Depressive disorder
97 theses under this subject heading
Depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi
Depresyon ve kardiyovasküler hastalıklar toplumda çok sık rastlanan hastalıklardır. Depresyonda kardiyovasküler hastalıklar sık görülür ve mortalite ile morbiditeyi arttırır. Kardiyovasküler hastalıklarda kan akışkanlığında bozulma sık görülür. Bu çalışmada depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya katılan hastalar DSM-V Tanı Kriterleri ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre major depresyon tanısı almış ve kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, diabetes mellitusu ve gebe olmayan ve son 12 saatte spor yapmamış kişilerdi. Kontrol grubu olarak DSM-V ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre depresyonda olmadıkları belirlenmiş aynı kriterleri taşıyan kişiler alındı. Hasta grubundaki kişilere depresyon düzeylerini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Kan akışkanlığı plazma viskozitesi, hematokrit, eritrosit agregasyonu ve eritrosit deformabilitesi değerlendirilerek incelendi. Plazma viskozitesi koni-plak viskozimetre ile 900sn-1 kayma hızında ölçüldü. Eritrosit deformasyonu ve agregasyonu LORCA (laser-assisted optical rotational cell analyzer) ile ölçüldü. Her üç ölçümde sistemlerin sıcaklığı 370C idi. Ayrıca depresyon hastalarındaki hematolojik değerler kontrol grubunun değerleri ile karşılaştırıldı. Depresyon hastalarında kontrol grubuna göre plazma viskozitesinde artış ve 0,53 Pa kayma kuvvetinde eritrosit deformabilitesinde azalma saptandı (p<0,05). Bununla beraber eritrosit agregasyonu değerleri olan AMP, AI ve t1/2'de değişiklik gözlenmedi. Hematolojik değerlerin incelenmesinde eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hacmi, ortalama eritrosit hemoglobini ve eritrosit dağılım aralığı ve lökosit sayısında anlamlı değişiklik saptanmazken; ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu depresyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,05). Bu çalışmada saptanan plazma viskozitesi ve eritrosit deformabilitesinde değişiklikler depresyon hastalarında kardiyovasküler hastalıklara yol açıyor olabilir. Bu durum kardiyovasküler hastalıklara yol açabilir.
Otizm spektrum bozukluğu olan çocukların annelerinde depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve stresle başa çıkma düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı Otizm Spektrum Bozukluğu tanılı çocukların annelerindeki depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve stresle başa çıkma düzeylerinin tespit edilmesi ve bu değişkenler arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Bu amaç neticesince araştırma tarama modeli içinde yer alan anket yöntemiyle gerçekleşmiştir. Araştırma kapsamında ilgili veriler Manisa, Bartın, Zonguldak ve diğer illerde yaşayan otistik çocuğa sahip 222 anneden toplanmıştır. Araştırmaya katılan otistik çocuğa sahip annelerin umutsuzluk düzeylerinin belirlenebilmesi için 'Beck Umutsuzluk Ölçeği' kullanılırken; anksiyete düzeylerinin belirlenmesi için 'Beck Anksiyete Ölçeği'; depresyon düzeylerinin belirlenmesinde 'Beck Depresyon Ölçeği' ve son olarak stresle başa çıkma tutumlarının belirlenebilmesi içinde 'Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği' kullanılmıştır. Araştırmanın ilgili verileri toplandıktan sonra istatistik programı (SPSS) ile analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular incelendiğinde otistik çocuğa sahip annelerde depresyon düzeyi ile anksiyete ve umutsuzluk düzeyleri arasında pozitif yönde doğrusal düşük güçlü ilişki bulunmuştur. Aynı zamanda otistik çocuğa sahip annelerde anksiyete düzeyi ile umutsuzluk arasında da doğrusal düşük güçlü ilişki bulunmuştur. Bunların yanında otistik çocuğa sahip annelerde depresyon ve anksiyete düzeyleri ile stresle başa çıkma tutumları arasında negatif yönlü düşük güçte ilişki bulunmuştur. Bekar otistik çocuğa sahip annelerin depresyon, umutsuzluk ve anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Uzman ya da kurumdan eğitim ya da danışmanlık almayan annelerin depresyon, umutsuzluk düzeyleri eğitim ya da danışmanlık alan otistik çocuğa sahip annelere göre daha yüksek bulunmuştur. Eğitim ya da danışmanlık alan annelerde de stresle başa çıkma düzeyleri alt boyutlarından dini olarak başa çıkma ve şakaya vurma düzeyleri almayanlara göre yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak otistik çocuğa sahip annelerde depresyon, anksiyete ve umutsuzluğun birbirleriyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Özellikle bekar anneler ve danışmanlık almayan anneler daha fazla etkilenmektedir. Bu nedenle otistik çocuğa sahip annelerin depresyon, umutsuzluk, anksiyete ve stresle etkin bir şekilde baş edebilmeleri için profesyonel hizmetlerin ve destek gruplarının oluşturulması önerilmektedir. Alınacak sosyal destek ve psikoeğitim annelerin ruh sağlığı üzerine olumlu etkiler oluşturacaktır.
Depresyon hastalarında beslenme ile ilintili kan çinko ve bakır düzeylerinin değerlendirilmesi
Yurtseven K. Depresyon Hastalarında Beslenme İle İlintili Kan Çinko ve Bakır Düzeylerinin Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beslenme Bilimleri Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Depresyon sağlığı olumsuz yönde etkileyen ve geniş yaygınlığı olan halk sağlığı sorunudur. Bu çalışma, depresyonu olan ve olmayan yetişkin bireylerin beslenme durumlarını, antropometrik ölçümlerini ve serum çinko ile bakır düzeylerini karşılaştırarak, depresyon oluşumunda rol alan olası diyetsel faktörler ile depresyon oluşumu arasındaki muhtemel ilişki incelenmek amacıyla yapılmıştır. Bu araştırma, tanımlayıcı ve durum saptama çalışması olarak planlanmış olup, Eylül 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Psikiyatri Polikliniğine başvuran erkek bireyler arasında depresyon tanısı alan (n=15) ve almayan (n=15) toplam 30 birey üzerinde yürütülmüştür. Bireylerin depresyon durumu hekim tarafından Beck Depresyon Ölçeği/BDÖ ve klinik muayene ile belirlenmiştir. Bireylerin besin tüketim sıklığı, 24 saatlik besin tüketimi,ve bazı antropometrik ölçümleri ile beslenme durumları değerlendirilmiştir. Beden kütle indeksi (BKİ) ve vücut ağırlığı ile depresyon görülme durumu arasında istatistiksel olarak önemli doğrusal yönlü zayıf bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Depresyonlu bireylerin serum çinko düzeyi önemli oranda düşük bulunurken (p<0,05), bakır düzeyleri arasındaki fark önemli bulunmamıştır (p>0,05). Her iki grupta yer alan bireylerin diyetle çinko ve yağ yüzdesi alımı dışında (p<0,05), enerji, makro besin ögeleri ve vitamin-mineral alımları arasında istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Diyetle çinko ve bakır alımı ile serum çinko bakır düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli olmayan doğrusal yönlü bir ilişki bulunmuştur (p>0,05). Bu çalışmanın sonucunda depresyon ile beslenme arasında önemli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Depresyonun önlenmesi ve tedavisinde, obezite, yeme davranış bozukluğu ve beslenme durumu arasındaki ilişkinin multidisipliner bir yaklaşımla değerlendirilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, depresyon, çinko, bakır
Ege Üniversitesi Tıp ve Diş hekimliği fakültelerinde eğitim gören yabancı uyruklu öğrencilerde depresif belirti prevalansı ve mental sağlık hizmetlerine gereksinim algısı
Amaç: Bu çalışmanın amacı Ege Üniversitesi Tıp ve Diş Hekimliği Fakültelerinde 2017-2018 yılında eğitim gören yabancı uyruklu öğrencilerde depresif belirti prevalansını, risk faktörlerin ve mental sağlık hizmetlerinden yararlanma düzeyinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel özellikteki bu çalışmanın evrenini 2017-2018 eğitim yılında Ege Üniversitesi Tıp ve Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenim gören tüm yabancı uyruklu öğrenciler oluşturmuştur. Araştırmanın verilerinin toplandığı 2017-2018 eğitim döneminde tıp fakültesinde 110, diş hekimliği fakültesinde de 35 olmak üzere toplam 145 yabancı uyruklu öğrencinin eğitim gördüğü belirlenmiştir. Bu öğrencilerin %84,1'ine ulaşılabilmiştir. Görüşülen toplam 122 öğrencinin %73,8'inin (n=90) tıp, %26,2'sinin (n=32) diş hekimliği fakültesinde okumaktadır. Depresyon belirtisi varlığı çalışmanın bağımlı değişkeni olarak alınmıştır ve Epidemiyolojik Çalışmalar Merkezi Depresyon Skalası (The Center for Epidemiologic Studies Depression Scale; CES-D) ölçeği ile değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenler ise demografik özellikler; sosyoekonomik durum, sağlık davranışları–alışkanlıklar; sosyal ilişkiler, akademik durum; ayrımcılık ile karşılaşması ve Mental Sağlık Hizmetine Gereksinim Algısı ve Hizmet Kullanımı olmak üzere yedi başlık altında değerlendiren bir anket kullanılmıştır. Veri toplama aşamasında öğrencilere sınıflarında ya da kütüphanede ulaşılmıştır. Tüm bağımsız değişkenler için tanımlayıcı istatistikler hesaplanmıştır (frekanslarda, ortalama değerlerde ve standart sapma) ve ki-kare testini kullanılmıştır. Bulgular: Toplam 39 ülkeden gelen katılımcıların yaş ortalaması 23,51±3,47 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin %93,5'i ailesinin gelir düzeyinin orta veya iyi olduğunu düşünmektedir. Her on öğrenciden ikisi maddi sıkıntı yaşadığını bildirmiştir. Araştırma grubunun %81,9'u ve %48,4'ü sırasıyla tıp/ diş okuyor okumaktan ve alınan tıp/ diş hekimliği eğitimi niteliğinden memnun olduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların %66,4'ü tıp/ diş hekimliği fakültesindeki akademik başarı düzeyinden memnun olduğunu belirtmiştir. Öğrencilerin %44,3'ü tıp ya da diş hekimliği okuma nedeni olarak çocukluğundan beri idealindeki meslek olduğu ifade etmiştir. Fakültedeki öğretim üyeleri ile olumlu bir iletişim kurabildiğini düşünen öğrenciler araştırma grubunun yarısını oluşturmaktadır. Birlikte eğitim görülen arkadaşlar açısından ise bu oran yüzde 72,9'a çıkmıştır. CES-D ölçeğine göre araştırma grubunun 17.43±10,25 skor ortalamasıyla %35,2 öğrencide depresif belirtiler olduğu belirlenmiştir. Tıp fakültesinde ilk üç sınıfta okuyan öğrencilerin yarısında depresif belirti saptanırken, diş hekimliği fakültesinde ise sınıflar arasında bir fark gözlenmemiştir. Tıp /diş hekimliği okuyor olmaktan ve aldığı eğitimin niteliğinden memnuniyet ile depresif belirti varlığı arasında anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Birlikte eğitim gördüğü arkadaşları ile iyi bir ilişkisi olan, sorunlarını rahatlıkla paylaşabildiği en az bir arkadaşı olan ve ailesinden manevi destek alabilen öğrenciler arasında depresif belirti sıklığı diğer öğrencilere göre daha düşük bulunmuştur. Öğrencilerin hane reisinin işi ve maddi açıdan sıkıntı yaşayıp yasamadığını ifadesi açısından bakıldığında depresif bulgu gösteren ve göstermeyen kişiler arasında anlamlı fark olduğunu göstermektedir. Diğer yandan, fakültedeki öğretim üyeleriyle iletişim ve depresyon arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Cinsiyet, yaş, medeni durum, doğum yeri, yaşamının en büyük bölümünü geçirdiği yer, öğrencinin ailesinin şu anda yaşamakta olduğu yer, doğumdan bu yana Türkiye'de yaşamış olma ve eğitim dönemlerinde oturulduğu yer ile CES-D'ye göre depresif belirti varlığı arasında bir ilişki saptanmamıştır. Araştırma grubunun %63,3'ü fakültede mental sağlık sorunları için danışmanlık veren bir birim olmadığını ya da varlığını bilmediğini belirtmiştir. Öğrencilerin %22,1'i doktor, psikolog, sosyal çalışmacı gibi bir profesyonel danışman ile görüşmenin kendisine iyi geleceğini düşünmüş, fakat sadece %6,6'sı herhangi bir danışman ile görüşmüştür. Sonuç: Bu çalışma tıp/diş hekimliği öğrencilerinde depresyon prevalansı yüksek olduğunu ve dünya çapında yapılan çalışmalarda da benzer bir eğilimin olduğunu göstermiştir. Öğrenim yılı ve alınan eğitiminden ve niteliğinden memnuniyeti depresyon prevalansı üzerinde bir etkiye sahiptir. Tıp fakültesinde öğrenim yılı artıkça depresif belirti sıklığı düştüğünü saptanmıştır ama diş hekimliği fakültesinde sınıflar arasında bir fark gözlenmemiştir.
Yaşlılarda sarkopeni ile depresif belirtiler ve fonksiyonel durum arasındaki ilişki
Sarkopeni, depresyon ve fonksiyonel bağımlılık geriatrik sendromlar arasında yeralmaktadır. Bu çalışma İzmir ili Bornova ilçesinde ikamet eden 65 yaş ve üzerindeki bireylerde sarkopeni ile depresif belirtiler ve fonksiyonel durum arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma kesitsel tipte bir araştırmadır. Evren İzmir ili Bornova ilçesi merkezinde ikamet eden 65 yaş ve üzeri 28.323 bireydir. Toplumda yaşayan yaşlılarda fonksiyonel bağımlılık ve depresyon sıklığı %15, sarkopeni sıklığı ise %10 civarındadır. Sarkopeni sıklığı daha düşük olduğu için projemizin diğer bir ayağı olan "Toplumda yaşayan yaşlılarda sarkopeni sıklığı ve risk etmenleri" araştırmasındaki örneklem büyüklüğü kullanıldı. Bu projede sarkopeni sıklığı %10 alınarak %2 hata payı ile %95 güven aralığında (GA) ulaşılması gereken en az örnek büyüklüğü 839 olarak hesaplanmış, %20.0 yedek olarak seçilmiştir ve toplam 1007 kişiye ulaşılması amaçlanmıştır. Bağımlı değişkenlerden; depresif belirtiler Geriatrik Depresyon Skalası-Kısa Form ile fonksiyonel durum ise Temel Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Enstrümantal Günlük Yaşam Aktiviteleri Skalası ile değerlendirilmiştir. Bağımsız değişken; sarkopeni varlığı EWGSOP kriterlerine göre belirlenmiştir. Olası karıştırıcı etmenler sosyo-demografik ve ekonomik özellikler, sağlık değişkenleri ve alışkanlıklardır. Çalışmanın verileri anketörler tarafından, evlerinde, yüzyüze görüşme tekniği ile toplanmış, Ki-kare testi, Fisher'in Kesin Testi ve Lojistik Regresyon Analizi ile çözümlenmiştir. Ulaşma oranı %90.3'tür. Çalışmaya katılanların ortalama yaşı 72.2±5.8 yıl (65-100), %58.9'u (n=507) kadındır. Depresif belirtilerin sıklığı %25.2 (Kadınlarda %31.8, erkeklerde %15.8). Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri Skalasına göre fonksiyonel bağımlılık sıklığı %21.7 (Kadınlarda %31.0, erkeklerde %8.5), sarkopeni sıklığı ise %4.6 olarak belirlenmiştir (Kadınlarda %47.5, erkeklerde %52.5). Tek değişkenli analiz sonucunda sarkopeni riski açısından depresif belirti varlığı olan yaşlılarla olmayanlar arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.27) Fonksiyonel bağımlılık riski olan yaşlılarla olmayanlar arasında ise sarkopeni riski açısından anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.01). Çok değişkenli analize göre sarkopeni varlığının depresif belirti varlığı olan yaşlılarda olmayanlara göre (OR=2.55, p=0.03, %95 GA=1.11-5.88) ve fonksiyonel durum açısından bağımlı olan yaşlılarda bağımlı olmayanlara göre (OR=2.91, p=0.02, %95 GA=1.18- 7.17) anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır.
Majör depresif bozuklukta kültürel açıklama modelleri ve yardım arama davranışının belirlenmesi
Amaç: Hem yüksek yaşam boyu yaygınlık oranları, hem de yarattığı yeti yıkımı ve üretkenlik kaybı ile, depresyon topluma maliyeti yüksek ciddi bir psikiyatrik bozukluktur. Bu sebeple hastalık yükünün azaltılması amacıyla depresyonun tanınması, önlenmesi ve tedavisi ile ilgili stratejiler geliştirilmesi önceliklidir. Standart sınıflandırma sistemlerinin tanısal anlamda kısıtlılıklar taşıdığı, Batılı kavramları yansıttığı ve her kültüre uygulanmasının güç olduğu eleştirisi yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı depresyonun ifade ediliş biçimlerini, algılanan sebeplerini ve çare arama davranışını ortaya koymak; kültürün bu bulgular üzerindeki etkisini tartışmaktır.Yöntem: Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve DSM-IV tanı ölçütlerine göre yapılan klinik görüşme sonucunda majör depresif bozukluk tanısı almış 18 yaş ve üzeri 42 kişi randomize olarak alınmış; hastalara Hamilton Depresyonu Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Açıklama Modelleri Görüşme Kataloğu (EMIC), Belirti Tarama Testi (SCL-90) ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Katılımcıların %88,1'i duygusal, yine %88,1'i işlevsel/davranışsal, %73,8'i bilişsel ve %66,6'sı somatik yakınmaları kendi anlatımlarında vurgulamıştır. Hastaların kendiliğinden belirttiği şikayetler incelendiğinde sırasıyla en fazla yalnız kalma isteği (%50,0), sinirlilik (%38,1), mutsuzluk (%35,7) ve ağlama (%35,7) bildirilmiştir. Belirti tarama sorularıyla incelendiğinde en fazla isteksizlik (%100), mutsuzluk (%97,6), huzursuzluk (%92,1), gerginlik (%90,5) ve halsizlik (%90,5) bildirilmiştir. Suçluluk düşüncesi ve cinsel isteksizlik yakınmaları kendiliğinden hiç belirtilmezken, tarama soruları ile cinsel isteksizlik %73,8, suçluluk düşüncesi de %52,4 oranında bildirilmiştir.Hastalığın nedensel açıklamasında en sık kendiliğinden bildirilen sebep eş/partnerle sorun (%50,0) olmuştur. Açıklama modellerinde %59,5 başkasını suçlama eğilimi, %35,7 kendini suçlama eğilimi bulunmuştur. Başkasını suçlama içeren açıklama modelinde belirti tarama testinin öfke ve paranoid düşünce alt ölçek puanları yüksek bulunmuştur.Katılımcıların %52,3'ü ilk olarak psikolojik/psikiyatrik desteğe; %23,8'i ise psikiyatri dışı sağlık desteğine başvurduklarını belirtmiştir. Çare arama davranışında ilk psikiyatriye başvuranların %92,3'ünün en önemli şikayeti duygusal yakınma iken, psikiyatri dışı sağlık desteğine başvuran hastaların %66,7'sinin en önemli şikayeti somatik belirtiler olarak bulunmuştur.Sonuç: Depresyonda açıklama modellerini değerlendirmek kültürel formülasyon ile iç içe gider. Kültürel açıklamalar hastalığın hem semptomatolojisini, hem de yardım arama davranışını etkileyebilmektedir. Kültür bir yandan semptomların şekillenmesinde rol almakta, öte yandan ise semptomların hekimlere aktarılmasında ciddi bir filtre görevi görebilmektedir. Kültüre duyarlı olmayan yaklaşımların psikiyatrik muayenenin etkinliği üzerinde kayıplara yol açabileceği düşünülmektedir. Klinik uygulamada doğru tanı ve tedaviye ulaşmanın önündeki engelleri ortaya koymak amacıyla depresyonun kültürel değişkenler çerçevesinde yeniden ele alınması yol gösterici olacaktır.Anahtar Kelimeler: Depresyon, kültür, açıklama modelleri
Yeni tanı almış majör depresif bozukluk hastalarında glukagon-like peptide 1(GLP-1), TNF-α düzeyi ve metabolik parametrelerin semptom şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızda yeni tanı alan majör depresif bozukluk hastalarının GLP-1, TNF-α düzeyi ve metabolik parametreler ile semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. YÖNTEM VE ARAÇLAR: Çalışmaya 30.10.2022-15.07.2023 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine ayaktan başvuran, SCID-5-CV uygulanan ve DSM V ölçütlerine göre majör depresif bozukluk tanısı konulan, daha önce bu yönde medikal tedavi kullanmamış ve eşlik eden metabolik hastalığı olmayan 57 hasta ile sosyodemografik olarak benzer 48 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalardan onam alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulandı. Kanda GLP-1, TNF-α düzeyleri ve metabolik parametrelerini değerlendirmek açısından açlık kan şekeri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid değerlerine bakıldı. GLP-1 ve TNF-α için kan örnekleri hastalardan toplandıktan sonra analiz süresine kadar -80 derecede saklandı. Analizler ticari kit kullanılarak ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. BULGULAR: TNF-α ortanca değeri hasta grubunda (132,28 pg/mL) kontrol grubundan (592,40 pg/mL) anlamlı şekilde (p=0,00) düşük bulunmuştur. GLP-1 ortanca değeri hasta grubunda (30,74 ng/mL), kontrol grubundan (103,28 ng/mL) anlamlı şekilde (p=0,00) düşük olarak saptandı. Hasta ve kontrol gruplarında HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-α düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi için korelasyon analizi uygulandı. Hasta grubunda HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-a değerler arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla r:-0,41 p=0,001, r: -0,31 p=0,016). Kontrol grubunda HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-a değerler arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla r:-0,34 p=0,017, r: -0,39 p=0,005). SONUÇ: Bu çalışma GLP-1'in majör depresif bozukluğun semptom şiddeti ile ilişkili olabileceğini ve majör depresif bozukluğun patofizyolojisinde rol alabileceğini destekliyor.
Alkol kullanım bozukluğu tanısı alan bireylerde PDYN RS2281285 gen polimorfizminin depresif belirtilere etkisi
Alkol kullanım bozukluğu (AKB), beyindeki ödül ve stres yollarındaki değişikliklerle ilişkilidir. Bu değişiklikler, alkol kullanım bozukluğu olan bireylerde duygusal anlamda strese ve dolayısıyla kontrolsüz bir şekilde alkol arayışına yol açabilir. Kappa opioid reseptörleri (KOR) için PDYN geni tarafından kodlanan dinorfinler (DYN), endojen peptit ligandıdır. KOR/DYN etkileşimi, insanlarda anhedonik/disforik (isteksizlik, hayattan keyif alamama) etkilere neden olmaktadır. Alkol kullanım bozukluğu tanısı olan bireylerde olumsuz duygu durumları sonucu ortaya çıkan şiddetli alkol tüketme isteğini, KOR/DYN sistemi etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, alkol kullanım bozukluğu tanısı almış bireylerde PDYN rs2281285 gen polimorfizminin depresif belirtilere olan etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla, çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk defa başvuran AKB tanısı olan Türk erkekleri (n=100) dahil edilmiştir. PDYN rs2281285 gen polimorfizmi, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) yöntemi ile analiz edilmiştir. Bireylerdeki depresif belirtiler, Beck Depresyon Envanteri-II ile ölçülmüştür. PDYN rs2281285 gen polimorfizminin A ve G alellerinin frekansları sırasıyla %80 ve %20 olarak bulunmuştur. Genotip frekansları AA için %62, AG için %36 ve GG için ise %2 olarak hesaplanmıştır. Bu polimorfizm için genotip ve alel frekansları Hard-Weinberg dengesi ile uyumludur (p>0,05). AKB'li bireylerin depresif belirti yoğunlukları AA genotipli bireylerde (21,84±11,38), AG+GG genotipli bireylere göre (24,00±12,36) daha düşük bulunmuştur. Bununla birlikte, PDYN rs2281285 gen polimorfizmi genotipleri arasındaki bu farkın, istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışma, PDYN rs2281285 gen polimorfizminin AKB'si olan Türk erkeklerinde, depresif belirtiler üzerinde bir etkisinin olmadığını göstermektedir.
Diabetes mellituslu hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Çalışmamızda diabetes mellitus'lu (DM) hastalarda depresyon ve anksiyete varlığının tespiti, sosyodemografik bulgular ve hastalığın kendisiyle ilişkilerinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 01/10/2016-20/11/2016 tarihleri arasında Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 150 diyabetli hastada kesitsel olarak yapıldı. Diyabetli hastaların sosyodemografik verilerinin, tedavi alma süresi ve şeklinin, ek hastalık varlığının, diyabete bağlı komplikasyon varlığının ve diyabet nedeniyle hastaneye yatışın depresyon ve anksiyete düzeyleri ile olan ilişkisi değerlendirildi. Depresyon düzeyi beck depresyon ölçeği, anksiyete düzeyi beck anksiyete ölçeği ile değerlendirildi. Çalışmaya 18 yaş üstü, diyabet tanısı almış ve en az 6 aydır medikal tedavi almakta olan, eğitim düzeyi en az ilkokul, aktif psikiyatrik tedavi görmeyen ve katılmaya gönüllü hastalar dahil edilirken; 18 yaş altı ve yeterli eğitim düzeyinde olmayan, 6 aydan az süredir medikal tedavi almakta olan, aktif psikiyatrik rahatsızlığı olan ve çalışmaya katılmayı reddeden hastalar alınmadı. Verilerin analizinde; Kolmogorov Smirnov, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis, Spearman Korelasyon ve Ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 150 hastanın yaş ortalaması 56,3±12,5 yıldı. Çalışmamızda hastaların 82'si (%54,7) kadın ve 68'i (%45,3) erkekti. Hastaların 80'inde (%53,3) hafif/minimal depresyon saptanırken; 70'inde (%46) orta ve ağır depresyon saptandı. Hastaların 93'ünde (%62) anksiyete yok ve hafif iken; 57'sinde (%38) orta-ağır anksiyete saptandı. Anksiyete ve depresyon skorlarının yaş, vücut kitle indeksi, medeni hal, yaşanılan yer, DM tipi ve nefropati ile ilişkisine rastlanmadı. Anksiyete ve depresyon skorları kadın hastalarda eğitim düzeyi düşük, gelir düzeyi düşük, komorbiditesi olan, uzun süre tedavi alan, insülin kullanan, nöropati, retinopati gelişen hastalarda ve herhangi bir zaman diliminde DM'ye bağlı hastaneye yatırılan hastalarda yüksekti. Ev hanımları ve serbest meslek çalışanlarının anksiyete ve depresyon skorlarının yüksek olduğu; çalışan hastaların anksiyete ve depresyon skorlarının düşük olduğu saptandı. Depresyon gelişimine yaş, VKİ, eğitim, nöropati ve anksiyete varlığının etki ettiği saptandı. Anksiyete varlığına meslek, yaşanılan yer, ek hastalık varlığı ve depresyon varlığının etki ettiği saptandı. Sonuç: DM'li hastalarda birçok faktörün (cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, çalışma durumu, gelir düzeyi, tedavi şekli ve süresi,komplikasyon gelişimi, DM'te bağlı hastanede yatış ve komorbit hastalıklar) anksiyete ve depresyon skorları üzerinde etkili olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Depresyon, anksiyete, diabetes mellitus
Psikotik bozukluk ve depresyonlu hastalarda ekt'den önce çekilen eeg'de tedaviye cevap belirteç varlığının araştırılması
Elektrokonvülsif tedavi günümüzde depresyon, psikotik bozukluk, mani gibi psikiyatrik hastalıklar ve nadiren de bazı nörolojik hastalıklarda kullanılan bir tedavi uygulamasıdır. Etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. İşlemin uygulandığı hastalarda % 50- 80 arasında bir tedavi başarısı mevcuttur. Bununla birlikte kardivasküler, kemik kırık ve çıkıkları, konfüzyon, deliryum, bellek bozuklukları gibi ciddi yan etkileri mevcuttur. EKT' ye bağlı ölüm oranı 1/ 10000 hastadır.Elektrokonvülsif tedaviden fayda görmeyecek olan hastaların önceden belirlenebilmesi, bu hastaları gereksiz EKT uygulaması ve EKT' nin yan etkilerinden korumak adına önemli olacaktır.Biz de bu amaçla Elektrokonvülsif tedavi uygulanan hastaların EKT öncesi çekilmiş olan EEG' lerini Fourier analizi ile inceledik. EKT' den fayda gören ve görmeyen grup hastaların EEG' lerinde anlamlı bir parametre olup olmadığını araştırdık.Fourier analizi ile EKT' den fayda gören hastaların EEG' leri analiz edildi, ortak bir parametre bulunamadı. EKT' den fayda görmeyen hastaların EEG' leri analiz edildi, ortak bir parametre bulunamadı. EKT' den fayda gören ve görmeyen hastaların EEG' lerinde sağ ve sol hemisfer enerjisi arasındaki simetrilik incelendi, anlamlı bir parametre bulunamadı.Sonuç olarak hastaların EKT' den fayda görüp göremeyeceğinin EKT öncesi çekilen EEG analizinden yapılan bu çalışma ile anlaşılamadığı görülmüştür.
Depresif bozukluk tanısı alan 13-17 yaş arası ergenlerde serum agmatin düzeyi ve agmatin metabolitlerinin değerlendirilmesi
Majör depresif bozukluk (MDB), çocuk ve ergenlerde sıklıkla görülen psikiyatrik bozukluklardandır, ancak etiyopatogenezi halen net olarak açıklığa kavuşmamıştır. Mevcut nörokimyasal çalışmaların daha çok monoaminerjik sistem üzerine yoğunlaştığı izlenmektedir. Ancak bozukluğun patofizyolojisi yalnızca monoamin hipotezi ile açıklanamamakta, monoaminler üzerinden etkili ilaçlar her MDB hastasında istenen etkiyi gösterememektedir. L-arginin metabolizması nöropsikiyatrik bozukluklarda araştırmacıların ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada MDB tanılı ergenlerde L-arginin metabolizmasının agmatin üzerinden devam eden poliamin yolağının çalışılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne, depresif belirtilerle başvuran, çalışmanın içleme kriterlerini sağlayan 13-17 yaş arası MDB tanılı 45 olgu (vaka grubu) ve 44 sağlıklı kontrol olgusu (kontrol grubu) olmak üzere toplam 89 gönüllü olgu alınmıştır. Tüm olgulara sosyodemografik veri formu, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-DSM-5 Uyarlaması, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Spielberger'in Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmıştır. Tüm olgular kan agmatin, putresin, spermidin, spermin düzeyleri açısından değerlendirilmişlerdir. Vaka grubunda agmatin ve spermin düzeyleri kontrol grubundan anlamlı yüksek; putresin ve spermidin düzeyleri ise anlamlı düşük saptanmıştır. Vaka grubunda putresin ve spermidin düzeyleri ile depresyon semptom şiddetini değerlendirdiğimiz BDÖ puanları arasında anlamlı negatif korelasyon; spermin düzeyleri ile BDÖ puanları arasında ise anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur. Agmatin düzeyleri ile BDÖ puanları arasında ise anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç olarak çalışmamızda MDB grubunda saptanan agmatin ve poliamin düzeylerindeki bu farklılaşmalar incelenmeye değer bir alan olarak görünmektedir. MDB'de arginin/poliamin metabolizmasının gelecekte daha büyük örneklemli ve uzunlamasına çalışmalarla değerlendirilmesi, bozukluğun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilecektir.
Depresyon hastalarında çocukluk ve yetişkin bağlanma stilleri
Bu çalışma, depresyon tanısı alan ve almayan bireylerin bağlanma stilleri ile ebeveynlerinin çocuk yetiştirme tutumları arasında karşılaştırma yapmayı hedeflemiştir. Çalışmanın hasta grubuna, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran DSM –IV-R ve DSM V kriterlerine göre depresyon tanısı almış ve düzenli ilaç kullanan 18-65 yaş arası 118 depresyon hastası birey dâhil edilmiştir. Çalışmanın sağlıklı grubu ise depresyon tanısı almamış, hasta grupla benzer demografik özelliklere sahip 18-65 yaş arası 130 sağlıklı bireyden oluşmaktadır. Araştırma kapsamında katılımcıların bağlanma stillerini belirlemek üzere Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II, katılımcıların ebeveynlerinin çocuk yetiştirme tutumlarını belirlemek üzere Çocuk Yetiştirme Tutumları Ölçeği, depresyon düzeylerini belirlemek üzere ise Beck Depresyon Envanteri kullanılmıştır. Ayrıca hasta ve sağlıklı bireylerin ekonomik düzey, eğitim, medeni durum, çalışma durumu, cinsiyet gibi demografik özellikler bakımından farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır. Sonuç olarak hasta grupla sağlıklı grubun; medeni durum, çocuk sahibi olma durumu, eğitim düzeyi, çalışma durumu, sigara kullanımı, depresyon puanları, kaygı –kaçınma puanları, bağlanma stilleri, ebeveynlere ait kabul/ilgi – sıkı denetim/kontrol puanları, ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumları değişkenleri açısından farklılaştığı görülmüştür. Hasta grup ise kendi içerisinde cinsiyet, yaş, kaygı – kaçınma puanları, kabul/ilgi ve sıkı denetim/ kontrol puanları, bağlanma stilleri, ebeveynin çocuk yetiştirme tutumu, intihar, hastalığın başladığı yıl, tedavi süresi, ilaç kullanım süresi, yatış sayısı, yatış süresi, depresyon atağı sayısı, atak süresi değişkenleri açısından karşılaştırılmış, birbiriyle ilişkili olan değişkenler saptanmıştır. Sağlıklı grupta ise cinsiyet kategorik değişkenine göre depresyon puanları açısından fark vardır.
Anksiyete ve defresif bozukluklarda anksiyete duyarlılığı ve bilişsel esnekliğin semptom şiddetine etkisi
Bu araştırma, anksiyete ve depresif bozukluk tanılı hastaların anksiyete duyarlılığı ve bilişsel esnekliklerinin semptom şiddetine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran anksiyete ve depresif bozukluk tanılı hastalar araştırmanın evrenini, örneklemini 115 anksiyete bozukluğu ve 115 depresif bozukluk tanılı toplam 230 hasta oluşturmuştur. Çalışmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 (ADİ-3) ve Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) ile toplanmıştır. Araştırmada, anksiyete bozukluğu tanılı hastaların puan ortalamaları BAÖ için 33.30±10.73, BEE için 53.89±14.25, ADİ-3 için 42.03±12.94'tür. Depresif bozukluk tanılı hastaların puan ortalaması BDÖ için 31.04±14.41, BEE için 56.13±14.50, ADİ-3 için 42.85±16.23 olarak belirlendi. Hastaların semptom şiddetlerinin yüksek, bilişsel esnekliklerinin orta düzeyde ve anksiyete duyarlılıklarının fazla olduğu görülmüştür. Araştırmada, ADİ-3 toplam ve BEE toplam ve alt boyutları ile hastalık tanısı değişkeni arasında anlamlı bir farklılığa ulaşılmadı (p>0.05). Sadece anksiyete bozukluğu tanılı hastaların ADİ-3 ölçeği Fiziksel Belirtiler, Depresif bozukluk tanılı hastaların ise Sosyal Belirtiler alt boyutu puan ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada BAÖ ile BEE arasında negatif yönde ve orta düzeyde, ADİ-3 arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır (p<0.001). Hastaların BDE ile BEE ortalamaları arasında negatif, ADİ-3 arasında pozitif yönde ilişki olduğu bulundu (p<0.001). Hastaların anksiyete duyarlılığı arttıkça ve bilişsel esneklikleri azaldıkça semptom şiddetinin arttığı saptanmıştır. Yapılan çoklu doğrusal regresyon analizine göre, bilişsel esneklik ile anksiyete duyarlılığının BAÖ puanlarındaki değişimin %27.9'unu ve anksiyete duyarlılığının BDÖ puanlarındaki değişimin %27.2'sini yordadığı tespit edilmiştir. Bu hastaların semptom yönetiminde, bilişsel esneklik düzeylerini arttırmaya ve anksiyete duyarlılıklarını azaltmaya yönelik psikiyatrik yaklaşımların geliştirilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Anksiyete Duyarlılığı, Depresyon, Bilişsel Esneklik, Psikiyatri Hemşireliği.
İki uçlu bozukluk ve tek uçlu depresyon tanısıyla izlenen hastalarda erken dönem uyumsuz şemaların işlevselliğe etkisi
Bu araştırmada iki uçlu bozukluk ve tek uçlu depresyonu olan bireylerin erken dönem uyumsuz şemaları ile bu şemaların hastaların işlevselliği üzerindeki rolü incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini iki uçlu bozukluk ve tek uçlu depresyon depresyon tanısı almış 60 psikiyatri hastası ile psikiyatrik rahatsızlığı olmayan 30 normal birey oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcıların erken dönem uyumsuz şemaları Young Şema Ölçeği- Kısa Form, işlevsellik düzeyleri Global Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların ve sağlıklı kontrollerin sosyo-demografik verilerinin kaydedildiği bir form kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda tek uçlu depresyon hastalarının iki uçlu bozukluk ve kontrol grubuna göre duygusal yoksunluk, karamsarlık, sosyal izolasyon, duygusal baskılama, bağımlılık, kendini feda, cezalandırılma ve tehditler karşısında dayanıksızlık puanları, iki uçlu bozukluk hastalarının da kontrol grubuna göre başarısızlık, bağımlılık, terk edilme ve kusurluluk puanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<.05). Hastaların birbirlerinden farklı oldukları ve işlevsellik düzeyleri üzerinde etkili şemalar; iki uçlu bozukluk hastaları için başarısızlık, bağımlılık, kusurluluk ve tek uçlu depresyon hastaları için ise duygusal yoksunluk olmuştur. Sonuç olarak iki uçlu bozukluk hastalarında düşük kendilik algısına işaret eden şemaların belirgin olduğu ve bunların hastaların işlevsellikleri üzerinde belirleyici olabileceği ortaya çıkmıştır. Tek uçlu depresyon hastalarının bilişsel üçlü kapsamında olumsuz inanç ve emosyonel anılarına işaret eden şemaları olduğu ve diğerlerinden farklı olarak duygusal ihtiyaçlarının işlevselliklerini etkileyebileceği düşünülmüştür.
Tedavi almamış ilk atak majör depresif bozukluğu olan hastalarda ve sağlıklı bireylerde zaman algısı, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Giriş: Tanı rehberlerinde zamanın akışı hızıyla ilgili tanısal bir kriter olmasa da, majör depresif bozukluk (MDB) hastaları zamanın akışının yavaşladığından sıklıkla yakınırlar. Öznel zaman algısındaki yavaşlamanın yanı sıra, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri açısından da MDB'ta bazı farklılıklar olduğu raporlanmıştır. Bu değişikliklerin, hastaların içsel saat fonksiyonlarının etkilenmesiyle bağlantılı olabileceği ileri sürülmektedir. Bazı yazarlar MDB'ta öznel zaman algısı ile zamanlama yetenekleri değişikliklerindeki değişiklikler arasında bir ilişki olabileceği öne sürmüştür. Ancak bu konuyla ilgili çelişkili veriler mevcuttur. MDB hastalarında yapılan zaman algısı ve zaman aralığı değerlendirme yeteneklerini inceleyen çalışmalarda metodolojik heterojeniteden kaynaklandığı öne sürülen tartışmalı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca çalışmalarda psikiyatrik bozukluk sürecinin neden olabileceği bilişsel işlevlerdeki gerilemenin ve tedavinin içsel saate olan etkisi göz ardı edilmiştir. Biz çalışmamızda ilaç kullanmayan ve ilk depresif atağını geçiren hastaları tercih ederek bu karıştırıcı etkenleri en aza indirmeye çalıştık. Ayrıca anksiyete ve dürtüsellik seviyeleri ile yürütücü işlevlerin zaman algısı üzerindeki etkisini de araştırdık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama Ve Araştırma Merkezi psikiyatri polikliniğine başvuran, ek psikiyatrik ve tıbbi tanısı olmayan, tedavi almayan ilk atak 50 MDB tanılı hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi olarak eşleştirilmiş 50 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Her katılımcı Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formunu (BDÖ11 KF) doldurduktan sonra Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve 1 s, 3 s, 6 s, 12 s ve 15 s için zaman üretimi görevini tamamladı. Hasta grubuna, ek olarak, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAÖ) uygulandı. Katılımcıların zamanı algılama hızlarını tespit etmek için Görsel Analog Skala (GAS)'dan yararlanıldı. Bulgular: Çalışmamızda GAS skorlarında MDB grubunun kontrollere göre zamanın akış hızını daha yavaş tecrübe ettiği bulunmuştur (p<0.001). Zaman üretimi görevinde, MDB grubunun kontrol grubuna göre 3, 6, 12, 15 s'lik süre aralıklarında daha isabetsiz olduğu (sırasıyla p=0.013, p=0.004, p=0.004, p=0.004), 1 s'lik görevde ise düşük üretim yaptığı saptanmıştır (p=0.001). Sağlıklı bireyler öznel zaman algısı hızlandıkça daha kısa süreler üretmişlerdir (3, 6, 12, 15 s için sırasıyla p=0.036, p=0.12, p=0.026, p=0.050). Buna benzer bir ilişki MDB grubunda görülmemiştir. MDB grubunda yüksek HDÖ, HAÖ somatik ve HAÖ toplam skorlarının öznel zaman algısındaki yavaşlamayla ilişkili olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.011, p=0.013). WKET skor ortalamaları karşılaştırıldığında ilk kategoriyi tamamlamada kullanılan deneme sayısında hasta grubunun daha başarısız olduğu görülmüştür (p=0.035). BDÖ-11 KF ortalamaları karşılaştırıldığında MDB grubunun motor ve toplam dürtüsellik skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.025). Sonuç: Bulgularımız MDB hastalarında görülen zaman akışının yavaşlaması fenomenini desteklemektedir. Öznel zaman algısı ile zaman aralığı değerlendirme yetenekleri arasında ilişki bulunmaması, bu iki kavramın farklı beyin bölgelerinde temsil edildiği anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra zaman algısından sorumlu düzeneklerin netleşmesi ve zaman algısı bozukluklarına yönelik çalışmalar, MDB ve ilişkili belirtilerin açıklanmasına katkıda bulunabilir. Zaman algısının klinik ölçeklerde sorgulanması depresyonun şiddetinin saptanması için yararlı olabilir.
Adana ili havutlu bölgesinde 15-49 yaş kadınlardaki depresif belirtilerin sıklığı ve etkileyen faktörler
Amaç: Çalışmamızın amacı Adana ili Havutlu bölgesinde yaşayan 15-49 yaş kadınlarda depresif belirti sıklıklarını, kadınların depresif semptom görülme durumları ile sosyodemografik, sosyoekonomik ve sosyokültürel özellikleri arasındaki ilişkileri belirlemektir.Gereç Yöntem: Bu çalışma Havutlu Aile Sağlığı Merkezi bölgesi içinde 15-49 yaş kadınlarda depresif belirti sıklığı ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlanmış kesitsel tanımlayıcı bir araştırmadır. Çalışma, basit rastgele yöntemi ile 01.06.2010- 30.12.2010 tarihleri arasında ETF'lerden seçilen 403 kadına araştırmacı tarafından yüz yüze, sosyodemografik, sosyoekonomik ve yaşam olaylarını içeren anket formu ve Beck depresyon ölçeği ile uygulandı.Bulgular: Çalışmaya katılan kadınların %30,3'ü anlamlı depresif belirtiler gösteriyordu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre depresif belirtilerin görülmesi ile sosyodemografik, sosyoekonomik, sosyokültürel özellikler ve depresyona ait risk faktörleri arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Depresif belirti göstermede kikare analizinde anlamlı ilişki bulunan değişkenler lojistik regresyon modeli ile incelendiğinde; fiziksel şiddete maruziyet, anne baba baskısı görme, anne baba ilgisizliği, bakmak zorunda olduğu kronik hasta varlığı, medeni durumun dul ve boşanmış olması, eşiyle cinsellik dışı ilişkisinin kötü olması depresif belirti düzeyini arttıran anlamlı bağımsız değişkenler olduğu belirlenmiştir.Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre eğitim düzeyinin ve sosyoekonomik düzeyin düşük olması, sosyo kültürel etkinliklere katılımın az olması, aile ve evlilik ilişkilerinin sorunlu olması, kadınlarda depresif belirtilerin artmasına neden olmaktadır.Anahtar Kelimeler: 15-49 yaş kadın, depresif belirtiler, etkili faktörler
Panik bozuklukta uyku kalitesi
Panik Bozuklukta Uyku Kalitesi Amaç: bu çalışmanın amacı panik bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha yüksek oranda uyku sorunun varlığını saptamaktır. Yine panik bozukluğa en sık eşlik eden psikiyatrik tanı olan majör depresyonu uyku sorunlarını hangi düzeyde etkilediğini belirlemektir. Gereç ve yöntem: çalışmaya Çukurova üniversitesi tıp fakültesi psikiyatri anabilim dalına ayaktan başvuran 18-65 yaş arası 100 panik bozukluk (50 saf panik bozukluk ve 50 panik bozukluk + majör depresyon) hastası alınmıştır. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyo-demografik verileri kaydedildi. Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Pitsburgh uyku kalitesi indeksi, uykusuzluk şiddeti indeksi, epsworth gündüz uykuluk ölçeği verilmiştir. Bulgular: Çalışmayadahil edilen hastaların % 66?sı kadındı. Yaş ortalaması 37 idi. Çalışmaya alınan 3 grup arasında öğrenim durumu, sosyo-ekonomik düzey, çalışma durumu ve alkol kullanımları açısından anlamlı farklılık saptandı. Hastaların % 61?inde insonmi yakınması mevcuttu. Hastaların hastalık süresi değerlendirildiğinde panik bozukluk hastalarının % 46?sının 12 aydan uzun zamandır hasta olduğu, majör depresyonun etki ettiği grupta ise hastalık süresi % 48?inde bir aydan kısa idi. Her iki grup arasında hastalık süresi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Panik bozukluk ve panik bozukluk+majör depresyon hasta gruplarında uyku latansı sağlıklı kontrollerden anlamlı olarak farklı idi. Hastalık süresi 1 aydan kısa olan hastalar arasında sadece PUKİ ortalamaları arasında anlamlı fark saptandı. Hastalık süresi 1 ay ve daha fazla olan panik bozukluk ve panik bozukluk + majör depresyon hasta grupları arasında Beck depresyon ölçeği, Epsworth gündüz uykuluk ölçeği ve ortalama uyku süreleri arasında anlamlı fark saptandı. Beck depresyon ölçeği ve Beck anksiyete ölçeği ile Pitsburgh uyku kalitesi indeksi, uykusuzluk şiddeti indeksi, panik agorofobi ölçeği arasında her biri ile ayrı ayrı istatistiksel olarak yüksek düzeyde pozitif korelasyon belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma da panik bozukluk hastası olan bireylerde hastalık şiddeti ile hastalık süresi ile uyku latansının uyku süresinin gündüz uykuluk oranının belirgin olarak sağlıklı kontrollere göre olumsuz etkilendiği belirlenmiştir. Panik bozukluğa majör depresyon eşlik eden grupta ise yine uyku latansı, uyku süresi, gündüz uykuluk süresi anlamlı olarak yüksek bulundu. Bu çalışmanın daha geniş hasta grubunda ve polisomnografik verilerle desteklenmesi konunun daha iyi irdelenmesini sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Agorofobi, Depresyon, İnsomnia, Panik Bozukluk, Uyku.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocukların annelerinin anksiyete, depresyon ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin belirlenmesi
Bu araştırma Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı çocukların annelerinin depresyon, anksiyete ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin belirlenmesi amacı ile tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Nisan- Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep il merkezindeki bir devlet hastanesine ayaktan tedavi edilmek üzere başvuran DEHB tanılı çocukların anneleri oluşturdu. Örneklem sayısı yapılan power güç analizine göre 54 olarak belirlendi. Araştırma 163 anne ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında "Bireysel Bilgi Formu", "Zung Depresyon Ölçeği", "Beck Anksiyete Ölçeği" ve "Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği" kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde Shapiro Wilk testi, Student t testi, Mann Whitney U testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve LSD çoklu karşılaştırma testleri, Kruskal Wallis testi ve All pairwise çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Annelerin ölçek toplam puan ortalamaları Zung Depresyon Ölçeği için 50.70±11.17, Beck Anksiyete Ölçeği için 17.41±11.05, Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği için 116.68±19.74 olarak bulundu. DEHB tanılı çocukların annelerinin anksiyete ve depresyon düzeylerinin hafif, psikolojik dayanıklılıklarının ise iyi düzeyde olduğu belirlendi. Annelerin ruhsal hastalık durumu ve çocuğun çevre uyumu ile Zung Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0.05). Psikiyatri hemşirelerinin, annelerin anksiyete ve depresyon durumlarını değerlendirme, gerekli durumlarda yönlendirme yapma, annelerin psikolojik dayanıklıklarını artırma ve baş etme becerilerini geliştirme konusunda katkıları olabilir.
Özel eğitim ve rehabilitasyon, hastanelerde çalışan fizyoterapistler ile aktif çalışan öğretmenlerde yaşam kalitesi, ağrı ve depresyon değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, fizyoterapistlerin kendi içlerinde ve öğretmenlerle ağrı, yaşam kalitesi, depresyon yönünden değerlendirilmesidir. Çalışmamıza 50 adet özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde çalışan fizyoterapist, hastanelerde çalışan fizyoterapist ve 50 adet aktif çalışan öğretmen katılmıştır. Anket çalışmamızda; ağrıyı değerlendirmek için Vizüel ağrı skalası (VAS), depresyon için Beck depresyon envanteri, yaşam kalitesi için EQ-5D anketi kullanıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre fizyoterapistler ve öğretmenlerin yaşam kalitesi, depresyon ve ağrı ortalama değerleri değerlendirildiğinde, depresyon ve ağrı ortalama değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05) yaşam kalitesi ortalama değerinde gruplar arasında istatistiksel fark bulundu (p<0.05). Fizyoterapistlerin yaşam kalitesi seviyesi, öğretmenlere oranla daha düşük çıkmıştır. Fizyoterapistlerin çalıştıkları yere göre yaşam kalitesi, depresyon ve ağrı ortalama değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Bu çalışma fizyoterapistlerin öğretmenlere göre yaşam kalitesi seviyesinin daha düşük olduğu ve depresyon, ağrı değerleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmadığı görülmüştür. Bu nedenle fizyoterapistlik mesleğinin öğretmenlik mesleğine göre yaşam kalitesini daha çok olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Anahtar sözcükler: Yaşam kalitesi, depresyon, ağrı, öğretmen, fizyoterapist
Elektrokonvulsif tedavinin depresif bozukluk tanılı hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı ile ilişkisi
Amaç: Depresif Bozukluklar toplumda yaygın görülen ve yeti yitimine neden olan psikiyatrik bozukluklardandır. Bu çalışmada nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının depresif bozuklukla ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmanın bir diğer amacı, depresif bozukluk tedavisinde uygulanan EKT'nin nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre depresif bozukluk tanılı hastalar (60 MDB, 30 Bipolar bozukluk depresif dönem) ile 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Depresif Bozukluk tanılı hastalar tedavi öncesi ve sonrası Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD) ve Klinik Global İzlem (KGİ) ölçeği ile takip edilmiştir. Çalışmada ilk olarak Depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi öncesi serum NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Sonrasında ise Depresif bozukluk tanılı hastalar EKT ve ilaç tedavisi sonrası NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bakılan serum NO, NOS, Peroksinitrit spektrofotometreyle, 8-OHdG ise ELİSA tekniği ile ölçülmüştür. Bulgular: Depresif Bozukluk tanılı hasta grubunda NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.003, p=0.020). EKT uygulanan depresif bozukluk hasta grubunda EKT öncesine göre NO, NOS değerlerinde EKT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.001, p=0.015 ). EKT sonrası bakılan 8-OHdG de ise EKT öncesine göre anlamlı artış olduğu gösterilmiştir (p=0.001). İlaç tedavisi sonrası sadece NOS değerlerinde ilaç tedavisi öncesine göre anlamlı artış saptanmıştır. İlaç ve EKT uygulanan gruplar arasında NOS ve 8-OHdG değişiminde anlamlı farklılık gösterilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.009). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla EKT uygulanan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası Nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri, EKT'nin Nitrozatif stres düzeylerinde azalmaya, oksidatif DNA hasarında ise artışa neden olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Nitrozatif stres, Oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksi2′-deoksiguanozin.
İnfertilite tedavisi için başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin belirlenmesi ve depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi
İnfertilite Tedavisine Başvuran Çiftlerde Kadının Maruz Kaldığı Şiddetin Belirlenmesi ve Depresyonla İlişkisinin Değerlendirilmesi Amaç: İnfertilite çiftlerin ruhsal sağlığına ve yaşam kalitesine yaptığı olumsuz etkilerle sağlıklı yaşamı tehdit etmektedir ve bu durum bir yaşam krizi olarak tanımlanmaktadır. İnfertilitenin fiziksel, psikolojik, sosyal, duygusal ve ekonomik etkilerinin olduğu, bu etkilerin stres, anksiyete, depresyon, ekonomik zorluklar, suçluluk, korku, sosyal statü kaybı, çaresizlik, sosyal damgalanma ve bazen de şiddet olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada infertilite tedavisine başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, araştırmanın yapıldığı tarihlerde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran 350 kadın hasta oluşturmaktadır. Araştırmada tarafımızca oluşturulan 18 soruluk Sosyodemografik Özellikler Formu, 31 sorudan oluşan İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ve yedi sorudan oluşan Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak toplanan veriler kodlanarak bilgisayara girilmiş ve SPSS 20.0 istatiksel analiz programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30,63±6,41 yıl olup ortalama evlilik süresi 5,20±4,01 yıl, ilk evlilik yaşı ortalaması 24,62±6,54 yıl olduğu bulunmuştur. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği toplam puan ortalamalarının 49,53±13,66 olduğu, kadınların Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamalarının 3,54±2,75 olduğu, kadınların depresyon düzeyleri ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kadının çalışma durumu, kadının eğitim durumu, eşin eğitim durumu ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Katılımcıların İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ortalaması yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi anlamlı olarak daha fazladır. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği alt boyutlarından aile içi şiddet, sosyal baskı, cezalandırma, geleneksel uygulamalara maruz kalma ve dışlanma ortalamaları yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Şiddet, Depresyon, Aile hekimliği
Çukurova Üniversite Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk taraması ve ilişkili faktörler
Amaç: Depresif bozukluk, birinci basamakta sıkça rastlanan önemli bir sorundur. Çalışmamızda Üniversitemizdeki Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı, ruh-sağlığı gereksinimleri için başvuru tercihleri ve ruhsal hastalıklara yönelik inanç ve tutumları belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.02.2019-15.03.2019 tarihleri arasında başvuranlardan basit rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen ve çalışmaya katılmayı kabul edenlere sosyodemografik bilgi formu, Hasta Sağlık Anketi-2 ve 9 ve Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeği uygulandı. Depresif belirtisi olanlarla DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşme envanteri doğrultusunda görüşüldü. Bulgular: Katılımcıların (n=302) % 69,9'u (n=211) kadın olup % 83,1'i (n=251) öğrenciydi. PHQ-2'yle % 17,2 (n=52) ve PHQ-9'la % 15,2 (n=46) katılımcıda depresif bozukluk düşünüldü. Öğrencilerin PHQ-9 puan ortalamaları personelden daha yüksekti (9,88±5,1, 7,8±4,4, p=0,007). Yapılandırılmış klinik görüşme yapılanların (n=62) %32,6'sında (n=20) majör, % 11,3'ünde (n=7) tanımlanmamış depresif bozukluk belirlendi. Örneklemimizin % 6,6'sında majör olmak üzere toplam % 8,9'una depresif bozukluk tanısı konuldu ve tanı alanların tümü öğrenciydi. PHQ-9 puanları 20-24 yaş grubunda, bekarlarda, hekim başvuru sıklığı yılda ≥5 olanlarda ve eğitim düzeyi düşük olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, p=0,003, p=0,001, p=0,005, p=0,017). Ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlara başvuru oranları 18-19 yaş grubunda, bekarlarda, eğitim düzeyi üniversite ve öncesi düzeyde olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, % 54,5, p=0,001, % 96,4, p=0,038, % 20,1, p=0,052). Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeğine göre; üniversite birinci sınıf öğrencilerinin diğer sınıflara göre tehlikelilik tutumunun, üniversite personelinin ise çaresizlik tutumunun daha olumsuz olduğu (p=0,001, p=0,043) saptandı. Sonuç: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı ülke genelindeki rakamlara benzer bulundu. Tanı alanların tamamının öğrenci olması, ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlardan yardım alma arayışı eğiliminin yüksek olması, ruhsal hastalıklara yönelik inançlar anlamında öğrencilerde tehlikelilik ve personelde ise çaresizlik tutumunun ön plana çıkması dikkat çekiciydi. Özellikle üniversitemiz öğrencileri için depresif bozukluk açısından koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin etkinliğinin arttırılmasına gereksinim vardır. Bu bağlamda üniversite öğrencilerine ve çalışanlarına yönelik ruh sağlığı açısından doğru bilgilendirme yapılması için eğitimler de planlanabilir. Anahtar Kelimeler: Depresif bozukluk, Patient Health Questionnaire-9, öğrenci, inanç, tutum
Depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde intihar davranışı ve ilişkili faktörler
Amaç: Bu çalışmada intihar davranışı olan depresif bozukluk tanılı ergenler, intihar davranışı olmayan depresif bozukluk tanılı ergenler ve sağlıklı kontrollerin karşılaştırılarak; intihar davranışının klinik özellikler, depresyon şiddeti, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, problem çözme becerisi, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışma, Kasım 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'nde yapılmıştır. Yapılan görüşme sonucu depresif bozukluk tanısı konan ve son 1 ay içinde intihar davranışı olan 12-18 yaş aralığındaki 39 ergen ilk olgu grubunu, depresif bozukluk tanısı konan ve yaşam boyu intihar davranışı olmayan 12-18 yaş aralığındaki 40 ergen ikinci olgu grubunu, bu ergenlerle yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 39 sağlıklı gönüllü ergen sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm katılımcılara ÇDGŞG- ŞY-DSM-5 (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5) uygulanmış, katılımcıların sosyodemografik ve klinik özellikleri; araştırmacı tarafından hazırlanan formla değerlendirilerek kaydedilmiştir. Katılımcılara DSM-5 düzey 2 depresyon ölçeği çocuk formu, intihar olasılığı ölçeği, çocukluk örselenme yaşantıları ölçeği, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği-kısa form, Barratt impulsivite ölçeği, problem çözme envanteri, Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, çocuk ve genç psikolojik sağlamlık ölçeği verilerek doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Sosyodemografik ve klinik özellikleri açısından; intihar davranışı olan depresyon grubunun okul başarısı ve arkadaş ilişkilerini en düşük oranda iyi olarak değerlendiği, sağlıklı kontrol grubunun en yüksek oranda iyi olarak değerlendirdiği, olgu gruplarının kendilerinde ve ailelerinde daha çok psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu saptanmıştır. İntihar davranışı olan depresyon grubunun daha yüksek oranda sigara ve alkol kullandığı, daha çok KZVD bulunduğu, melankolik özellikli depresyon belirleyicisi ve yıkıcı davranış bozuklukları komorbiditesinin daha yüksek oranda görüldüğü belirlenmiştir. İntihar davranışı olmayan depresyon grubunda sağlıklı kontrollere oranla daha yüksek oranda bedensel hastalık görülmüş, ebeveynlerinin daha yüksek oranda ayrı olduğu saptanmıştır. Gruplar arasında intihar davranışı olan depresyon grubunun en yüksek depresyon şiddeti, intihar olasılığı, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik düzeyine sahip olduğu görülürken, bu grupta problem çözme becerileri, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik sağlamlık en düşük olarak saptanmıştır. İntihar davranışı olan depresyon grubunda yer alan intihar girişimi olan ergenlerde, intihar düşüncesi olup girişimi olmayanlara oranla daha yüksek yıkıcı davranış bozukluğu komorbiditesi, daha düşük baba eğitim düzeyi, daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve daha yüksek motor ve toplam dürtüsellik düzeyleri bulunmuştur. Tüm örneklemde ve olgu gruplarında yapılan değerlendirmede; düzey 2 depresyon ölçeği, çocukluk örselenme yaşantıları ölçeği, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği-kısa form, Barratt impulsivite ölçeği, problem çözme envanteri, Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, çocuk ve genç psikolojik sağlamlık ölçeği olmak üzere çalışmamızda kullanılan tüm ölçeklerin, intihar olasılığı ölçeği ile korele olduğu saptanmıştır. Sonuç : İntihar davranışı olan depresyonu grubu, intihar davranışı olmayan depresyon grubu ve sağlıklı kontrol grubunun depresyon şiddeti, intihar olasılığı, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, problem çözme becerisi, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin anlamlı olarak farklı olduğu saptanmıştır. Depresyon şiddeti, çocukluk örselenme yaşantılarına maruziyet, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, yetersiz problem çözme becerileri, benlik saygısı düşüklüğü, algılanan sosyal destek eksikliği ve psikolojik sağlamlığın yeterli olmamasının, intihar olasılığını arttırabileceği düşünülmüştür. İntihar olasılığının tespit edilebilmesi ve intiharın önlenebilmesi için ergen yaş grubunda bu değişkenlerle ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde kendine zarar verme davranışının dürtüsellik, emosyon regülasyonu, psikolojik sağlamlık ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kendine zarar verme davranışı (KZVD) olan depresyon hastaları, KZVD olmayan depresyon hastaları ve sağlıklı ergenler ile karşılaştırılarak; KZVD'nin klinik ve sosyodemografik özellikler, depresyon şiddeti, dürtüsellik, emosyon regülasyonu, psikolojik sağlamlık ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Eylül 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş ergenler ve bir ebeveynleri oluşturmaktadır. Son 1 yıl içerisinde en az 1 kez KZVD olan ve yapılan klinik görüşme sonucu depresif bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 43 ergen KZVD olan depresyon hastaları grubuna, KZVD olmayan ve depresif bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 41 ergen KZVD olmayan depresyon hastaları grubuna ve bu ergenlerle yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 38 gönüllü sağlıklı ergen sağlıklı kontrol grubuna dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5 ve Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu uygulamıştır. Çalışmaya katılan tüm ergenler Sosyodemografik Veri Formu, DSM-5 Düzey-2 Depresyon Ölçeği Çocuk Formu(DEP), Duygudurum Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) ve Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği-12'yi (ÇGPSÖ-12); KZVD olan ergenler ayrıca Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanterini doldurmuştur. Tüm ergenlere nöropsikolojik testlerden Wisconsin Kart Eşleme testi (WCST), Stroop Testi ve İşaretli Yap/Yapma Testi araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Araştırmaya katılan her ergenin bir ebeveyni Yürütücü İşlevleri Davranışsal Değerlendirme Envanteri Ebeveyn Formunu (BRİEF) doldurmuştur. Bulgular: KZVD olan depresyon grubu ergenler aile içi şiddet ve ailede evlilik sorununu en yüksek oranda bildirirken, sağlıklı kontrol grubu ergenlerin en düşük oranda bildirdiği görülmüştür. KZVD olan depresyon grubundaki ergenlerin diğer iki gruptaki ergenlerden anlamlı düzeyde daha fazla oranda düzenli sigara kullandıkları, daha fazla intihar düşüncesi, planı ve girişimi öyküsü ve arkadaşlarında intihar öyküsü bildirdikleri saptanmıştır. KZVD olan ergenlerde en sık kendine zarar verme yönteminin kendini sert bir yere çarpma, vurma olduğu, ikinci sıklıktaki yöntemin kendini kesme olduğu saptanmıştır. DEP, BDÖ-11 ve BRİEF alt ölçek ve toplam puanları karşılaştırıldığında KZVD olan ve olmayan depresyon grupları arasında anlamlı farklılık bulunmazken sağlıklı kontrol grubu puanlarına göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır(p<0.01). DDGÖ amaç, dürtüsellik ve netlik alt ölçek puanları KZVD olan depresyon grubu ergenlerde diğer gruplardakilere göre anlamlı olarak daha yüksek, ÇGPSÖ-12 puanları anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p<0.01). DDGÖ strateji, kabul etmeme ve farkındalık alt ölçek puanları depresyon gruplarında benzer bulunurken sağlıklı kontrol grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0.05). WCST, Stroop Testi ve İşaretli Yap/Yapma Testi verileri karşılaştırıldığında depresyon grupları arasında fark bulunmazken, bu gruplardaki ergenlerin sağlıklı kontrol grubundakilere göre daha kötü performans sergilediği bulgulanmıştır (p<0,05). KZVD üzerine etkisi olan değişkenlerin lojistik regresyon analizinde DDGÖ dürtüsellik alt ölçek puanı ve intihar düşüncesi istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0.05). KZVD işlevleri ile ilgili analizler sonucunda DEP toplam puan ve DDGÖ strateji alt ölçek puanı otonom işlevler ile korele bulunurken, DEP toplam puan ve BDÖ-11 motor dürtüsellik alt ölçek puanı sosyal işlevler ile korele bulunmuştur(p<0.01). KZVD işlevlerine etkisi olan değişkenleri saptamak için yapılan çoklu lineer regresyon analizinde otonom işlevler üzerinde DDGÖ strateji alt ölçek puanı, sosyal işlevler üzerinde ise DEP toplam puan ve BDÖ-11 motor dürtüsellik alt ölçek puanı etkili bulunmuştur (p<0.05). Araştırmamızda kullanılan ölçeklerin olgu grubunda yapılan değerlendirmesinde DEP, DDGÖ, BDÖ-11 ve BRİEF ölçekleri birbirleriyle pozitif korele bulunurken, ÇGPSÖ-12 ile diğer tüm ölçekler arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: KZVD olan depresyon grubu ergenler ailede evlilik sorunu, aile içi şiddet, düzenli sigara kullanımı, intihar düşüncesi, planı ve girişimi öyküsü ve arkadaşlarında intihar öyküsü açısından diğer gruplardaki ergenlerden farklı bulunmuştur. KZVD olan ergenlerin duygu düzenleme konusunda güçlük yaşadıkları, olumsuz duygu esnasında amaca yönelik davranışı başlatma, duygusal yanıtı netleştirebilme ve dürtüsel davranışları kontrol edilebilme açısından daha az beceriye sahip oldukları, psikolojik sağlamlıklarının düşük olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Dürtüsellik ve yürütücü işlevleri değerlendiren ölçekler ve laboratuvar testlerinin sonuçları KZVD ile ilişki saptamamış, bulunan defisitlerin depresyon ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. KZVD üzerine etkili bulunan faktörlerin analizi sonucunda intihar düşüncesine sahip olmanın ve dürtüsel davranışları kontrol edilebilmede güçlük yaşamanın KZVD riskini arttırdığı saptanmıştır. Ayrıca KZVD olan ergenlerde duygudurum düzenleme stratejileri konusunda yaşanan güçlükler arttıkça otonom işlevlerin, depresyon şiddeti ve motor dürtüsellik arttıkça sosyal işlevlerin daha fazla kullanıldığı sonucuna varılmıştır. Depresyon şiddeti, dürtüsellik ve duygudurum düzenlemede güçlükler artıkça yürütücü işlev defisitlerinin arttığı; psikolojik sağlamlığın ise bütün bu değişkenler ile negatif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. KZVD'nin altında yatan faktörlerin tespiti ve bu davranışın önüne geçebilmek için gerekli tedbirlerin oluşturulabilmesi için, yürütücü işlevler ve diğer değişkenlerle ilişkisinin araştırıldığı daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.