Glucose

115 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakya Üniversitesi Hastanesinde takipli erişkin Tip 2 Diyabetlilerde Akdeniz diyetine bağlılık durumu ve trigliserit-glikoz indeksi arasındaki ilişki

Diyabet yönetiminin en zorlu unsurlarından biri, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyumunu objektif olarak takip edebilmektir. Yaşam tarzı değişiklikleri içinde tıbbi beslenme tedavisine uyum başat roldedir. Bu çalışmanın amacı, Trigliserit-Glikoz (TyG) indeksinin, Tip 2 Diyabetli hastalarda Akdeniz diyetine bağlılık durumuyla olan ilişkisidir. Kesitsel tasarımlı bu çalışma, Kasım 2024 – Nisan 2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Hastanesi Diyabet ve Obezite Polikliniği'nde takip edilen 252 Tip 2 Diyabetli hasta ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların beslenme düzeni Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS) ile puanlanmış, metabolik durumları ise hastane yönetim bilgi sisteminde son altı ay içindeki en güncel laboratuvar verileriyle hesaplanan TyG indeksi ile analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede diyet bileşenlerinin etkisi adımsal regresyon, indeksin ayırt etme gücü ise ROC analizi ile incelenmiştir. Çalışma grubunda, MEDAS toplam puanı ile TyG indeksi arasında çok güçlü bir ters orantı saptanmıştır (r = -0.765; p <0.001). Regresyon analizleri, TyG indeksini düşürmede en etkili beslenme alışkanlıklarının şekerli/gazlı içecek kısıtlaması, ana yağ olarak zeytinyağı kullanımı ve kuruyemiş tüketimi olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmanın en çarpıcı bulgusu, TyG değeri 8,97'nin altında olan bireylerin Akdeniz diyetine güçlü bir bağlılık gösterdiğinin (MEDAS ≥9) %85,7 duyarlılık ve %85 özgüllük oranıyla tahmin edilebilmesidir. Ayrıca bu çalışmada düzenli fiziksel aktivite ve bu aktivitenin sıklığının hem diyet uyumunda hem de insülin direnci üzerindeki etkililiği gösterilmiştir. TyG indeksi, Tip 2 Diyabetli hastalarda sadece insülin direncini değil, aynı zamanda hastanın beslenme disiplinini de yansıtan güvenilir bir biyobelirteçtir. Çalışmamız, bu indeksin 8,97 değerinin altına çekilmesinin, hastaların metabolik profilini diyabet öncesi risk seviyelerine döndürebileceğini (metabolik reset) göstermektedir. Aile hekimleri, maliyetli testlere gerek duymadan TyG indeksini kullanarak hastalarının diyet uyumunu objektif olarak izleyebilir.

Aile hekimliğiAkdenizAkdeniz diyeti+7
Ekin Dikmen
Trakya University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Mardin ili Artuklu ve Kızıltepe ilçelerinde yetiştirilen yerel nar genotiplerinin organik asit, fenolik bileşenler ve şeker içeriklerinin belirlenmesi

Bu çalışmada; Mardin ili Artuklu ve Kızıltepe ilçelerinde yetiştirilen 18 nar genotipinin şeker, organik asit ve fenolik bileşen içeriklerinin kromogrofik yöntemlerden HPLC yöntemi ile tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada yer alan genotiplerin meyve suyu örneklerinde HPLC-RID cihazında yapılan şeker analizleri, HPLC-DAD cihazında yapılan organik asit analizleri ve HPLC cihazında yapılan fenolik bileşen analizleri sonucunda elde edilen bulgular istatiksel olarak analiz edilmiştir. Ortalamalar arasındaki farklılıkların önem seviyeleri (p<0.05) Duncan çoklu karşılaştırma testine göre yapılmıştır. Buna göre; nar genotiplerinin glikoz içeriği miktarının 96.84-60.33 g/L, fruktoz içeriği miktarının 86.22-60.53 g/L, sakkaroz içeriği miktarının 397.87-233.37 g/L ve ksiloz içeriği miktarının 169.96-114.14 g/L arasında değiştiği tespit edilmiştir. Genotiplerin, tartarik asit miktarının 11.09-0.30 g/L ve pürivik asit miktarının 1.65-0.53 g/L arasında değiştiği tespit edilmiştir. Genotiplerin fenolik bileşen içeriklerinden askorbik asit 7.78-3.64 mg/g, hidroksibenzoik asit 1.37–0.13 mg/g, gentisik asit 0.12-0.02 mg/g, ferrulik asit 9.76- 2.98 mg/g, o-kumarin 0.09-0.002 mg/g, neohesperidin 0.23-0.01 mg/g, kumarin 0.03-0.003 mg/g, resveratrol 0.14-0.033 mg/g, kuersetin 0.09-0.005 mg/g ve gallik asit miktarlarının 17.16-6.77 mg/g arasında değiştiği belirlenmiştir.

FruktozGlükozKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+3
Sinan Özcan
Siirt University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibrozis tanılı hastalarda glukoz metabolizmasının değerlendirilmesi

Kistik fibrozis akciğer, sindirim sistemi (karaciğer, safra yolları, pankreas, barsaklar), üreme sistemi (epididim), ter bezleri başta olma üzere tüm ekzokrin dokuları etkileyen multisistemik bir hastalıktır. Kistik fibrozis hastalarının yaşam sürelerinin uzaması ile birlikte hastalık ile ilişkili komplikasyonlar artan sıklıkta görülmeye başlamıştır. Son yıllarda artan farkındalık ve tarama testlerinin yaygın olarak uygulanması ile görülme sıklığı daha da artan glukoz homeostaz bozuklukları da bu komplikasyonlar arasındadır. Glukoz homeostaz bozukluğu olan kistik fibrozis hastalarında bozulmuş glukoz toleransı veya kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet görülmektedir. Güncel diyabet sınıflamasında diğer nedenlere bağlı spesifik diyabet tipleri içerisinde yer alan kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet, kistik fibrozis hastalarında sinüs hastalıkları, astım ve reflüden sonra en sık gelişen komplikasyondur. Kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin hastaların klinik durumunda kötüleşmeye neden olması, akciğer fonksiyonlarında azalma, beslenme durumlarında bozulma, yaşam süresi beklentisinde azalma ile ilişkilendirilmesi nedeniyle tanınması ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Yapılan çalışmalarda ve ulusal verilerin sunulduğu raporlarda on yaş ve üzeri kistik fibrozis hastalarında kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin görülmeye başladığı ve sıklığının giderek arttığı gösterilmiştir. Kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin erken dönemde klinik sessiz gidişata sahip olabilmesi nedeniyle güncel rehberler on yaş ve üzeri kistik fibrozis hastalarında yıllık olarak glukoz metabolizmasının değerlendirilmesini önermektedir. Bu çalışmada 15 Kasım 2018 ile 15 Mart 2019 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı'nda takipli olan ve rutin poliklinik kontrolüne gelen 10-18 yaş arası kistik fibrozis tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 94 hastaya 2 saatlik oral glukoz tolerans testi uygulanmış ve hastaların 74'ünde (%78,7) normal glukoz toleransı, 16'sında (%17) bozulmuş glukoz toleransı ve 4'ünde (%4,3) kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet saptanmıştır. Normal ve anormal glukoz toleransı olan hastalar klinik özellikleri ve laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Normal glukoz toleransı olan hastaların 25'inde (%33,8), anormal glukoz toleransı olan hastaların 14'ünde (%70) ailede diyabet öyküsü mevcut olup, iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,004). Normal glukoz toleransı olan hastaların son bir yılda akut pulmoner alevlenme düşünülerek verilen toplam antibiyotik sayı ortancası (çeyrekler arası aralık) 2 (2,5) iken anormal glukoz toleransı olan hastalarda 3 (3,5) olup, iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,004). FEV1 yüzdesi açısından bakıldığında normal glukoz toleransı olan hastaların ortalaması 88,8 (±24,4) iken anormal glukoz toleransı olan hastaların ortalaması 74,1 (±26,3) saptanmış olup, iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,021). Karaciğer hastalığı normal glukoz toleransı olan hastaların 21'inde (%30), anormal glukoz toleransı olan hastaların 11'inde (%57,9) mevcut olup ve iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,025). HbA1c yüzdesinin normal ve anormal glukoz toleransı olan hastalar arasında istatistiksel anlamlı şekilde farklı olduğu görülmüş (p<0,001), oral glukoz tolerans testi 120. dakika plazma glukozu ile HbA1c yüzdesi arasında pozitif yönde orta düzeyde bir korelasyon saptanmıştır. HbA1c yüzdesinin anormal glukoz toleransını öngörmede tanısal değeri EAA:0,716 (%95GA 0,57 – 0,86, p=0,003) saptanmış, tanı performansı orta derecede bulunmuştur. Tanı performansı ölçüleri değerlendirildiğinde kesim noktası >5,7 olarak belirlenmiştir. Bu değer için duyarlılık %75 (%95GA 50,9 – 91,3), seçicilik %63,5 (%95GA 51,5 – 74,4) saptanmıştır. HbA1c yüzdesi >5,7 tanı ölçütü olarak kullanıldığında 20 kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet hastasının 4'üne (%20) tanı konamamaktadır. Kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin pulmoner fonksiyonlar, nutrisyonel durum ve mortalite üzerine etkileri göz önüne alındığında yanlış negatiflik oranının klinik olarak yüksek olduğu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, anormal glukoz toleransı olan hastaların ailesinde diyabet öyküsünün daha sık olduğu, son bir yılda geçirdikleri akut pulmoner alevlenme sayısının daha yüksek olduğu, FEV1 yüzdesinin daha düşük olduğu ve karaciğer hastalığının görülme sıklığının daha yüksek olduğu hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde saptanmıştır. HbA1c yüzdesi >5,7 tanı ölçütü olarak kullanıldığında yanlış negatiflik oranı yüksektir, düşük HbA1c yüzdeleri anormal glukoz toleransını dışlayamamaktadır. Bu nedenle hastalara duyarlılığı seçiciliği daha yüksek, tüm kistik fibrozis hastalarında tarama için yaygın kullanılabilecek kolay uygulanabilir maliyet etkin bir yöntem saptanana dek kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin taramasında oral glukoz tolerans testinin kullanılması önerilmelidir.

Diabetes mellitusFibrozGlükoz+3
Onur Gözmen
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabetik obez hastalarda trigliserid-glukoz indeksinin epikardiyal yağ dokusunun kalınlığı ile ilişkisi

Amaç: Obezite, bir dizi metabolik ve kardiyovasküler hastalık (KVH) riskini artıran heterojen bir hastalıktır. Prediyabet, glisemik parametrelerin normalin üzerinde ancak diyabet eşiğinin altında olduğu ara bir hiperglisemik durumdur. Epikardiyal yağ dokusu (EYD), organa özgü viseral ektopik yağ birikimlerinden biridir. Tıpkı obezite ve prediyabette olduğu gibi EYD'de artan insülin direnci (IR) ile ilişkili bulunmuştur. Son yıllarda, trigliserid glukoz indeksi (TGİ), IR tayininde önerilen alternatif testlerden biri olmuştur. TGİ, IR ile ilişkili bir dizi metabolik ve kardiyovasküler bozukluklarda çalışılmış olmasına rağmen, EYD kalınlığı ile ilişkisi henüz değerlendirilmemiştir. Yöntemler: Çalışmaya prediyabetik ve obezitesi olan 176 hasta dahil edildi. EYD kalınlıkları aynı kardiyolog tarafından ekokardiyografik inceleme ile ölçüldü. Hastaların EYD kalınlıkları, TGİ'leri, antropometrik obezite ölçümleri (vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi (BÇ) ve bel-kalça oranı (BKO), homeostatik model değerlendirmesi (HOMA-IR) ve biyokimyasal parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Erkeklerin EYD kalınlığı (6.19±1.46), kadınlara göre (5.33±1.49) anlamlı olarak daha yüksekti (p<.001). EYD kalınlığı ile ilgili parametreler arasında şu korelasyonlar gözlendi: BÇ (r=.529), VKİ (r=.514), ALT (r=.358), TGİ (r=.338), HOMA-IR (r=.322) ve BKO (r=.262) (tümü için p<.001). Çoklu lineer regresyon analizinde BÇ (Beta=.428; p=.004), yaş (Beta=.223; p<.001), VKİ (Beta=.196; p=.029), ALT (Beta=.168; p=.012) ve TGİ (Beta=.128; p=.049) EYD kalınlığı ile ilişkili güçlü ve bağımsız değişkenler olarak tespit edildi. BÇ, VKİ, yaş, ALT ve TGİ'nin dahil edildiği en iyi modelde, EYD kalınlığı tahmini için R2=.387 ve p<.001 saptandı. Sonuç: TGİ, EYD kalınlığı ile anlamlı ve bağımsız bir ilişki göstermiş olup, EYD kalınlığının öngörüsünde etkili bir parametre olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Epikardiyal yağ dokusu, trigliserid-glukoz indeksi, obezite, prediyabet

Diabetes mellitusEpikardiyal yağ dokusuGlükoz+3
Hasan İnan
Harran University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

45 – 65 yaş arası tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda probiyotik kullanımının glukoz, ha1c ve lipid profili üzerine etkisi

Bu çalışma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet polikliniğine başvuran 45-65 yaş arası tip2 diabetes mellitus tanılı hastalarda probiyotik kullanımının glikoz, HbA1c ve lipid profili üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma 01 Mart -Aralık 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma 13'ü (%38,2) erkek ve 21'i (%61,8) kadın olma üzere toplam 34 hasta ile yapılmıştır. Hastaların çalışma başlangıcında boy(seca)ve kilosu (tanıta )marka tartı aleti ile ölçülerek, BKİ hesaplandı. Hastaların Harris Benedict formülü kullanılarak beslenme düzeni planlanmıştır ve hastalara yaşam tarzı değişikliği önerisinde bulunulmamıştır. Çalışmada hastaların diyabetik beslenme programlarına kuşluk ve gece ki ara öğünlerine 100ml kefir eklenmiştir. Bireylerin beslenme durumlarını takip etmek için çalışma başında ve sonunda hafta içi 24 saatlik besin tüketim kayıtları, vücut analizleri ile antropometrik ölçümleri alınmıştır. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 52.44±6.0, hastalık sürelerinin ortalaması 102,79±72,76 ay, boy ortalaması 162,35±10,28 cm olarak saptanmıştır. Başlangıç ağırlık ortalamaları 87,76±18,47, 3. ayda ağırlık ortalamaları 86,47±19,33'dir. Hastaların başlangıç BKİ ölçümleri 23 ile 50 kg/m² arasında değişmekte olup, ortalama 33,11±6 kg/m² iken 3. ayda BKİ ölçümleri 22,5 ile 48 kg/m² arasında değişmekte ortalama 32,63±6,21 kg/m² dir. Hastaların başlangıç enerji alımları ortalama 1.099,kcal, protein 50,2 gr, karbonhidrat 110 gr, yağ 47 gr, kolesterol 173gr lif 20 gr iken probiyotik kullandıktan sonraki 3. ayda enerji alımı ortalaması 1.189 kcal, protein 58 gr, karbonhidrat 119 gr, yağ 50 gr, kolesterol 187 gr, lif değeri ise değişmemiştir. Çalışmaya katılan hastaların başlangıç ağırlık ortalama standart sapması 87,76±18,47 mg/dl iken 3. ayda hastaların ağırlık ortalama standart sapması 86,47±19,33 mg/dl'dir. Başlangıç ve 3. Aydaki ağırlıkları kıyaslandığında aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,015). Hastaların başlangıç BKİ Ort±SS: 33,11±6 iken 3. Ayda BKİ Ort±SS: 32,63±6,21 mg/dl olarak saptanmıştır. Hastaların başlangıç ve 3 aydaki BKİ kıyaslandığında aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,016). Çalışmaya katılan hastaların başlangıç HbA1C ortalama standart sapması 9,1±2,27 iken 3.ayda HbA1C ortalama standart sapması 8,32±1,9'dur. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p<0,033).Hastaların başlangıç kalsiyum Ort±SS: 9,71±0,54 iken 3. Ayda kalsiyum Ort±SS: 9,9±0,37 olarak saptanmıştır. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,035). Sonuç olarak, başlangıç ve üçüncü ay biyokimyasal kan sonuçları karşılaştırıldığında probiyotik fermente süt tüketen diyabetik hastaların açlık kan şekeri ve HbA1C seviyesi düşmüştür. Total Kolesterol, LDL Kolesterol ve trigliserit değerleri başlangıç değerlerine göre 3. ayda azalmış ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildir. Hastaların başlangıç değelerine göre 3. aydaki ağırlık ve BKİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır. Tüm bu sonuçlara göre probiyotik fermente sütün (kefir) diyabetin ve birçok hastalığın tedavisinde tamamlayıcı tedavi olarak kullanılabilirliği söylenebilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Glükoz+4
Pınar Kılıçsokan
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çoklu doz insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli çocuklarda gece ara öğün seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada, 5-8 yaş çoklu doz insülin tedavisi alan 28 çocukta kontrol ve test öğünleri tüketimi sonrası glukoz verileri değerlendirilerek tip 1 diyabetli küçük çocuklarda nokturnal normoglisemiyi korumak için gece ara öğünü ihtiyacı olup olmadığının saptanması ve gece ara öğünü seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm çocuklarda 4 farklı günde eşdeğer miktarda (10 g) karbonhidrat içeriğine sahip aynı marka süt (200 mL), yoğurt (140 g) ve kefirin (200 mL) gece ara öğününde tüketilmesi ile ara öğün alınmaması durumları karşılaştırılmıştır. Test öğünleri sonrasındaki 6 saatlik glukoz verileri (CGM) ile kaydedilmiş ve 112 deneme günü glukoz verileri analiz edilmiştir. Kapiller glukoz ölçümü değerinin 300 mg/dL'ye ulaşması veya 70 mg/dL'nin altına düşmesi durumunda kontrol veya test öğünleri sonlandırılmıştır. Sonlanıma kadarki glukoz verileri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresi (0-6 sa) glisemik etki olarak Tekrarlı Ölçümler Anova Testi ile analiz edilmiştir. Glisemik parametreler, Uluslararası CGM uzlaşı raporuna göre glukoz değerlerinin hedef aralıkta olma yüzdesi (TIR), 1. ve 2. düzey hiperglisemi (TAR1 ve TAR2) ve hipoglisemide (TBR1 ve TBR2) olma yüzdeleri bakımından değerlendirilirken, öğün sonrası eğri altında kalan alanlar (iAUC) da karşılaştırılmıştır. iAUC değerleri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresince (0-6 sa) süt, yoğurt ve kefir öğünleri için kendi aralarında benzer iken, bu değerler test öğünü verilmeyen durumdan anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001). Tüm zamanlarda ortalama TIR süt, yoğurt, kefir öğünleri ve ara öğün verilmeyen durumda sırasıyla % 34,7, % 38,7, % 45,9 ve % 75,5'tir. Ara öğün verilmeyen deneme günlerinde TIR en fazla, ortalama glukoz değeri ise en düşük bulunmuştur (p<0,001). Geç dönemde, süt öğünü sonrası TAR2 değeri, yoğurt öğünü ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinden daha fazla iken, TAR1 süt, yoğurt ve kefir günlerinde benzerdir. Süt yoğurt, kefir ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinde yüksek değer nedeniyle sonlandırılma oranları sırasıyla % 7, % 4, % 1 ve % 0 iken, düşük değer nedeniyle sonlandırılma oranları ise sırasıyla % 0, % 1, % 0 ve % 2'dir. Sonuçlar, gece ara öğünü almamanın ara öğün seçeneklerine kıyasla normogliseminin sürdürülmesi için daha iyi bir seçenek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, hipogliseminin önlenmesi açısından gece ara öğünü alınması için sensor glukoz eşik değerinin belirlenmesine ihtiyaç vardır.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıDiabetes mellitus+7
Tuğba Gökçe
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Adolesanlarda karbonhidrat alımı, şeker bağımlılığı ve stres durumu arasındaki ilişki

Sıklıkla tüketilen besinlere karşı bağımlılık yapıcı maddelerde görülen davranış değişikliklerinin görülmesi araştırmacıları besinlerin bağımlılık yapıcı etkisini araştırmaya itmiştir. Bu çalışma, adolesanlarda karbonhidrat alımı, şeker bağımlılığı ve stres durumu arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılması ve bu grupta görülen obezite gibi beslenme ile ilişkili hastalıkların önlenmesine katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 12-19 yaş aralığındaki adolesanlar arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 146 kadın ve 46 erkek olmak üzere 192 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıların genel özellikleri, antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, BKİ) Yale Besin Bağımlılığı Ölçeği (YFAS), Uluslararası Fiziksel Aktivite Ölçeği Kısa Formu (IPAQ-SF), Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS 21) ile karbonhidrat ve şekerli besin tüketim sıklığını içeren bölümlerden oluşan anket formu uygulanarak toplanmıştır. Çalışma sonucunda katılımcıların %8,9'unda besin bağımlılığı teşhis edilmiştir. Kadın katılımcılarda daha yüksek besin bağımlılığı prevalansı görülmüştür. Besin bağımlılığı durumu ile hamur işleri, tuzlu atıştırmalıklar, kek/pasta, meyve tatlıları, tatlandırıcılı içecekler, hazır meyve suları, taze meyve suları ve meyvelerin tüketimi arasında ilişki gözlenmiştir (p<0,05). Stres durumunun besin bağımlılığı görülme sıklığını ve YFAS semptom sayısını etkilediği bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca stres durumu ile tuzlu atıştırmalıklar, hamur tatlıları, tatlandırıcılı içecekler, hazır meyve suları, enerji/sporcu içecekleri ve şekerlemelerin tüketimi arasında ilişki gözlenmiştir (p<0,05). Çalışma sonuçları yüksek oranda şeker içeren besinlerin bağımlılık yapıcı etkileri olduğunu göstermiştir.

BağımlılıkErgenlerGlükoz+5
Mine Tosun
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı tekrarlı sprint protokollerinde enerji sistemlerinin katkısı: Yüklenme/dinlenme oranlarının etkisi

Bu çalışmanın amacı tekrarlı sprint protokollerinde toplam mesafe değişkeni sabit tutulduğunda dinlenme süresi, sprint mesafesi ve tekrar sayısındaki değişimin performans değişkenleri, fizyolojik yanıtlar ve enerji sistemlerinin katkısı üzerine etkisini incelemektir. Çalışmaya düzenli antrenman yapan ve aktif olarak futbol oynayan 16 erkek sporcu katılmıştır. Katılımcılara toplam mesafesi 300 m olan 20 x 15 m ve 10 x 30 m protokolleri 30 saniye standart toparlanma ve 1:5 yüklenme:dinlenme oranlı bireysel toparlanma süreleri ile dört farklı şekilde rastgele sıra ile uygulanmıştır Testler sırasında sprint süresi, oksijen tüketimi (VO2), kan laktat değeri (LA), kalp atım hızı (KAH) ve algılanan zorluk derecesi (AZD) belirlenmiştir. Aerobik sistemin katkısı VO2 ölçümlerinden, laktik sistemin katkısı LA değerlerinden, alaktik sistemin katkısı toparlanma dönemindeki VO2 kinetiğinden mono-eksponansiyal formüller yardımıyla hesaplanmıştır. Protokollerin etkisini belirlemek için Bonferroni düzeltmeli tekrarlı ölçümlerde varyans analizi kullanılmıştır. Tekrarlı sprint protokollerinin toplam sprint süresi, toplam egzersiz süresi ve performans düşüş yüzdesi üzerine etkisinin anlamlı derecede farklı olduğu bulunmuştur (p<0,05). Benzer şekilde protokollerin maksimum KAH hariç, ortalama KAH, LA ve AZD üzerine etkisi de anlamlı derecede farklıdır (p<0,05). Tüm protokollerde toplam enerji harcaması içindeki alaktik enerji sisteminin yüzde katkısı benzer (p>0,05), laktik ve aerobik enerji sistemlerinin yüzdeleri anlamlı derecede farklıdır (p<0,05). Bu çalışmanın bulguları toplam mesafesi sabit tutulan değişik içerikteki tekrarlı sprint protokollerinde fizyolojik yanıtların, performans çıktılarının ve enerji sistemlerinin katkısının önemli ölçüde değiştiğini göstermiştir. Bu çalışma aynı zamanda alaktik sistemi geliştirmek için bireysel dinlenme oranlı protokollerin tercih edilebileceği, ancak hem alaktik hem de laktik sistemi aynı anda geliştirmek için bireysel dinlenme oranlı 10 x 30 m protokolünün daha uygun olduğunu göstermektedir.

Aerobik güçFutbolGlükoz+4
Süleyman Ulupınar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan tip 2 diyabet modelinde farklı egzersiz tiplerinin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisi

Çalışmamızın amacı, sıçan tip 2 diyabet modelinde aerobik egzersiz, dirençli egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisini belirlemek ve karşılaştırmaktı Çalışmamız tip 2 diyabet oluşturulan 23 adet erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler aerobik egzersiz grubu (n=6), dirençli egzersiz grubu (n:6), kombine egzersiz grubu (n=6) ve kontrol grubu (n=5) olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Aerobik egzersiz grubu 60 dakika yüzme egzersizini, dirençli egzersiz grubu vücut ağırlıklarının %75-100'ü kadar ağırlık kuyruklarına bağlanarak merdiven çıkma egzersizini, kombine egzersiz grubu ise yüzme ve ağırlıklı merdiven çıkma egzersizlerinin dönüşümlü olarak kombine edildiği egzersiz protokolünü 6 hafta, haftada 3 gün gerçekleştirdiler. Kontrol grubundaki sıçanlar herhangi bir egzersiz protokolü uygulamadı. Deneklerin egzersiz dönemi başlangıcında (2.hafta), egzersiz dönemi ortasında (5.hafta), egzersiz dönemi sonunda (8.hafta) vücut ağırlığı ölçüldü ve kuyruk veninden kan alınarak glukometre ile kan glukoz seviyesi belirlendi. Egzersiz eğitimi sonunda anestezi uygulanan deneklerin kalplerinden kan alınarak kolesterol, trigliserit, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), ALT, AST, HbA1c, insülin, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), interlökin1-β (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve irisin hormonu düzeyleri belirlendi. M. Soleus ve M. Fleksör digitorum brevis kası çıkarılarak kas dokularındaki yapısal değişiklikler histolojik olarak incelendi. Çalışma sonucunda,vücut ağırlığı ve kan glukoz düzeyinin aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda anlamlı düzeyde azaldığı(p<0,05), dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubunda değişmediği görüldü (p>0,05). Aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda vücut ağırlığı, kan glukoz, TNF-α, IL-1β, IL-6 düzeyleridiğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). TNF-α, IL-1β ve IL-6 düzeylerinde aerobik egzersiz grubu vekombine egzersiz grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak fark yoktu (p>0,05). Dirençli egzersiz grubunun kan glukoz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde daha düşüktü (p<0,05). Plazma irisin hormon seviyesinin kontrol grubuna kıyasla tüm egzersiz gruplarında anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Aerobik egzersiz eğitim grubunun plazma irisin düzeyi dirençli egzersiz eğitim grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Deney grupları arasındakolesterol, trigliserit, HDL-C, LDL-C, ALT, AST, HbA1c ve insülin düzeylerinde istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Histolojik veriler incelendiğinde; aerobik egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubuna göre kas histolojisi üzerinde olumlu etkisi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, aerobik ve kombine egzersiz eğitimin vücut ağırlığını azalttığı, glisemik kontrolü iyileştirdiği, anti-inflamatuar etki yarattığı ve oluşabilecek komplikasyonları önlediği, plazma irisin hormonunu artırarak enerji metabolizmasını düzenlediği gösterilmiştir. Dirençli egzersiz eğitiminin ise glukoz metabolizmasına ve irisin hormonu salınımına olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir.

Diabetes mellitus-deneyselDiabetes mellitus-tip 2Dislipidemi+7
Manolya Acar Özköslü
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tüp mide ameliyatı geçiren bireylerde beslenme durumu, serum nesfatin düzeyi ve glikoz regülasyonunun incelenmesi

Oh-I ve arkadaşları tarafından 2006 yılında keşfedilen Nesfatin-1'in glikoz regülasyonunda önemli etkilere sahip olan anorektik bir protein olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı tüp mide ameliyatı geçiren bireylerin beslenme durumlarının ve serum nesfatin düzeylerinin saptanması ve serum nesfatin ve glikoz seviyeleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmaya, 19-64 yaş arası, beden kütle indeksi 30'dan büyük, tip 2 diyabeti olmayan, tüp mide bariyatrik ameliyatı geçirmiş 40 gönülü birey (31 kadın, 9 erkek) katılmıştır. Bireylere genel demografik özelliklerinin ve beslenme durum ve alışkanlıklarının belirlenmesi amacıyla ameliyat öncesinde ve ameliyattan bir ay sonrasında yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Bireylerden ameliyattan önce ve ameliyattan bir ay sonra olmak üzere iki kez antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel ve kalça çevresi, boyun çevresi, beden kütle indeksi, bazal metabolik hızı, vücut yağ yüzdesi), 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmış ve kan örnekleri toplanmıştır. Bireylerin ameliyat sonrasındaki 1. ayda ameliyat öncesine göre vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ve vücut yağ oranı değerleri azalmıştır (p<0,001). Bireylerin ameliyat sonrası serum nesfatin-1 düzeyleri (74,6±40,11 pg/ml) ameliyat öncesi serum nesfatin-1 düzeylerine (108,3±58,34 pg/ml) göre azalmıştır (p<0,05). Bireylerin serum nesfatin-1 düzeyleri ile antropometrik ölçümleri arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin serum nesfatin-1 düzeyleri ile açlık kan glikozu ve plazma insülin seviyesi arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda nesfatin düzeylerinin ameliyat sonrası ağırlık kaybı ile düşüş gösterdiği saptanmıştır fakat ameliyattan bir ay sonrasında nesfatin düzeyi ile glikoz ve insülin seviyeleri arasında ilişki saptanmamıştır. Bariyatrik cerrahi ameliyatı geçiren bireylerde serum nesfatin düzeyleri ve glikoz regülasyonu arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi için daha uzun süreli ve daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bariyatrik cerrahi, Tip 2 diyabet, Beslenme, Nesfatin

BeslenmeBeslenme durumuDiabetes mellitus+6
Ayşegül Deliloğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Fazla kilolu ve obez bireylerde direnç egzersizi ve diyetin vücut kompozisyonu ile sağlığa etkisi

Bu araştırmanın amacı, fazla kilolu ve obez bireylerde diyet ve diyete ek olarak direnç egzersizi programlarının vücut kompozisyonu ve kan parametreleri üzerine etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırmaktır. Özel bir spor stüdyosuna devam eden 18-65 yaş arası toplam 260 kadın ve erkeğin dosyası araştırmaya dahil edilme kriterleri çerçevesinde taranmıştır. Çalışmaya, 12 hafta boyunca sadece diyet programı (n=47; 22 kadın, 25 erkek) ve diyet programına ek olarak haftada 2 veya 3 gün orta şiddette direnç egzersizi programına katılan (n=55; 28 kadın, 27 erkek), beden kütle indeksi ≥25 kg/m2 olan, sağlık problemi olmayan, fazla kilolu ve obez bireylerin verileri dahil edilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, grup içi karşılaştırmalarda Wilcoxon testi kullanılmıştır. Her iki cinsiyette de 3 aylık diyet ve diyet+egzersiz uygulamaları yağsız vücut ağırlığı dahil tüm vücut kompozisyonu değişkenlerinde, glikoz metabolizması göstergelerinde, HDL dışındaki tüm lipit profili göstergelerinde ve karaciğer enzimlerinde anlamlı azalmaya yol açmıştır (p<0,05). Diyet+egzersiz uygulayan kadınlarda, vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ve yağsız vücut kütlesi, sadece diyet uygulayan kadınlara göre daha fazla azalmıştır (p<0,05). Erkeklerde diyet ve diyet+egzersiz uygulamalarının vücut kompozisyonuna etkileri benzerdir (p>0,05). Diyet ve diyet+egzersiz uygulamalarının her ikisi de kadın ve erkeklerde, açlık kan şekeri, HbA1c ve HOMA-IR değerlerini azaltmış (p<0,05), ancak iki uygulamanın etkileri benzer bulunmuştur (p>0,05). Her iki program da total kolesterol, trigliserit ve LDL düzeylerini kadın ve erkeklerde azaltmış (p<0,05), ancak etki düzeyleri benzer bulunmuş (p>0,05). Bu bulgu, direnç egzersizinin TG, LDL ve total kolesterol düzeylerindeki düşüşe ek bir katkısı olmadığını göstermiştir. HDL kolesterol düzeyleri; diyet+egzersiz grubunda artarken (p<0,00), sadece diyet yapan katılımcılarda düşme eğilimi göstermiştir (kadınlarda p<0,05, erkeklerde p>0,05). Üç aylık diyet ve diyet+egzersiz uygulamalarının her ikisi de karaciğer fonksiyon testi göstergelerinin tamamında azalmaya yol açmıştır (p<0,05). Diyete ek olarak uygulanan egzersizin AST, ALT ve GGT üzerinde herhangi bir ekstra değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır (p>0,05). Bu çalışmanın bulguları; fazla kilolu ve obez bireylerde diyetin vücut kompozisyonu ve genel sağlık üzerinde pozitif etkisi olduğunu, diyete ek olarak uygulanan orta şiddette direnç egzersizinin ise ilave bir etkisinin olmadığını göstermiştir.

DiyetEgzersizGlükoz+7
Funda Büşra Dumankaya
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan safen veninde yüksek glikoz ve pioglitazonun vasküler yanıtlar üzerine etkileri

Amaç: Koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisinde greftlerin uzun dönem açık kalma oranı restenoz gelişimi nedeniyle düşüktür. Diyabet oksidatif stres oluşumuna, matriks metalloproteinazların (MMP'ler) ekspresyon/aktivitesinin artmasına yol açarak restenozu ve vasküler disfonksiyonu tetikler. Çalışmamızda insan safen ven (İSV) segmentlerinde yüksek glikozun oksidatif stress, MMP-2, MMP-9, MMP-14, TIMP-2 ekspresyonları ve vasküler fonksiyonel yanıtlar, üzerine olan etkilerinin ve pioglitazonun oluşturduğu değişimlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KABG operasyonuna alınan hastalardan sağlanan İSV segmentleri, endotelyum nazikçe uzaklaştırıldıktan sonra 5 halkaya ayrılmıştır. Halkalara 30mM glikoz ve/veya 10µM pioglitazon veya 0.1% DMSO eklenmiş DMEM/F12 ortamında 24 saat inkübasyon uygulanmıştır. İşlem görmemiş halkalar kontrol olarak adlandırılmıştır. Süperoksit anyon/ ROT düzeyleri lusigenin/luminol kemilüminesans yöntemi ile, MMP-2, MMP-9 ekspresyon/aktiviteleri jelatin zimografi ile, MMP-14 ve TIMP-2 ekspresyonları ise immünohistokimyasal olarak incelenmiştir.İSV halkalarında izole organ banyosu sistemi kullanılarakpotasyum klorür, noradrenalin, serotonin ve prostaglandin F2α'ya karşı kasılma ve diltiazem ile papaverine karşı gevşeme yanıtları alınmıştır. Bulgular: Yüksek glikoz süperoksit anyon ve ROT düzeylerini artırmış, ancak pioglitazon artan düzeyleri azaltmıştır. Glikoz MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını, MMP-2 aktivitesini artırmış, TIMP-2 ekspresyonunu ise azaltmıştır. Pioglitazon MMP-2, MMP-14 ekspresyonlarını ve MMP-2 aktivitesini inhibe etmiş, ancak TIMP-2'yi artırmıştır. Glikoz İSV segmentlerinde potasyum klorür, noradrenalin, serotonin, prostaglandin F2α'ya karşı kontraktil yanıtları anlamlı şekilde azaltmıştır. Pioglitazon tüm ajanlara karşı kontraktil yanıtları artırmıştır. Glikoz diltiazeme karşı gevşeme yanıtlarını azaltmış, ancak pioglitazon etkilememiştir. Papaverin yanıtları glikoz veya pioglitazondan etkilenmemiştir. Glikoz kontraktil ajanlara karşı duyarlılığı azaltmış, pioglitazon serotonin ve prostaglandinF2α'ya karşı duyarlılığı artırmış, noradrenaline karşı duyarlılığı etkilememiştir. Sonuç: Pioglitazon tedavisi İSV grefti uygulanan diyabet hastalarında restenoza bağlı erken greft yetmezliğinin önlenmesi ve greftin fonksiyonel performansının uzun süre korunması için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: pioglitazon, yüksek glikoz, matriks metalloproteinazlar, oksidatif stres, koroner arter bypass grefti

AntioksidanlarGlükozHipoglisemik ajanlar+7
Ceylan Onursal
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Yüksek dozda glikoza maruz bırakılan H9C2 hücre serisinde sırt1 gen ekspresyonu ve sırt1'i hedef alan miRNA'lar arasındaki ilişkinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı hiperglisemi ile karakterize olan diyabette SIRT1'i hedef alan miRNA'lar arasındaki ilişkiyi ve SIRT1 gen ekspresyonunun rolünü belirlemektir. H9c2 rat kardiyomiyositleri yüksek dozda glukoza maruz bırakıldıktan sonra SIRT1 ekspresyon düzeyleri RT-PCR ve Western Blot yöntemleriyle analiz edilmiştir. miRNA hedef tahmin algoritmaları kullanılarak, SIRT1'i hedefleyen muhtemel miRNA'lar belirlenmiştir. Detaylı bir şekilde in silico analizler kullanıldıktan sonra SIRT1 genini hedefleyen 86 miRNA belirlenmiştir. miR-181d, miR-135a, miR-135b, miR-181b-1-3p, miR-369-3p, miR-487b, miR-361, miR-204, miR-30d, miR-23a, miR-9 ve miR-323'in ekspresyon düzeyleri anlamlı bir şekilde artmıştır. Çalışmamızda SIRT1 protein düzeylerinin normal doz glukoza göre 1,9 kat arttığı belirlenmiştir. Diyabetik kardiyomiyopati gelişiminde ve önlenmesinde SIRT1'i hedefleyen miRNA'ların etkili olabileceğini ve çalışmamızın daha kapsamlı çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz.

Diabetes mellitusGen ifadesiGenler+5
Ali Şahin Küçükaslan
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde sürekli cilt altı glükoz ölçüm sistemleri ile hipoglisemi duyarsızlığının saptanması ve eğitimin etkinliği

Tip 1 Diyabet Mellituslu (T1DM) çocuk ve ergenlerde hipoglisemi duyarsızlığı varlığında normoglisemi ve iyi metabolik kontrol sağlanmaya çalışılması ağır hipoglisemi riskini arttırmaktadır. Hipoglisemi duyarsızlığı (HD); otonomik bulgular olmadan doğrudan nöroglukopenik bulguların ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Çocukluk çağında HD saptanmasına yönelik çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma; Tip 1 DM çocuk ve ergenlerde hipoglisemi duyarsızlığını sıklığını belirlemek, sürekli cilt altı glükoz ölçüm sisteminin etkinliğini saptamak ve yapılandırılmış eğitimin duyarsızlığın düzelmesi üzerine etkisini araştırmak için yapılmıştır. Gereç ve yöntemler: Niceliksel Prospektif kontrollü olarak planlanan çalışmada, 5 yıl ve üzeri DM yaşı olan rastlantısal seçilen 37 olgu çalışmaya alındı. Hipoglisemi duyarsızlığını saptamak amacıyla tüm olgulara Medtronic iPro®2 profesyonel CGM sürekli glükoz ölçüm sistemi (SCGÖS) başlangıçta ve HD saptanan olgulara 3. ayda 6'şar gün süre ile uygulandı. Bu sürede hipoglisemi belirtileri için günlük tutuldu. Hipoglisemi için eşik değer <70mg/dl altı kabul edildi. Başlangıçta hipoglisemi duyarsızlığı saptanmış olgulara yapılandırılmış eğitim verildi. Başlangıç ve 3. ayda hipoglisemi duyarsızlığı oranları, etkileyen faktörler ve eğitimin etkisi değerlendirildi. Bulgular: Olguların 25'ü çoklu doz insülin (ÇDT), 12'ü insülin infüzyon pompa tedavisi (İPT) kullanmaktaydı. 15 erkek, 22 kız olgunun ortalama yaşları 13,88 ± 2,42 yaş, DM süresi, 7,67±1,66 yıl idi. İki olgu insülin pompa tedavisi, yedi olgu çoklu doz tedavi olmak üzere %24,3 (n:9) olguda hipoglisemi duyarsızlığı saptanmıştır. Diyabet süresi 5-8 yıl arası olanlarda %27,3 (n:6) DM süresi 8-11 yıl olanlarda %72,7 (n:3) HD vardı. Olguların hiçbirinde glukagon gerektiren ağır hipoglisemi gözlenmedi. HD saptanan olguların son bir yıllık HbA1c değeri %7,9±0,97 saptanmayanların % 8,4±1,2 bulundu (p:0,230). Çalışmanın başlangıcında: SCGÖS verileri karşılaştırıldığında, HD saptanan grupta < 70 mg geçen süre 11,44±5,12 saat, HD saptanmayan grupta 1,93±2,23 saat bulunmuştur (p:0,00). Hipoglisemik alan incelemesinde HD saptanan grupta; eğri altında kalan alan 1,81±0,95 saptanmayan grupta 0,23±0,31 bulunmuştur (p:0,00). Düşük olay sayısı HD saptanan grupta 8,33±3,60 olay saptanmayan grupta 2,68±2,05 olay olarak gözlemlenmiştir (p:0,00). HD olan grubun 3. ay kan şekeri değeri < 70 mg/dl süresi 4,44±3,78 saat (p:0,008) hipoglisemik alan 0,43±0,47 (p:0,008), düşük olay sayısı 5,22±3,99 (p:0,141) bulunmuştur. Başlangıç verilerine göre hipoglisemik alan ve hipoglisemi süreleri istatistiksel azalmış olmasına karşın hipoglisemik olay sayısında değişiklik gözlenmemiştir. Hiçbir olguda 3. ay sonunda HD gözlenmedi. Sonuç olarak; Diyabetli olgularda hipoglisemi duyarsızlığı sık olarak gözlenmektedir. SCGÖS, hipoglisemi duyarsızlığını belirlenmesinde etkindir. Bu olgularda yapılandırılmış eğitim ile hipoglisemi duyarsızlığı azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabet, Hipoglisemi, Hipoglisemi duyarsızlığı, Yapılandırılmış Eğitim, Sürekli Cilt Altı Glükoz Ölçüm Sistemi Destekleyen Kurumlar: Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi

DeriDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+6
Günay Demir
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Prematüre yenidoğanlardan topuk kanı alırken uygulanan farklı konsantrasyondaki oral glikoz solüsyonları ile destekleyici pozisyon yöntemlerinin ağrı ve fizyolojik değişkenlere etkisi:randomize kontrollü bir çalışma

Amaç: Araştırmada, prematüre yenidoğanlardan topuk kanı alırken uygulanan farklı konsantrasyondaki oral glikoz solüsyonları ile destekleyici pozisyon yöntemlerinin ağrı puanlarına, fizyolojik değişkenlere ve total ağlama süresilerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tek merkez, dörtlü kör, paralel grup randomize deneysel tasarıma sahip araştırma, 06 Haziran 2022 – 08 Haziran 2023 tarihleri arasında, Mersin'de bir üniversite hastanesinin II ve 4a düzey yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uygulanmıştır. Doğumdaki gestasyon yaşı 33-36 hafta olan, postnatal yaşı 7 günden küçük olan, destekleyici pozisyon ve oral glikoz solüsyon uygulanması kontrendike olmayan 128 prematüre yenidoğan dört farklı girişim grubuna blok randomizasyon yöntemi ile ayrılmıştır. Destekleyici pozisyon yöntemleri olarak sarmalama ve yuvalama ile kolaylaştırılmış fleksiyon kullanılmıştır. Prematüre yenidoğanlara, "destekleyici pozisyon yöntemleri + oral steril distile su (n=32)", "destekleyici pozisyon yöntemleri + oral %10 glikoz solüsyonu (n=32)", "destekleyici pozisyon yöntemleri + oral %20 glikoz solüsyonu (n=32)", "destekleyici pozisyon yöntemleri + oral %30 glikoz solüsyonu (n=32)" girişimleri uygulanmış ve video kayıt alınmıştır. Veriler, Bebek Bilgi ve Gözlem Formu ve Yenidoğan Ağrı Ajitasyon ve Sedasyon Ölçeği (N-PASS) kullanılarak toplanmıştır. N-PASS değerlendirmesi iki bağımsız hemşire tarafından yapılmıştır. Veriler, ki-kare, tek yönlü ANOVA, tekrarlayan ölçümlerde iki yönlü ANOVA, post-hoc Bonferonni testleri ile analiz edilmiştir. Bulgular: Tanımlayıcı ve klinik özellikler yönüyle girişim grupları benzerdir (p>0,05). N-PASS değerlendirmelerinde gözlemciler arası uyum ve güvenirliğin yüksek olduğu saptanmıştır. Girişim grubuna, zamana, grup ve zaman etkileşimine göre prematüre yenidoğanların ağrı puanları, fizyolojik değişkenleri ve total ağlama sürelerinde farklılık olduğu bulunmuştur (p<0,05). Prematüre yenidoğanlara destekleyici pozisyon yöntemleri ile birlikte uygulanan oral %20 ve %30 glikoz solüsyonlarının ağrıyı azaltmada en etkili girişimler olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Prematüre yenidoğanlara, destekleyici pozisyon yöntemleri ile birlikte uygulanan oral %20 ve %30 glikoz solüsyonlarının ağrıyı azaltmadaki etkisinin benzer olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Prematüre yenidoğanlarda topuk kanı alma işlemine bağlı ağrı yanıtının azaltılması ve ağrı regülasyonunun hızlandırılmasında destekleyici pozisyon yöntemleri ile birlikte oral %20 glikoz solüsyonu güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Girişimsel ağrı; prematüre yenidoğan; destekleyici pozisyon; oral glikoz solüsyonu

AğrıBebek-prematürBebekler+3
Güzide Üğücü
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Cerrahi uygulanan hastalarda ameliyat günü ameliyathaneye alınmayı bekleme süresinin stres yanıta etkisi

Bu çalışma cerrahi tedavi uygulanan hastaların cerrahi günü ameliyathaneye alınmayı bekleme süresinin stres yanıta etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışma, N=80 hasta ile gerçekleştirildi. Cerrahisi sabah 8-12 saatleri arasına alınan hastalar Grup A (N=41), cerrahisi 13-16 saatleri arasında başlayan hastalar Grup B (N=39) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar T0, T1, T2 olmak üzere toplam üç kez değerlendirildi. Her bir değerlendirmede hastaların serum kortizol seviyesi (µ/dl), serum glikoz seviyesi (mg/dl), durumluk kaygı (GKÖ), açlık seviyesi (GKÖ), susuzluk seviyesi (GKÖ), sistolik kan basıncı (mmHg), diyastolik kan basıncı (mmHg), nabız (vuru/dk), vücut sıcaklığı (°C), oksijen satürasyonu (%), solunum sayısı (dk) ölçüldü. Hastaların cerrahi öncesi aç kalma, susuz kalma ve uykusuz kalma süreleri Grup A'ya göre Grup B'de anlamlı ölçüde yüksekti (sırasıyla p=0.014, p=0.022, p=0.001). Grup A'ya göre Grup B'deki hastaların T2 değerlendirmesinde durumluk kaygı (GKÖ), açlık seviyesi (GKÖ), susuzluk seviyesi (GKÖ), sistolik arteriyel basınçlarının (mmHg) daha yüksek olduğu; karşılaştırıldığında ise aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p=0.001, p=0.009, p=0.001, p=0.008). Grup A'ya göre Grup B'deki hastaların serum kortizol seviyesi (µ/dl), serum glikoz seviyesi (mg/dl) daha yüksek olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Öğleden önce ameliyata alınan hastalara göre öğleden sonra ameliyata alınan hastaların durumluk kaygı, açlık seviyesi, susuzluk seviyesi ve sistolik arteriyel basınçları daha yüksektir. Ameliyata alınmayı bekleme süresinin serum kortizol seviyesi ve serum glikoz seviyesine etkisi daha geniş örneklemli çalışmalar ile tekrar test edilmelidir.

AmeliyathanelerAnksiyeteBekleme süresi+6
Buse Açıkgöz
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

2-5 yaş arası çocukların beslenme durumunun saptanması ve şekerli içecek tüketim sıklığı ile obezite parametrelerinin ilişkisi

Obezite, her yaş grubu için riskleri bulunan, Dünya çapında etkili, alınan enerjinin harcanan enerjiden fazla olması ile ilişkili kronik bir hastalıktır. Çocukluk döneminde obezitenin, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde son 20 yıl içerisindeki prevelansı ciddi derecede artış göstermiştir. Okul öncesi çocuklarda sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanımı için anne babanın davranışları, tutarlılıkları, çocuğuna örnek olması önemli ve en temel koşullardandır. Dünya'da yapılan çalışmalar ele alındığında şekerli içecek tüketiminin başta obezite olmak üzere birçok kronik hastalık üzerinde etkisi bulunmaktadır. Yapılan bir çalışmaya göre çocuklarda BKİ 'nin yüksek olması şekerli içecek tüketimi ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmanın amacı; okul öncesi çocuklarda antropometrik ölçümler ve besin tüketim kaydı ile beslenme durumunun saptanması ve şekerli içecek tüketim sıklığı Kindl Yaşam Kalitesi Ölçeği (Kindl Health Releated Quality of Life Scale) ile obezite ilişkisini incelemektir. İstanbul'da yaşayan 2-5 yaş arası çocukların katıldığı kesitsel olarak planlanan bu araştırmada, beslenme durumu saptaması ve şekerli içecek tüketim durumunu değerlendirmek için ebeveynlere çocukları hakkında bilgi vermeleri adına gönderilen Google anket formu ile veriler toplanmıştır. Antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından, çocukların anaokullarında öğretmenleri kontrolünde planlanan günlerde okulda yüz yüze yapılmış olup, ölçümde kullanılan Inbody 110 taşınabilir cihaz kullanılmıştır. Çalışmamızın amacına göre incelendiğinde popülasyonun %22,9'u obezitesi olan çocuklardan oluştuğu belirlenmiştir. Şekerli içecek tüketim sıklıklarına ve günlük diyetsel sükroz alımlarına göre değerlendirildiğinde; obezitesi olan çocukların zayıf ve normal grupta olan çocuklara göre alımlarında bir fark bulunamamıştır (p<0,05). Bu durum örneklemin besin tüketimleri ve şekerli içecek tüketimi ile sosyoekonomik ve eğitim düzeyleri ile ilişkilendirilebilir. Okul öncesi dönemde şekerli içecek tüketimi ve obezite ilişkisiyle ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

BeslenmeBeslenme durumuBeslenme incelemeleri+6
Özge Uğur
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan kolon karsinoma hücrelerinde (CACO2) laktoferrinin bazı antioksidan enzim aktiviteleri, yara iyileşmesi ve glukoz transportu üzerine etkilerinin incelenmesi

Laktoferrin, diyette başlıca sütte bulunan ve sağlık üzerine olumlu etkileri olan bir proteindir. Bu çalışma farklı dozlarda laktoferrinin insan kolon karsinoma hücre hattında (Caco2) bazı antioksidan enzim aktiviteleri, yara iyileşmesi ve glukoz transportu üzerine etkilerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Bu çalışma kapsamında, laktoferrinin Caco2 hücrelerinde hücre canlılığı üzerine etkisi kolorimetrik MTT testi ile belirlenmiştir. Belirlenen laktoferrin dozlarının hücre çizik testi ile yara iyileşmesi ve florometrik 2-NBDG yöntemi ile glukoz transportu üzerine etkileri saptanmıştır. Farklı laktoferrin dozlarının Caco2 hücre hattında SOD, GST ve GPx antioksidan enzimleri üzerine etkileri spektofotometrik yöntemle ölçülmüştür. Yapılan çalışma sonucunda, laktoferrinin 48 saatlik inkübasyonu sonucu Caco2 hücre hattında IC50 değeri 74.9 μg/mL olduğu ve doza bağlı olarak yara iyileşmesini hızlandırdığı bulunmuştur. Laktoferrinin doza bağlı olarak SOD, GST ve GPx enzimlerinin aktivitelerini artırdığı ve 125 μg/mL laktoferrin dozunun enzim aktiviteleri sırasıyla %155, %53 ve %85 oranında artırdığı saptanmıştır (p<0.001). Buna ek olarak, laktoferrinin doza bağlı olarak glukoz transportunu azalttığı ve 62,5 μg/mL ve 125 μg/mL laktoferrin dozlarının glukoz transportunu sırasıyla yaklaşık %14 ve %8 azalttığı belirlenmiştir (p<0.001). Sonuç olarak, laktoferrin, doza bağlı olarak Caco2 hücre hattında antioksidan enzimlerin aktivitelerini artırdığını, glukoz transportunu azalttığını ve yara iyileşmesini hızlandırmaktadır. Bu bulgular ışığında, laktoferrinin farklı kaynakları, dozu ve uygulama süresine ilişkin daha kapsamlı insan ve hayvan çalışmalarının yapılması önerilmektedir.

AntioksidanlarCaco-2Glükoz+4
Mahmut Bodur
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sabouraud dekstroz agarda koloni oluşturan dermatofitli kedilerde oksidatif stresin rolü ve temel kan tablosunun değerlendirilmesi

Bu çalışmada Kedilerde Dermatofit etkenlerinin Oksidatif stres üzerine etkilerinin değerlendirilmesinin araştırılması amaçlandı. Çalışma kapsamında hayvan materyalini; farklı yaş, cinsiyet ve ırklarda, Cat Hospital Hayvan Hastanesine getirilen Dermatofitoz tanısı konulan deney grubundaki 20 hasta kedi ve kontrol grubunu oluşturan 20 sağlıklı kedi olmak üzere toplamda 40 kedi oluşturmuştur. Deney grubundaki kedilerden kan örnekleri alındı. Kontrol grubundaki kedilerin halihazırda alınmış serumları kullanıldı. Diagnostik değerlendirme amacıyla tüm hasta kedilerin wood lambasıyla muayeneleri yapıldı. Pozitif ışıma verenler ve şüpheli negatif örneklerden tüy örnekleri alınarak SDA agarda kültür analizleri gerçekleştirildi. Serum örneklerinden oksidatif stresin gözlemlenmesi amacıyla: antioksidan olarak total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerleri belirlendi. Yapılan değerlendirmelerde; deney grubu kedilerde total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerlerinin kontrol grubundakilere göre oksidatif stres değerleri için yapılan istatistiksel analizlerinde anlamlı fark saptanmamıştır. İncelemeler sonrasında kedilerde dermatofitozun oksidatif stresi teşhis aracı olarak kullanılacak seviyede etkilemediği sonucuna varılmıştır.

DermatofitlerDisülfitlerGlükoz+5
Umut Fikret Korkmaz
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kistik fibrozisli çocuklarda diyet ile glisemik yanıt ve inflamatuar belirteçler arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı kistik fibrozisli çocukların diyetleri ile glisemik yanıtları ve bazı inflamatuar belirteçler arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Çalışmaya normal glukoz toleransına sahip olduğu bilinen, ortalama yaşları 10,4±3,3 yıl olan 6-18 yaşlarında 24 kistik fibrozisli (%75,0 kız) çocuk dahil edilmiştir. Anket formu ile çocukların kistik fibrozis tanı yaşı, kistik fibrozis transmembran regülatör (Cystic Fibrosis Transmembran Regulator-CFTR) mutasyonu, pankreatik enzim replasman tedavisi dozu, çocuğun beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyleri ve ailelerine ait bilgiler alınmıştır. Antropometrik ölçümleri alınan hastaların rutin olarak değerlendirilen biyokimyasal bulguları, bazı inflamasyon belirteç düzeyleri (C-reaktif protein, malondialdehit, interlökin-1-beta, tümör nekröz faktör-alfa, interlökin-6, interferon-gamma), solunum fonksiyon testleri ve sürekli glukoz izleme sensörü (CGMS) takılarak elde edilen veriler kaydedilmiştir. Sürekli glukoz izleme sensörünün takılı olduğu günler arasında birbirini takip eden üç günden elde edilen besin kaydı verileri ile Sağlıklı Yeme İndeksi 2015 versiyonu (HEİ-15) ve diyet inflamatuar indeksi (Dİİ) hesaplanmıştır. Hastaların diyetle yeterli enerji alım düzeyleri %110 üzerinden değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 25.0 ve Prism 9.0 programları kullanılarak uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Hastalarda en sık görülen mutasyon türü delF508 (%37,5) olup büyük çoğunluğu (%83,3) pankreatik enzim replasman tedavisi (PERT) uygulamaktadır. Kız hastaların ortalama beden kütle indeksi (BKİ) Z skorları -0,6±1,2 iken erkeklerin -1,0±1,3 olup; el kavrama gücü karşılama yüzdeleri kız ve erkeklerde sırası ile 71,2±15,9 ve 56,6±20,4 bulunmuştur. Ortalama zorlu vital kapasitesi (FVC) ve zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde atılan volümün (FEV1) antropometrik ölçümlerle ilişkisi incelendiğinde boyun çevresinin FVC ile (r=0,442), üst orta kol çevresinin FVC ve FEV1 ile (sırası ile r=0,478, r=0,640) ve el kavrama gücünün FEV1 ile istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur (p<0,05). Solunum fonksiyon testleri ile sürekli glukoz izleme sensörü verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Hastaların diyetleri, aldıkları HEİ-15 puanlarına göre değerlendirildiğinde büyük çoğunluğunun (%83,3) geliştirilmesi gereken diyet kalitesi grubunda ve ortalama Dİİ puanlarının 1,4±3,5 olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların ortalama kan glukozu değerlerinin karbonhidrat (g) (r=0,460), n-6 yağ asidi (r=0,515), glisemik indeks (r=0,670), glisemik yük (r=0,655) ile pozitif ve Dİİ puanları (r=-0,452) ile negatif yönde anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur (p<0,05). Glukoz yönetim göstergesi değerlerinin de benzer şekilde enerji (r=0,685), karbonhidrat (r=0,696), protein (r=0,520), n-6 yağ asidi (r=0,613), glisemik indeks (r=0,792), glisemik yük (r=0,830) ile pozitif yönlü, Dİİ puanları ile (r=-0,516) negatif yönlü anlamlı ilişkisi olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Buna ek olarak hastaların HEİ-15 bileşenlerinden koyu yeşil yapraklılar ve taze baklagiller (r=-0,520), yağ asitlerinden (r=-0,486) aldıkları puanlar ve toplam HEİ puanının artışı ile (r=-0,458) diyetin inflamatuar yükünün azalması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Kistik fibrozisle ilişkili diyabetin etiyolojisinde rol oynayan inflamasyon belirteçlerden C-reaktif proteinin (CRP) hem kan glukozu dalgalanması (r=0,575) hem Dİİ skorları ile (r=0,478) anlamlı olarak ilişkili olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak kistik fibrozisli hastalarda diyetle alınan enerji ve makrobesin ögesi miktarının, karbonhidrat türünün, glisemik indeks ve yükünün, Dİİ ve HEİ skorlarının plazma sitokin düzeyleri ve glisemik yanıt ile korele olduğu belirlenmiştir. Beklenen yaşam süresinin uzaması ile görülme sıklığı artan diyabetin önlenmesinde çocukluk döneminde beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesinin ve yakından izlenmesinin, sağlıklı bir yaşam sürdürülmesinde önemli rolü olacaktır.

BiyobelirteçlerDiyetGlisemik indeks+5
Büşra Başpınar
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatit hastalarının CRP-albumin oranı, nötrofil-lenfosit oranı ve glukoz -lenfosit oranı ile hastalığın şiddeti, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde akut pankreatit tanısıyla hospitalize edilen hastalarda hastaneye başvuru anında bakılan CRP-Albumin oranı , Nötrofil-Lenfosit oranı ,Glukoz-Lenfosit oranının hastalığın şiddeti,hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede rolü araştırılmıştır. Bakılan bu parametrelerin birbirine üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak yürütülmüştür. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde 1 Ocak 2012- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında hastaneye yatış yapılan 200 akut pankreatit hastası dahil edilmiştir. Gebe hastalar, aktif malignitesi olan hastalar ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların başvuru anındaki CRP-albumin oranı, Nötrofil-lenfosit oranı(NLR), Glukoz-lenfosit oranı(GLR) ile hastalığın şiddeti hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi planlanmıştır. Akut pankreatit şiddetini derecelendirebilmek için 2012 yılında yayınlanan revize Atlanta sınıflaması ve Abdominal bilgisayarlı tomografiye dayalı Balthazar Şiddet skoru kullanılmıştır. Hastaların ölçülmüş verileri hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve istatistiksel değerlendirme SPSS versiyon 26.0 programı ile yapılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%40) erkek 120 (%60) kadın olmak üzere toplam 200 akut pankreatit tanılı hasta dahil edildi. Kadın hastaların yaş ortalaması 66,93±17,88 erkek hastaların yaş ortalaması 59,41±19,38 yıldı. 126 (%63) hasta 60 yaş ve üzerindeydi. Ek hastalıklar incelendiğinde 93 (%46,5) hasta sayısıyla en sık hipertansiyon(HT) görüldü. 68(%34) hastanın ek hastalığı yoktu. Etiyolojik incelemede non-biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 89 (%44,5), biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 111 (%55,5) olarak saptandı. Revize Atlanta Sınıflamasına göre 52(%26) hasta hafif, 79(%39,5) hasta orta şiddetli, 69(%34,5) hasta şiddetli; Balthazar Şiddet Skoruna göre ise 150(%75) hasta hafif, 38(%19) hasta orta şiddetli, 12(%6) hasta şiddetli akut pankreatit olarak değerlendirildi. Lokal komplikasyonu olan hasta sayısı 137(%68,5), sistemik komplikasyonu olan hasta sayısı 27(%13,5), organ yetmezliği olan hasta sayısı 42(%21) olarak saptandı. Hastaların hastanede ortalama 9,9±7,6 gün yattığı ve 16 (%8) hastanın exitus olduğu görüldü. CRP/Albumin, NLR, GLR ile Atlanta sınıflaması (p<0,001) ve Balthazar Şiddet skoru (p<0,001; p<0,001; p=0,012) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Atlanta sınıflamasına göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001), NLR (p<0,001), GLR (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %79,7 duyarlılık ve %83,5 özgüllük, NLR değeri için %76,8 duyarlılık ve %64,9 özgüllük, GLR değeri için %71 duyarlılık ve %51,9 özgüllük değerleri elde edildi. Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulunurken NLR ve GLR istatistiksel olarak anlamsızdı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %75 duyarlılık ve %85,1 özgüllük oranı elde edildi. Ölen hastaların CRP/Albumin ve NLR düzeyleri yaşayanlardan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001; p=0,027). GLR ile hastane içi mortalite arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %68,8 duyarlılık ve %79,9 özgüllük, NLR değeri için %87,5 duyarlılık ve %57,6 özgüllük elde edildi. CRP/Albumin, NLR, GLR ile hastanede kalış süresi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001; p=0,003; p=0,015). Hastanede yatış süresi arttıkça CRP/Albumin, NLR ve GLR değerlerinin arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamız sonucunda CRP/albümin değeri Atlanta Sınıflaması ve Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli akut pankreatit hastalarını orta ve hafif şiddetli akut pankreatit hastalarından ayırmada, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede istatistiksel olarak NLR ve GLR ye üstün bir biyobelirteç olarak saptanmıştır. (p<0,001). Kolay ulaşılabilen, ucuz ve basit hesaplanabilen bu parametrelerin akut pankreatit hastalarında hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmede kullanılabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak daha kapsamlı, prospektif ve çok merkezli çalışmalar hastalık prognozunu öngörmede yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, CRP-Albümin Oranı, Nötrofil-Lenfosit Oranı, Glukoz-lenfosit Oranı, Atlanta Sınıflaması, Balthazar Şiddet Skoru, Mortalite, Hastanede Kalış Süresi v

AlbüminlerC reaktif proteinGlükoz+7
Sevgi Koca Türkmen
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartriti olan kadınlarda proloterapi tedavisinin etkinliğinin izokinetik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada diz osteoartriti (OA) olan kadınlarda dektroz proloterapi enjeksiyonunun ağrı, eklem hareketi, yürüme hızı, fonksiyonellik ve diz çevresi izokinetik kas gücüne etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine diz ağrısı ile başvuran ve diz OA tanısı konan 60 hasta alındı. Dekstroz proloterapi (n:30) grubundaki hastaların diz içine (%25 dekstroz) ve diz çevresine (%15 dekstroz) 2 hafta ara ile 2 enjeksiyon tedavisi uygulandı. Kontrol grubu (n:30) hastaların dizlerine sıcak paket, transkütanöz elektriksel sinir stimülasyonu, ultrason tedavileri dört hafta boyunca 20 seans uygulandı. Hastaların Visual Analog Skala (VAS), Western Ontario McMaster Osteoarthritis Index (WOMAC), diz eklem hareket açıklığı (EHA), izokinetik diz çevresi güçleri, tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. ve 3. ayda değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta da tedavi öncesi ile tedavi sonrası (1. ve 3. ay) kıyaslamasında, VAS, WOMAC, EHA, 60°/sn ile 180°/sn kas gücü değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Proloterapi ve fizik tedavi gruplarındaki VAS değerlerindeki değişim tedavi öncesi ve tedavi sonrası (1,86±1,00, 1,60±0,49, sırasıyla) ile tedavi öncesi ve 3. ay (3,90±1,24, 2,80±0,76, sırasıyla) karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Proloterapi ve kontrol gruplarındaki WOMAC değerlerindeki değişim tedavi öncesi ve tedavi sonrası (4,06±1,66, 2,50±0,86, sırasıyla) ile tedavi öncesi ve 3. ay (7,90±2,29, 4,76±1,43, sırasıyla) karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Sonuç: Diz OA tedavisinde fizik tedavi uygulamaları ile dekstroz proloterapi uygulamasının her ikisi de ağrı, fonksiyonellik ve güç üzerine etkili tedavilerdir. Ağrı ve fonksiyonellikte Dekstroz proloterapi ile daha fazla iyileşme sağlanabileceği gözlenmektedir. Anahtar kelimeler: Diz osteoartriti, dektroz proloterapi, WOMAC, izokinetik pik tork

GlükozKadınlarOsteoartrit+3
Kamil Mürşit Yıldız
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sensör amaçlı sol-jel kaplamaların hazırlanması ve özelliklerinin incelenmesi

Bu çalışmada, çeşitli silan bileşikleri içeren sol-jel kaplama çözeltileri kullanılarak sol-jel modifiye elektrotlar hazırlandı. Filmlerin yapışma özellikleri üzerine kurutma süresi, kurutma sıcaklığı ve kaplama çözeltilerinin bileşiminin etkileri sistematik olarak incelendi ve optimize edildi.H2O2 ve dopamin için hazırlanan sol-jel modifiye elektrotların sensör karakteristikleri incelendi. Sol-jel bileşimi, film kalınlığı, potansiyel, elektrolit tür ve konsantrasyonu gibi sensör yanıtını etkileyen deneysel parametreler sistematik olarak incelendi ve optimize edildi. Sol-jel modifiye elektrotların H2O2 ve dopamin sensör olarak kullanılabileceği görüldü.Sol-jel matrikslere glikoz oksidazı immobilize etmek suretiyle sol-jel/enzim elektrotlar da hazırlandı. Sol-jel/enzim elektrotların amperometrik yanıtı üzerine film kalınlığı, enzim miktarı, potansiyel, pH, interferans gibi faktörlerin etkileri incelendi ve optimize edildi. Optimal enzim elektrotlar için amperometrik sensör karakteristikleri (duyarlılık, doğrusallık, seçicilik, yanıt süresi ve kararlılık) belirlendi. Enzim elektrotlar için elde edilen bulguların tatmin edici olduğu gözlendi.Sonuç olarak, anılan sol-jel kaplamaların sensör tasarımında alternatif membran olarak kullanılabileceği iddia edilmektedir.

DopaminElektroanalitik yöntemlerEnzim elektrod sistemleri+5
Nizamettin Demirkıran
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Science
2009
10
DoctorateOpen AccessTR

Gestasyonel diabetes mellitusta serum asprosin düzeylerinin glukoz metabolizması, lipid metabolizması ve steroid hormon profilleriyle ilişkisi

Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM), ilk defa gebelikte görülen, farklı boyutlarda karbonhidrat intoleransı şeklinde adlandırılmaktadır. Gebelikte diabetes mellitus görülme sıklığı %1-10 arasında değişmektedir. Yakın zamanda keşfedilen asprosinin glukoz metabolizması ile ilişkili fonksiyonlar ve hastalıklar üzerine etkisi araştırılmaktadır. Bu çalışmada da GDM'li olgularda serum asprosin düzeylerinin incelenmesi ve asprosin düzeyinin glukoz metabolizması, lipid metabolizması ve steroid hormon profilleriyle ilişkisinin araştırılması planlanmıştır. Bu bilgilere dayanarak dolaşımdaki asprosinin, glukoz metabolizması, lipid profili ile steroid hormonları arasındaki ilişkinin gestasyonel diabetes mellutuslu hastalarda nasıl etkiler doğurabileceğini tespit etmeyi amaçladık. Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 41 GDM'li hamile ve kontrol grubunu oluşturan 41 sağlıklı hamile dâhil edilmiştir. Çalışmanın başlangıcında GDM' li grubun oluşturulması için GDM tarama haftasındaki (24-28. Hafta) gebelerden; 75 gr oral glukoz tolerans testi (OGTT) uygulanıp GDM tanısı konmuş bireylerden tedavi öncesi 8-12 saatlik açlık ardından alınan kan örneği, serum ve plazmalarının elde edinilmesi için 2 adet jelli tüplere ve 1 adet K3-EDTA'lı tüpe alınmıştır. Kontol grubun oluşturulması için 75 gr OGTT uygulanıp GDM tanısı konmamış bireylerden kan örneği, serum ve plazmalarının ayrılabilmesi için her bir örnekten 2 adet jelli ve 1 adet K3-EDTA içeren tüplere alınmıştır. Çalışmaya katılan hem GDM'li hem sağlıklı gebelerden boy, kilo, yaş, ek hastalık, alkol kullanımı, sigara kullanımı ve GPAY (Gravite, Pariete, Abortus, Yaşayan) bilgileri alınmışır. Çalışmanın sonunda tüm hasta ve sağlıklı hamilelerden toplanan, tam kan örneklerinden Hemoglobin A1c (HbA1c) seviyeleri, serum örneklerinden asprosin hormonu düzeyleri, steroid hormon (17-OH-Progesteron, androstenedion, dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), dehidroepiandrosteron (DHEA), testosteron, kortizol, kortikosteron, aldosteron, 11-Deoksikortizol, dihidrotestosteron, androsteron, estron, östradiol, pregnenolon, 17-OH- Pregnenolon, progesteron, 11-Deoksikortikosteron, 21-Deoksikortizol) düzeyleri, glukoz, insülin, trigliserid, VLDL, LDL, HDL ve total kolesterol düzeyleri çalışılmıştır. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc, Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Çalışmamızda GDM ve kontrol grubu karşılaştırıldığında kilo, VKİ, glukoz, HbA1c, insülin, HOMA-IR, asprosin, VLDL, T-KOL, TG, DHEA, kortikosteron, östradiol, 11-deoksikortikosteron, testosteron, progesteron, androsteron, pregnenolon, 17α -hidroksipregnenolon, DHEAS ve 21-deoksikortizol parametrelerinde istetiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmüştür. Her iki grupta da asprosin ile tüm parametrelerin korelasyonunu değerlendirdiğimizde VKİ, glukoz, Hba1c, insülin, HOMA-IR, LDL, kolesterol ve testosteron parametrelerinde anlamlı ilişki tespit edilmiştir. GDM grup içinde ise insülin, HOMA-IR, LDL, T-KOL, östradiol, testosteron parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmüştür. Sonuç olarak; çalışmamız bir adipokinin olan asprosinin diyabet metabolizmasında oynadığı rolün araştırılması için yapılan çalışmalara destek verecek bulgular ile özellikle GDM metabolizmasında asprosin düzeylerinin takibi, bu diyabet türünün araştırılması ve iyileştirilmesine katkı sağlayacak yeni bulgular sunmuştur. Anahtar Kelimeler: Asprosin, Gestasyonel Diyabetes Mellitus, LC-MS/MS, Steroid hormonları

AsprosinDiabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitus+6
Mehmet Alperen Üstüner
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00

Related subjects