı ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak ortalama, standart sapma, medyan, Q1 (1.Çeyreklik), Q3 (3.çeyreklik), korelasyon katsayısı (rs), frekans ve yüzde değerleri verildi, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 1 ay – 16 yaş arasındaki 341 çocuk dahil edildi. Bunlardan 207'si hasta grubunda, 134'ü kontrol grubundaydı. Hasta grubunda kız erkek oranı 4:1'di. Hasta grubunun yaş ortalaması 67.4 ay, kontrol grubununki ise 64.9 ay idi. Hasta grubunda en sık başvuru semptomu 146 hastada görülen ateşti. Ateş sonrasında en sık görülen şikayetler dizüri ve karın ağrısıydı. Hastaların TİT bulgularına bakıldığında %87.8'inde LE pozitif, %51.5'inde nitrit pozitif saptandı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizma E. coli'ydi. Hastaların 123'üne USG yapılmış, bunların 81'inin USG sonucu normal, 42'sinde ise patolojik bulgu mevcuttu. VCUG yapılan hasta sayısı 26 iken, 14 hastada VUR saptanmıştı. 25 hastaya DMSA görüntülemesi yapılmış ve 14'ünde renal skar gelişimi saptanmıştı. Hasta ve kontrol grubunun laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC (p<0.001), nötrofil (p<0.001), monosit (p<0.001), PDW (p<0.001), NLR (p<0.001), PLR (p=0.002), CRP (p<0.001), CAR (p<0.001), SII'nın (p<0.001) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu; lenfosit (p<0.001), RDW (p<0.001), MPV (p<0.001), PCT (p<0.001), LMR (p<0.001), albumin (p<0.001) ve MPV/PC'nin (p=0.045) ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Sistit ve piyelonefritli olguların laboratuvar parametreleri açısından kıyaslama yapıldığında ise sistit grubunda nötrofil (p=0.021), NLR (p=0.034) ve albuminin (p<0.001); piyelonefrit grubunda ise CRP (p<0.001) ve CAR'nin (p<0.001) anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırılan laboratuvar parametrelerinin inflamasyonu ve İYE'yi öngörmede katkısı olabileceği düşünüldü. Çalıştığımız parametrelerden CRP, albumin, CAR, nötrofil ve NLR dışındakilerle sistit ve piyelonefrit ayrımında net sonuçlara varılamadığı, sistit/piyelonefrit ayrımına yönelik olarak daha büyük hasta gruplarıyla prospektif nitelikte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşıldı. Anahtar Sözcükler: İdrar yolu enfeksiyonu, sistit, akut piyelonefrit, hematolojik parametreler, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi, CRP albumin oranı

AlbüminlerC reaktif proteinKan parametreleri+7
Furkan Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Libya'daki diyabet hastaları için koroner kalp hastalığını erken tespit etmek amacıyla koagülasyon faktörü ve CRP-HS'nin erken tanısal araçlar olarak değerlendirilmesi

Koroner kalp hastalığı (KKH), özellikle tip 2 diyabet mellituslu (T2DM) hastalarda dünya çapında morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Libya'da, diyabet dahil olmak üzere bulaşıcı olmayan hastalıkların yüksek prevalansı, KKH yükünü daha da artırmaktadır. Bu çalışma, Libya'daki diyabetli hastalar arasında koroner kalp hastalığı (KKH) için erken biyobelirteçler olarak pıhtılaşma faktörlerinin (özellikle protrombin zamanı (PZ), kısmi tromboplastin zamanı (KTZ), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR) ve D-dimer) ve yüksek duyarlıklı C-reaktif proteinin (hs-CRP) tanısal potansiyelini değerlendirmektedir. Toplam 150 denek incelendi; 75'i diyabet hastası, 75'i sağlıklı kontrol grubu olmak üzere. Bu biyobelirteçlerin farklılıklarını ve öngörü yeteneklerini değerlendirmek için t-testleri, Mann-Whitney U testleri ve lojistik regresyon dahil olmak üzere çeşitli istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular, diyabet grubunda KTZ, INR ve hs-CRP seviyelerinde önemli yükselmeler olduğunu ortaya koydu; özellikle hs-CRP, KHD riski için erken bir gösterge olarak umut verici sonuçlar verdi. Bu sonuçlar, diyabetli popülasyonlarda KKH'nin erken tespiti ve risk sınıflandırması için hs-CRP ve seçilmiş pıhtılaşma parametrelerinin kullanımını desteklemektedir. Bu bulguları doğrulamak ve bu biyobelirteçleri Libya'da gelişmiş kardiyovasküler sonuçlar için klinik uygulamaya entegre etmek amacıyla daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.

C reaktif proteinDiabetes mellitus-tip 1Pıhtılaştırma
Mohamed Alhosen Alı Degm
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of the relationship between D-dimer levels and cardiovascular disease in hospitalized patients with COVID-19

SARS-CoV-2 virus has presented an unprecedented challenge for the medical care community across the world. Cardiovascular risk factors and chronic cardiology conditions are prevalent between patients impacted by COVID-19 and connected with dangerous outcomes. The aim of the thesis was to find if there is the relationship between D-dimer levels and Cardiovascular disease in hospitalized patients with Covid-19. A total of 173 Participants were involved in this study. For the purpose of comparison, 48 healthy individual as control group A and 125 patients with coexisting CVD and COVID-19 as patient group B. The principle of immunoassay uses a sandwich immunodetection method for the quantitative determination of C-Reactive Protein (CRP), D-Dimer together with anti-COVID-19 IgM, IgG antibodies. The results of this study show that patients with underlying cardiovascular system diseases are prevalent between patients affecting by severe COVID-19 and the age group 21-40 year scored highest percentage to have a particular COVID-19 infection. There were significantly higher rates of D‐dimer and CRP in COVID‐19 patients with Cardiovascular system diseases and they are have high sensitivity in screening patients with COVID-19 as well as necessary prognostic factors.

Acute coronary syndromeC reactive proteinCOVID 19+6
Ibrahım Yahya Saleh Al-hajım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Correlation between prolidase activity and vitamin D deficiency in patients with rheumatoid arthritis

Rheumatoid arthritis (RA) is considered a systemic autoimmune disease defined by persistent inflammation of the synovial membrane of joints. Prolidase, a metalloprotease, promotes collagen metabolism. It breaks dipeptide bonds containing proline in bone and connective tissue. High collagen production and Prolidase levels are linked. Multiple disorders, including rheumatic diseases, have high Prolidase levels. The case-control study comprised 90 volunteers undergoing medical follow-up at Samarra General Hospital. Approximately 30 were healthy individuals who served as a control group for the research, and the remaining 60 patients had been clinically diagnosed with rheumatoid arthritis. In the Control group, and Rheumatoid Arthritis patients, the results of Prolidase, Vit D, CRP, RF, S. Calcium and ESR showed a significant difference statistically was found between control vs RA patients groups (p-value ≤ 0.001) for each variable separately, and Prolidase correlated negatively with ESR, where (r=-0.270*). The study concludes there is no correlation between Prolidase activity levels and vitamin D deficiency; on the other hand, Prolidase negatively correlates with ESR levels. Keywords: Rheumatoid arthritis, prolidase, vitamin D, C-reactive protein

C reactive proteinProlidaseRheumatoid factor+1
Alı Abdulraheem Saddam Almazroaee
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Fibroblast growth factor 2 role in patient with diabetic nephropathy: A comparative study‏‏

daha sonra doldurulacaktır" yazınız.

C reactive proteinDiabetes mellitusFibroblast growth factor+1
Zeyad Khalaf Yousıf Yousıf
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation and correlation study of some biochemical parameters in COVID-19 with diabetes in Qayyarah

Diabetes Mellitus is an independent risk factor for coronavirus disease 2019 (COVID-19), although data on diabetes, acute renal damage, and COVID-19 severity are confined to MiddLe East populations. Techniques: This research looked at 75 patients admitted to Mosul Hospital/Mosul in November 2022. The research included liver and kidney testing. Log-converted data was analyzed using SPSS and Pearson correlation. Diabetic individuals had the strongest correlations between measured data, with glucose level correlating positively (0.13**) with C-reactive protein and other biochemical markers. Based on glycemic state, COVID-19 patients were divided into 3 groups: euglycemia, hyperglycemia, and diabetes (26.21 percent). The Diabetic group had substantially (0.0002) higher levels of C-reactive Protein and Glucose than hyperglycemia [CRP 14.53 mg/dL vs 9.07 mg/dL, glucose 436.12 mg/dL vs 166.23 mg/dL] (0.0001). Male COVID-19 instances had greater associations than female cases. Diabetes elevated kidney and liver function markers. Diabetes followed by COVID-19 illness was linked to severe complications and increased death rates. Keywords: COVID-19 cases, Urea, Creatinine, DM, C-Reactive protein, ALP

C reactive proteinCOVID 19Cprotein+2
Nadhım Saleh Mohammed Alyousuf
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Study of some inflammatory factor and oxidative strees in patients with acute on chronic liver failuar

The aim of our studies is to identify the most important immunological factors that are mostly associated with acute on chronic hepatic failure. People who had liver problems were older than those who didn't, according to this study. There was a statistically significant difference (P<0.05) of age in acute and acute chronic group (40.407 ± 15.18 years and 48.440 ± 14.58 years). Renin, IL-6, and CRP were measured in the serum of all participants. There have been a significant (P<0.001) increasing of. Renin value in ALF patients (22.860 ± 6.76 pg/mL) and in ACLF patients (14.604 ± 3.51pg/mL) Compared with control (3.517 ± 0.46 pg/m). 50 patients with acute liver faulair (ALF) and 50 patients with chronic liver disease (ACLF) were compared. ALF patients had significantly higher levels of aspartate transaminase (AST) and alanine transaminases (ALT) than the healthy control group. ositive values of aspartate transaminase (AST), alanine transaminase (ALT), the total bilirubin, and direct bilirubin in the ALF and ACLF group were significantly higher than in the control group. The ROC curve analysis indicated the good performance of renin, IL-6 and CRP in diagnosis The cut-off point of CRP is >5, sensitivity 100 specifity 100 P < 0.001 T-TEST = 33.11.

C reactive proteinLiver failure-acuteRenin+2
Hudhaıfa Mahmood Yaseen Yaseen
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Biochemical comparative study for some inflammatory factors in type 2 diabetic patients with hyperuricemia

One of the research plans is to study the relationship and possible relationships between uric acid levels and each of the studied inflammatory factors. This prognostic role of uric acid would serve as one of the early problems of a common complication of uncontrolled diabetes. In this study, 90 patients will be tested for varied degrees of disease activity, with the other 25 healthy persons matched for age, gender, and body mass index serving as the control group. The results indicate that age has a clear importance, as the higher the age, the higher the disease rate. There was no statistical significance for weight and height when performing the statistical analysis. The uric acid had great statistical significance among the study groups, which indicates the influence of its levels between groups. Also for the erythrocyte sedimentation rate test, hsCRP, RF, interleukin-6 and interleukin-8, which indicate inflammation increases in diabetic patients with changes in the levels of uric acid. The study concluded that it is possible that changes in uric acid levels with diabetes may lead to the development of the disease.

C reactive proteinDiabetes mellitusElectron spin resonance+1
Amer Okab Abdulrıdha Abdulrıdha
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Estimation high sensitivity C reactive protein in chronic kidney disease and diabetes mellitus

Recent studies have looked at the impact of chronic kidney disease and diabetes mellitus on the levels of high sensitivity C reactive protein, lipid profiles (TG, Ch, LDL, VLDL, HDL), and biochemical indices (blood glucose, HbA1c, urea, and creatinine) in Iraqi patients. Blood indices taken from patients and analyzed in the lab may be used to determine the indices values. The months of January through June 2022, patients with kidney disease and diabetes mellitus were collected and examined at Al-Sadr Teaching Hospital in Amara, Maysan, Iraq, where the results of previous clinical reports, physical exams, and laboratory tests revealed that 120 of them were sick (2022). There are 40 healthy control volunteers (female and male) matched in sex and age, who will be used to compare the study outcomes. Consequently, we can conclude hematological and that biochemical assessment (high sensitivity c reactive protein, TG, Ch, LDL, VLDL, HDL, glucose, HbA1c, urea, and creatinine) revealed a significant increase (p≤0.05-0.01) in the amount of levels in the serum of patients with CKD and DM when compared to healthy control subjects (female and male). These findings indicate that CRD and diabetes are the primary causes of changes in biochemical and hematological markers in patients.

C reactive proteinDiabetes mellitusChronic kidney disease-mineral and bone disorder+1
Numı Nıhad Mezaal Algawı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri

Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1

C reaktif proteinDeksmedetomidinPropofol+6
Ardanur Erkoçu Karadal
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sekonder peritonit prognozunda prokalsitonin, CRP ve tiroid hormonlarının yeri

Amaç: Prokalsitonin 116 aminoasitlik bir glikopeptit olup kalsitonin hormonunun prekürsörüdür. Son yıllarda prokalsitonin bakteriyel enfeksiyonlara spesifik, viral ve sistemik enflamatuar cevap sendromundan etkilenmeyen yeni bir enfeksiyon göstergesi olma özelliği ile dikkat çekmektedir. Tiroid hormon seviyelerinin sepsis ve ağır bakteriyel enfeksiyonlarda belirgin şekilde düşmesi hastalığın prognozu hakkında fikir vericidir. Biz bu çalışmamızda sekonder peritonit tanı ve prognozunda prokalsitonin, CRP ve tiroid hormonlarının yerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2008-Ocak 2010 tarihleri arasında, Çukurova üniversitesi tıp fakültesi genel cerrahi ana bilim dalında sekonder peritonit nedeniyle opere olan 84 hasta üzerinde yapılan prospektif bir çalışmadır. Hastaların preoperatif, postoperatif 1-3-5-7-14 günlerinde CRP, prokalsitonin ve tiroid hormon seviyeleri incelenmiştir. Veriler SPSS 15.0 programında analiz edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya aldığımız hastaların postop dönemde komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastaların CRP, PKT ve tiroid hormon değerlerinin karşılaştırıldığı peptik ülser perforasyonlu hastaların preop PKT (p=0,043), postop 3. gün T4 (p=0,003), postop 3. gün PKT (p=0,019), postop 5. gün T4 (p=0,031), postop 5. gün PKT (p=0,031), postop 7.gün PKT(p=0,013), ince barsak perforasyonlu hastaların postop 1. gün T3 (p=0,025), postop 1. gün TSH (p=0,031), postop 7. gün T4 (p=0,027), postop 14. gün T3 (p=0,028), postop 14. gün PKT (p=0,050), kolon perforasyonlu hastaların postop 1. gün TSH (p=0,035), postop 5. gün PKT (p=0,015), postop 7. gün T3 (p=0,009) değerleri komplikasyon gelişen ve komplikasyon gelişmeyen hastalar arasında istatiksel olarak anlamlıdır.Çalışmaya aldığımız taburcu ve eksitus olan hastaların CRP, PKT ve tiroid hormon değerlerinin karşılaştırıldığı tabloda da görüldüğü gibi peptik ülser perforasyonlu hastaların postop 3. gün T4 (p=0,002), postop 3. gün PKT (p=0,010), postop 5. gün T4 (p=0,039), postop 7. gün T4 (p=0,019), ince barsak perforasyonlu hastaların preop T3 (p=0,042), postop 1. gün T3 (p=0,026), postop 3. gün T4 (p=0,012), postop 3. gün CRP (p=0,036), postop 7. gün T4 (p=0,023), kolon perforasyonlu hastaların postop 1. gün TSH (p=0,020), postop 3. gün TSH (p=0,006) değerleri taburcu ve eksitus olan hastalar arasında istatiksel olarak anlamlıdır.Sonuç: Prokalsitonin enflamatuar yanıttan etkilenmemesi ve enfeksiyona daha hızlı cevap vermesi ile mevcut enfeksiyon parametrelerinden üstün olduğu söylenebilir. Sekonder peritonin tablosu ne kadar ağırsa tiroid hormon seviyelerinin o derecede düşmesi hastalığı prognozu açısından önemli bir parametre olacağı kanaatindeyiz.Anahtar sözcükler: Tiroid hormonları, CRP, Prokalsitonin, Sekonder peritonit

C reaktif proteinKalsitoninPeriton hastalıkları+4
İdris Akçay
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında Leptin ve hs CRP düzeyleri

Amaç: Koroner Arter Hastalığı (KAH) ülkemizde ve tüm dünyada mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenidir. Vücuttaki inflamatuvar yanıtın erken bir göstergesi olarak düzeyleri yükselen C-reaktif protein (CRP) ile obezite etyolojisinde önemli yeri olan leptin ile KAH arasındaki ilişkiyi gösteren kısıtlı sayıda çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışma ile vücut enerji dengesi düzenleyicisi olan ve obezite patogenezinde rol oynadığı düşünülen leptin ve hs-CRP ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında, koroner arter hastalığı (KAH) düşünülüp koroner anjiyografi sonucu pozitif olan 83 kişi hasta grubunu (1. grup), anjiyo sonucu negatif olan 17 kişi kontrol grubunu (2. grup) ve kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğu düşünülen 40 kişi ise diğer kontrol grubunu (3. grup) oluşturdu. Hs-CRP nefelometrik yöntemle, leptin ise Eliza yöntemiyle çalışıldı.Bulgular: Anjiyografi sonucuna göre hasta olan grup (1. grup) ile anjiyografiye girmeyen kontrol grubu (3. grup) arasında hs-CRP düzeyleri karşılaştırıldığında, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak 1. grupta anlamlı derecede yüksek bulundu ( p=0,005). 2. grupta leptin ile hs-CRP düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon gözlendi (p= 0,034). Leptin düzeyi ise koroner arter hastası olan grupta, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Yine anjiyo normal grupta kontrol grubuna göre leptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,012).Sonuç: Bu çalışma sonucunda hs-CRP' nin koroner arter hastalarında değerli bir belirteç olduğu gözlendi. Leptin düzeyleri ise anjiyografi sonucundan bağımsız olarak kardiyovasküler risk faktörleri olan ve herhangi bir sebeple kardiyoloji bölümüne başvurmuş bireylerde, kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bireylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak leptinin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi, obezite ve kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu konuyla ilgili olarak daha fazla sayıdaki hasta gruplarıyla daha geniş çaplı çalışmalar yapılması gerekmektedir.

C reaktif proteinKoroner hastalıkLeptin
Sezen Özavcı Aygün
Çukurova University
2011
00

Related subjects