Fertilization-in vitro
97 theses under this subject heading
Likopen ve askorbik asit'in in vitro sığır embriyo kültür medyumlarına ilavesinin embriyo gelişimi ve kalitesi üzerine etkileri
Sunulan tez çalışmasında, enzimatik nitelikte olmayan Likopen ve Askorbik asit antioksidanlarının ayrı veya kombine gruplarının embriyo kültür medyumuna ilavesiyle oksidatif stresin azaltılıp elde edilen embriyo sayısı ve kalitesinin artırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın materyalini, mezbahadan uygun koşullar altında laboratuvara getirilen 424 ovaryum oluşturdu. Ovaryum üzerindeki 2-8 mm çaptaki foliküller aspire edilerek oositler toplandı. Toplanan oositler kalitelerine göre sınıflandırıldı ve çalışmaya sadece A kalite immature oositler dahil edildi. Oositlerin maturasyon, fertilizasyon ve kültür süreçleri için IVF Bioscience firmasına ait ticari solüsyonlar kullanıldı. Oositlerin maturasyonu ve fertilizasyonu, 38,5˚C, %5,5 CO2 ve yüksek oranda nemli ortam sağlayan inkübatörde gerçekleştirildi. Maturasyonunu tamamlayan oositler fertilizasyon sürecine bırakıldı Fertilizasyon işlemi tamamlanan muhtemel zigotlar kültür ortamına alındıktan sonra, iki farklı antioksidanın ayrı ve kombine dozları ilave edilerek gruplara ayrıldı. Kültür işlemi %6 CO2, %6 O2, 38,5˚C ısı ve yüksek oranda nem içeren inkübatörde 6-9 gün süresince gerçekleştirildi. Fertilizasyon 0. gün kabul edilerek 6. günden itibaren IVC ortamında blastosist varlığı kontrol edildi. Gruplar arasındaki blastosist sayılarındaki farklılıklar istatistiksel olarak analiz edildi. Genel olarak kombine gruplardan elde blastosist ve blastosiste ulaşma oranları, kontrol ve likopen grubunun farklı dozlarından yüksek olduğu istatistiki olarak saptandı (P<0,05). Sunulan tez çalışmasında likopen ve askorbik asit ilave edilen gruplar arasında istatistiki olarak farklılık elde edilmedi (P>0,05). Çalışmada elde edilen blastosistlerden, her grupta en az 10'ar tane olacak şekilde TUNEL boyaması uygulandı. Blastosistteki hücre (iç hücre kümesi, trofektoderm, toplam hücre sayıları) ve apoptotik hücre sayıları belirlendi. Blastosistlerdeki hücre sayıları, kombine gruplarında, kontrol ve likopen gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu belirlendi (P<0,05). Apoptotik hücre sayıları incelendiğinde istatistiki olarak en düşük likopen 0,2 µM ve askorbik asit 2 mM (Lik0.2+AA2) grubunda olduğu saptandı (P<0,05). Sonuç olarak, likopen ve askorbik asit gibi bazı antioksidanların tek başına veya kombinasyon halinde kültür ortamına eklenmesinin gelişim oranları üzerinde olumlu etkisi olduğu görüldü.
Taze embriyo transferi ve donma çözme embriyotransferlerinde transfer öncesi endometriumkalınlığının gebeliğin hipertansif hastalıklarıve doğum ağırlığına etkileri
Üreme Teknolojileri (ART), kısırlık yönetiminde ayrılmaz bir parça haline gelmiş olup, in vitro fertilizasyon (IVF) en yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biridir. IVF kullanımının artmasıyla birlikte, ilişkili risklerin ve potansiyel faktörlerin anlaşılması son derece önemli hale gelmektedir. Bu kapsamlı derleme, endometrial kalınlığın ART döngülerindeki gebelik sonuçları üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Transfer öncesi ultrason ile değerlendirilen endometrial kalınlık, endometrial reseptivitenin kritik bir göstergesi olarak hizmet vermektedir. Çalışmalar, IVF başarısını ve klinik gebelik oranlarını öngörmede önemini göstermiştir. Bununla birlikte, endometrial kalınlığın gebelikte hipertansif bozukluklar ve doğum ağırlığı sonuçları üzerindeki etkilerine dair sınırlı literatür bulunmaktadır. Mevcut çalışmalar genellikle taze transferler veya donmuş-çözülmüş embriyo transferleri üzerinde ayrı ayrı odaklanırken, her iki hasta grubunu içeren az sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, fetal büyüme kısıtlılığı (FGR), ART gebeliklerinde önemli bir endişe kaynağını temsil etmektedir. Lubchenco ve meslektaşları fetal büyümeyi üç kategoriye ayırarak tanımlamışlardır: gestasyonel yaşa göre küçük (SGA), uygun (AGA) ve büyük (LGA). FGR, bir fetüsün büyüme potansiyelini gerçekleştirememesiyle karakterize edilir ve perinatal sonuçlar için önemli sonuçlar doğurur. Çalışmamızda, ART döngülerinde endometrial kalınlık ölçümlerinin kapsamlı bir analizini gerçekleştirdik ve bunları hipertansif gebelik bozuklukları ve doğum ağırlığı sonuçları da dahil olmak üzere gebelik sonuçları ile ilişkilendirdik. Bulgularımız, endometrial kalınlık ile bu sonuçlar arasında önemli bir ilişki olduğunu göstermektedir ve endometrial değerlendirmenin ART başarı oranlarını optimize etme ve anne ve neonatal sağlığı iyileştirme açısından önemini vurgulamaktadır. Bu derleme, endometrial kalınlık ile gebelik sonuçları arasındaki ilişkiyi daha kapsamlı bir şekilde açıklığa kavuşturmak için daha fazla araştırmanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu ilişkilerin daha derinlemesine anlaşılması, klinik karar verme süreçlerini geliştirebilir ve sonuç olarak anne ve neonatal sağlığını iyileştirebilir. Anahtar kelimeler: IVF, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon, SGA, doğum ağırlığı
Zambak (Lilium spp.)'ın soğan pulları ile çoğaltılması
Bu çalışmada zambağın soğan pullarının in vitro koşullarda çoğaltımı, köklendirilmesi, organik gübrelemenin ve farklı katı yetiştirme ortamlarının, lilyum bitkisinin soğan gelişimi üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda çalışmada, Oriental hybrid Lilium spp.'ye ait soğan pullarının in vitro koşullarda çoğaltılması amacıyla 24 farklı besin ortamı kullanılmıştır. Denemelerde temel besin ortamı olarak MS ortamı tercih edilmiş ve bu ortama farklı oranlarda NAA (0.5-1 mg.l-1), BAP (0.1-0.5 mg.l-1) ve TDZ (0.2-0.5 mg.l-1) ilave edilmiştir. Çalışmada aynı zamanda farklı dikim şekilleri (soğancık, pul, yapraklı) karşılaştırılmıştır. Çalışmada en iyi sonuçlar dördüncü alt kültürde tespit edilmiştir. Buna göre soğancık şeklinde dikimde, 1.0 mg.l⁻¹ NAA + 1.0 mg.l⁻¹ TDZ içerikli ortam, yaprak sayısı (37 adet), soğan çapı (19.09 mm) ve pul sayısı (37 adet) açısından en yüksek değerleri sağlamıştır. Tek başına pul dikilen pullarda 0.5 mg.l⁻¹ NAA + 0.2 mg.l⁻¹ TDZ içerikli ortam, bitki boyu (40.83 mm), yaprak sayısı (11.67 adet), soğan çapı (12.75 mm) ve pul sayısı (14 adet) bakımından en iyi sonuçları göstermiştir. Yaprak parçasıyla birlikte dikilen pullarda ise, 0.5 mg.l⁻¹ NAA + 0.5 mg.l⁻¹ TDZ içerikli ortamda yaprak sayısı (12.33 adet) ve pul sayısı (13.33 adet) açısından en yüksek değerler elde edilmiştir. Ancak, soğan çapı (12.66 mm) açısından 2.0 mg.l⁻¹ NAA + 0.2 mg.l⁻¹ TDZ içerikli ortam en iyi sonucu vermiştir. Köklendirme sonuçlarına göre, bitki boyu (48,62 mm), köklenme oranı (%100) ve kök uzunluğu (40,32 mm) bakımından en iyi sonuçlar, 10 numaralı ortamdan (½ MS + 1 mg.l-1 IBA) tespit edilmiştir. Sonuç olarak 1mg.l⁻¹ NAA + 1 mg.l⁻¹ TDZ içerikli ortamda soğancık olarak dikimin ve köklendirme açısından ½ MS + 1 mg.l-1 IBA içerikli ortamın etkili olduğu tespit edilmiştir.
2017-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tüp Bebek Kliniğinde IVF yapılan düşük, normal ve yüksek over rezervli hastalarda toplanan oositlerin maturasyon oranlarının karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı 2017-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi tüp bebek kliniğinde IVF yapılan Poseidon sınıflamasına göre düşük, normal, yüksek over rezervli hastalarda toplanan oositlerin maturasyon oranlarının karşılaştırılmasıdır. Kesitsel tipteki bu çalışmaya 2017-2022 yılları arasında IVF tedavisi gören 18-40 yaş arası kadınlar dahil edilmiştir. Antral folikül sayısı (AFC), AMH değerleri, oosit maturasyonları, toplam oosit sayıları, FSH, LH, TSH ve östradiol düzeyleri kaydedilmiştir. Yaş ortalamaları 30,70 olan katılımcıların BKİ ortalaması 26,61, AMH değerleri ortalama 3,29 ng/ml, ortalama AFC sayısı ise 3,47'dir. Katılımcıların %22'si düşük, %46,1'i orta, %31,9'u yüksek over rezervlidir. Düşük over rezervli kadınların yaş ortalaması anlamlı farkla daha yüksektir. Düşük over rezervli kadınların FSH ve E2 ortalamaları ve kullanılan ilaç dozları daha yüksektir. Düşük over rezervli kadınların toplam oosit, M1, M2 ve GV oosit sayıları ortalamaları anlamlı farkla daha düşüktür. Çatlatma iğnesi olarak katılımcıların %81,6'sında Ovitrelle, %17,8'inde Gonapeptly ve %0,6'sında Ovitrelle+Gonapeptly kullanılmıştır. Gonapeptly kullanılan grubun toplam oosit sayısı, M1, M2 ve GV oosit sayısı ortalamaları daha yüksektir. Tüm katılımcıların %50,3'ü vitamin desteği almıştır. Yaş arttıkça AMH değerinin azaldığı ve toplam, M1, M2 ve GV oosit sayılarının azaldığı görülmüştür. Düşük over rezervli kadınlarda toplam oositlerin %67,3'ünün, orta over rezervli kadınlarda toplam oositlerin %66,9'unun, yüksek over rezervli hastalarda ise toplam oositlerin %67,3'ünün metafaz 2 oositlerine olgunlaştığı görülmüştür. Over rezervi ile oosit sayısı arasında ilişki vardır ancak maturasyon oranlarının benzer olduğu görülmüştür. İleriki çalışmalarda daha geniş popülasyonlarda ve farklı tedavi uygulamalarıyla over rezervi ile oosit maturasyonu ilişkisinin araştırılması, bulgularımızın desteklenmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Anti-müllerien hormon, in vitro fertilizasyon, over rezervi.
Serum ve foliküler sıvıdaki koenzim q10, myoinositol, asta ksantin ve l-arginin değerlerinin ICSI+ET ve gebelik sonuçları ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, serum ve oosit toplanması sırasında elde edilen folikül sıvısında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerlerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları üzerine etkilerini değerlendirmeyi, ayrıca eş zamanlı olarak serum ve foliküler sıvıdaki seviyeler ve diğer parametreler arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu değerlendirmede anlamlı sonuçlar elde edilirse, yardımcı üreme tekniğinin başarısını önceden tahmin etmekte kullanılabilecek ekonomik ve kolay ulaşılabilir uygun bir test bulunabilecek, tedavinin sağlıklı bir gebelikle sonuçlanmasında başarı oranları artırılabilecektir. Gereç ve Yöntem: Ekim 2021 - Ekim 2022 tarihleri arasında kliniğimizde IVF protokolüne alınan 60 hastanın Gün-3 ile OPU günü alınan serumlarında ve toplanan folliküler sıvılarında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerleri çalışıldı. Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin seviyelerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları ile ilişkisi istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Matür oosit ve fertilize olan oosit sayıları ile serumdan ve folikülden bakılan Koenzim Q10, Myoinositol, Asta ksantin ve L-arginin değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır ( p<0.05). Toplam gonadotropin dozları ile toplanan oosit, matür oosit ve fertilize oosit sayıları arasında negatif koralasyon izlenmiştir ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Myoinositol ve L-arginin değerleri gebe kalan ve gebe kalmayanlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü serumda bakılan Asta ksantin değeri ≤ 0,3035 olduğunda gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Asta ksantin ve L-arginin değerlerinde klinik gebelik ve biyokimyasal gebelik geçirenler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Oosit toplama günü serumda bakılan Myoinositol değeri ≥ 1,6555 olduğunda biyokimyasal gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. XIV Sonuç: Araştırma hipotezimizin daha güçlü sonuçları için daha geniş hasta popülasyonları ile çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Folikül sıvısı, Serum, İnfertilite, İVF, Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin, L-Arginin
In vitro koşullarda bazı yerel kenevir (Cannabis sativa L.) popülasyonlarının çoğaltımı
Kenevir (Cannabis sativa L.), Türkiye'nin 20 ilinde tarla koşullarında yetişen önemli bir tıbbi ve endüstriyel bitkidir. Bu çalışma, In vitro koşullar altında farklı tohum çimlendirme ve rejenerasyon teknikleri kullanılarak gelecekteki In vitro ıslah çalışmalarına zemin hazırlamayı amaçlamıştır. Çalışmada Uşak ve Samsun Vezirköprü Kenevir popülasyonları kullanılmıştır. Her iki kenevir popülasyonu için % 50 ticari çamaşır suyu uygulanmış ve ardından 3×5 dakika steril saf su ile durulama yapılarak yüzey sterilizasyon gerçekleştirilmiştir. Farklı konsantrasyonlarda kontrol, GA3 ve BAP muamelesi ile agarla katılaştırılmış damıtılmış su, MS ve Gamborg B5 ortamı kullanılarak tohumların çimlendirilmesi sağlanmıştır. Sonuç olarak, kontrol olarak kullanılan In vitro ortamlardaki çimlenme oranı uygulamalara göre yetersiz kalmıştır. En iyi tohum çimlenmesi S.Vezirköprü kenevir popülasyonu kullanılarak Gamborg B5 ortamı üzerinde %73,33 ile elde edilmiştir. Bunu takiben agar ile katılaştırılmış damıtılmış su uygulaması ile %63,33 tohum çimlenmesi izlenmiştir. Sürgün rejenerasyonu için eksplantlar, In vitro koşullar altında geliştirilen bitkilerden elde edilmiştir. En iyi sürgün rejenerasyonu %83,33 ile 0,4 mg / l Thidiazuron içeren Gamborg B5 ortamında koltuk altı meristem eksplantından elde edilmiştir. Diğer eksplantlardan kayda değer bir sürgün rejenerasyonu elde edilememiştir. Tüm bitkiler, rejenerasyon ortamında köklenmiştir. Köklenen bitkiler, adaptasyon için kontrollü koşullar altında büyüme odasına aktarılmıştır. Ardından bu bitkiler, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü deneme tarlasına başarıyla taşınmıştır. Çalışmada hedeflenen gelecekteki In vitro ıslah çalışmalarının temelini oluşturmak için tohum çimlenmesi ve sürgün rejenerasyonu ile ilgili, kayda değer önemde verilere ulaşılmıştır.
Taze blastokist transferi yapılan tüp bebek sikluslarında erken ve orta luteal dönem kan progesteron seviyelerinin devam eden gebelik oranları üzerine etkisinin araştırılması
Taze embriyo transfer sikluslarında, luteal fazda serum progesteron (P4) düzeylerinde bireyler arasında anlamlı farklılıklar vardır. Taze sikluslarda luteal faz serum P4 düzeylerinin, reprodüktif sonuçlar üzerine etkisini araştıran çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmada, taze blastokist transferi yapılan, rhCG tetiklemesi ve standart luteal faz desteği (LFD) kullanan sikluslarda, erken/orta luteal faz P4 düzeylerinin devam eden gebelik oranlarına etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 126 hasta prospektif olarak dahil edildi. Ovaryan stimülasyonda GnRH agonist (n=31) veya GnRH antagonist (n=95) protokolleri ve ovulasyon tetiklemesi için rhCG kullanıldı. LFD için günde 1 defa 90 mg vajinal progesteron jel kullanıldı. Serum P4 düzeyleri trigger günü, OPU günü, OPU+3 günü, OPU+5 günü ve OPU+14 günü olmak üzere beş durumda ölçüldü. Primer çıktı, devam eden gebelik (≥12. gebelik haftası) olarak alındı. Trigger günü, OPU günü ve OPU+3 günü P4 düzeyleri devam eden gebeliği olan (n=57) ve olmayan (n=69) hastalarda benzer iken, OPU+5 gününde devam eden gebeliği olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksek P4 düzeyleri izlendi (104.4±35.1 ve 84.8±34.8 ng/ml, p<0.001). Hastaların ≈1/3'ünde OPU+3 ile OPU+5 günü arasında P4 düzeylerinde düşme olduğu (negatif-ΔP4) ve bu durumun pozitif ΔP4 olan hastalara göre devam eden gebelik oranlarında anlamlı olarak azalma ile ilişkili olduğu izlendi (31.1% vs 53.1%, p=0.03). Negatif-ΔP4 olan hastalar için, negatif-ΔP4 büyüklüğü devam eden gebeliğin anlamlı bir prediktörüydü. Vücut kitle indeksi ve FSH tüketimi negatif-ΔP4'un anlamlı prediktörleri olarak bulundu. Lojistik regresyon analizi yapıldığında, sadece ΔP4 devam eden gebeliğin bağımsız prediktörü olarak izlendi. Yapılacak iki adet serum P4 ölçümü ile P4 düzeylerinde düşme olan, yani devam eden gebelik oranlarında 2,5 kat azalma olan hastalar tespit edilerek bu siklusların ek P4 desteği ile veya donma-çözme politikası ile kurtarılabileceği ileri randomize kontrollü çalışmalar ile test edilmelidir. Anahtar Kelimeler: İVF, hCG trigger, luteal faz, progesteron, devam eden gebelik
Appropriate ivf vs. inappropriate ivf : Formation of the discursive space of in-vitro fertilization in Turkey
This study analyzes the local context of Turkey in which the reproductive technology of In Vitro Fertilization (IVF) takes place. Focusing on the ways in which this global biomedical technology is understood, produced, practiced, experienced and narrativized within the locality of Turkey, this study looks at the particular formation of Artificial Insemination by Donor (AID) as an "inappropriate" technology, and the conceptualization of "conventional IVF," where reproduction takes place between a heterosexual and married couple, as an "appropriate" technology. Looking into the legal, economic and social spheres of the practice of IVF, this thesis highlights the importance of several social processes like medicalization, economic liberalization and the formation of the nuclear family as the ideal form of social, organizational unit, to see how a global conceptive technology is shaped locally, according to the particular, contextual, discursive spaces. Avoiding essentialist explanations on the issue, this thesis looks at the intersection points of three axes – that are, the historical emergence of the nuclear family as the core organizational unit of the nation state, the conservative and family-oriented policies of the government, and the popular cultural values on issues such as motherhood, lineage, adoption and donor insemination, which are expressed repeatedly by women from different educational, social, economic and religious backgrounds. The study examines the ways in which state laws that limit the possible usages of IVF technology in Turkey to a strictly heterosexual married couple overlap with popular, cultural, moral values. Comparing the case of Turkey to Israel, Egypt, Iran, Lebanon and Greece, this thesis shows that a single, global, Western technology is formulated differently as it travels from place to place and encounters different historical, political, cultural spheres. Finally, by analyzing fourteen women's narratives of their experience with IVF, and one woman's telling of her experience with AID, this study pays attention to several ways in which the medical procedure of IVF is carried out on the bodies of women, stressing the conscious strategies they employ as active agents to steer their way in a hectic market of test-tube babies, scrutinizing the meanings they attach to these technologies in their local moral worlds by looking into their narratives.
Bazal folikül stimülan hormon düzeyinin intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu sonuçlarıyla ilişkilendirilmesi
İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) erkek kaynaklı infertilite tedavisi için yaygın olarak kullanılan yardımcı üreme tekniğidir. Yardımcı üreme tekniklerinde amaç, uygun tedavi protokolu ve yöntemleri kullanarak kaliteli gamet hücreleri ile embriyo ve gebelik elde edilmesidir. Yaşla birlikte overlerdeki germ hücre havuzu azalmaktadır. Bununla birlikte kadınlarda ilerleyen yaş ile paralel olarak azalan over rezervi, gonodotropin stimülasyonuna yanıtın azalmasına neden olmakta ve tedavide başarı şansını olumsuz olarak etkilemektedir. Yıllar içerisinde over progresif olarak folikül havuzunu kaybeder ve inhibin seviyesi düşer, buna karşılık adenohipofizden folikül stimülan hormon (FSH) salınımı artar. Bu nedenle günümüzde erken fazda ölçülen bazal FSH değerleri over rezervinin önemli bir belirteci olarak kabul edilmektedir. FSH değeri, oosit rezervinin yanı sıra kaliteli oosit ovulasyonu açısından önem taşır. Bazal FSH ölçümlerinin in vitro fertilizasyon (IVF) uygulamalarında gebelik sonuçları üzerine etki eden önemli bir belirteç olarak kullanılabileceğini bildiren pekçok çalışma mevcuttur.Bu çalışmada, kadın hasta bazal FSH düzeyinin ICSI sonuçları üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. ICSI tedavisine alınan 99 çift çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar bazal FSH <10 IU/ml ve FSH >10 IU/ml olan kadın ve normospermili erkek hastalar ile bazal FSH <10 IU/ml, FSH >10 IU/ml olan kadın ve oligospermili erkek hastaların oluşturduğu dört grup altında toplandı. Bazal FSH değeri <10 IU/ml olan normospermili ve oligospermili gruplarda, toplanan oosit sayısı ve metafaz II (MII) oosit sayısı, FSH değeri >10 IU/ml olan her iki gruba göre artmış olarak bulundu ve gruplar arası istatistiksel anlamlılık izlendi. Metafaz I (MI) ve germinal vesikül (GV) içeren oosit gelişimi, fertilizasyon oranları ve takiben elde edilen embriyoların 2. ve 3. gün iyi ve kötü kalite embriyo oranları arasında istatistiksel bir anlamlılık saptanmadı. Gebelik oranları bazal FSH < 10 IU/ml olan normospermili grupta 33.3, oligospermili grupta 40.0, FSH >10 IU/ml olan gruplarda ise sırasıyla 18.8 ve 26.7 olarak bulundu. Bazal FSH değerleri >10 IU/ml olan grupta gebelik oranları düşme göstermesine karşın istatististiksel olarak anlamlılık tespit edilmedi.
Erken bölünme değerlendirmesinin intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu sonuçlarıyla ilişkilendirilmesi
İnfertilite, korunmasız ve düzenli cinsel ilişkiye rağmen bir yıl süre sonunda gebe kalınamaması şeklinde tanımlanır. Yardımla üreme teknikleri gebelik elde edilmesi için başvurulan uygulamalardır. Bir in vitro fertilizasyon (IVF) siklusunda başarıyı etkileyen en önemli faktörlerden biri transfer edilecek en iyi embriyonun seçimidir. Transfer edilecek embriyolar morfolojilerine ve kültürde gelişim oranlarına göre belirlenmektedir. Embriyoların gelişimlerinin ve diğer embriyolarla arasındaki farklılıkların belirlenmesi için kritik zaman noktalarında gözlenmesi gerekmektedir.İnseminasyon veya mikroenjeksiyondan sonraki 25. saat kritik zaman noktası olarak kullanılmaktadır. 25. saatte iki hücreye bölünmüş embriyo erken bölünmüş embriyo olarak adlandırılır. Yapılan araştırmalar erken bölünen embriyoların daha yüksek gebelik ve implantasyon potansiyeline sahip olduklarını göstermiştir.Çalışmamızda transfer edilecek en iyi embriyonun seçim sürecinde ICSI den 25-27 saat sonra gerçekleşen erken embriyo bölünmesinin ICSI parametreleri üzerine etkileri incelendi. 202 hasta transfer edilecek erken bölünen ve bölünmeyen embriyoların varlığına göre iki gruba ayrıldı. I. grup en az bir tane erken bölünen embriyo transferi yapılan 109 hastadan, II. grup ise erken bölünmeyen embriyolarla transferi yapılan 93 hastadan oluşturuldu.Çalışma sonunda erken embriyo bölünmesinin ICSI parametrelerinden embriyo elde etme, embriyo bölünme hızı, kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisi değerlendirildi. Embriyo elde etme oranı açısından erken bölünen ve bölünmeyen grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Grup ayrımı yapılmadan tüm embriyolar değerlendirildiğinde, erken bölünen embriyodan gelişen embriyo bölünme hızı ve kalitesi, erken bölünmeyen embriyoya göre anlamlı yüksek bulundu. Gebelik oranları incelendiğinde; I. grupta gebelik oranı %72.5 ve II. grupta %31.2 bulundu. Erken bölünen embriyolarla transfer yapılan hastalarda gebelik oranı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu.Bu verilere dayanarak transfer edilecek embriyoların seçiminde fertilize olmuş oositin ilk hücre bölünme zamanının önemli bir kriter olarak değerlendirilebileceği sonucuna varılmıştır.
Kümülüs hücreleri proliferasyon ve apopitoz indekslerinin intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu sonuçlarıyla ilişkilendirilmesi
Günümüzde yardımla üreme tekniklerini kullanan (IVF: İn vitro fertilizasyon, ICSI: İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu) hastaların gebelik oranı pek çok faktörün etkisi altındadır. Bu faktörlerden bazıları semen kalitesi, ovaryan stimülasyon tipi, östradiol (E2) seviyeleri ve hasta yaşıdır. Bunlar oosit sayısını, kalitesini, matürasyon oranını ve embriyo gelişimini etkilemektedir. Oosit matürasyonun ilerlemesini ya da gecikmesini sağlayan kümülüs hücreleri, lokal ürünler aracılığıyla oositi etkileyerek proliferasyon ve apopitozda güçlü birer düzenleyici olarak rol oynamaktadırlar.Bu çalışmada, kümülüs hücrelerinin proliferasyon ve apopitoz oranları belirlenip ? 37 yaş ve altı ile ? 38 yaş ve üstü olmak üzere iki gruba ayrılan hastalarda, mikroenjeksiyon sonuçlarıyla ilişkisi değerlendirildi.Bu amaçla, mikroenjeksiyon uygulamasına tabi tutulan hastalardan toplanan kümülüs-oosit komplekslerinden alınan kümülüs hücrelerine, prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA) monoklonal antikoru uygulanarak proliferasyon indeksi tespit edildi. 4, 6 diaminido 2 phenilindol (DAPI) floresan boyası uyguladıktan sonra mikroskop altında morfolojik kriterlere göre apopitoz oranı belirlendi.Elde edilen bulgulara göre, kümülüs hücrelerinin proliferasyon oranlarının ? 37 yaş ve altındaki grupta anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Kümülüs hücre apopitoz oranları değerlendirildiğinde ise her iki grup arasındaki fark anlamlı değildi. Proliferasyon ve apopitoz oranları tespit edilen gruplarda ayrıca oosit matürasyonu, fertilizasyon ve gebelik düzeyleri değerlendirildi. Toplanan oosit sayısı ve matürasyon oranlarının yanı sıra gebelik düzeylerinin kümülüs hücrelerinde yüksek proliferasyon indeksine sahip hastalarda anlamlı derecede artmış olduğu saptandı.Çalışmamızda, mikroenjeksiyon uygulanan hastalarda kümülüs hücre proliferasyon oranlarının sağlıklı gebelik eldesi konusunda önemli bir parametre olan kaliteli oosit seçiminde kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olduğu sonucuna varılmıştır.
TESE ile sperm elde edilerek ICSI uygulanmış azospermik hastaların kriptozoospermik olanlarla fertilizasyon ve gebelik oranlarının karşılaştırılması
İnfertilite, çiftlerin en az bir yıl süre içerisinde hiçbir korunma yöntemi olmaksızın cinsel ilişkiye rağmen kadında gebeliğin oluşmaması durumudur. Gebelik elde edemeyen çiftlerin yarıya yakın kısmında erkek faktörü bulunmaktadır. Son derece düşük sperm sayısı ve sperm motilitesi olan kriptozoospermik ya da azospermik erkeklerde üremeye yardımcı tekniklerin kullanılmasını ICSI gerektirir. Bu çalışmada azospermi sebebiyle Testiküler Sperm Ekstraksiyonu (TESE) yapılan intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) uygulanmış hastalar ile kriptozoospermik hastalar için fertilizasyon ve gebelik oranlarının retrospektif karşılaştırılması amaçlandı. Çalışma kriterlerine uyan 528 (1.grup azospermik n=256 ve 2.grup kriptozoospermik n=272) hasta çalışmanın örneklemini oluşturdu. Gruplarda %48,5'lik oranla (n=256) azospermi olgusu ve %51,5'lik oranla (n=272) kriptozoospermi olgusu bulunmaktadır. Olguların % 100'ünde (n=528) döllenme olduğu görüldü. Araştırmaya katılan 528 olgudan 92 tanesinde çeşitli sebeplerden dolayı embriyo transferi yapılamadığı, 436 olguda embriyo transferi yapıldığı görüldü. ET yapılan 436 olgudan %44,3'ünde (n=193) gebelik görülmezken, %55,7'sinde (n=243) gebelik görüldü. Kriptozoospermi grubundaki olgularda freezing yapılma oranı, azospermi grubundakilerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptandı (p=0,008; p<0,01). Kriptozoospermi grubundaki olgularda 2PN sayısı ≥6 olanların oranı, azopermi grubundakilerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptandı (p=0,036; p<0,05). Azospermik grupta gebelik oranı %51 ve kriptozoospermik grupta %49 (p<0.059) olup, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak gebelik oranlarında farklılık saptanmazken, kriptozoospermik vakalarda ise fertilizasyonun ve embriyo transferinden sonra kalan dondurulacak embriyo sayılarının daha yüksek olduğu gözlendi. Bu değerlendirmeden hareketle kriptozoospermik vakalarda TESE uygulamanın ejekülat spermine tercih edilmesinin fertilizasyon ve dondurulacak embriyo sayılarını arttırsa da transfer ve gebelik oranını arttırmayacağı yargısına varıldı.
İnfertil hastaların yönetiminde IVF/ICSI/ET öncesi histeroskopik endometrial injüri ve histeroskopik polipektominin reprodüktif sonuçlar ile ilişkisi
Amaç Endoskopik yaklaşımlardan histeroskopi, infertilite yönetiminde sıklıkla kullanılan minimal invaziv bir tekniktir. Embriyo transferi için ideal bir endometrium hazırlığının in vitro fertilizasyon (IVF) başarısını artıran faktörlerden olduğu bilinmektedir. Dolayısı ile uterus ve endometriumun histeroskopik olarak değerlendirilmesi ve operatif prosedürlerin uygulanması infertiliteye yaklaşımda önemli bir yer teşkil etmektedir. Çalışmamızda histeroskopik polipektomi ve histeroskopik injürinin reprodüktif sonuçlara etkisi değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod Maltepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Yardımcı Üreme Teknikleri Birimi'ne başvuran, IVF/ICSI/ET tedavisi ile gebe kalmaya çalışan 391 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireyler histeroskopik injüri (Grup A) (n=105), histeroskopik polipektomi (Grup B) (n=105) ve kontrol grubu (Grup C) (n=181) olmak üzere üç grupta incelenmiştir. Bulgular Çalışma grupları arasında biyokimyasal gebelik oranı, klinik gebelik oranı, canlı doğum oranı ve abortus oranı gibi parametreler değerlendirilmiştir. Grup A'da, biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum ve abortus oranları sırası ile %49.5, %41.9, %27.6 ve %14.3 olarak bulunmuştur. Grup B'de sırası ile %44.8, %41, %31.4 ve %8.6 olarak bulunmuş olup Grup C'de aynı parametreler sırası ile %39.2, %33.7, %23.8 ve %8.8 olarak bulunmuştur. Gruplar arasında reprodüktif sonuçlar kıyaslandığında biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum, abortus dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p: 0.227, 0.288, 0.362, 0.276 sırasıyla ). Sonuç Histeroskopik endometrial injürinin reprodüktif sonuçlar üzerinde olumlu etkisi istatistiksel olarak anlamlı olmasa da oransal olarak gösterilmiştir. Literatüre bakıldığında çalışmalarda klinisyenlerin kendi tekniklerini kullandıkları görülmekte ve bu durum sonuçların değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Histeroskopik injüri tekniğinin standardize edildiği, yaş gruplarına ve hasta gruplarına spesifik geniş kapsamlı çalışmalar yapılarak histeroskopik injüri tekniğinin tanımlanması gerekmektedir. Histeroskopik polipektomi yapılan grupta da gebelik sayılarında oransal artış görülmüş, ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Endometrial polip eksizyonunun abortus oranını, intrauterin patolojisi olmayan hasta grubu ile benzer oranlara getirdiği görülmüştür. Endometrial polipler gebelik kayıplarına neden olabildiğinden, poliplerin histeroskopik olarak eksizyonu reprodüktif sonuçları iyileştirmektedir.
Taze TESE ve dondurulup çözülmüş TESE spermleri ile ıcsı yapılan hastalarda fertilizasyon ve gebelik oranlarının karşılaştırılması
İnfertilite en az bir yıl korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde etmeme durumudur. İnfertilite problemi yaşayan çiftlerin yarısında erkek faktörü yer almaktadır. Erkek faktörünün %8'i azospermik vakalarda görülmektedir. Bu vakalarda TESE yöntemiyle, testislerden veya reprodüktif traktusun herhangi yerinden cerrahi yöntemle sperm alınır. Bazı vakalarda TESE ile toplanan sperm hemen ICSI yapılırken bazı vakalarda dondurularak bir sonrakı ICSI'ye kadar saklanmaktadır. Çalışmamızda taze TESE ile dondurulmuş TESE uygulanan 223 vakada retrospektif olarak fertilizasyon ve gebelik durumları karşılaştırıldı. Gebelik durumları, ET oranı, fertilizasyon, 2pn, ET günleri karşılaştırıldı. Çalışma kriterlerimize uyan 223 vakanı incelerken, ET yapılan 177 vakadan (%40,1) n=71'de gebelik olmadığı halde, (%59,9) n=106'da gebelik görüldü. ET yapılma oranlarına baktığımızda, toplam 223 vakadan (%79,4) n=177' sinde ET yapıldığı halde, (%20,6) n=46 vakada ET yapılmamıştır. Araştırmamızda bulunan 223 olgunun fertilizasyon oranlarını bulmak için 2PN değerine bakıldı. Sonuç olarak (%93,3) n=208 vakada fertilizasyon oluştuğu halde, (%6,7) n=15 olguda fertilizasyon oluşmamıştır. Yapılan analiz neticesinde kullanılan sperm türü ile ET oranı arasında anlamlı bir fark tespit edildi (p=0,02; p˂0,05). Taze TESE spermleriyle ICSI yapılan olgularda ET oranı, dondurulmuş TESE spermleriyle ICSI yapılanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Diğer değişkenler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak, değişkenler açısından anlamlı fark bulunamadı. Fakat ET oranında anlamlı fark tespit edildi. Taze TESE spermleriyle yapılan ICSI sonucunda ET oranının daha yüksek olduğu gözlendi. Gebelik açısından iki grup arasında anlamlı fark tespit edilmedi.
IVF uygulanan çiftlerde sperm sayı ortalamasının retrospektif araştırılması
Son yıllarda çocuk sahibi olmak için IVF merkezine başvuran çift sayısı giderek artmaktadır. İnfertilitenin nedenleri incelendiğinde, erkek faktörü bu nedenlerin yarısını oluşturmaktadır. IVF merkezine baş vuran erkeklerin sperm sayısını belirlemek için retrospektif çalışma yapıldı. Çalışmanın örneklemini 2010-2019 yılları arasında özel bir hastenin tüp bebek merkezine başvuran 8046 vaka oluşturdu. Vakalar 4 gruba (1. grup 21-30 yaş, 2. grup 31-40 yaş, 3. grup 41-50 yaş ve 4.grup 50+ yaş) ayrılarak her birinin sperm sayı, motilite A ve motilite B değerleri belirlendi. Yaş gruplarına göre sperm sayısı değerleri birbiri ile kıyaslandığında; 4. grupta sperm sayısının 1, 2 ve 3. gruba göre daha azalmış olduğu görüldü. Motilite A ve motilite B için benzer sonuçlar elde edildi. Sonuç olarak sperm sayı ortalaması 24x106 olarak bulundu. 50 yaş üstü erkeklerde sperm sayısı ve motilitenin diğer yaş gruplarına göre azaldığı görüldü. Yaş faktörünün sperm sayısı ve kalitesinde etkili olduğu görüldü.
Yardımcı üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınlar ve doğal yollardan gebe kalan kadınlarda plasentalarının yapısal ve immünohistokimyasal farklılıkları
Amaç: Plasenta, fetal bileşen ve anneye ait bileşenden oluşan geçici bir organdır ve fetüsü korumak ve doğuma kadar canlılığını sağlamak için gebeliğe özgü bir yapıdır. Plasenta aynı zamanda gebeliğin ve fetal sağlığın korunmasını sağlayan önemli sinyaller üreten bir endokrin organı olarak da hizmet etmektedir. Plasenta çalışması klinik, sonografik, laboratuvar ve anatomik verileri içerir. Yardımcı üreme teknolojisi (ART), geleneksel tüp bebek (IVF) ve intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) gibi hem oositlerin hem de spermin in vitro olarak işlendiği, gebeliği sağlamak için kullanılan bir dizi tedavi olarak tanımlanmaktadır. Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadınların plasentalarıyla normal yollardan gebe kalan kadınların plasentalarını yapısal ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmek ve farklılıkları analiz ederek immunohistkimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda 20 Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadından ve 20 normal yollardan gebe kalan kadından plasenta ve göbek kordonundan örnekler alındı. Rutin histolojik yöntemlerle takip edildi. Bu dokulardan 3 μm kalınlığında kesitler alındıktan sonra Hematoksilen-Eozin, PAS, Masson-Trikrom ile boyandı. Ayrıca, antibody CD68+ ve antibody CD31 kullanılarak immünohistokimyasal boyama yapıldı. Bulgular: Histopatolojik inceleme sonucunda yardımcı üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınların plasentalarında sinsitiyal düğümler ve fibrinoid tabakan varlığı daha yoğun gözlenirken normal yollarda gebe kalan kadınların plasentalarında damarlanma daha yoğun olduğu görülmüştür. Ayrıca yardımla üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınların plasentalarında Hofbauer hücre belirteci olan CD68+ boyanma şiddeti de fazla olduğu görüldü. Sonuç: Elde edilen veriler yardımcı üreme tekniğinin, fetusun gelişiminde ve gebeliğin devamında rol alan plasentayı etkilediği görülmektedir. Bu etkilerin daha geniş zamanda ve uygun şartlarda araştırılması gerekmektedir.
Çözündürme sıcaklıklarının swim-up ve percol gradient sonrası sperm plazma membran fonksiyonel bütünlüğü ve sperm morfolojisi üzerine etkileri
Son yıllarda üreme biyoteknolojilerinden in vitro embriyo üretimi sığırlarda yaygın olarak kullanılmakta ve her geçen günde artarak devam etmektedir. Bu kapsamda in vitro fertilizasyon aşamasında kullanılan sperma kalitesinin önemi de artmaktadır. Sunulan çalışmanın amacı 37oC/30 sn, 50oC/15 sn ve 70oC/5 sn su banyosunda çözündürülen Brown Swiss ırkına ait dondurulmuş spermaların Percoll ve Swim up ayrıştırma yöntemleriyle ayrıştırılmış deneme grupları ve herhangi bir ayrıştırma işlemi yapılmamış kontrol grubuyla karşılaştırarak Percoll ve Swim up yöntemlerinin spermanın motilitesi, ölü ve canlı oranları, akrozomal yapısı ve plazma membran bütünlüğü üzerindeki etkilerini incelemektir. 37oC/30 sn, 50oC/15 sn ve 70oC/5 sn sürede çözündürme koşullarında FITC-PSA ortalama değerleri sırasıyla Percoll grubunda %32,35, %41,35 ve %56,30; Swim-up grubunda %25,25, %32,45 ve %63,90; Kontrol grubunda %17,90, %18,35 ve %17,45'tır. Aynı sıcaklıklarda ölü hücre oranları sırasıyla Percoll grubunda %31,38, %14,95 ve %30,65; Swim up grubunda %15,85, %13,60 ve %13,50; Kontrol grubunda %35,58, %46,18 ve %35,82'tir. Aynı sıcaklıklarda canlı hücre oranları sırasıyla Percoll grubunda %68,63, %85,05 ve %69,35; Swim up grubunda %69,15, %86,40 ve %86,50; Kontrol grubunda %68,43, %53,83 ve %64,18'tir. Aynı sıcaklıklar için motilite oranları sırasıyla Percoll grubunda %55,75, %58,50 ve %48,25; Swim up grubunda %59,75, %55,75 ve %54,75; Kontrol grubunda %49,25, %45,75 ve %48,75'tir. Aynı sıcaklıklarda HOST sonuçları sırasıyla Percoll grubunda %73,95, %69,50 ve %42,20; Swim up grubunda %77,55, %72,00 ve %50,15; Kontrol grubunda %62,65, %70,50 ve %50,60'tır. Sonuç olarak, yardımcı üreme teknikleri uygulanırken sperma ayrıştırma yöntemlerinden yararlanılması ve çözündürme işleminin pratik olması ve çözündürme sürecinin uzamasından kaynaklanacak olumsuz etkiden korunmak maksadıyla 37°C'nin kullanılmasının uygun olacağı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Boğa, Sperma, Percoll, Swim-up, Sıcaklık
İn-vitro fertilizasyon uygulanan polikistik over sendromu tanılı hastalarda, serum anti-müllerian hormon ve androjen düzeylerinin müllerian anomali sıklığı ve gebelik sonuçları üzerine etkisinin araştırılması
AMAÇ: Çalışmamızın amacı in-vitro fertilizasyon uygulanan Polikistik Over Sendromu (PCOS) tanılı hastalarda, serum Anti-Müllerian Hormon (AMH) düzeylerinin Müllerian anomali sıklığı ve gebelik sonuçları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamıza, 14/10/2020 tarihinden itibaren, Bursa Uludağ Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Üremeye Yardımcı Tedaviler Merkezi'ne başvuran, PCOS ve açıklanamayan infertilite tanılı hastalara ait IVF siklusları dahil edildi. Tüm hastaların demografik verileri, sistemik hastalık, hirsutizm, alopesi gibi hiperandrojenizm bulguları, FSH, LH ve estradiol düzeyleri, serum AMH düzeyleri, transvajinal USG veya histerosalpingografi ile saptanmış uterin anomalileri, siklus verileri; buna ek olarak PCOS tanılı hastaların DHEA-S, Total Testosteron, Serbest Testosteron, Androstenedion ve 17-OH Progesteron düzeyleri kaydedildi. Hastaların gebelik sonuçları, perinatal sonuçları ve komplikasyonları, doğum şekilleri, yenidoğan APGAR skorları analiz edildi. Sonuçlar açıklanamayan infertilite tanılı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. SONUÇLAR: PCOS ve açıklanamayan infertilite grubu arasında uterin anomali insidansı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Subgrup analizine bakıldığında uterin anomali saptanan PCOS grubunda (n=6), yine uterin anomali saptanan açıklanamayan infertilite grubundaki hastalara (n=6) kıyasla serum AMH değeri istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,002). PCOS grubunda ortalama AMH değeri 8,39 (1,97- 23,47) ng/dl iken, kontrol grubunda 2,92 (1,1-8,59) ng/ dl olarak saptandı(p=0,002). PCOS grubunda 33 hastanın 6'sında (%18,2) hastada uterin anomali saptandı. Açıklanamayan inferilite grubunda ise 50 hastanın 6'sında (%12) uterin anomali saptandı. PCOS grubunda klinik gebelik, abortus ve canlı doğum istatistiksel olarak anlamlı biçimde açıklanamayan infertilite grubuna oranla daha yüksek saptandı. TARTIŞMA: Bu çalışma, PCOS hastalarında serum AMH ve androjen düzeylerinin Müllerian anomali sıklığı üzerine etkisinin değerlendirildiği ilk prospektif çalışmadır. Uterin anomali saptanan PCOS grubunda, kontrol grubuna kıyasla AMH düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. PCOS grubunda rezorpsiyon anomalisi oranı yüksek bulunmuştur. Serum androjen düzeyleri ile korelasyon saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: CONUTA, PCOS, AMH, Uterin Anomali
Inhibin polimorfizminin tüp bebek tedavisinin araştırılması
İnfertilite, en az bir yıl boyunca korunmasız ilişkiye rağmen, hamile kalmanın imkansızlığı olarak tanımlanır. İnfertilite, hem implantasyon basarısızlıklarına hem de tekrarlayan düşükleri meydana getirebilmektedir. Uremeye yardimci tedaviler bu infertil hastalara bir umut teşkil etmektedir. In vitro fertilizasyon (IVF) sikluslarindan once, yumurtalık rezervinin değerlendirilmesi ve kadınların üreme potansiyeli hakkında foliküler bazda da incelenerek, doktor hastanın spesifik infertilite tedavisine karar vermesi konusunda yardımcı olur. Günümüze kadar, stimulasyon sonrasi elde edilen oositlerin sayisini ve kalitesini araştırmak için bir cok calisma yapilmistir. Son yillarda yapilan calismalar, inhibin b gen polimorfizmleri ve serum FSH seviylerinin korelosyonunu arastirmistir. Yaptigimiz bu calismada, Inhibin B INHIBIN β (INHBB) rs57802235 polimorfizmi ve serum FSH seviyelerinin oosit maturasyonu ustundeki etkisini ilk kez Turk toplumunda arastirdik. Rastgele seçilen infertile hastalarda INHBB geninde %96 (50 hastada) doğal tip olan G/G alleleri gözlemlenmiştir. Heterozigot mutant allel A/G %4 saptanmıştır. Mutant allel sadece %2 olarak gözlemlenmiştir. Yaptigimiz bu calismalar, ileriki calismalara isik tutmakta ve hasta sayisi arttirilarak projenin devam edilmesi planlanmaktadir.
IVF ve normal gebeliklerde anksiyete, yaşam kalitesi ve doğum tutumlarının incelenmesi
Giriş ve Amaç: İn Vitro Fertilizasyon (IVF) ve doğal yollarla gebe kalan kadınların anksiyete, yaşam kalitesi ve doğum tutumunun farklılık olup olmadığının belirlenmesi, hemşirelik bakımının kalitesinin ve etkinliğinin artması ile verilecek hizmetin planlanması ve geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmada; IVF ve doğal yollarla gebe kalan kadınlarda anksiyete, yaşam kalitesi ve doğum tutumlarını belirlemek amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Mart ve Haziran 2019 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği ve IVF merkezinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, araştırmanın yapıldığı dönemde belirtilen polikliniğe ve IVF merkezine başvuran ve örnekleme dahil olma kriterlerine uyan 61 IVF'li ve 61 normal toplam 122 gebe oluşturmuştur. Veriler; Veri Toplama Formu, Beck Anksiyete Ölçeği, WHOQOL BREF(TR) Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Doğum Tutum Ölçeği ile toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler; frekans, yüzde hesaplamaları, ki-kare testi, Independent Sample t test, Mann-Whitney U testleri kullanılarak, %95'lik güven aralığında ve p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: IVF ve doğal yollarla gebe kalan kadınların Beck Anksiyete Ölçeği (p<0.05), WHOQOL BREF(TR) Yaşam Kalitesi Ölçeği Alt Boyutlarından Ruhsal Alan (Z:-2,648; p<0,05) ve Sosyal Alan (Z:-2,968; p<0,05) ve Doğum Tutum Ölçeği (Z:-3,031; p<0.05) puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. WHOQOL BREF(TR) Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Bedensel ve Çevresel Alan alt boyut puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç ve Öneriler: Sonuç olarak IVF ile gebe kalan kadınların doğal yollarla gebe kalan kadınlara göre anksiyete seviyelerinin yüksek olduğu bulunurken, yaşam kalitelerinin ve doğum tutumlarının ise olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir. Sağlık profesyonelleri tarafından gebelerin anksiyete belirti ve bulgularının erken teşhis edilmesi, psikolojik ve sosyal destek verilmesi, doğum süreci ve doğum sonrası dönem ile ilgili eğitim verilmesi ve doğum esnasında kişisel baş etme yöntemlerinin geliştirilmesine yardımcı olunması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelik, İnfertilite, In Vitro Fertilizasyon (IVF), Anksiyete, Yaşam Kalitesi, Doğum Tutum Ölçeği
Zn esaslı dy katkılı hidroksiapatitlerin bant yapısı ve durum yoğunluklarının belirlenmesi
İlgili yüksek lisans tezi çalışması; tıpta ve medikal uygulamalarda genellikle diş ve kemik tedavisnde yaygın olarak kullanılan ve üstün biyo-uyumluluğa ve toksik olmayan etkilere sahip olan hidroksiapatit (HAp) esas alınarak, HAp esaslı biyoseramik malzemelerin üretilmesi ve sonrasında da bunların imkanlar elverdiği ölçüde in vitro biyo-uyumluğunun belirlenmesi, fiziksel ve kimyasal özellikleri araştırılması amaçlamaktadır.
Farelerde in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferinin yetişkin akciğer dokusunda toll-benzeri reseptör (TLR)-9 ekspresyonu üzerine etkisi
İn vitro fertilizasyon ve embriyo transferi başta olmak üzere çeşitli üremeye yardımcı tedavi (ÜYTE) uygulamaları tüm dünyada infertilite tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak yapılan çalışmalar, ÜYTE uygulama sonucu dünyaya gelen çocukların normal gebelik ile dünyaya gelmiş çocuklara oranla enfeksiyonlara ve astım gibi alerjik solunum yolları hastalıklarına karşı daha fazla duyarlı olduklarını göstermektedir. Doğal bağışıklık sistemi, patojenlere ve yabancı antijenlere karşı ilk savunma hattını oluşturmaktadır. Toll-benzeri reseptörler, doğal bağışıklık sisteminde önemli bir yer tutmaktadır. Bununla birlikte doğal bağışıklık sisteminin önemli bir unsuru olan TLR-9, bakteriyel/viral CpG-DNA'nın algılanmasında ve immun yanıtın şekillenmesinde önemli rol oynamaktadır. Sunulan tez çalışmasında, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi işlemlerinin yetişkin dönemde akciğer dokusunda TLR-9 ekspresyonu üzerine herhangi bir etkisinin olup olmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, bir adet Kontrol grubu ve bir adet Deneme grubuna yer verilmiştir. Kontrol grubu, PMSG+hCG uygulaması yapılmamış olan dişilerin, aynı yaştaki erkeklerle çiftleştirilmelerinden elde edilen yetişkin bireylerden; Deneme grubu ise PMSG+hCG uygulamasını takiben çiftleştirilen dişilerden elde edilen döllenmiş yumurta hücrelerinin (zigot) atmosferik oksijen konsantrasyonunda büyütülmesiyle elde edilen, dolayısıyla in vitro ortamda gelişen blastosistlerin yalancı gebelere transferiyle elde edilen yavruların büyütülmesiyle elde edilen bireylerden oluşturulmuştur. Elde edilen Kontrol ve Deneme gruplarına ait yetişkin akciğer dokusunda, dokunun genel histolojik yapısını incelemek amacıyla Crossman'ın üçlü boyama yöntemi uygulanmıştır. Dokularda, TLR-9'un hangi hücreler tarafından eksprese edildiğini belirlemeye yönelik olarak immunohistokimya ve immunofloresan analizleri gerçekleştirilmiştir. TLR-9 ekspresyonunun mRNA ve protein düzeylerinde ekspresyonunu belirlemek amacıyla real-time PCR ve western blot tekniklerinden yararlanılmıştır. İmmunohistokimya/immunofloresan analiz sonuçları, TLR-9'un hava yollarında, alveol duvarında, alveol lümeninde, damar çevresinde, damar lümeninde eksprese edildiğini ve boyanmanın her iki grupta da benzer olduğunu göstermiştir. Western blot analizlerinden elde edilen sonuçlar, Kontrol grubu ile kıyaslandığında Deneme grubunda TLR-9 proteinine ait ekspresyon düzeyinin 1,25 kat arttığını göstermiştir (p=0,015). Diğer yandan, real-time PCR analizlerinden elde edilen sonuçlar, Kontrol grubu ile kıyaslandığında Deneme grubunda TLR-9'a ait mRNA düzeyinin 1,38 kat azaldığını göstermiştir (p>0,05). Sonuç olarak elde edilen veriler, TLR-9'un yetişkin farelerde akciğer dokusunda Tip II pnömositler ve makrofajlar da dahil olmak üzere belirli hücreler tarafından eksprese edildiğini göstermekte ve in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi işlemlerinin yetişkin akciğer dokusunda TLR-9 ekspresyonunun değiştirerek akciğer immun yanıtını etkiliyebileceğini düşündürmektedir.
Erkekliği sorgularken babalara bakmak: Babalık istenci, değişen babalık rolleri ve yeniden üretim alanında erkek olmak
Bu araştırma sosyal hizmetin temel müdahale alanlarından aileyi, Eleştirel Erkeklik Çalışmaları'nın bakış açısıyla incelemiş ve alana dair farklı bir yaklaşım sunmak istemiştir. Araştırmanın amacı görüşülen erkek katılımcıların "erkeklik" algılarının baba olarak sahip oldukları roller üzerindeki etkisini temel alarak babalık istencinin altında yatan nedenleri bireysel ve toplumsal boyutuyla ele alıp Türkiye'deki aile politikalarıyla ilişkisini kurmaktır. Aynı zamanda haklarında çok az araştırma yapılan tüp bebek yöntemiyle baba olmuş erkeklerle çalışılarak onların yeniden üretim alanındaki deneyimlerinin aktarılması ve erkeklerin babalık pratiklerinin "erkekliğin" dönüşümündeki olası etkilerini tartışmak da hedeflenmiştir. Araştırmanın amaçları doğrultusunda nitel araştırma yöntemlerinden fenomenoloji deseni kullanılmıştır. Katılımcılar amaçlı örnekleme yöntemlerinden benzeşik örnekleme tekniğiyle belirlenmiştir. Tüp bebek yöntemiyle baba olmuş, 8 farklı şehirden 23 erkekle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek veriler toplanmış ve bu veriler Maxqda 2020 Project analiz programıyla betimsel analize tabi tutulmuştur. Çalışmanın bulguları "Kurucu bir unsur olarak erkeğin kendi babası", "Babalık öncesi evlilik hayatı", "Babalık istenci", "Tüp bebek süreci", "Gebelik süreci", "İlk babalık dönemi", "Babanın çocuğun hayatındaki yeri", "Erkeğin kendine dair değerlendirmeleri" ve "Erkeklik" ve "Babalıkla ilgili sosyal politikalar" temaları altında toplanmış, her bir başlıkta katılımcıların deneyimleri aktarılmıştır. Araştırmada katılımcıların deneyim aktarımları sonucunda toplumdaki erkeklik ve babalık algılarının bir değişim sürecinde olduğu, erkeklerin –özellikle tüp bebek deneyiminin aracılığıyla- birer özne olarak yeniden üretim alanında daha çok bulunmaya başladıkları fakat kendilerini bu alana yeterince dahil hissetmedikleri anlaşılmıştır. Toplumsal dönüşümün kadın-erkek eşitliği üzerinden gerçekleşebilmesi için öneriler sunulmuş, babalık rolünün egemen erkeklik formunu olumlu yönde değiştirebilme kapasitesi sorgulanmıştır.
Correlation of plasma and follicular reactive oxygen species levels with fertilization rate following in vitro fertilization (IVF)
At least one year of unprotected intercourse is required for a pair to be considered infertile. The Higher Institute of Infertility Diagnostics and Assisted Reproductive Technologies at Al-Nahrain University in Baghdad, Iraq, carried out the current comparative investigation. Among them were a randomized sample of 120 infertile women. A clinical examination and ovarian stimulation were performed on all patients, as well as a standard injection of serum and plasma intracytoplasmic sperm. As a result of our research, we found that there were no significant variations between the average age of participants and their height, weight, and BMI. In our investigation, the levels of follicle-stimulating hormone, antimyelinizing hormone, and prolactin were significant statistical indicators that might be used as a diagnostic and therapeutic marker if their levels were managed and controlled. In our research, we discovered a link between in vitro fertilization (IVF) and levels of reactive oxygen species (ROS), which showed a statistically significant association between ROS levels and in vitro fertilization. modified. The type of infertility, BMI, FSH, and LH were shown to be positively correlated using the Pearson test. Egg count, body mass index, FSH, and grad-1 egg stage were shown to have a negative connection.