Microscopy

77 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Tekirdağ ilindeki tüberküloz şüpheli hastalarda aside dirençli basil tanısında ehrlich-ziehl-neelsen ve auramine-rhodamine boyama yöntemlerinin sonuçlarının karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Tüberküloz yakın temas ile kolay bir şekilde bulaşan ve potansiyel ölüm tehlikesi olarak kabul edilen bir hastalık olması nedeniyle hızlı tanı konulması ve etkili bir şekilde tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada; tüberküloz şüpheli hastalardan laboratuvara gelen klinik örnekler EZN ve AR boyama yöntemleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda; Kültür referans test kabul edilerek AR boyama yönteminin duyarlılığı (%92) EZN boyama yönteminin duyarlılığına (%78) göre daha yüksek bulunmuştur. EZN boyamanın özgüllüğü (%94) AR boyamanın özgüllüğüne (%84) göre daha düşük bulunmuştur. Çalışmamızda boyanan peraparatların mikroskopta alan tarama süreleri karşılaştırıldığında EZN ile boyanan bir preparat ortalama 5.4 dk da, AR ile boyanan bir preparat ortalama 2.8 dk' da incelenmiştir. Sonuç olarak; duyarlılığı yüksek bir boyama yönteminin kullanılması incelenecek örnek sayısını azaltarak, her preparat için alan tarama süresinin kısalmasıyla kültür pozitif örneklerin tespit edilme olasılığını arttıracaktır.

BacillusBoyama teknikleriLaboratuvar teknikleri+6
Yeliz Balıca
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre diyabetes mellitus hastaları ile sağlıklı bireylerde gözyaşı mediyatörlerinin, gözyaşı fonksiyonlarının ve korneanın yapısal parametrelerinin karşılaştırılması

Erken Evre Diyabetes Mellitus Hastaları ile Sağlıklı Bireylerde Gözyaşı Mediyatörlerinin, Gözyaşı Fonksiyonlarının ve Korneanın Yapısal Parametrelerinin Karşılaştırılması, Ankara 2023. Bu çalışmanın amacı; Sistemik komplikasyon gelişmemiş erken evre tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalarının oküler yüzey parametreleri, gözyaşı mediyatörleri ve korneanın yapısal parametrelerinin değerlendirilmesi, ve sonuçların sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş, son 5 yıl içinde tip 2 DM tanısı almış, herhangi bir sistemik komplikasyon geliştirmemiş, oküler yüzey şikayeti olmayan 23 hasta ile sağlıklı 22 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, flöresein ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, in vivo konfokal mikroskopi (İVKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında IL-1β, IL-10, IL-13, IL-6, IL-12, IL-15, IL-17A, IL- 5, IFN-α, IFN-γ, IL-1RA, TNF-α, IL-2, IL-2R, IL-7, IL-8, RANTES, Eotaksin, IP-10, MIP-1α, MCP-1, MIG düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında Substans P (SP) düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile kontrol grubu benzerdi. Flöresein ile korneal boyanma, OSDI anket skoru ve schirmer testi açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. İVKM ölçümlerinde sinir tortuozitesi DM grubunda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,015). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşı SP düzeyi DM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,05). Gözyaşında, IL-6 ve IL-8 düzeyi hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,01). Gözyaşı SP düzeyi ile İVKM ölçümlerinden uzun sinir lifi (p=0,00) ve total sinir lifi (p=0,00) arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, DM hastalığının kornea sinir lifi yoğunluğu, gözyaşı SP ve gözyaşı inflamatuar sitokin düzeyi üzerine etkisi olduğu görülmüştür. DM hastalığına ait en yaygın sistemik mikrovasküler komplikasyonlardan olan periferik nöropatinin henüz gelişmemiş olduğu hastalarda dahi kornea sinirlerinin etkilendiği ve gözyaşı SP düzeyinin azaldığı görüldü. Ayrıca hastalar asemptomatik olsa bile oküler yüzeylerinde inflamasyon saptandı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetik nöropatiler+5
Hilal Toprak Tellioğlu
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Trichomonas vaginalis sıklığının mikroskobi ve farklı kültür yöntemleri ile araştırılması

Trichomonas vaginalis, dünya da yaygın olarak görülen ve insanın ürogenital sistemini etkileyen kamçılı bir protozoon olup trichomoniasis adı verilen hastalığa sebep olmaktadır. Bu çalışmanın amacı 2019 Haziran-Ekim ayları arasında Siirt Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servis/Poliklinikleri'ne başvuran yaşları 18-65 arasında olan 150 kadın hastada T. vaginalis'i saptamak ve böylece bölgemizde enfeksiyonun görülme sıklığını belirlemektir. Çalışma, prosedürlerin özelliği tümüyle anlatıldıktan sonra gönüllü onamları alınan hastalar üzerinde yürütüldü. Pelvik muayene esnasında posterior vajinal forniksten alınan örneklerde direkt mikroskobik inceleme, Giemsa boyama, Cysteine-peptone-liver-maltose (CPLM) ve Trichomonas Broth (TB) kültür yöntemleri ile parazit araştırıldı. Herhangi bir yöntem ile trofozoit görülen örnek toplamda pozitif olarak değerlendirildi. İncelenen 150 hastanın 25'inde (%16,6) T. vaginalis enfeksiyonu tespit edildi. Pozitif saptanan 25 olgudan direkt mikroskobik bakı ile 12 (%8), giemsa boyama ile 16 (%10,6), CPLM kültür yöntemi ile 15 (%10) ve TB kültür yöntemi ile 18 (%12) hasta pozitif olarak saptandı. Farklı tanı yöntemlerinin birlikte kullanılması sayesinde, bir tanı yöntemi tarafından tespit edilmeyen vakaların atlanmasının önüne geçilmiştir. Sonuç olarak, hastanın doğru tanı ve dolayısıyla doğru tedavi alması açısından rutin tanıda direk mikroskobik yöntemlere ek olarak daha yüksek duyarlılığa sahip kültür yöntemlerinden birinin kliniğe başvuran şüpheli hastalarda uygulanması gerektiği düşünülmektedir.

Boyama ve işaretlemeKültür teknikleriMikroskopi+2
Sevgi Akman
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne rozasea ve pemfigus vulgaris hastalarında korneanın konfokal mikroskopi ile değerlendirilmesi

Amaç: Oküler yüzeyi etkilediği bilinen dermatolojik hastalıklardan pemfigus vulgaris ve akne rozasea hastalarında, hastalığın korneada hücresel düzeyde meydana getirebileceği değişiklikleri tesbit etmek ve bu değişiklikleri invaziv olmayan bir yöntem olan in vivo konfokal mikroskopi (IVKM) ile değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı, Dermatoloji Polikliniğinde tanı alan ve takibi yapılan yaşları 18-60 yaş arasında değişen toplam 17 pemfigus vulgaris ve 31 akne rozasea hastası ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey dahil edildi. Shirmer I ve gözyaşı kırılma zamanı bakıldı. Speküler mikroskopi ile korneal endotel hücre sayımı yapıldı. Optik koherens tomografi ile kornea görüntülemesi yapıldı ve SKK ölçüldü. Konfokal mikroskopi ile kornea tabakaları değerlendirildi ve hücre sayımı yapıldı. Verilerin analizi için tanımlayıcı istatistikler ile grupların karşılaştırılmasında oneway ANOVA testi kullanıldı. Bulgular: Endotel sayısı açısından pemfigus grubu kontrol grubuyla kıyaslandığında daha düşük saptandı (p=0,026), rozasea grubu ile pemfigus grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gözyaşı kırılma zamanı açısından rozasea ve pemfigus grupları arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış olup, her iki grup kontrol grubu ile kıyaslandığında bu iki grupta gözyaşı kırılma zamanı istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,001). Bazal hücre sayısı açısından pemfigus grubunun diğer iki gruptan daha düşük olduğu, rozasea grubunun da kontrol grubuna kıyasla daha az olduğu saptandı (p=0,001). Shirmer skoru, santral korneal kalınlık, yüzey epitel hücre sayısı, kanat hücre sayısı, anterior keratosit sayısı, posterior keratosit sayısı, Langerhans hücre sayısı, ana sinir sayısı ve total sinir dallanması açısından, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda pemfigus vulgaris ve akne rozasea hastalarından elde ettiğimiz bulguların bu iki hastalığın neden olduğu kuru göz ile ilişkli olabileceği düşünüldü. Pemfigus vulgaris ve akne rozasea hastalarındaki schirmer I skoru, BUT ve endotel sayısındaki azalma bunu desteklemektedir.

Akne rozaseaGözyaşlarıGözyaşı fonksiyon testleri+3
Beyza Yavuzer
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı final irrigasyon aktivasyon sistemlerinin kanal içi medikamentlerin dentin tübül penetrasyonuna etkisinin konfokal lazer mikroskop ile incelenmesi

Bu tez çalışmasının amacı; dört farklı final irrigasyon aktivasyon yönteminin iki farklı kanal içi medikamentin dentin tübül penetrasyon derinliğine etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan 96 adet insan mandibular premolar diş kök boyları 12 mm olacak şekilde standardize edilmiştir. Kökler Protaper Next döner eğe sistemiyle X3'e kadar şekillendirilmiş, kök kanalları her eğe değişiminde 2 mL %5,25 NaOCl solüsyonuyla irrige edilmiştir. Şekillendirilmiş kökler final irrigasyon aktivasyon sistemlerine göre dört gruba ayrılmıştır: Grup 1;EndoActivator, Grup 2;XP-endo Finisher, Grup 3;Pasif ultrasonik irrigasyon, Grup 4;Geleneksel iğne irrigasyonu grubu. Örneklerin final irrigasyonu 5 mL %5,25 NaOCl ve 5 mL %17 EDTA solüsyonunun 1'er dakika boyunca aktive edilmesiyle bitirilmiştir. Her grup yerleştirilecek kanal içi medikamente göre iki alt gruba ayrılmıştır: Alt grup A;Ca(OH)2 ve Alt grup B;mTAP. %0,1 Rhodamine B eklenmiş Ca(OH)2 ve mTAP kök kanallarına yerleştirilmiş ve kanal ağızları geçici dolgu materyaliyle kapatılmıştır. 24 saat %100 nemde bekleyen kökler akrilik bloklara sabitlenmiş ve kesit alınması için izomet kesme cihazına bağlanmıştır. Örneklerden; uzun aksa dik olacak şekilde apikalden koronale doğru 2, 5 ve 8 mm uzaklıklarda 1 mm kalınlığında kesitler alınmıştır. 288 kesitten konfokal lazer mikroskop ile 4x büyütmede görüntüler alınmış ve Zeiss LSM Image Browser v.4.2.0 programına aktarılmıştır. Programın imaj araçları yardımıyla dentin tübül penetrasyon yüzdesi ve maksimum penetrasyon derinliği hesaplanmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi three way ANOVA ile yapılmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda; EndoActivator, XP-endo Finisher ve PUI aktivasyon yöntemlerinin tümünün geleneksel iğne irrigasyonuna göre kanal içi medikamentlerin dentin tübül penetrasyonunu anlamlı düzeyde arttırdığı (p<0,05); XP-endo Finisher ile irrigasyon aktivasyonun ise her iki kanal içi medikament için de en yüksek dentin tübül penetrasyon yüzdesi ve maksimum penetrasyon derinliği değerlerini gösterdiği tespit edilmiştir. Koronal bölgede kanal içi medikamentlerin dentin tübül penetrasyon yüzdesi ve maksimum penetrasyon derinliğinin apikal bölgeye göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). mTAP Ca(OH)2'e göre daha yüksek dentin tübül penetrasyon yüzdesi gösterirken (p<0,05); maksimum penetrasyon derinliği bakımından kanal içi medikamentler arasında anlamlı düzeyde bir farklılığa rastlanmamıştır (p=0,948). Bu çalışmada hiçbir final irrigasyon sisteminin kanal içi medikamentlerin dentin tübül penetrasyonunu %100 sağlamadığı fakat gruplar arasında dentin tübül penetrasyonunu en çok arttıran sistemin XP-endo Finisher eğe olduğu bulunmuştur.

Dental restorasyonDentinKök kanal tedavisi+3
Elif Akkol
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetes mellitus tanılı hastalarda koroidal vasküler indeks ve oküler parametrelerin değerlendirilmesi ve sağlıklı gönüllü kişiler ile karşılaştırılması

Amaç: Tip 1 Diyabetes Mellitus (T1DM) tanılı hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki koroidal vasküler indeks (Kvi) ile oküler parametrelerin karşılaştırılması ve bu parametreler ile laboratuvar sonuçları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Temmuz ve Ekim 2020 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği ile Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Klinikleri'ne başvuran 10-18 yaş arası T1DM tanılı 50 (K:E=28:22) hasta ile 54 (K:E=27:27) sağlıklı çocuk kontrol grubu olmak üzere toplam 104 çocuk dahil edildi. Hastaların demografik bulguları (yaş, cinsiyet, hastalık süresi, labotaruvar parametreleri) kayıt edildi. Hastaların oküler ön segmenti speküler mikroskobi (SM) ve ön segment spectral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile değerlendirildi. Arka segmenti genişletilmiş derinlikli optik koherens tomografi (EDI-OKT) ile değerlendirildi ve segmentasyon analizi ile retina tabakalarının ölçümü yapıldı. EDI-OKT ile elde edilen resimlerle koroidal vasküler indeks (Kvi) hesaplandı. Bulgular: T1DM tanılı hasta ve sağlıklı kontrol grubunun yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi (13.66±2.22 yıla karşın 13.8 ±2.48 yıl) (p=0.738). T1DM ile kontrol grubu arasında toplam uzunluk (TL), endotel hücre yoğunluğu (EHY), santral korneal kalınlık bulguları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). T1DM tanılı hastaların kornea endotel hekzagonalite değerinin kontrol grubuna göre azaldığı saptandı (%55.38±9.09'e karşın %51.04±7.50) (p=0.011). T1DM hastalarının ortalama gangliyon hacmi kontrol grubundan daha yüksek saptandı (p=0.04). Ayrıca T1DM tanılı hastaların Kvi değeri kontrol grubundan daha düşük saptandı (p=0.013). Glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) ile EHY arasında negatif yönde korelasyon saptandı (r=-0.284, p=0.050). HbA1c ile ortalama hücre boyutu (OHB) arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (r=0.285, p=0.050). Retina sinir lifi tabakası (RNFL) ile DM hastalık süresi arasında pozitif yönlü, HbA1c, C reaktif protein (CRP) ve mikroalbuminüri düzeyleri ile negatif yönlü korelasyon olduğu saptandı (p<0.05). T1DM süresi ve HbA1c düzeyleri ile anlamlı korelasyon izlenen speküler mikroskobi ve OKT bulguları arasında yapılan doğrusal regresyon analizlerinde anlamlı düzeyde önemli ve açıklayıcı bulgu saptanmadı. Sonuç: T1DM'li hastalarda kontrol grubuna göre hekzagonalite oranının ve Kvi değerinin azaldığı saptanırken HbA1C ile RNFL arasında negatif korelasyon olduğu saptandı. Bu nedenle, rutin oftalmolojik muayeneleride DR saptanmayan T1DM'li çocuklarda erken oküler değişikliklerin belirlenmesinde SM ve OKT kullanılması önerilebilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetik retinopati+5
Ahmet Serkan Altaş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant alıcılarında gelişen post-transplant diabetes mellitusta mikrovasküler komplikasyonların değerlendirilmesi

Renal Transplant Alıcılarında Gelişen Post-Transplant Diabetes Mellitusta Mikrovasküler Komplikasyonların Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tez, Ankara, 2022 Transplantasyon sayıları artması, değişen tedavi modaliteleri sayesinde transplant hastalarında artan yaşam süresi, ile primer transplantasyon kaynaklı mortalite önemli olmaktan çıkmaya başlayıp, artan sağ kalım ile metabolik komplikasyonların artışı dikkat çekmeye başlamıştır. PTDM de bunlardan biridir. Bu çalışmada renal transplantasyon alıcılarında transplantasyon sonrası gelişen Diabetes Mellitusun mikrovasküler komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1985-2017 arasında renal transplant olan 771 böbrek alıcısından oluşan bir kohorttan beş yıldan uzun süredir diyabeti olan 44 hasta PTDM grubu olarak kabul edildi. PTDM tanısı olmayan 50 renal transplant hastası kontrol grubu olarak kabul edildi. Diyabetik retinopati, fundus fotoğrafı ve optik koherans tomografi (OCT) ile değerlendirildi. Diyabetik nefropati taraması için spot idrar albümin/kreatinin (mg/g) ve glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesaplandı. Periferik nöropati değerlendirilmesi için hastalara Michigan Nöropati Tarama Sorgusu (MNSI) yapıldı. Nöropati muayenesinde ayakların görünümüne ve ayak bileği refleksine bakıldı. 10 gr monofilaman test ile ampütasyon riski değerlendirildi. Kantitatif duyusal testler ve vibrasyon CASE-IV cihazı ile uygulandı. Diyabetik nöropatinin erken tanısında kullanılan korneal konfokal mikroskopi uygulandı. Kardiyak otonom nöropati taraması için ELA Medical SpiderView Holter Cihazı 24 saatlik kayıt ile kalp hızı değişkenliği verileri incelendi. Fundus fotoğrafı ve OCT le değerlendirmede %20,5 hastada diyabetik retinopati izlendi. OCT de PTDM ve NPTDM (PTDM tanısı olmayan renal transplant alıcıları) grupta retinal liflerde benzer şekilde incelme izlendi. GFR ve spot idrar albümin/kreatinin ölçümlerinde gruplar arasında fark yoktu. MNSI klinik muayene bulgularında hastaların %20,5'inde diyabetik periferik nöropati mevcuttu. Korneal konfokal mikroskopik (CCM) değerlendirmede korneal sinir lif dansitesi (CNFD) PTDM grupta ve diyabetik nöropatisi olan grupta anlamlı düşüktü. Kardiyak otonom nöropati PTDM grubun yarısından fazlasını, NPTDM grubun yaklaşık beşte birini etkilemişti. PTDM seyrinde gelişen mikrovasküler komplikasyonlar Tip 1 ve Tip 2 diyabet seyrine uymayan benzersiz şekilde seyredebilmektedir. Ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyonlar renal transplant hastalarında morbidite ve mortaliteye sebep olabilir. Bunun önlenmesi için PTDM seyrinde görülen mikrovasküler komplikasyonların tarama modaliteleri oluşturulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Posttransplant Diabetes Mellitus (PTDM), NODAT (New Onset Diabetes After Transplantation), diyabetik retinopati, diyabetik nefropati, diyabetik periferik nöropati, korneal konfokal mikroskopi, kardiyak otonom nöropati

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+7
Başak Çelik Kavaklılar
Hacettepe University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel hayvan modelinde ekstemitelerde terleme tedavilerinin mikroskopik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmada, deneysel hayvan modelinde LASER ve ultrasonik enerji kaynağı ile karşılaştırılmalı olarak uygulandı. LASER'in farklı dalga ve enerji boyutunda karşılaştırılması yapıldı. Bütün sonuçlar elektron mikroskopla incelendi. İnceleme sonuçlarında oluşan yüksek doku hasarı nedeniyle, deneyimize plastik rekonstruktif cerrahin sık kullanılan fokuslu ultrasonografi cihazını (ultrasonik ses dalgası ile ablasyon) dahil ettik. Çalışmada cihazının farklı deri katmanlarında etkili olan 3 başlığı kullanıldı. Her deney hayvanında el ve ayak bölgelerine uygulamalardan sonra kontrol biopsiler alındı. Bu biopsiler histolojik olarak incelendi. İnceleme sonucunda 3.0 ve 4.5mmlik fokuslu ultrasonografi başlıkları kullanılan mikroskobik incelemede ter bezlerinin sayısının ciddi şekilde azaldığı ve ayrıca 4.5 mmlik başlık kullanılan incelemede derin dermis tabakasında lenfosit infiltrasyonu ve fibroblast birikimi saptandı. Sonuç olarak bu deneyde 3.0 mm ve 4.5 mm başlık kullanılan uygulamalar sonrası alınan örneklerin mikroskopik incelemelerinde, kullanılan başlıkların daha hedefe yönelik olduğu ve daha az doku hasarı oluşturduğunu söyleyebiliriz.

EkstremitelerHayvan deneyleriHiperhidroz+4
Turab İsmayılov
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolit ve irritabl bağırsak sendromunda Dientamoeba fragilis'in direk mikroskopi ve moleküler yöntemlerle araştırılması, genotiplendirme ve sistein peptidaz virülans faktörünün incelenmesi

Dientamoeba fragilis patojenitesi tartışmalı sık görülen bir bağırsak protozoonudur. Bu parazitin iki genotipi bulunmakta olup dünya genelinde Genotip 1 sık gözlenmektedir. Bu çalışmanın amacı aktif ve remisyonda ülseratif kolit (ÜK) ve irritabl bağırsak sendromu (İBS) hasta gruplarında D. fragilis'i farklı yöntemlerle araştırmak ve genotip dağılımını ortaya koymaktır. Türkiye'de D. fragilis genotipleriyle ilgili yayınlanmış bir veri bulunmamaktadır. Çalışmamızda hastalardan toplanan dışkı örneklerine serum fizyolojik ve Lugol solüsyonu ile taze bakı ve trikrom boyama uygulanarak örnekler mikroskobik olarak değerlendirilmiştir. Tüm örneklerde D. fragilis varlığı konvansiyonel PCR, nested-PCR ve qPCR yöntemleriyle araştırılmıştır. Blastocystis türleri varlığı konvansiyonel PCR yöntemiyle araştırılmıştır. Pozitif bulunan örneklerin genotipleri DNA dizi analizi yöntemiyle BLAST algoritmasına göre belirlenmiştir. Çalışma sonucunda 4 İBS, 2 aktif ÜK ve 2 remisyonda ÜK hastasında D. fragilis; 3 İBS, 5 aktif ÜK ve 1 remisyonda ÜK hastasında Blastocystis türleri saptanmıştır. Bir aktif ÜK ve 1 İBS hastasında iki parazit birlikte saptanmıştır. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. D. fragilis izolatların tümü Genotip 1 olarak bulunmuş olup Blastocystis izolatlarının tümü ST3 olarak saptanmıştır. Sistein peptidaz, serin peptidaz ve metallopeptidaz virülans gen bölgelerinin nested PCR yöntemiyle araştırılması sonucu altı örnekte pozitiflik saptanmıştır. Altın standart yöntem olan qPCR ile karşılaştırıldığında nested PCR duyarlılığı %75 olup tanı ve genotiplendirme için alternatif yöntem olarak değerlendirilmiştir.

BlastocystisDientamoeba fragilisGenotip+3
Elif Tuğçe Ünalan Altıntop
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evaporatif kuru göz hastalığı oluşumunda meibomius bez hastalığının ve nöromediyatörlerin rolü

Bu çalışmanın amacı; ekran kullanımının oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri ve bunların kuru göz bulgularıyla ilişkisini ve meibomius bez disfonksiyonunun (MBD) oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri incelemek, ve ekran kullanımı ile oluşan değişiklikler ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, bu değişikliklerin gözyaşı sitokin düzeyleri ve Substans P (SP) düzeyleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş , günde 4 saatten fazla ekran kullanımı olan 17 hasta, günde 4 saatten fazla ekran kullanımı ile birlikte MBD'si olan 17 hasta, ekran kullanımı günde 4 saatten az olan ve MBD'si olan 26 hasta ile yaş ve cinsiyet dağılımı benzer olan, oküler yüzey hastalığı veya şikayeti olmayan sağlıklı 20 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Ekran kullanım süresi sorgulandı. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) değerlendirmesi, flöresein ve lizamin ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, meibografi ile MBD evrelendirmesi, in vivo konfokal mikroskopi ( VKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında GM-CSF, G-CSF, IFN-α, IFN-γ, IL-1β, IL-1RA, IL-2, IL-2R, IL-4, IL- 5, IL-6, IL-7, IL-8, IL-10, IL-12, IL-13, IL-15, IL-17, TNF-α, MCP-1, IP-10, MIG, RANTES, Eotaksin, MIP-1α, MIP-1β, EGF, FGF, HGF ve VEGF düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında SP düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Ekran kullanım süresi 4 saatin üzerinde olanlarda ve MBD olanlarda anlamlı olarak OSDI skorunun daha yüksek olduğu (p<0,001), flöresein ve lizamin ile korneal boyanmanın daha fazla olduğu (p=0,029), GKZ'nin kısaldığı (p<0,001) bulundu. Schirmer testi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. VKM ölçümlerinde anlamlı farklılık izlenmedi. Sinir tortuozitesi sadece MBD olanlarda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,024). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşında, sadece IL-6 düzeyi hasta gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,006). Gözyaşı SP düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,265). Ekran kullanım süresi ile OSDI skoru (p=0,014) ve SP düzeyi (p=0,011) arasında zayıf pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, ekran kullanımı süresinin uzamasının oküler yüzey ve gözyaşı filminde değişikliklere yol açtığı görülmüştür. Ekran kullanımı ile birlikte MBD olmasının oküler yüzey bulgularını ve semptomlarını şiddetlendirmediği görülmüştür. Ekran kullanımı veya hafif-orta MBD varlığında gelişen evaporatif kuru gözde, oküler yüzeyde anlamlı bir iltihabi cevabın oluşmadığı düşünülmüştür.

Göz hastalıklarıKuru göz sendromuMeibomian bezleri+3
Ahmet Alp Bilgiç
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu olan hastalarda kornea katmanlarının konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi

Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS) tanılı hastalarda kornea tabakalarında meydana gelen değişiklikleri konfokal mikroskop ile değerlendirmek ve göz yaşı düzeyindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Meram Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğinde PKOS tanılı 41 hasta ve 22 sağlıklı olgu kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edildi. Olguların tek gözü değerlendirildi. Tek merkezli, prospektif bir klinik araştırma olarak gerçekleştirildi. Tam bir oftalmolojik muayeneden sonra, hastalara oküler yüzey hastalık indeksi anketi (OYHİ) uygulandı. Zaman aralıkları en az bir saat olacak şekilde sırayla gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) ve Schirmer-I testi yapıldı. İn vivo Konfokal mikroskopla (IVKM) kornea tabakaları değerlendirildi. Automated CCMetrics software, v 2.0 programı (University of Manchester, UK) ile sinir lifi analizi ve bu kesitlerden manuel sayımla dentritik hücre analizi yapıldı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 25,07 ± 4,84 yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması 24,09 ± 3,87 yıl olup aralarında istatistiksel fark yoktu. PKOS grubunda Schirmer-I ve anterior stromal keratosit düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (sırasıyla; p=0,002; p=0,020). PKOS ve kontrol grupları arasında GKZ skor sonucunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0,001). PKOS grubunda dendritik hücre sayısı kontrol grubuna göre istatistiki olarak daha yüksek, kornea sinir lifi dansitesi daha düşük tespit edildi (sırasıyla; p<0,001; p=0,044). Sonuç: PKOS'da oküler yüzey etkilenmesiyle kuru göz belirtileri oluşabilir. Ayrıca hormonal dengenin değişmesi ve kronik inflamasyon kornea katmanlarını etkileyebilir. Bu nedenle PKOS olgularında oftalmolojik muayenelerde ve yapılacak oküler girişimlerde bu değişikliklikler göz önünde bulundurulmalıdır.

Göz hastalıklarıGözyaşlarıKornea+2
Rüveyda Baloğlu
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkanal timpanoplastide mikroskopik ve endoskopik yaklaşımlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada timpanik membran perforasyonu olan hastaların cerrahi tedavisinde mikroskopik ve endoskopik yöntemlerinin postoperatif objektif ve subjektif parametreleriyle birbirine olan üstünlüklerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Method: Aralık 2022 ile Haziran 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 18-65 yaşları arasında kronik otitis media tanısı konmuş ve timpanoplasti operasyonu önerilen 61 hastayı araştırmamıza dahil edildi. 31 hastaya mikroskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. 30 hastaya ise endoskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. Operasyon öncesi tüm hastalara saf ses odyometri ve temporal kemik BT çekildi. Postoperatif birinci günü ağrı için Görsel Analog skala (VAS) ağrı ölçeği kullanılarak kaydedildi. Postoperatif ikinci ayda ise işitme düzeyleri saf ses odyometri ile greftin tutma başarısı ise endoskopik görüntüler ile kaydedildi. Bulglular: Çalışmamızda, her iki grupta hastaların demografik verileri eşit dağılım göstermekte olup, istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p > 0,05). Mikroskopik timpanoplasti grubunda postoperatif greft başarı oranı %86,7, endoskopik timpanoplasti grubunda ise %80,6 olarak kaydedildi (p = 0,525). Preoperatif ve postoperatif dönemlerde saf ses hava-kemik aralığı mikroskopik ve endoskopik gruplarda da anlamlı bir şekilde azalmıştır (p < 0,001). İstatistiksel olarak, iki cerrahi yöntem arasındaki hava-kemik aralığındaki değişim benzer olduğu saptanmıştır (p = 0,521). Hastaların ağrı skorları (VAS) karşılaştırıldığında ise gruplar arası anlamlı farklılık yoktu (p = 0,279). Sonuç: Bu çalışma, greft başarı oranı ve odyolojik veriler açısından her iki timpanoplasti yönteminin istatistiksel olarak benzer sonuçlar gösterdiğini ortaya koymuştur. Çalışmamızın objektif ve subjektif sonuçlarına göre, mikroskopik transkanal timpanoplasti sonuçları oldukça tatmin edicidir. Minimal invaziv cerrahi olarak kabul edilen endoskopik yöntemle elde edilen sonuçlara eşdeğer olduğu sonucuna vardık.

EndoskopiMikroskopiPerforasyon+3
Nursultan Abakır
Necmettin Erbakan University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kök kanal tedavisinde kullanılan farklı sonik irrigasyon aktivasyon tekniklerinin, kullanılan patların dentinal tübül penetrasyonu üzerine etkilerinin lazer taramalı konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kök kanal tedavisinde mekanik preparasyon ile ulaşılabilen alan kısıtlı olduğunda dolayı kök kanal sisteminde dezenfeksiyonu sağlayabilmek amacıyla irrigasyon önemli bir yer tutmaktadır. İrrigasyon solüsyonlarının kök kanal sistemine daha etkin taşınabilmesi amacıyla farklı uygulamalar araştırılmaktadır, ancak bu araştırılan tekniklerin mekanizmaları ve etkileri henüz tam olarak açıklanmamıştır. Bu çalışmanın amacı üç farklı irrigasyon tekniğinin; irrigasyon solüsyonu ve kök kanal dolgusunda kullanılan iki farklı patın dentin tübüllerine penetrasyon yüzde ve derinlikleri üzerine etkisinin kıyaslanmasıdır. Gereç ve Yöntem: 36 adet tek köklü, tek kanallı mandibular premolar insan dişi kullanılan irrigasyon tekniğine göre üçe ayrılmıştır: geleneksel irrigasyon yöntemi, EDDY ve EndoAktivatör grupları. Bu gruplara rastgele dağıtılan 12'şer diş dolumda kullanılacak kanal patına göre 2 alt gruba bölünmüştür: AH Plus ve TotalFill BC alt grupları. Kök kanal dolgusunun ardından sırasıyla apikal, orta ve koronal üçlüleri temsilen apeksten 2, 5 ve 8 mm uzaklıklardan 1 mm'lik kesitler alınmıştır. Kök kanal patlarının dentinal tübül penetrasyon yüzdesi ve maksimum penetrasyon derinliği konfokal lazer tarama mikroskop (CLSM) kullanılarak ölçülmüştür. Bulgular: Hem irrigasyon solüsyonu hem de kök kanal patlarının penetrasyon yüzdeleri apikalden koronale doğru sayısal artış göstermektedir. İrrigasyon solüsyonu penetrasyon yüzdeleri incelendiğinde apikal üçlüde ED grubu değerleri Gİ değerlerinden anlamlı derecede daha yüksektir (p<0,05). Orta ve koronal üçlü değerlerinde ED ve EA gruplarının her ikisi de Gİ'den anlamlı derecede yüksek değerler göstermiştir (p<0,05). Kullanılan kök kanal patlarının penetrasyon yüzdeleri kıyaslandığında apikal ve koronal kesit değerlerinde Gİ, ED ve EA gruplarında AH Plus ve TotalFill BC patlarının penetrasyon yüzdeleri açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Orta üçlünün değerlerinde; tüm gruplarda pat penetrasyon yüzdeleri açısından anlamlı farklılık gözlenmiş olup grupların hepsinde TotalFill BC patının penetrasyon yüzdesi AH plus grubunun değerlerinden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Apikal üçlüde hem AH Plus hem de TotalFill BC patlarının penetrasyon yüzdelerinde ED grubunun ortalaması diğer gruplardan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Orta üçlüdeki penetrasyon yüzdelerinde; AH Plus ve TotalFill BC alt gruplarında; ED ve EA gruplarının değerlerinin Gİ değerlerine oranla anlamlı derecede yüksek olduğu gözlemlenmiştir (p<0,05). Koronal kesitlerdeki penetrasyon değeri yüzdelerinde AH Plus ve TotalFill BC alt gruplarında Gİ, ED ve EA grupları arasında anlamlı düzeyde fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızın bulguları irrigasyon aktivasyon tekniklerinin kullanımının irrigasyon solüsyonu ve kök kanal patlarının dentinal tübüllere penetrasyon değerlerini artırdığını ortaya koymuştur.

Dental materyallerDental pulpa boşluğuDezenfeksiyon+4
İpek İşken
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Nikel-titanyum tellerin farklı ağız gargaralarındaki yüzey korozyonlarının ın-vıvo değerlendirilmesi

Bu çalışmada, ortodontik tedavinin seviyeleme aşamasında kullanılan NiTi tellerin, farklı içerikli ağız gargaralarındaki korozyon miktarlarının in-vivo olarak karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda uygun kriterlere sahip toplam 80 hasta bulunmaktadır. Her bir grupta 20 hasta olacak şekilde 4 grup oluşturulmuştur. Gruplar %0,05 (225ppm Fˉ) sodyum florür (NaF) içeren (Colgate Plax®) gargara, %21,6 alkol içeren (Listerine Cool Mint®) gargara, %0,2 klorheksidin (CHX) içeren (Klorhex®) gargara, kontrol grubu olarak mentol eriyik içeren sulu gargara kullanacak şekilde düzenlenmiştir. Ayrıca karşılaştırma amaçlı olarak hiç kullanılmamış sıfır tel de incelenmiştir. Gargara uygulaması başlatılmadan önce hastaların ağız ortamı standardizasyonunu sağlamak amacıyla ilk 3 gün tarafımızdan temin edilen aloe vera içeren diş macunu ve yumuşak kıllı diş fırçası ile ağız hijyenleri sağlanmış, ardından gargara uygulamasına geçilmiştir. 30 günlük uygulama sonrasında toplanan örnekler Atomik Kuvvet Mikroskobu (AKM) kullanılarak incelenmiştir ve yüzey pürüzlülük değerleri hesaplanmıştır. Elde edilen veriler "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 21.0" programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuçlar p<0,05 anlamlılık düzeyinde %95'lik güven aralığında değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda elde edilen bulgular, nötral florür, esansiyel yağ ve klorheksidin içeren gargara gruplarında bulunan tellerde, kontrol ve sıfır tel gruplarına göre anlamlı derecede daha fazla yüzey pürüzlülüğü göstermektedir. AKM görüntüleri elde edilen bulguları desteklemektedir. Çalışmamızda, değerlendirilen gargaraların seviyeleme aşamasında kullanılan NiTi teller üzerinde korozyon yarattığı tespit edilmiştir. Ortodonti hastalarına, ağız hijyenlerini arttırmak amacıyla, gargara kullanımının önerilmesinden ziyade, diş fırçalama etkinliğinin arttırılması gerektiği ortaya konmuştur.

GargaralarKorozyonMikroskopi+4
Gonca Yıldırım
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Studies on liposome, gel and lipogelosome formulations containing sodium hyaluronate

Sodium hyaluronate (Na-HA) is a natural polymer with mucopolysaccharide structure which provides viscoelasticity to the skin. Na-HA is produced by recombinant deoxyribonucleic acid technology (DNA) from Streptococcus zooepidemicus. In this thesis study, the moisturizing effectiveness of Na-HA on skin was investigated in liposome, gel and lipogelosome formulations. For this purpose, 16 different liposome formulations were prepared by thin film technique with using Na-HA (45 kDa) and without Na-HA in various type of phospholipids; dimyristoylphosphatidylcholine (DMPC), 1,2-dimyristoyl-sn-glycero-3-phosphoracglycerol (DMPG), dipalmitoylphosphatidylcholine (DPPC) and phospholipon 100H (PL 100H). The liposomes prepared by film technique were characterized by mean particle size and size distribution, entrapment capacity, zeta potential, phospholipid efficiency, liposome type determinations. Polarized light microscopy (PLM), scanning electron microscopy (SEM) and atomic force microscopy (AFM) techniques were employed for obtaining size distribution and surface appearance and lamellarity. Poloxamer (PXM 188 and PXM 407) and Carbopol derivatives (C 940 and U 21) were used as gelling agents to prepare liposome loaded gel formulations. In vitro release of Na-HA from liposome, Na-HA lipogelosome and marketed formulation of Na-HA was studied by flow through cell method. The optimum formulation was Phospholipon 100H: SA: CHOL (7:1:2) containing Na-HA (L 37). The mean particle size, zeta potential and entrapment capacity were found as 1899 nm ± 13.01, -20.9 mV ± 0,46 and 14.95 %, respectively for the formulation L 37 . Then L 37 formulation was incorporated into the U 21 gel with 1:1 (w/w) ratio (LG 8). The preliminary in vivo studies were performed on 15 female volunteers. With or without Na-HA liposome, lipogelosome and marketed formulation were applied to volunteers for two weeks twice a day. All parameters as changes in humidity levels, sebum content and the pH-level on the skin surface were determined and evaluated by using the Multiprobe Adapter Systems (Corneometer, sebumeter, pH- meter, respectively). The changes of deepness of wrinkles on the skin surface were measured by Skin-visiometer. The increment of moisture level was found 30.36 ± 0.12 % for LG 8 formulation. As a result, LG 8 formulation has improved skin hydration and better compliance than the conventional formulations.

Hyaluronic acidGelsCarbopol+4
İsmail Aslan
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes mellituslu hastalarda ince lif nöropatisi varlığının korneal konfokal mikroskopi ile araştırılması

Amaç:Diabetes Mellitus (DM); insülin eksikliğine ya da insülin etkisindeki defekte bağlı oluşan, hiperglisemi ile seyreden kronik bir hastalıktır. Diyabetik polinöropati diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarından biridir. Diyabetik nöropati tanısında standart elektromiyografi (EMG) ile elde edilen elektrofizyolojik bulgular önemli yer tutar. Ancak ince lif nöropatisinde standart elektrofizyolojik çalışmalar normaldir. Bu nedenle tanıda kullanılabilecek yeni yöntemler araştırılmaktadır. Korneal konfokal mikroskopi (KKM); korneal hücresel yapıyı inceleme imkânı sunan non invaziv bir tekniktir. Son yıllarda ince lif nöropatisinin tespiti amacıyla kullanımına yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Bu bilgileri göz önüne alarak çalışmamızda, KKM tekniğinin diyabetik hastalarda ince lif nöropatisinin varlığını tespit etmedeki rolünü incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Nisan 2021-Ekim 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği'nde yapıldı. Çalışmaya 56 DM tanılı hasta, 18 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların demografik verileri, diyabet tipi ve süresi, nöropatik ağrı süresi, kullandığı ilaçlar, boy ve ağırlık değerleri, kan glukozu ve HbA1c düzeyleri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen bireyler 3 gruba ayrıldı. Diyabeti olan ve elektrofizyolojik tanı kriterlerine göre polinöropati saptanan hastalar Grup 1, diyabeti ve nöropatik yakınmaları olan ve elektrofizyolojik tanı kriterlerine göre polinöropati saptanmayan hastalar Grup 2, sağlıklı bireyler Grup 3 olarak sınıflandırıldı. Hasta grubuna DN4 anketi, LANSS nöropatik ağrı skalası ve SCOPA-AUT uygulandı. Hasta ve kontrol grubuna polinöropati protokolüne uygun olarak elektromiyografik inceleme yapıldı. Hasta ve kontrol grubuna Göz Hastalıkları Kliniğinde KKM ile korneal görüntüleme yapıldı. Verilerin istatistiksel analizi için IBM SPSS Statistics 26.0 (IBM Corp. Released 2012. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular:Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Grup 1 ve Grup 2'deki bireylerin %41.9'unda hipertansiyon tespit edilmiştir. Grup 2'de yer alan bireylerin Grup 1'dekilere göre DN4 ve LANSS skorları daha düşüktür. Diyabetik hastalar ve sağlıklı bireyler incelendiğinde CNFD değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0.018). Diyabetik grupta olan bireylerin CNFD değerleri daha düşük bulunmuştur. Diyabetik hastalar ve sağlıklı bireyler incelendiğinde CNFL değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0.047). Diyabetik grupta olan bireylerin CNFL değerleri daha düşük bulunmuştur. Üç grup bazında CNFD değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0.047). Farklılığı yaratan gruplar Grup 1-Grup 3 ve Grup 2-Grup 3 şeklindedir (sırasıyla; p=0.018, p=0.048).Sonuç:KKM kolay uygulanabilir, invaziv olmayan, tekrar edilebilirliği yüksek olan bir tetkiktir. İnce lif tutulumu ile ilgili erken tanı ve tedavi imkanları sağlaması açısından klinik öneme sahiptir. Çalışmamızda elde edilen bulgular da nöropatik yakınmaları olan ve EMG ile polinöropati lehine bulgu edilemeyen ince lif nöropatisi düşünülen hastalarda KKM'nin kullanılabileceğini göstermektedir. İnce lif nöropatisinin bu şekilde tanı almasıyla birlikte komplikasyonların yönetimi de kolaylaşacaktır. Anahtar kelimeler: Diabetes Mellitus, diyabetik nöropati, ince lif nöropatisi, elektromiyografi, korneal konfokal mikroskopi

Diabetes mellitusElektromiyografiKornea+2
Hatice Kaplan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Bıldırcın (coturnix coturnix) ve güvercinde (columba livia), arka bacak bilek (articulatio tarsi) ve parmak (articulationes digiti pedis) eklemlerine etkiyen kasların fonksiyonel olarak makroskobik ve mikroskobik incelenmesi

Bu çalışmada kanatlı hayvanlardan güvercin ve bıldırcında ayak ve parmak eklemlerine etkiyen kaslar makroskobik ve mikroskobik olarak incelendi. Makroskobik inceleme için (10 erkek 10 dişi) 20 adet ergin bıldırcın (C. coturnix) ve (10 erkek 10 dişi) 20 adet ergin güvercin (C. Livia) olmak üzere toplam 40 adet kanatlı hayvan kullanıldı. Hayvanlar dietil eter ile inhalasyon anestezisine alındı. Canlı ağırlıkları hassas terazi ile belirlendi. Anestezi altına alınan kanatlı hayvanların sol ayaklarının ayrı ayrı radyografik görüntüleri alındı. Alınan görüntülerden İmage J programı ile ayrı ayrı PBN ölçümleri gerçekleştirildi. Daha sonra dietil eter anestezisi altında servikal dislokasyon ile ötenazileri yapıldı. Ötenazisi yapılmış hayvanların sağ ve sol bacakları gövdeden ayrıldıktan sonra sol bacakları diseksiyon için %30'luk formaldehit solüsyonunda tespit edilirken, sağ bacakları ise histolojik prosedürler için %10'luk nötral formalin solüsyonunda tespit edildi. Her iki tür içinde eş zamanlı olarak arka bacak kasları diseke edilerek makroskobik olarak incelendi. Kemik (tüm bacak, femur, TBT, TMT ve parmak kemikleri) uzunluklarının, von den Driesch'in (1976) belirttiği ölçüm noktalarına uygun şekilde morfometrik ölçümleri yapıldı. Histolojik inceleme de tespit sonrasında rutin doku takibi uygulandı ve Crossman'ın üçlü boyama tekniğine göre boyandı. Parafin bloklardan alınan 4-5 μ'luk kesitlerde SO-tip I, FG-tip IIb ve FOG-tip IIa'nın varlığı immunohistokimyasal yöntemlerden indirekt strepteavidin-biotin-kompleks yöntemi kullanılarak gösterildi. Çalışmamızın sonucu istatistiksel olarak P<0,05 ve P<0,01 olacak şekilde değerlendirildi. Hallux'un uzunluğu, TMT'a eklemleşme noktası ve iki flexor grubu kaslarda bulunan lif düzenlemeleri tüneme hareketine güvercinlerin arka bacaklarının anatomik ve histolojik olarak daha elverişli bir yapıya sahip olduğunu göstermekteydi.

BacakBıldırcınGüvercinler+4
Fatma İşbilir
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nörolojik hastalığı olan çocuklarda saç yapısal anormalliklerinin araştırılması

Saç mikroskopisi günlük pratikte saçları etkileyen birçok hastalıkta tanı koydurucu olabilen hızlı ve basit bir yöntemdir. Saç şaft bozuklukları saçın konjenital ya da kazanılmış hastalıklarından kaynaklanan morfolojik patolojilerdir. Çocuk nöroloji pratiğinde saç şaft bozuklukları ile prezante olabilen birçok hastalık vardır. Bu hastalıkların tanısında mikroskopi ile saç şaft bozukluklarının saptanması tanıda önemli katkı sağlamaktadır. Çalışmamıza saç bulguları saptanan çocuk hastalar dâhil edildi. Saçın mikroskopik değerlendirilmesi ışık mikroskopu kullanılarak yapıldı. Saptanan patolojik saç şaft bulguları kaydedildi. Hastaların klinik bulguları, saç bulguları, laboratuar tetkikleri ve son tanıları değerlendirildi. Çalışmamızda saç bulguları olan nadir 16 hasta tespit edildi. Bu 16 hastanın 9'u dev aksonal nöropati, 3'ü Griselli sendromu, 2'si menkes hastalığı ve 2'si de otozomal resesif yünsü saç hastalığı tanısı aldı. Saçın inspeksiyonunda dev aksonal nöropatili hastalarda kıvırcık ve karışık saçlar, Griselli sendromu hastalarında gümüşsü sarı renkte saçlar, menkes hastalarında seyrek, kaba ve açık renkli saçlar ve otozomal resesif yünsü saç hastalarında hipotrikozis dikkat çeken bulgulardı. Işık mikroskopisinde hastaların çoğunda distrofik saçlar tespit edildi. Ayrıca, Trikorekzis nodosa, trikopitilozis, pili torti bulguları saptandı. Özellikle Griselli sendromu tanısı almış olan 2 hastada saç şaftındaki pigment birikimi ile iki Menkes hastalığı tanılı iki hastada da pili torti bulguları tanıya götüren en önemli bulgular oldu. Fizik muayenede saç bulgularının tespit edilerek ışık mikroskopik değerlendirme yapılması, saç bulguları eşlik eden nadir hastalıkların tanısını kolaylaştırmaktadır. Her ne şikâyet ile başvuran her hastada mutlaka saç muayenesi yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Saç mikroskopisi, dev aksonal nöropati, griselli sendromu, menkes hastalığı, otozomal resesif yünsü saç hastalığı

Griscelli sendromuMenkes hastalığıMikroskopi+5
Süleyman Hilmi Sevinç
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu

Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.

DeriDeri neoplazmlarıDermoskopi+6
Didem Dizman
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Entamoeba histolytica/ Entamoeba dispar, Giardia lamblia ve Cryptosporidium sp. tanısında mikroskobi, Triage ve ELISA yöntemlerinin karşılaştırılması

Amobiyoz, gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. İnsanlar Entamoeba'nın morfolojik olarak benzer iki türü ile enfekte olmaktadır. Entamoeba histolytica (E.histolytica), amibik kolit ve karaciğer absesine neden olurken, Entamoeba dispar (E.dispar) hastalık oluşturmamaktadır. Giardia lamblia (G.lamblia) dünyada her yaş grubunda yaygın bir şekilde görülür. Giyardiyoz özellikle sanitasyon şartlarının bozuk olduğu ve temiz su kaynaklarının bulunmadığı ülkelerde ortaya çıkan çocukluk çağı ishal olgularından sorumludur. Hücre içi bir parazit olan Cryptosporidium sp. bağışıklık sistemi bozuk olan bireylerde ölümcül ishale neden olmaktadır.Bağırsak protozoonları tanısı genellikle mikroskobiye dayanmaktadır. Mikroskobik tanı ucuz olmasına karşın yoğun iş gücü ve uzmanlık gerektirmektedir. Serolojik testlerden antijen tanı yöntemleri hızlıdır. Ayrıca deneyimli ve usta mikroskopistlere ihtiyaç duyulmaz. Bu çalışmada E. histolytica/ E. dispar, G. lamblia ve Cryptosporidium sp. tanısında mikroskobi ve antijen tanı kitleri karşılaştırıldı.Çalışmada, Mayıs 2010 ve Nisan 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı laboratuvarına gelen ve ishal öyküsü bulunan toplam 94 şüpheli dışkı örneklerinde E. histolytica/ E. dispar, G. lamblia ve Cryptosporodium sp. direkt mikroskobi, ELISA ve Triage yöntemleri ile araştırıldı.Mikroskobide E. histolytica/ E. dispar için 4 (%4.3), G. lamblia için 12 (%12.8), Cryptosporodium sp. için 5 pozitiflik (%5.3) saptanırken, ELISA ile E. histolytica için 5 (%5.3), G. lamblia için 13 (%13.8), Cryptosporodium sp. için 10 (%10.6) pozitiflik saptanmıştır. Ayrıca, Triage parazit panel testi ile G. lamblia için 10 (%10.6)pozitiflik saptanmıştır.Sonuç olarak, dışkıda özgül antijen arayan ELISA'nın maliyeti yüksek olmasına rağmen etkensel tanı yöntemlerindeki zorluklara yardımcı olduğu görülmektedir.Anahtar sözcükler: Cryptosporodium sp. direkt mikroskobi, ELISA, Entamoeba histolytica/ Entamoeba dispar, Giardia lamblia.

CryptosporidiumEntamoeba histolyticaEnzime bağlı immünosorbent testi+2
Burcu Köreng
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Üç farklı elastik ligatür türünün PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile mikrobiyal açıdan ve AFM (Atomik kuvvet mikroskobu) ile yüzey pürüzlülüğü bakımından incelenmesi

Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda tedavisine başlanmış olan 10 hasta (6 erkek, 4 kız; 13,58 ± 0,79 yaş) ile yürütülmüştür. Cross quadrant invivo olarak dizayn ettiğimiz çalışmamızda üç farklı elastik ligatürün mikrobiyolojik açıdan ve yüzey pürüzlülüğü bakımından incelenmesi yapılmıştır. Hastalardan T0, T1, T2, T3 ve T4 olmak üzere 5 ayrı zamanda PI ve GI ölçümleri yapılmıştır. Hastaların ağzından T1, T2, T3 ve T4 zamanlarında çıkarılan elastik ligatürlere S.mutans sayısının belirlenebilmesi için real time PCR analizi yapılmıştır. Yüzey pürüzlülüğü analizleri, AFM ile değerlendirilmiştir. Başlangıç PI ve GI ölçümleri, tüm tedavi periyodu boyunca yapılan ölçümlerden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Tedavi boyuca yapılan PI ve GI ölçümlerinin kendi aralarında karşılaştırmasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Grupların toplam bakteri sayısının birbirleri ile karşılaştırmasında I. Grup elastik ligatürler üzerinde biriken S mutans sayısı diğer tüm gruplardan anlamlı şekilde fazla bulunmuşur. Diğer elastik ligatür grupları arasında ya da bu gruplar ile kontrol grubu arasında ise anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm grupların başlangıç yüzey pürüzlülüğü (Ra0) ve ağızda kullanılmış yüzey pürüzlülüğü değerleri (Ra1) değerleri birbirlerinden farklı bulunmuştur. Grupların Ra0 ve Ra1 değerlerinin karşılaştırmasında I.grupta Ra0 anlamlı derecede büyük bulunmuştur. II. Grupta ve III. grupta ise anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Elastik gruplarının yüzeyinde biriken toplam S.mutans sayısı ile Ra1 parametreleri arasında korelasyon bulunamamıştır. Sonuç olarak yüzey pürüzlülüğü ile mikroorganizma kolonizasyonu arasında bir ilişki saptanamamıştır. Anahtar Sözcükler: AFM , in vivo, PCR, S.mutans, yüzey pürüzlülüğü

Dental plakDiş çürükleriMikroskopi+6
Çağlar Dağdeviren
Gaziantep University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Dermatofit izolasyonunda ve identifikasyonunda CDSAM, SGA ve MBLA besiyerlerinin karşılaştırılması

Dermatofitlerin insanlarda ve hayvanlarda oluşturdukları enfeksiyonlara dermatofitoz veya tinea adı verilir. Dermatofitozların laboratuvar tanısında altın standart yöntem doğrudan mikroskopik inceleme ve mantar kültürüdür. Doğrudan mikroskop incelemenin duyarlılığı kültüre göre daha yüksek olsa da bu yöntemde yalancı negatif sonuç alınabilmesi ve tür tayininin yapılamaması gibi dezavantajlar bildirilmiştir. Dermatofitlerin cins ve türü, ancak kültür sonrasında yapılan klasik veya moleküler identifikasyon yöntemleri ile belirlenir. Sunulan çalışmada, dermatofitlerin laboratuvar tanısı için temel besiyeri olan SGA ve sporülasyonu ve pigment oluşumunu uyararak dermatofitlerin tür düzeyinde tanınmasına yardımcı olan MBLA besiyerine eş zamanlı ekim yapıldı ve besiyerlerinin performanslarının karşılaştırılması ve elde edilen sonuçların literatür verileri eşliğinde tartışmaya açılması amaçlandı. Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na Eylül 2014-Ocak 2015 tarihleri arasında dermatofitoz şüphesi ile başvuran veyaçeşitli kliniklerde yatan dermatofitoz kuşkulu 257 hastadan alınan saçlı deri, saçsız deri ve tırnak olmak üzere toplam 331 örnek incelendi. Bu örneklerden doğrudan mikroskop ya da kültürlerin herhangi birinden pozitif sonuç veren 81 kişinin 114 örneği çalışmaya dahil edildi. Çalışmada MBLA'ın 55 (%21.4) SGA'a 49 (%19.1) göre daha iyi performans gösterdiği ve rutin laboratuvar uygulamaları için önerilmesi ve kullanılması gerektiği anlaşıldı. Ayrıca, hemen her dermatofit türünün MBLA'da daha iyi sporlandığı ve oluşan pigment nedeni ile daha kolay identifiye edilebildiği ortaya konuldu. Ancak, MBLA'ın düşük maliyetli olmasına karşılık, hazırlanmasının daha zaman alıcı olması ve besiyerinin bulanık olması gibi dezavantajlarınında olduğu belirlendi. Ancak, ucuz, uygulaması kolay ve deneyim gerektirmeyen bir yöntem olan direkt mikroskop incelemesinde bu iki besiyerine göre daha fazla pozitiflik 76 (29.6%) elde edildi. Çalışmada, etken mikro-organizmalar koloni ve morfolojik özellikleri yanında ülkemizde ilk kez bir İlin dermatofit florası klasik yöntemler yanında sınırlı sayıda izolatta ITS dizi analizi ile belirlendi.Sunulan çalışmada, identifiye edilen toplam 63 izolatın tür dağılımı şu şekilde: Trichophyton spp. (n=45), T. rubrum (n=10), T. interdigitale (n=4), E. floccosum (n=2), T. violaceum (n=1) ve M. canis (n=1) idi. Ayrıca, tinea unguium'un erkeklerde daha fazla görülmesi yanında (p=0.006), yine tinea unguium'un yaşla birlikte artış gösterdiği ve bu artışın fark oluşturduğu anlaşıldı. Dermatofitozların laboratuvar tanısında en az iki besiyerinin kullanılmasının daha gerçekçi sonuçlara ulaşılması için yararlı olabileceği düşünüldü.

AdanaDeri hastalıklarıDermatofitler+6
Dilan Perişan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Sıtmada tedavi sürecinin real time PCR ile takibi: İn vivo modelde

Amaç: Sıtma tanısında ve hastanın takibinde altın standart yöntem mikroskopi olarak kabul edilmektedir. Fakat doğru bir tanı ve hasta takibi için deneyimli bir personele gereksinim vardır. Bu nedenle mikroskopi yöntemini destekleyecek bir yöntemle tanıyı doğrulamak çok önemlidir. Çalışmamızda sıtmanın tedavisinin takibinde mikroskopik yöntemlerin yanı sıra Real Time PCR'ın kullanımının uygunluğunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda her grupta 5 adet erkek Balb/c farenin bulunduğu 5 grup oluşturulmuştur. Her bir fare intra peritonal olarak 107 /ml P. berghei paraziti ile enfekte edilmiştir. I., II. ve III. grupta bulunan farelere sırasıyla bir gün, iki gün ve üç gün 50 mg/kg/gün Klorokin tedavisi enfeksiyonun verildiği günden 2 gün sonra uygulanmıştır. IV. grup farelere tedavi uygulanmamış, V. grup farelere üç gün serum fizyolojik verilmiştir. Parazitemi durumu 21 gün boyunca farelerin kuyruk ucundan alınan kandan yapılan preparatların kontrolü ve Real Time PCR ile Plasmodium'a ait hedef gen bölgesinin varlığı kontrol edilmiştir. Bulgular: I., II., IV. ve V. grupta bulunan farelerin boyalı preparatlarının ve Real Time PCR sonuçlarının pozitif olduğu görülmektedir. III. Grup farelerin 5. ve 7. gün boyalı preperatlarında pozitiflik görülürken diğer preparatları negatif olarak değerlendirilmiştir. Real Time PCR sonuçlarında ise 7. gün pozitiflik görülürken diğer günlerde parazite ait hedef gen bölgesi saptanamamıştır. Sonuçlar: Mikroskopi yöntemi ile Real Time PCR yöntemi karşılaştırıldığında her iki yönteminde paralel sonuç verdiği görülmektedir. Mikroskopi yöntemi dışında Real Time PCR yönteminin de kullanılması sıtma tanısında ve hasta takibi açısından önemli olduğu ve birbirini destekleyen farklı yöntemlerin kullanılması gerektiği kanısına varılmıştır.

MikroskopiParaziter hastalıklarPlasmodium+5
İbrahim Çavuş
Manisa Celal Bayar University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transsfenoidal mikroskopik hipofiz cerrahisi: Remisyon ve komplikasyon oranlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç Hipofiz adenomlarının tedavisinde cerrahi önemli bir yer teşkil etmektedir. Transsfenoidal mikroskopik cerrahi, etkin bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda tek cerrah tarafından opere edilmiş olan hipofiz adenomu hastalarının postop tetkik sonuçları ile kür/remisyon oranlarını değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza tek cerrah tarafından, transsfenoidal mikroskopik yolla opere edilmiş 111 hasta dahil edildi. Hastaların hormon aktiflikleri sınıflandırıldı ve adenom boyutları preop olarak değerlendirildi. Postop dönemde yapılan tetkiklerine ulaşılarak kür/remisyon kriterlerini karşılayıp karşılamadıkları belirlenmeye çalışıldı. Bulgular Yapılan değerlendirmelerde, 111 hastanın toplamında %63,9 kür/remisyon kriterleri karşılandığı görüldü. Akromegali hastalarında %74,1, cushing hastalarında %80, prolaktinomalı hastalarda %42,8 ve non fonksiyone adenomu olan hastalarda %43,3 olarak belirlendi. Mikroadenomlarda %93,3, makroadenomlarda %65,1 ve dev adenomlarda %10 olarak kür/remisyon kriterlerinin karşılandığı izlendi. Kavernöz sinüs invazyonu olan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %36,9 oranında kür/remisyon kriterleri görülürken, bu oranın kavernöz sinüs invazyonu olmayan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %87'e çıktığı görüldü. %12,6 geçici diabetes insipitus, %7,2 rinore, %1,8 kanama komplikasyonları görüldü. Kalıcı diabetes insipitus, enfeksiyon, hipofizer yetmezlik saptanamadı. Mortalite %0,9 olarak belirlendi. Sonuç Hipofiz adenomların cerrahi tedavisinde, transsfenoidal mikroskobik cerrahi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Dezavantajları olduğu gibi, avantajları ile, özellikle parasellar ve suprasellar yayılımı olmayan hipofiz adenomlarının cerrahi tedavisinde başarılı sonuçları ve düşük komplikasyon oranlarıyla etkin bir yöntemdir.

AdenomlarHipofiz beziHipofiz hastalıkları+6
Gökhan Vatandaş
Manisa Celal Bayar University
2022
00

Related subjects