Insulin
114 theses under this subject heading
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Capparis ovata var. palaestina bitkisinin farelerde hipoglisemik etkilerinin ve mekanizmasının araştırılması
Diabetes mellitus (DM), insülinin salgılanması ve/veya insülinin hedef dokulardaki etkisi üzerinde gelişen bozukluklardan kaynaklanan, özellikle hiperglisemi ile karakterize, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizması bozuklukları ile seyreden kronik, metabolik bir hastalıktır. Dünyada hızla yayılan diyabet hastalığına karşı alternatif yardımcı tedavi yollarının geliştirilmesi amacıyla bu çalışmada, Capparis ovata var. palaestina bitksinin muhtemel hipoglisemik etkisi ve diyabet komplikasyonlarına karşı etkileri araştırılmıştır. Bunun için bitkinin tomurcuk ve meyvelerinin, etanol, metanol ve sulu ekstreleri hazırlanmıştır. Çalışmamız dişi BALB/c farelerden oluşacak şekilde yirmibir gruba ayrıldı. Etanol, metanol ve sulu ekstrelerin 100, 300 ve 500 mg/kg dozlarının uygulandığı grupların yanı sıra pozitif ve negatif kontrol grubu (glibenklamid ve serum fizyolojik) ve sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu. Sağlıklı kontrol grubu dışındaki tüm farelerde alloksan ile diyabet oluşturulmasını takiben eksteler belirtilen dozlarda intraperitonal (i.p) olarak uygulanmıştır. Tüm hayvanların uygulama öncesi ve sonrasında, 0., 1., 2., 4. ve 6. saatlerde kuyruk veninden açlık kan şekeri ölçülmüştür. Tüm ekstrelerde; ısı kaynaklı hemoliz yöntemi ile anti-inflamatuar etki tayini, DPPH ve ABTS serbest radikal süpürme yöntemi ile antioksidan etki tayini ve toplam flavonoid ve fenolik madde miktarı tayinleri yapılmıştır. Tüm ekstrelerde YBSK yöntemi ile rutin maddesi miktar tayini yapılmıştır. Ayrıca tüm ekstrelerin agar well difüzyon testi ve minimum inhibitor konsantrasyon (MIC) testi ile antimikrobiyal etkileri karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucu diyabetli farelerde ; meyve-metanol (500 mg/kg; 6. saat) ve tomurcuk-metanol (300 mg/kg; 6. saat, 500 mg/kg; 4.-6. saat) ekstreleri ile meyve-sulu (100 mg/kg; 1.-2. saat, 300 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ve tomurcuk-sulu (500 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ekstrelerinin hipoglisemik etkisi tespit edilmiştir. Fareler üzerinde anlamlı etki gösteren ekstreler; antioksidan testler ile de etkili bulunmuştur. Capparis ovata var. palaestina bitkisinin tomurcuğunun sulu ve metanol ekstreleri ile meyvenin sulu ve metanol ekstrelerinin diyabetli farelerde oluşturduğu hipoglisemik etki ile bu ekstrelerdeki antioksidan etki, anti-inflamatuar etki arasında ilişki olabileceği düşünülmektedir.. Özellikle antioksidan etkinlik, bu ekstreler için ortak nokta olarak dikkat çekmektedir. Bunun yanında ekstrelerden elde edilen rutinden farklı, etkili bileşiklerin araştırılması hipoglisemik etkinin aydınlatılması için faydalı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca tespit edilen antimikrobiyal etkinliğin de hipoglisemik etkide ve diyabetin komplikasyonlarının önlenmesinde etkisi olabileceği düşünülmektedir.
Bozulmuş açlık kan şekeri ve insülin direnci olan hastalarda çinko ve bakır metabolizmasının araştırılması
Diyabetes mellitus son yıllarda dünya çapında bir sağlık sorunudur. Diyabet lipid, karbonhidrat ve protein metabolizmasında uzun vadeli hasarlar yapan bir hastalıktır. Ayrıca insülin sekresyon bozuklukları, insülin direnci ve bozulmuş açlık glikoz metabolizması bireyleri diyabete yönlendiren önemli faktörler olarak kabul edilir. Son yıllardaki çalışmalarda çinko ve bakır eser elementlerinin diyabetes mellitus etiyolojisindeki rolü henüz netlik kazanmamış olmasına karşın glisemik kontrolde önemli birer faktör oldukları bilinmektedir. Bu araştırmada bozulmuş açlık glikozu (BAG) ve artmış insülin direnci (IR) ile metabolizmada önemli rolleri olan Zn ve Cu gibi eser elementler arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. BAG grubunu WHO kriterlerine göre, açlık glikoz seviyesi 100-125 mg/dL olanlar oluşturmuştur. IR grubu Homa-IR ≥2,5 olanlar ve Tip2 DM grubu tanısı olan hastalar oluşturmuştur. İnsülin direnci olmayan sağlıklı bireyler ise kontrol grubunu oluşturdu. BAG'li serumlarla kontrol ve Tip2 DM grupları; IR'liler ile kontrol grubu; Tip2 DM'liler ise kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Tüm örneklerde Zn ve Cu eser element düzeyleri analiz edildi. Numunelerdeki Zn ve Cu seviyeleri otomatize klinik kimya cihazlarında ölçülmüştür. Hasta numunelerinin çalışıldığı parametreler otoanalizöre uyumlu ticari kitlerdir. Gruplar arasındaki fark student t-Testi ve gruplar arasındaki ilişki Pearson korelasyon katsayısı kullanılarak istatiksel analiz yapılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre, BAG ve Tip2 DM hastalarında Zn seviyesinde ileri anlamlı düşüklük varken, IR grubunda ileri derecede anlamlı Cu yüksekliği belirlenmiştir. Literatüre paralel olarak çıkan sonuçlarda, açlık plazma glikozu yüksekliğinde serum Zn seviyesinde azalmalar olmaktadır. Bu hasta profillerinde çinko ve bakır arasındaki antagonistik oran genel olarak değişim göstermektedir. Çalışmada öne çıkan özgün neticeler arasında yaşın ilerlemesiyle beraber diyabete giden sürecin hızlanmış olması dikkati çekmiştir. Sonuç olarak; Zn ve Cu oranlarındaki değişikliklerin IR ya da BAG ayırmaksızın, Tip2 DM'ye zemin hazırlayan metabolizmadaki önemli bir faktör olduğu gözlendi. Prediyabette Zn takviyesinin plazma glikoz seviyesini düşürmede ve Zn/Cu oranında düzenleyici rol alarak Tip2 DM'ye ilerlemesini önlemede önemli rolü olduğu düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Eser elementler, çinko, bakır, insülin direnci, bozulmuş açlık glikozu, diyabetes mellitus
Obezite indekslerinin insülin direnci ile olan ilişkisinin incelenmesi
Amaç: İnsülin direnci (İD), kompansatuar hiperinsülinemi ve β hücre disfonksiyonu gelişmesinin ardından diyabete ilerleyebilen klinik açıdan anlamlı bir anormalliktir. İnsulin direnci açısından yüksek riske sahip kişilerin erken tespiti, insulin direncinin erken tanısı ve tedavisi, diyabeti ve komplikasyonlarını önlemenin bir yolu olabilir. Birinci basamak sağlık kuruluşlarında laboratuvar tetkikleri oldukça sınırlıdır. Biz de çalışmamızda sınırlı laboratuvar tetkik imkanları bulunan birinci basamakta İD'yi öngörebilmek ve DM gelişmesini önleyerek hastayı diyabetin komplikasyonlarından korumak, buna bağlı mortalite ve morbiditeyi azaltmak için obezite indekslerinin İD'ni öngörebilmek amacıyla kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne Ocak 2016-Haziran 2020 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arasında, herhangi bir endokrinolojik rahatsızlığı olmayan hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, alkol kullanımı, egzersiz, ailede diyabetes mellitus öyküsü, medeni durum, eğitim durumu, eşlik eden hastalıkları sorgulanmıştır. Muayene sırasında bakılmış olan obezite indeksleri (boy, kilo, beden kitle indeksi (BKİ), vücut yağ oranı, bel çevresi, bel/boy oranı, deri kıvrım kalınlıkları) ile 8 saat açlık sonrası bakılmış olan kan tahlillerinden Cr, BUN, AST, ALT, açlık glukoz, insülin, HOMA-IR, HBA1C, HDL, LDL, TG, Total kolesterol, Non-HDL kolesterol kayıt altına alınarak değerlendirilmiştir. Obezite indekslerinin HOMA-IR ile ilişkisi incelenmiş ve istatistiksel anlamlılığı araştırılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Youden indeksi, Kolmogrov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri, Q-Q plot ve histogram grafikleri, bağımsız örneklem t-testi, Mann Whitney U Pearson Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi, ROC eğrisi (Receiver Operating Characteristic curve) analizi, eğri altında kalan alanların (AUC) hesaplanması, pROC paketi, Spearman korelasyonu, binary lojistik regresyon analizi kullanılarak p<0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 110 insülin direnci olan, 117 insülin direnci olmayan olmak üzere; 175'i kadın, 52'si erkek toplam 227 hasta dahil edildi. BKİ, bel çevresi, yağ oranı, bel/boy oranı, biceps deri kıvrım kalınlığı, triceps deri kıvrım kalınlığı, subscapular deri kıvrım kalınlığı ile HOMA-IR arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü korelasyon saptandı (p<0,001). İnsülin direnci olma durumu ve obezite indeksleri binary lojistik regresyon ile analiz edildiğinde değişkenlerin tümü istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları önceki literatür bilgilerini destekler nitelikte, obezite indekslerinin İD ilişkisini ortaya koymaktadır. İD ile obezite indeksleri arasındaki en güçlü ilişki subskapular deri kıvrım kalınlığı ile saptanmıştır. Klinik şartlarının elverdiği ölçülerde antropometrik ölçümlerin rutin pratiğe eklenmesi pre-diyabet teşhisi açısından ek yarar sağlayabilir. Bununla beraber ülkemizde bu konuda yeterince çalışma olmaması nedeniyle çalışmamızın Türkiye populasyonu için önem arz ettiğini düşünüyoruz. Önceki literatür verilerini göz önüne alırsak Türkiye'de yapılacak daha geniş çaplı çalışmalar ile bu konunun desteklenmesi, insülin direncini ayrıntılı laboratuvar tetkiklerinin olmadığı durumlarda da tanımamızı, diyabet ve buna bağlı komplikasyonlar gelişmeden koruyucu hekimlik kapsamında önlem almamızı sağlayarak mortalite ve morbiditede iyileştirmeye katkı sunacaktır. Anahtar Kelimeler: İnsülin Direnci, Obezite İndeksleri, Antropometrik Ölçümler
Leptin ile insülin hormonu arasındaki gelişmelerde bir işaret olarak tip 1 ve 2 diyabet mellitus arasındaki ilişki
Bu tez çalışmasında, tip 1 diyabetli (T1DM) kadınlarda ve tip 2 diyabetli (T2DM) kadınlarda leptin ve insülin arasındaki ilişki araştırılmıştır. Her diyabet hastalığından elli kadın çalışmaya alındı ve iki grup sağlıklı kadınla kontrol edildi; her grup, yaşla eşleşen ilgili hasta grubunu kontrol etti. Leptin, karşılık gelen kontrole kıyasla T1DM'li kadınların ve T2DM'li kadınların serumunda önemli ölçüde artmıştır. Ek olarak, insülin T1DM'li kadınlarda azalmış, ancak T2DM'li kadınlarda artmıştır. Her iki hasta grubunda da glukoz ve glikolize hemoglobin seviyeleri yükselmiştir. Ghrelin, T1DM'li kadınlarda ve T2DM'li kadınlarda azalırken, T2DM hastalığı olan kadınlarda lipid profili değişmiştir. Leptinin, T1DM'li kadınlarda insülin ile ilişkili olmadığı, ancak T2DM hastalığı olan kadınlarda insülin ile negatif ilişkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, leptin ve ghrelin, T1DM ve T2DM hastalıklarının patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır.
The role of copaptin in changes secondary hypogonadism in men with and without type 1 and 2 DM
This investigation is conducted to study the role of copeptin peptide in changes of the secondary hypogonadism in men with and without type 1 and type 2 of diabetes mellitus and study the correlation between copeptin and some of the biochemical parameters in men with and without Type 1and 2 diabetes mellitus. The results showed that the mean of the copeptin concentration in a blood sample of the three tested groups varied in their levels of copeptin. The results pointed out that the mean of HbA1C levels in the serum of DM2 and DM1 patients were significantly higher than in healthy persons, which recorded 9.30 and 8.06 % as compared to the control group which recorded 5.33 % respectively, the elevated in HbA1C level was associated with increases in copeptin levels considers as a biomarker of diabetes mellitus disease. We found that the elevated copeptin level is associated with the increase in lipid profile such as total triglycerides, total cholesterol HDL and LDL in diabetes patients. The results revealed that the mean CRP levels in serum of DM2 and DM1 patients were significantly higher than in healthy persons, which recorded 12.34 pg/mL and 10.44 pg/mL as compared to the control group which recorded 4.72 pg/mL respectively. The copeptin is considers as a biomarker seems to reflect the disease severity in diabetes patients.
Missan'da tip 2 diyabetli hastalarda dislipidemi
In this study, the effect of type 2 diabetes mellitus (T2DM) on the lipids in the circulation and the oxidative damage on the nuclear level of the cells were the topics of interest. Vein blood from 120 people was collected for this study, 40 of which were used as the control group while the other 80 were diagnosed with T2DM disease. To avoid the effect of weight on the circulatory lipids, patients and control were chosen in approximately matched body mass index values. The results have shown a significant increase in the levels of fasting blood glucose, glycated hemoglobin, insulin, and HOMA-IR as sugar profile parameters, and they indicated poor glycemic control in patients. Moreover, 8- hydroxydeoxyguanosine (8-OHdG) was used as a biomarker for DNA oxidative damage. The level of 8-OHdG was increased significantly in the serum of T2DM patients compared to the control, which indicated significant oxidative damage in the DNA of T2DM patients. Moreover, HOMA-IR and 8-OHdG were correlated positively in T2DM patients, this shows a relationship between insulin resistance and DNA oxidative damage.
Assessment of nurses knowledge concerning type 2 diabetes mellitus management with insulin therapy in Wasit province hospitals / Iraq
Objective: This research aims to evaluate and compare the knowledge of nurses working in Cardiopulmonary resuscitation, pulmonary resuscitation, and surgical wards for diabetic foot care for diabetic patients who require surgical intervention in hospitals in Wasit Province /Iraq, regarding diabetes management from Type II and insulin therapy. Methodology: A cross-sectional descriptive study was conducted in Al-Karama Teaching Hospital and Al-Zahra Teaching Hospital in Wasit Province in Iraq from 01.04.2022 to 31/12/2022. The research includes participants who were nurses and the number of samples was (60) nurses formed from all nurses who provide insulin treatment for type 2 diabetes (DM) patients according to special criteria Data were collected by applying direct interviews as a method of face-to-face data collection. Nurses' knowledge was used to collect data. Results: the statistical analysis showed that the mean age in the study was 35.7 ± 10.8 and that 60.0% of the males from the study group were 20-50 years old. A significant relationship was determined between gender, experience, department, and educational level, there was a significant correlation between the department and knowledge of diabetes, and no significant between age, education level, years of experience, and knowledge of diabetes, and there was no significant relationship between nurses with knowledge of diabetes. The practice and knowledge at males were higher than females, and the Knowledge was associated with practices. Conclusion: The results of the study showed that the knowledge and attitudes of the nurses participating in the study about type 2 diabetes among the nursing staff were good knowledge. meaning that there is a strong relationship between knowledge and diabetes and that knowledge positively affected the treatment and prevention of diabetes.
Diyabetik nefropati hastalarinda anti insülin anti vücut tespiti
Among the leading causes of illness and death worldwide, diabetes mellitus (DN) ranks high. It has not yet been established what causes diabetic nephropathy. Only 30–40% of diabetic people will show signs of nephropathy. The objective of this study was to provide such estimates for DN and the presence of insulin antibody levels in the blood of patients DN, where samples were collected from 29 females, 44 men, and 30 healthy people (≥ 75 years of age). Our study was on insulin resistance and the formation of insulin antibody complex that is associated with kidney nephron destruction which is known as diabetic nephropathy. We detected no significant level of anti-insulin antibodies among these patients because our patients were not affected by autoimmune disease. Results: The study showed a positive correlation between Anti-Insulin Ab and serum creatinine, with microalbumin of DN patients (r: 0.284, P<0.01) (r: 0.398, P<0.01), respectively. The study showed a strong positive correlation of blood urea, serum creatinine, albumin/creatinine ratio, and HbA1c with anti-insulin antibodies in DN patients (r: 0.617, P<0.01), (r: 0.567, P<0.01), (r: 0.288, P<0.01), (r: 0.816, P<0.01) respectively. It can be concluded that the current study confirms the high prevalence of CKD in T2DM.there is no significant value in anti-insulin antibodies among diabetic nephropathy patients.
Diyabetes mellituslu bireylerde insülin enjeksiyonu uygulama özelliklerinin belirlenmesi
Aim: The aim of this study was to assess the knowledge, attitudes and behaviors related to insulin administration in individuals with diabetes mellitus. Methodology: The study was conducted in Dhi_Qar Specialized Diabetes, Endocrine and Metabolism Center. It is descriptive and cross-sectional study. Data were collected from October 24, 2021- to March 10, 2022. The sample of the study consisted of 200 diabetes mellitus patients who were followed up with the diagnosis of diabetes mellitus and administered insulin with any insulin injection technique. The data were collected with the "Individual Identification Form", which includes sociodemographic characteristics and diabetes-related features, and the "Insulin Injection Application Form", which includes insulin injection applications. To collect data, questionnaires and face-to-face interviews were used. Data were analyzed with SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0. Results: Most of the participants were between the ages of 20-60 (59.0%). The majority were women (72.5%) and resided in the city of Dhi_Qar. (99.5%). 30% consisted of patients with Type 1 and 70% Type 2 diabetes mellitus. 41.5% of the participants had been using insulin for more than five years. 35.5% of them were making insulin 3-4 times a day. 59% were self-injecting insulin. When the insulin injection applications of the patients were examined, it was determined that there were wrong applications. Conclusion: In this study, it was determined that individuals with diabetes mellitus included in the sample had faulty practices in their knowledge, attitude and behavior of insulin injection application. Incorrect applications in insulin injection applications adversely affect blood glucose levels and therefore diabetes control in individuals with diabetes mellitus Recommendation: All individuals diagnosed with diabetes mellitus should receive education and counseling for diabetes to improve insulin injection technique, blood glucose control and diabetes management.
Tip 2 diyabetli bireylerin insülin tedavi sürecinde yaşadıkları engeller ve öz bakım davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Tip 2 diyabeti olan bireylerin insülin tedavi sürecinde yaşadıkları engeller ve öz bakım davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı kesitsel bir araştırmadır. Araştırma verileri Aralık 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında Ankara iline bağlı Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları, Endokrinoloji ve Metabolizma bölümlerine ait poliklinik ve yataklı servislerde hizmet alan 215 kişi ile yüzyüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Araştırma verilerin toplanmasında Hasta Tanıtım Formu, İnsülin Tedavisinde Engeller Ölçeği (İTEÖ) ve Diyabet Öz Bakım Ölçeği (DÖBÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, minimum/maksimum, ortalama, standart sapma, t testi, Mann Whitney U testi, ANOVA, Kruskal Wallis testi ve Pearson korelasyon testleri kullanılmıştır. Katılımcıların %52,1'i kadın, %76,3'ü evli, %56,3'ü ilkokul mezunu, %47,0'ı ev hanımı, %53,5'ünün diyabet tanı süresi 10 yıl ve üzeri, %42,8'inin insülin tedavi süresi 6 ay-5 yıl, HbA1c ortalaması 10,19±2,81, BKİ 29,95±5,83'dür. İTEÖ toplam puan ortalaması 4,59±1,04, DÖBÖ toplam puan ortalaması 81,82±13,39'dur. DÖBÖ toplam puan ortalaması ile İnsülinle İlişkili Olumlu Sonuç Beklentisi ve Hipoglisemi Korkusu arasında pozitif yönde zayıf, İnsülin Tedavisinde Beklenen Zorluk alt boyutu ile negatif yönde zayıf ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Diyabet öz bakım gücü yüksek bireylerin tedavi sürecinde daha olumlu sonuçlar bekledikleri, hipoglisemi korkusu yaşadıkları ve insülin tedavisi sürecinde daha az zorluk bekledikleri saptanmıştır. Diyabetli bireylerin öz bakım gücü arttırılarak insülin tedavisine karşı olan olumsuz tutum ve davranışları engellenebilir. Anahtar Kelimeler: İnsülin tedavisi, İnsülin tedavisinde engeller, Öz bakım, Tip 2 diyabet, Hemşirelik bakımı.
Correlation of plasma asprosin and insulin resistance in Iraqi patients with impaired fasting glucose
According to their fasting blood glucose levels, the participants were separated into two groups in this research. Group we enrolled 120 adult participants with impaired fasting defined as fasting blood glucose ≥ 100 mg/dL. Group 2 enrolled 120 adult participants with normal fasting blood glucose (< 100 mg/dL). Both groups included age, length, sex and body mass index matched to eliminate any possible effect on the measured parameters. Each participant's weight and height be measured in order to determine their BMI. study included estimate plasma Asprosin, plasma insulin by ELISA technique (human company), plasma Glucose in full automated Integra (Roche company) and calculate HOMA-HOMA-IR according to the main equation. There was no significant difference in the mean of BMI (26.87) between the control and IFG group. In respect to Asprosin there was a significant difference in its mean (3.06) between the control group and IFG group. Regrading insulin plasma level, there was a significant difference in its mean (9.14) between the control group and IFG group, Furthermore, a significant difference was estimated in the mean (2.48) of HOMA-IR between the control group and IFG group.
Biochemical study of the effect of diabetes on the kidneys
Type 2 diabetes mellitus (T2DM) patients' serum levels of glucose, insulin, HbA1c, HOMA-IR, creatinine, urea, uric acid, and xanthine oxidase (XO) were examined to see if there was a connection between the disease and kidney difficulties. A total of 65 participants with type 2 diabetes and a control group of 65 healthy individuals were enrolled in the study. T2DM patients had a significantly greater BMI than the controls, according to the findings. Patients with T2DM had significantly higher blood glucose, HbA1c, fasting insulin, and HOMA-IR readings than did healthy individuals in the comparison group. T2DM patients had greater levels of creatinine, uric acid, urea, and XO than did the controls. This implies that T2DM illness has a substantial role in the deterioration of renal function and, if uncontrolled, could lead to the emergence of progressive renal impairment
Correlation between diabetes type2 and infertility male, the possible roles of interleukin 20
The association between high body density and low testosterone production as a consequence of type 2 diabetes has been shown in a number of previously conducted studies, the diet plays in improving body weight in men and hypogonadism in adults and immunocompromised obese and elderly men with type 2 diabetes. The purpose of this study is to accurately measure in vitro the correlation between diabetes mellitus type 2 (T2DM) and fertility in males by studying the possible relationship between HbA1c, insulin, insulin resistance, and IL-20 in patients with T2DM and infertility males. The results of the current study were improved in that the men infected with DM have upper-recorded parameters as compared to healthy men. It was discovered that diabetes patients have lower levels of IL-20 and its receptor, IL-20R1. Additionally, IL-20 causes death in podocytes by activating the caspase-8 enzyme in diabetic nephropathy in its early stages. According to the results of an ELISA test, the amount of IL-20 in the blood of diabetes patients was greater than that of healthy controls. The findings of this research reveal that interleukin-20 (IL-20) promotes apoptosis in podocytes and has a role in the pathophysiology of early diabetic kidney disease.
The relationship between AMH, insulin resistance and some biochemical markers in women with abortion
The goal of this study is to investigate the links between AMH, insulin resistance, and a few molecular markers in women who have had abortions. Additionally, prospective abortion risk factors are being investigated in relation to insulin resistance indicators, as well as the assessment of insulin concentration during fasting. The results of the current study found no association between AMH and HbA1c. Due to the fact that AMH is mostly generated in the granulosa cells of preantral follicles and tiny antral follicles, the notion that aberrant insulin action is connected with granulosa cell dysfunction has been advanced. All of these findings raise the likelihood that both insulin and LH have a direct influence on AMH production, or that both insulin and LH contribute to ovarian androgen secretion, which is consistent with previous findings. In this study, only baseline serum FSH was shown to be significantly linked with AMH in abortion patients, compared to the other indicators examined. This discovery leads to discussion regarding the possibility of AMH acting as a direct regulator of FSH sensitivity in certain individuals. In addition, using linear regression analysis, it was discovered that HbA1c was a predictor of hypercholesterolemia, LDL-C, and TG in the blood, it can be concluded that HbA1c can be used as a simple and reliable marker of insulin resistance in women with low due to high insulin sensitivity. Keywords: Women fertility, AMH, Calcium, Insulin resistance
The correlation between severity of ferritin and HBA1C for diabetes type ii in Al-Anbar province
The main goal of present study is a studying the prevlance and effectiveness of DM with iron defeciencey anemia by assesment the level of ferritin, HbAIc, and iron with some risk factor as age and gender. This investigation revealed the following results: (50) Patient Diagnosis for Diabetes Patients with diabetes ranged in age from 13 (26 percent) to 23 (46 percent) and 14 (28 percent), with diabetes being present in all of them. Sixty-six percent of the patients were men, while just one-third of the patients were women. Total iron binding capacity (TIBC) decreased significantly (37.63 ±7.63 mmol/L compared to 51.32 ±19.18 mmol/L, respectively remission patients as compared to control subjects (P < 0.0001).The mean serum FBS level was considerably higher in patients who were in remission 139.31±40.78 mg/dL compared to controls' 89.13±26.63 mg/dL p=0.001 compared to controls. Also according to these finding, the mean serum ferritin concentrations of DM patients during remission are statistically significantly higher than those of healthy individuals [P=0.001]. here was a statistically significant rise in the mean HBAIC% in DM patients during remission, with values of (9.64 ±2.76 ,5.6 ±1.33, respectively P=0.003. In a serum insulin investigation, diabetic patients had significantly lower mean blood insulin levels than healthy individuals. Keywords: Type 2 diabetes mellitus, Ferritin, S. Iron, HbA1c, TIBC, Insulin, C-piptide
Evaluation of the effectiveness of insulin resistance enzyme and some biochemical variables among obese people in Salah Al-Din governorate
The current study was designed for the purpose of evaluating the effectiveness of the insulin-resistant enzyme c-peptide and some other biochemical activities for a group of obese people from Salah El-Din Governorate. Thirty people aged from twenty-five to fifty-five years were selected, twenty of whom suffer from obesity. The patients were divided into two groups, a group aged between twenty-five to thirty-five and a group aged thirty-six to fifty-five, blood samples were drawn from these people and the height of each person was written with The amount of weight and after conducting laboratory tests for these samples, it was found that obesity is a major cause that affects the values of the test for the enzyme resistant enzyme c-peptide, insulin, cholesterol, glucose, triglycerides and very low-density protein, where a clear difference appeared between the laboratory tests of obese people and the control subjects of obesity PV < 0.05. Also, it was found that age has an effect on some biochemical activities, and the values of these tests increase with the increase in age. The results were recorded. In the laboratory, some reasons were mentioned that may affect the increase or decrease of these examinations.
İnsülin kullanan tip 2 diyabetli bireylerde lipohipertrofi ve lipoatrofi prevalansı ve ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi
Araştırma insülin kullanan Tip 2 diyabet tanısına sahip bireylerin lipohipertrofi ve lipoatrofi prevalansını ve ilişkili risk faktörlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı türde olan araştırmanın verileri Ocak – Nisan 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmaya katılmayı kabul eden ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 271 birey örneklemi oluşturmuştur. Lipoatrofi ve lipohipertrofi varlığı inspeksiyon ve palpasyonla değerlendirilmiş, araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanan Lipoatrofi ve Lipohipertrofi Tanılama ve Risk Faktörleri Veri Toplama Formu veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde, Ki-kare analizi ve Fisher Ki-kare analizi kullanılmıştır. Araştırmamızda lipoatrofi prevalansı %4,8 (n:13), lipohipertrofi prevalansı %19,2 (n:52) olarak belirlenmiştir. Tespit edilen lipohipertrofilerin %12,5'i grade-1 boyutundadır. Lipohipertrofilerin %47,5'inin (n:29), lipoatrofilerin ise %84,6'sının (n:11) abdomen bölgesinde olduğu tespit edilmiştir. Son üç ayda beş ve üzeri hiperglisemik atak yaşayan, enjeksiyonu dikey uygulayan, kol dışındaki enjeksiyon bölgelerini kullanan, düzenli bölge içi rotasyon yapmayan ve iğne ucunu en az iki kullanımda değiştiren diyabetli bireylerde lipoatrofinin daha sık görüldüğü belirlenmiştir (p<0,05). Lipohipertrofnin ise 61-70 arası yaş grubunda olan, kadın cinsiyet olan, son üç ay içerisinde beş üzeri hiperglisemik atak yaşayan, günlük kullanılan toplam insülin dozu >50İU olan, günde dört kez insülin uygulayan, prandiyal ve bazal insülin kullanan, düzenli sistematik ve bölge içi rotasyon yapmayan, HDL ve trigliserit düzeyi düşük olan diyabetli bireylerde daha sık görüldüğü saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak, lipoatrofi ve lipohipertrofiler sık görülmekte ve bazı değiştirilebilir risk faktörlerine bağlı gelişebilmektedir. Güvenli insülin kullanımını engelleyen, ağrıya, kötü görüntüye, insülin emiliminde değişikliklere neden olan lipoatrofi ve lipohipertrofilerin gelişimini engellemek ve uygun hastalık yönetimini sağlamak için hemşireler tarafından bireylerin düzenli aralıklarla muayene edilmesi ve gereksinime göre eğitim verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Hemşirelik, İnsülin Yönetimi, Lipoatrofi, Lipohipertrofi.
Comparative study of thyroid hormones in type 1 and 2 of diabetes mellitus disease
Diabetes mellitus (DM) is chronic metabolic disorder that characterized by increased blood glucose level which can cause long time to various damage to the many body organs such as eyes, nerves, renal and others. DM has two commonly forms or types, type 1 DM (also called juvenile or insulin dependent DM) occur because absent of insulin secretion at early age due to beta cell damage of pancreas. While type 2 DM (also called insulin independent DM) occur because present of insulin resistance of body cells after 40 age, and insulin secretion can suffer of deficiency stat in body. Thyroid function tests (TFT) are a many tests in blood sample used to assessment the well thyroid gland functions, TFT include TSH, T3 and T4 levels. Thyroid gland located at lower-front part of neck regulated by TSH that secreted from anterior lob of pituitary gland, to product thyroxine (T4) and triiodothyronine (T3) hormones.The thyroid function responsible for various actions in body like metabolic regulation, energy production and others. Thyroid disorder mainly classify into hyperthyroidism (if occur high production of T3 and T4 with it's signs and symptoms) and hypothyroidism (if occur low production of T3 and T4 with it's signs and symptoms). This study was conducted between April and September of 2022.
Comparative study between human placental lactogen hormone with some biochemical tests in Iraqi pregnant women
The goal of this study is to study the effects of human placenta lactogen and insulin on the development and metabolism of fetal and maternal tissues in pregnant women. we focused mainly on the effects of this substance on fetal growth and metabolism. In addition, he discussed the various aspects of insulin physiology in Iraqi women. A study was conducted to determine the effects of early pregnancy on the health of women and their unborn babies. It involved 130 participants who were pregnant and a control group of 65 healthy women. The weight also had a statistical significance, as the study found that excess weight increases pregnancy problems and increases joint problems with it. Thyroid levels were not affected in a way that affects women during pregnancy. The effect of sugar and insulin levels is obvious, which indicates that the levels of these parameters are well taken into account during pregnancy. Infection during pregnancy may increase significantly. Placental lactogen, while maintaining sugar and insulin levels within normal limits, is of great importance in maintaining the pregnancy and not experiencing life-threatening problems for the baby. Therefore, hormone levels should be measured during pregnancy in order to monitor the level of nutrition of the child during pregnancy
Evaluation study of galectin-3 in type-2 diabetic overweight patients with and without cardiovascular disease
The present research set out to compare Galectin-3 levels between those with type-2 diabetes, those who were overweight, and those who did not have cardiovascular disease. Assess the changes in fasting blood sugar (FBS), hemoglobin A1c (HbA1c), insulin, and lipid profiles (TC, TG, HDL, LDL and VLDL) levels between a healthy control group and those with type 2 diabetes and/or obesity with or without cardiovascular disease. Galectin-3, fasting blood sugar, hemoglobin A1c, insulin, total cholesterol, triglycerides, HDL, VLDL, and LDL levels were measured in people with type 2 diabetes and in a control group of overweight people with and without cardiovascular disease. cohort of sick people A total of 120 people participated in the study and were split into three different groups at random. In Group I, forty healthy people served as controls, while in Group II, forty people with a history of type 2 diabetes but no evidence of CVD were studied. Group IIl had 40 people who already had a history of T2DM and CVD. In both groups, participants were between the ages of 40 - 60 for the duration of the research.
Farklı hasta grupları (Tip 2 Diyabetes Mellitus, Obezite, Nonalkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı, Kronik Hepatit C) ve sağlıklı gönüllülerde insülin direncinin belirlenmesinde HOMA ve QUICKI yöntemlerinin karşılaştırılması
İnsülin glukoz metabolizmasının ana düzenleyicisidir. İnsülin direnci, endojen veya ekzojen insüline bozulmuş biyolojik yanıt olarak tanımlanmaktadır. Yapılan çalışmalarda insülin direncinde genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca tip 2 diyabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, obezite, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hapatit C'de insülin direnci önemli patofizyolojik role sahiptir.Hiperinsülinemik öglisemik klemp testi insülin direncini belirlemede altın standart olarak kabul edilmektedir. Ancak geniş gruplarda uygulaması zor ve pratik olmayan bir yöntemdir. HOMA (Homeostasis model assessment) yöntemi 1985 yılında geliştirilmiş ve insülin duyarlılığının belirlenmesinde kullanılmıştır. Katz ve arkadaşları altın standart klemp tekniği ile daha iyi korelasyon gösterebilen yeni bir yöntem olan QUICKI (Quantitative insulin sensitivity check index) indeksini bildirmişlerdir. HOMA insülin direncini yansıtırken QUICKI insülin duyarlılığını gösterir.Çalışmada tip 2 diyabetik, obez, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı olan ve kronik hepatit C'li hasta gruplarında sağlıklı gönüllülere göre insülin direncini araştırdık. Ocak 2009 Aralık 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Gastroenteroloji, Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniklerine başvuran 40 tip 2 diyabetik, 40 obez, 40 non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) olan hasta, 40 kronik hepatit C'li hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Çalışmaya alınanların boy, ağırlık, bel çevreleri ölçüldü ve beden kitle indeksi hesaplandı. İnsülin direnci için HOMA, İnsülin duyarlılığı için QUICKI yöntemi kullanıldı. İnsülin direncini belirlemede sınır değer HOMA için ? 2,24, QUICKI için < 0,3469 olarak kabul edildi. Açlık glukoz, insülin, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli liporotein (LDL) ve trigliserid düzeyleri ölçüldü.Bu çalışmada literatürle benzer şekilde tip 2 diyabetik, obez, non alkolik yağlı karaciğer hastalığı olan, kronik hepatit C'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre insülin dirençleri (HOMA) daha yüksek, insülin duyarlılıkları (QUICKI) daha düşük olarak bulundu.Anahtar Kelimeler: İnsülin direnci, HOMA indeksi, QUICKI indeksi, tip 2 diyabetes mellitus, obezite, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı, kronik hepatit C.
Normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez bireylerde nötrofil/ lenfosit(N/L) oranının insülin direnci ile arasındaki ilişki
Obezite vücutta kronik inflamasyon ve kronik oksidatif stres durumudur. Obezlerde oksidatif stres belirteçlerinin yükseldiği ve antioksidan savunma enzimlerinde azalma olduğu bilinmektedir. Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO); rutin bir tetkik olarak yapılan tam kan sayımından hesaplanabilen basit bir parametredir ve inflamasyon marker'i olduğu gösterilmiştir. NLO obez bireylerde glukoz intoleransının bir prediktörü olabilir ve glukoz intoleransının erken saptanmasında fayda sağlayabilir. Bu çalışmada normal ve bozulmuş glukoz toleranslı obez bireylerde; inflamatuar bir belirteç olan NLO ve insülin direnci arasındaki ilişkinin degerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada; beden kitle indeksi (BKİ) ≥30 kg/m2 olan ve tarama amaçlı OGTT yapılan 73 obez hastanın (grup 1: normal glukoz toleranslı 43 kişi; grup 2: bozulmuş glukoz toleranslı 30 kişi ve normal BKİ'ne sahip olan sağlıklı 27 kişinin (grup 3) retrospektif olarak dosyaları tarandı. Tüm olguların biyokimyasal parametreleri (tam kan sayımı, insülin, HbA1C, lipid profili, ALT, TSH, CRP) kaydedildi ve NLO hesaplandı. İnsülin direnci (IR), Homeostasis Model Assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Olguların demografik özellikleri, boy, vücut ağırlığı ve bel çevresi kaydedildi. Çalışmaya alınan olguların 59'u kadın, 41'i erkek olup yaş ortalaması 36,4±10,4 yıl idi. Gruplar arasında yaş bakımından anlamlı fark vardı (p=0,005). Çalışmamızda HOMA-IR'nin yanı sıra BKİ, bel çevresi, insülin, TSH, CRP ve nötrofil değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Lenfosit ve NLO değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Alt grupların karşılaştırılmasında; NGT obez hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre; insülin, HOMA-IR, TSH, CRP ve nötrofil anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). BGT obez hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre; insülin, HbA1C, HOMA-IR, CRP, nötrofil ve TSH anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). BGT obez hasta grubunda; NGT obez hasta grubuna göre, HbA1C ve HOMA-IR düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Obez hastalarda CRP yüksekliği saptanması, obezitede bir inflamasyon varlığına işaret etmektedir. Obez olgularda CRP yüksekliği yanı sıra, nötrofil düzeylerinin artmış olması, özellikle bozulmuş glukoz toleranslı hastalarda ilerde diyabete progresyon için bir belirteç olabilir. BGT obez hasta grubunda; nötrofil ile BKİ arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon olması ve NGT obez hasta grubunda, CRP ile BKİ ve bel çevresi arasında anlamlı pozitif korelasyon olması bu ifadeyi destekler niteliktedir. Buna karşılık çalışmamızda NLO değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu ve insülin direnci ile NLO arasında ilişki bulunmadı. Buna göre; glukoz toleransının bozulmasının obez hastalarda NLO'yu anlamlı derecede etkilemediği düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Nötrofil, Diyabetes Mellitus, Obezite, CRP, insülin direnci, Nötrofil /Lenfosit oranı
Boy kısalığı olan çocuklarda büyüme faktör ve düzenleyicilerinin araştırılması
Boy kısalığı bireyin boyunun belirli bir yaş, cinsiyet ve popülasyon grubuna karşılık gelen ortalama yüksekliğin - 2 Standart Deviasyonun (SD) altında olduğu durum olarak tanımlanır. Bu çalışmada boy kısalığı tanısı almış büyüme hormon tedavisi alan ve almayan çocuklar ile kontrol grubu arasında antropometrik özelliklerin ve İnsülin Benzeri Growth Faktör-1 (IGF-1), İnsülin Benzeri Growth Faktör Bağlayıcı Protein-3 (IGFBP-3), Fibroblast Growth Faktör-21 (FGF21), Sirtüin-1 (SIRT1) ve visfatin'in serum düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamıza dahil olan tüm gönüllüler cinsiyeti erkek ve yaşları ortalama 10 ± 3 ve herbir grupta 25 kişi olmak üzere toplam 75 kişiden oluşacak şekilde planlanmıştır. Boy kısalığı grubuna dahil olan tüm gönüllülerin boyları -2SD altında, kontrol grubunun boy uzunluğu -2SD ve daha yüksek değerler alınmıştır. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri Kemilüminesans yöntemiyle, FGF21, SIRT1 ve visfatin düzeyleri ELISA yöntemiyle kullanılarak analiz edildi. Çalışmadan elde edilen veriler sonucunda serum IGF-1 SDS, IGFBP-3 SDS, SIRT1 ve visfatin değerleri kısa boylu grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı bir azalma olduğu görülmüştür (p<0.05). Kısa boylu, büyüme hormon (GH) tedavili ve kontrol grupları arasında serum FGF21 düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamız sonucunda SIRT1 ve visfatin'in boy kısalığı ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: IGF-I, IGFBP-3, FGF21, SIRT1, Visfatin