Infection
107 theses under this subject heading
Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri
Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.
Ameliyat esnasında kullanılan plastik yapışkanlı örtünün cerrahi alan enfeksiyonuna etkisinin incelenmesi
Bu çalışma; apandisit ameliyatı olacak hastalarda ameliyat esnasında kullanılan plastik yapışkanlı örtünün cerrahi alan enfeksiyonuna etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Ön test – son test, kontrol gruplu yarı deneysel tipteki araştırmanın verileri 15 Şubat 2019 - 31 Mayıs 2019 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine apendektomi ameliyatı için başvuran 20 – 60 yaş (65 yaş üstü kişiler immün sistemi zayıflamış yaşlı grubu olduğu için alınmadı). Evreni belli olan gruplarda örneklem seçimi formülüne göre 60 hasta örnekleme alındı. İlk 30 hasta kontrol grubu olarak ameliyat masasında ameliyat bölgesi sadece antiseptik solüsyon povidon iyodin ile boyandı. İkinci 30 hasta grubu deney grubu olarak ameliyat masasında ameliyat bölgesi antiseptik solüsyon povidon iyodin ile boyandı ve steril yapışkanlı örtü ile kapatıldı. Örnekleme alınan hastalar ameliyattan 8 saat önce aç kalacak şekilde planlandı ve geciken ameliyatlarda hastalara total parentaral beslenme başlanıldı, lakin acil ameliyat durumunda ameliyathanede nazogastrik kateter takılarak ameliyat yapıldı. Ameliyat sonrası insizyon yeri bakımı 48 saatte bir povidon iyodin (% 10'luk) ile gerçekleştirildi. Veriler yüz yüze görüşme, tıbbı kayıtlar veya cerrahi klinik hasta kayıtları incelenerek ve laboratuar bulguları izlenerek toplanıldı. Veriler SPSS 17 paket proğramında sayı ve yüzdelik, ki kare ve t testi ile değerlendirildi. Tüm testlerde P<0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Deney ve kontrol grubu hastalarının hasta tanılayıcı özellikleri ile enfeksiyon bulgu (kızarıklık, ısı artışı, ödem, vücut sıcaklığı) arasında ameliyattan 2. gün ve 15. günlerde anlamlı bir fark yoktur. Her iki grupta enfeksiyon bulgusuna rastlanmamıştır. Elde edilen bulgulara göre plastik yapışkanlı örtü kullanılan deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkın olmadığı litaretür ile benzerlik göstermektedir. Araştırmanın deney – 30, kontrol – 30 kişi gibi örneklemde yapılması nedeniyle daha büyük bir örneklemde ve daha farklı abdominal cerrahi olgularında plastik yapışkanlı örtü kullanılarak yeni araştırmalar yapılması önerilir.
İki-altı yaş grubu çocukların anne sütü alma düzeylerine göre enfeksiyon hastalıkları görülme sıklığının ve besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesi
Çalışma, iki-altı yaş grubu çocukların anne sütü alım düzeylerine göre enfeksiyon hastalıkları görülme sıklığının ve besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında, İstanbul'un Şişli ilçesinde iki anaokulunda bulunan, iki-altı yaş grubu 131 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmanın verileri, altı bölümden oluşan anket formundan elde edilmiştir. Anketin birinci bölümünde çocuğa ait, ikinci bölümünde ise aileye ait genel bilgiler bulunmaktadır. Üçüncü bölümde çocuğun sağlık durumu ve kullandığı ilaçlar sorgulanmış, dördüncü bölümde beslenme alışkanlıkları incelenmiştir. Anketin beşinci bölümü çocuğun besin tüketim sıklığını belirlemeye yöneliktir. Anketin altıncı bölümünde ise, annelerin enfeksiyon hastalıkları ve hijyen konusundaki davranışlarını saptamaya yönelik ölçek kullanılmıştır. Ayrıca çalışmada, bir gün hafta içi, bir gün hafta sonu olmak üzere birbirini takip eden iki günlük besin tüketim kaydı da bulunmaktadır. Besin tüketimlerinin analizi için Beslenme Bilgi Sistemleri Paket Programı (BEBİS), elde edilen verilerin istatistiksel analizi için ise SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılmıştır. Analiz sonucunda, çocukların %46,6'sının erkek, %53,4'ünün kız olduğu görülmüş olup, antropometrik ölçüm değerlerinden beden kütle indeksinin, en yüksek %22,1 oranı ile 50-75. persentil arasında olduğu belirlenmiştir. Çocukların %11,5'i altı ay, %47,3'ü ise 7-24 ay anne sütü almıştır. Solunum yolu enfeksiyonları çocukların %79,4'ünde, kulak burun boğaz enfeksiyonları %81,7'sinde, üriner sistem enfeksiyonları %15,3'ünde, mide-bağırsak enfeksiyonları %29,8'inde görülmüştür. Günlük ortalama enerji ve besin öğesi tüketimlerinin çocukların yaşı, cinsiyeti ve geçirilen enfeksiyon sıklığı ile ilişkili olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Çocuklarda görülen enfeksiyon hastalıkları sıklığı ile anne sütü alım düzeyi arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, sadece üriner sistem enfeksiyonları sıklığı ile anne sütü tüketimi arasında anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05).
Yenidoğan yoğun bakımda görülen enfeksiyonlar, antibiyotik kullanımı ve bu antibiyotiklere karşı gelişen bakteri direnci
Son yıllarda neonatolojideki gelişmeler sayesinde, düşük doğum ağırlıklı prematüre bebekler yaşamakta ve bu bebekler uzun süre yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde izlenmektedir. Ancak uzun süreli yatış çeşitli komplikasyonları da beraberinde getirmektedir. Bu komplikayonların en önemlisi hastane enfeksiyonlarıdır. Özellikle yoğun bakım ünitesinde yatan bebekler bu hastane enfeksiyonları için diğer bebeklere göre daha fazla risk faktörleri taşımaktadır. Bu risk faktörlerinin en önemlileri düşük doğum ağırlığı, prematüre doğum, mekanik ventilatör ve kateter uygulamalarıdır. Van ilinde bulunan Özel Lokman Hekim Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde 2015-2018 tariheleri arasında yatan hastalar hastanenin bilgi işlem veri tabanından retrospektif olarak tarandı ve toplam 310 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, kateter durumları, mekanik ventilasyon durum ve süreleri, enfeksiyon durumları, hastanedeki yatış süreleri cerrahi işlem görüp görmeme durumları, en sık üreyen mikroorganizmalar, hastaların antibiyogram sonuçları, yıllara göre bebeklerde kullanılan antibiyotikler ve kullanım sonrası görülen enfeksiyon tipleri ve antibiyotiklere gösterilen direnç oranlarına incelendi. Çalışmamızda kan kültüründe en fazla üreyen patojen, sepsise neden olan Gr + Staphylococcus epidermidis'di (%57). Onu, Gr - Escherichia coli (% 11) ve Klebsiella (% 10) takip etmekteydi. İdrar kültüründe ise sırasıyla en fazla üreyen patojen E.coli (% 58), Staphylococcus epidermidis (% 13) ve Enterobacter'di (% 13). Gram negatif bakterilerin Levofloksasin, Moksifloksasin, İmipenem ve Vankomisin antibiyotiklerine direnç geliştirmediği ve genel olarak gram pozitif bakterilerin, gram negatif bakterilere göre daha düşük direnç gösterdikleri görülmektedir. Çalışmamızın sonuçları, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan bebeklerin daha çok preterm-SGA'lı hastalardan oluştuğunu, hastaların yatış süresinin uzun olduğunu, kateter kullanımının ve enfeksiyon oranının oldukça fazla olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Antibiyotik, direnç, enfeksiyon, prematür, yenidoğan
HIV ile enfekte bireylerde kırılganlığı öngörmede oksidatif stres belirteçlerinin rolü
İnsan immün yetmezlik virüsü (Human Immunodeficiency Virus: HIV) ile enfekte bireylerde etkili antiretroviral tedavi (ART) kullanımının yaygınlaşması ile birlikte viral baskılanma sağlanmaktadır. Viral baskılanmaya rağmen devam eden immün aktivasyon, oksidatif stres ve ilaç yan etkileri nedeniyle HIV ile yaşayan bireyler komorbid durumlar ile daha sık karşı karşıya kalmakta ve daha erken yaşlanmaktadır. Kırılganlık, çeşitli stresörlere karşı hassasiyetin arttığı ve düşmeler, uzun süreli bakım ihtiyacı ve mortalite dahil kötü klinik sonlanımlar açısından artmış riske neden olan bir geriatrik sendromdur. HIV ile yaşayan bireyler arasında, ölüme karşı daha savunmasız olanları tanımlamak ve hastalığın ve tedavinin sağlık durumu üzerindeki etkilerini ölçmek için de, kırılganlık araştırılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda 40 yaş üstü HIV ile yaşayan bireylerde kırılganlık durumu ve bununla ilişkili olabilecek sarkopeni durumu, kardiyovasküler hastalık riski ve nörokognitif bozukluk gibi HIV ile enfekte hastalarda sıklığı artan komorbiditeler ve mortalite riski arasındaki ilişki incelenmiştir. Hastalarda kırılganlık, sarkopeni, artmış mortalite riski, nörokognitif bozukluk ve artmış kardiyovasküler hastalık riskini öngörmede oksidatif hasar belirteçlerinin kullanılabileceği hipotezi kurulmuştur. Bu amaçla hastalarda malondialdehit (MDA) ve total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri incelenmiştir. Çalışmaya 71 hasta dahil edilmiş olup 3 hasta kırılgan, 32 hasta ise pre-kırılgan olarak bulunmuştur. MDA düzeyi kırılgan olmayan hastalarda anlamlı olarak daha düşük saptanırken (p<0,001) azalmış kas gücü, düşük mini mental durum testi (MMT) skoru ve yüksek VACS (Veterans Aging Cohort Study) skoru MDA düzeyi ve kırılganlıkla ilişkili bulunmuştur (MDA ile sırasıyla azalmış kas gücü, VACS, MMT arasındaki ilişkinin p-değerleri: 0,029, 0,031, 0,004). TAK düzeyi ile kırılganlık arasında bir ilişki gösterilememiştir. İnflamatuar belirteçlerden C-Reaktif Protein (CRP) ve D-Dimer düzeyleri de araştırılmış; ancak bu belirteçler ile oksidatif sistem belirteçleri ve kırılganlık arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmanın sonucunda MDA'nın, HIV ile yaşayan bireylerde kırılganlığı öngörmede kullanılabileceği bulunmuş olup, daha geniş hasta popülasyonunda oksidatif stresle ilişkili ek belirteçlerin kullanılabileceği ileri çalışmaların yapılmasının yararlı olabileceği kanaatine varılmıştır.
Çocuklarda çoklu ilaç direnci gösteren gram negatif bakteriler ile gelişen enfeksiyon hastalıklarının özellikleri
Çoklu ilaç direnci gösteren Gram negatif bakterilerin (MDR-GNB) neden olduğu enfeksiyonlar günümüzde önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. MDR-GNB'lerden kaynaklanan enfeksiyonlar için risk faktörlerinin belirlenmesi konusunda literatürde sıklıkla erişkin çalışmaları olmakla birlikte çocukluk yaş grubunun dahil olduğu prospektif çalışma sayısı sınırlıdır. Çalışmamız hastanemizde yatarak tedavi almakta olan hastalarda kan ve diğer steril vücut sıvılarından alınan örneklerde ve nadiren dışkı, balgam gibi steril olmayan örneklerde saptanan MDR-GNB'lerin neden olduğu enfeksiyonlar için risk faktörlerinin ve hastaların prognozlarının belirlenmesi ve bu konuda literatüre katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda; 1 ay 18 yaş arasında olan MDR-GNB üremesi tespit edilen 89 hasta vaka grubunu ve herhangi bir kültüründe üreme olmayan 54 hasta kontrol grubunu oluşturmaktadır. Vaka grubunda en sık tespit edilen MDR-GNB'ler K. penumoniae sonrasında E. coli'dir. Bu patojenlerin en sık izole edildikleri yer idrar kültürüdür. Üreyen mikroorganizmaların antibiyotik direnç paternleri MDR, XDR ve PDR olarak kategorize edildiğinde çoğunun MDR gösterdiği görülmüştür. En sık tespit edilen patojen olan K. pneumoniae üremelerinin %64,8'i MDR, %25,9'u XDR ve %9,3'ü PDR'dir. İkinci en sık tespit edilen E. coli üremelerinin hepsi çoklu ilaç direnci göstermektedir. MDR-GNB enfeksiyonları için belirlenen risk faktörleri; altta yatan hastalık varlığı (özellikle GİS hastalıkları ve GÜS hastalıklarının varlığı), son 6 ay içerisinde cerrahi operasyon uygulanması, gastrostomi ve ileostomi-kolostomi olması, port haricindeki santral venöz kateter varlığı, son 6 ay içerisinde antibiyotik kullanımı (4. kuşak sefalosporin, karbapenem, gliopeptid, aminoglikozid, florokinolon), hastaneye yatış süresince uygun olmayan geniş spektumlu antibiyotik kullanılması, önceki kültürlerinde Gram pozitif ve Gram negatif bakteri üremesi olması, son 6 ay içerisinde hastanede ve YBÜ'de yatış öyküsünün olması, son 6 ay içerisinde kan ve kan ürünleri transfüzyonu öyküsü olması, profilaktik antibiyotik alınması ve IVIG tedavisi almış veya alıyor olmasıdır. Ülkemizde MDR-GNB'lerin gelişmesini önlemek için sağlık hizmeti veren tüm kurumlarda antibiyotik yönetim programlarının uygulanması, bu uygulamaların denetlenmesi, sonuçların izlenmesi ve gereksiz antibiyotik kullanımlarının mutlaka önlenmesi gerekmektedir. Bu çalışmada elde ettiğimiz veriler MDR-GNB enfeksiyonlarının tedavisinde bugün için hastanemizde en etkili antibiyotiklerin amikasin, meropenem, ertapenem, imipenem, tigesiklin ve kolistin olduğunu göstermiştir. MDR-GNB enfeksiyonlarının önlenmesi ve kontrolü için el hijyeni, ekipman ve çevre temizliği gibi standart önlemlere uyulması büyük önem taşımaktadır. Hastanede yatış süresinin mümkün olduğunca kısaltılması bu konudaki ana önlemlerden biri olmalıdır.
KPC dışı karbapenemaz üreten Klebsiella pneumoniae (KÜKp) ile kan akımı infeksiyonlarında farklı antibiyotik tedavilerinin 30 günlük kaba mortalite oranlarının kıyaslanması ve 30 günlük mortalite açısından bağımsız risk faktörlerinin belirlenmesi: Uygun tedavinin ve kombinasyon tedavisinin önemi
Özet Giriş. Karbapenemaz üreten Klebsiella Pneumoniae infeksiyonları, özellikle 0XA-48 karbapenemaz pozitif olanlar için en uygun antibiyotik tedavisi net olarak belirlenmemiştir. Biz bu bakteriler nedeniyle oluşan kan akımı infeksiyonlarının (KAİ) 30 günlük kaba mortalite oranlarını farklı antibiyotik rejimleri için kıyasladık. Yöntem. Bu çalışma 01.01.2014 ile 31.07.2018 tarihleri arasında tedavi edilen bütün KPC dışı KÜKp KAİ olan hastaları içeren retrospektif kohort çalışmadır. Antibiyotik tedavisi eğer kan akımı infeksiyonunun başlangıcının ilk beş gün içinde başlanmış, uygun dozda en az bir aktif antibiyotik içeriyorsa uygundu. Bakteri tanımlaması otomatize sistemlerle yapıldı ve in-vitro duyarlılık testleri EUCAST sınır değerleri ile değerlendirildi. Karbapenemler ve diğer antibiyotiklerin MIK değerleri E-test ile doğrulandı. Kolistin MIK değerleri broth mikrodilusyon ile tespit edildi. Tigesiklin MIC değerleri US FDA kriterlerine göre değerlendirildi. Karbapenemaz genlerinin (blaKPC, blaNDM, blaVIM, blaOXA-48.) moleküler tespiti polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile yapıldı. Bulgular. Çalışma süreci boyunca tespit edilen 174 KÜKp KAİ içinden, 129 hasta bütün dahil edilme kriterlerini karşılıyordu. Antibiyotik duyarlılık sonuçları aşağıdaki gibiydi: Kolistin (%51.9), Tigesiklin (%67.4), Gentamisin (%38.0), Amikasin (%43.0), Meropenem (%32.6), Ertapenem (%3.1), Siprofloksasin (%18.6), Trimethoprim-sulfametaksazol (%24.0), Seftazidim (%7.8), Sefepim (%7.8) ve Seftriakson (%7.0). İzolatların %85.3 ve %3.1'i sırasıyla OXA-48 ve NDM genleri içeriyordu. Ayrıca, izolatların %9.3'ü OXA-48 ve NDM genlerini birlikte taşıyordu ve izolatların %2.3'ü OXA-48 ve VIM genlerini birlikte kodluyordu. Uygunsuz tedavi uygun tedaviye kıyasla daha yüksek 30 günlük mortalite oranıyla ilişkiliydi (ayarlanmış OR: 4.29; 95% CI, 1.77-10.39; p=0.001). Ancak, monoterapi ve kombinasyon tedavi kollarında 30 günlük kaba mortalite oranları açısından anlamlı bir fark yoktu (ayarlanmış OR: 2.2; 95% CI, 0.45-10.6; P=0.32). Çoklu değişkenli lojistik regresyon analizinde, Increment mortalite skoru (ayarlanmış OR: 1.27; 95% CI, 1.14-1.42; P <0.001) ve uygunsuz tedavi ile kolistin duyarlılığı arasındaki etkileşim (OR: 4.04; 95% CI: 1.62-10.02; P=0.003) 30 günlük tüm nedenlere bağlı mortalite açısından bağımsız risk faktörleri olarak tespit edildi. Sonuç. Ağırlıklı olarak OXA-48 içeren KÜKp ile KAİ için, uygun tedavi rejimleri uygunsuz tedaviye göre daha düşük mortalite oranları ile ilişkiliydi. Diğer yandan, iki ve daha fazla aktif ajanla kombinasyon tedavileri 30 günlük kaba mortalite açısından monoterapi ile benzer etkinliğe sahipti. Kolistin direnci ve uygunsuz tedavi kendi başlarına artmış mortalite ile ilişkili değildi, ancak bu parametrelerin arasındaki etkileşim 30 günlük mortalite hızını anlamlı bir şekilde artırıyordu. Bu sebeple, KÜKp izolatları arasındaki yüksek kolistin direnç oranı bizim hastalarımızda mortalitenin önemli bir nedeni olmayı sürdürmektedir.
Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde 2016-2017 ve 2017-2018 mevsimsel influenza sezonunda influenza enfeksiyonuyla ilişkili olabilecek semptomlarla hastaneye yatmış ve nazofarengeal sürüntü örneğinde influenza virüsü tespit edilmiş çocuk hastaların klinik ve epidemiyolojik özelliklerinin ve hastalığın aileye sosyal yükünün değerlendirilmesi
İnfluenza (grip), influenza virüsünün neden olduğu; asemptomatik, hafif bir klinik seyirden ölümle sonuçlanabilen ağır enfeksiyon tablolarına kadar değişen çeşitlilikte görülebilen, solunum yolu bulgularının ön planda olduğu sistemik bir hastalıktır (1). İnfluenzanın 18 yaş altında solunum sıkıntısı nedeniyle yapılan yatışların %10'uyla ilişkili olduğu, her yıl yaklaşık olarak, 5 yaşından küçük 870 000 çocuğun influenza nedeniyle hastaneye yatırıldığı, influenza ilişkili hastane yatış oranlarının gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmiş ülkelere kıyasla 3 kat fazla olduğu tahmin edilmektedir Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde 2016-2017 ve 2017-2018 mevsimsel influenza sezonunda influenza enfeksiyonuyla ilişkili olabilecek semptomlarla hastaneye yatmış ve laboratuvar tarafından konfirme edilmiş toplum kaynaklı influenza vakalarının klinik ve virolojik bulgularının, epidemiyolojik özelliklerinin, ağır hastalık açısından risk faktörlerinin, tedavi yaklaşımlarının aydınlatılması, özellikle yatan hastalarda yatış maliyetlerinin yanısıra işgücü kaybına bağlı ekonomik kayıpların da olması nedeniyle; ebeveynlerin iş yeri devamsızlığı ve hastaların okuldan kalma günleri de sorgulanarak hastalığın iyi bilinen tıbbi komplikasyonları dışında ülkemizde, özellikle çocukluk çağında yeterince bilinmeyen mali ve sosyal yüklerinin de ortaya konulması amaçlandı. Çalışmaya 1 ay 18 yaş arası 72 hasta dahil edildi. Toplamda 2 yaş altında 29 hasta 5 yaş altında ise 49 hasta mevcut olup, hastaların çoğunluğunu 2 yaş altındaki hastalar oluşturuyordu. Yetmiş iki hastanın 52'sinde (%72,2) eşlik eden komorbid hastalıklar mevcuttu. İnfluenza ile en sık birliktelik gösteren kronik hastalık grubu %18,1 ile kronik akciğer hastalıklarıydı. Hastaların yalnızca 4'ü (%5,6) aşılıydı. Yatış öncesi yalnızca 10 hasta (%13,9) oseltamivir tedavisi almıştı. Antiviral tedavi başlanma endikasyonu olan 63 hastanın yalnızca 6'sına (%9,5) yatış öncesi tedavi başlanmıştı. Hastaların 56'sına (%77,8) hastane yatışlarında antiviral tedavi başlanmıştı. Antiviral başlanan 56 hastadan, 30 (%53,6) hastaya hastaneye kabul edildiği gün 26 (%46,4) hastaya ise yatışlarının 2. ve sonraki günlerinde oseltamivir tedavisinin başlandığı görüldü. Yatışının ilk 24 saatinde oseltamivir başlananlarda sonrasında başlananlara göre yatış süresinin daha kısa olduğu görüldü (p=0,048). Hastaların 28'inde (%38,9) İnfluenza A, 14'ünde (%19,4) İnfluenza B, 30'unda (%41,7) ise birden fazla viral nükleik asit pozitifliği mevcuttu. Birden fazla viral nükleik asit tespit edilen hastalarda; solunum sistemi komplikasyonu gelişme oranı sadece influenza tespit edilenlere göre daha sıktı (p=0,031). İnfluenza tespit edilen hastaların aylara göre dağılımına bakıldığında hem 2016-2017 hem de 2017-2018 sezonunda en çok hasta yatışının aralık ve ocak aylarında olduğu görüldü. Hastaların tümünde ateş veya ateş öyküsü mevcuttu. Beş yaş üzerindeki hastalarda ise ateşten sonra en sık görülen semptom öksürüktü. Çalışma grubundaki hastaların 67'sinde (%93,1) influenzayla ilişkilendirilebilecek komplikasyonlar mevcuttu. En sık görülen komplikasyon pnömoniydi. Beş yaş üstündeki hastalarımızın (n=23) %60'ı okula gidiyordu. Bu hastaların okula devamsızlık süresi ortalama 9,0 gündü. Çalışan 9 annenin 8'i (%88,9) bu hastalık nedeniyle izin alma durumunda kalmıştı. Hastaların babalarının %97,1'i çalışmaktaydı. Çalışan 68 babadan 38'i (%55,9) izin alma durumunda kalmıştı. Sadece aktif olarak çalışan anneler hesaba katıldığında iş günü kaybı ortalaması 6,6 gün, iş gücü kaybı maliyeti ortalama değeri 1866 TL idi. Babaların ortalama iş günü kaybı 3,3 gün, iş gücü kaybı maliyeti ortalama değeri 529 TL idi. Çalışma grubunda hastanede yatış maliyetine baktığımızda ortalama değeri 4825 TL, toplam maliyet ortalama değeri 5662 TL olarak hesaplandı. Hastalarımızın %48,6'sında toplam maliyet 2000 TL'nin üzerindeydi. Çalışma grubunda hastaların yoğun bakım ünitesinde yatması maliyeti arttıran faktör olarak belirlenmiştir ve istatistiksel açıdan anlamlı saptanmıştır (p= 0,001). Mekanik ventilatör ihtiyacı yine maliyeti arttıran faktör olarak belirlenmiştir (p=0,002). Hastalarda kardiyak komplikasyon varlığının veya sepsis/ çoklu organ yetmezliği (ÇOY) tablosuna girmenin maliyeti arttırdığı ve istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,002, p=0,013). Sonuç olarak influenzanın tıbbi yüklerinin yanında önemli sosyal ve ekonomik yükleri de mevcuttur ve özellikle ülkemizde bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: İnfluenza, influenza benzeri hastalık (İBH) , çocuk, maliyet
Böbrek nakilli hastalarda sitomegalovirus (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi, uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklara bağlı olarak nefronların ilerleyici ve düzelmesi mümkün olmayan kaybı ile karakterize bir sendromdur. KBY'de glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın 15 ml/dk/1.73 m2 nin altında olması son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olarak adlandırılır. SDBY'de hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri periton diyalizi, hemodiyaliz ve böbrek naklini içeren renal replasman tedavilerinden biriyle mümkün olur. Böbrek transplantasyonu SDBY'nin en seçkin tedavi yöntemidir. Günümüzde etkin immünsupresif ilaçların kullanıma girmesine rağmen, böbrek nakli, greft fonksiyonunun geri dönüşümsüz kaybı ile sonuçlanabilen pek çok komplikasyonla ilişkilidir. Greft kaybının en sık rastlanan nedenleri ölüm ve kronik rejeksiyondur. Ülkemizde Türk Nefroloji Derneği'nin yayınladığı 2013 yılı diyaliz ve transplantasyon kayıtlarında, infeksiyonların en önemli ölüm nedeni olduğu (%51,4) saptanmıştır. Tüm solid organ nakli alıcılarında en sık görülen viral infeksiyon etkeni sitomegalovirüs (CMV)'dir . Böbrek nakli sonrası; uygulanan immünsupresif ilaçlar, indüksiyon veya rejeksiyon tedavisi için antilenfosit antikorların kullanımı, yaş, eşlik eden hastalıklar ve nötropeni varlığı, CMV infeksiyonu için risk faktörleridir. Renal transplant alıcılarında CMV infeksiyonu/hastalığı akut rejeksiyona, greft disfonksiyonuna, oportünistik infeksiyonlara ve malignitelere neden olabilir. Ayrıca CMV kardiyovasküler hastalık ve kronik greft rejeksiyonu ile ilişkilidir. Günümüzde tüm böbrek nakli alı¬cılarında (negatif CMV serolojisine sahip alıcı ve vericiler dışında) nakilden sonraki en az 3 ay boyunca ve T hücre eksiltici antikor tedavisi sonrasında 6 hafta boyunca CMV infeksiyonu için oral gansik¬lovir veya valgansiklovir ile kemoprofilaksi yapılması önerilmek¬tedir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde böbrek nakli yapılmış hastalarda sitomegalovirüs (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır.
ETÜF çocuk hastanesine başvuran ateşli çocuklarda viral-bakteriyel enfeksiyon ayrımında akut faz reaktanlarının kullanımı
Amaç: Bu çalışma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Pediatri Polikliniği ve Çocuk Acil Servise ateş yakınması ile başvuran, yaşları 1 ay-18 yaş arasında değişen çocuklarda viral-bakteriyel enfeksiyon ayrımında akut faz reaktanlarının yararı, birbirlerine olan üstünlükleri, pratikte kullanılabilirliklerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Mart 2015-Şubat 2016 arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Pediatri Polikliniği ve Çocuk Acil Servis'e ateş yakınması ile başvuran, yaşları 1 ay-18 yaş arasında değişen 300 olgu çalışmaya alındı. Yenidoğan döneminde olan ve bilinen ateş yüksekliğine neden olan (FMF, PFAPA vb.) hastalığı olan olgular çalışma dışı bırakıldı. Öykü ve fizik muayeneden oluşan bir olgu rapor formu doktor tarafından doldurularak; hastanın yaşına, aşılama durumuna ve genel durumuna bakılarak, hemogram, CRP, eritrosit sedimentasyon hızı, prokalsitonin her hastadan, tam idrar analizi, gaita direk bakısı, nazofaringeal viral sürüntü, akciğer grafisi, kan-idrar-gaita-BOS kültürleri ise hastanın kliniğine uygun olanlardan alındı. Yaş gruplarına göre viral/bakteriyel enfeksiyon görülme sıklığı, kan alınma zamanının akut faz reaktanları üzerine etkisi, sonuçta tespit edilen enfeksiyonun viral/bakteriyel olmasına göre akut faz reaktanlarının yanıtı değerlendirildi. Enfeksiyonun viral ya da bakteriyel olmasına göre akut faz reaktanlarının etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla ROC analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan olguların %54.7'si (n:164) erkek, %45.3'ü (n:136) kız olup yaş ortalaması 56.6 ± 48.0 ay idi. Erkek cinsiyette viral enfeksiyonların kız cinsiyette ise bakteriyel enfeksiyonlar daha sık bulundu. Olguların %38.3'ü (n:115) viral tonsillofarenjit, %16'sı (n:48) pnömoni, %11'i (n:33) bakteriyel tonsillofarenjit, %9'u (n:27) sinüzit, %8.7'si (n:26) idrar yolu enfeksiyonu (İYE), %3.7'si (n:11) akut otitis media (AOM), %3.3'ü (n:10) akut gastroenterit (AGE), %2'si (n:6) akut bronşiolit, %1.7'si (n:5) gizli bakteriyemi ve %6.3'ü (n:19) diğer olarak sınıflandı. Prodromal dönem varlığı viral enfeksiyon açısından anlamlı bulundu. Vücut sıcaklığı arttıkça bakteriyel olma olasılığının arttığı görüldü. Genel görünüm tek başına viral-bakteriyel enfeksiyon ayrımında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Lökopeni viral enfeksiyonlarda, lökositoz ise bakteriyel enfeksiyonlarda daha çok görüldü. Bakteriyel enfeksiyonlarda nötrofili, viral enfeksiyonlarda ise nötropeni bulundu. Lökosit sayısı için 15.000/mm3 cut-off olarak seçildiğinde sensitivite %33, spesivite ise %88 saptandı. Nötrofil sayısı 10000/mm3'ün üzerindeki değerler cut-off seçildiğinde sensitivite %36, spesivite %90 olarak bulundu. CRP arttıkça bakteriyel enfeksiyon olasılığının arttığı görüldü. CRP'nin 12-24 saat arasında alındığında daha iyi bir belirteç olduğu saptandı. Cut-off değeri ise %61 sensitivite ve %91 spesifite ile 2.2 mg/dL'nin üzeri olarak belirlendi. Eritrosit sedimentasyon hızı artışı da CRP ile benzer şekilde istatistiksel olarak bakteriyel lehine saptandı. 72. saatten sonraki ölçümlerde daha değerli olduğu görüldü. Cut-off değeri %61 sensitivite ve %64 spesifite ile 19 mm/h üzeri olarak belirlendi. Prokalsitonin yüksek olan olguların bakteriyel olma olasılığı da istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi. 12-24. saat arasındaki ölçümlerde daha değerli olduğu görüldü. Cut-off değeri %62 sensitivite ve %61 spesifite ile 0.19 mcg/L olarak belirlendi. Alınan kan kültürlerinde %5.7 oranında üreme saptandı. Üreyen etkenler; Acinetobacter lwoffi, Streptococcus pneumonia, Koagulaz negatif streptokok ve Pseudomonas aeruginosa idi. İdrar kültürlerinde %26.1 oranında üreme saptandı. En sık etken %47 E.Coli olarak tespit edildi. Bir olgunun gaita kültüründe Campylobacter coli üremesi oldu. Olguların %1.6'sında BOS kültürü alındı ancak üreme saptanmadı. Olguların %1'inden transtrakeal aspirat (TTA) kültürü alındı ve hepsinde üreme oldu. Etkenler; pseudomonas aeruginosa, streptococcus pneumonia, staphilococcus aureus+haemophilus influenza non tip B olarak belirlendi. Toplam 25 olgudan (%8.3) nazal viral sürüntü alındı. Bunlardan 4'ü (%16) negatif saptanırken 21'i (%84) pozitif saptandı. En sık etken influenza A olarak tespit edildi. Antibiyotik kullanımına baktığımızda; viral enfeksiyon olduğu halde başvuru öncesinde antibiyotik başlanmış olan 50 olgu (%51) mevcuttu. Bakteriyel enfeksiyon olanlarda ise başvurudan önce antibiyotik kullanmamış olan 92 olgu (%65.7) bulundu. Tüm olguların arasında antibiyotik başlanmış olan 98 olgu (%32.6) saptandı. En sık kullanılan antibiyotiğin %29 oranında amoksisilin-klavulanat olduğu belirlendi. Sonuç: Bu çalışma ile çocuklarda enfeksiyöz nedenli ateşin çoğunlukla basit viral enfeksiyona bağlı olduğu vurgusu yinelendi. Vücut sıcaklığı ve prodromal dönem varlığının bakteriyel-viral ayrımında önemli öngördürücü parametreler olduğu gösterildi. Genel görünümün bakteriyel-viral ayrımında tek başına tahmin ettirici olmadığından hastanın yaşı ve aşılama durumuna göre laboratuar testlerinden faydalanılması gerektiği vurgulandı. Lökosit sayısının sensitivitesi oldukça düşükken, en iyi belirtecin özellikle ateşin 12-24. saatlerinde alınması durumunda CRP olduğu gösterildi. Geç dönemde başvuran olgularda ise eritrosit sedimentasyon hızının daha değerli bir gösterge olduğu ortaya kondu. Viral enfeksiyon olduğu halde başvuru öncesi antibiyotik başlanma oranının çok yüksek olduğu belirlendi. Klinisyenin öykü, fizik muayene ve gerekli gördüğünde laboratuar parametrelerini kullanarak tanı koymada bu veriler ışığında hareket etmesi ile, tetkik ve tedavi maliyetlerinin azaltılabileceği, bakteriyel enfeksiyonların atlanmayacağı ve viral enfeksiyonlara gereksiz antibiyotik başlanmayarak direnç ve yan etki gelişiminin önlenebileceği kanısına varılmıştır.
Üniversite öğrencilerinin cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik bilgileri
Amaç: Bu araştırma hemşirelik öğrencilerinin cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışma tanımlayıcı-kesitsel nitelikte bir araştırmadır. Araştırma örneklemini bir vakıf üniversitesinde öğrenim gören 352 hemşirelik öğrencileri oluşturdu. Hemşirelik öğrencilerinin cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik bilgileri Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Hakkında Anket Formu ile değerlendirildi. Bulgular: Hemşirelik öğrencilerinin yaş ortalaması 20,87±2,14'tür ve %81,3'ü kızdır. Örneklemin çoğunu 1.sınıf (%26,7) ve 4. sınıf öğrencisi (%31,5) oluşturdu. Hemşirelik öğrencilerinin Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Soru Formu puan ortalaması 13,61 ± 2,19 saptandı. Öğrencilerin %96,9 oranıyla en çok anketin 2. maddesi olan "Bu hastalıklara sahip olan eşler birlikte tedavi edilmelidir" ifadesine doğru yanıt verdikleri belirlendi. Öğrencilerin %69,3'lük oran ile en çok anketin 3. maddesi olan "Tedavi edilmezse cinsel yolla bulaşan hastalıklar kısırlığa yol açabilir" maddesine hatalı yanıt verdikleri belirlendi. Öğrencilerin %62,5'i daha önce cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda eğitim aldığını bildirdi. Örneklemin %97,2'si birden fazla kişiyle ilişki kuran bireyler, %1,1'i tek eşi olan bireyler, %38,1'i (n=134) uyuşturucu kullanan kişileri, %31,8'i ise sağlık çalışanlarının cinsel yolla bulaşan hastalık yönünden yüksek riskli grupta olduklarını bildirdi. Sonuçlar, hemşirelik öğrencilerinin bulaş yolları ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunma konusunda yetersiz bilgi verdiğini göstermektedir. Sonuç: Çalışmada hemşirelik öğrencilerinde cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik bilgisinin orta düzeyin üzerinde olduğu belirlenmiş olup, bulaşma yolları, risk grupları ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunma konusunda eğitime gereksinimleri olduğu dikkat çekmektedir. Anahtar Sözcükler: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, bilgi düzeyi, öğrenci
Klinik örneklerden izole edilen anaerop bakteriler ve yeni sınıflandırma kriterlerine göre identifikasyonu
ÖZET Bu çalışmada anaerop enfeksiyon şüpheli hastalarda bakteriyolojik tanı için Aralık 1994- Kasım 1997 tarihleri arasında Laboratuvarımıza gönderilen 160 örnekten aerop ve anaerop kültür yapılmış ve izole edilen bakteriler tanımlanmıştır. Kültürlerden 49'unda (% 31) üreme saptanmazken, üreme olan 111 kültürün 32'sinde (% 29) anaerop ve aerop bakteri birlikte, 31 'inde (% 28) yalnız anaerop bakteri ve 48'inde (% 43) yalnız aerop bakteri üretilmiştir. Bu örneklerde toplam olarak tanımlanan anaerop suş sayısı 81'dir. En fazla anaerop bakteri üretilen materyal %65 ile intraabdominal mayiler olmuştur. Bunu %54 ile eklem mayileri, %49 ile apse materyalleri, %42 ile kan kültürleri takip etmiştir. B.fragilis grup üyeleri %27 ile en sık izole edilen anaerop bakteri olmuştur. Klinik materyallerden diğer izole edilen anaerop bakteriler %20 Porphyromonas, %12 pigmentli Prevotella, %12 Clostridium, %10 Fusobacterium türleri, %10 Peptostreptococcus, %4 pigmentsiz Prevotella, % 2,5 ile Veillonella ve Fusobacterium türleri olarak saptanmıştır.
Sağlıklı bireylerdeki kemokin reseptörlerinde meydana gelen gen polimorfizmi nedeni ile oluşan HIV direncin saptanması
İnsan immün yetmezlik virüsü yani HIV, edinsel immün yetmezlik sendromuna yani AIDS' e neden olur. İlk defa 1980 yılında tanımlandı, şimdi ise dünya çapında bir pandemi haline gelmiştir. İlk olarak sub-Saharan Afrika da saptandı. Günümüzde bilinmektedir ki ; bazı birey kemokin reseptörlerinde doğumsal olarak meydana gelen gen polimorfizminden dolayı HIV' e karşı doğal bir bağışıklığa sahiptirler. Normal şartlarda lenfositler ve monositler üzerinde CD4 ile gp120 proteini arasında ilk bağlanmadan sonra HIV-1'in hedef hücreye girişini ilerleten iki adet kemokin reseptörü tanımlanmıştır ve bu koreseptörler CCR5 ve CXCR4 olarak adlandırılırlar. Bu çalışma da, doğumsal HIV bağışıklık oluşumunda genetik zeminin aydınlatılmasına katkıda bulunabilmek amacıyla HIV doğal direncini oluşturduğunu düşündüğümüz ilgili genlerin polimorfizmi ile HIV doğal bağışıklık arasındaki ilişki araştırıldı.Çalışmada gönüllülük esasına dayanarak ve etik kurallar çerçevesinde kişi mahremiyetini ön planda tutarak daha önce tanısı konulmuş 50 HIV/AIDS pozitif birey yazılı onamları alınarak kontrol grubu olarak, 50 HIV/AIDS negatif birey de yine yazılı onamları alınarak araştırma grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Çalışma ve kontrol grubuna dahil toplam 100 bireyden detaylı öyküleri ile birlikte periferal kan örnekleri EDTA(Etilendiamin tetraasetik asit)'lı ve jelli tüplere onam formu imzalatılarak Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde alındı. Çalışma kapsamında ki tüm bireylerin HIV/AIDS pozitif ve negatiflikleri ; jelli tüplerden elde edilen serum örnekleri kullanılarak immunoassay sistemin de (Siemens,Almanya) ELISA yöntemi ile çalışılarak tekrar gösterildi . Bireylere ait diğer jelli tüplerdeki kan örneklerinden serumları ayrıldı ve bu serum kısmından DNA izolasyonları yapıldı. İzole edilen DNA örneklerinden uygun primerler kullanılarak hedef bölge Klasik Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) ile çoğaltıldı, bir sonra ki aşamada restriksiyon enzimleri kullanılarak kesim protokolü uygulanarak thermal cycler (Techne,İngiltere) cihazın da hedef bölgemiz restriksiyon enzimleri ile kesildi ve ardından agaroz jel elektroforezi yöntemi ile yürütülüp sonucunda elde edilen bantlar jel görüntüleme cihazın (Biorad,ABD) da görüntülenerek karşılaştırıldı.Yaptığımız bu çalışma sonucunda elde ettiğimiz DNA bant görüntülerinde anlaşıldı ki çalışmaya dahil olan çalışma gurubumuzda ki 50 HIV negatif bireyin sahip oldukları CXCR4 ve CCR5 kemokin reseptörlerin de bir mutasyon mevcut değildir. Yani araştırmaya katılan 50 birey çalışma konumuz olan CXCR4 ve CCR5 kemokin reseptörlerin de doğuştan gelen mutasyon sonucu HIV enfeksiyonuna karşı dirence sahip değillerdir. Gerçekleştirilen restriksiyon aşamasının ardından yapılan agaroz jel elektroforez yöntemi ile görülmüştür ki tüm olgulara ait oluşan DNA bantları CCR5 için 236bp, CXCR4 için ise 190bp büyüklüğünde'dir, yani tüm bireylerin doğal fenotip DNA molekülüne sahip olduklarını CXCR4 ve CCR5 kemokin reseptörlerinde bir gen polimorfizmine sahip olmadıklarını buna bağlı olarakta bireylerin HIV enfeksiyonuna karşı bir dirençlerinin olmadığını gösterir. Eğer CXCR4 kemokin reseptörü için agaroz jel üzerinde elde ettiğimiz bant yaklaşık 173 bp olsaydı, bu durumda bir mutasyon varlığını tespit etmiş olurduk. Aynı şekilde CCR5 kemokin reseptörü için agaroz jel üzerinde elde ettiğimiz bant 201 bp civarında olsaydı, bir mutasyon, gen polimorfizminden bahsetmiş olacaktık. Az sayıda insan HIV ile enfeksiyona dirençlidir, çünkü bu insanların yardımcı reseptörleri olan CCR5 ve CXCR4 kemokin reseptörlerinde mutasyon vardır. CCR5 geninde homozigot delesyon içeren kişiler virüsle çok kez karşılaşmalarına rağmen enfeksiyona dirençlidirler. Bu delesyon için heterozigot olan bazı enfekte kişiler ise, uzun süre AIDS aşamasına gelmedikleri tespit edilmiştir.
Çocuk enfeksiyon hastalıkları kliniği'nde parapnömonik efüzyon tanısıyla yatarak tedavi görmüş olan hastaların incelenmesi: On yıllık retrospektif değerlendirme
Bu tez çalışmasında on yıllık sürede (2008-2017) parapnömonik efüzyon tanısıyla Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'ne yatırılan yenidoğan sonrası 77 olgunun klinik, laboratuvar, radyolojik ve risk faktörleri ile birlikte prognostik verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Olguların %70'i erkek, medyan yaşı 5.4 yıl idi. En sık başvuru semptomları ateş ve öksürük idi. Başvuru öncesi semptom süresi medyan 6 gündü. Olguların %60'ı kronik hastalığa sahipti. Başvuru öncesi olguların %75'i antibiyotik kullanmıştı. Olguların %42'sine plevral sıvı incelemesi yapıldı. Dokuz olguda (%12) etken olarak 11 mikroorganizma gösterilebildi ve bunlar Streptococcus pneumoniae (n=2), Mycoplasma pneumoniae (n=3), Staphylococcus aureus (n=1), Staphylococcus epidermidis (n=1), Chlamydophila psittaci (n=1), Corynebacterium propinquum (n=1) idi. Efüzyonların %56'sı akut eksudatif, %27'si fibrinopürülan, %17'si kronik organize evredeydi. Nekrotizan pnömoni %14 olguda saptandı. Olguların tümüne ampirik parenteral antibiyotik başlandı ve %62 olguda sadece antibiyotik tedavisi yeterli oldu. Tüp torakostomi (%37) başarı oranı %68, intraplevral fibrinolitik tedavi (%9) başarı oranı %88, cerrahi tedavi (%5) başarı oranı %100 idi. Hastanede toplam yatış süresi medyan 13 gündü. Tedavi sırasında immun sistem defekti ve kronik hastalıkları olan 2 olgu (%3) kaybedildi. Risk faktörleri ve prognozda anlamlı özellikleri saptamak için yapılan küme analizinde; 1) Başlangıçta ağır bir klinikle başvuran ve nekrotizan pnömoni gelişen olguların prognozunun daha kötü seyrettiği (invaziv tedavi gereksinimi, geç klinik yanıt, uzun yatış gibi) ama mortalitenin düşük olduğu, 2) Küçük yaş (1-36 ay) ve kronik hastalığı bulunan olguların daha mortal seyrettiği, 3) Kronik hastalığı bulunsa bile erken başvuran olguların tüm sonuçlarıyla daha olumlu seyrettiğini tanımlayan üç farklı grup belirlendi. Anahtar kelimeler: Parapnömonik efüzyon, nekrotizan pnömoni, küme analizi.
Böbrek nakli alıcılarında üriner traktüs enfeksiyonlarının retrospektif analizi
Böbrek nakli sonrası üriner traktüs enfeksiyonu geçiren hastaların özellikleri ve risk faktörlerini değerlendirdiğimiz, atakların greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkilerini araştırdığımız çalışmamızda, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 550 hastayı retrospektif olarak inceledik. Serimizdeki üriner traktüs enfeksiyonu insidansı %36.4'tü. Kadın cinsiyet, ileri nakil yaşı ve ileri donör yaşı, nakil öncesi medyan diyaliz süresinin uzun olması, nakil sonrası uzamış foley kateter ve yatış süresi, sitomegalovirüs enfeksiyonu, vezikoüreteral reflü ve nörojenik mesane öyküsünün üriner traktüs enfeksiyonu için risk faktörü olduğu tespit edildi. Hasta sağkalım analizlerinde canlı vericiden yapılan nakil, kadın cinsiyet, idame immunsüpresif tedavi olarak takrolimus + mikofenolat mofetil + kortikosteroid kombinasyonu kullanımı, periton diyalizi alan hastalara göre preemptif nakiller daha uzun yaşam süresi; ileri nakil yaşı, obezite, gecikmiş greft fonksiyonu, akut rejeksiyon, diabetes mellitus ve sitomegalovirüs enfeksiyon öyküsü de daha kısa yaşam süresi ile ilişkili görüldü. Üriner traktüs enfeksiyonu grubunun %37'sinde rekürren enfeksiyon saptandı. Her iki grupta da en sık izole edilen etken Escherichia coli idi. Üriner traktüs enfeksiyonları, nakil sonrası sık görülen önemli bir komplikasyondur. Bu nedenle risk faktörleri dikkatle değerlendirilerek, etkin bir şekilde tedavi edilmelidir. Çok merkezli çalışmalar, bu komplikasyonun yönetimi ve tedavi algoritmalarının belirlenmesinde faydalı olacaktır.
Uludağ Üniversitesi Çocuk Yoğun Bakım ve Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon epidemiyolojisinin retrospektif değerlendirilmesi
Sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar hastalarda artmış morbidite, mortalite ve maliyete neden olur ve hastanede yatan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur. Bu çalışma ile hastanemizde Çocuk ve Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde Ocak 2012-Aralık 2018 tarihleri arasında saptanan sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonların insidansı, dansitesi, invaziv araç kullanımı, etkenlerin dağılımı, risk faktörleri, mortalitesi, maliyeti ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatan 2851 hastanın 91'inde ve Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatan 2110 hastanın 158'inde saptanan sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar analiz edildiğinde enfeksiyon hızları sırasıyla %9,6 ve %14,9 (p<0,001); enfeksiyon dansiteleri sırasıyla 9,9 ve 7,8/1000 hasta günü (p=0,06); kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu hızları 8,2 ve 8,6/1000 kateter günü (p=0,49); ventilatör ilişkili pnömoni hızları 5,12 ve 5,3/1000 ventilatör günü (p=0,84) bulundu. Çocuk ve Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde tüm sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon tanısı alanlar içinde sırasıyla kan dolaşımı enfeksiyonu %40,4 ve %46,3 (p=0,144); ventilatör ilişkili pnömoni %27,6 ve %26,7 (p=0,792), üriner sistem enfeksiyonu %26,5 ve %14,6 (p<0,001) oranında bulundu. Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyonu hızı ise 5,58/1000 üriner kateter günü bulundu. Çocuk ve Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde genel mortalite oranları sırasıyla %9,3 ve %20,3 (p<0,001); sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon gelişen olgularda ise %37,4 ve %21,5 (p=0,007) saptandı. Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde santral kateter kullanımının, total parenteral beslenmenin, nötropeni varlığının ve steroid kullanımının; Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde ateş ve gram pozitif üreme varlığının mortaliteyi artırdığı istatiksel olarak anlamlı bulundu.
Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.
Yoğun bakıma kabulünde vitamin d eksikliği olan kritik hastalarda tek doz ve idame kolekalsiferol tedavisinin enfeksiyon ve mortalite ile ilişkilerinin incelenmesi
Enfeksiyon ve sonrasında gelişen sepsis, yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) yatan kritik hastalarda mortaliteyi artıran en önemli nedendir. Geniş patofizyolojisi ancak, sınırlı tedavi yöntemleri nedeniyle sepsis, baş edilmesi zor bir hastalıktır. Pek çok işlevinin yanında immünmodülatör etkisi olan Vitamin D'in kritik hastalarda takviyesinin, sepsisi iyileştirici etkisi olduğu henüz hipotez aşamasındadır. Bu çalışmada YBÜ yatışlarında vitamin D eksikliği tespit edilen kritik hastalarda enteral yoldan iki farklı dozda uygulanan kolekalsiferol tedavisinin enfeksiyon etkeni, sepsis ve mortalite ile ilişkisi olup olmadığını saptamayı amaçladık. 2016-2017 yıllarında 1 yıl boyunca 3. basamak karma tip 20 yataklı YBÜ'ne kabul edilen, 24 saatten uzun kalacağı düşünülen, dışlanma kriterlerini taşımayan 18 yaş üstü tüm hastalar çalışmaya dâhil edildi. Yatışlarının ilk 24 saatinde bakılan vitamin D düzeylerine göre hastalar; vitamin D düzeyi normal olanlar, vitamin D düzeyi düşük olup tedavi almayanlar, vitamin D düzeyi düşük tek doz 300.000IU bolus doz enteral kolekalsiferol alanlar, 300.000 IU bolus enteral doz ardından 2000IU günlük idame kolekalsiferol alanlar olmak üzere dört gruba ayrıldı. Hastaların yatışında demografik verileri, klinik prognoz belirleyicisi olanAkut Fizyolojik ve Kronik Sağlık Değerlendirme II (APACHE II),Ardışık Organ Yetmezlik Değerlendirme (SOFA) skorları, Glasgow Koma Skalası (GKS), yatışı sırasında ve takipleri sırasında sepsis, septik şok ve çoklu organ disfonksiyonu (MODS) tanıları, takipleri sırasında günlük hesaplanan SOFA skorlarından en yükseği, ybü ve hastane yatış süreleri ve klinik sonuçları ile enfeksiyon belirteçleri böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Çalışmaya 210 hasta dahil edildi ve 185'inde vitamin D düşüklüğü (% 61.08hastada ciddi eksiklik, % 24.32 hastada eksiklik, % 14.59 hastada yetersizlik) tespit edildi. Vitamin D eksikliği olan hastalarda sepsis gelişimi istatistiksel olarak anlamlı daha sık bulundu (p < 0.05). Vitamin D ciddi eksiklik olan grupta sepsis, septik şok ya da MODS gelişim sıklığı ve mortalite oranı vitamin D düzeyi normal olan gruba göre anlamlı yüksek bulundu (p < 0.05). Parathormon (PTH) seviyeleri yüksek olan hastaların normallere göre yaşlarının, vücut kitle indekslerinin (VKİ), immobilite ve kapalı giyim tarzı sıklığının istatistiksel anlamlı yüksek olduğu görüldü (p < 0.05). Ayrıca PTH yüksek hastaların yatış APACHE-II, SOFA düzeyleri, yatışında sepsis, septik şok, MODS görülme sıklığı, takiplerinde sepsis, septik şok, MODS, Akut Böbrek Yetmezliği (ABY) gelişim sıklığı ve mortalite oranları, PTH düzeyi düşük olan gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.05). Ancak her iki grubun vitamin D düzeylerinde fark saptanmadı (p=0.691).Vitamin D takviyesi almayan grupta yatışında MODS tanısı sıklığı, alan gruba göre daha sık olarak bulundu (p < 0.05). Bununla birlikte vitamin D takviyesi almayan grupta sepsis, septik şok, MODS, ABY gelişimi sıklığı ve mortalite oranları vitamin D takviyesi alan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sepsis, septik şok ya da MODS gelişme sıklığı ve mortalite oranları tek doz kolekalsiferol tedavisi alan grupta, idame tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek olduğu gözlendi (Tablo 5.3., Tablo 5.5.). Sonuç olarak Vitamin D ve PTH ile ilgili kritik hastalarda daha kapsamlı yapılacak araştırmalara gereksinim olmasına rağmen bu çalışmada, vitamin D eksikliği ve vitamin D eksikliği olmadan PTH yüksekliği olan kritik hastalarda sepsis, septik şok ve MODS gelişmesine yatkın oldukları belirlendi. PTH yüksekliğinin, kritik hastalık seyrini daha çok etkileyerek mortaliteyi de artırdığı gözlendi. Enteral tek doz kolekalsiferol yerine idame olarak tedaviye devam edilen hastalarda, serum vitamin D düzeyleri benzer yükselse de, takiplerinde daha az sepsis, septik şok ve MODS gelişmesi nedeniyle tek doz yerine idame tedavinin daha iyi olduğu kansına varıldı.
Sıçanlarda çekal bağlama ve delme yöntemi ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde CDP-kolinin karaciğer ve ince bağırsak hasarı üzerindeki koruyucu etkilerinin morfolojik açıdan araştırılması
Amaç: Sepsisin yoğun bakım ünitelerindeki hastalar arasında insidansı %37'dir ve yüksek mortalite oranlarıyla seyretmektedir. CDP-kolin, fosfatidilkolin sentezinde ara ürün olarak sentezlenen mononükleotid yapıda bir moleküldür. Literatürde, CDP-kolin'in eksojen olarak verildiğinde hücre membran fonksiyonlarını olumlu etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Çalışmada, intraperitoneal sepsiste karaciğer ve ince bağırsakta gelişen morfolojik olumsuz değişiklikler üzerine CDP-kolin'in etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Deneylerde 50 adet erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Hayvanlar 5 gruba ayrıldılar. Grup 1: sham grubu; Grup 2: kontrol grubu; Grup 3: 100 mg/kg CDP-kolin uygulanan grup; Grup 4: 200 mg/kg CDP-kolin uygulanan grup ve Grup 5: sepsis grubu. Sepsis modeli, sıçanların çekumlarının bağlanması ve delinmesi yöntemiyle oluşturuldu. Deney hayvanlarının nabız dakika sayısı (NDS), ortalama arter basıncı (OAB) ve rektal ısı (RI) parametreleri takip edildi. Aynı zamanda karaciğer ve ince bağırsak dokuları hem histolojik olarak hem de hasarın derecelendirilmesi açısından sayısal ve niteliksel olarak incelendi. Bulgular: Analizlerde, başlangıç NDS ile 4. ve 8. saatte bakılan NDS arasında yüzde değişim (YD) açısından tüm gruplarla sepsis grubu (grup 5) arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). Ayrıca başlangıç OAB ile 4. ve 8. saatteki OAB arasında YD açısından tüm gruplarla sepsis grubu arasında anlamlı fark saptandı (p<0.001). Sekizinci saatteki OAB değerlerinde ayrıca sham grubuyla CDP-kolin verilen gruplar arasında da YD açısından fark saptandı (p=0.008 ve p=0.028). Dördüncü saatteki RI YD açısından sham grubuyla sepsis grubu, kontrol grubuyla sepsis grubu ve 200 mg CDP-kolin grubuyla sepsis grubu arasında fark saptandı (sırasıyla p=0.002, p<0.001, p=0.004). Sekizinci saatteki YD açısından sham grubuyla 100 mg CDP-kolin grubu, sham grubuyla sepsis grubu, kontrol grubuyla 100 mg CDP-kolin grubu ve kontrol grubuyla sepsis grubu arasında fark saptandı (sırasıyla p=0.007, p<0.001, p=0.048 ve p<0.001). Doku örneklerinde karaciğer hasarı değerlendirildiğinde, gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlılık saptandı (p<0.001). Grup 5 ile CDP-kolin grupları karşılaştırıldığında, tüm parametreler açısından gruplar arasında farklılık saptandı (p<0.001). İnce bağırsak hasarı değerlendirildiğinde, gruplar arasında istatistiksel anlamlılık saptandı (p<0.001). Grup 5 ile her iki CDP-kolin grubu karşılaştırıldığında, parametreler açısından gruplar arasında farklılık saptandı (p<0.001). İnce bağırsak hasar parametreleri açısından CDP-kolin doz grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.999). Sepsis grubunda doku örneklerinde hücresel ölüme rastlanırken CDP-kolin dozunun daha yüksek uygulandığı grup 4'ten alınan dokularda hücre ölümüne rastlanmadı. Sonuç: Deneysel sepsis modelinde CDP-kolin tedavisinin sepsisin ve septik şokun klinik parametrelerini kısmen düzelttiği, hepatositlerde ve enterositlerde sepsise bağlı oluşan mikroanatomik hasarları geri çevirebildiği ve belli dozların üzerinde verilen sitikolinin endotoksemiye bağlı hücre ölümünü engellediği görüldü.
Kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu kullanımı sonrası kısa dönem sonuçlarımız
AMAÇ: Çalışmamızda; kliniğimizde tedavisi yapılan kalça protez enfeksiyonlarında teikoplanin ve gentamisinli spacer kombinasyonu uygulamasının kısa dönem sonuçlarını sunmayı amaçladık. MATERYAL-METOD: Çalışmamızda; periprostetik eklem enfeksiyonu(PEE) nedeniyle iki aşamalı revizyon tedavisi planlanıp, kliniğimizde tedavisi yapılan 38 hasta incelenmiştir. Enfeksiyonun eradikasyonu açısından değerlendirilen bu hastaların; eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçenleri çalışmaya dahil edilmiştir. Şubat 2011 – Kasım 2015 tarihleri arasında takibi yapılan bu hastalara teikoplanin ve gentamisinli spacer uygulanıp, Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir şekilde intravenöz antibiyoterapi yapılmıştır. Ayrıca bu hastalar yaş, cinsiyet, taraf, enfeksiyonun tipi, laboratuvar parametreleri, enfeksiyondan sorumlu mikroorganizma, spacerli yaşam süresi, intravenöz antibiyoterapi süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve takip sürelerine göre kategorize edilerek incelenmiştir. Çalışmaya klinik takipten çıkan, tedavinin devamı sırasında yaşamını yitiren ve enfeksiyon eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçen hastalar dahil edilmemiştir. BULGULAR: PEE tanısı konulduğunda preoperatif olarak tüm hastaların 11 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 19 tanesinde total kalça protezi(TKP), 8 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. 3 hasta klinik takibe gelmediğinden, 4 hasta spacer uygulaması sonrası antibiyoterapi döneminde ex olduğundan, 14 hasta da enfeksiyonun eradikasyonu sonrası bir seneden daha az süre geçtiğinden çalışmadan çıkarılmıştır. Eradikasyon sonrası bir seneden daha fazla süre geçen 17 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastaların 3 tanesinde parsiyel kalça protezi(PP), 8 tanesinde total kalça protezi(TKP), 6 tanesinde revizyon total kalça protezi(RTKP) mevcuttu. Hastaların yaş ortalaması 65,94 (min.25-maks.89), ortalama takip süresi 952 gündü (min.365gün-max.1684 gün). Bu hastaların 4 tanesini erkek, 13 tanesini kadın hastalar oluşturmaktadır. Hastaların 8 tanesinin sağ kalçasında PEE tanımlanmışken, 9 tanesinin sol kalçasında PEE tanımlanmıştır. Yine hastaların 9 tanesinin cerrahi bölgesinde fistül-trakt varlığı gözlemlenirken, 8 tanesinde fistül-trakt olmadığı görülmüştür. Tüm hastaların PEE tipi Tsukuyama sınıflamasına göre belirlenmiştir. Buna göre hastaların hiçbirinde tip 1 enfeksiyon yoktu, 9'unda tip 2, 6'sında tip 3, 2'sinde tip 4 enfeksiyon saptanmıştır. Çalışmanın sonlandırıldığı tarih göz önüne alındığında; çalışmaya dahil edilen hastaların hiçbirinde enfeksiyon nüksü görülmemiştir. Bunlardan 11 tanesine revizyon kalça artroplastisi, 3 tanesine Girdlstone protokolü uygulanmıştır. 3 hasta ise enfeksiyon eradike edildiği halde kalça revizyon artroplastisini reddetmiş ve halen spacer ile yaşamını sürdürmektedir. TARTIŞMA-SONUÇ: Kalça protez enfeksiyonu nedeniyle kliniğimizde tedavi gören hastalarda, son literatürlerin ışığında Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ile koordineli bir biçimde yürütülen çalışmalar sonucu bir seneden daha uzun takip edilen hastalar için kısa dönem başarı oranımız %100'dür.
İnfluenza A virus enfeksiyonlarının moleküler epidemiyolojisi
İnfluenza, influenza viruslarının sebep olduğu akut solunum yolu hastalığıdır. İnfluenza virus enfeksiyonları yüksek morbidite ile ilişkilidir ve pnömoni gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilir. Bu çalışmanın amacı solunum yolu infeksiyonu olan ve hastaneye yatırılan hastalarda influenza tip A ve B virus enfeksiyonlarının insidansı ve influenza A virus alttiplerini real-time RT-PCR test, konvansiyonel RT-PCR test ve direk immunfloresan antikor (DFA) testi ile tespit etmektir. Toplam 476 hastadan 1 Nisan 2012 ve 31 Aralık 2013 tarihleri arasında flocked eküvyon (Copan Diagnostics, Italy) ile nazofaringeal sürüntü örnekleri toplanmıştır. Real-time RT-PCR test (Sacace, Italy) ile influenza A virus vakaların %20.5 (98/476) ve influenza B virus %3.3'ünde (16/476) tespit edilmiştir. Çalışma süresi boyunca 98 influenza virus izolatının %63.3'ünün A(H1N1)pdm09 ve %36.7'sinin A(H3N2) olduğu bulunmuştur. İnfluenza A(H1N1)pdm09 alttipinin Ocak 2013 (12 vaka) ve A(H3N2) alttipinin (11 vaka) Aralık 2013'de baskın olduğu gözlenmiştir. Real-time RT-PCR test referans alındığında influenza A ve B için DFA testinin (Argene SA, France) ve influenza A için WHO primerlerinin (M30F2/08 ve M264R3/08) kullanıldığı konvansiyonel RT-PCR testinin sensitivitesi sırasıyla %72.4, %75, %96 ve spesifitesi %99.2, %99.5 ve %100 bulunmuştur. Sonuç olarak, çalışma grubunda influenza A virus enfeksiyonu %20.5 oranla oldukça yüksek tespit edilmiştir. İnfluenza virus tipleri ve alttiplerinin izlenmesi, influenza aşı suşlarının dolaşımdaki influenza virusları ile uyumunun değerlendirilmesi ve pandemik potansiyeli olan alttiplerin tanısı için gereklidir. Etkili korunma ve kontrol önlemlerinin zamanında alınması, gereksiz antibiyotik kullanımının azaltılması ve antiviral tedaviye başlamak için influenza virus enfeksiyonlarının erken tanısında real-time RT-PCR testinin kullanımı önerilir.
Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi
VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Çocukluk çağı ürtikerinde etiyolojik faktörlerin araştırılması
Amaç: Ürtiker Çocuk acil servislerinde ve genel çocuk polikliniklerinde sık karşılaşılan döküntülü bir hastalıktır. Bu çalışmadabölgemizde ürtiker bulgularıyla başvuran hastalarda etiyolojik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Servisi ve Genel Çocuk Polikliniğinde2016-2017 tarihleri arasında ürtiker bulgularıyla başvuran 72 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, başvurudan önceki tedavileri sorgulandı. Hastaların klinik bulguları, laboratuar verileri ve hastanemize başvurmadan öncealdıkları tedaviler değerlendirildi. Hastalara hemogram, AST, ALT, üre, kreatinin, CRP, sedimantasyon, boğaz kültürü, idrar kültürü ve gaitada parazit incelemesi, serum allerjen spesifik IgE, deri prik testi tetkikleri yapıldı. Bulgular: Toplam 72 hastanın 23'ü (% 31,9) kız, 49'u (% 69,1) erkekti. Hastaların % 34,4'ü ilk ürtiker atağı ile başvururken, % 65,6'sı tekrarlayan ürtiker nedeniyle başvurdu. Hastalarda en sık % 70,8 ile orta derecede ürtiker saptandı. Hafif derecede ürtiker % 22,2 iken ağır derecede ürtiker % 6,9 olarak saptandı. Hikâye ve fizik muayene sonrası ürtikerin en sık olası nedenleri sırasıyla besin % 38,8 (n=28), enfeksiyon % 25 (n=18) olarak tespit edilirken tanı testleri sonrası ürtiker nedenleri en sık sırasıyla IgE-aracılı besin allerjisi %27,7 (n=20), enfeksiyonlar % 25 (n=18) ve dermografizm % 4,1(n=3) olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çocukluk çağında, en sık ürtiker nedeni olarak sırayla besin ve besin katkı maddeleri, enfeksiyonlar ve fiziksel nedenler saptanmıştır. Hastaların % 43'ünde ürtikere neden olan etiyolojik faktör tespit edilememiştir. Anahtar kelimeler: ürtiker, besin allerjisi, enfeksiyon, spesifik IgE