European Convontion on Human Rights
95 theses under this subject heading
Türk Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararları bağlamında adil yargılanma hakkının niteliği
Bireylere hak ve hürriyetlerin tanınması ile bahse konu hak ve hürriyetlerin korunması devletin temel görevleri arasında önemli bir yere sahiptir. Mezkur koruma görevi; dilekçe hakkı, bilgi edinme hakkı, ombudsmanlık, bireysel başvuru gibi birçok farklı yöntemlerle sağlanmaktadır. Bu yöntemlerden çalışmanın temelini oluşturan bireysel başvuru hakkı, hukuk devleti ilkesi bağlamında bireyin haklarının ihlal edilmesini önlemek amacıyla kabul edilmiş bir müessesedir. Bu kapsamda, bireyler bir hak ihlaline uğradıkları iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurmak suretiyle hak ve hürriyetlerinin korunmasını sağlamış olacaklardır. Diğer taraftan, adil yargılanma hakkı da Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararları bağlamında ihlale uğranıldığı ifade edilen hak ve hürriyetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Adil yargılanma hakkı, 1982 Anayasası'nda 2001 yılında gerçekleşen Anayasa değişikliği kapsamında otuz altıncı maddede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ise altıncı maddede hüküm altına alınmıştır. Anılan hakkın, Türk hukuk sistemi içerisinde, gerek Anayasa'da ve gerekse kanunlarda yapılan değişikliklerle revize edilmek suretiyle tam olarak korunmasına özen gösterilmektedir. Hukuk devletinin gereği olarak, bireylere anayasal güvence sağlayan en temel unsur olan adil yargılanma hakkı, hukuk kuralları tarafından sınırları belirlenen ve herkes için gerekli olan bir işlev taşımaktadır. Çalışmada, bireysel başvuru müessesesi incelenmek suretiyle adil yargılanma hakkı ile hakkın alt unsurlarına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bireysel başvuru kararları irdelenmiştir. Ayrıca Yüksek Mahkemenin oluşturduğu içtihatlar çerçevesinde, hem bireysel başvuru müessesesine hem de hakkın uygulanmasına ilişkin olarak eksiklikler tespit edilmeye çalışılarak bir değerlendirme yapılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı
İnsan hakları kavramı insanların salt insan olmalarından kaynaklanan birtakım vazgeçilmez ve devredilmez haklara sahip olmaları gerektiğini anlatır, genellikle bu şekilde tanımlanmıştır. Adaletin bazı standartlara uygunluğu ise adil yargılanma hakkını anlatır. Adil yargılanma hakkı söz konusu olduğunda adil bir şekilde karar verilebilmesi için gerekli şartların bulunup bulunmadığı değerlendirilir. Adil yargılanma önemli bir hak olmasının yanı sıra diğer birçok hak ile yakından ilişkili olmasından dolayı ulusal ve uluslararası mevzuatta kendisine yer bulmuş, ulusal ve uluslararası yargısal koruma mekanizmalarının içtihatlarıyla da korunmuştur. Bu çalışmada da ulusal yargısal koruma mekanizması olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) ile uluslararası yargısal koruma mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) çeşitli kararlarından faydalanılarak adil yargılanma hakkının alt unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının ne olduğu ile hakkın korunmasını sağlamak, ihlâl kararlarına neden olmamak için bu iki yüksek mahkemenin derece mahkemelerinden beklentilerinin neler olduğu anlatılmaya çalışılacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, adil yargılanma hakkının alt unsurlarını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı, ikinci bölümünde ise hakkaniyete uygun yargılanma hakkı (çelişmeli yargılanma ilkesi, silahların eşitliği ilkesi, gerekçeli karar hakkı) alt ilkeleriyle AYM ve AİHM tanımlamalarıyla incelenmiştir. Üçüncü bölüm, adil yargılanma hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının tanımlanmasına ve hakkın anlatılması ile hakkın gerçekleşebilmesi için erişilecek mahkemenin taşıması gereken özelliklerin neler olduğunun tartışılmasına ayrılmıştır. Dördüncü bölümde AYM ve AİHM'in bireysel başvurularda idari yargı alanında verdiği kararlar ışığında mahkemeye erişim hakkının hangi koşullarda ne gibi ihlâllere maruz kaldığı, somut olaylardaki hususlar göz önüne alınarak, iki yüksek mahkemenin içtihatlarının ne ölçüde benzediği belirtilmeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise insan haklarını korumak için yüksek mahkemelerin birtakım uluslararası geçerliliği olabilecek ve hala gelişmekte olan kriterler belirlemek suretiyle hakları bazı asgari güvencelere kavuşturduğu, hak ihlâllerini engellemek için en büyük görevin, karar verirken yüksek mahkeme kararlarında belirlenen temel kriterleri göz önünde bulundurmak anlamında karar verici mahkemelere düştüğü, uygulayıcıların karar verirken içtihatları göz önünde bulundurması hâlinde hak ihlâllerinin azalabileceği ihtimali değerlendirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 15. maddesi uyarınca taraf devletlerin sözleşme'den kaynaklanan yükümlülüklerinin azaltılması (Derogasyon)
Sözleşme'nin 15. maddesi taraf devletlere, belli koşulların gerçekleşmesi halinde Sözleşme ve Eki Protokollerde güvenceye bağlanan hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerini azaltma (derogasyon) imkânı tanımaktadır. Mahkeme içtihatlarına bakıldığında da, AİHS'in 15. maddesine başvurma konusunda taraf devletlere geniş bit takdir payının (the margin of appreciation) tanındığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, askıya alma (derogasyon) sınırsız ve denetimsiz bir biçimde uygulan(a)mamaktadır. Altını çizmek gerekir ki istisnai / kriz halleri taraf devletlere, günümüz çağdaş demokrasilerinin olmazsa olmazları olarak: demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayanan yönetim temellerini aşındırmaya yönelik açık bir çek (carte blanche) vermemektedir. Sözleşme'nin 15. maddesinin 2. fıkrasında da, taraf devletlere askıya almaya başvurduklarında uymaları gereken birtakım maddi ve usuli koşullara yer verilmiştir. Askıya almaya başvurulduğu durumlarda da Konsey organlarınca iki tür denetim / gözetim gerçekleştirilmektedir: İlk olarak Strazburg Mahkemesi önüne gelen başvurularda, taraf devletlerin Sözleşme'nin 15. maddesinin gereklerine riayet edip etmedikleri nazarında, alınan / alınacak tedbirlerin yalnızca durumun gerektirdiği ölçüde tedbirler olup olmadığı, haklı bir mazeret / zaruret hâli görülüp görülemeyeceği, bu mazeretin geçerli olup olmadığı ile ulusal düzeyde yeterince gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini denetlemektedir. İkinci olarak Konsey'in kimi uzmanlık birimleri de denetim / gözetim gerçekleştirmektedir. Mezkûr çalışmada, bölgesel bir insan hakları koruma sistemi öngören AİHS özelinde, savaş, seferberlik, askeri darbe teşebbüsü (15 Temmuz darbe teşebbüsü) salgın hastalık (COVID-19) veya ağır ekonomik bunalım gibi ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlike durumunda uygulanmak zorunda kalınan, bir bakıma taraf devletler yönünden bir can simidi niteliğinde olan "olağanüstü hallerde Sözleşme'den doğan yükümlülüklerin azaltılması / askıya alma / derogasyon" müessesesi inceleme konusu yapılmıştır. Söz konusu bu inceleme sürecinde özellikle Konsey'in yargılama makamı olarak başta Strazburg Mahkemesi'nin kararları olmak üzere Konsey'in diğer organlarının derogasyona yönelik rapor, görüş, açıklama gibi çalışmaları ile Türk Anayasa Mahkemesinin Türkiye'de ilan edilen OHAL kapsamında alınan tedbirlere / kısıtlamalara yönelik başvurularda vermiş olduğu kararlar analiz edilmiştir. Uygulamanın aksayan yönleri ise ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Askıya alma / yükümlülüklerin azaltılması (derogasyon), Olağanüstü hal, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasa Mahkemesi.
Mülkiyet hakkına vergi müdahaleleri (İnsan hakları bağlamında değerlendirme)
Bu çalışmanın amacı, ülkemiz hukuk uygulamasında tamamen yeni bir hukuki kurum olan bireysel başvuru sisteminin, kamu otoritelerince kişilerin mülkiyet haklarına yapılan vergisel müdahaleler çerçevesinde hangi kapsam ve bağlamda bir hukuki güvence teşkil edebileceği, devletlerin egemenlik haklarından doğan vergi alma hakkı ile mülkiyet hakkının korunması bağlamında söz konusu olabilecek bireysel başvuru kaynaklı sınırlamalar arasında nasıl bir denge kurulabileceği sorularına cevap bulabilmek olmuştur. Çalışma sonucunda da ortaya konulduğu üzere Anayasa Mahkemesi, önüne bireysel başvuru yoluyla getirilmiş olan pek çok vergisel müdahale hakkında, şayet bu müdahalenin hukuka dayalı olmadığını, meşru amaç gütmediğini ya da ölçüsüz nitelikte olduğunu tespit etmiş ise, Anayasa'nın 35. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözlesmesi'ne Ek 1 No.lu Protokol'de yer alan "mülkiyet hakkının" ihlal edildiğine karar vermiştir. Üstelik vergisel uyuşmazlıklara ilişkin pek çok kararında Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru müessesesinin kuruluş amacına da uygun olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin konuya ilişkin içtihadi birikimini kendisine yol haritası olarak belirlemiş olmasına karşın kimi zaman vergi ödevlilerini daha fazla koruyucu nitelik arzeden hükümlere imza atmıştır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkına yönelik vergisel müdahalelere ilişkin olarak tesis etmiş olduğu kararlar ile, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin vergisel uyuşmazlıklar hakkında daha etkili olarak uygulanırlık kazanması sağlanmış hem de ülkemiz insan hakları yargı anlayışında gelişmekte olan hak merkezli paradigmaya katkı sağlanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde masumiyet karinesi
Uluslararası mevzuatta hakları en geniş haliyle ele alması ve AİHM tarafından da yargı ve yaptırım açısından desteklenmesiyle bir rehber görevi gören AİHS'nin amacı da diğer ulusal ve uluslararası birçok metin gibi insan haklarını güvence altına almaktır. Bu nedenledir ki; içeriğinde bireyi çeşitli açılardan korumayı hedefleyen birçok hüküm bulundurarak, süjeyi yalnızca başka kişilerden değil devletin kurum ve kuruluşları karşısında da korunması teminatını vermektedir. Söz konusu hükümlere bir örnek olarak herhangi bir cezai veya idari muhakeme sürecinde adil, bağımsız ve tarafsız olma teminatı veren adli makamlarda sürecin işlemesini öngören Adil yargılanma hakkı verilebilir. AİHS 6.md'de yer alan adil yargılanma hakkı kişiyi muhakeme sürecinde yargı erkleri karşısında korumasının yanı sıra içeriğinde birçok alt ilkeyi de barındırması açısından temel bir hak görevi üstlenmektedir. Adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olarak ele alabileceğimiz masumiyet karinesi; kişinin yargılama sürecinde kesin bir mahkeme kararı ile suçu sabit oluncaya kadar suçsuz olarak kabul edilmemesi şeklinde tanımlanabilir. Karine özünde suç isnadı altında bulunan kişinin muhakeme sürecinde başka kamuoyu ve kurumlar karşısında ön yargıya mahal vermeyecek şekilde yargılamasının yapılmasını, süreç sonunda topluma tekrardan karışması durumunda ötekileştirilmemesini güvence altına almaktadır. AİHS md.6/2'de yer alan masumiyet karinesi ilkesi, anayasamızda ise "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz." ibaresi ile 38. md'de yerini almaktadır. Bu çerçevede uluslararası hukukta adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak değerlendirilen karinenin bizim kanunlarımızda bir hüküm olarak yerini alması karinenin bir ilke mi yoksa hak mı olduğu tartışmasını yaratmaktadır. Bu tartışmanın yanı sıra masumiyet karinesinin karine olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, ya da suçsuzluk karinesi olarak terminolojide kullanılıp kullanılamayacağı gibi birçok tartışmanın da konusunu oluşturmaktadır.
Kadına yönelik şiddetle mücadele ve İstanbul Sözleşmesi
Çalışmamız, kadına yönelik şiddetin önlenmesinde ön plana çıkan ulusal ve uluslararası düzenlemeleri ele almaktadır. Bu bağlamda, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, İstanbul Sözleşmesi, diğer uluslararası belgeler ve Türkiye'deki 6284 sayılı Kanun incelenmiştir. Çalışma, bu düzenlemelerin Türkiye'de kadına yönelik şiddeti önleme çabalarına etkilerini değerlendirirken, özellikle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ne ve İstanbul Sözleşmesi'ne odaklanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sisteminde bireysel özerklik ilkesi doğrultusunda özel hayata saygı hakkı
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde düzenlenen özel hayata saygı hakkı, birçok farklı menfaati koruyacak şekilde dinamik olarak yorumlandığında bu çalışma bağlamında kullandığımız ifadeyle, referans bir hak niteliği kazanmış ve bunu gerçekleştirmenin aracı olarak bir yorumlama ilkesi, bireysel özerklik, belirleyici hale gelmiştir. Bireysel özerklik, en basit haliyle bir kişinin dışarıdan kendisine dayatılan koşullar ile yönetilmeksizin, kendi başına karar alabilmesi ve kendince iyi addettiği bir hayatı seçip yaşayabilmesi fikrine dayalıdır. Bireysel özerklik, hukuksal düzleme uyarlandığında sınırsız bir özgürlük olarak tasavvur edilmemeli ancak kişinin en özel, en mahrem yönlerine yapılabilecek müdahalelere karşı bir bağışıklık geliştirilmesini sağlamalı ve gerektiği takdirde bu yönde devletlerin koruma yönündeki edimlerini de temin edebilmelidir. Bu doğrultuda, bireysel özerkliğin kuramsal temelleri ve özellikle liberal düşünce geleneğindeki anlamı sorgulanmakta; pozitif bir özgürlük anlayışının geliştirilmesi için özel yaşamın ardındaki temel bir değer olarak işaret edildiği ortaya konmaktadır. Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dinamik bir yorum yöntemiyle özel hayata saygı hakkını bireysel özerklik ilkesi doğrultusunda yorumladığında pozitif bir özgürlük anlayışı geliştirmeye başlamıştır. Bu yeni anlayış, pozitif hukukun sabitlediği kabul edilen hak kapsamlarını genişletmekte ve dolayısıyla birçok farklı hukuki menfaati koruma kapsamına dâhil etmektedir; hatta hakların kullanımına dair bireyin tercihlerinin belirleyici kılınmasını sağlamaktadır. Dinamik yorumun, bireysel özerklik ilkesi doğrultusunda özel hayata saygı hakkını nasıl dönüştürdüğü tespiti üzerinden, kimi sonuçlar ve sınırlılıklar ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda, özel hayata saygı hakkıyla ilintili olan üç karar grubu (destekli intihar, kürtaja erişim ve açlık grevine müdahale) seçilmiş; dinamik yorumlamanın bu kararlar üzerinden sınırlılıkları gösterilmeye çalışılmıştır.
Mükellef hakları
DOKTORA TEZ ÖZÜ Doğan Gökbel Maliye Ana Bilim Dalı Anadolu ÜniversitesiSosyal Bilimler Enstitüsü, Ağustos 2000 Danışman: Fethi Heper Vergi hukukunda vergi idaresine, verginin doğru miktarının tarh edilip tahsil edilmesini sağlamak için geniş yetkiler tanınmıştır. Söz konusu yetkilerin kullanımı ile vergi mükelleflerinin temel haklan arasında potansiyel bir çelişki bulunmaktadır. Ayrıca, vergi sistemlerinin giderek daha karmaşık hale gelmesi, vergi mükeUeflerinin seçmen olarak önem kazanması, vergi idaresinin mükellefe bakış açısının değişmesi, teknolojideki gelişmeler ve uluslararası alanda meydana gelen oluşumlar nedenleriyle, mükelleflerin haklar sağlanması yoluyla korunmaları gerekmektedir. Vergi mükeUeflerinin temel haklan, bilgi alma, vergi idaresinin kararlarının gözden geçirilmesini isteme, özel hayatın gizliliği, kendisine ilişkin bilgilerin gizliliği ve yargısal başvuru hakkı olmaktadır. Vergi mükelleflerine sağlanan korumanın önemi hakkm korunmasına ve bu korunmayı hangi kaynaktan sağladığına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Anayasalar ve mevzuata ilişkin diğer kaynaklarla yapılan yasal koruma mükelleflere daha fazla güvence sağlamaktadır. Uluslararası alanda, Avrupa Birliği vergi mükelleflerine önemli haklar sağlamaktadır. Aynı zamanda Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi de vergi mükellefleri tarafından koruma amacıyla kullanılabilmektedir. Türk Vergi Hukukunda vergi mükelleflerine temel haklar tanınmakla birlikte, vergi mükelleflerine tam bir belirlilik sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması da gerekmektedir.
Ceza muhakemesinde SEGBİS (Ses ve görüntü bilişim sistemi)
Ne pahasına olursa olsun değil; insan onuruna saygılı bir muhakeme sürecinde eşyanın ve doğanın imkan verdiği ölçüde maddi gerçeğe ulaşmayı amaçlayan ceza muhakemesinde, suçlananın salt insan olmasının doğal sonucu olarak adil yargılanma hakkına sahip olduğu kuşkusuzdur. Gelişen teknoloji ile birlikte muhakeme faaliyetlerinde teknik cihazlardan yararlanılmaya başlanmıştır. Bu sayede yargılama süreci olası zaman kayıplarının önlenmesiyle genellikle kısaltılabilmiştir. Ne var ki ceza muhakemesinin tek gayesi muhakemenin hızlı gerçekleştirilmesi değildir. Muhakemeyi çabuklaştırmak uğruna maddi gerçeğin araştırılması ilkesine ve savunma hakkına aykırı sonuçlara yol açan tedbirler tercih edilmemelidir. SEGBİS, ses ve görüntüyü aynı anda ve anında iletebilmek üzerine kurulu bir iletişim tekniği sistemidir. Günümüz şartlarında gerek yazılımsal ve donanımsal, gerek telekomünikasyon altyapısındaki eksiklik ve yetersizliklerden kaynaklanan sorunlar sistemin çalışma prensibine uygun olarak işlemesini engellemektedir. SEGBİS' e ilişkin düzenlemelerin Anayasa' nın 36. maddesinde teminat altına alınan adil yargılanma hakkına aykırı sonuçlar doğurabilecek nitelikte olduğu görülmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu' nda sesli ve görüntülü iletişim tekniğinin kullanımını düzenleyen hükümler bütüncül olarak uyumlu olmadığı gibi savunma hakkını önemli ölçüde kısıtlayan ve ceza muhakemesine hakim olan ilkelere aykırı düzenlemelere sahiptir. SEGBİS kullanımına ilişkin sakıncalar maddi gerçeğin araştırılması ve savunma hakkı bakımından ihlallere neden olabilecek boyuttadır. Bu sakıncalar; maddi gerçeğe ulaşılması ihtimalini zayıflattığı gibi ülkemiz açısından da adil yargılanma hakkının ihlali gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde zor duruma düşmesine sebep olabilir. Bu sakıncaların giderilebilmesi ve sanığın savunma hakkının tam olarak sağlanabilmesi için kanun koyucunun acilen bu sakıncalı alanlara müdahale etmesi, ceza muhakemesine hakim olan ilkelere uygun değişiklikler gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Temel bir insan hakkı olarak adil yargılanma hakkı
2001 yılında Anayasanın 36. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasal bir hak haline gelen adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde ülkemiz hakkındaki mahkumiyetlerin büyük bir çoğunluğunu oluşturması nedeniyle gerek ulusal gerekse uluslararası alanda gündemi meşgul eden önemli bir konudur.Magna Carta'dan günümüze kadar en temel insan haklarından biri olarak uluslararası bildiriler, uluslararası sözleşmeler, Anayasalar ve yasalara konu olan adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde gerçek anlamda ifadesini bulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, yargılamanın hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini amaçlamaktadır.Hukuk devletinin temel unsuru oluşturan ve sözleşmeye taraf ülkelerinin ortak mirasının bir parçası olarak adil yargılanma hakkı, AİHS'de düzenlenen diğer hakların korunabilmesi açısından da sözleşme sisteminde merkezi bir rol oynamaktadır.Çalışmamızın amacı, bütün yargılama sistemini ve uygulayıcıları ilgilendiren adil yargılanma hakkının tarihsel gelişim sürecini, AİHS'in 6.maddesi ve AİHM içtihatları ışığında adil yargılanma hakkının kapsamı, uygulama alanı ve unsurlarını incelemek suretiyle, bu hakkı daha anlaşılır kılmaktır.Sonuç olarak, adil yargılanma hakkının etkinliğinin sağlanması için yargılama faaliyetinin temel aktörleri olan yargıç, savcı ve avukatlar ile adaletin uygulanmasında görev alan diğer yardımcı personelin adil yargılanma hakkını lafzen değil içselleştirilerek ruhen benimsemeleri ve bu kapsamda adil yargılanma hakkını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları çerçevesinde yorumlayarak uygulamaları gerekmektedir.
Türk ceza mevzuatında yapılan düzenlemelerin adil yargılanma hakkına katkıları
İnsan Hakları günümüzde oldukça popüler bir kavram haline geldi. Gerçekte ise insanın var oluşundan beri onun sadece onurlu bir varlık olmasından kaynaklanan haklardır. Sadece insan olmak bu haklara sahip olmak için yeterlidir.İnsan haklarını korumanın en etkili yolu adil bir yargılama sisteminin bulunmasıdır. Aynı zamanda bir insan hakkı olan adil yargılanma hakkı, diğer tüm haklarında güvencesini oluşturur. Genellikle Adil Yargılanma hakkı adalet kavramı ile birlikte anılır. Bu tezde birinci bölümde genel olarak adalet ve adil yargılanma hakkı kavramları açıklandı. İkinci bölümde, Adil yargılanma hakkı ile ilgili bulunan başlıca uluslar arası belgeler incelendi. Türk hukukuna etkisi ele alındı. Üçüncü bölümde ise İnsan Hakları ve Adil yargılanma hakkı ile ilgili uluslararası düzenlemelerin Türk iç hukukuna etkileri incelendi. Türk Ceza Mevzuatında Adil Yargılanma hakkını sağlamak amacıyla yapılan düzenlemeler araştırıldı. Bu düzenlemelerin Adil Yargılamaya olan katkısı incelendi. Türkiye'nin tarafı olduğu İnsan Hakları ve adil yargılanma hakkı ile ilgili Uluslararası antlaşmalar da birlikte ele alındı. Özellikle iç hukuk uygulaması bakımından önemli olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmeden doğan denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile birlikte mevzuattaki değişimin adil yargılamaya olan katkısı araştırıldı ve incelendi. Bu değişikliklerin adil yargılanma hakkının uygulanması anlamında olumlu katkıda bulunup bulunmadığı araştırıldı.
AİHS ışığında adil yargılanma hakkı ve Türk idari yargısı
Uluslararası birçok belgede özellikle de AİHS'de yer alan ve temel insan haklarından olan adil yargılanma hakkı, idare, özel ve ceza hukukunun gelişmesi ve hukuk devletinin varlığı açısından çok önemli bir yere sahiptir. Adil yargılanma hakkı yargılamaya ilişkin kuralları belirlemektedir. İdari yargı alanında adil yargılanma hakkına ilişkin süreç, idarenin işlem veya eylem tesis etmesiyle başlayıp, yargı kararının tam ve eksiksiz uygulanmasına kadar devam etmektedir. Bu hakkın korunması AİHS ve AİHM kararlarıyla sağlanmaktadır. Sözleşmede yer alan diğer hakların ilgili devletlerce korunması ve uygulanması, adil yargılanma hakkının tam olarak uygulanması ile mümkün olabilmektedir. Bu tezde, idari yargı ile ilgili adil yargılanma hakkı kapsamında AİHM tarafından verilen kararlar incelenmiş, bu kararlar neticesinde idari yargı sistemindeki aksaklıklar tespit edilerek yapılan değişikliklerden bahsedilmiştir. Tezde ayrıca, hukukumuza 2010 Anayasa değişikliği ile giren Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru müessesesine de değinilerek adil yargılanma hakkı kapsamında Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu örnek kararlar incelenmiştir. Tez üç bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde uluslararası ve ulusal belgelerde yer alan adil yargılanma hakkının mahiyeti ve unsurları incelenmiştir. İkinci bölümde Türk idari yargı sistemine genel olarak değinilerek, Türk idari yargısının AİHS ile ilişkisi incelenerek AİHM kararlarının bağlayıcılığından bahsedilmiştir. Son bölümde ise, adil yargılanma hakkı açısından Türk idari yargısı anlatılarak, idari yargı sistemindeki aksaklıklar ve bu aksaklıklara ilişkin çözün önerilerinden bahsedilmiştir. Anahtar Sözcükler: Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi, Adil Yargılanma Hakkı, İdari Yargı
Uluslararası belgeler ve Türk Hukukunda eğitim hakkı
Bu çalışmada eğitim hakkı, Türk Hukuku ve Uluslararası düzenlemeler çerçevesinde incelenmiştir. Eğitim ve eğitim hakkı kavramlarının ne anlama geldiği ifade edilmiş, daha sonra uluslararası düzenlemelerde ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Ek 1. Protokol'ün 2. Maddesi kapsamına eğitim hakkının ne şekilde düzenlendiği ve sınırları incelenmiştir. Sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları'nda eğitim hakkının tarihsel süreç içerisinde geçirdiği değişiklikler anlatılmaya çalışılmıştır. Çalışma içerisinde sonuç olarak ise, Türkiye'deki eğitim hakkına ilişkin belirlenen sorunlar, uluslararası düzenlemeler çerçevesinde değerlendirilmiş ve bu sorunlara ilişkin çeşitli çözüm önerileri maddeler halinde sıralanmıştır. Tüm bu incelemeler çerçevesinde, eğitime hakkına ilişkin olarak başta Anayasamız olmak üzere ciddi yasa değişikliklerin yapılması ve eğitim hakkı düzenlenirken, ideolojik yaklaşımlardan uzak durulması gerektiği anlaşılmıştır.
Makul sürede yargılanma hakkı ve bu hakkın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Türk hukukuna yansıması
Adil yargılanma hakkının bünyesinde barındırmış olduğu en önemli ilkelerden birisi makul sürede yargılanma hakkıdır. AİHS'nin 6/1. maddesi ile açık bir biçimde ve Anayasamızın 36/1. maddesinde adil yargılanma hakkının zımni bir parçası olarak güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkı, hem medeni hak ve yükümlülüklere dair uyuşmazlıklar hem de suç isnadının karara bağlanması açısından geçerlidir. Makul sürede yargılanma hakkının amacı, kişileri yargılama işlemlerinin sürüncemede kalmasına karşı korumak ve özellikle ceza davalarında suçlanan kişinin uzun süre davasının nasıl sonuçlandırılacağı endişesi ile yaşamasını önlemektir. Bu hak kişilere, davalarının makul süre içerisinde sonuçlandırılmasını isteme hakkı vermektedir. Gerek AİHM gerekse AYM tarafından makul süre yönünden tespit edilmiş kesin bir süre bulunmamaktadır. Nitekim her olayın kendine özgü farklılıkları olduğundan, yargılama süresinin makul olup olmadığı hususunda, davanın özellikleri dikkate alınarak bir değerlendirme yapılmaktadır. AİHM ve AYM, yargılamanın makul sürede bitirilip bitirilmediği noktasında davanın karmaşıklığı, başvurucunun davranışları, yetkili makamların kusur ve ihmali, yapısal sorunlar ve uyuşmazlık konusunun başvuru yönünden önemi gibi belirli ölçütleri dikkate alarak değerlendirme yapmaktadır. Ayrıca makul sürenin tespiti için sürenin başlangıç tarihi ile sona erdiği tarih belirlenmektedir. Bu durum, hukuk davalarında ve ceza davalarında farklılık göstermektedir. Makul süre, davaların çabucak sonuçlandırılmasını, özellikle her ne pahasına olursa olsun bir an evvel bitirilmesini hedefleyen bir ilke değildir. Amaç güvenli ve doğru bir şekilde yargılama yapılmasıdır. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmemesi için devletin gerekli tedbirleri alması gerekmektedir. Makul süre değerlendirmesinde davanın sonucu önemli ve etkili değildir. Yani dava makul süre içerisinde sonuçlanmış olsaydı dahi, neticenin değişmeyeceği iddiası, makul sürenin belirlenmesinde devlet lehine bir unsur olarak kabul edilmemektedir. Anahtar Kelimeler: Makul süre, Adil Yargılanma Hakkı, Gecikme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa Mahkemesi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının icrası ve Türkiye
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının İcrası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf devletlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararları doğrultusunda iç hukuklarını ve uygulamalarını Sözleşmeye uygun hale getirmesine yol açan en önemli araçlardan biridir. Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının taraf devletlerce uygulanıp uygulanmadığı denetlenir. Taraf Devletler Bakanlar Komitesine AİHM kararlarının icrası bağlamında bilgi sunmak zorundadır. Bu sayede taraf devlet kararın icrası bağlamında başvuranın ihlal durumunu telafi edecek ve ihlale neden olan hususları düzelterek ilerde gerçekleşecek benzer ihlallerin önüne geçmek için çalışma yapacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bugüne kadar Türkiye hakkında birçok ihlal kararı vermiştir. Bu sebeple, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının yerine getirilmesiyle iç hukukumuzda önemli gelişmeler kaydedilmiştir.
Türkiye'de serbest seçim hakkı
Serbest seçim hakkı, demokrasinin kurucu bir unsuru olarak halkın devlet yönetimine katılımını sağlamaktadır. Bu bakımdan Türkiye'de demokrasinin geliştirilebilmesi ile birey ve hak temelli bir yaklaşımın hâkim olması için seçimlerle ilgili kuralların serbest seçim hakkı yönünden nasıl geliştirilebileceği önemli bir sorundur. Bu çalışmada serbest seçim hakkının hem teorik temelleri hem de uluslararası belgelerdeki düzenlemeler üzerinde durularak, Türkiye uygulamasındaki sorunlara dair bazı çıkarımlarda bulunulmuştur. Bu çıkarımlar yapılırken teorik yaklaşımlar ve uluslararası insan hakları hukuku, özellikle de Türk mevzuatına da yön veren İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi sistemi incelenmiştir. Anayasal ve yasal düzenlemelerde yer alan bazı problemler doktrin ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihatları ışığında yorumlanmıştır. Çalışmada serbest seçim hakkı ile ilgili sorunlardan ilki oy kullanma hakkına yönelik sınırlamalar ve seçimlerde aday olma yeterlikleri ile ilgili bazı Anayasal hükümler olarak belirlenmiştir. Ayrıca kişiler seçildikten sonra görevini sürdürülebilme hakkına da sahiptir. Bu bağlamda, çalışmada bu hak ile yakından bağlı olan yasama dokunulmazlığı kurumu ile ilgili Anayasal hükümler ele alınmıştır. Öte yandan çalışmada Türkiye'de mevcut seçim sistemi ile ilgili eleştiriler de ele alınmıştır. Son olarak Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru dâhil iç hukuk yolları ile ilgili düzenlemelerde yer alan sorunlar değerlendirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında umut hakkı
Ömür boyu hapis cezası, uluslararası insan hakları hukuku açısından ciddi anlamda sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın yansımaları, pozitif hukuku değişikliğe zorladığı gibi ulusal ve uluslararası mahkemelerin kararlarında da vücut bulmaktadır. Ömür boyu hapis cezası mahkûmlarının tahliye olma imkânlarının bulunmamasının eleştirildiği söz konusu kararlar, temel itiraz noktalarıyla birlikte bu çalışmada incelenmiştir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu konuda vermiş olduğu kararlar, ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü uluslararası insan hakları hukukunun genel prensiplerini etkileyen alanlarda, Mahkeme'nin iç hukuka müdahale etme gücü bulunmaktadır. Zira verilen kararlar, üye devletler açısından yerine getirilmek zorundadır. Bu konuda üye devletlerin egemenlik anlamındaki bazı kaygıları da birlikte düşünülünce, Mahkeme'nin kararlarını analiz etmek, ayrı bir anlam taşımaktadır. Genel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde umut hakkı kavramı bulunmamaktadır. Ancak Mahkeme, bireylerin ölünceye kadar sürecek bir hapis cezası almaları durumunu dinamik bir şekilde yorumlamaktadır. Bu anlamda bir hükümlünün tahliye olma imkânı bulunmadan bir müebbet hapis cezasına çarptırılması, Sözleşme'nin 3. maddesindeki işkence yasağıyla birlikte ele alınmaktadır. Çünkü bu ceza, kişinin ölüm anına kadar sürdüğü için insan onuru ve işkence yasağına aykırılık yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu açıdan Mahkeme, Sözleşme'nin 3. maddesinin standartları olarak adlandırdığı şartları, umut hakkı kavramının mihenk taşları olarak oluşturmuştur. Sözleşme üzerinden üye devletlere yapılan denetim de genel olarak bu kriterlere göre gerçekleştirilmektedir.
Adil yargılanma hakkı perspektifinde gizli tanıklığın değerlendirilmesi
Çalışmamızda adil yargılanma hakkı perspektifinde ceza yargılamalarında gizli tanıklık değerlendirilmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde ceza muhakemesinde ispat ve deliller anlatılmış delillerin ortak özellikleri, delil çeşitleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde adil yargılanma hakkı kavramı, kaynakları, uygulama alanı ve unsurları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise adil yargılanma hakkı perspektifinde gizli tanıklığın değerlendirilmesi yapılmış ve adil yargılanma hakkının ihlal edilmemesi için, ceza yargılamalarında zorunlu olmadıkça gizli tanık deliline başvurulmaması gerektiği ifade edilmiştir. Gizli tanık beyanlarına başvurulması durumunda ise, gizli tanıklığın istisnai bir durum olduğu göz önüne alınarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesinin gizli tanıklarla ilgili verdikleri kararlarda belirtilen tüm güvencelerin tam ve eksiksiz bir şekilde işletilmesinin ve bu konudaki ilkelerin maddi olaylara eksiksiz bir biçimde uygulanmasının adil yargılanma hakkı bakımından hayati derecede önemli olduğu vurgulanmıştır. Anahtar Sözcükler: Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Gizli Tanık, Anayasa Mahkemesi
Kriz zamanlarında insan hakları: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 15. madde kapsamında derogasyon rejimi
Eski çağlardan itibaren krizler karşısında yönetimler, durumun üstesinden gelmek üzere olağanüstü araçlar ve yetkiler tesis etmiştir. Tarihteki kriz yönetimlerinin veya yetkilerinin ortaya çıkışındaki olgusal temeller çoğunlukla savaş veya önemli ulusal güvenlik sebeplerine dayanmıştır. Bu yönetimlerin hayatta kalmak için kendini koruma güdüsü veya içinde bulunduğu zaruret koşulları nedeniyle olağanüstü nitelikteki yetkilere başvurması ya da kendini müdafaa etmek durumunda kalması anlayışı bu rejimlerin kaynağını ve mahiyetini açıklayan ilk teoriler olmuştur. Olağanüstü rejimlerin liberal demokrasilerdeki düzenlenişi ise sınırlı yetki anlayışı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Çeşitli olgusal koşullar nedeniyle başvurulan bu olağanüstü yönetim usulleri ve yetkileri, ulusal hukuk düzenlerince normatif temellere yerleştirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devletlerin yalnızca iç hukuk meselesi olmaktan çıkan temel hak ve özgürlükleri en yoğun şekilde test eden uygulamalardan biri olağanüstü rejimler olmuştur. Buradan hareketle, devletlerin olağanüstü yönetim usullerinin yürürlüğü esnasında aldıkları tedbirlere ilişkin uluslararası ve bölgesel insan hakları koruma sistemlerinde bir kriz normu olarak derogasyon rejimi tasarlanmıştır. Olağanüstü durumların üstesinden gelmek üzere başvurulan tedbirler ile bireysel hak ve özgürlüklerin korunması arasındaki denge bu maddeler aracılığıyla sağlanmaktadır. Devletlerin belirli koşullar altında ve belli bir ölçüde başvurabilecekleri bu yetki, aldıkları tedbirlere yönelik Sözleşme ile üstlendikleri yükümlülüklerini azaltma imkanı tanımaktadır. Uluslararası ve bölgesel düzeydeki koruma sistemlerinin bir kısmında yer alan derogasyon maddeleri arasında, etkin bir denetim mekanizmasına sahip olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde düzenlenen 15. madde öne çıkmaktadır. Bu çalışma olağanüstü rejimlerin tarihsel-teorik arka planı ile insan hakları hukukunda olağanüstü rejimlere ve yetkilere ilişkin tasarlanan 15. madde üzerine kurulmuştur. Çalışmanın normatif incelemesini oluşturan "derogasyon" teriminin tercih nedeninden ve kavramsal açıklamadan başlamak üzere bu çalışmada, devletlerin Sözleşme ile yüklendikleri yükümlülüklerinin olağan zamanlara göre azalmasını düzenleyen rejime ve denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin denetimine odaklanılmaktadır. Bir kriz haliyle veya olağanüstü durumla mücadele esnasında, demokratik bir toplumda bireyin menfaati ile kamu yararı arasındaki hassas dengeyi korumak üzere 15. maddenin Sözleşme sisteminde kritik bir rolü bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 15. madde kapsamındaki derogasyon rejiminin maddi ve usulî unsurları ile birlikte denetim mekanizmasının içtihadi standartlarının dikkatli şekilde incelenmesi ve ortaya konması "krizler çağı" olarak anılan günümüz dünyası için gittikçe önem kazanmaktadır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarında düşünce özgürlüğü
Türk Hukukunda insan hakları konusunda en çok tartışılan konulardan birinin düşünce özgürlüğü olduğu bilinmektedir. Bu özgürlüğün sözü edilen özelliği ise daha çok İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları doğrultusunda verilen ihlal kararlarıyla ilintilidir. Bu nedenle, mevcut çalışma konuya ilişkin içtihatların tanıtılmasını ve Türk doktrini tarafından benimsenen temel yaklaşımları belirlemeyi amaçlamıştır.Bu yüksek lisan tezinde; makaleler, monografik eserlerin yanında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Türk Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına da yer verilmiş, özellikle İnsan Hakları Mahkemesi'nin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin ilgili maddelerinin ihlali kararını verdiği hallerde uyguladığı kriterler irdelenmek istenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Düşünce Özgürlüğü2.İfade Özgürlüğü3.İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi4.İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi5.Anayasa Mahkemesi
Türk idari yargı düzeninde adil yargılanma hakkı
AYDIN Bihter. Türk İdari Yargı Düzeninde Âdil Yargılanma Hakkı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2012Âdil yargılanma hakkı bir çok uluslararası sözleşme ve ulusal anayasalarda güvence altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Hukuk devletinin temel unsurlarından olan ve demokratik toplumda çok önemli bir rol oynayan âdil yargılanma hakkı hukuk, ceza ve idare hukuku alanındaki davalarda, yargılamaya ilişkin kuralları belirlemektedir.Âdil yargılanma hakkının tüm unsurlarıyla birlikte etkin olarak korunmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi mümkün kılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen bu hak, Sözleşmede yer alan diğer hakların korunabilmesi için de kilit bir rol oynamaktadır.Âdil yargılanma hakkını konu edinen akademik çalışmalarda genellikle bu hakkın ve unsurlarının ceza yargılaması ilgili olarak ele alındığı, ancak bu hakkın idarî yargıya yönelik olarak irdelenmediği görülmüştür. Tezin bu anlamda katkısı olacağı ümit edilmektedir.Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde âdil yargılanma hakkı kavramından ve uluslararası belgeler ile Kanun-ı Esasi'den 1982 Anayasasına kadar Türk Anayasalarında âdil yargılanma hakkının nasıl düzenlendiğinden bahsedilecektir. İkinci bölümde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında hakkın koruma alanı ele alınacaktır. Son olarak üçüncü bölümde ise âdil yargılanma hakkının unsurları idarî yargıya bakan yönüyle incelenecektir.Anahtar Sözcükler:1- Adil Yargılanma Hakkı2- Hukuk Devleti3- İdari Yargı4- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi5- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında Türkiye'de din ve vicdan özgürlüğü
İnsanlık tarihi inanç farlılıkları sebebiyle yaşanan savaşlarla doludur. Din adına yaşanan bu savaşlar yapılan katliamlar, din ve vicdan özgürlüğünü uluslararası düzeyde güvence altına alınması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda atılan adımlardan en önemlisi Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nin kabulüdür; zira Sözleşme'de tanınan hakların ihlâli halinde bireylere, diğer insan hakları sözleşmelerinden farklı olarak yine bu Sözleşme ile kurulan yargı organlarına başvuru hakkı tanınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.9 ile ?düşünce, vicdan ve din özgürlüğü? başlığı altında inanç özgürlüğü ve bu özgürlüğün iki temel boyutu tanınmış, güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile din ve vicdan özgürlüğünün içsel alanına (forum internum) mutlak ve sınırsız bir koruma sağlanmıştır; dışsal alan (forum externum) ise sınırlamalara konu olabilmektedir.
Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ekseninde toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ve Türkiye örneği
Çalışmamızın konusunu oluşturan toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, demokratik toplumların vazgeçilmezi konumundaki düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğü ile yakından ilgilidir. Kişiler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri sayesinde, belirli bir amaç ve ortak menfaatler doğrultusunda bir araya gelir ve bazı konularda düşüncelerini başkalarına aktararak kamuoyu oluşturmaya çalışır.Çalışmamızın amacı, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün AİHS boyutlarıyla incelenmesi ve Türkiye'nin bu konuda ihlalci bir devlet olup olmadığını tespit etmektir. Bu doğrultuda, AİHM'nin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü hakkında verdiği kararlar incelenmiş ve Türkiye'nin toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü bağlamında ihlalci bir ülke olduğu sonucuna varılmıştır. Nitekim AİHM'nin 1959-2013 yılları arasında, 11. madde kapsamında verdiği 151 ihlal kararının 61'i Türkiye aleyhindedir. Verilen ihlal kararlarında öne çıkan hususlar; kolluk güçlerinin sabırsızlığı, orantısız güç kullanımı, kamu makamlarının hoşgörü eksikliğidir. AİHM, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü ile ilgili önüne gelen uyuşmazlıklarda, ilk olarak, müdahalenin yasal dayanağının olup olmadığı incelemekte, sonrasında ise bu müdahalenin 11. maddede belirtilen meşru amaçları taşıyıp taşımadığını tespit etmektedir. Son aşama olarak, AİHM, bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını araştırmaktadır. Türkiye aleyhine verilen birçok ihlal kararında, kolluk güçlerince yapılan müdahalelerin, yasal dayanağı olduğu ve meşru amaç taşıdığı belirtilmesine rağmen, demokratik toplumlarda olmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. O halde, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün bir ülkede tam anlamıyla yerleşebilmesi için hem devletlere hem de kolluk güçlerine büyük görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Hak, Özgürlük, İnsan Hakları, Toplantı, Gösteri Yürüyüşü, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Özgürlüğü.
1982 Anayasasında ve Türk Ceza Yargılamasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulaması ışığında suçsuzluk karinesi
Suçsuzluk karinesi suç ile itham edilen kişinin, bir mahkeme hükmü ile itham edildiği suçu işlediği hukuka uygun delillerle adil bir şekilde yapılan yargılama neticesinde sabit kabul edilinceye kadar kişinin suçsuz kabul edilmesidir. Bu ilke birçok milletlerarası sözleşmede de ifade edilmiştir. Bu kapsamda ilkenin Evrensel İnsan Hakları Bildirisinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer aldığı görülmektedir. İlke Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince adil yargılanma hakkı içerisinde, bu hakkın bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Suçsuzluk karinesi düzenlemesi hukukumuzda açık olarak ilk kez 1982 tarihli Anayasada yer almıştır. Bu düzenleme öncesinde İslam hukukundan kaynaklı olarak ilkenin hukuk uygulamamızda olduğu iddia edilmiş ise de, yazılı kural olarak ilkenin 1982 tarihli Anayasadan önce bulunmadığı görülmektedir. Suçsuzluk karinesi fonksiyonu itibariyle suskun kalma hakkı, ispat, şüpheden sanığın faydalanmasına ilişkin evrensel hale gelmiş ceza muhakemesi müesseseleri ile de çok yakından ilgilidir. Suçsuzluk karinesi tüm kişi ve kurumların saygı göstermesi gereken bir haktır. Basın ve yayın organları soruşturma ve ceza muhakemesine ilişkin haber ve yorum hak ve özgürlüğüne sahiptir ancak bu özgürlüğün kullanılmasında, basın yayın kuruluşları da soruşturulan ya da kovuşturulan kişilerin suçsuzluk karinesinden kaynaklanan lekelenmeme hakkına özen göstermek ve bu hakka uygun davranmak zorundadırlar. Türk Ceza Kanununda suçsuzluk karinesinden kaynaklanan kişisel hakkın korunması amacıyla, bu hakkın ihlaline havi eylemler suç olarak düzenlenmek suretiyle karineden kaynaklanan hak koruma altına alınmıştır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın da karineyi dikkate alarak bazı durumlarda değerlendirme yaptıkları görülmektedir. Ancak bu değerlendirmelerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaptığı derinlikte ve genişlikte olmadığı görülmektedir. 1982 tarihli Anayasanın 90. maddesi uyarınca milletlerarası sözleşmelerin doğrudan uygulanma olanağı getirildiğinden ve AİHS'si de bu kapsamda bir sözleşme olduğundan, ayrıca Ülkemizce AİHM'nin yargılama yetkisi kabul edilmiş olduğundan, karine ile ilgili uygulama, yorum ve değerlendirmelerde milli soruşturma ve yargılama makamlarının AİHM'nin içtihatlarını gözetmeleri gerekmektedir.