Fetus

80 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major ve/veya yapısal anomalili fetuslarda tüm ekzom analizinin (WES) tanı koyma gücünün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Prenatal WES analizi, 2016 ve sonrasında literatürde daha sık olarak yer almaya başlayan, farklı katılımcı sayıları ve farklı fenotipik bulguları olan olgular üzerinde çalışılan ve dolayısıyla tanı koyma gücü literatürde değişen oranlarda olup %15-%42 arasında değişen gelişmeye açık bir prenatal genetik tanı yöntemidir. Şuana kadar literatürde bildirilen yayınlar, akraba evliliği prevelansının düşük olduğu toplumlarda ve pozitif aile öyküsü oranı düşük olan olgularla yapılan çalışmalarken, çalışmamız popülasyon özellikleri gereği, %50'sinde ebeveynler arası akrabalığın mevcut olduğu ve %25'inde pozitif aile öyküsü bulunan 20 olgu ile oluşturulmuş ve takibinde olguların postnatal değerlendirmelerinin yapıldığı literatürdeki ilk örneklerdendir. Çalışmamızda, kliniği açıklayacak kromozomal anomalilerin ekarte edildiği 20 olgunun 9'unda tüm ekzom sekanslama ile fetal fenotipi açıklayacak genetik etiyoloji bulunarak, prenatal tüm ekzom sekanslama analizinin tanı koyma oranı %45 olarak bulunmuştur. Ebeveynler arası akrabalık ve ailelerdeki benzer etkilenimli birey oranlarnın yüksek olması nedeniyle, tanı koyma oranının literatür ortalamasından yüksek saptandığı düşünülmüştür. Farklı sistem ve organ tutulumları olan fetuslar bulgularına ve sistem tutulumlarına göre sınıflandırıldığında, WES analizinin tanı koyma gücünün en yüksek olduğu grubun, fetal akinezi, santral sinir sistemi anomalisi ve iskelet sistemi tutulumları olduğu görülmüştür. Ek olarak literatürdeki yüksek sporadik oranların aksine, çalışmamıza dahil edilen, posterior ensefaloselli olguların tümünün sendromik olduğu ve monogenik genetik etiyolojilerle oluştuğu gösterilerek, ensefaloselli olgularda prenatal tüm ekzom sekanslama çalışmalarının planlanmasının önü açılmıştır. Çalışmamız, bilindiği kadarıyla Türk toplumunda çalışılan ilk prenatal ekzom sekanslama çalışmasıdır. Sonuçlar ile, akraba evliliğinin yaygın olduğu toplumumuzda, ekzom sekanslamanın tanı gücü ortaya konulmuş ve toplulumuzdaki uygulanabilirliği sorgulanmıştır. Ek olarak yüksek novel varyant oranı ile, nadir sendromlardaki tanımlanmış varyant oranlarının arttırılması sağlanmıştır.

AnomalilerEkzom dizilemeFetüs+3
Ezgi Susam
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe ratlarda formaldehit maruziyetinin fetusların morfolojik yapıları ile karaciğer dokusunun gelişimi üzerine zararlı etkilerinin araştırılması; chrysin'in muhtemel koruyucu rolünün incelenmesi

ÖZETAmaç: Deneysel olan bu çalışmada, gebelikte formaldehit maruziyetinin fetuslarınmorfolojisi ve karaciğer gelişimi üzerindeki olası zararlı etkilerinin incelenmesi veolası bu zararlı etkilere yönelik chrysin'in muhtemel koruyucu etkisinin belirlenmesiamaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr arasında olan, erişkin 67 adetWistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. 67 adet dişi sıçan 7 gruba ayrıldıktan sonragebelik oluşturulmaya çalışıldı. Gebe kalmayan 12 dişi sıçan deney dışı bırakıldı.Grup I'e intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik, Grup II'ye gavaj yolu ile 20 mg/kgchrysin (CH), Grup III'e i.p. yolla 0,1 mg/kg formaldehit (FA), Grup IV'e i.p. yolla 1mg/kg FA, Grup V'e i.p. yolla 0,1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH, GrupVI'ya i.p. yolla 1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH ve Grup VII'ye gavajyolu ile mısır yağı gebeliğin 7.-20. günleri arası gün aşırı uygulandı. Gebeliğin 20.günü sezeryan yapılarak fetuslar çıkarıldı. Fetusların morfolojik parametreleri (fetusağırlığı ve karaciğer ağırlığı) incelendi. Karaciğer gelişimindeki etkilenmeyibelirlemek için histolojik boyamalar (Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit-Schiff)ve biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: FA uygulanan grupların fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığında istatistikselolarak anlamlı bir şekilde azalma saptandı. Fetus karaciğerinde hem 0,1 mg/kg FAhem de 1 mg/kg FA grubunda megakaryosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı birazalma tespit edildi. 1 mg/kg FA grubunda ise histopatolojik değişiklikler gözlendi.Biyokimyasal olarak FA, glutatyon (GSH) düzeyini azalttı ve malondialdehit (MDA)düzeyini arttırdı.Sonuç: Gebelikte düşük doz FA maruziyeti, oksidatif stres oluşturmak suretiylefetusun morfolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak olumsuz etkilenmesine sebepolur. CH ise morfolojik ve biyokimyasal parametrelerde antioksidan etki göstermekteama histopatolojik değişiklikleri düzeltmekte yetersiz kalmaktadır.Anahtar Kelimeler: Formaldehit, Chrysin, Rat fetus, Morfolojik yapı, Karaciğergelişimi.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr arasında olan, erişkin 67 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. 67 adet dişi sıçan 7 gruba ayrıldıktan sonra gebelik oluşturulmaya çalışıldı. Gebe kalmayan 12 dişi sıçan deney dışı bırakıldı. Grup I'e intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik, Grup II'ye gavaj yolu ile 20 mg/kg chrysin (CH), Grup III'e i.p. yolla 0,1 mg/kg formaldehit (FA), Grup IV'e i.p. yolla 1 mg/kg FA, Grup V'e i.p. yolla 0,1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH, Grup VI'ya i.p. yolla 1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH ve Grup VII'ye gavaj yolu ile mısır yağı gebeliğin 7.-20. günleri arası gün aşırı uygulandı. Gebeliğin 20. günü sezeryan yapılarak fetuslar çıkarıldı. Fetusların morfolojik parametreleri (fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığı) incelendi. Karaciğer gelişimindeki etkilenmeyi belirlemek için histolojik boyamalar (Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit-Schiff) ve biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: FA uygulanan grupların fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalma saptandı. Fetus karaciğerinde hem 0,1 mg/kg FA hem de 1 mg/kg FA grubunda megakaryosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. 1 mg/kg FA grubunda ise histopatolojik değişiklikler gözlendi. Biyokimyasal olarak FA, glutatyon (GSH) düzeyini azalttı ve malondialdehit (MDA) düzeyini arttırdı.Sonuç: Gebelikte düşük doz FA maruziyeti, oksidatif stres oluşturmak suretiyle fetusun morfolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak olumsuz etkilenmesine sebep olur. CH ise morfolojik ve biyokimyasal parametrelerde antioksidan etki göstermekte ama histopatolojik değişiklikleri düzeltmekte yetersiz kalmaktadır.

FetüsFormaldehitKaraciğer+3
Songül Çuğlan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Fetüslerde nervus ulnaris'in önkoldaki musküler dallanma özelliklerinin incelenmesi

Nervus ulnaris'in (NU), fetal dönemdeki anatomisi ile yetişkinlerdeki seyri, dallanma özellikleri ve varyasyonları arasındaki ilişkinin tanınması NU'nun önkoldaki anatomik özelliklerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Fetüs kadavralarında, NU'nun musküler dallanma özellikleri ve bu dallara ait detaylı morfometrik ölçümler ile ilgili bulgularımızı sistematik bir şekilde sunmayı amaçladık. Bu çalışma, %10'luk formaldehit solüsyonu ile fikse edilmiş, gestasyonel yaşları 19 ile 37 hafta arasında değişen 52 fetüs önkolu üzerinde gerçekleştirildi. NU'dan ayrılan musküler dalların; sayısı ile ana gövdeden çıkış sırası not edildi ve ulaştıkları kaslara göre sınıflandırılarak dallanma tiplendirmesi yapıldı. NU ve her bir dalına ait çeşitli morfometrik ölçümler yapıldı. İlgili kasları innerve etmek üzere NU'dan toplam 2-6 musküler dalın ayrıldığı tespit edildi. NU, musküler dalların sayısına göre 5 ana tipe ayrılarak sınıflandırıldı ve bu tipler, musculus flexor carpi ulnaris (FCU) ile musculus flexor digitorum profundus'a (FDP) giden dalların ana gövdeden çıkış sırasına göre 16 farklı dallanma paternine ayrıldı. Bu sinirden; iki dalın ayrıldığı patern Tip I (n=6); üç dalın ayrıldığı patern Tip II (n=18); dört dalın ayrıldığı patern Tip III (n=24); beş dalın ayrıldığı patern Tip IV (n=3); altı dalın ayrıldığı patern ise Tip V (n=1) olarak isimlendirildi. NU'nun, önkolda farklı dallanma özellikleri gösterebildiği bilgisinin, olası sinir hasarında ilgili dalın seçimi ve transferi sırasında oluşabilecek komplikasyonları önlemek amacıyla cerrahlara yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Fetüs, musküler dallar, nervus ulnaris

AnatomiFetüsUlnar sinir+1
Anıl Tuğçe Başderici
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Fetüslerde nervus peroneus superficialis'in incelenmesi

N. peroneus superficialis (NPS) bacağın ön-yan yüzünün distali ve dorsum pedis'in duyusal innervasyonuna önemli katkı sağlar. Sinirin fascia cruris'i (FC) deldikten sonraki dağılım patterni, FC'yi deldiği lokalizasyondaki farklılıklar iyatrojenik hasara neden olabilir. Bu çalışmada, fetüslerde NPS'nin bacaktaki duyu dallarının morfometrik ve morfolojik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 26 fetüse ait (gestasyonel yaşları 19-36 hafta, 15 kız ve 11 erkek) 52 alt ekstremite disseke edildi. NPS'nin FC'yi delerek yüzeyelleştiği noktadan ayak bileğine kadar olan seyri açığa çıkarılarak tiplendirildi ve morfometrik ölçümleri yapıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. NPS'nin Tip A (%48.08), Tip B (%32.69) ve Tip C (%19.23) olmak üzere 3 dallanma patterni gösterdiği saptandı. Bu tiplerin %73.08'inin bilateral olduğu belirlendi. Olguların %19.23'ünde n. cutaneus dorsalis intermedius (NCDI) gelişmemiştir. Sinirlerin FC'yi delme seviyesi ortalama olarak NPS için 10.48±3.6 mm (min; 0-max; 19), n. cutaneus dorsalis medialis (NCDM) için 9.48±4.79 mm ve NCDI için 8±2.4 mm olarak tespit edilmiştir. NPS'nin %96.15 oranında bacağın distal 1/3'lük bölümünde, %3.85 oranında orta 1/3'lük bölümünde; NCDM ve NCDI ise %100 oranında bacağın distal 1/3'lük bölümünde FC'yi delmiştir. Bu çalışma NPS veya terminal dallarının dallanma patterni ve kılavuz noktalara ilişkin nicel verileri sağlar. NPS'nin dağılım patterninde farklılıklar, taraflar arasındaki asimetri ve FC'yi deldiği lokalizasyon sinir grefti veya diğer cerrahi uygulamalarda göz önünde bulundurulmalıdır. Bu çalışmanın fetüslerin NPS ile ilgili literatüre katkı sağlayacağı, ayrıca bu bilgilerin çocukluk döneminde de yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Fetüs, n. peroneus superficialis, varyasyon

AnatomiFetüsNervus peroneus superficialis+1
Fatma Arslan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Fetüslerde musculus sternocleidomastoideus'un morfolojik olarak incelenmesi

M. sternocleidomastoideus'un (SCM) origo'su ve insertio'su ile ilgili varyasyonların bilinmesi, servikal bölgedeki cerrahi işlemler sırasında komplikasyonları önlemede faydalı olabilir. Bu çalışmada, bebeklik ve erken çocukluk dönemi cerrahileri açısından fetüslerde SCM'nin varyasyonlarının ve morfometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında bulunan, ortalama 23.30±3.40 (19-30) haftalık olan ve %10'luk formalinle fikse edilmiş 27 (11 erkek, 16 kadın) fetüsün boyun bölgesi bilateral olarak disseke edildi. Disseke edilen fetüslerin standart pozisyonda fotoğrafları çekildi. Bu fotoğraflar üzerinde uzunluk, genişlik ve açı gibi morfometrik ölçümler ImageJ programı kullanılarak yapıldı. Ayrıca SCM'nin origo ve insertio'su tespit edildi. Literatürdeki çalışmalar dikkate alınarak, SCM'nin origo'su ile ilişkili 10 tipten oluşan bir sınıflandırma yapıldı. N. accessorius'un SCM'ye girdiği motor nokta ile clavicula arasındaki lineer uzaklık (p=0.022) dışındaki tüm sayısal verilerde taraf ve cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı gözlendi (p>0.05). 54 tarafın 42'sinde iki başlı SCM (Tip 1) tespit edildi. Dokuz tarafta iki başlı (Tip 2a) ve bir tarafta üç başlı pars clavicularis (Tip 2b) tespit edildi. Bir tarafta iki başlı pars sternalis (Tip 3) saptandı. Ayrıca bir tarafta tek başlı SCM (Tip 5) tespit edildi. SCM'nin varyasyonlarının ve boyutlarının bilinmesi bebeklik ve erken çocukluk dönemi cerrahileri sırasındaki komplikasyonların önlenmesi için önemli olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle çalışmamızda elde edilen veriler, konjenital müsküler tortikollis gibi patolojilerin tedavisi açısından klinisyenlere faydalı olabilir.

FetüsMorfometriMorfometrik analiz+1
Ayşe Özdemir
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Fetüslerde nervus facialis'in glandula parotidea'dan çıkan dallarının incelenmesi

N. facialis glandula parotidea'yı (GP) terk ettikten sonra mimik kaslarını innerve eder. Hasarında fasial paralizi görülen bu dalların dağılım paternleri değişkendir. Bu çalışmada, fetüslerde n. facialis'in GP'den ayrıldıktan sonraki dallarının morfolojik ve morfometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 15 fetüse ait (10 kız, 5 erkek) 30 taraf disseke edildi. N. facialis'in GP'den çıkan dalları açığa çıkarılarak incelendi ve elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. N. facialis'in GP'den çıktıktan sonraki dal sayısı ve dalların lokalizasyonu farklı hatlar referans alınarak belirlendi. R. frontotemporalis (RFT) ve r. marginalis mandibularis (RMM) için belirlenen hatlar üzerinde tehlikeli bölgeler belirlendi. RFT'nin A hattının uzunluğunun %11 ilâ %49'u, B hattının uzunluğunun %16 ilâ %63'ü arasında hattı çaprazladığı saptandı. R. zygomaticus'un en sık B ve C hatları arasında olduğu r. buccalis'in en sık ductus parotideus'un aşağısında (%51.1) olduğu belirlendi. RMM'nin GP'den çıktıktan sonra dal sayısı temel alınarak yapılan sınıflandırma sonucunda 11 tip saptandı. En sık görülen paternin tip 1a (%40.7) olduğu belirlendi. RMM'nin a. facialis'i ve v. facialis'i çaprazlama yeri, mandibula alt kenarı uzunluğunun sırasıyla %24 ilâ %52'sinde ve %17 ilâ %49'unda olduğu belirlendi. R. cervicalis'in (RC) GP'den çıkış noktası en sık E hattının aşağısında (%91.1) saptanmıştır. RC'nin platysma'ya girdiği nokta en sık X hattının önünde (%92.5) saptandı. Bu çalışma n. facialis'in GP'den çıkan dallarının dallanma paterni ve referans noktalara göre nicel veriler sağlamaktadır. Sinir dallarının lokalizasyonunun belirlenmesi yüzde ve boyunda uygulanacak cerrahi uygulamalarda dikkate alınmalıdır. Bu çalışmanın fetüslerde n. facialis ile ilgili literatüre katkı sağlayacağı, çocukluk döneminde bu bölgeye uygulanan cerrahilerde yol göstereceği düşünülmektedir.

AnatomiFetüsMorfolojik özellikler+2
Berfin Tuğba Dikici
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal kilo tahmininde yumuşak doku kalınlık ölçümünün kullanılması

ÖZET Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve fetal kilo tahmini günümüzde obstetride bir rutin haline gelmiştir. Sonografik fetal kilo tahmini ile doğum öncesi fetal kilo tahmini yapılarak doğum yönteminin belirlenmesinde temel tanı aracına dönüşmüştür. Biz de buradan yola çıkarak rutinde kullanılan fetal sonografik parametreleri dışında yumuşak doku parametrleri kullanarak fetal kilo tahmini ile yumuşak doku kalınlığı arasında korelasyonu yakalamaya çalıştık. Amacımız, preterm ve term doğumlarda doğumdan önceki 48 saat içinde fetal kilo tahmini yapılarak doğum şeklini ve ultrasonla fetal kilo tahmininin doğruluk oranını belirlemek için yeni bir formül üretilebilmesi veya yumuşak doku kalınlığının fetal kilo tahmininde yerini açıklamaktır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Universitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne Temmuz 2018 ve Haziran 2019 tarihleri arasında doğum için başvurmuş 24.-42. gebelik haftasında, tekil canlı gebeliği olan toplam 231 gebenin tahmini fetal ağırlık ölçüleri doğumhanede bulunan Voluson 730 Pro marka cihaz kullanılarak ölçüldü. Ultrasonografik ölçüm yapıldıktan sonra maksimum 48 saat içinde doğuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Tahmini fetal doğum ağırlığı biparietal çap (biparietal diameter -BPD), kafa çevresi (head circumference- HC), karın çevresi (abdominal circumference -AC), femur boyu (femur length- FL) fetal biyometrik parametreleriyle Hadlock formülü kullanılarak hesaplandı, ek olarak yumuşak doku kalınlığı UK-uyluk kalınlığı, KK-kol kalınlığı, OK-omuz kalınlığı aynı seansta ölçüldü. Bulgular: Fetusların intrapartum ultrasonografi ile yapılan tahmini doğum ağırlığı ile doğumdan hemen sonra ölçülen gerçek doğum ağırlığı arasındaki farka, aynı zamanda interobserver ve intraobserver arası korelyasyona bakıldı. Fetal kilo tahmini ve doğum kilosu ile yumuşak doku parametreleri arasında korelyasyona bakıldı, omuz kalınlığı arttıkça doğum kilosunun da arttığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kol kalınığı ile doğum kilosu arasında korelyasyon istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Uyluk kalınlığı ile doğum kilosu arasında hafif bir korelyasyon olduğu veya bu korelyasyonu iyi düzeyde yakalmak için daha çok sayda vakaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı. VIII Sonuç: Yumuşak doku parametreleri ile fetal kilo tahmini ve gerçek doğum kilosu arasındaki korelyasyonu etkileyen maternal – demografik ve fetal özellikler vardır. Yumuşak doku kalınlık ölçümlerinin fetal biyometriye eklenerek yapılması mevcut kullanılan Hadlock formülünden fetal kilo tahmini yapması bakımından benzerdir. Toplumumuza uygun fetal kilo tahmininde daha başarlı formüllerinin geliştirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Fetal yumuşak doku paramterleri kullanılarak fetal kilo tahmini yapılan formüller doğum eyleminde yapılan gelişme geriliği ve fetal makrozomi gibi durumlarda kullanılması açısından ümit vaat etmektedir. Anahtar Kelimeler: fetal kilo tahmini, ultrasonografi, gerçek doğum ağırlığı, yumuşak doku parametreleri

Doğum ağırlığıFetüsKilo değişimi+2
Mehrıban Alıyeva
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak sağlik kurumuna mikropenis nedeniyle başvuran olgularin etiyolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 3. basamak sağlık kurumuna 1 yıl içinde mikropenis nedeniyle başvuran veya sevk edilen hastaların etiyolojiye yönelik değerlendirilmesi ve sınıflandırılması ve bu sınıflandırma sonucunda hipogonadotropik hipogonadizm olduğu düşünülen olgularda moleküler genetik inceleme yapılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Ekim 2009 - Ekim 2010 tarihleri arasında mikropenis tanısıyla başvuran veya sevk edilen tüm olgularda mikropenis etiyolojisi çalışma formu doldurularak ayrıntılı öykü ve fizik muayene sonrasında gerilmiş penis uzunluğu ölçüldü. Her hasta ayrı ayrı değerlendirilerek gerekli laboratuvar testleri yapıldı. Hipogonadotropik hipogonadizm olduğu düşünülen olgularda ek olarak moleküler genetik analizler yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 65 hastanın 45'inde mikropenis (% 69) varlığı doğrulandı. Yirmi (% 31) hastada ise yapılan gerilmiş penis uzunluğu ölçümü mikropenis tanımı ile uyumsuzdu. Bu çalışmadaki hastalar 3 ana grupta değerlendirildi. Grup 1 a ve b ve Grup 2 a, b ve c olmak üzere alt gruba ayrıldı. Bu gruplar; Grup 1: Mikropenis saptanmayan hastalar (20 hasta, % 31); Grup 2: Mikropenis saptanan ve etiyolojik nedeni bulunabilen hastalar; (29 hasta, % 44); Grup 3: Mikropenis saptanan ve etiyolojik nedeni bulunamayan hastalar (16 hasta, % 25). Grup 2'deki hastalardan hipogonadotropik hipogonadizm olduğu düşünülen 14 hastada moleküler genetik inceleme yapıldı. Bir hastada TACR3 geninde daha önce bildirilmemiş bir mutasyon (T177K) saptandı.Sonuç: Mikropenis nedeniyle incelenen hastaların yaklaşık üçte birinde gerçekte mikropenis bulunmamaktadır. Obeziteye bağlı olarak gömülü penis ve penisin uzunluğunun doğru ölçülmemesi ve/veya penis uzunluğu standartlarının bilinmemesi en sık hata nedenleridir. Gerçek olarak değerlendirilen mikropenis etiyolojisi oldukça heterojendir. Çeşitli incelemelere rağmen olguların yaklaşık dörtte birinde neden bulunamamıştır. Doğru ölçüm ve uluslararası kabul görmüş standartların kullanımıyla mikropenisin erken saptanması zamanında tanı konabilmesi ve doğru yönetimi için çok önemlidir.Anahtar sözcükler: Mikropenis, hipogonadotropik hipogonadizm, obezite, kromozom anomalisi, mutasyon

AndrojenlerCinsel bozukluklarFetal gelişim+7
Tuğba Bilmez Aslan
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adölesan gebelikler: Maternal ve fetal sonuçlar

Amaç: Adölesan terimi çocukluktan erişkinliğe geçişi tanımlamakta ve Dünya Sağlık Örgütü adölesanlığın 10-19 yaşlar arasında olduğunu bildirmektedir. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan tüm dünya ülkelerinde adölesan gebelikler çok önemli bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Adölesan gebeler maternal ve fetal açıdan yüksek riskli gebeliklerdir. Bu çalışmada hastanemizde adölesan ve adölesan olmayan gebelerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01.01.2008-01.08.2011 tarihleri arasında başvuran ve 20 hafta üzerindeki, canlı, tekil doğum yapan 19 yaş altı gebelerin ve aynı dönemde doğum yapmış 19 yaş üstü gebelerin gebelik ve doğum kayıtları retrospektif olarak incelendi. Grupların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, eşiyle resmi nikahlı olması, eşiyle akrabalık), obstetrik sonuçları (doğumda gestasyonel yaş, doğum şekli, doğum kilosu, 1. ve 5. dakika Apgar skorları. anemi varlığı) ve obstetrik komplikasyonlar (preterm doğum, intaruterin gelişme geriliği, oligohidramnios, gestasyonel diyabet, makrozomi, plasental anomali, fetal distres) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Adölesan grupta 80, adölesan olmayan grupta 102 kişi yer almaktaydı. Adölesan gruptakilerin yaş ortalaması 16,68±0,883 olup adölesan olmayanların yaş ortalaması 29,09±5,929 `dur (P<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların gebelik sayılarının ortalaması 1,20±0,461 iken, adölesan olmayan kadınların gebelik sayılarının ortalaması 2.49±1.627 dur (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,09±0,284 iken, adölesan olmayan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,25±1,431'dür (p<0,05). Adölesan kadınların 42'sinde (%52,5), adölesan olmayan kadınların 6'sında (%5,9) eşiyle arasında resmi nikâh yoktur (p<0,05). Adölesan grup ile olmayan grup eşiyle akrabalık olması açısından karşılaştırıldığında adölesan grupta 18 (%22,5), adölesan olmayan grupta10 (%9,8) kadın eşiyle akrabadır ( p< 0,05). Araştırmadaki adölesan kadınlar ortalama olarak 36,55±3,456 gebelik haftasında, adölesan olmayanlar ise 37,37±3,073 gebelik haftasında canlı doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan kadınların 31'i (%38,8) sezaryen ile doğum yaparken, adölesan olmayan kadınların 58'i (%56,9) sezaryen ile doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan olanların ve olmayanların bebeklerinin doğum ağırlığı (2796,69±812,345 gr, 2892,60±747,800 gr, p=0,717), birinci dakika apgar skorlarının ortalaması (6,96±2,292, 7,43±1,656, p=0,480), beşinci dakika apgar skorlarının ortalaması ( 8,41±2, 8,71±1,390,p=0,223) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Adölesan olan grupta olmayan gruba oranla preterm doğum (%37,5 (30/80), %21,6 (22/102)), preeklamsi (%31,3 (25/80), %14,7 (15/102)), intrauterin gelişme geriliği (%20 (16/80), %9,8 (10/102), p=0,050), fetal distres (%20 (16/80), %8,8 (9/102)), konjenital anomali (%16,3 (13/80), %5,9 (6/102)), anemi (%40 (32/80), %12,7 (13/102)) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p<0,05) Adölesan olan grup ile olmayan grup arasında plasental anomali (%1,3 (1/80), %2,9 (3/102), p=0,440), oligohidramnios (%18,8 (15/80), %9,8 (10/102)), p=0,082), gestasyonel diyabet (%5 (4/80), %9,8 (10/102), p=0,227), makrozomi (%6,3 (5/80), %4,9 (5/102), p=0,692) görülmesi açısından ise anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Adölesan gebelerde preterm doğum, preeklamsi, fetal distres, konjenital anomali oranlarının anlamlı derecede yüksek çıkması bu gebelerde maternal ve perinatal morbidite ve mortalite riskinin arttığını göstermektedir. Anne ve çocuk sağlığı ile ilgilenen sağlık çalışanlarının adölesan gebeliklerin önlenmesi ve karşılaşılması durumunda ise bu gebelerin sıkı antenatal takibi ve riskleri konusunda uyanık olması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Adölesan gebelik,fetal sonuçlar, maternal sonuçlar

Doğum-prematürErgenlerFetüs+6
Rauf Melekoğlu
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

900-1800 MHz radyofrekans elektromanyetik alanın (RF-EMA) insan fetal hücre kültürlerinde kromozomlar üzerine etkileri

Günümüzde, cep telefonu kullanımındaki artış ve bununla ilişkili olarak yaygınlaşan baz istasyonları, radyofrekans elektromanyetik alan (RF-EMA) kaynaklarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte, hızla gelişen teknolojik araçlar da insanların, RF kaynaklarına maruziyetini de artırmıştır. Kamuoyunda, cep telefonu kaynaklı RF-EMA'nın insan sağlığı üzerine muhtemel zararlı etkileri hakkında endişeye neden olmuştur. Bu nedenle çalışmamızda; amniyotik hücreler, invitro kültür ortamında RF-EMA'nın etkisine maruz bırakılarak kromozomlardaki değişimleri araştırıldı. Bunun için; fetal hücreler 900 ve 1800 MHz RF-EMA'ya 3, 6 ve 12 saatlik sürelerle maruz bırakıldı. Kültür süreci sonunda elde edilen hücrelerdeki kromozomlar analiz edildi. Çalışmamızın sonucunda; hücrelerde RF-EMA'nın ısı etkisi dışındaki etkilerin, kromozomların kondensasyonunda gecikmelere, bozulmalara ve kromozom kırılganlığına yol açaçak yapısal hasarlara neden olduğu bulundu. 1800 MHz frekansın, 900 MHz'a oranla 6 saatlik gruplar arasında anlamlı bir farkın olduğu (p=0.0001), diğer gruplar arasında ise anlamlı bir farkın olmadığı bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda; RF-EMA'nın, bölünen hücrelerde kromozomların normal oluşumunda gecikmeye ve yapısal hasara neden olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, cep telefonlarının kromozomlar üzerinde zararlı etkiye sahip olma potansiyeli taşıdığını ve bu zararlı etkinin maruz kalma süresi ile arttığını söyleyebiliriz.

Elektromanyetik alanlarFetüsHücre kültürü+2
İnayet Nur Uslu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebeliğin son üç ayında düşük riskli gebelerde intrauterin fetal ağırlık tahmininde farklı ultrasonografi ölçümleri kullanılarak yeni formüllerin geliştirilmesi

Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve tahmini fetal ağırlığın belirlenmesi rutin obstetri pratiğinin bir parçası haline gelmiştir ve zamanla fetal büyümenin değerlendirilmesinde ve doğum yönetiminde temel klinik değerlendirmelerinden biri haline gelmiştir. Makrozominin ve intrauterin büyüme geriliğinin öngörülmesi, fetal büyümenin takibi için tahmini fetal ağırlık büyük öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı gebeliğin son üç ayında düşük riskli gebelerde intrauterin fetal ağırlık tahmininde farklı ultrasonografi ölçümleri kullanılarak yeni formüllerin geliştirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 12.09.2013-02.05.2014 tarihleri arasında elektif sezaryen ile doğum yapacak olan miadında, tekil gebeliğe sahip düşük riskli gebeler alındı. Çalışmaya toplam 95 gebe dahil edildi. Fetusa ait ultrasonografik ölçümler ve anne üzerinde yapılan ölçümler doğumdan önce 24 saat içerisinde tek bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından gerçekleştirildi. Yenidoğan üzerinde yapılan ölçümler doğumdan sonra 6 saat içerisinde tek bir kadın hastalıkları ve doğum asistanı tarafından elde edildi. Doğum sonrası gerçek kilo tahmin edilmek istenirken bağımsız değişkenler kullanılarak lineer regresyon analizi yapıldı ve modeller oluşturuldu. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Fetusun doğum ağırlığının tahmin edilmesinde sezaryen skar sayısı, prezentasyon ve plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu (sırasıyla p=0,981 p=0,104 p=0,07). Hadlock tahmini kilo formülünün R2=0,75 olduğu, oluşturulan modellerden Model 2'nin (uBPD, uAC, uFL) R2=0,76 olduğu, Model 4'ün (gTHO_C, gFEM_SKIN, gHC, gHUM_SKIN, gAC) R2=0,85 olduğu, Model 6'nın (FUN_PUB, uBPD, uAC, uRA_SURF, uFL, uFEM_SKIN) R2=0,88 olduğu bulundu. Sonuç: Yeni parametreler kadar ultrasonografi dışı yöntemlerin de değerlendirmeye alındığı formüller sayesinde fetusun ağırlığı tahmin edilebilir. Bu yolla elde edilen sonuçların doğum sonu elde edilen ölçümlerle korelasyonu daha yüksek bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Fetal ağırlık, gebelik, ultrasonografi, makrozomi, intrauterin gelişme geriliği, prenatal tanı, regresyon analizi

Fetal gelişimFetal gelişme geriliğiFetüs+7
Sevda Yeleç
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polihidramniyoz ve oligohidramniyozun tahmini fetal ağırlık üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Biz bu çalışmada amniyon sıvı miktarının tahmini fetal ağırlığın hesaplanmasına etkisini araştırmayı planladık. Materyal - Metod: Ocak 2017 – Haziran 2019 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran 150 gebe incelendi. Bu gebeler 34 - 41 hafta arasındadır ve 48 saat içinde doğumları gerçekleşti. Gebelerin demografik bilgilerine, maternal VKİ (kg/m2), amniyon sıvısı, ultrasonografik tahmini fetal ağırlık, yenidoğanın gerçek doğum ağırlığına ulaşıldı. Çalışmaya tekil, canlı gebelikler dahil edildi. Fetal anomaliler, çoğul gebelikler, ölü fetuslar, membran rüptürü olan olgular çalışma dışında bırakıldı. Tüm gebelerin ultrasonografik değerlendirilmesi aynı asistan hekim tarafından gerçekleştirildi. Tüm hastalardan yatışta yapılacak girişimler için aydınlatılmış onam formu alındı. İstatistiksel analizler Statistical Package for Social Sciences (SPSS Inc; Chicago, IL, USA) versiyon 20.0 yazılımı kullanılarak yapıldı. Sonuçlar: Çalışmamızda ölçülen tahmini fetal ağırlık ile doğum ağırlıkları arasındaki fark normal ASİ grubunda 186.06±121.03, oligohidramniyoz grubunda 235.44±204.77, polihidramniyoz grubunda 277.82±160.88 olarak ölçüldü. Fetüsün cinsiyeti ve plasenta yerleşiminin fetal ağırlığın doğru tahmin edilmesine istatistiksel olarak anlamlı etkisi yoktur. Değerlendirilen parametreler arasında, VKİ < 30 olan gebelerde ultrasonografik tahmini fetal ağırlığın, gerçek doğum ağırlığıyla daha yakın korelasyon gösterdiği sonucuna varılmıştır. Tartışma: : Fetal ağırlığın doğru tahmin edilmesi anne ve yenidoğan açısından olası risklerin öngörülmesi ve doğum şekline karar verilmesinde büyük önem arz etmektedir. Bu sebeple ultrasonografik fetal ağırlık ölçümlerini etkileyen değişkenler önceden bilinmeli ve hata olasılıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda tahmini fetal ağırlık ile doğum ağırlıkları arasındaki farkı oligohidramniyoz ve polihidramniyoz gruplarında daha fazla bulduk. (p= 0.015) Anahtar Kelimeler: Tahmini fetal ağırlık, Gerçek doğum ağırlığı, Oligohidramniyoz, Polihidramniyoz

Amniotik sıvıDoğum ağırlığıFetal gelişim+5
Ayla Gençer
Yozgat Bozok University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Fetal dönemde düşük frekanslı (50 HZ) elektromanyetik alan maruziyetinin yetişkin dönemdeki anksiyete davranışı ve anksiyete ilişkili genler üzerine olan etkisinin incelenmesi

Çalışmada amacımız gebelik döneminde maruz kalınan pulslu elektromanyetik alanın, yavruların adolesan dönemlerindeki davranışlarına ve hipokampüs dokusunda anksiyete ilişkili genlere olan etkilerini moleküler açıdan değerlendirmektir. Deneyimiz gebe sıçanlardan ve gebe sıçanlardan doğan yavru gruplardan oluşturulmuştur. Gebe gruplar; birinci, ikinci ve üçüncü gebelik haftası boyunca pulslu elektromanyetik alana maruz kalan gruplar ve her üç grup için kontrol gebe gruplarından oluşturulmuştur. Gebe sıçanlardan doğan yavrulardan oluşturulan gruplar ise gebelik süresi boyunca pulslu elektromanyetik alana maruz kalan gebelerden doğan yavru dişi ve erkek gruplar ve aynı grupların hiçbir maruziyeti olmayan kontrol gruplarını içermektedir. Yavruların anksiyete benzeri davranılarının değerlendirilmesi için yükseltilmiş artı labirent testi uygulanmıştır. Sonrasında tüm grupların hipokampüs dokularından RNA izolasyonları gerçekleştirilip, gen ekspresyonları değerlendirilmiştir. Gen ifadesinde anlamlı bir artış saptanan BDNF geninin ise western blot yöntemi ile protein ifadesi de değerlendirilmiştir. BDNF gen ifadesi için her iki grupta da gen ekspresyonuna paralel şekilde protein ifadesinde de artış gözlenmiştir. Pulslu elektromanyetik alana maruz bırakılan gebelerden doğan erkek grupta, yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışlar gözlemlenmiştir. Moleküler düzeyde ise aynı grupta; 5-HT1A, fos, Dopamin D1 reseptörü, Grin1, Grin2a, Grin2d, Adora1 ve Adora2a genlerinin ifadelerinde baskılanma, yalnızca BDNF gen ifadesinde artış gözlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları; elektromanyetik alan maruziyetinin gebelikte dikkat edilmesi gereken bir unsur olduğunu, elektromanyetik alana maruz kalan annelerin çocuklarının anksiyeteye daha duyarlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BDNF, pulslu elektromanyetik alan, western blot, yükseltilmiş artı labirent

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıElektromanyetik alanlar+4
Hale Öksüz
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe sıçanlarda yüksek doz kafein uygulamasının fetüs hipokampusunda oluşturduğu hasar üzerine melatoninin olası etkisinin incelenmesi

Kafein, hemen hemen her gün hepimizin yaygın olarak tükettiği ve merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı etkiye sahip olan nörolojik açıdan aktif gıda bileşenidir. Metilksantin'ler grubunda (1,3,7-trimetilksantin) yer alan kafein, dünyada kullanımı en sık olan psikoaktif maddedir. Diğer psikoakftif maddelerin aksine hem yaygın hem de yasaldır. Kafein ve türevleri kahve, çay, kola ve çikolata gibi birçok tüketilen içecek ve yiyeceklerde bulunmaktadır. Kafeinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri 1900'lü yılların başlarında incelenmeye başlanmıştır. Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre günde ortalama 300 mg'dan daha fazla kafeinin tüketildiği belirtilmiştir. Kafeinin, günlük normal doz aralığı yaklaşık olarak 50-300 mg olarak belirtilmekte ve kişiye uyanıklık hali, enerji ve konsantre olmasını sağlar. Aşırı doz tüketiminde ise yani 300-800 mg ve üstü kişide uyku bozukluğu, sinirlilik, endişe, panik atak ve kaygı hallerine sebep olduğu belirtilmiştir. Günlük kafein kullanımında, kadınların yaklaşık olarak %80'i tüketmektedir ve hamilelik sırasında bile geniş bir kafein tüketiminin olduğu yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Özellikle gebelik döneminde tüketilen kafeinin, fetüs üzerinde olumsuz birçok etkiye yol açtığı belirtilmektedir. Bunun temel nedeni ise annenin aldığı kafeinin, plasenta bariyerini kolayca geçebilmesinden kaynaklanmaktadır. Kafein metabolizması için gerekli enzim olan, Sitokrom P450 A2, plasenta ve fetüste yoktur. Dolayısıyla yeterli enzim sisteminden yoksun olan fetüs, kafeini metabolize edilmesi oldukça uzun zaman alır ve bundan dolayı fetüs için bir risk faktörü oluşturur. Gebelik döneminde yüksek dozlarda alınan kafein, plasenta bariyerini hızla geçerek, fetal gelişim geriliği (intrauterin gelişim geriliği), başta olmak üzere düşük doğum ağırlıklı bebek, prematüre doğum, spontan abortus ve ölü doğum gibi pek çok olumsuz tablo sergilemektedir. Melatonin, epifiz veya pineal olarak isimlendirilen bezden, karanlıkta salgılanan uyku, biyolojik ritim, üreme ve immünite gibi birçok biyolojik fonksiyonun düzenlemesinde rol oynayan endojen bir hormondur. Çok sayıdaki çalışmada, melatoninin nöroprotektif etkisi olduğu ve sinir rejenerasyonunu artırdığı gösterilmiştir. Bu bilgilerden yola çıkarak, bu çalışmada, gebe sıçanlarda yüksek doz kafein uygulamasının fetüs hipokampusunda oluşturduğu hasar üzerine melatoninin olası etkisinin incelenmesini amaçladık. Çalışmamızda, 32 erişkin ''Wistar albino'' dişi sıçan kullanıldı. Dişi sıçanlar rastgele her bir grupta 8 adet (n=8) olacak şekilde; kontrol, melatonin, kafein ve kafein+melatonin olmak üzere dört gruba ayrıldı. Gebeliğe bırakılan dişi sıçanlar, gebelik döneminin 9. gününde gruplarına göre maddeler uygulandı. Kontrol grubuna, herhangi bir madde uygulanmadı. Melatonin grubu (MEL grubu), gebeliğin 9. günü ile 20. günü her gün periton içi (intraperitoneal; i.p.) saat 16.00-17.00 arası 10 mg/kg/gün dozunda i.p. melatonin enjekte edildi. Kafein grubu (KFN grubu) gebeliğin 9. günü ile 20. günü arası her gün i.p. 60 mg /kg/gün kafein enjekte edildi. Kafein+ melatonin grubu (KFN+MEL grubu), gebeliğin 9. günü ile 20. günü her gün i.p. 60 mg/kg/gün kafein enjekte edildi. İlaveten, aynı günlerde saat 16.00-17.00 arası 10 mg/kg/gün dozunda i.p. melatonin enjekte edildi. Çalışmaya dahil olan 32 adet "Wistar albino" cinsi gebe sıçandan gebeliklerinin 21. gününde alınan fetüslerin beyni çıkarıldı. Tüm gruplardaki fetusların hipokampal bölgeleri tespit işlemi yapıldıktan sonra; Hematoksilen&Eozin ve Cresyl echt violet ile boyanarak histololjik açıdan ayrıca GFAP ve Synaptophysin ile immunohistokimyasal boyma yöntemiyle incelendi. Anahtar Kelimler: Fetus, gebe sıçan, hipokampus, kafein, melatonin.

FetüsGFAPGebelik+6
Yağmur Köse
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliği tanısı konulan fetüslerin sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: İntrauterin gelişme geriliği (İUGG) artmış erken doğum riskiyle yenidoğan morbidite ve mortalitede yaptığı artış sebebiyle prenatal bakımın ana zorluklarından biri olmaktadır. Amaç erken doğumdan fayda görecek fetüsleri zamanında tanımlamak ve uygun yönetimle doğum zamanını iyi planlanlamak ve anne karnında ölüm riskini ve yenidoğan morbiditesini en aza indirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 01 Ocak 2015- 01 Ocak 2019 Tarihleri Arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bilim Dalı`nda İUGG tanısıyla takibe alınmış 452 hastanın demografik özellikleri ve perinatal sonuçları değerlendirildi. Çalışmaya İUGG tanısı konan tekil gebelikler alındı. Konjenital anomali olmayan 334 (%73,9) hastanın gelişme geriliği tipi, tanı aldığı gebelik haftası, tahmini fetal ağırlığı (TFA), doğum haftası, preeklampsi varlığı, doppler bulguları, doğum kilosu, doğum şekli, doğum haftası, 5.dk Apgar skoru, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı kayıt edildi ve tüm bu parametrelerin yenidoğanın olumsuz sonuçlarıyla ilişkisi ele alındı. Bulgular: Çalışmada 118 (%26,1) hastada konjenital anomali saptandı, 334 (%73,9) hastada konjenital anomali saptanmadı. Bebeğinde anomali saptanmayan annelerin yaş ortalaması 29,6±6,4 (min-maks:17-45) şeklindedir. İUGG tanı gebelik haftası ortalaması 30,9±4,5 (min-maks:18-39)'dır. Hastaların doğum haftası ortalaması 34,4±4,5 (min-maks:22-41)'dır. Hastaların 41`inde (%12,7) sigara kullanımı mevcut, 283`de (%87,3) sigara kullanımı yoktu. Hastalar tanı aldıkları gebelik haftasına göre <27+6, 28-31, 32-36, >37 olarak dört grupta incelendi. Hastaların 113`ünde (%33,8) asimetrik İUGG, 221`inde (%66,2) simetrik İUGG görüldü. Anomali olmayan grupta hastaların 273`ünde (%81,7) preeklampsi oluşmadı, 61`inde (%18,3) preeklampsi oluştu. Doppler bulguları 141 (% 43,1) hastada normal, 193 (%56,9) hastada bozulmuş olarak saptandı. Plasental kanama ve kronik dekolman gibi anormal bulgular ve doppler bozukluğu ele alındığında preeklampsili hastalar ile preeklampsi olmayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptansa da, 5.dk Apgar skoru, ölü doğum, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ele alındığında preeklampsi olmayanlar ve olanlar arasındaki sonuçlar benzerdi ve istatistiksel olarak fark anlamlı değildi. Verilerimiz doppler bulgularının şiddeti ile perinatal sonuçların kötüleştiğini ortaya koymaktadır. Yine çalışmamız TFA<%3percentil olmasının bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilediğini gösterdi. Sonuçlar: Çalışmada İUGG ve eş zamanda preeklampsi yaşanan gebeliklerde erken doğumun anlamlı şekilde yüksek olduğunu saptadık. Fakat, >35 gebelik haftasında preeklampsi olan ve olmayan grupta perinatal sonuçlar benzer ve her ikisinde sonuçlar olumlu idi. Bu verileri dikkate aldığımızda geç başlangıçlı preeklampsinin bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilemediğini, fakat erken başlangıçlı preeklampside erken doğum nedeniyle ortaya çıkan prematüritenin de yenidoğan morbidite ve mortalitesindeki artışa önemli katkı sağladığını söyleyebiliriz. Çalışmamız çok erken büyüme kısıtlı fetüsün belirsizlikler varlığında doğumun geciktirilmesinin bazı ölü doğumlarla sonuçlandığını, ancak beklenmeden yapılmış doğumun hemen hemen eşit sayıda yenidoğan ölümü oluşturduğunu ve her iki yaklaşımın da 2 yaş ve altındaki nörogelişimsel sonuçları iyileştirmediğini düşündürmektedir. Çalışmamızda 35 gebelik haftası üzerinde total mortalitenin sadece 5(%2.8) ve sadece 2 (% 1,0) bebekte sekel olduğunu dikkate alarak fetal iyilik hali izin verdiği halde ve erken doğum için başka endikasyonların bulunmadığı sürece 37.gebelik haftasına kadar doğumun ertelenmesinin faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Veriler ışığında çalışmamız, üçüncü basamak bir hastanedeki kayıtların irdelendiği, güncel, literatüre yeni katkılar sunan, daha ileri araştırmalar için araştırmacılara yol gösterici bir çalışmadır.

Fetal gelişme geriliğiFetüsGebelik+3
Gulmıra Alıyeva
Çukurova University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İklim değişikliğinin maternal fetal sağlığa etkilerine yönelik farkındalık ölçeğinin geliştirilmesi

. İklim değişikliği 21. yüzyılın en büyük sağlık sorunudur ve içinde yaşadığımız toplumu tüm yönlerden tehdit etmektedir. Hamile kadınlar ve yeni doğanlar iklim değişikliği bağlamında artık daha savunmasız gruplar olarak kabul edilmektedir. İklim değişikliğinin maternal ve fetal sağlık üzerinde iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için uluslararası meslek örgütleri iş birliği içinde çalışmalı, iklim değişikliğine daha duyarlı olmaları ve adaptasyon politikaları geliştirmeleri yönünde teşvik edilmelidir. İklim değişikliğinin ana çocuk sağlığı ve gelecek nesiller üzerindeki sonuçları konusunda farkındalık yaratmaya yönelik adımlar adaptasyonun ilk adımı niteliğindedir. Bu çalışma iklim değişikliğinin maternal fetal sağlığa etkilerine yönelik gebelerin farkındalık düzeylerini ölçmeyi sağlayacak bir ölçüm aracı geliştirmek ve geliştirilen ölçeğin geçerlilik ve güvenirliliğini saptamak amacıyla metodolojik tipte planlanmış ve uygulanmıştır. Araştırmanın evrenini, Adana Şehir Hastanesinde Kadın Doğum Servisine ve Gebe Okuluna başvuran gebelerdir. Örneklemini ise araştırmaya katılmaya gönüllü olan gebeler oluşturmuştur (n=500). Araştırma verilerinin toplanmasında, "Tanıtıcı Bilgi Formu" kullanılmıştır. Araştırma, görüşülerek toplam 500 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar tarafından, literatürde yer alan pek çok araştırma incelenerek ''Genel'', ''Maternal'', ''Fetal" olmak üzere 3 ayrı alt boyuttan oluşan "İklim Değişikliğinin Maternal Fetal Sağlığa Etkilerine Yönelik Gebelerin Farkındalık Ölçeği Gebe (İDFÖ-G)" geliştirilmiştir. İlk geliştirildiğinde 36 maddeden oluşan taslak ölçek gerekli geçerlilik ve güvenirlilik çalışmaları sonucunda 21 maddelik son halini almıştır. Elde edilen bulgular IBM SPSS Statistics 22 ve Mplus 7 programları kullanılarak değerlendirilmiştir. "İklim Değişikliğinin Maternal Fetal Sağlığa Etkilerine Yönelik Gebelerin Farkındalık Ölçeği Gebe'nin geçerlilik ve güvenirlilik çalışmasında kapsam geçerliği analizleri sonrası içerik geçerlik oranları madde düzeyinde 0,84 ile 0,92 arasında bulunmuştur. 21 maddelik ölçeğin toplam iç tutarlık Cronbach's Alpha katsayısı 0,946, alt boyutlarının Cronbach alfa değerleri ise "Genel"alt boyut için 0,871, "Fetal" alt boyut için 0,924, "Maternal" alt boyut için ise 0,907 olarak saptanmıştır. Bu veriler doğrultusunda; "İklim Değişikliğinin Maternal Fetal Sağlığa Etkilerine Yönelik Gebelerin Farkındalık Ölçeği Gebe" nin geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiştir.

Adaptasyon-biyolojikFarkındalıkFetal gelişim+5
Damla Kısrık
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Prenatal fetal ve maternal morfolojik ölçümlerin doğum şekli üzerindeki etkisi

Osmaniye Devlet Hastahanesi, Kadın Doğum Polikliniğine başvuran 64 multi ve primigravida gebe ve yenidoğandan alınan veriler kullanılarak yapılan bu çalışma, maternal ve fetal ölçümlerin karşılaştırılıp, değerlendirilmesi ile doğum öncesi dönemde doğum şekli üzerindeki etkisini öngörmeyi amaçlamaktadır. Gebelik haftası 36-41 hafta olan annelerden, fiziksel muayene ile anne ayak uzunluğu, conjugata diagonal ve transvers çapı ölçümleri alındı. Fetus ile ilgili ölçümler olan Abdominal Çevre (AÇ), Femur Uzunluğu (FU) ve Fetüs Başı Bipariatel Çap (BPÇ) ultrasonagrafik yöntemler kullanılarak ölçüldü. Ayrıca doğum sonrası Fetal Baş Çevresi (FBÇ) ölçümleride alınmıştır. Gebelerin vajinal muayenesinde klinik pelvimetrik yöntemler kullanıldı. Çalışmaya katılan gebelerde, conjugata diagonalis (CD) ve transvers çap (TÇ) ölçümleri vajinal tuşe yöntemi kullanılarak yapıldı. Vajinel tuşe ile yapılan ölçümler araştırmacı tarafından yapıldı. Araştırmacının parmak uzunluğu metre ile ölçülüp bir kriter uzunluk belirlendi. Ayrıca çalışmaya anne kilo, yaş, boy, gebelik haftası ve kaçıncı gebeliği olduğuna dair bilgiler ile yenidoğanın kilo ve baş çevresi ölçümleride eklendi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı kullanılmıştır. Sürekli ölçümler ortalama ve standart sapma olarak kategorik ölçümler ise sayı ve yüzde olarak özetlenmiştir. Çalışmada yer alan parametrelerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemede Shapiro-Wilk testi kullanıldı. Normal dağılım gösteren parametrelerde ikili grup analizlerinde bağımsız student t-testi, normal dağılım göstermeyen parametrelerde Mann whitney U testi kullanılmıştır. Kategorik ifadelerin çözümlenmesinde ise ki-kare testine başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0.05 olarak alınmıştır. Çalışmada sürekli ölçüm olarak toplanan; Yaş, Boy, Kilo , Gebelik haftası, Parite sayısı, Anne ayak uzunluğu (cm), Conjugata diagonalis , Transfers Çap, AC karın çevresi (mm), Fetüs başı BPÇ (Biparetal çapı) , Doğum Sonrası Fetal Baş Çevresi, Femur Uzunluğu ve Bebeğin Doğum Ağırlığı parametreleri ile doğum şekli arasında anlamlı bir fark olup olmadığı incelendi. Analiz sonucunda femur uzunluğu ile doğum şekli arsında anlamı bir fark varken (p=0,039), diğer değişkenlerle ile doğum şekli arasında anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Ayrıca sürekli ölçüm olarak toplanan parametreler, parametrelerin ortalama değerleri kesim noktası kabul edilerek ortalamanın altı ve üstü şeklinde kategorize edilmiştir. Elde edilen bu kesim noktası ile birlikte hastaların %'lik olarak kaçı ortalama değer bulguların altında, kaçı ise ortalamanın üzerinde olduğu ayrıca incelenmiştir.

AnatomiDoğumFetüs+6
Yasemin Er Yıldırım
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelenmesi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde fetal anomalilerle sıklıkla karşılaşılmakta ve tersiyer bir referans merkezi olan hastanemize sıklıkla yönlendirmeler yapılmaktadır. Çalışmamızda prenatal tanı konulmuş fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelemesi yaparak, fetal anomalilerle genetik anomaliler arasındaki ilişkiyi araştırmak istedik. Çalışmaya 01.11.2018–28.02.2020 tarihleri arasında Anabilim Dalımız polikliniğine başvurmuş ve yapılan ultrason incelemeleri neticesinde terminasyon kararı alınmasına sebep olacak fetal anomali veya anomalilere sahip hastalardan genetik inceleme yapılması uygun bulunan 56 hasta dahil edildi. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda toplam 56 hastadan 11'inde genetik inceleme için uygun ve yeterli materyalin olmamasına bağlı genetik değerlendirme yapılamadı. Genetik olarak incelenebilen 45 hastanın 10 tanesinde genetik anomali saptandı. Literatürde en sık rastlanan fetal anomali kardiyak anomaliler olsa da çalışmamızda en sık izlenen fetal anomali merkezi sinir sistemi anomalileri olarak tespit edildi. Bu durum ülkemizde yapılan eşdeğer çalışmalarla benzer bulundu. Literatürde fetal anomaliler nedeniyle terminasyon işlemi sonrası genetik inceleme yapılmasına ilişkin çok az çalışma olduğundan çalışmamız çok değerlidir. Çalışmamız terminasyon sonrası hangi hastalardan genetik incelemenin yapılması gerektiği hususunda yol gösterici olacaktır.

AnomalilerDizi analizi-DNAFetal gelişim+4
Ali Kemal Yaman
Gaziantep University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan fetüslerinde nervus medıanus'un ön koldaki motor dallanması

Ön kolun ön kompartmanında bulunan kasların çoğunu n. medianus inerve eder. N. medianus hasarına bağlı patolojilerin tedavisinde cerrahi, elektrik stimülasyonu, botulinum toksini enjeksiyonu gibi yöntemler uygulanmaktadır. Bu işlemlerin özellikle kasın motor sinir giriş noktalarına yapılması, tedavinin başarısını artırmaktadır. Bu çalışma, n. medianus'un ön kol kaslarına inervasyon paterninin belirlenmesi ve motor sinir giriş noktalarının ön koldaki lokalizasyonlarının saptanması amacıyla yapıldı. 6 insan fetüsüne ait (4 kız, 2 erkek) 12 ön kol diseke edildi. Ön kollar horizontal çizgilerle eşit bir şekilde proksimal, intermedial ve distal bölümlere, median bir çizgi ile medial ve lateral bölümlere ayrıldı. Ön kolda n. medianus'un inerve ettiği kaslar morfolojik olarak tanımlandı. N. medianus ile kaslar arasındaki ilişkiler incelendi. Kaslara giden sinir dallarının dallanma paternleri saptandı. N. medianus'un MPT, MFCR, MFDS, MFPoL, MFDP ve MPQ'ya verdiği dallanma paternleri sırasıyla 7, 3, 4, 3, 2 ve 1 olarak belirlendi. N. medianus'un, ön kolun ön kompartman kaslarına giden dallarının motor sinir giriş noktalarının %41.1'i proksimal-medial bölümde, % 30.1'i intermedial-lateral bölümde, %18.3'ü intermedial-medial bölümde, % 8.0'i distal-lateral bölümde, % 1.4'ü distal-medial bölümde, % 0.7'si proksimal-lateral bölümde saptandı. Sonuç olarak, ön kolda bulunan kasların sinir dağılımlarının ayrıntılı bir şekilde bilinmesi, bu bölgede uygulanan cerrahi işlemlerin ya da elektroterapi uygulamaları, botulinum toksin enjeksiyonu gibi tedavi yöntemlerinin başarısını artıracaktır.

AnatomiFetüsKol+3
Begümhan Aliosmanoğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan fetüslerinde kantaron (Hypericum perforatum) otunun karaciğere etkisi

Fetüste gelişebilecek toksik ve teratolojik yan etkilerinden dolayı, gebelikte görülen depresyonun tedavisinde kullanılabilecek ilaç sayısı oldukça sınırlıdır.Çalışmamızda, gebelik sırasında depresyon tedavisi için önerilen ve halk arasında sık kullanılan kantaron otunun fetüs karaciğeri üzerine yan etkilerini araştırdık.Çalışmada kullanılan 13 adet dişi Wistar albino sıçan, 8 adet deney grubu, 5 adet de kontrol grubu olmak üzere ayrıldı. Gebe kalmaları sağlanan deney grubundaki hayvanlara, gebeliğin ilk gününden itibaren, gebelik süresince 100 mg/kg/gün kantaron otu ekstresi orogastrik sonda yardımıyla verildi. Kontrol grubundaki sıçanlara ise gebeliğin ilk gününden itibaren her gün 2 ml distile su orogastrik sonda yardımıyla verildi. Doğan yavruların karaciğer dokuları çıkarıldı, formaldehidle fiksasyonu yapıldı, alkol takibinden sonra parafin blokları hazırlandı, alınan kesitler hematoksilen ve eosin ile boyanarak incelendi.Deney grubuna ait karaciğer dokularının histopatolojik değerlendirmesinde mikroveziküler yağlanma ve hidropik dejenerasyon gözlendi. Bulgular literatür ışığında tartışıldı.Kantaron otunun gebe kadınlar veya fetus açısından güvenilir olduğunu iddia etmek için yeterli bilgi bulunmadığı sonucuna varıldı. Kantaron otunun gebelerde antidepresan ilaçlara ek veya alternatif olarak güvenle kullanılabilmesi için daha fazla temel ve klinik çalışma yapılması gereklidir.Anahtar Kelimeler: Kantaron otu, Fetüs, Karaciğer.

Depresif bozuklukDepresyonFetüs+5
Başak Büyük
Gaziantep University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Fötal ve yetişkinlerde diz ve dirsekdeki eklem bağlarının yapısal düzeyde karşılaştırmalı incelenmesi

Bu çalışmada fetüs ve yetişkinlere ait diz ve dirsek eklemi bağlarının histolojik olarak incelenmesi, karşılaştırılması ve bu bağların zaman içerisinde uğradıkları değişikliklerin saptanması amaçlandı. Aynı zamanda manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile fetüs ve yetişkin eklem bağları görüntüleri anatomik açıdan değerlendirilmeye çalışıldı.Çalışmamızda 14-17.5 haftalık 10 erkek fetüsün diz ve dirsek bölgesinden alınan kesitler ile yetişkin iki erkek kadavranın diz ve dirsek eklemine ait disseksiyon yöntemiyle alınan ligamentleri doku takibine alındı. Doku takibinden sonra parafine gömülen yapılardan mikrotomla kesitler alınarak Masson-Tricrom ve Orcein-Picroindigocarmine boyalarıyla boyandı. Bu kesitler mikroskop altında incelenerek fotoğrafları çekildi. Bununla birlikte 17 haftalık fetüsün ve yetişkine ait diz ve dirsek bölgesinin MR görüntüleri alındı.Yetişkin ligamentlerin içerdiği fibroblast yoğunluğu ile kollajenlerin kalınlığı, yoğunluğu ve dalgalanmaları fetüsdekilere oranla farklılıklar gösterdiği saptandı. Yetişkin dirsek eklemi ligamentlerinde yer alan kollajenlerde, dize oranla çok daha fazla dalgalanmaların olduğu, diz eklemi iç bağlarına ait kollajen ve fibroblast yoğunluğunun ise diğer bağlara oranla daha fazla olduğu gözlendi.Fetüs ligamentlerini 1.5 T MR ile yeterince görülemezken 3 T MR ile çok net olarak görüldü. Yetişkinlerden alınan üç boyutlu 1.5 T MR görüntülerinde ise anatomik yapılar net olarak saptanabildi.

Dirsek eklemiDiz eklemiEklemler+3
Ümit Özen
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital akciğer lezyonları: Fetal manyetik rezonans görüntüleme, prenatal ultrasonografi ve postnatal düşük doz bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanılarak yapılan hacim ölçümüne dayalı lezyon tipinin öngörülmesi

AMAÇ: Üç ana tip konjenital akciğer lezyonunun hacim ve büyüme oranlarının karşılaştırılması, hacim ölçümünün lezyon karakterizasyonundaki etkinliğinin tanımlanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda patolojik olarak kanıtlanmış konjenital akciğer hastalığı olan 59 infant (0-101 gün) retrospektifolarak değerlendirildi. Görüntüleme yöntemlerinden aynı günde (gestasyonun +/ - 24,4 haftasında) fetal MRG ve prenatal US ve postnatal olarak da BTA uygulandı. US hacimleri prenatal ultrason raporlarından alındı. Fetal MRG 1.5 T MRG sistemi ile yapıldı. BTA ise 64-kesitli BT sistemi ile düşük doz protokolü kullanılarak gerçekleştirildi. Daha sonra çalışma istasyonlarında hacim ölçümleri gerçekleştirildi. Lezyonlar 3 ana kategoride sınıflandırıldı: Bronşiyal atrezi (BA), konjenital kistik adenomatoid malformasyon (KKAM) ve bronkopulmoner sekestrayon (BPS). Ancak lezyonların %40`ından fazlasında birden çok histolojik tipin olduğu görüldü. Tanımlaman lezyonlar ve toplam akciğer hacimleri elde olunan MRG ve BT görüntülerinden anlatılan bilgisayar yazılımları kullanılarak hesaplandı. İstatiksel ölçüm; gruplar arası ve sınıf içi ortalama lezyon hacmindeki anlamlı farklılık degişkenlik analizi, sınıf içi korelasyon ve Fisher Testi kullanılarak yapıldı (p<.05).BULGULAR: MRG görüntülerinden elde olunan hacim ölçümleri şu şekildedir. BA için 11.6cc (95%CI 7.7-15.1), KKAM için 17.6 cc (95%CI 12.6-22.6) ve BPS için 21.1cc (95% CI 12.8-29.6). Prenatal US hacimleri sırasıyla BA için 9.6cc ( 95%CI 6.6-12.7) , KKAM için 18.1cc (95%CI 13.3- 22.9) ve BPS için 16.1cc (95%CI 10.5-25.2). Lezyonların MRG ve US ölçümleri arasındaki sınıf içi korelasyon katsayısı BA için 0.94 (% 95 CI 0.87-0.98) ve KKAM için 0.95 (% 95 CI 0.87-0.95) olarak tespit edildi. BTA ile; BA için 12.1cc (%95 CI 9.3-15.2), KKAM için 20.8cc (%95 CI 13.0-28.7), BPS için 20.5cc (%95 CI 12.3-28.6) hacim hesaplandı.SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde; MRG ve US ile ölçülen BA ve KKAM hacimleri arasında güçlü bir uyum olduğu görüldü. Literatürde yaklaşık 25. gestasyon haftasında KKAM `da pik boyut artışı olduğu bildirilmesine rağmen bizim olgu grubumuzda; prenatal dönemde US ve MRG ile ve postnatal olarak da BTA'da ölçüldüğü gibi, KKAM'nun salt boyutunda ılımlı artış, BA hacminde göreceli olarak stabil seyir ve BPS hacminde az miktarda düşme olduğu görüldü . Ancak, üç ana tip lezyon hacminde de zaman içerisinde göğüs boşluğu hacminin genişlemesine göreceli olarak azalma olduğu saptandı.

AkciğerAkciğer hastalıklarıFetüs+5
Filiz Elbüken
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal anomalilerin saptanmasında dört boyutlu ultrasonografinin yeri ve iki boyutlu ultrasonografi ile karşılaştırılması

Ultrasonografi fetal anomalilerin saptanmasında yıllardır kullanılan güvenli bir yöntemdir ve her geçen gün yeni teknolojiler sayesinde gelişmektedir. Son zamanlarda prenatal tanı alanı 3D/4D ultraosonografi gibi yeni modalitelerden bahseden pek çok yayınla dolmuştur. 3D USG'nin geleneksel 2D USG ile fetal anomalileri saptamak açısından karşılaştırıldığı pek çok yayın olmasına rağmen tek başına 4D USG'nin bu amaç için kullanıldığı bir çalışma yoktur. Bizim çalışmamız fetal malformasyonların değerlendirilmesinde 2D USG ve 4D USG'yi karşılaştırmaktadır.Aralık 2007- Aralık 2009 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran ve 16-28. haftalar arasında ayrıntılı ultrasonografi yapılıp kaydı tutulan, obstetrik özelliklerine bakılmaksızın rastgele seçilmiş 1379 gebenin kayıtları retrospektif olarak incelendi. Ayrıca gebelik haftasına bakılmaksızın fetal anomali saptanmış gebeler de çalışmaya dahil edildi. Saptanan anomaliler yüzeyel anomaliler ve yüzeyel olmayan anomaliler olarak iki gruba ayrıldı. Fetal anomaliler her iki yöntem için de "daha iyi", "daha kötü" ya da "birbirine benzer olarak görüntülendi" şeklinde kaydedildi.Buna göre taranan 1433 feutusun 176'sında 194 anomali saptandı. Bu anomalilerin 61 tanesi (%31.4) yüzeyel anomalilerden, 133 tanesi (%68.6) de yüzeyel olmayan anomalilerden oluşmaktadır. Tüm anomaliler düşünüldüğünde 139 (%71.6) anomali 2D USG ile 4D USG'den daha iyi, 30 anomali (%15.5) 4D USG ile 2D USG'den daha iyi ve 25 anomali (%12.9) her iki yöntemle de birbirine benzer olarak görüntülenebildi. 61 yüzeyel anomali ele alındığında ise bunların 30 tanesi ( %49.2) 4D USG ile 2D USG'den daha iyi, 12 tanesi (% 19.7) 2D USG ile 4D USG'den daha iyi ve 19 tanesi (%31.1) her iki yöntemle birbirine benzer olarak bulundu. Tüm olgular ve yüzeyel anomalisi olmayan olgular değerlendirildiğinde 2D USG'nin anomalileri değerlendirmede daha iyi olduğu (p<0.001) ancak yalnızca yüzeyel anomalisi olan olgular içerisinde 4D USG'nin 2D USG'ye göre görüntü kalitesi, netliği, rezolüsyonu, diğer yapılarla ilişkisi ve anlaşılabilirliği açısından daha iyi olduğu gözlenmiştir (p<0.005). 2D USG her biri postnatal ya da postmortem bulgularla ya da diğer görüntüleme yöntemleriyle antenatal dönemde teyid edilmiş 194 malformasyonu açıkça tanımlayabilmiştir . 4D USG 84 malformasyonda açıkça tanımlayıcı olmuştur (%43.3; p < 0.01) . 4D USG ile görüntülenebilen anomalilerin 54 tanesi (%88.5) yüzeyel anomalilerden oluşmaktaydı. Bu durumda 2D USG'nin tüm anomaliler düşünüldüğünde anomalileri saptamadaki başarısı 4D USG'den anlamlı olarak yüksektir. Yüzeyel anomalisi olmayan gruba göre yüzeyel anomalisi olan grupta hem 2D USG hem de 4D USG ile saptama yapma oranı artmıştır. Tam tersi de düşünülebilir: yüzeyel anomalisi olan gruba göre yüzeyel anomalisi olmayan grupta sadece 2D USG ile saptama yapma oranı artmıştır (p<0,001).Bizim bulgularımıza göre fetal yüz, ekstremiteler, iskelet gibi yüzeyel yapılar ele alındığında 4D USG'nin 2D USG'ye oranla üstün olduğu söylenebilir ancak intrafetal yapıların incelenmesinde 4D yardımcı değildir. Dört boyutlu görüntüleme öncesi rutin iki boyutlu görüntüleme yapmak zorunlu olduğundan dört boyutlu ultrasonografiyi "tek başına" anomali taramasında düşünmek mümkün görünmemektedir. Dört boyutlu ultrasonografinin fetal anomalileri değerlendirmedeki yeri iki boyutlu ultrasonografiyi tamamlayıcı niteliktedir. Ancak biz çalışmamızda 4D görüntüleme için yalnızca "yüzeyel görüntüleme" yöntemini kullandığımızdan bulgularımızı yeni ve gelişmiş tekniklerle pek çok farklı yapının görüntülenmesini sağlayan 4D USG'nin bütününe genellemek doğru olmaz. Değişik görüntüleme modaliteleri kullanılarak, farklı düzlemlerde dalgalar sağlayan ve dilimsel kesit alımının mümkün olduğu, hacim ölçümü yapabilen daha gelişmiş cihazlar kullanılarak 4D USG'nin anomali taramasındaki yerinin araştırıldığı geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

FetüsMalformasyonlarTeşhis+2
Fatma Doğa Öcal
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çoğul gebeliklerin fetal ve maternal sonuçlarının retrospektif olarak analizi

AMAÇ: Çalışmamızda, kliniğimizde çoğul gebelik nedeniyle takip edilen hastaların fetal ve maternal sonuçlarının güncel literatür bilgileri ışığında tartışılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Ocak 2015 – Haziran 2020 tarihleri arasında doğum yapan çoğul gebeliği olan hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Kliniğimize başvuran çoğul gebeliği mevcut hastalarda yaş, gravida, parite, abortus sayıları, gebeliğin spontan olarak mı yardımcı üreme tekniği sonrası mı geliştiği, çoğul gebelikteki fetüs sayısı, doğum zamanındaki gebelik haftası, doğum şekli, doğum ağırlığı, sezaryen ile doğum yapmışsa sezaryen endikasyonları, fetüslerin prezentasyonları, doğum sonrası 1.dk ve 5.dk APGAR skorları, obstetrik komplikasyon durumu, fetüslerin koryonisite-amniyosite durumları hastanemizin veri tabanındaki kayıtlardan bilgiler elde edildikten sonra retrospektif olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda 192'si ikiz, 14'ü üçüz olmak üzere toplam 206 gebe kadın incelenmiştir. Çoğul gebeliğin gelişme oranı yıllar içerisinde benzer seyretmiştir. Çalışmadaki gebeliklerin %89.4'ü spontan, %10.6'sı yardımcı üreme teknikleri yardımı ile oluşmuş gebeliklerdir. Gebelerde en sık sezaryen endikasyonu, anne isteğidir. En sık ikinci sebep ise mükerrer sezaryen ile doğum olarak belirlenmiştir. Obstetrik komplikasyon görülme sıklığının artan anne yaşı ile artmış olduğu görüldü (p=0.049). En sık görülen obstetrik komplikasyonlar, erken doğum tehdidi (%13,1 ve n=27) ve erken membran rüptürü (%8,7 ve n=18) olarak tespit edildi. İkiz gebeliklerde en sık dikoryonik diamniyotik (%46,6 ve n=96) ve monokoryonik diamniyotik (%13,6 ve n=28) tipi amniyon-koryon olduğu belirlenmiştir. Anne yaşı ortalaması ile gebe kalma yöntemi, fetus sayısı ve koryonisite-amniyosite durumları açısından anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p değerleri sırasıyla p=0.195, p=0.427 ve p=0.344). İkiz ve üçüz gebelik gruplarında sezaryen doğumla gebeliği sonlandırma nedenleri arasında da anlamlı bir farklılık bulunamadı (p=0.906). Üçüz gebeliği olan annelerde abortus sayısı anlamlı oranda daha yüksek bulundu (p=0,001). Doğum ağırlığı ile 1. ve 5.dk APGAR skorlarının değerlendirildiği fetal parametrelerin sonuçları, ikiz ve üçüz gebeliklerden doğan bebekler için benzer bulundu (ikiz gebelik için p=0.445; üçüz gebelik için p=0.810).Spontan ve üremeye yardımcı tekniklerle oluşan gebeliklerde fetal sonuçlar (doğum ağırlığı ve 1. ve 5.dk APGAR skorları) açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.202). SONUÇ: Yardımcı üreme teknikleri ile ve spontan oluşan gebeliklerde çoğul gebelikler görülebilmekte ve bu gebeliklerin maternal ve perinatal riskleri bulunmaktadır. Bu riskler hakkında bilgi sahibi olunmalı ve bu olguların takipleri ve doğumlarının maternal ve yenidoğan yoğun bakım imkanları olan üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında yapılması sağlanmalıdır.

Bebek-yenidoğmuşDoğum komplikasyonlarıFetüs+5
Ahmet Tarhan
Dicle University
2021
00

Related subjects