Cornea
107 theses under this subject heading
Keratokonus hastalarında yaş, cinsiyet ve kontakt lens tipinin hastalığın progresyonuna etkisi
Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi'ne başvuran ve keratokonus tanısı konularak takibe alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların en az 1 yıllık takip verisi bulunan keratokonuslu gözleri çalışmaya dahil edildi. Genetik veya allerjik öyküsü olan veya oküler cerrahi öyküsü bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bu olguların yaş, cinsiyet, tanı, geçirilmiş oküler cerrahi öyküsü, altta yatan genetik veya allerjik predispozan durum öyküsü, kontakt lens kullanım durumu ve eğer kontakt lens kullanımı söz konusu ise kullanılan lensin tipi ile ilgili bilgiler Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi arşivlerinden ve hastaneye ait dijital kayıt sistemlerinden elde edildi. Hastaların takipleri süresince Sirius (CSO, Florans, İtalya) korneal topografi cihazı ile yapılan topografik ölçümlerine ait SimK1, SimK2, SimKort, Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ve Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) değerleri kaydedildi. Değerlendirmeye alınan hastalara ait ölçümlerde ölçümlerin doğruluğunun yeterli olduğuna (''Acquisition Quality''), başlangıç ve son ölçümler arasında 1 yıl olmasına, hastaların bu süreçte veya öncesinde herhangi bir oküler girişim geçirmemesine dikkat edildi. Hastalara ait topografik ölçümlerin 1 yıl içerisinde yaş, cinsiyet, kontakt lens kullanım durumu ve şayet kontakt lens kullanıyorsa kontakt lens tipine göre nasıl değiştiği incelendi. Progresyon için belirlenen kriterler ilk ve son ölçüm arasında (yani, 1 yıl içerisinde); (1) Dik K (K2) ≥ 1 D'lik artış olması, (2) Kort ≥ 0.75 D'lik artış olması, (3) Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) ≥ 1 D'lik artış olması ve (4) Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ≥ %2'lik azalış olması şeklinde olup bu kriterlerden birinin olması hastalığın progresyonu lehine değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences, SPSS) 22.0 sürümü ile yapılmıştır. Çalışmamızda hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin lens kullanımına göre progresyon durumunun kıyası yapılmış olup lens kullanmayan gözlerin %60,6 ile 80 tanesinde progresyon görülürken, lens kullanan gözlerin %42,4 oran ile 25 tanesinde progresyon gelişmiştir ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,019). Yaşa göre progresyon gelişimine bakıldığında 30 yaş altı gözlerin %61,2 oran ile 79 tanesinde progresyon görülürken 30 yaş üstü hastalara ait gözlerin %41,9 oran ile 26 tanesinde progresyon gelişmiştir. 30 yaş altı hastalara ait gözlerdeki keratokonus progresyonu gelişme yüzdesi istatistiksel anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,009). Hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin cinsiyete göre progresyon gelişimi kıyaslandığında istatistiksel fark belirlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmanın sınırları dahilinde keratokonuslu gözlerde lens kullanımının progresyon üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Cinsiyet farklılığının ise keratokonus hastalığında progresyon üzerine bir etkisi görülmemiştir. Genç hastalarda keratokonus progresyonunun daha sık olduğu bilinen bir durumdur.
Erken evre diyabetes mellitus hastaları ile sağlıklı bireylerde gözyaşı mediyatörlerinin, gözyaşı fonksiyonlarının ve korneanın yapısal parametrelerinin karşılaştırılması
Erken Evre Diyabetes Mellitus Hastaları ile Sağlıklı Bireylerde Gözyaşı Mediyatörlerinin, Gözyaşı Fonksiyonlarının ve Korneanın Yapısal Parametrelerinin Karşılaştırılması, Ankara 2023. Bu çalışmanın amacı; Sistemik komplikasyon gelişmemiş erken evre tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalarının oküler yüzey parametreleri, gözyaşı mediyatörleri ve korneanın yapısal parametrelerinin değerlendirilmesi, ve sonuçların sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş, son 5 yıl içinde tip 2 DM tanısı almış, herhangi bir sistemik komplikasyon geliştirmemiş, oküler yüzey şikayeti olmayan 23 hasta ile sağlıklı 22 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, flöresein ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, in vivo konfokal mikroskopi (İVKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında IL-1β, IL-10, IL-13, IL-6, IL-12, IL-15, IL-17A, IL- 5, IFN-α, IFN-γ, IL-1RA, TNF-α, IL-2, IL-2R, IL-7, IL-8, RANTES, Eotaksin, IP-10, MIP-1α, MCP-1, MIG düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında Substans P (SP) düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile kontrol grubu benzerdi. Flöresein ile korneal boyanma, OSDI anket skoru ve schirmer testi açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. İVKM ölçümlerinde sinir tortuozitesi DM grubunda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,015). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşı SP düzeyi DM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,05). Gözyaşında, IL-6 ve IL-8 düzeyi hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,01). Gözyaşı SP düzeyi ile İVKM ölçümlerinden uzun sinir lifi (p=0,00) ve total sinir lifi (p=0,00) arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, DM hastalığının kornea sinir lifi yoğunluğu, gözyaşı SP ve gözyaşı inflamatuar sitokin düzeyi üzerine etkisi olduğu görülmüştür. DM hastalığına ait en yaygın sistemik mikrovasküler komplikasyonlardan olan periferik nöropatinin henüz gelişmemiş olduğu hastalarda dahi kornea sinirlerinin etkilendiği ve gözyaşı SP düzeyinin azaldığı görüldü. Ayrıca hastalar asemptomatik olsa bile oküler yüzeylerinde inflamasyon saptandı.
Tavşanlarda deneysel oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında medikal ozonun etkilerinin araştırılması
Çalışmada tavşanlarda sodyum hidroksitle (NaOH) deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıkların sağaltımında medikal ozonun farklı uygulama şekillerinin korneal iyileşme üzerine olan etkinliğinin klinik ve histopatolojik olarak incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla araştırmada toplam 32 adet Yeni Zelanda ırkı erkek tavşan kullanıldı. Deneklerin sadece sağ gözlerinin sentral korneasına 1 N NaOH emdirilmiş 6 mm çaplı filtre kağıdı 1 dk süre ile uygulandı. Deneklerin hiç birinde diğer oküler yapılar alkali ajandan etkilenmedi. Tavşanlar rastgele dört gruba ayrıldı. Alkali ajan oluşturulduğu gün 1. gün kabul edildi. Sağaltıma alkali yanık oluşturulduktan hemen sonra başlanıldı. Birinci grup (K) kontrol grubu olarak bırakıldı. Bu gruba medikal ozon uygulaması yapılmadı. İkinci gruba (M), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival ozonlanmış kan uygulandı. Üçüncü gruba (S), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival medikal ozon uygulaması yapıldı. Dördüncü gruba (O), üçer (3) gün aralıklarla major otohemoterapi uygulandı. Klinik değerlendirme amacıyla, korneada alkali yanık oluşturulduktan sonraki 1, 3, 7, 14 ve 21. günlerde (günün sabah saatlerinde), schirmer gözyaşı testi, korneal opasite (bulanıklık) değerlendirilmesi ve korneal erozyon alanının ölçümü yapıldı. 21. günün sonunda sakrifiye edilen tavşanların bulbus oculi ekstirpasyonu yapılarak, doku örnekleri alınıp % 10' luk formol solüsyonunda tespit edildi. Klinik değerlendirmeler neticesinde, epitelyal iyileşme açısından M grubu istatistiksel açıdan en iyi grup olurken, bunu S grubu ve ardından O grubu takip etti. Herhangi bir sağaltımın uygulanmadığı K grubu iyileşme açısından en zayıf grup olarak belirlendi. Gruplar arasından reepitelizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Çalışmada sağaltım grupları ile kontrol grubu arasında opasite açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. 21. günün sonunda M grubu opasifikasyonu diğer gruplara göre bir miktar daha küçüktü. Sonuç olarak histopatolojik bulguların klinik bulgularla uyum gösterdiği ortaya çıktı. Elde edilen klinik, istatistiksel ve histopatolojik bulgular ışığında; korneal alkali yanığında medikal ozon sağaltımının farklı uygulama tekniklerinin, kontrol grubuna kıyasla oluşan komplikasyonları büyük oranda giderdiği ve korneal reepitelizasyonu hızlandırdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Kornea Alkali Yanığı, Medikal Ozon, Tavşan
Kornea ödemi tedavisinde sürfaktanın etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan ile %3'lük sodyum klorürün etkinliğini kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda prospektif kontrollü olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya katarakt ameliyatı olup kornea ödemi gelişmeyen 35 hastanın 35 gözü (Grup 1) ile kornea ödemi gelişen 66 hastanın 66 gözü dahil edildi. Kornea ödemi olan hastalar iki gruba ayrıldı, tedavisinde %3 sodyum klorür tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 2'yi, sürfaktan damla tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 3'ü oluşturdu. Tüm hastalara ameliyattan 1 gün önce ve ameliyattan sonraki 1.gün, 1.hafta ve 2.hafta tam bir oftalmolojik muayene ile birlikte ultrasonik pakimetri (UP), speküler mikroskopi (SPM) ve optik koherens tomografi (OCT) ile santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, SPM kullanılarak endotel hücre sayımı yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 68,67±9,69 olup 42 (%41,6)'si kadın, 59 (%58,4)'u ise erkek idi. Ameliyattan önce; ortalama SKK ve endotel sayısı için gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ameliyattan sonra 1. günde; ortalama SKK grup 1'de diğer iki gruba göre istatistiksel olarak daha düşük iken (p<0,05), grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Endotel hücre sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Ameliyattan sonra 7. ve 14. günde; ortalama SKK ölçümü açısından tüm kornea kalınlık ölçüm yöntemleriyle grup 1 ve 2 arasında anlamlı fark var iken (p>0,05), grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu (p<0,05). Grup 2 ve 3 arasında UP ve SPM'de anlamlı fark yok iken (p>0,05), OCT'de anlamlı fark vardı (p:0,001). Ortalama endotel hücre sayısı açısından grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark yok iken (p>0,05), grup 1'de anlamlı olarak daha yüksek idi (p: grup 1-2; 0,002, grup 1-3; 0,005). Sonuç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan hipertonik sodyum klorür tedavisine göre daha etkili bir tedavi seçeneği olabilir.
Keratokonus tedavisinde Riboflavin'in girişimsel olmayan ("EPİ-ON") teknik ile korneaya taşınması için oküler ilaç taşıyıcı platformların tasarlanması ve in vitro-in vivo değerlendirilmesi
Keratokonus, ilerleyici özellikte ve etkin tedavinin sağlanamaması durumunda kornea nakli ile sonuçlanabilen bir göz hastalığıdır. Hastalığın tedavisi için klinikte en yaygın kullanılan yöntem korneal çapraz bağlama işlemidir. Ancak, riboflavinin kornea epitelinden geçememesi nedeniyle, bu işlemde ilk olarak göz üzerindeki epitel tabakası cerrahi işlem ile kazınarak uzaklaştırılmaktadır. Bu durum hastada birçok komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu sorunun üstesinden gelmek için bu tez kapsamında epitel tabakasının kaldırılmasına ihtiyaç duymayan riboflavin (RB) ve riboflavin-5-fosfat sodyum (RT) içeren hidrofilik jel, nanoyapılı lipit taşıyıcı (NLT) ve RB ko-kristal formülasyonları geliştirilmiş ve in vitro, ex vivo ve in vivo olarak değerlendirilmiştir. Ex vivo ilaç geçiş çalışmalarında mannitol içeren ko-kristal formülasyonlarının ve pozitif yüklü RT içeren NLT formülasyonlarının daha yüksek ilaç geçişi sağladığı belirlenmiştir. Ex vivo kornea ilaç tutulumu çalışmalarında RB içeren NLT formülasyonlarının diğer gruplara üstünlük gösterdiği bulunmuştur. İn vivo çalışmalarda RB içeren formülasyonların RT içeren formülasyonlara oranla daha yüksek kornea ilaç konsantrasyonu sağladığı tespit edilmiştir. İn vivo biyomekanik çalışmalarda geliştirilen formülasyonlardan en ümit verici olanın RT ve Transcutol P içeren (THJ-TP) termosensitif jel formülasyonu olduğu tespit edilmiştir. Bu formülasyonun 15 dakikada bir uygulanmasına rağmen, her iki dakikada bir uygulanan ve "epi-on" (epitel kazınmadan) yönteme uygun olarak geliştirilmiş ticari preparat olan MedioCROSS TE'den istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha etkin olduğu tespit edilmiştir.
TGFBI geninde genom düzenleme tekniği ile oluşturulan varyasyonların zebra balığı korneasındaki fenotipik etkilerinin incelenmesi
TGFBI-ilişkili kornea distrofileri, bu gende meydana gelen yanlış anlamlı mutasyonlar sonucu oluşan protein ürününün amiloid ya da hiyalin yapıda korneada birikmesiyle ortaya çıkan kalıtsal bir hastalık grubudur. TGFBI geni zebra balığında tek kopya olarak bulunmakta olup protein dizisi insandaki ortoloğu ile %65 homolojiye sahiptir. Bu genin protein ürünü (TGFBIp) zebra balığı korneasında gösterilmiştir. TGFBI'da 124. amino asit olan arjinini kodlayan kodon bu hastalık grubunda en sık bildirilen mutasyon bölgelerinden biridir. 124. arjinin amino asidi zebra balığında da korunmuştur. Bu verilerden yola çıkarak tez kapsamında zebra balığında tgfbi'de hedefteki arjinin rezidüsünü kodlayan bölgede TALEN ya da CRISPR/Cas9 genom düzenleme araçlarını kullanarak in frame değişiklik yapmayı amaçladık. Tgfbi'de hedef bölgedeki değişiklik homolog olmayan uç birleştirme tamir mekanizması ile oluşturulmuş olup hedef arjinin amino asidini ortadan kaldıracak şekilde p. Ser115_Arg117delinsLeu (c. 347_353delinsT) varyasyonu elde edilmiştir. Bu varyasyon hastalığı zebra balığında taklit etme potansiyeline sahiptir. Varyasyonu heterozigot olarak taşıyan 3 aylık zebra balıklarının gözlerinde ışık mikroskobu ile yapılan histolojik incelemelerde hematoksilen eosin, masson trikrom ve kongo kırmızısı ile boyamada hiyalin veya amiloid birikim saptanmamıştır. Bu tez çalışması, tgfbi geninde kornea distrofilerine neden olan 124. arjinin amino asidini zebra balığı genomunda ortadan kaldırarak in frame indel oluşturan ilk çalışmadır. Bu varyasyonu taşıyan zebra balıklarının daha ileri yaşlarda incelenmesi sonucu fenotipik değişiklikler tespit edilerek TGFBI-ilişkili kornea distrofilerinin modellenmesi ve hastalığın patogenezinin ortaya konulması mümkün olabilecektir.
Penetran keratoplasti sonrası kornea biyomekanik özelliklerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Penetran keratoplasti (PKP) uygulanmış ve kornea sütürleri alınmış olan keratokonus hastalarının, opere gözleri ile kontralateral opere olmayan gözlerinin, kornea biyomekanik özelliklerinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kornea, Kontakt Lens ve Oküloplasti Birimi'nde 10.10.2013-15.12.2015 tarihleri arasında bir gözüne PKP yapılmış, 15-61 yaşları arasında 35 hastanın 70 gözü dahil edildi. Hastaların, opere olan ve olmayan gözlerine ait kornea biyomekanik özellikleri prospektif olarak incelendi. Dahil edilme kriterlerini, eşlik eden sistemik veya oküler hastalık olmaması, kontakt lens kullanımı bulunmaması ve PKP dışında başka oküler cerrahi geçirmemiş olması oluşturmaktaydı. Tüm hastalara ayrıntılı oftalmolojik muayene yapıldı. Goldmann aplanasyon tonometri yöntemi ile intraoküler basınç (İOP) ölçümü ve Ocular response analyzer (ORA) cihazı ile kornea biyomekanik özelliklerinin dört ölçüm ortalaması alındı. Ayrıca Pentacam cihazı yardımı ile santral kornea kalınlığı (CCT) ölçümü yapıldı. Verilerin istatistiksel olarak incelenmesi SPSS 16 Windows paket programı kullanılarak yapıldı. Normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk-W testi ile değerlendirildi. Normal dağılıma uyan parametrik veriler, istatistiksel anlamlılık açısından bağımlı t testi testi, normal dağılıma uymayan veya non-parametrik veriler ise Wilcoxon signed ranks testi ile değerlendirildi. Korelasyon analizi için, normal dağılıma uyan parametrik verilerin analizi için Pearson korelasyon testi, normal dağılıma uymayan veya non-parametrik verilerin analizi için ise Spearman rho testi kullanıldı. Elde edilen grup içi İOP'ler arasındaki uyumluluk F testi ile değerlendirildi. P değerinin <0.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hastaların PKP yapılmış gözü Grup 1 (çalışma grubu), opere olmamış keratokonuslu gözleri Grup 2 (kontrol grubu) olarak tanımlandı. Hastaların yaş ortalaması 31.34±11.65 (15-60) idi. Kadın/Erkek oranı 14/21 (%40/%60) idi. Greft çapı 23 (%65.7) hastada 7.75 mm, 9 (%25.7) hastada 7.50 mm, 2 (%5.7) hastada 8 mm, ve 1 (%2.9) hastada 9 mm idi. Tüm sütürlerin alınma tarihi ile ORA ölçümlerinin yapılmasına kadar geçen medyan süre 10 ay (15 gün-492 ay) idi. Grup 1 ve 2'nin elde edilen ortalama değerler sırasıyla; CH: 9.35±1.66, 8.18±1.84 mmHg; p=0.013, CRF: 9.48±1.96, 7.14±2.05 mmHg; p<0.001, İOP(cc): 16.90±4.32, 14.26±3.69 mmHg; p=0.004, İOP(g): 15.45±4.61, 10.91±3.97 mmHg; p<0.001, İOP(apl): 14.26±3.11, 13.09±2.54 mmHg; p=0.046 ve CCT: 545.64±60.82, 442.60±68.14 μM; p<0.001 idi. İki grup arasında bu değerlerin tamamı açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı. Medyan WS değeri Grup 1'de 4.10 (2.20-7.50) tespit edilirken, Grup 2'de ise 5.10 (1.20-8.50) olarak tespit edildi (p=0.376). Çalışmamızda yaş ile kornea biyomekanik parametreleri arasındaki istatistiksel anlamlılık ve korelasyon analizinin değerlendirilmesinde; Grup 2'de yaş ile CH ve CRF arasında çok zayıf negatif korelasyon (r=-0.216, -0.242) bulunması dışında, istatistiksel olarak anlamlı sonuç veya korelasyon saptanmadı. Grup 2 gözlerdeki kornea biyomekanik özelliklerinin cinsiyetler arasındaki farkı incelendiğinde CH (8.69 vs7.84 mmHg; p=0.186) ve CRF (7.61 vs 6.82 mmHg; p=0.275) değerlerinin kadınlarda daha yüksek olduğu izlenmesine karşın aradaki fark istatistiksel olarak anlamsız bulundu. CH değeri ile CRF değeri arasında; Grup 1'de orta düzeyde (r=0.444), Grup 2'de yüksek pozitif korelasyon (r=0.770) saptandı. CH değeri ile İOP(cc) değeri arasında; hem Grup 1'de, hem Grup 2'de orta düzeyde negatif korelasyon (r=-0.426, r=-0.423) saptandı. CH ile İOP(g), İOP(apl), CCT ve arasında; hem Grup 1'de, hem Grup 2'de korelasyon saptanmadı. CRF değeri ile İOP(cc) arasında; Grup 1'de zayıf (r=0.334), Grup 2'de çok zayıf pozitif korelasyon (r=0.178) saptandı. CRF ile İOP(g) arasında; Grup 1'de yüksek (r=0.663), Grup 2'de orta düzeyde pozitif korelasyon (r=0.575) saptandı. CRF ile İOP(apl) arasında; hem Grup 1, hem de Grup 2'de zayıf pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.277, r=0.298). CRF ile CCT arasında; Grup 1'de korelasyon izlenmezken (r=0.075), Grup 2'de çok zayıf pozitif korelasyon (r=0.237) olduğu izlendi. İOP(cc) ile İOP(g) arasında; Grup 1'de çok yüksek (r=0.911), Grup 2'de orta düzeyde pozitif korelasyon (r=0.771) saptandı. İOP(cc) ile İOP(apl) arasında; hem Grup 1, hem de Grup 2'de zayıf pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.357, r=0.371). İOP(g) değeri ile İOP (apl) arasında; hem Grup 1, hem de Grup 2'de zayıf pozitif korelasyon olduğu saptandı (r=0.362, r=0.384). CCT değerinin, Grup 1'deki hiçbir kornea biyomekanik parametresi ile korelasyonu bulunmadığı ancak Grup 2'de CRF değeri (r=0.237) ile çok zayıf, İOP(cc) değeri (r=0.487) ile zayıf ve İOP(g) değeri (r=0.529) ile orta düzeyde pozitif korele olduğu izlendi. İOP'ler arasındaki uyuma bakıldığında; İOP(apl) değeri ile İOP(cc) Grup 1 ve 2'nin grup içi korelasyon katsayıları R1 sırasıyla, (ICC)=0.276 [% 95 CI (Güven aralığı)=-0.027-0.543, p=0.022, F testi], 0.330 (CI= 0.019-0.588, p=0.019, F testi). İOP(apl) değeri ile İOP(g) Grup 1 ve 2'nin grup içi korelasyon katsayıları R1 sırasıyla, ICC=0.327 [% 95 CI=0.010-0588, p= 0.023, F testi], 0.291 (CI=-0.013-0.556, p= 0.019, F testi). İOP(cc) değeri ile İOP(g) Grup 1 ve 2'nin grup içi korelasyon katsayıları R1 sırasıyla, İCC=0.866 [% 95 CI=0.563-0.947, p<0.0001, F testi], 0.559 (CI=-0.073-0.828, p <0.0001, F testi). SONUÇ: Sonuç olarak, kornea biyomekaniklerinin iyi anlaşılması; FFK ve keratokonus ayırıcı tanısı başta olmak üzere diğer kornea hastalıklarının patofizyolojisinin açıklığa kavuşturulmasında ve kornea cerrahilerinin biyomekanik değerler üzerine etkisi ve tedavilerinin geliştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Literatürde mevcut farklı değerler kornea biyomekaniklerini etkileyen belirlenmiş parametreler dışında farklı etkenlerin olabileceği görüşü lehinedir. Keratokonuslu kornealarda kornea transplantasyonu ile biyomekanik değerler normal değerlere yakın düzeye gelmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Kornea biyomekanik özellikleri; ORA; keratokonus; PKP.
Polikistik over sendromu olan hastalarda kornea katmanlarının konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS) tanılı hastalarda kornea tabakalarında meydana gelen değişiklikleri konfokal mikroskop ile değerlendirmek ve göz yaşı düzeyindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Meram Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğinde PKOS tanılı 41 hasta ve 22 sağlıklı olgu kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edildi. Olguların tek gözü değerlendirildi. Tek merkezli, prospektif bir klinik araştırma olarak gerçekleştirildi. Tam bir oftalmolojik muayeneden sonra, hastalara oküler yüzey hastalık indeksi anketi (OYHİ) uygulandı. Zaman aralıkları en az bir saat olacak şekilde sırayla gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) ve Schirmer-I testi yapıldı. İn vivo Konfokal mikroskopla (IVKM) kornea tabakaları değerlendirildi. Automated CCMetrics software, v 2.0 programı (University of Manchester, UK) ile sinir lifi analizi ve bu kesitlerden manuel sayımla dentritik hücre analizi yapıldı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 25,07 ± 4,84 yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması 24,09 ± 3,87 yıl olup aralarında istatistiksel fark yoktu. PKOS grubunda Schirmer-I ve anterior stromal keratosit düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (sırasıyla; p=0,002; p=0,020). PKOS ve kontrol grupları arasında GKZ skor sonucunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0,001). PKOS grubunda dendritik hücre sayısı kontrol grubuna göre istatistiki olarak daha yüksek, kornea sinir lifi dansitesi daha düşük tespit edildi (sırasıyla; p<0,001; p=0,044). Sonuç: PKOS'da oküler yüzey etkilenmesiyle kuru göz belirtileri oluşabilir. Ayrıca hormonal dengenin değişmesi ve kronik inflamasyon kornea katmanlarını etkileyebilir. Bu nedenle PKOS olgularında oftalmolojik muayenelerde ve yapılacak oküler girişimlerde bu değişikliklikler göz önünde bulundurulmalıdır.
Ratlarda IL-1 antagonistinin korneal vaskülarizasyon üzerine inhibitör etkisi
Amaç: Çalışmanın amacı, deneysel korneal kimyasal yanık modellemesinde IL-1 reseptör antagonistinin korneal neovaskülarizasyon üzerine etkisini göstermektir. IL-1alfa reseptör antagonistinin (IL-1ra) etkisini kontrol grubu, plasebo grubu ve bevacizumab grubu ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları laboratuvarında 40 adet Wistar Albino cinsi dişi 8'erli ratlar 5 gruba ayrıldı. Ratların her iki göz kornealarına gümüş nitrat çubuk uygulanarak kimyasal yanık modellemesi ile korneal neovaskülarizasyonlar elde edildi. Grup I kontrol grubu olup tedavi almadı. Anestezi altında 1. ve 5. gün subkonjonktival olmak üzere Grup II 0.1 ml serum fizyolojik, Grup III 0.25 mg/0.1ml IL-1a reseptör antagonisti, Grup IV 2.5 mg/0.1 ml IL- 1areseptör antagonisti, Grup V 2.5 mg/0.1 ml bevacizumab uygulanmıştır. Rat korneaları 14. günde eksize edilip sağ gözleri patolojik incelemeye, sol gözleri biyokimyasal ELISA incelemesine gönderilmiştir. Patolojik incelemede hematoksilen & eozin, CD 34 ve IL-1 alfa boyanması ile inflamatuar ve damarsal parametreler mikroskobik olarak incelenmiştir. Biyokimyasal ELISA testinde ise IL-1 alfa, Transforming Büyüme Faktörü (TGF-B), Tümör Nekrozis Faktör (TNF-a), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçülmüştür. Elde edilen veriler istatiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışma grupları arasında Grup I ratlarda IL-1α düzeyinin Grup III, Grup IV ve Grup V ratlara kıyasla daha yüksek olmasından kaynaklı bir fark tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,001; p=0,001; p=0,001). VEGF düzeylerinin dağılımında Grup IV ratlarda ölçülen VEGF düzeyinin Grup I, Grup III ve Grup V ratlara kıyasla daha düşük olmasından kaynaklı anlamlı bir fark izlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,003; p=0,040; p<0,001; p<0,001; p=0,005; p<0,001). Bu sonuçlara göre en düşük ortalama VEGF değeri 101,08 olup Grup IV'te tespit edilmiştir. Patolojik incelemede ise Grup IV ratlardaki inflamatuar membran oranı Grup II ve Grup V ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,041; p=0,005).Fibroblast proliferasyon düzeyinde Grup II ratlarda, Grup III ve Grup IV ratlara göre daha yüksek olmasından kaynaklı istatistiki bir fark bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,030; p=0,045). Damarsal v yapılaşma değerlendirildiğinde Grup I ratlardaki damarsal yapılaşma düzeyinin Grup IV ve Grup V ratlara göre daha yüksek, Grup II ratlarda Grup IV ratlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p değerleri sırasıyla; p=0,015; p=0,030; p=0,045). Damarsal yapılaşma ortalama skoru 1,5 değeri ile en düşük Grup IV'te izlendi. Grup Sonuç: Bu çalışmada korneal kimyasal yanık modellemesinde subkonjonktival IL- 1α reseptör antagonistinin IL-1α ve VEGF düzeyini düşürdüğü ELISA ile gösterilmiştir. Korneaların patolojik incelemesinde fibroblast proliferasyonunun, inflamatuar ve vasküler yapıların azalmış olduğu görülmüştür. Sonuçlar karşılaştırıldığında IL-1α reseptör antagonistinin antianjiogenik etkisi bevacizumab grubuna kıyasla daha yüksek oranda izlenmiştir. IL-1α reseptör antagonisti inflamasyona sekonder oluşan korneal neovaskülarizasyonlar üzerinde inhibitör etkiye sahiptir.
Keratokonus hastalarında gözyaşı eotaksin-2 ve matriks metalloproteinaz-9 düzeylerinin oküler allerji ve korneal topografi ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Keratokonus hastalarında oküler allerji varlığının ve gözyaşı eotaksin-2 ile matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) düzeylerinin korneal topografi ile ilişkisini incelemek. Gereç ve Yöntem: Çalışma Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Keratokonus ve Refraktif Cerrahi Merkezi'nde Mart 2016 ve Haziran 2016 tarihleri arasında yapıldı.Çalışmaya 34 oküler allerji eşlik etmeyen keratokonus hastasının 34 gözü (Grup 1), 34 oküler allerjinin eşlik ettiği keratokonus hastasının 34 gözü (Grup 2) ve refraksiyon kusuru dışında oküler problemi olmayan 20 bireyin 20 gözü dahil edildi. Tüm olguların detaylı oftalmolojik muayenesi ile birlikte korneal topografide keratometri 1 (K1), K2, ortalama K, maksimum K, korneal astigmatizma, santral korneal kalınlık, en ince kornea kalınlığı ölçümleri yapıldı. Oküler allerji varlığına yönelik anket soruları yöneltildi. Schirmer methodu ile gözyaşı örnekleri alındı. Gözyaşı örnekleri Schirmer kağıdından ekstrakte edildikten sonra ELISA methodu ile gözyaşı eotaksin-2 ve MMP-9 düzeyleri ölçüldü. Gruplar korneal topografik parametreler ve gözyaşı parametleri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu ( sırasıyla p= 0.16, p=0.77). Grup 1 ve 2 keratokonus hastalarının korneal topografik verileri arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p=1.0). Keratokonus grupları keratokonus evrelemesi açısından benzerdi (p=0.59). Gözyaşı eotaksin-2 düzeyi grup 2'de daha fazla olmakla beraber gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.17). Gözyaşı MMP-9 düzeyi tüm keratokonus hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.004). Gözyaşı MMP-9 düzeyi ile keratokonus evresi arasında pozitif, en ince kornea kalınlığı arasında negatif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0.29 p=0.018, r=-0.30 p=0.006) Sonuç: Gözyaşı MMP-9 düzeyi, korneal kalınlığı ince ve ileri evre keratokonus hastalarında daha yüksektir. Gözyaşı eotaksin-2 düzeyi ise keratokonusta normal gözlere göre farklılık göstermemektedir. Hem MMP-9 hem de eotaksin-2 düzeyleri korneal topografi bulgularıyla korele değildir. Keratokonus etiyopatogenezinde MMP-9'un rolü temel olarak kornea kalınlığı üzerinedir. Keratokonusun önlenmesinde ve tedavisinde proteaz enzimlerine yönelik yeni tedavi yaklaşımları için ileri çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, Oküler allerji, Korneal topografi, Eotaksin-2, Matriks metalloproteinaz-9
Keratokonusta kornea epiteli ksantin oksidaz enzim aktivite düzeyi
Amaç: Korneanın ultraviyole (UV) absorbsiyon ve filtrasyonunda önemli bir katman olan epitel tabakasında, UV ilişkili Ksantin Oksidaz (KO) enziminin aktivitesini değerlendirerek bu enzimin keratokonus etiyopatogenezindeki rolünü ve keratokonus klinik şiddetiyle ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, randomize karakterli çalışmamızda, Eylül 2017 - Eylül 2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran keratokonus nedeniyle korneal kollajen çapraz bağlama (KÇB) tedavisi planlanan 54 hastanın 66 gözü; ve refraksiyon kusuru nedeniyle fotorefraktif keratektomi (PRK) tedavisi planlanan 32 hastanın 43 gözü çalışma kapsamında değerlendirildi. Tüm vakaların detaylı oftalmolojik muayenesi ardından korneal topografi haritaları(Sirius, CSO) çıkarıldı. KÇB ve PRK operasyonu öncesi mekanik kazıma yöntemiyle uzaklaştırılan kornea epitelleri toplandı. Keratokonus ve kontrol grubu kornea epitellerinin KO aktivite düzeyi (mIU/mg) spektrofotometrik yöntemle değerlendirildi. Keratokonus grubu Amsler-Krumeich sınıflamasına göre üç alt gruba (evre 1, evre 2, evre 3) ayrıldı. Sonuçlar keratokonus ile kontrol grubu arasında ve keratokonus grubunda evrelere göre kendi içinde istatistiksel analizlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Keratokonus ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0,064, p=0,296). KO enzim aktivite düzeyleri açısından bakıldığında; keratokonus grubu KO aktivitesi 173,57 (±87,61) mIU/mg, kontrol grubu KO aktivitesi 223,70 (±99,52) mIU/mg olarak bulundu ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p˂0,001). Amsler-Krumeich sınıflamasına göre kendi içinde üç gruba ayrılan keratokonus grubunda; evre 1 (n=33), evre 2 (n=19) ve evre 3 (n=14) KO aktivite düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,681). Tartışma: Bu çalışmada keratokonus etiyopatogenezinde kornea epiteli oksidan karakterli KO enziminin, UV hasarı oluşmasındaki rolü incelenmiştir. Keratokonik kornea epiteli KO aktivitesi spektrofotometrik yöntemle değerlendirilmiş ve keratokonus grubunda aktivite düzeyi daha düşük bulunmuştur. Oksidatif stres hasarı ve anti-oksidan maddelerde azalmanın iyi bilindiği keratokonusta; oksidan karakterli enzimdeki düşük aktivite, enzim sentez sürecindeki patolojilerin yanı sıra ultraviyole filtrasyonunda major görevli kornea epitelinin yapısal defektinden kaynaklanabilir. Epitel katmanındaki defekt stroma ve derindeki diğer dokuların UV'ye daha fazla maruziyetiyle sonuçlanabilir; bu durum inflamasyon ve apopitozise yol açabilir. KO aktivitesindeki düşüklük nörotrofik faktörlerdeki değişim yoluyla, keratokonik korneada sinir belirginleşmeyle sonuçlanan bir dizi histopatolojik değişimi tetikleyebilir. Sonuç: Keratokonus etiyopatogenezinde oksidan karakterli KO aktivitesindeki değişim, oksidatif stres, inflamasyon ve apopitoz gibi süreçlerde rol oynayabilir. Ayrıca keratokonustaki bazı histopatolojik korneal değişimlere neden olabilir. Keratokonus etiyopatogenezisinde etkili olduğu düşünülen bu enzim ile ilgili yapılacak ileri düzey çalışmalarla keratokonus tedavisine yeni bir bakış açısı getirilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, Ksantin Oksidaz, Kornea, Ultraviyole, Oksidatif stres, Oksidan enzim
Sağlıklı ve ulkus kornealı tek hörgüçlü develerde gözden alınan swaplarda mikrobiyolojik incelemeler ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma sağlıklı ve ulkus kornealı develerde mikrobiyolojik incelemeler ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Büyük Hayvan Kliniklerine getirilen ve İncirliova ilçesinde bulunan deve çiftliklerine yapılan ziyaretler sonucunda farklı yaş, kilo ve cinsiyette 10 adet ulkus kornealı, 20 adet sağlıklı deve kayıt altına alındı. Develerin zapt-ı raptı sağlandıktan sonra göz kapakları kuru selüloz kağıtla dikkatlice silinip ayrıldı. Ardından steril pamuklu çubuklarla alt konjuktival keseden örnek alındı. Steril çubuklar, içerisinde besiyeri bulunan kaba yerleştirildi. Tekniğe uygun şekilde alınan swap örnekleri uygun koşullarda ilgili birime gönderildi. Bulgular: Alınan anamnez bilgilerine göre hastaların eşgali ve klinik belirtilerin ortaya çıkış sebebi belirlendi. Etiyolojik faktörlerin en başında güreşe bağlı travma yer aldı. İnspeksiyonda hayvanların genel durumları, gözde şekillenen belirtiler değerlendirildi. Hastalarda şiddetli blefarospazm, epifora, konjunktivitis, konjunktival ödem, korneal opasite artışı, mukopurulent akıntı, konjuktival hiperemi, fotofobi ve iris prolapsusu saptandı. Vakaların 9'unda epifora; 8'inde blefarospazm; 6'sında konjuktival hiperemi, korneal opasite artışı, konjuktivitis ve fotofobi; 4'ünde konjuktival ödem ve vaskülarizasyon; 1'inde mukopurulent akıntı ve 1'inde iris prolapsusu ile karşılaşıldı. Diğer hayvan türlerinde de görüldüğü gibi develerde de ulkus kornea vakalarının klinik belirtilerinin benzer olduğu kanısına varıldı. Hasta develerin %40'ında derin ulkus kornea, %60'ında ise yüzlek ulkus korneaya saptandı. Çalışmamızda kullanılan 20 adet sağlıklı deve için normal mikrobiyal flora; 10 adet ulkus korneaya sahip deve için ise hastalığa sebep olan bakterilerin araştırılması amaçlandı. Bu sebeple toplam 30 adet deve için sağ ve sol göz olmak üzere herhangi bir ilaç uygulanmadan besiyerli swap kullanılarak numuneler toplandı. Toplanan numuneler saklama koşullarına uygun bir şekilde ilgili birimlere gönderildi. Normal oküler florada, Corynebacterium spp., Koagülaz Pozitif Staphilococcus, Bacillus spp., Koagülaz Negatif Staphilococcus ve Moraxella spp. gibi bakteri türleri yaygın olarak tanımlandı. Ulkus korneaya sahip develerden toplanan numunelerden elde edilen en yaygın bakteri türü ise Koagülaz Negatif Staphilococcus oldu. 1 adet devede spesifik bir tür olarak Plesiomonas Shigelloides tanımlandı. Ayrıca 1 adet devede ise mantar türü olan Candida spp. tanımlandı. Sonuç: Sonuç olarak yöremizdeki sağlıklı develere ait göz mikroflorası ve hem de patojen mikroorganizmalar izole ve identifiye edilerek çıkan sonuçların meslek pratiğine katkı sağlaması ümit edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Bakteriyel identifikasyon, kornea, mikrobiyal flora, tek hörgüçlü deve, ulkus kornea.
Köpeklerde vücut sıcaklığı ölçümünde kızılötesi termometrenin kullanılabilirliği
Amaç: Vücut sıcaklığının doğru ölçümü, bir hastanın gerek incelenmesi gerekse de tanı açısından önemlidir. Günümüzde insanlar için çeşitli non-invaziv termometreler mevcuttur, ancak bunların köpeklerde kullanışlılığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada, köpeklerde iki temassız kızılötesi termometrenin KÖT: VisioFocus PRO 06480 (VKÖT)-İtalya ve Weewell WTN 570 (WKÖT)-Çin vücut sıcaklığının aksiller (A) bölge ve korneadan (K) ölçümleri, KÖT'lerin klinik kullanılabilirliğini değerlendirmek için dijital rektal termometre DRT: Kruuse Digital Thermometer, Katalog No.: 291126 (KDRT)-Danimarka ile karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntem: Hastanemize getirilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 150 köpek değerlendirildi. Her bir köpekte vücut sıcaklığı ölçümleri, sırasıyla DRT ile rektumdan ve iki temassız kızılötesi termometreler ile aksiller bölgeden ve korneadan gerçekleştirildi. DRT okumaları referans değer olarak kabul edilerek her iki KÖT'nin hem aksiller bölge hem de korneadaki sıcaklık okumaları bu referans değer (farklılıklar) ile karşılaştırıldı. Ölçüm yöntemleri arasındaki korelasyonlar Spearman, uyumlulukları da Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Bulgular: Kızılötesi termometreler VKÖT ve WKÖT ile aksiller bölgeden ölçülen medyan vücut sıcaklıkları sırasıyla 38,30 °C ve 37,90 °C olup, bu değerler DRT ölçümünden (38,70 °C) önemli düzeyde (p<0,001) düşük bulundu. Medyan DRT (38,70 °C) ile karşılaştırıldığında, vücut sıcaklığının iki KÖT (VKÖT: 37,50 °C; WKÖT: 37,00 °C) ile kornea ölçümleri de önemli düzeyde (p<0,001) düşüktü. İki KÖT ile aksiller bölgeden ve korneadan ölçülen sıcaklıklar ve DRT arasındaki korelasyonlar zayıftı. Passing Bablok regresyonunda iki ölçüm metodu arasında önemli sabit ve/veya orantısal yanlılık belirlendi. Bland-Altman test, vücut sıcaklığı ölçüm yöntemleri arasında önemli yanlılıklar ve klinik kullanım için kabul edilemeyecek uyum sınırları olduğunu ortaya koydu. Sonuç: Bu çalışmada köpeklerde aksiller bölge ve korneadan vücut sıcaklığı ölçümünde performansı değerlendirilen iki temassız KÖT kolay ve hızlı ölçüm sunmakla birlikte, klinik olarak dijital rektal termometre yerine kullanılabilir değildir.
Kornea yaralarında rosmarinik asitin iyileşme üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Geleneksel tedavi yaklaşımları öncelikle yeniden epitelizasyonu desteklemeyi ve ikincil enfeksiyonları önlemeyi amaçlar; ancak etkinlikleri genellikle inflamasyonun yetersiz kontrolü ve oküler yüzeyde optimal olmayan tutunma süresi ile sınırlıdır. Bu nedenle, sadece epitel onarımını hızlandırmakla kalmayıp aynı zamanda inflamatuar yanıtı modüle eden ve ilaç biyoyararlanımını artıran yeni lokal ajanlar geliştirmeye yönelik artan bir ilgi vardır. Bu nedenle sunulan tez çalışmasında, rosmarinik asitin kornea yara iyileşmesindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, toplamda 51 adet olmak üzere, erişkin dişi Sprague-Dawley ırkı rat kullanılmıştır. Kontrol, kitosan ile rosmarinik asit+kitosan olmak üzere üç grupta toplam 51 gözde korneal hasar oluşturulmuştur. Deneme modelindeki ratların sol gözünde 3 mm çapında korneal yara oluşturma işlemi gerçekleştirilmiştir. Ratlarda korneal hasar oluşturulduktan sonra 0,12, 24, 36, 48, 60, 72 ve 84. saatlerde floresein boyama yapılarak kobalt mavisi ışık altında fotoğraf çekilmiştir. Kornea yaralarının fotoğrafları cetvel, slit lamp ve kamera yardımıyla görüntülenmiştir ve bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Image J programı kullanılarak lezyonun çeperi poligon yöntemi ile işaretlenerek µm2 cinsinden ölçülüp kaydedilmiştir. 36. ve 84. saatlerde ötenazi yapılıp histopatolojik inceleme için örnekler alınmıştır. Bulgular: Yapılan çalışmada, eş boyutta oluşturulan lezyonlarda 12., 24., 36., 48., 60., 72. ve 84. saatlerde rosmarinik asit+kitosanın daha etkili olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca, gerçekleştirilen histopatolojik incelemeler sonucunda da rosmarinik asit+kitosan karışımının üstün başarı gösterdiği belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmanın bulguları, rosmarinik asit+kitosanın lokal uygulamasının deneysel kornea epitel yara iyileşmesinde önemli bir terapötik avantaj sağladığını açıkça göstermektedir. Hem kontrol hem de yalnızca kitosan uygulanan gruplarla karşılaştırıldığında, kombine formülasyonun daha hızlı yara kapanmasına, değerlendirilen tüm zaman noktalarında lezyon boyutunda belirgin azalmaya ve klinik iyileşme sonuçlarında iyileşmeye yol açtığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar, uygun bir taşıyıcı sistem aracılığıyla uygulanan rosmarinik asidin epitel rejenerasyonunu hızlandırmada kritik bir rol oynadığını doğrulamaktadır.
Sıçan korneasında oluşturulan deneysel alkali yanık modelinde trombositten zengin plazmanın ve sodyum aljinatlı yarı sentetik hidrojelin korneal yara iyileşmesi üzerine etkisi
Amaç: Topikal olarak uygulanan yarı-sentetik sodyum aljinat hidrojelin ve hidrojelin trombositten zengin plazma (TZP) ile kombinasyonun histopatolojik, biyokimyasal ve ön segment optik koherens tomografi (ÖS-OKT) parametreleri üzerine etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: 50 adet sıçanın sağ gözüne alkali yanık oluşturularak 5 adet eşit gruba bölünmüştür. Gruplardan birine topikal olarak fosfat tamponlu salin (Sham), birine TZP, birine 0,5% sodyum sitrat çözeltisi, birine yarı-sentetik hidrojel ve birine de topikal TZP ile birlikte hidrojel günde üç kez uygulanmıştır. Korneal opasite (KO), korneal epitelyal boyanma (KEB), siliyer hiperemi (SH), neovaskülarizasyon alanı (NVA) ve boyutu (NVB) değerlendirilmiştir. Korneal epitel defektindeki yüzdesi (KEDY) vizitlere göre değerlendirilmiştir. Dokuzuncu günde ÖS-OKT çekildikten sonra denekler sakrifiye edilmiştir. Alınan kornea dokusu histopatolojik olarak incelenmiş ve biyokimyasal olarak interlökin-1𝛽 (İL-1𝛽) ve matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9) düzeyleri enzim bağımlı immunoabsorban assay (ELİSA) ile ölçülmüştür. Bulgular: Yanık sonrası ilk gün, gruplar KEDY, KO, SH, KEB, NVA ve NVB açısından benzerdi (p>0,05). Son vizitte KO, TZP grubunda Sham grubuna göre daha azdı (p=0,044). NVB açısından gruplar birbirine benzerdi (p>0,05). Gruplar arasında MMP-9 düzeyleri açısından birbirine benzerdi (p>0,05). İL-1𝛽 düzeyleri arasında anlamlı fark vardı (p<0,001). Sham grubuna göre TZP ve TZP+Hidrojel grubunda İL-1𝛽 düzeyi anlamlı derecede daha düşüktü (p=0,043 ve p=0,036). Epitel nekrozu açısından gruplar arasında anlamlı fark vardı en az olan grup TZP+Hidrojel grubuydu (p=0,003). Epitel kalınlığının en yüksek olduğu grup TZP+Hidrojel grubuydu (p=0,002). KEDY açısından son vizitte gruplar arasında fark vardı (p=0,042). Sham grubuna göre epitel defekti yüzdesine göre en hızlı iyileşen grup TZP+Hidrojel grubuydu (p=0,026). ÖS-OKT'de santral korneal alan ve solidite açısından doku MMP-9 düzeyi ile negatif korelasyon vardı (sırasıyla p=0,012 ve p=0,027). Sonuç: Yarı sentetik hidrojel, değerlendirilen parametrelerde anlamlı düzeyde iyileştirme yapmamıştır. Ancak TZP ile hidrojel kombine edilmesiyle epitel iyileşme hızı ve neovaskülarizasyon daha fazladır. TZP'de antikoagülan olarak kullanılan %0,5 sitratın TZP'nin yara iyileşmesi üzerine etkisi gösterilmemiştir. TZP'nin epitel kalınlığını ve epitel iyileşme hızını arttırıcı etkisi ile epitel nekrozunu azaltıcı etkisi hidrojel ile kombinasyonu ile arttırılabilir. Görüntü işleme ile ÖS-OKT ölçümleri, sıçan kornealarında yara iyileşmesi değerlendirmede yeni parametreler olarak kullanılabilir.
Keratokonus hastalarında gangliyon hücre ve retina sinir lifi tabakaları kalınlıklarının değerlendirilmesi
Amaç: Keratokonuslu hastalarda gangliyon hücre ve retina sinir lifi kalınlıklarını degerlendirmek. Hasta-Metod: Keratokonus tespit edilen 52 hastanın (21 kadın, 31 erkek) 52 gözü ile,görme muayenesi normal olan 50 hastanın (25 kadın, 25 erkek) 50 gözü dahil edildi. Hastalara tam bir göz muayenesi yapıldı. En iyi düzeltilmis görme keskinligi (EDGK) logmar eseli ile alındı. A-scan ultrasonografi kullanılarak göz ön-arka uzunlugu ölçüldü. Nidek, RS- 3000 OCT/SLO system OKT cihazının glokom kombo protokülü uygulandı. Keratokonus grubu keratometri degerlerine göre 3 gruba ayrıldı. Keratometri degeri <47 D grup 1, 47-52 D grup 2, >52 D grup 3 ve grup 4 ise kontrol grubu idi. Keratokonus ve normal grup karsılastırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanıldı, 4 grubu karsılastırmak için tek yönlü varyans, çoklu karsılastırmalar için Tukey testi yapıldı. Bulgular: Keratokonuslu gözlerde G6NS, G6TS, G6T kadranlarında, pRSLT besinci ve onbirinci saat kadranında ve cup area oranının normal gruba göre istatiksel olarak anlamlı azaldıgı saptandı (p<0,05). Keratometri degerleri ile RSLT1, RSLT3, RSLT3N kadranları arasında orta derecede negatif korelasyon; keratometri degeri ile G4,5NS ve G4,5TS kadranları arasında negatif korelasyon; arka keratometri degeri ile G4,5TS kadranı arasında negatif korelasyon; korneal volüm ile onbirinci saat kadranı pRSLT kalınlıgı pozitif korelasyon; arka keratometri degeri ile r/d min degeri arasında pozitif korelasyon görülmüstür. AU ile disk alanı degeri arasında negatif korelasyon tespit ettik (p<0,05). Sonuç: Bu bulgularla keratokonus patogenezisindeki proseslerin kornea ile beraber retinayı da etkileyebilecegini düsünmekteyiz
Deneysel sıçan kornea neovaskülarizasyonu modelinde dovitinib ve bevacizumabın neovaskülarizasyon azaltıcı etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Kornea neovaskülarizasyonu tedavisinde bevacizumab ve dovitinibin neovaskülarizasyon azaltıcı etkilerinin karşılaştırılması Gereç ve Yöntem: Ağırlığı 180-250 gram arasında değişen 39 adet erişkin dişi Sprague-Dawley sıçanlar denek olarak kullanıldı. Tüm sıçanların sağ gözlerine gümüş nitrat ile kimyasal koterizasyon uygulanarak kornea neovaskülarizasyonu modeli oluşturuldu. Kimyasal koterizasyon sonrası tüm sıçanlar randomize olarak 5 gruba ayrıldı. Grup 1'e hiçbir kimyasal madde uygulanmadı. Grup 2'ye dimetilsülfoksit, Grup 3'e 5 mg/ml bevacizumab, Grup 4'e 5 mg/ml dovitinib, Grup 5'e mg/ml bevacizumab+ 5 mg/ml dovitinib günde 2 defa 14 gün boyunca topikal olarak uygulandı. On dördüncü günde, biyomikroskopik muayeneleri yapıldı ve ön segment fotoğrafları çekildi. Bilgisayar görüntü analizi programı ile ön segment fotoğraflarındaki neovaskülarizasyonlu kornea alanı, kornea total alanının yüzdesel değeri olarak hesaplandı. Histopatolojik incelemeler için kornea kesitleri hematoksilen eozin ile boyandı. Bulgular: Kornea neovaskülarizasyonu yüzdesi tüm tedavi gruplarında (Grup 3, Grup 4 ve Grup 5) kontrol grubuna (Grup 1) göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az bulundu (p<0,01). Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'in kornea neovaskülarizasyonu yüzdeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi (p=0.003). Grup 4'ün kornea neovaskülarizasyonu yüzdesi, Grup 3 ve Grup 5'e göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p1=0.004; p2=0.006). Grup 3 ile Grup 5'in arasında ise kornea neovaskülarizasyonu yüzdeleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.228). Sonuçlar histopatolojik bulgular ile uyumlu bulundu. Sonuç: Dovitinib yeni geliştirilen (faz 4) çok hedefli bir tirozin kinaz inhibitörüdür. Topikal dovitinibin (5 mg/ml) kornea neovaskülarizasyonunu etkin bir şekilde inhibe ettiği fakat bu etkisinin topikal bevacizumaba (5 mg/ml) göre daha az etkili olduğu sonucuna varıldı.
Deneysel kornea neovaskülarizasyon modelinde bevacizumab ile ramucirumab'ın TRPM2 VE VEGF immünreaktivitesi üzerine etkisi
Kornea saydam ve avasküler yapısı ile uygun bir ön kırılma yüzeyi sağlamak için gereklidir. Kornea avasküleritesini korumak, kornea fizyolojisinin hayati bir özelliğidir. Fiziksel, kimyasal ya da patolojik travmalar sonucu ortaya çıkabilen korneal neovaskülarizasyon; düzensiz optik yüzeye, zayıflamış gerilme mukavemetine ve yetersiz bariyer işlevi ile fonksiyonel olarak ciddi görme kaybına yol açabilir. Çalışmamızın amacı; deneysel kornea neovaskülarizasyon modelinde topikal Bevacizumab ve topikal Ramucirumab'ın etkinliklerinin araştırılması, bu iki ilacın VEGF ve TRPM2 immünreaktivitesi üzerine etkisinin araştırılması ve topikal Ramucirumab'ın en etkin dozunun tespit edilmesidir. 42 adet Sprague Dawley cinsi ratlar rastgele olarak her grupta eşit sayıda rat olacak şekilde altı gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışında bütün gruplarda ratların sağ kornea santraline gümüş nitrat ile koterizasyon yapılarak yanık oluşturuldu. Grup I (kontrol)'e herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup II (KNV)'ye Dimetil Sülfoksit (DMSO) günde 2 defa uygulandı. Grup III' e 5 mg/ml topikal Bevacizumab damla günde 2 defa uygulandı. Grup IV'e 2.5 mg/ml, grup V'e 5 mg/ml, grup VI'ya 10 mg/ml topikal Ramucirumab damla günde 2 defa uygulandı. On dört günlük tedavi süresinin ardından, genel anestezi altında tüm ratların korneal fotoğrafları çekildi. Neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneal yüzeye oranı belirlendi. Yeni damarlar ile kaplı kornea yüzeyinin tüm kornea alanına yüzdesi ölçülerek karşılaştırıldı. 14. günde anestezi altında dekapitasyon yapılıp gözler enükle edildi. Korneada VEGF, VEGFR-2, TRPM2 ve TUNEL boyama immün boyanması yapılarak histoskorlama yapıldı. 14. günde alınan kan örneğinden TAS ve TOS değerlerine bakıldı. Korneal neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneaya yüzdesi, tedavi gruplarında KNV grubuna oranla daha düşük saptandı. VEGF, VEGFR-2 ve TRPM2 immünreaktivitesi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. TUNEL pozitifliği kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlmalı bir şekilde azaldığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Serum TAS düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Serum TOS düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KNV grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi, KNV grubu ile karşılaştırıldığında tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi fakat tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Sonuç olarak korneal neovaskülarizasyon belirteci VEGF ve VEGFR-2 düzeylerinde azalma sağlaması ile Ramucirumab; korneal neovaskülarizasyon tedavisinde yeni bir ajan olarak kullanılabilir. Ayrıca çalışmada değerlendirilen TRPM2'nin anlamlı değişiminden dolayı, TRPM2'nin KNV yeni bir proanjiojenik faktör olabileceğini ve ramucirumabın daha ileri çalışmalar ile desteklenerek KNV tedavisinde yeni bir ajan olabileceğini düşünmekteyiz Anahtar kelimeler: Korneal neovaskülarizasyon, Bevacizumab, Ramucirumab
Tavşanlarda deneysel kornea defektlerinin sağaltımı üzerine konsantre büyüme faktörü ve trombositten zengin fibrinin etkinliğinin karşılaştırılması
Çalışmada, tavşanlarda deneysel oluşturulan korneal defektlerin sağaltımı üzerine konsantre büyüme faktörü (KBF) ve trombositten zengin fibrin (TZF)'nin erken dönemde iyileşmeye olan etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyali, 3 kg ağırlığında 18 adet, erişkin, sağlıklı Yeni Zelanda Beyaz Tavşanlar oluşturdu. Tavşanlar rastgele eşit sayıda; KBF (Grup I- n=6), TZF (Grup II- n=6) ve Kontol (Grup III- n=6) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Deneysel aşamaya başlanılmadan önce klinik ve oftalmik muayeneleri gerçekleştirildi. Genel anestezi altında 18 adet tavşanın biyopsi punch ve kornea bıçağı ile 18 (sağ göz) korneanın merkezinde 6 mm çapında defekt meydana getirildi. Grup I'deki tavşanlara, venöz kandan üretilen KBF'yi, korneayı tamamen kapatacak biçimde sabitleyerek konjunktivalara 6/0 propilen ile dikildi. Tarsorafi uygulanarak göz kapakları kapatıldı. Grup II'deki tavşanlara venöz kandan üretilen TZF'yi, tamamen korneayı kapatacak biçimde sabitleyerek konjunktivalara 6/0 propilen ile tespit edildi. Tarsorafi uygulanarak göz kapakları kapatıldı. Grup III'deki tavşanlara ise kornea üzerine %0,9'luk izotonik serum damlatıldı ve tarsorafi yapılarak göz kapakları kapatıldı. Tüm gruplar post-operatif olarak 10 gün bakıma alındı. Beslenme, hareketlilik, enfeksiyon ve süturun açılmaması yönünden gözlemlendi. Post-operatif 10. günün bitiminde tüm grupların klinik muayeneleri yapıldı. Tonometre kullanılarak göziçi basınç miktarının (mm/Hg, GİB) ölçülmesi, Schirmer gözyaşı testi ve flouressein boya işleminden sonra ötenazi edilerek histopatolojik inceleme yapıldı. Grup I'deki ve Grup II'deki tavşanların GİB ölçülmesi ve Schirmer gözyaşı testi uygulaması yapıldığında ortaya çıkan sonuçların normal değerler içerisinde olduğu, fluoressein işlemi sonrası reepitelizasyon bakımından güzel sonuçlar gösterdiği kaydedildi. Grup III'deki tavşanlarda ise GİB ölçümünde normal değerlerin üstünde olduğu, Schirmer testinde gözyaşı miktarının önemli seviyede azaldığı, reepitelizasyon yönünden kötü sonuçlar verdiği tespit edildi. Gruplardaki tüm tavşanlarda gerçekleştirilen histopatolojik inceleme sonrasında gruplar sıralandığında Grup I'deki tavşanlarda epiteliyal iyileşme, kolojen demetlerin oluşumu ve kapillar damar proliferasyonunun daha iyi olduğu, hemen ardından Grup II'deki tavşanların takip ettiği gözlendi. Grup III'deki tavşanlarda ise hasarlı bölgenin iyileşmesi, diğer gruplarla kıyaslandığında en az olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak KBF ve TZF kolay hazırlanabilir olması, otojen olmasına bağlı immünolojik reaksiyon şekillendirmemesi, maliyeti az bir işlem olduğu ve gerçekleştirdiğimiz deney sonucunda korneal defektlerin, reepitelizasyona olan katkılarından ötürü başarılı sonuçlar alınabilineceği ve güvenli bir şekilde kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin fibrin, kornea, tavşan.
Diabetes mellituslu hastalarda ince lif nöropatisi varlığının korneal konfokal mikroskopi ile araştırılması
Amaç:Diabetes Mellitus (DM); insülin eksikliğine ya da insülin etkisindeki defekte bağlı oluşan, hiperglisemi ile seyreden kronik bir hastalıktır. Diyabetik polinöropati diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarından biridir. Diyabetik nöropati tanısında standart elektromiyografi (EMG) ile elde edilen elektrofizyolojik bulgular önemli yer tutar. Ancak ince lif nöropatisinde standart elektrofizyolojik çalışmalar normaldir. Bu nedenle tanıda kullanılabilecek yeni yöntemler araştırılmaktadır. Korneal konfokal mikroskopi (KKM); korneal hücresel yapıyı inceleme imkânı sunan non invaziv bir tekniktir. Son yıllarda ince lif nöropatisinin tespiti amacıyla kullanımına yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Bu bilgileri göz önüne alarak çalışmamızda, KKM tekniğinin diyabetik hastalarda ince lif nöropatisinin varlığını tespit etmedeki rolünü incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Nisan 2021-Ekim 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği'nde yapıldı. Çalışmaya 56 DM tanılı hasta, 18 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların demografik verileri, diyabet tipi ve süresi, nöropatik ağrı süresi, kullandığı ilaçlar, boy ve ağırlık değerleri, kan glukozu ve HbA1c düzeyleri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen bireyler 3 gruba ayrıldı. Diyabeti olan ve elektrofizyolojik tanı kriterlerine göre polinöropati saptanan hastalar Grup 1, diyabeti ve nöropatik yakınmaları olan ve elektrofizyolojik tanı kriterlerine göre polinöropati saptanmayan hastalar Grup 2, sağlıklı bireyler Grup 3 olarak sınıflandırıldı. Hasta grubuna DN4 anketi, LANSS nöropatik ağrı skalası ve SCOPA-AUT uygulandı. Hasta ve kontrol grubuna polinöropati protokolüne uygun olarak elektromiyografik inceleme yapıldı. Hasta ve kontrol grubuna Göz Hastalıkları Kliniğinde KKM ile korneal görüntüleme yapıldı. Verilerin istatistiksel analizi için IBM SPSS Statistics 26.0 (IBM Corp. Released 2012. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular:Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Grup 1 ve Grup 2'deki bireylerin %41.9'unda hipertansiyon tespit edilmiştir. Grup 2'de yer alan bireylerin Grup 1'dekilere göre DN4 ve LANSS skorları daha düşüktür. Diyabetik hastalar ve sağlıklı bireyler incelendiğinde CNFD değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0.018). Diyabetik grupta olan bireylerin CNFD değerleri daha düşük bulunmuştur. Diyabetik hastalar ve sağlıklı bireyler incelendiğinde CNFL değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0.047). Diyabetik grupta olan bireylerin CNFL değerleri daha düşük bulunmuştur. Üç grup bazında CNFD değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0.047). Farklılığı yaratan gruplar Grup 1-Grup 3 ve Grup 2-Grup 3 şeklindedir (sırasıyla; p=0.018, p=0.048).Sonuç:KKM kolay uygulanabilir, invaziv olmayan, tekrar edilebilirliği yüksek olan bir tetkiktir. İnce lif tutulumu ile ilgili erken tanı ve tedavi imkanları sağlaması açısından klinik öneme sahiptir. Çalışmamızda elde edilen bulgular da nöropatik yakınmaları olan ve EMG ile polinöropati lehine bulgu edilemeyen ince lif nöropatisi düşünülen hastalarda KKM'nin kullanılabileceğini göstermektedir. İnce lif nöropatisinin bu şekilde tanı almasıyla birlikte komplikasyonların yönetimi de kolaylaşacaktır. Anahtar kelimeler: Diabetes Mellitus, diyabetik nöropati, ince lif nöropatisi, elektromiyografi, korneal konfokal mikroskopi
Keratokonus'un farklı evrelerindeki hastaların kornea endotelyal hücre değişiklikleri, serum D vitamin düzeyi ve serum eozinofil sayısı açısından karşılaştırılması
Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde Ocak 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında keratokonus tanısı ile takip edilen 80 hastanın dosya verileri ve topografi bulguları geriye dönük incelendi. Keratokonuslu hastalarda evrelere göre kornea endotel hücrelerinde yapısal ve kantitatif değişiklikleri ve serum D vitamin düzeyi ile serum eozinofil sayılarındaki değişiklikleri karşılaştırmayı amaçladık. Bu hastalardan daha önce herhangi bir nedenle kan vermiş ve sistemde serum D vitamin düzeyi ve serum eozinofil sayısı olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada hastaların otorefraktometreden elde edilen verileri, düzeltilmemiş ve düzeltilmiş görme keskinlik değerleri, Scheimpflug kamera ve Plasido disk teknolojisinin kombine edildiği Sirius topografi cihazı ile korneal topografik özellikleri, Nidek CEM 530 cihazı ile elde edilen speküler mikroskopi sonuçları kaydedildi. Speküler mikroskopi ölçümünden çalışmada değerlendirilen parametreler endotel hücre yoğunluğu (EHY), endotel ortalama hücre alanı (EOHA), varyasyon katsayısı (VK) ve altıgen hücre yüzdesi (AHY) olarak belirlendi. Hastalar Amsler Krumeich Sınıflamasına göre 4 evreye ayrıldı. Evre 4 hastalar, korneal opasitelerinden kaynaklı optimal bir speküler mikroskopi ve korneal topografi ölçümü alınamadığı için çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 23 ± 4,15'dir (aralık 18-35 yıl). Çalışmaya toplam 47 (%58,7) erkek ve 33 (%41,3) kadın dahil edilmiştir. Keratokonus'un farklı evrelerinde gruplar arasında EHY (p=0,144), ortalama hücre alanı (p=0,594), VK (p=0,199) ve AHY (p=0,195) açısından istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Keratokonuslu hastalarda evre ilerledikçe EHY'de azalma, VK'de artma ve AHY'de azalma saptanmasına rağmen bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. AHY hafif-orta keratokonus (evre 1 ve evre 2) grubunda (n=60) şiddetli keratokonus (evre 3) grubuna (n=20) göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p=0,048). Serum vitamin D düzeyinde evre ilerledikçe düşüş saptanmasına rağmen serum D vitamini açısından evrelere göre istatistiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,486). Serum vitamin D düzeyinin dağılımı (eksik, yetersiz ve optimal) açısından eksiklik (≤10 ng/mL) en fazla evre 3'te saptanmasına rağmen serum vitamin D düzeyinin dağılımı açısından da evreler arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,571). Serum eozinofil sayısı açısından keratokonus'un farklı evreleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,535). Sonuç olarak speküler mikroskopi kullanılarak yapılan bu çalışmamızda keratokonus'un farklı evrelerinde kornea endotelinde yapısal ve kantitatif değişiklikler olduğu saptanmıştır. Ayrıca keratokonusta evre ilerledikçe serum D vitamin düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa dahi azalma saptadık; ancak serum D vitamin düzeyi ile keratokonus patofizyolojisi ve D vitamin takviyesinin keratokonus tedavisinde kullanılabilirliği açısından daha fazla hastanın olduğu daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, Vitamin D, Speküler Mikroskopi, Eozinofil
Descemet membran endotelyal keratoplasti (DMEK) anatomik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Çalışmamızın amacı Descemet membran endotelyal keratoplasti (DMEK) tedavisini tek merkez deneyimimiz ile inceleyerek bu tekniğin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Hastanesi'nde 2018-2023 tarihleri arasında DMEK yapılan 52 hastada retrospektif olarak gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların 29'u kadın, 23'ü erkekti. Ortalama yaş 65,9 bulundu. Vakaların lens durumu 5'inin fakik, 44'ünün psödofak, 3'ünün afaktı. Hastaların 43'ünün endikasyonu büllöz keratopati, 2'sinin Fuchs endotelyal korneal distrofi, 4'ünün toksik anterior segment sendromu, 1'inin penetren keratoplasti sonrası dekompanse kornea ödemi, 1'inin travma sonrası kornea ödemi, 1'inin ise Chandler sendromuydu. Hastaların en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinin (EİDGK) ve santral kornea kalınlığının (SKK) preoperatif ve postoperatif 6.aydaki değerleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık görüldü (p=0,001). Korneası saydam hastaların %51'inde postop EİDGK'nin 0.3 LogMAR üzerinde olduğu görüldü. Bu hastaların %25'inde ek retina patolojisi, %12,5'inde glokom, %4,1'inde üveit izlendi. Hastaların %13,4'üne rebubbling işlemi uygulanmış olup bunlarda EİDGK'nin daha az düzeldiği saptandı. Ek olarak rebubbling gereken hastalarda greft yetmezliği, lens kapsül desteği olmayan hastalarda ise Re-DMEK daha sık bulundu. Sonuç: Çalışmamızda DMEK tedavisinin korneanın endotelyal patolojilerinde başarı ile kullanılabildiği görüldü. Rebubbling prosedürü gereken hastalarda görmenin daha az düzeldiği ve greft yetmezliğinin daha sık geliştiği saptandı. Ayrıca DMEK hastalarına ek oküler patolojilerin eşlik edebildiği, bu patolojilerin de görmeyi etkilediği unutulmamalıdır.
İlerleyici keratokonus olgularında riboflavin/UV-A ile korneal çapraz bağlama tedavisinin sonuçları
Amaç: Keratokonus kliniğinde ilerleme saptanan olgularda, UV-A/riboflavinle korneal kollajen çapraz bağlama yönteminin sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: İlerleyici keratokonusu olan 30 olgunun (16 kadın, 14 erkek) 47 gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların uygulama öncesi ve sonrasında, düzeltilmemiş ve düzeltilmiş en iyi görme keskinleri, biyomikroskopik bulguları, göz içi basınç ölçümleri, fundus bulguları, pakimetri değerleri ve kornea topografi parametreleri kaydedildi. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 18,3 yıl (8-31) ve ortalama takip süresi 7±2.4 ay (3-12) idi. Uygulama sonrasındaki takipler sonucunda ortalama K1, K2, K av, sferik ve silindirik değerlerde sırasıyla; 0.77 D, 0.85 D, 0.80 D, 0.50 D, 0.74 D azalma saptandı. (p< 0.05) Olguların görme keskinliklerinde azalma saptanmadı, uygulama esnasında ve sonrasında önemli bir komplikasyon görülmedi. Sonuç: İlerleyici keratokonus hastalarında yapılan UV-A/Riboflavin ile kollajen çapraz bağlama yöntemi etkin bir prosedürdür. Ayrıca görme keskinliklerinin korunması ve önemli bir komplikasyonun görülmemesi güvenli bir metod olduğunu göstermektedir. Ancak bu tedavinin uzun dönem sonuçlarını değerlendirmek için daha geniş serili, kontrollü, prospektif ve randomize klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Korneal çapraz bağlama, keratokonus, korneal topografi
TRPM kanalı gen polimorfizmi ve pterjium arasındaki ilişkinin araştırılması
Pterjium konjonktivanın kornea üzerine doğru fibrovasküler ve epitelyal büyümesiyle karakterize yaygın görülen bir oküler yüzey hastalığıdır. Ancak pterjium oluşum mekanizması halen tam olarak bilinmemektedir. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları geniş yelpazede birbirinden farklı özellikleriyle iyon kanallarının çok çeşitli bir grubudur. Bu çalışmada TRP melastatin (TRPM) gen polimorfizmlerinin pterjiyum gelişiminde rolü olabileceği hipotezi incelendi. Bu araştırmanın amacı Türk popülasyonunda pterjium ve TRPM gen polimorfizmlerinin ilişkisini incelemektir. Benzer yaş ve cinsiyette 48 pterjium hastası ile 48 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) çalışmaya alındı. Genomik DNA periferik lökositten izole edildi ve 41 TRPM gen polimorfizmi RT-PCR ile BioMark HD dinamik dizi sistemi kullanılarak tespit edildi. Genotip ve allel frekansları ki-kare ya da Fisher'in kesin kikare testi ile değerlendirildi, haplotipler SHEsis programı ile analiz edildi. TRPM5 rs2301699, TRPM5 rs886277 (Asn235Ser) ve TRPM7 rs8042919 (Thr1482Ile)'nin genotip ve allel dağılımları anlamlı olarak pterjiumla ilişkili bulundu. TRPM5 gen polimorfizmlerine dayalı haplotipler analiz edildi ve pterjiumla anlamlı ilişkisi olan iki haplotip (CC ve GT) saptandı. Çalışılan diğer polimorfizmlerde hiçbir ilişki saptanmadı. Bizim sonuçlarımız Türk popülasyonunda TRPM5 ve TRPM7 gen polimorfizmleri ile pterjium arasında anlamlı ilişki olduğunu ilk kez gösterdi. Bizim verilerimiz TRPM5 ve TRPM7 gen varyantlarının pterjium gelişiminde risk faktörü olabileceğini fikrini ortaya koymaktadır.