Microscopy-electron scanning
102 theses under this subject heading
Renk değiştirebilen ortodontik yapıştırıcı kullanımının braket etrafına taşan kompozit miktarına etkisinin taramalı elektron mikroskobu ile incelenmesi
Amaç: Bu in vitro çalışmada amacımız ortodontide kullanılan biri renkli (GrēnglooTM, Ormco ) diğeri mine renginde olan (TransbondTM XT, 3M Unitek ) iki farklı yapıştırıcının yapıştırma sonrası braket etrafında kalan artık yapıştırıcı miktarlarının elektron mikroskobu ile incelenerek karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 30 adet maksiller premolar diş kullanıldı. Dişlerin, elektron mikroskobunda daha iyi görüntü verebilmeleri için mine sement sınırının altından bukkolingual ve okluzogingival yönde kısaltılarak kök ve lingual bölgeleri uzaklaştırıldı. Hazırlanan örnekler konvansiyonel mine renginde yapıştırıcı ve renk değiştirebilen yapıştırıcı olmak üzere iki gruba ayrıldı (n=15). Dişlerin bukkal yüzeylerine metal premolar braketler (Mini Master ®,Orto Sistem, American Orthodontics, ABD) 1. Grupta ışıkla sertleşen renkli ortodontik yapıştırıcı sistemi (GrēnglooTM, Ormco) ile 2. Grupta grupta ışıkla sertleşen mine renginde ortodontik yapıştırıcı sistemi (Transbond XTTM, 3M Unitek, Monrovia, California) ile yapıştırıldı. Braketler diş yüzeyinden söküm pensi aracılığıyla uzaklaştırıldıktan sonra, tüm diş yüzeyleri taramalı elektron mikroskobu aracılığıyla incelendi ve bilgisayar ortamında görüntüleri kaydedildi. IMAGE J programı kullanılarak görüntüler üzerinde dişe ait alanlar görüntüden uzaklaştırıldı ve toplam yapıştırıcı alanı ölçüldü. Ölçümlerden braketin taban alanı değeri çıkartılarak taşan yapıştırıcı miktarı belirlendi. Yapılan istatistiksel değerlendirmede, taşan adeziv miktarı açısından gruplar arasındaki farkın belirlenebilmesi amacıyla Student's t-testi kullanıldı. Bulgular: TransbondTM XT' deki taşma miktarı (1.92±1.420 mm2) ile GrēnglooTM'daki taşma miktarı (0.95±0.632 mm2) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (t(28)=2.418, p=0.006). Buna göre TransbondTM XT grubunda yapıştırıcı taşma miktarı ( =1,9206) GrēnglooTM ( =0,9506) grubuna göre daha fazladır. Sonuç: Renkli yapıştırıcı kullanımı braket etrafına taşan kompozitin daha iyi temizlenmesini sağlayarak polimerizasyon sonrası braket çevresinde kalan artık yapıştırıcı miktarını azaltmaktadır. Anahtar Kelimeler: ortodontik yapıştırıcı, renk değiştirebilen yapıştırıcı, renkli kompozit, taşkın yapıştırıcı, taramalı elektron mikroskobu, SEM.
Grafen oksit film üzerinde SH-SY5Yhücrelerine hipoksinin etkilerinin araştırılması
Merkezi sinir sistemi (MSS)'nde nöronlar oksijene oldukça duyarlıdır. Oksijen azaldığında, nöronlar dejenere olur. Nöronlarda dejenerasyon, hasar ve ölüme neden olur. Hipoksi felç, kafa travması, neoplazi, vasküler malformasyonlar ve nörodejeneratif hastalıklar gibi MSS patolojileriyle ilişkilidir. Grafen şu ana kadar çalışılmış en dikkat çekici nano yapılı malzemelerdendir. Daha önceki bir çalışmamızda L-glutaminle oluşturulan stresin nöronlar üzerindeki etkisini grafen oksit (GO) ve cam yüzeyler üzerine B35 hücrelerini ekerek incelemiştik. Özgün elektriksel özellikleri nedeniyle GO'nun MSS dejenerasyonlarında nöral hücre davranışını düzenlemede kullanılabilecek potansiyel bir malzeme olabileceğini düşündük. Bu çalışmada, hipoksi stresinin SH-SY5Y hücreleri üzerine etkilerini GO yüzeylerde göstermek amacıyla GO tozu ve kitosanla cam yüzeyler üzerinde ince bir film tabakası elde edildi. Kültüre edilen SH-SY5Y hücre hattı GO filmler üzerine ekildi, sadece cam yüzeylere ekilen hücreler ise kontrol grubu olarak kullanıldı. Nöronal farklılaşma için 10 µM retinoik asit kullanıldı. Hücreler hipoksik (3% O2) ortamda hipoksi haznesinde ve normoksik (21% O2) ortamda normal inkübatörde beş gün süreyle inkübe edildi. Hücre canlılığı için MTT testi yapıldı. Hücre morfolojileri taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ve aktin boyama ile incelendi. MTT sonuçlarına göre hücreler GO filmler üzerinde hipoksi stresine karşı daha fazla direnç gösterdi. Aktin boyama ve SEM görüntülerinin de bu sonucu desteklediği gözlendi. Bu çalışmanın sonuçları GO'nun hipoksi stresine karşı potansiyel bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Improving the electrical performance of lead acid battery with electrodes containing different additives
Enhanced flooded battey (EFB) is used on start stop vehicle that is serially producted because of sanctions for reducing emission values by European Union. These batteries have positive & negative paste containing different additives. Within the scope of the thesis, it is aimed to increase the electrical performance of EFB batteries by improving chemical properties of negative and positive electrode. For this purpose, H2O2, diatomites, carbon black and carbon fiber were used as additives in positive and negative paste. Experimental studies consist of three parts. In the first part, these additives and other chemicals (PbO, sulfuric acid, lignosulfonate, barium sulfate, glass fiber) were characterized. In the second part, positive and negative electrodes (anode, cathode) was prepared and characterized. The last part, prototype batteries or cells was prepared and electrical performance tests were done. Consequently, increasing the porosity of electrodes and penetration of sulfuric acid into more surface area were aimed adding diatomite additive in the positive and negative active material. However, diatomite has adversely affected the charge efficiency because of it creates passive areas in the active material. Carbon fiber additive were used in the positive and negative active material both in order to hold of the paste and bring carbon black properties. But, electrical performance of the batteries was not increased since carbon fiber was not homogenously distributed in the negative active material. Carbon black was added mixed with water and sulfuric acid for homogenously distrubition in the negative active material. With this additional method has positively contributed battery electrical performance. H2O2 additive was used both positive and negative active material in order to prevent excessive temperature rising, keep high moisture, increase porosity of electrodes by forming an intermediate reaction with free lead. Electrical performance of batteries is significantly increased with high porosity electrodes.
Design and characterization of novel O/W/O double emulsions
In this study oil-in-water-in-oil (O/W/O) systems which can be called double emulsion (DE) were formulated by using biopolymers. To formulate DE, first oil was dispersed in water. This process is referred oil-in-water O/W emulsion, then this emulsion was dispersed in a second oil phase. As they are more complicated to produce and more susceptible to breakdown there are only a few published researches about O/W/O systems. In this research O/W/O DEs were designed by fat crystallization method in a two stage emulsification method; in the first step primary emulsion (PE) was formulated which stabilized with biopolymers, and in the second step hardstock was added to the PE to get a structured oil system. Consequently, biopolymers were used to stabilize oil-in-water (O/W) emulsions and these emulsions were used further as template to generate the O/W/O emulsion with low solid fat content. Specific objectives were; to formulate O/W/O DEs at different proportion of liquid oil, hardstock, water and to characterize them in terms of microscopic structure, droplet size distribution, rheology, texture and thermal stability. A new approach was investigated that use of less solid fat in converting liquid oil into internal water droplets to get similar structure. Initially, sunflower oil (SFO) was dispersed in stock solutions containing gelatin (GL) at 10 weight% (wt) and xanthan gum (XG) at 2 wt% to develop PE. Three PEs at the oil/water ratio of 6:4 (I), 2:8 (II) and 1:9 (III) were prepared by using a high-energy dispersing unit Ultraturrax. For the DE preperation step, O/W ratio of 6:4 (I) emulsion was used in the first process. Varying amounts of palm oil (melted at 50 ˚C) and SFO added to 6:4 PE (I) then mixture homogenized with Ultraturrax. Emulsions containing SFO at 30 wt% (IV), 38.3 wt% (V), 46.7 wt% (VI) and 55 wt% (VII) were obtained while cooling them at -0.15 ˚C after two minutes of homogenization. In this way, fat crystallization occured and DE formation was observed. For next process, DEs prepared from 2:8 O/W ratio of (II) PE. Different amount of palm oils was directly added to PEs and mixture was subjected to cooling at -0.15 ˚C during homogenizing. As a result, DEs at 30 wt% (VIII), 40wt% (IX) and 45 wt% (X) water were obtained just by using natural emulsifier (GL) and stabilizer (XG). For achieving DE at 60 wt% (XI) water a lipophilic surface active agent polyglycerol-polyricinoleate was used at 0.4 wt%. For the last process 6:4 O/W ratio of PE (I) was used but water concentration varied at 20 wt% (XII) and 26.67 wt% (XIII).The microstructures of these systems were recorded by optical microscopy and cryogenic scanning electron microscopy. Microscopic images revealed the morphology of emulsions. Oil droplets and internal water droplets in emulsions can clearly be seen under polarized light and normal light. The light scattering method by Mastersizer was used to determine the average volume weighted droplet size of PEs. Droplet sizes measured as 9.22 ± 2.29 μm (I), 17.21 ± 1.05 μm (II), 16.89 ± 0.63 μm (III) respectively. Pulsed field gradient nuclear magnetic resonance (Pfg-NMR) was used to measure water droplet size of DEs. Droplet sizes measured as 8.91 ± 0.51 μm (Δ=36 second) and 10.23 ± 0.07 μm (Δ=66 second). The effect of different SFO concentrations (at 20 wt% water) and different water concentrations (at 20%, 26.67 wt%, 30 wt%, 40 wt%, 45 wt%, 60 wt% water) on the rheological and textural characteristics of emulsions were also evaluated using rheometer and texture analyzer to understand these systems. Texture analyses confirmed that hardness values decreased proportionally to the increasing SFO content from 30 wt% to 55 wt% at constant water ratio. Hardness values measured as 13.40 ± 1.68 N (IV), 9.70 ± 2.13 N (V), 8.12 ± 0.70 N (VI), 3.42 ± 0.61 N (VII) respectively. By increasing water content from 20 wt% to 60%, hardness values were also decreased. At different water concentrations hardness values were 58.99 ± 6.45 N (VIII), 27.47 ± 4.43 N (IX), 39.04 ± 2.13 N (X), 6.32 ± 0.67 N (XI). However, hardness values did not show major difference at 20 wt% and 26.67 wt% water. Amplitude sweep stress and frequency sweep tests were applied to understand viscoelastic behavior of emulsions. DEs showed weak gel structure and elastic behavior. Gel stiffness decreased by increasing water ratio which means that rheological results were in agreement with the results from texture analysis. Differential Scanning Calorimetry (DSC) was used to determine peak temperatures and heat absorption (melting) of samples. Thermograms confirmed that palm oil solidified during DE formation. DE samples stored in certain periods at 4 ˚C and recorded by optical microscopy. DE structure was still provided but water phase started to broke and emulsion stability decreased. The results of this work showed that the encapsulation of SFO by using GL and XG could be significant for producing reduced-fat products. Additionally, the optimization and the formulation of DEs with this method could be further used as a template for the encapsulation of flavors or other components.
Yuvarlak örme makinesi elemanlarının aşınma ve dinamik davranışının modellenmesi
Yuvarlak örme makinelerinde çalışan iğneler, kumaş üretimi esnasında değişken ve tekrarlı yüklere maruz kalmaktadırlar. Etki eden bu kuvvetlerin yarattığı gerilme değerleri malzemenin karakteristik değerleri olan akma ve kopma dayanımından küçüktür. Ancak dinamik yüklemeler altında malzemeler bir süre sonra maruz kaldıkları bu yükleri taşıyamazlar ve kırılırlar. Bu durum, iğnelerin yorulması olarak değerlendirilir ve bu yorulma karşılığında meydana gelen maliyet kayıplarının önüne geçebilmek için iğne yorulma ömrünün tayinini zorunlu kılar. Bu noktadan çıkışla, yapılan doktora çalışmasında; yuvarlak örme makinesi iğnesine etki eden kuvvetler ve bu kuvvetler doğrultusunda iğne ömrünün hesaplanmasına yönelik bir çalışma kurgulanmıştır. Doktora çalışması ana hatları ile iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısmı İstanbul Teknik Üniversitesi Tekstil Örme Laboratuvarı'nda laboratuvar tipi yuvarlak örme makinesinde gerçekleştirilmiştir. İğneler, Ne 4/1 % 100 telefli open-end pamuk ipliği ile kumaş örerek ilk iğne kırılıncaya kadar aşındırılmışlardır. Daha sonra iğne üzerine gerinim ölçer (strain gage) bağlanmış; 100 dev/dak makine hızı ve 100 Hz'de birim şekil değişimi değerleri ölçülerek Catman yazılımı ile bilgisayara kaydedilmiştir. Daha sonra elde edilen bu değerler, nCode yorulma programına aktarılarak sanal yorulma analizi yapılmış ve bu programdan elde edilen değerler ile gerçek yorulma sonuçları karşılaştırılmış; aradaki farkın % 9,04 olduğu tespit edilmiştir. Bunun devamında, 3-boyutlu olarak modellenen örme sisteminin sonlu elemanlar modeli oluşturulmuştur. Bu modele, uygun sınır şartları ve kuvvetlerin uygulanması ile sonlu elemanlar analizleri tamamlanmıştır. Analiz sonucu elde edilen gerilme değerleri kullanılarak nCode programında sanal yorulma testleri yaptırılmış ve elde edilen sonuçlar gerçek kırılma zamanı ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışma sırasında, iğnenin yedi farklı yüzeyinden dört farklı tekrar sayısına ait farklı büyütmelerde SEM çekimleri yapılmış ve iğne profilinin üretim esnasında nasıl değiştiği de irdelenmiştir. Çalışmanın ikinci kısmı ise RWTH Aachen Üniversitesi ITA Enstitüsü'nde 90 beslemeli E24 30" sanayi tipi yuvarlak örme makinesinde gerçekleştirilmiştir. Bu aşamada, iğne hareketine makine hızı, iplik tipi, iplik gerginliği ve elastanın etkisi irdelenmiştir. Makine üretim halindeyken OLYMPUS i-SPEED 3 yüksek hızlı kamera yardımıyla alınan görüntüler yoluyla iğnelerin hareket eğrileri irdelenmiştir. Yuvarlak örme iğnelerinde karşılaşılan yorulma hasarlarının tespiti amacıyla gerçekleştirilen sonlu elemanlar analizi üzerinde farklı üretim verileri anlamında değişikliklere gidilerek değişen koşullar için iğne ömürlerinin hızlı bir şekilde belirlenebildiği gösterilmiştir. Diğer bir deyişle, çalışma kapsamında geliştirilen model kullanılarak; düşük maliyetlerde ve çok hızlı sürelerde iğne yorulmasına, dolayısıyla hatalı kumaş üretimine yol açabilecek verilerin belirlenebileceği gösterilmiştir. Buna ilave olarak, iğnelerin değişen örme şartlarına bağlı olarak yüzey topolojilerinin nasıl değiştiği de irdelenmiştir. Son olarak, üretim şartlarına bağlı olarak iğne hareketinin değişimi analiz edilmek suretiyle, kumaş üretimi esnasında iğne sıçrama miktarını en aza indirebilecek ve dolayısıyla iğne ömrünün uzatılmasını sağlayabilecek bir optimizasyona gidilmesinin de mümkün olacağı gösterilmiştir.
Spray pyrolysis yöntemi ile elde edilen Zn ilaveli CuInS2 filmlerinin bazı fiziksel özellikleri
Bu çalışmada, CuInS2 yarıiletken bileşiği içerisine %10-50 arasında değişen oranlarda Zn ilave edilerek Cu(Zn)InS2 filmlerinin bazı fiziksel Özellikleri incelenmiştir. Filmler spray pyrolysis yöntemiyle 225-275 °C taban sıcaklıklarında elde edilmiştir. Elde edilen filmlerin p-tipi oldukları ve yasak enerji aralığı değerlerinin 1,51-2,70 eV arasında değiştiği belirlenmiştir. Temel absorpsiyon spektrumlarından geçirgenlik, yansıma, kırılma indisi, sönüm katsayısı ve dielektrik sabitleri grafikleri çizilmiştir. X-ışını kırınım desenlerinden filmlerin chalcopyrite ve hegzagonal yapıda oldukları saptanmıştır. Taramalı elektron mikroskobu (SEM) fotoğraflarından yüzey morfolojileri incelenmiştir ve filmlerin hemen hemen homojen yapıda oldukları görülmüştür. Anahtar Kelimeler: CuInS2, Yarıiletken, Spray Pyrolysis, Temel Absorpsiyon, Chalcopyrite
Barents denizinde bulunan mikroplastik yüzeylerindekibakteriyal çeşitliliğin ve biyodegradasyon derecelerininbelirlenmesi
Bu tez çalışmasında, Barents Denizi'ndeki mikroplastiklerin (MP) yüzeyinde yaşayan bakteriyel çeşitliliğin belirlenmesi ve bu bakterilerin MP'ler ile polietilen (PE) polimerine yönelik biyodegradasyon süreçlerinin detaylı bir şekilde incelenmesi amaçlanmıştır. Temmuz 2023-Ağustos 2023 tarihleri arasında Barents Denizi'nde 20 farklı istasyondan, manta trol ağı ile MP'ler toplanmıştır. İzole edilmiş MP'leri karakterize etmek için optik floresan mikroskopi ve stereomikroskop kullanılmıştır. MP yüzeyinden, bakteriyal tanılama için morfolojik ve moleküler analizler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bakteri izolatlarının hem ön tarama hem biyodegradasyon çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Barents Denizi'nde en yaygın MP türünün sentetik lifler olduğu belirlenmiştir. İzole edilen bakterilerin çeşitliliği oldukça yüksek bulunmuş ve bu bakterilerin MP yüzeylerinde biyodegradasyon süreçlerinde aktif rol oynadığı tespit edilmiştir. Elde edilen veriler, bölgeye özgü yeni türlerin keşfedilmesini sağlamış ve biyodegradasyon kapasitesine sahip bakterilerin saklanarak koruma altına alınmasına olanak tanımıştır. Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi (FTIR) ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) analizleriyle MPlerin fiziksel ve kimyasal özellikleri detaylı şekilde tanımlanmıştır. Çalışma sonucunda, çeşitli bakteri gruplarının MP yüzeyinde bulunduğu ve ön çalışması yapılan bakteri izolatlarının PE'yi ve bölgeden izole edilen fibril yapıdaki MP'leri degrade ettiği tespit edilmiştir. Çalışmada PE biyodegradasyonu için, Acinetobacter radioresistens, Psychrobacter pulmonis, Staphylococcus hominis, Bacillus pacificus, Bacillus pumilus1, Kocuria polaris, Exiguobacterium alkaliphilum, Bacillus pumilus2, Micrococcus luteus, Planococcus rifietoensis olarak 10 farklı bakteri suşu bildirilirken, MP biyodegradasyonu için, Acinetobacter radioresistens, Staphylococcus hominis, Bacillus pumilus olmak üzere üç farklı bakteri suşu bildirilmiştir.
Yapay çürük oluşturulmuş mine yüzeylerinde farklı remineralizasyon ajanlarının etkinliğinin değerlendirilmesi: in vitro çalışma
Giriş ve Amaç: Bu çalışma farklı içerikli remineralizasyon ajanlarının, çekilmiş çürüksüz daimi molar ve premolar dişlerde oluşturulan yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyon etkinliğinin in vitro koşullarda değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 42 adet çürüksüz, ağız ortamından etkilenmemiş 20-40 yaş arası gömülü 20 yaş dişi kullanılmıştır. 42 mine yüzü örneği 4 deney ve 2 kontrol (pozitif ve negatif) kontrol grubu olmak üzere 6 çalışma grubuna randomize ayrılmıştır. Her grupta 7 adet örnek olacak şekilde (n=7) çalışılmıştır. Çalışmamızdaki deney gruplarında demineralize mine yüzeylerine uygulanan remineralizasyon ajanları Dharma Ionite Flor Jel (USA), GC MI Paste Plus (Recaldent, Melbourne, Australia), ProShield Varnish ( President dental, Munih, Germany) ve UltraEZ (Ultradent, South Jordan, USA) dir. Ağız ortamını taklit etmek için remineralizasyon ajanlarının uygulanacağı sürede demineralizasyon ve remineralizasyon siklüsüne devam edilmiştir. Tüm gruplardaki mine yüzeylerinde 3 ayrı zamanda SEM-EDS ve Nanoindentasyon analizleri yapıldı. SEM ve EDS için analizleri için Thermo Fisher Scientific (FEI) Apreo S Taramalı Elektron mikroskobu kullanılmıştır. Nanoindentation ölçümü için HYSITRON TI 950 TriboIndenter cihazı kullanılmıştır. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılmıştır. Analiz yapılırken veriler grup içi bağımlı, gruplar arası bağımsız olacak şekilde değerlendirildi. Bu analizlerde Oneway Anova testi, Mann Whitney U testi, paired sample t testi, Varyans Analizi ve Bonferroni Testi kullanılmıştır (p<0,05). Bulgular: Gruplar arasında T1 zamanına göre T2 zamanındaki elastisite değişim miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Gruplar arasında T1 zamanına göre T2 zamanındaki sertlik artış miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p:0,013; p<0,05). Gruplar arasında T1 zamanına göre T2 zamanındaki pürüzlülük değişim miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Gruplar arasında T2 zamanındaki Ca/P ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p:0,000; p<0,05). Sonuç: Farklı içerikli remineralizasyon ajanlarının minenin fiziksel ve kimyasal özelliklere etki etmesinin remineralizasyon etkinlikleriyle orantılı olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmada kullandığımız tüm remineralizasyon ajanlarının örnekler üzerindeki yapay başlangıç mine çürüklerini farklı derecelerde olsa da remineralize ettiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Yapay Çürük, Remineralizasyon, SEM-EDS, Nanoindentasyon.
Termomekanik olarak haddelenmiş x70 kalite petrol boru çeliklerinin ebsd ve tem teknikleri ile karakterizasyonu
Düşük sıcaklık ve yüksek basınç ortamında, özellikle petrol boru hatlarında kullanılan API X70 çeliklerinde daha önce az sayıda yapı-özellik ilişkisi üzerine çalışma yapılmıştır. Bu nedenle, bu çalışmada yapı-özellik ilişkisi kurulması amacıyla malzemenin özellikleri ölçülmüş ve iç yapısı EBSD ve TEM teknikleri ile incelenmiştir. Öncelikle, yüksek kalitede kırınım deseni elde etmek üzere Al ve çelik gibi farklı malzemeler için uygun numune hazırlama ve analiz parametreleri belirlenmiştir. Bu bağlamda literatürden farklı olarak ince kesitli numunelerde gerçekleştirilecek EBSD analizleri ile daha kesin sonuçlar elde edileceği öngörülmüştür. Buna göre: (i) bu malzemeler için en uygun parlatma yönteminin mekanik + elektrolitik parlatma olduğu, (ii) tane boyutu ve numune kalınlığına göre Monte Carlo yazılımı ile özellikle ince kesitlerde düşük hızlandırma voltajı ile yapılan EBSD incelemelerinin daha güvenilir sonuçlar vereceği, (iii) elektron geçirgenliğine sahip bir numuneye yapılan t-EBSD analizinde geleneksel EBSD' ye göre yüksek büyütmelerde ve yüksek çözünürlükte görüntüler elde edilebildiği görülmüştür. Geliştirilen numune hazırlama teknikleri ve inceltme şartları kullanılarak hazırlanan X70 Petrol Boru Çelik numunelerinin EBSD ve TEM analizleri gerçekleştirilmiştir. Bunun sonucunda elde edilen kristalografik ve mikroyapısal veriler doğrultusunda: (iv) mikroyapısal bileşenler sahip oldukları dislokasyon yoğunluklarına göre oluşan bant kontrastı yardımıyla ayrılmıştır. Bu bağlamda, dislokasyon yoğunluğunun azalması ile çekme özelliklerinin kötüleştiği, darbe özelliklerinin ise iyileştiği gözlenmiştir. (v) Farklı termomekanik işlemler sonucu bünyede oluşan tane boyutu farklılıkları, yönlenme ve tane sınır karakteristikleri incelenerek malzemenin sahip olduğu sertlik ve kırılma tokluğu değerleri arasındaki ilişki ele alınmıştır. Buna göre en düşük tane boyutuna sahip, yönlenmenin en az olduğu ve düşük LAGB ile Σ3 tane sınırına sahip numunenin düşük çekme özelliklerine, fakat yüksek darbe özelliklerine sahip olduğu görülmüştür. (vi) Son olarak, STEM ve t-EBSD teknikleri ile çökelti incelemesi yapılmış olup farklı şekil ve boyutlarda bulunan ve Mn, Ti, Nb ve S içeren çökeltilerin varlığı görülmüştür. Anahtar Sözcükler: EBSD, TEM, API X70, bant kontrastı, CSL, t-EBSD
Nikel oksit filmlerinin farklı yöntemlerle elde edilmesi ve bazı fiziksel özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada, nikel oksit filmler kimyasal banyo depolama (CBD), ardışık iyonik tabaka adsorpsiyon ve reaksiyonu (SILAR), sol-jel döndürerek kaplama, ve ultrasonik püskürtme yöntemleri kullanılarak cam ve FTO kaplı cam altlıklar üzerine elde edilmiştir. Numunelerin bazı fiziksel özellikleri incelenmiştir. X-ışını kırınım desenlerinden elde edilen tüm NiO filmlerinin polikristal ve yüzey merkezli kübik yapıda oldukları belirlenmiştir. Tanecik boyutlarının filmleri elde etme yöntemi ve deney parametrelerine bağlı olarak 10- 33 nm arasında değiştiği belirlenmiştir. FT-IR ve Raman spektroskopileri kullanılarak elde edilen filmlerin yapısal özellikleri incelenmiştir. Numunelerin yüzey morfolojisi analizleri alan emisyon taramalı elektron mikroskobu (FESEM) ile incelenmiştir. Yüzey morfolojilerinin film elde etme yöntemi ve deney parametrelerine bağlı olduğu görülmüştür. CBD yöntemiyle elde edilen filmler nano flake ve nanosheet formunda iken diğer yöntemler elde edilen filmlerin küçük taneciklerle kaplı film yüzeyine sahip oldukları gözlenmiştir. Filmlerin yasak enerji aralıklarının direkt bant geçişli oldukları ve enerji aralıklarının yaklaşık 3,37 - 3,93 eV arasında değiştiği saptanmıştır. Elde edilen NiO filmlerinin elektrokimyasal davranışları dönüşümlü voltametri (CV) ile 0,3 M KOH çözeltisi içersinde analiz edilmiştir. Numunelerin elektrokromik uygulamalar için tekrar edilebilirliği ve tutarlılığı incelenmiştir.
Platin elektrot yüzeyinin kromat iyonu ile kısmi inhibisyonu yöntemi kullanılarak mikro ve nano gözenekli elektrot dizilerinin hazırlanması
Bu çalışmada ticari olarak temin edilen mikro boyuttaki platin elektrot ile dönüşümlü voltametri (CV) ve doğrusal taramalı voltametri (LSV) yöntemleri uygulanarak yüzey düzgünlüğünün tespit edilmesinde kullanılacak yöntem belirlenmiştir. Dönüşümlü voltametri yöntemi kullanılarak kaplama için gerekli parametreler optimize edilmiştir. Lazer çekme yöntemi ile mikro ve nano gözenekli platin elektrotlar üretilmiştir. Üretilen elektrotların görüntüleri elde edilmiştir. Ticari olarak temin edilen ve üretilen mikro ve nano elektrotların, ferrosen ortamında alınan voltamogramlarına ait akımlar yardımı ile yaklaşık yarıçap büyüklükleri hesaplanmıştır. Ticari, mikro ve nano gözenekli platin elektrotlar dönüşümlü voltametri yöntemi kullanılarak kromat iyonu kaplaması yapılmıştır. Ticari, mikro ve nanoelektrot dizilerine ait potansiyel-akım değerleri karşılaştırılmıştır. Taramalı elektron mikroskopu (SEM) ile nanoelektrotların yüzey görüntüleri alınmıştır.
Çoklu duvarlı karbon nanotüp ile güçlendirilmiş cam iyonomer simanların fluorid salımı-geri alımının, yüzey pürüzlülüğünün ve antibakteriyel özelliklerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, geleneksel cam iyonomer simana (CİS) kütlece farklı oranlarda çoklu duvarlı karbon nanotüp (MWCNT) eklenmesinin fluorid salımı ve geri alımına, yüzey pürüzlülüğüne ve antibakteriyel özelliklerine etkisinin değerlendirilmesidir. Kontrol grubu (G0) olarak geleneksel CİS Ionofil U kullanılmıştır. Ionofil U'nun toz kısmına kütlece %1, %2 ve %3 oranlarında MWCNT eklendi ve sırasıyla G1, G2 ve G3 oluşturuldu. Başlangıç ve topikal fluorid uygulaması sonrası fluorid salımları 24. saat, 48. saat, 72. saat ile 7., 15. ve 28 günlerde kümülatif olarak ölçüldü. Yüzey pürüzlülüğü ortalamaları bir yüzey profilometre cihazı ile ölçüldü. Yüzey özellikleri taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile analiz edildi. Grupların S. mutans'a karşı antibakteriyel etkinlikleri doğrudan temas testi yöntemi ile optik yoğunluk ölçümleri yapılarak kaydedildi. İstatistiksel analizde NCSS 2007 programı ile çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi, gruplararası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanıldı. 28 günlük deney süresi sonunda G3'te en yüksek fluorid salımı, G0'da en düşük fluorid salımı gerçekleşti (p<0,05). Topikal fluorid uygulaması sonrası 28 günlük ölçümlerde en yüksek fluorid salımı değeri G3'te, en düşük fluorid salımı değeri G0'da bulgulandı (p<0,05). Grupların yüzey pürüzlülükleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). SEM görüntülemesi sonunda G0'da daha homojen bir yüzey izlendi. G2 ve G3, G0'dan daha yüksek antibakteriyel etki gösterdi (p<0,05). Geleneksel CİS'lere kütlece artan oranlarda MWCNT eklenmesi materyalin fluorid salımı ve geri alımı ile antibakteriyel özelliklerini orantılı olarak iyileştirip, bunu sağlarken yüzey özelliklerinde anlamlı bir bozulmaya neden olmadı. Nanoteknoloji alanında umut verici materyaller olan CNT'lerin çocuk diş hekimliğinde kullanımı ile ilgili daha ileri çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Çoklu duvarlı karbon nanotüpler, cam iyonomer siman, fluorid salımı ve geri alımı, yüzey pürüzlülüğü, doğrudan temas testi, antibakteriyel özellik, SEM
İki farklı lazer cihazının smear tabakasının uzaklaştırılmasındaki etkilerinin SEM ile incelenmesi.
Son yıllarda diş hekimliğinde lazer uygulamalarının başarılı olması, lazerlerin endodontide de kullanımını düşündürmüş ve çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte kök kanal tedavisi yöntemleri ve aletlerinin etkin kullanımı, smear tabakasından ve debristen temizlenmiş kök kanallarının elde edilmesinde yardımcı olmuştur. Ancak tümüyle temiz ve smear tabakasının olmadığı kök kanallarına ulaşmak hala mümkün değildir. Bu amaçla lazerlerin endodontide kullanımı umut verici görülmektedir. Bu çalışmada iki farklı lazer tipi (Er:YAG; Nd:YAG) kullanılarak, EDTA solüsyonuna ve birbirlerine göre smear tabakasını uzaklaştırmadaki etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştırAraştırmamızda 70 adet, tek kökü ve kanalı bulunan, üst orta ve yan keser diş ile alt ve üst kanin dişleri kullanılmıştır. Kök kanalları ?crown-down? tekniğinin kullanıldığı ?Hero 642? Rotary kanal aletleri (MicroMega, Besançon, France) ile en son çalışma uzunluğunda konisitesi .02 olan #45 numaralı alete kadar şekillendirilmiştir. Her bir aletten sonra deney gruplarındaki dişlerin kanalları 2 ml %5 NaOCl solüsyonu ile yıkanmıştır. Temizleme ve şekillendirme işlemleri tamamlandıktan sonra dişler, rastlantısal olarak 20 dişten oluşan biri kontrol olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. 1. gruptaki dişlere Serum fizyolojik, 2. gruptaki dişlere % 17 EDTA ile %5 NaOCl , 3. gruptaki dişlere Er:YAG lazer (120 mj, 15 hz) ve 4. gruptaki dişlere ise Nd:YAG (120 mj, 15 hz) lazer uygulanmıştır. Kök kanallarının kuronal, orta ve apikal üçte birinden X1000 ve X2000 büyütmelerde alınan SEM görüntüleri incelenmiştir. Kodlanan görüntüler birbirinden ve çalışmadan habersiz dört endodontist tarafından skorlanmıştır. Elde edilen bulguların istatistiksel değerlendirilmesi için Kruskall Wallis tek yönlü varyans analizi ayrıca çoklu karşılaştırmalar için Z testi kullanılmıştır.Araştırmamızın sonuçlarına göre ; % 17 EDTA grubunda her iki büyütmede ve her üç bölgede de en düşük smear tabakası gözlem değeri elde edilmiştir. Özellikle kuronal bölgede, X1000 ve X2000 büyütmelerde, EDTA grubunda elde edilen smear tabakası gözlem değerleri diğer gruplardan anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Kuronal bölgede her iki büyütmede Er:YAG lazer grubunda, Nd:YAG lazer grubundan daha düşük smear tabakası gözlem değeri elde edilirken, orta ve apikal bölgelerde her iki gruba ait smear tabakası gözlem değerleri, istatistiksel olarak birbirinden farklı bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda Er:YAG ve Nd:YAG lazerlerin, kök kanallarındaki smear tabakasının uzaklaştırılmasında geleneksel yöntem kadar başarılı olmadığı ve kök kanal duvarlarındaki etkilerinin sınırlı ve bölgesel olduğu görülmüştür.
Yapay çürük lezyonu oluşturulmuş dişlerde farklı yüzey hazırlık prosedürlerinin rezin infiltrasyon tekniğinin penetrasyon derinliğine etkisi: Konfokal mikroskop çalışması
Bu çalışma yapay olarak oluşturulmuş mine lezyonlarına uygulanan farklı aşındırma döngülerinin rezin infiltrantın penetrasyon derinliği üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladı. 50 adet sığır dişinin bukkal yüzünden 4x4x3mm3 mine örnekleri hazırlandı. Örnekler yapay mine lezyonları oluşturmak için 21 gün demineralizasyon solüsyonunda bekletildi ve rastgele beş gruba ayrıldı (n=10). Her gruba %15 hidroklorik asit (HCl) jeli uygulandı. Asit aşındırma uygulama süresi Grup 1 için 2 dk, Grup 2 için 2x2 dk, Grup 3 için 3x2 dk, Grup 4 için 4x2 dk ve Grup 5 için 5x2 dk olarak belirlendi. Uygulanan rezin Rhodamin B ile, lezyon oluşturulmuş dişler ise Sodium Fluorescein ile boyandı ve numuneler konfokal lazer tarama mikroskobu (CLSM) ile görselleştirildi. Lezyon, penetrasyon ve erozyon derinliği (µm) hesaplandı ve veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Örneklerin ortalama lezyon derinliği 108.87 ± 2.96 idi. En yüksek penetrasyon derinliği (75.59 ± 9.42) ve en düşük penetrasyon derinliği (37,27 ± 8,36) sırasıyla Grup 5 ve Grup 1'den elde edildi (p<0.05). Toplam beş numunede ortalama 22.54 ± 2.35 mine erozyonu tespit edildi. Bu çalışmada, tekrarlanan aşındırma döngüsünün, mine yüzeyinde ihmal edilebilir erozyon derinliğine neden olurken, rezinin penetrasyon derinliğini arttırdığı sonucuna varılabilir.
Yeni geliştirilen ev tipi beyazlatma jelinin diş rengi ve mineral değişimi üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı yeni geliştirilen %16 oranında KP ve %6 oranında HP içeren iki deneysel beyazlatma jeli ile FGM Whiteness Perfect (%16 KP) ve BioWhiten ProHome (%6 HP) evde beyazlatma sistemlerini karşılaştırarak, dişte meydana getirdikleri mineral ve renk değişimi üzerine etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya periodontal sebeplerle çekilmiş 96 adet defekt, çatlak ya da çürük içermeyen maxiller santral diş dâhil edildi. Tüm örnekler, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) cihazı yardımıyla mine-dentin kalınlıkları açısından standardize edilerek renk tespiti (n=48) ve mineral değişimi (n=48) değerlendirmesinde kullanılmak amacıyla 2'ye ayrıldı. Sonrasında bu 2 grup uygulanacak beyazlatma ajanına göre 4 alt gruba ayrıldı (n=12). Mineral ölçümleri, dişlere uygulanacak bleaching tedavileri öncesinde, uygulamaların bitiminde ve uygulamalar tamamlandıktan 2 hafta sonra SEM-EDS (SEM, Zeiss Gemini SEM 300) cihazı ile yapıldı. Renk ölçümü ise 14 gün devam edilen beyazlatma uygulamasının başlangıcında, uygulamanın 7. gününde, uygulama bittikten 24 saat ve 14 gün sonra spektrofotometre cihazı (VITA EasyShade, Zahnfabrik) ile yapıldı. Renk değişim değerleri CIEDE 2000 formülü kullanılarak hesaplandı. İstatistiksel analiz için Pair t test-Wilcoxon ve ANOVA-Kruskal Wallis kullanıldı. p < 0.05 anlamlı kabul edildi. Çalışmada tüm gruplarda etkin bir beyazlatma sağlanırken, tüm gruplar arasında renk değişimi açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Mineral değişimi açısından ise tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0.05). Sonuçlar renk ve mineral değişimi açısından çok yönlü şekilde değerlendirildiğinde en ideal beyazlatma ajanı Deneysel KP (Grup 1) olarak tespit edildi.
Gebeliğin farklı dönemlerinde insan plasentasında ubikütin proteazom sistemi proteinlerinin ekspresyonlarının ve fonksiyonlarının incelenmesi
İmplantasyon ve plasenta gelişimi sürecinde trofoblastların invazyon ve migrasyonlarına etki eden çeşitli moleküler mekanizmalar bulunmaktadır. Son çalışmalarla, p97/VCP (Valosin-İçeren Protein) ve SVIP (Küçük VCP ile Etkileşen Protein)'in kanser hücrelerinin invazyonlarında ve Ubikütin Proteazom Sistemi (UPS)'ndeki önemleri bildirilmesine rağmen, bu proteinlerin insan plasenta gelişimindeki rolleri ve fonksiyonları bilinmemektedir. Bu nedenle çalışmanın ilk amacı bu proteinlerin farklı trimester insan plasentalarında ekspresyonlarını belirlemek ve karşılaştırmak, ikinci amacı ise bu proteinlerin ekstravillöz trofoblast hücreleri invazyon ve migrasyonlarına olası etkilerini belirlemektir. Bu amaçlar doğrultusunda, üç trimestere ait insan plasenta dokularında histokimyasal değerlendirmeler ve Taramalı Elektron Mikroskobisi kullanılmıştır. Protein ve gen analizleri immünohistokimya, immünofloresan, Western Blot ve qRT-PCR ile değerlendirilmiştir. Fonksiyonel çalışmalar için ekstravillöz trofoblast hücrelerinde (HTR-8/SVneo) p97/VCP inhibitörü (DBeQ) uygulaması ve p97/VCP-SVIP siRNA transfeksiyonlarıyla proteinlerin ekspresyonları baskılanmıştır. Bu baskılanmanın hücrelerin invazyon ve migrasyonlarına olan etkileri, gerçek zamanlı analiz sistemiyle (xCELLigence) belirlenmiştir. p97/VCP ve SVIP ekspresyonlarının 1. trimestere ait sitotrofoblastlarda ve sinsisyotrofoblastlarda yoğun olduğu gözlenmiştir. Western Blot ve qRT-PCR bulgularıyla 1. trimesterdeki ekspresyonların 2. trimesterde anlamlı düzeyde azaldığı ve 3. trimesterde tekrar arttığı belirlenmiştir. Otofaji proteinlerinden LC3II ve p62 ekspresyonları ise gebelik boyunca artmıştır. HTR-8/SVneo üzerinde DBeQ uygulamasının ve siRNA ile p97/VCP ekspresyonunun baskılanmasının, SVIP ekspresyonunu azalttığı ve otofajik proteinlerin (LC3II ve p62) ekspresyonlarını ise anlamlı derecede arttırdığı belirlenmiştir. DBeQ uygulaması ve p97/VCP siRNA transfeksiyonu hücrelerin invazyon ve migrasyonlarını anlamlı derecede azaltırken, SVIP siRNA transfeksiyonları hücrelerin invazyon ve migrasyonlarında artış sağlamıştır. Sonuç olarak UPS'de rol oynayan p97/VCP ve SVIP'in üç trimesterde farklı düzeylerde eksprese edildiklerinin belirlenmesi bu proteinlerin insan plasenta gelişimindeki önemini ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda ekstravillöz trofoblastların invazyon ve migrasyonlarını etkiledikleri belirlenerek gebeliğin sürdürülebilirliği ve preeklampsi gibi patolojilerde etkin olabilecekleri ortaya konulmuştur.
Yeni nesil seramik üzerine uygulanacak olan iletken özellikli boyanın yapısal özelliklerinin belirlenmesi
Dünya nüfusundaki artış, küreselleşme ve sanayileşme sonucu artan ticaret olanakları, doğal kaynaklara ve enerjiye olan talebi giderek artırmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansı (UEA), mevcut enerji politikaları ve enerji arzı tercihlerinin devam etmesi durumunda dünya birincil enerji talebinin 2007-2030 yılları arasında %40 oranında artacağını belirlemiştir. Yüksek talep artışının karşılanması, yeterli yatırım yapılması ve ekonomik verimliliğin arttırılması için, ülkemizde 2000 yılı sonrasında enerji sektöründe yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu noktada özellikle kış aylarında ısınma amaçlı enerji kullanımında önemli bir yer kaplayan yüksek elektrik tüketimi ve bunun getirdiği yüksek maliyetler dolayısıyla bu yönde bir çalışma yapılması tasarruf amacıyla bir zorunluluk olmaktadır. Ülkemizin önceliklerini karşılayabilmek ve ekonomik fayda sağlamak amacıyla önerilen bu boya ile amaçlanan, düşük elektrik sarfiyatı ile daha konforlu ve sağlıklı ısınma sağlamaktır. SANTEZ projesi kapsamındaki bu çalışma ile Türkiye?de ilk defa üretilen iletken özelliğe sahip boyanın viskozite, yoğunluk değerlerinin bulunması ve kristal faz özelliklerinin, kimyasal bağ yapısının, termal davranışlarının, parçacık boyut dağılımının, elementel analizinin yapılarak yapısal özelliklerinin belirlenmesi, ayrıca uygulama sonrası sistemden elde edilen sıcaklık miktarının ve sistemin harcadığı gücün zamana bağlı değişiminin belirlenmesi hedeflenmiştir. Bu sayede boyanın yeni nesil seramikler üzerine uygulanma koşullarının saptanması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Elektrik iletkenliğe sahip boya, karakterizasyon
PEM yakıt pilleri için anot ve katot malzemelerinin geliştirilmesi
Gelişen teknoloji, artan nüfus ve refah düzeyi enerji tüketimini arttırmıştır. Bu ihtiyaçtan doğan teknolojilerden biri de PEM yakıt pili teknolojisidir. Bu teknolojinin diğer enerji dönüşüm sistemlerine göre daha verimli ve sürdürülebilir olması bir avantaj oluşturmasına rağmen katot ve anotta kullanılan değerli metal olan platin miktarının yüksek olması yaygınlaşması önündeki en büyük engellerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Platinin miktarını azaltmak üzere çeşitli karbon destek malzemeleri kullanılmıştır. Bu çalışmada tek ve çift değerlikli iyonların ölçümüne karşı iyi sonuç veren modifiye grafitin karbon destek malzemesi olarak kullanımı araştırılmıştır. Platin öncülleri karbon destek malzemesi üzerine farklı tekniklerle indirgenerek tutturulmuştur. Hazırlanan Pt/C malzemesinin elektrokimyasal analizleri yapılarak performans özellikleri araştırılmıştır. Ayrıca yüzey özelliklerini araştırmak üzere SEM, BET ve BJH analizi yapılmıştır.
Bazı Tephritis latreille, 1804 (Diptera:Tephritidae) türlerinin spermateka morfolojisi üzerine bir çalışma
Bu çalışmada, 1999-2014 yılları arasında Türkiye'nin çeşitli illerinden toplanan ve müze materyali haline getirilen meyve sineklerinin spermatekal yapılarının morfolojik açıdan değerlendirilmesine dayanmaktadır. Çalışmada Tephritis Latrielle, 1804 (Diptera: Tephritidae) cinsine ait toplam 9 türün [Tephritis acanthiophilopsis (Hering, 1938), Tephritis bardanae (Schrank, 1803), Tephritis carmen (Hering, 1937), Tephritis divisa (Rondani, 1871), Tephritis fallax (Loew, 1844), Tephritis hyoscyami (Linnaeus, 1758), Tephritis hurvitzi (Freidberg, 1981), Tephritis postica (Loew, 1844) , Tephritis separata (Rondani, 1871)] spermateka morfolojileri taramalı elektron mikroskop (SEM) ile incelenerek, çeşitli büyütmelerde görüntülendi. Her bir türün spermatekal yapıları tanımlanarak, türler arasındaki morfolojik karakterler açısından değerlendirilerek, farklılıklar ve benzerlikler belirlendi. Bu farklılıkların daha önce yapılan sınıflandırma çalışmaları ile örtüştüğü tespit edilmiştir.
Farklı lazerlerin ortodontik aparey altındaki antibakteriyel etkilerinin değerlendirilmesi
Ortodontik tedavi sırasında üst çenenin genişletilmesi amacıyla hastanın gereksinimine göre sıklıkla akrilik içeren apareyler kullanılmaktadır. Apareyin dişlere simante edilmesi sebebiyle, hasta apareyi çıkartıp temizleyemeyeceği için ağız bakımı aparey altında yetersiz kalmakta ve bölgede anaerob bir ortam oluşmaktadır. Çalışmamızda apareyin uzun süreli kullanımına bağlı olarak oluşan anaerob ortamdaki periodontopatojen ve karyojenik bakterilerin hastalara verebileceği zararı minimalize etmek için son yıllarda gelişmekte olan lazer teknolojisinin antibakteriyel/bakterisidal etkinliği araştırılmıştır. Porphyromonas gingivalis ATCC33277 ve Streptococcus mutans ATCC25175 bakterilerinden polimetilmetakrilat diskler üzerinde anaerob şartlarda biyofilmler oluşturulmuştur. Farklı dalga boylarındaki lazer uygulamalarının bakteri sayısını azaltmadaki etkinliğini belirlemek için Nd: YAG (1064 nm), diyot(810 nm) ve diyot (445 nm) olmak üzere farklı dalga boyuna sahip lazerler 2 farklı güçte (1,5W; 2W) uygulanarak 6 adet çalışma grubu oluşturulmuştur. Ayrıca lazer uygulaması yapılmayan bir kontrol grubu oluşturulmuştur. Üzerlerinde biyofilm oluşturulmuş polimetilmetakrilat diskler anaerob ortam sağlayan kaplar içerisine konulmuş, kapların kapakları akrilik ile benzer özellikteki polimetilmetakrilat malzeme ile değiştirilmiştir. Kapak yüzeyinden üzerlerinde bakteri biyofilmi olan disklere belirtilen ayarlarda lazer uygulaması yapılmıştır. S. mutans için Mitis Salivarius Basitrasin agarda, P. gingivalis için ise Brucella kanlı (Vit K+ hemin) agarda anaerob ortamda 37 C'de 72 saat inkübasyon sağlanmıştır. Oluşan koloniler sayılarak cfu/ml cinsinden hesaplanmıştır. Ek olarak her bir çalışma grubu ve kontrol grubundan birer disk alınarak taramalı elektron mikroskobu (scanning electron microscope) (SEM) analizi ile oluşan bakteri biyofilmlerinin görüntüleri elde edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda Nd: YAG (1064 nm), diyot (810 nm) ve diyot (445 nm) lazerlerin belirli ayarlarda S. mutans ve P. gingivalis biyofilmleri üzerindeki antibakteriyel/ bakterisidal etkileri belirlenmiştir. Her iki bakteri üzerinde de en fazla etkiye sahip olan lazerin 810 nm dalga boyuna sahip diyot lazerin 2 W 30 sn CW modda uygulandığı ayar olduğu saptanmıştır.
ER:Yag lazerin laminate veneer ile diş yüzeyi arasındaki bağlantı dayanımına etkisi
Bu çalışmanın amacı; rezin simanla yapıştırılmış farklı kalınlık ve içeriğe sahip porselen laminate veneer materyallerinin bağlantı dayanımı üzerine Er:YAG lazerin etkisini incelemektir. Çalışmada; toplam 96 adet çekilmiş çürüksüz sığır mandibular kesici dişi 8 gruba ayrılarak kullanılmıştır (n=12). Feldspatik seramik ve lösit ile güçlendirilmiş seramik bloklardan 5 mm çapında ve 0,5 mm ve 1 mm kalınlığında diskler elde edilmiştir. 4 kontrol grubu (feldspatik seramik-0,5 mm (FK-0,5), feldspatik seramik-1mm (FK-1), lösit ile güçlendirilmiş seramik-0,5 mm (LK-0,5), lösit ile güçlendirilmiş seramik (LK-1)) ve 4 deney grubu (feldspatik seramik-0,5 mm (FL-0,5), feldspatik seramik-1mm (FL-1), lösit ile güçlendirilmiş seramik-0,5 mm (LL-0,5), lösit ile güçlendirilmiş seramik (LL-1)) olmak üzere toplam 8 grup oluşturularak 96 adet seramik disk hazırlanmıştır. Seramik diskler, ışıkla sertleşen rezin siman kullanılarak diş yüzeylerine üretici firma talimatları doğrultusunda simante edilmiştir. Kontrol grupları hariç diğer tüm gruplara Er:YAG lazer gücü 4,2 Watt (140 mJ x 30 Hz) olacak şekilde ayarlanıp 6 sn boyunca tarama yöntemiyle uygulanmıştır. Lazer uygulandıktan 1 sn sonra üniversal test cihazında 1mm/dk yükleme hızıyla desimantasyon meydana gelene kadar kuvvet uygulanarak ve desimantasyon anındaki kuvvet kaydedilerek makaslama bağlantı dayanımı ölçülmüştür. Makaslama bağlantı testi sonrası başarısızlık tipleri stereomikroskop ile adeziv, koheziv ve adeziv+koheziv olarak sınıflandırılmıştır. Her gruptan birer örneğin ayrılmış olan diş ve seramik yüzeyi taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile incelenmiştir. İstatistiksel analizler tek yönlü varyans analizi (One-way Anova) ve post-hoc Tukey HSD çoklu karşılaştırma Testleri kullanılarak yapılmıştır. Sonuçlar p≤0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışma bulgularına göre kontrol grupları ile lazer gruplarının ortalama makaslama bağlantı dayanımları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p≤0,05). Aynı kalınlıktaki farklı porselen grupları karşılaştırıldığında hem lazer uygulanan hem de uygulanmayan gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmazken (p>0,05) aynı porselenden hazırlanmış ancak farklı kalınlıkta örnek içeren gruplar karşılaştırıldığında da hem lazer uygulanan hem de uygulanmayanlar için istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Lazer uygulanan gruplarda başarısızlık tipi genellikle koheziv iken uygulanmayan gruplarda adeziv olarak belirlenmiştir. SEM görüntülerinde lazer uygulanan örneklerde diş yüzeyindeki siman kalıntılarında ablasyon alanları gözlenmiştir. Er:YAG lazer uygulamasının porselen laminate veneerlerin diş yüzeyinden sökülmesinde makaslama bağlantı kuvvetini anlamlı derecede azalttığı sonucuna varılmıştır. Ancak incelenen kalınlık ve içerik farklılıkları porselen laminate veneer materyallerinin lazer uygulaması sonrası makaslama bağlantı kuvvetine etki etmemiştir. Anahtar Sözcükler: Er:YAG lazer, tarama yöntemi, laminate veneer, söküm, makaslama bağlantı kuvveti, başarısızlık tipi, SEM
Çeşitli yüzey pürüzlendirme işlemleri ve temizleme ajanlarının PEKK-kompozit yapısının bağlanma dayanımı ve rengi üzerine etkisi
Bu çalışmamın amacı; çeşitli yüzey pürüzlendirme yöntemlerinin ve temizleme solüsyonlarının PEKK-kompozit yapısının bağlanma dayanımı ve rengi üzerine etkisini incelemektir. PEKK bloklardan 10 mm çapında 4 mm yüksekliğinde 196 adet disk elde edilmiştir. Elde edilen örnekler Asit (%9,5 Hidroflorik asit), Er-YAG lazer (150 mJ, 10 Hz, 1.5 W) Kojet (30 µm Al2O3) ve Kontrol (Yüzey işlemi uygulanmamış) olmak üzere rastgele 4 farklı yüzey işlem grubuna ayrılmıştır (n=48). Yüzey işlem uygulamalarının ardından tüm örneklerin yüzey pürüzlülük ölçümleri yapılmıştır. Tüm yüzey işlem gruplarından pürüzlülük ölçüm sonuçlarına göre ortalamaya en yakın olan her bir gruptan birer örnek seçilerek SEM (Taramalı elektron mikroskobu) analizleri yapılmıştır. Pürüzlendirme işlemi sonrası örneklere PEKK bond uygulanarak, teflon kalıp yardımıyla PEKK yüzeyine 3 mm çapında 4 mm yüksekliğinde pembe kompozit rezin bağlanmıştır. Her bir pürüzlendirme grubu örneklerin maruz bırakılacakları solüsyonlara göre 4'e ayrılmıştır. Gruplar; Corega, Protefix, Curaprox ve Distile su olacak şekilde sıralanmıştır (n=12). Örnekler 140 gün boyunca günde 8 saat olmak üzere protez temizleyicilerine maruz bırakılmıştır. Örneklerin solüsyonlarda bekletilmeden önceki ve bekletildikten sonraki renk ölçümleri spektrofotometre cihazı ile yapılmıştır. Renk parametreleri (L *, a *, b *, ΔE) CIE Lab (Comission Internationale de L'Eclairage) sistemine göre hesaplanmıştır. Makaslama bağlanma dayanımı testi için, örneklerde kopma meydana gelene kadar 1mm/dk yükleme hızıyla kuvvet uygulanmıştır. Kopma anındaki kuvvet kaydedilerek makaslama bağlantı dayanımı ölçülmüştür. Makaslama bağlantı testi sonrası başarısızlık tipleri adeziv, koheziv ve karışık olarak sınıflandırılmıştır. Gruplararası farkları belirlemek için İki Yönlü Varyans analizi (Two- way Anova) ve Tek Yönlü Varyans analizi (One- way Anova) grup içi farkları belirlemek için Post-Hoc Tukey HSD Çoklu Karşılaştırma Testi ve Tamhane's T2 testleri kullanılarak istatistiksel analizler yapılmıştır. Grup içi karşılaştırmalarda öncesi ve sonrası verilerde homojen dağılım var ise Bağımlı örneklem t testi, homojen dağılım yok ise Wilcoxon testi kullanılmıştır. Sonuçlar p≤0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışma bulgularına göre; pürüzlülük değerleri ölçülen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p≥0,05). Gruplar kendi içerisinde değerlendirildiğinde ise HF asit ve Er-YAG ile yapılan pürüzlendirmenin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p≤0,05) ve iki grupta da istatiksel olarak pürüzlülük değerleri artmıştır. Kojet grubu pürüzlülüğü arttırmıştır fakat bu değişim istatiksel olarak anlamlı görülmemiştir (p≥0,05). Çalışmamız bağlanma dayanımı yüzey işlemleri açısından incelendiğinde, tüm yüzey işlem gruplarında, Kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bağlanma dayanımı değerleri izlenmiştir (p≤0,05). Bağlanma dayanımı ortalaması en yüksekten en düşüğe doğru HF asit, Kojet, Er-YAG lazer ve Kontrol grubuna aittir. Çalışmamızın bağlanma dayanımı değerleri, temizleme solüsyonları açısından incelendiğinde; Corega, Protefix ve Curaprox gruplarında bağlanma dayanımı değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık izlenmemiştir (p≥0,05). Distile su grubundaki bağlanma dayanımı değerleri, diğer tüm temizleme solüsyonlarına göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p≤0,05). Corega ve Curaprox grubuna ait örneklerin renk değişim değerleri (ΔE) istatistiksel olarak Protefix ve Distile su grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p≤0,05). Corega ve Curaprox ile hazırlanan temizleme solüsyonlarının PEKK- kompozit yapısının renk değişimi üzerindeki etkisi klinik olarak kabul edilemezken, Distile su ve Protefix solüsyonun etkisi klinik olarak kabul edilebilir sınırlar dahilindedir. Anahtar Kelimeler: Polieterketonketon (PEKK), Yüzey Pürüzlendirme, Temizleme Solüsyonları, Kompozit, SEM.
Farklı endomotor eğelerinin farklı çalışma boylarında kullanılmasının foraminal deformasyona etkisi: Taramalı elektron mikroskobu çalışması
Bu tez çalışmasının amacı resiprokal hareket prensibi ile çalışan MikroMega One RECI ve rotasyon hareketi prensibiyle çalışan VDW Rotate eğe sistemlerinin farklı çalışma boylarında kullanılarak eğelerin foraminal deformasyona etkisini taramalı elektron mikroskobu (SEM) yardımıyla ex vivo olarak değerlendirmektir. Çalışmamızda 60 adet apikal gelişimini tamamlamış mandibular premolar insan dişi kullanılmıştır. Kökler kronlarından uzaklaştırılarak 19±1 mm boyunda olacak şekilde standardize edilmiştir. Preparasyon öncesi dişler SEM ile x300 büyütme altında incelenmiş ve apikal foramen açılım noktasından görüntü alınmıştır. Ardından örnekler kullanılan eğelere ve apikal şekillendirmenin bitim noktalarına göre Grup 1: VDW Rotate ile apikal foramende (AF); Grup 2: VDW Rotate ile apikal foramenden 1 mm geride (AF-1mm); Grup 3: MikroMega One RECI ile apikal foramende ve Grup 4: MikroMega One RECI ile apikal foramenden 1 mm geride şekillendirilmek üzere dört gruba ayrılmıştır. Grup1 ve Grup 2'deki dişlerin kök kanal preparasyonu VDW Rotate (VDW Dental, Almanya) NiTi döner eğe sisteminin 15/.04, 20/.04, 25/.04 ve 35/.04 eğeleri kullanılarak yapılmıştır. Grup 3 ve Grup 4'teki dişlerin kök kanal preparasyonu ise One RECI (Micro-Mega®, Besançon, Fransa) NiTi döner eğe sisteminin One G, 20/.04, 25/.04 ve 35/.04 eğeleri kullanılarak yapılmıştır. Şekillendirme esnasında her eğe değişiminde kanallar 2 mL %2,5'lik NaOCl ile yıkanmıştır. Kanallar toplamda 15 mL NaOCl ile yıkanarak irrigasyon tamamlanmıştır. Şekillendirilmesi tamamlanan dişler ilk pozisyonlarında sabitlenerek yeniden SEM ile görüntüler alınmıştır. Preparasyon öncesi ve sonrası elde edilen SEM görüntüleri bir yazılım programı (Image j) yardımıyla foramen alanı, dairesellik ve Feret çap oranı hesaplanarak karşılaştırılmış ve foraminal deformasyon varlığı bu ölçümlere göre değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin Shapiro Wilks testi ile parametrelerin (foramen alanı, dairesellik ve Feret çap oranı) normal dağılıma uygun olduğu saptanmış, Levene testi ile varyans homojenliğine bakılmıştır. İki yönlü varyans analizi ve ikili karşılaştırmalarda Bonferroni testi kullanılmıştır (p=0,05). Elde edilen bulgulara göre iki farklı eğe sistemi kullanılarak farklı çalışma boylarında yapılan preparasyon sonucunda foramen alanlarının arttığı tespit edilmiştir (p<0,05). VDW Rotate/AF grubunun VDW/AF-1 mm grubuna göre foramen alanının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). One RECI gruplarında ise her iki çalışma boyunda da foramen alanı açısından anlamlı bir farklılık olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Tüm gruplarda dairesellik ve feret oranlarının istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı görülmüştür (p>0,05). Yapılan bu ex vivo çalışmanın sınırlılıkları dâhilinde; VDW Rotate ve One RECI ile hem apikal foramende hem de apikal foramenin 1 mm gerisinde gerçekleştirilen kök kanal şekillendirmesinin apikal foramen deformasyonuna yol açmadığı bulunmuştur. Anahtar sözcükler: apikal foramen, çalışma boyu, foraminal deformasyon, resiprokasyon hareketi, rotasyon hareketi
Mersin Arkeoloji Müzesi'nden bir grup Antik Dönem etüdlük sikkesinin temizlik ve koruma çalışmaları ile tarihlendirilmesi
oz YÜKSEK LİSANS TEZİ MERSİN ARKEOLOJİ MUZESI'NDEN bir grup antik dönem etüdlük SİKKESİNİN TEMİZLİK VE KORUMA ÇALIŞMALARI İLE TARİHLENDİRİLMESİ FATİH ERHAN ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ ARKEOMETRİ ANABİLİM DALI Danışman :Yrd. Doç. Dr. K. Serdar GİRGÎNER Danışman : Prof. Dr. Oğuz TEKİN Yıl : 2002, Sayfa: 95 Jüri : Yrd. Doç. Dr. K. Serdar GİRGİNER : Prof. Dr. Oğuz TEKİN : Prof. Dr. Sait BAŞARAN :Yrd. Doç. Dr. Necdet SAKARYA :Yrd. Doç. Dr. Mehmet YILDIRIM Yapılan araştırmalar sonucunda, Kilikia Bölgesi'nde ele geçen sikkelerin büyük bir bölümünün müzelerimizde etüdlük olarak ayrıldığı saptanmıştır. Bu etüdlük sikkelerden bir kısmı, bu çalışmaya konu olarak alınmıştır. Çalışmanın amacı, seçilen sikkelerin toprak altından teşhire çıkmasına kadar geçen zaman süreci içerisinde, üzerlerinde uygulanabilecek çalışmaları incelemek, ilgili olardan uygulamak ve bu sayede etüdlük sikkelerin teşhire kazandırılmasını sağlamaktır. Günümüze kadar, arkeolojik metal buluntular üzerinde yapılan arkeometrik çalışmalarda, daha çok eserin kimyasal yapısı ve kaynak tespitine yönelik analizler üzerinde yoğunlaşılmıştır. Bu çalışmaların büyük bir kısmım ise, çeşitli mikroskop teknikleri kullanılarak yapılan analizler oluşturmuştur. Bu yüzden, Kilikia Bölgesi'nden ele geçmiş olan etüdlük sikke örneklerimiz üzerinde - örnek üzerinde hiçbir zararlı etkisi olmadığı daha önceki bilimsel çalışmalarla tespit edilmiş olan- Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) ile EDX Tekniği kullanılarak 'Kimyasal Analiz' ve 'Yüzey İncelemesi' yapılmıştır. Daha sonra, bu çalışmalarda elde edilen verilerden de yararlanılarak sikkelerin; temizlik, konservasyon, tarihlendirme ve katalog çalışmaları yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kilikia, etüdlük sikke, taramalı elektron mikroskobu (SEM), enerji saçılımlı x-ışınlan spektrometresi (EDX), konservasyon