Prophethood
102 theses under this subject heading
İbrâhim Hakkı Erzurûmî'nin itikâdi görüşleri
İbrâhim Hakkı; 1703 yılında Erzurum'un Hasankale ilçesinde doğmuş, ilim ve tasavvuf çevresinde, ilâhî aşk terbiyesi içinde yetişmiştir. Kendisine "Erzurûmî" lakabı verilmesi bundan dolayıdır. Erzurum'da okumuş, mensup olduğu medeniyetin dillerini ve ilimlerini, derin bir hâkimiyetle bu çevrede öğrenmiştir. Kayınbabası ve şeyhi olan İsmâil Fakirullah'ın Siirt'in Tillo ilçesinde bulunan dergâhına yerleşerek onun yerine şeyh olmuştur. Tasavvufi bir hayat içinde büyüyen İbrâhim Hakkı, hafızası ve zekasıyla dikkat çekmektedir. Çocuk diyeceğimiz yaşlarda yaşıtları oyun oynarken, kendisi kitaplarla ilgilenmektedir. İlim aşkı onu sürekli daha çok öğrenmeye sevk etmekteydi. Bu ilim aşkı ona çok sayıda kitap yazdırmıştır. Ailesini bırakarak aylarca İstanbul'da araştırmalar yaptığı da bilinmektedir. Yaptığı araştırmalar neticesinde Marifetname isimli eserini ortaya koymuştur. Bu eserlerinden bir tanesi de İslam İnancının temel esaslarını yazmış olduğu "Akaid Manzumesi"dir. Burada birçok İtikâdi meseleyi ele almıştır. İbrâhim Hakkı'nın İtikâdi görüşleri incelendiğinde, onun görüşlerinin genel olarak Ehl-i Sünnet çizgisinde olduğu ve Maturidi anlayışta olduğu anlaşılmaktadır. Allah inancı, fiillerin yaratılması, ecel, kader ve akaidin temel konuları hakkında görüşleri bulunan İbrâhim Hakkı Erzurûmî'nin, bu konuları anlatılmaya değer konulardır. İbrâhim Hakkı Erzurûmî, miras bıraktığı onca eserden sonra 1780'de Tillo'da vefat etmiştir.
Ana konuları bağlamında Şûra suresinin tahlili
Kur'an, İslam davetinin çeşitli merhalelerinde vuku bulan farklı hadise ve ihtiyaçlara bağlı olarak nâzil olduğundan, onun muhtevasında bulunan konular sistematik bir yapı arz etmemekte ve bunun bir sonucu olarak bazen bir âyet ya da âyet grubu içerisinde dahi konunun, konuşmacının ve hitabın yönünün birden bire değiştiği görülmektedir. Bu sebeple Kur'an'ın temel konularının, onun oluşturduğu inanç ve düşünce dünyasının daha iyi kavranması ve yorumlanması için aynı konuyla ilgili âyetlerin bir araya getirilerek incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, Kur'an'da ele alınan ana konuları ve ulaşılmak istenen hedefleri Şûrâ sûresinin tahlili üzerinden incelemek ve ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla hazırlanan çalışmada Şûrâ sûresinin dört ana konusu olduğu tespit edilmiştir. Bu ana konularla irtibatı bulunan âyetler alt başlıklar halinde bir araya getirilmek suretiyle sûrenin tahlili yapılmıştır. Tahlil kısmında ise surenin ana konularını oluşturan tevhid, nübüvvet, ahiret ve ahlakla ilgili ayetlerin muhtevaları ve bunların klasik ve son dönem tefsir çalışmalarındaki yorum ve değerlendirmeleri üzerinde durulmuş, böylelikle sûrenin temel ilke ve hedefleri ortaya konmuştur. Bütün bunlardan elde edilen bulgulara çalışmanın sonuç kısmında yer verilmiş ve sûrenin ana konuları itibarıyla Kur'an'ın bir özeti sayılabilecek nitelikte olduğu görülmüştür.
Kur'ân'daki Musa-Hızır kıssasının İbnü'l-Arabî yorumu
Bu tezde Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin (ö. 638/1240) Kur'ân-ı Kerîm'deki Musa-Hızır kıssasını nasıl yorumladığı yöntem ve içerik açısından incelenmektedir. Onun kıssayı ele alışı tarihî bir bağlamdan uzak değildir. Bu sebeple İbnü'l-Arabî öncesi dönemde tasavvuf ve işarî tefsir geleneğinde kıssanın nasıl yorumlandığını kavramak onun yorumunu anlamak için önem arz eder. Bu minvalde birinci bölümde İbnü'l-Arabî'ye kadarki süreçte tasavvuf geleneğinde ve işarî tefsir geleneğinde Musa-Hızır kıssasının nasıl ele alındığı incelenmiştir. Burada işarî tefsir olarak anılmadıkları halde kıssaya dair işarî yorum içeren tefsirlere de yer verilmiştir. İkinci bölümde ise İbnü'l-Arabî'nin kıssayı ele alışı, kıssa bağlamında onun velâyet nazariyesi ve zâhir-bâtın görüşü dikkate alınarak incelenmiştir. Nitekim o, kıssayı velâyet nazariyesi ve bu nazariyeyle ilgili olarak zâhir-bâtın konusu ekseninde yorumlamıştır. Araştırmada İbnü'l-Arabî'nin kendinden önceki Kuşeyrî (ö. 465/1072) ve İbn Atıyye (ö. 541/1147) gibi müfessirlerden etkilenmesinin yanında özellikle tasavvuf tarihinde nübüvvet-velâyet meselesinin ilk defa karşılaştırmalı olarak işleyen Hakîm et-Tirmizî'nin (ö. 320/932) velâyet nazariyesini daha derinleştirip sistematik hale getirdiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İbnü'l-Arabî, Hz. Musa, Hızır, velâyet, nübüvvet, zâhir, bâtın, işârî
Manastırlı İsmâil Hakkı'nın nübüvvet görüşü
Bu çalışma, ilk elden kaynaklara istinâden, Meclis-i A'yân âzâlığı görevini üstlenen son dönem Osmanlı kelâm âlimlerinden Manastırlı İsmâil Hakkı Efendi'nin hayatını, ilmî şahsiyeti ile eserlerini; onun telifâtında merkezî bir konum işgal eden, eserlerinde dağınık şekilde yer verilmesiyle de bütüncül hâlde gözlemlenemeyen nübüvvete dâir fikirlerini; küllîlik/tümellik ifâde etmesiyle peygamberlik müessesesinin genel mânâda gerekliliği ve cüz'î/tikel boyutuyla da Hz. Peygamber'in risâletinin delilleri meselesinde takip ettiği metodolojisiyle günümüz insanının yaşantısında sosyolojik bir vak'aya dönüşen deizme mukâbil sunabileceği çözümleri; modernite-klasik düşünce ekseninde, benimsediği nübüvvete ilişkin görüşüyle İslâm entelektüel geleneği içerisinde edindiği mevkii; kümülatif ilerleyişiyle ulaştığı nokta itibâriyle beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda kelâm ilminin güncellenmesi gerektiğine yönelik "üstü kapalı" tenkîdlerini, bu kanaatinin kendi fiiliyatındaki izdüşümlerini ve nesnellikle örtüşüp-örtüşmemesi çerçevesinde karşı karşıya kaldığı eleştirileri ortaya koymaktadır.
Yusuf Peygamber kıssası temsillerinde kutsallık, edebilik, kurmaca:Kenan Çobanları ve Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün örnekleri
II. Meşrutiyet döneminin önde gelen kalemlerinden biri olan Halide Edib Adıvar hem edebiyat tarihi açısından hem de kendisinden sonra gelen yazarlar ve münevverler için önemli bir isimdir. Nazan Bekiroğlu ise hem akademisyen kimliği ile ön plana çıkan hem de bilhassa 2000'li yıllardan sonra modern Türk Edebiyatının ve yayımcılığının en bilinen yazarlarından biridir. Bu tezde Yusuf Peygamber kıssasını işleyen Kenan Çobanları operası ile aynı anlatıyı roman türünde tahkiye eden Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün eserleri mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. İlk olarak Halide Edib Adıvar'ın Kenan Çobanları operasının yüzyıl itibariyle klasik edebiyat dönemine daha yakın bir yerde durduğu, "mutlak metin" geleneğinin gölgesinde olmasına rağmen bütünüyle Kitab-ı Mukaddes'ten beslendiği ve Türk Edebiyatında o döneme değin örneğine rastlanılmamış bir yaklaşımla yazıldığı görülür. Nazan Bekiroğlu'nun Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün romanının ise klasik edebiyat geleneğinden bir asır sonra modernist edebiyat döneminde üretilmiş olmasına rağmen gelenekten ilham alan bir yapıda üretildiği tespit edilmiştir. Nihayetinde ise bu çalışmada Halide Edib Adıvar'ın 1900'lerin başında kaleme almış olduğu Kenan Çobanları isimli operası ile Nazan Bekiroğlu'nun 2000'lerin başında yayımlanan Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün romanı üzerine mukayeseli bir inceleme yapılmıştır.
İmamet doktrininin Şia-İmamiyye inançlarının şekillenmesindeki etkisi
İmâmet Doktrininin Şiâ-İmâmîyye inançları üzerindeki etkisini kelâmî açıdan ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, İmâmîyye'nin temel kaynaklarından derlenen rivayet ve yorumlarda söz konusu etkinin izleri sürülmektedir. İmâmetin nas ve tayine dayandığını ileri süren İmâmîyye, imamın da peygamber gibi mâsum ve ona itaat edilmesinin farz olduğunu söylemektedir. Daha çok rivayetlerle temellendirmeye çalıştığı bu düşüncesine bazı nasları da dayanak yapan İmâmîyye, bu inancının bir sonucu olarak, nas ve tayin düşüncesini benimsemeyen sahabe ve diğer Müslümanları iman karşıtı lafızlarla nitelemektedir. İmamın üstün bir ilimle donatıldığını iddia eden İmâmîyye, onun güvenirliğine halel getirmemek amacıyla Allah'a "noksanlık" nisbetini gerektiren "bedâ" inancını benimsemektedir. Bir yandan bu inancı Allah'ın aşkınlığı ve ona kulluğun zirvesi olarak sunarken, diğer yandan da onu "nesh"le özdeşleştirmeye çalışarak, meşru bir zemine oturtmaya gayret etmektedir. İmâmeti nübüvvet, imamı da Hz. Peygamber'le özdeşleştiren İmâmîyye, tüm peygamberlik görev ve yetkilerine imamları da ortak kılmaktadır. Onlara atfettiği bu yetki ve üstünlüğü kabir ve âhiret hayatına dair inanç ve anlayışlarında da sürdürmektedir. Bu bağlamda, imamları kabir sorgusuna konu yapan İmâmîyye, onları "âmellerin şahidi", "mevâzinu'l-kıst", "hesabın sahibi", "kasîmu'l-cenneti ve'n-nar" olarak nitelemekte, "Ricâlu'l-Ârâf"ın peygamberler ve imamlardan oluştuğunu söylemektedir. İmâmîyye'nin inanç ve anlayışlarını temellendirmek için yaptığı te'vîllerin bâtınî bir karakter taşımasının yanında, aktardığı rivayetlerin Ehl-i Sünnet kaynaklarında bulunmaması da, nas ve tayin düşüncesini naslarla uyuşmayan mezhebî bir yorum düzeyine indirgemektedir.
Ebu'l A'lâ El-Mevdûdî'nin kelâmî görüşleri
Ebu'l A'lâ Mevdûdî, XX. Yüzyılda Hint-Alt Kıtasında yaşayan ve dini ihyacı kimliği ile öne çıkan büyük bir mütefekkirdir. Bütün hayatını ilme veren Mevdûdî birçok eser yazmıştır. Eserleri birçok dile çevrilmiş olup, Müslüman ülkelerde büyük bir iz bırakmıştır. Mevdudi, İslam coğrafyasının içinde bulunduğu maddi ve manevi çöküşün sebeplerini araştırarak itikadı ve ameli konularında birçok farklı yaklaşımlarda bulunarak çözümler üretmeye çalışmıştır. Nitekim onun itikâdî alandaki düşünceleri önem arz etmektedir. Araştırmada Ebu'l A'lâ Mevdûdî'nin kelamî görüşleri incelenmiştir. Mevdûdî, düşüncelerin merkezine tevhid inancını koyarak, itikâdî alanda dini kavramları farklı ve yeni bir bakış açısıyla yorumlamıştır. "Allah'a iman" kavramını genişleterek pratikteki her şeyin bu iman üzerine inşa edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Peygamberlerin sıfatlarını ele alarak Peygamberlik makamının önemini vurgulamıştır. Gaybi konularda vahiy bilgisini yakînî bilgi olarak kabul edip, onun dışında yapılan yorumların tümünün ise zanni bilgiye dayandığını ifade etmiştir. İtikâdî konularda fikirlerini beyan etmesinden dolayı aşırı eleştirilere maruz kalmıştır. Fakat doğru bildiğini açıklamaktan çekinmemiştir. Kendisine yapılan eleştirilerin birçoğunu hak etmediğini kanısındayız. Nitekim eserleri bir bütünlük içerisinde incelendiğinde bu gerçek ortaya çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler : Mevdûdî, İtikat, İlah, İman, İrade, Nübüvvet, Ahiret Sayfa Sayısı : 157 Tez Danışmanı : Dr. Öğr. Üyesi Burhaneddin KIYICI
Yeni ilm-i kelâm döneminde nübüvvet savunusu
Nübüvvet, dünyevi ve uhrevi olayları insanlara açıklamak için Allah'ın seçtiği kişiye verdiği elçilik görevidir. Söz konusu görev, bir melek aracılığıyla sadık rüya veya kalbe gelen ilham yoluyla alınan emirlerin iletilmesi şeklinde gerçekleşir. Hz. Muhammed de Allah Teâlâ tarafından kendisine nübüvvet görevi verilerek ilahi göreve mazhar olmuştur. Ancak; Allah Teâlâ'dan çeşitli şekillerde vahiy almasına, aldığı vahyi insanlara iletmiş olmasına ve peygamberlik alameti olan çeşitli mucizeler göstermesine rağmen haksız pek çok saldırıya maruz kalmıştır. Hicri II. asırdan itibaren Hz. Peygamber'in nübüvveti konusunda inkâr düzeyinde fikirler ortaya çıkmış olup, aklın her şeyi çözmede yeterli tek merci olduğu, bu nedenle de herhangi bir yönlendirici veyahut bir öğreticiye gerek duyulmayacağı düşüncesi savunulmuştur. Peygamberlik kurumu gereksiz görülmektedir. İlhâd olarak nitelendirilen, dini inanca aykırı ve imanı zedeleyici söz konusu bu fikirlere, birçok Müslüman âlim tarafından reddiye ve savunu tarzında görüşler beyan edilerek karşı çıkılmıştır. Bu âlimlerin bazıları, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Fahreddin er-Râzi, Kâdî Abdülcebbâr, el-Câhiz gibi isimlerdir. Bu âlimler, nübüvvetin imkânı ve gerekliliği hakkında düşüncelerini ortaya koyarak, nübüvvet kurumunu mucizeler kapsamında muhataplarına karşı savunmuşlardır. Nübüvvet konusu günümüze değin birçok dönemde birçok açıdan ele alınmış olup, Yeni İlm-i Kelâm döneminde de tartışılan ve savunulan önemli kelâmi konulardan biri olmuştur. Söz konusu dönemde oryantalist veya misyoner kimliğe sahip Sir William Muır, Reinhart Pieter Anne Dozy, Clair Tisdall gibi Batılı düşünürlerin Hz. Peygamber'e yönelik türetmiş oldukları ve aynı zamanda rasyonellikten uzak argümanları ortaya çıkarılmıştır. Yeni İlm-i Kelâm döneminin öne çıkan isimlerinden; Hüseyin el-Cisr, İzmirli İsmâil Hakkı, İsmâil Fennî Ertuğrul, Ahmet Mithat, Seyyid Emîr Ali, Rahmetullah el-Hindî gibi Müslüman âlimler tarafından söz konusu argümanlara karşılık olarak; Kur'an'ı Kerim ve Hadislerden deliller getirilerek Hz. Peygamber'in nübüvveti savunulmuştur. Ancak bu delillerle de yetinilmeyip bunların yanı sıra İncil ve Tevrat'tan da faydalanılarak Hz. Peygamber'in nübüvvetini inkâr edenlere musellemât cinsi önermeler ile inkarcılar çaresiz bırakılarak, inkarcıların iddialarında haksız oldukları kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bu savunu tarzıyla nübüvvet kurumu, geleneksel tarzın bir adım daha ötesine geçilerek tartışılıp savunulmaktadır. Özellikle Hristiyan ve Yahudi dini geleneklerinden ve uygulamalarından kanıtlar, deliller ortaya koyarak Hz. Peygamber'in nübüvvetini kabul etmeyenlere ve eleştirenlere itiraz payesi verilmemeye çalışılmaktadır. Böylelikle Yeni İlm-i Kelâm döneminde, geleneksel nübüvvet savunusu yöntemlerine kaynaklık eden Kur'an'ı Kerim ve Hadislere bağlı kalınmakla birlikte diğer dinlerin kutsal kabul ettiği metinlerden ve meşru saydıkları uygulamalardan da faydalanılarak muhataplar susturulmaktadır.
Feqîyê Teyran'ın kelamî görüşleri
Bu tezde, Kürt edebiyat ve kültürünün önemli aktörlerinden olan Feqîyê Teyran, kelamî bir perspektifle ele alınmıştır. Malumdur ki kelam ilmi, İslam'ın inanç yönünü temsil ettiği için alanı ne olursa olsun her bir İslam düşünürün hakkında irili ufaklı yorum ve fikirleri olmuştur. Nitekim bir mutasavvıf olan Feqîyê Teyran'ın divanında da kelam ilminin ana konu başlıklarından olan ilahi sıfatlar, kader, insan fiilleri, nübüvvet gibi belli başlı inanç bahisleri geçmektedir. Çalışmada Feqiyê Teyran'ın divanında geçen kelam ilminin konuları tespit edilmiştir. Ve bir mutasavvıfın konulara yaklaşımı araştırılmıştır. Çalışmamız, bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, amacı, önemi, metot ve kaynakları üzerinde durulmuştur. Tezin birinci bölümünde ise Feqîyê Teyran'ın hayatı, ilmi kişiliği, eserleri, eserlerin içerikleri, dili ve eserleri üzerine yapılan ilmi çalışmalar konu edinmiştir. Tezin ikinci bölümünde ise felsefe-kelam ve tasavvufun ortak konu başlıklarından olan varlık: kelamın üç ana konusu olan ulûhiyet, nübüvvet ve sem'iyyât konuları işlenmiştir. Usûl-i selâse olan ulûhiyet, nübüvvet ve sem'iyyât üst başlıkları altında da her biriyle ilişkili ya da ilintili olan diğer kelamî konular alt başlıklar şeklinde izah edilmiştir. Feqîyê Teyran'ın ilgili konu başlıklarıyla alakalı düşüncelerine geçmeden evvel hazırlık mahiyetinde kelam ekollerinin konulara yaklaşımlarına ana hatlarıyla değinilmiştir. Akabinde Feqîyê Teyran'ın her bir konu başlığıyla alakalı düşünceleri şiirlerinden istinbat edilmiştir. Nihayetinde de Feqî'nin görüşü kelam ekollerinin görüşleriyle karşılaştırılıp neticeye gidilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kelam, Tasavvuf, Feqîyê Teyran, Divan, Sufi, Şiir, Kader, Sıfat, Esmâ-i Hüsnâ, Eş'arî, Mâtürîdî, Nübüvvet.
İbni Ebû Ya'lâ'nın hayatı ve i'tikâdî görüşleri
İnsanın yaratılış gayesi olan Allah'ı bilmenin (marifetullah) gerekliliği Kur'ân-ı Kerim'de bildirilen bir husus olduğundan Allah'ı tanıtmak için i'tikâd kitapları bütün İslâm fırkaları tarafından kendi esasları gereğince ortaya konulmuştur. Kur'ân ve sünneti temel alan Ehl-i Sünnet bu kaynaklar ile inanç esaslarını korumak adına günümüze kadar pek çok eser vermişlerdir. Hicrî 5. Asırda yaşamış bir islâm âlimi olarak İbni Ebû Ya'lâ da bu konuda çeşitli eserler kaleme almıştır. Bu çalışmada, onun i'tikâdî hususlardaki görüşleri diğer kelamî görüşlerle karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.
İbn Hazm'ın nübüvvet anlayışı
"İbn Hazm'ın Nübüvvet Anlayışı" adlı tezimizde, zâhiri bir âlim olan İbn Hazm'ın (ö. 456/1064) nübüvvete dair ileri sürdüğü görüşleri araştırılmıştır. İbn Hazm genellikle eleştirel bakış açısıyla tanınmıştır. Nübüvvete dair görüşlerinde de bu eleştirel yapısının izleri görülmektedir. İbn Hazm peygamberlik müessesesinin önemle üzerinde durmuş, peygamberliğe dair farklı görüşler sunmuştur. Nübüvvete dair görüşlerinde sünni kelamcılar ile bazı farklılıkları ortaya çıksada genel olarak ortak fikirlerde ittifak etmişlerdir. O, yaşadığı dönem itibariyle birçok etnik yapı ile bir arada bulunmuştur. Bundan dolayı çevresindeki farklı dinlere ilgi duymuş ve "el-Fasl" adlı kitabında Hristiyanlara, Yahudilere, Brahmanlara vd. yönelik birçok eleştiriler yöneltmiştir. İbn Hazm onların dinlerinin tahrif edildiğini bundan dolayı da peygamberlik hakkında ileri sürdükleri iddialarının geçersizliğini sert bir üslupla eleştirmiştir. Bu eleştirileri yaparken onların kutsal kitaplarını sistematik incelemeye tabi tutmuştur. İslam dışı dinlerin nübüvvete dair görüşlerinde kutsal metinlerden alıntılar yaparak açıklamıştır.
Fransızca literatürde Hz. Muhammed ve Kur'ân'a yaklaşımlar
Tez, giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde Fransız oryantalizmi ve kurumları ile, araştırmanın kaynakları hakkında bilgi verilmektedir. Birinci bölümde; Fransızca literatürde Hz. Peygamber'e yaklaşımlar incelenmektedir. Hz. Peygamber'in şahsiyeti, özel hayatı, peygamberlik öncesi durumu, peygamberliği, samimiyeti, önceki dinlerle ilgisi ve sünnet (hâdis) konularına yönelik oryantalist yaklaşım ele alınmaktadır. İkinci bölümde; Fransızca literatürde Kur'ân algısı konusu incelenmektedir. Kur'ân'ın tanımı, önceki din ve kültürlerle ilgisi, yazılması, toplanması ve çoğaltılması ile kompozisyonu ve içeriğine yönelik yaklaşımlar ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde; kıraat kavramı, kıraat farklılıklarının sebepleri, mevcut kıraatler, farklı kıraatlerin durumu ve Mushaf'ın nihai şekli konuları ele alınmaktadır. Kıraatler konusu genellikle Fransız oryantalist Régis Blachère'in yaklaşımı çerçevesinde incelenmektedir. Her bölümün sonunda bölümde ele alınan konuların genel bir tahlil ve değerlendirmesi yapılmaktadır. Sonuç kısmında ise çalışmanın geneli üzerinde elde edilen bilgiler doğrultusunda varılan kanaat ve neticeler ifade edilmektedir. Fransızca literatürde Hz. Peygamber ve Kur'ân algısının on sekizinci yüzyıldan sonra yumuşamaya başladığı, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda, Kur'ân üzerine geniş araştırmalarla söylem farklılığının ortaya çıktığı, söylemde yumuşama olmakla birlikte, eski anlayışı çağrıştıracak tarzda yaklaşımların devam ettiği, bu yaklaşımın Hz. Muhammed, Kur'ân tarihi ve kıraatler konusunda kendini gösterdiği, buna göre, Hz. Muhammed'in peygamber olmadığı, Kur'ân'ın vahiy değil Peygamber'in kendi sözü olduğu, nihaî şeklinin ise geleneğin katkılarıyla oluştuğu, ayrıca bu fikirlerin kıraatler konusuna yaklaşımda etkili olduğu, bu konuya Kur'ân'ın korunmadığı açısından yaklaşıldığı değerlendirilmiştir.
Kur'an da nebi ve resul kavramları
Yüce Allah'ın mesajlarını insanlara ileten peygamberlere inanmak, İslâm Dini'nin inanç esaslarındandır.Peygamberler, insanların hayatı anlamlandırmalarına yardım ederler. Kulluğu öğretip insan ruhunu huzura kavuştururlar. Adaletli bir toplum oluştururlar.Kur'an-ı Kerim, ifrat ve tefritten uzak bir şekilde peygamberlere hak ettikleri değeri verir.İslâm Ekolleri peygamberliğin zorunluluk ve mümkünlüğünü tartışırken, Kur'an-ı Kerim, peygamberliği bir vakıa olarak ele alır.İslâm Ekollerinin çoğunluğu mucizeyi, peygamberliğin delili olarak kabul ederler.Kur'an-ı Kerim, peygamberliği ?resul? ve ?nebi? kavramlarıyla ifade eder.Peygamberliğin olmazsa olmaz şartı; peygamberlerin vahiy almalarıdır.Tebliğin iki temel boyutu, ?uyarı? ve ?müjdeleme? dir.Bütün peygamberler doğruluk, güvenilirlik, akıllı ve zeki olma, hata ve günahlardan uzak durma, Yüce Allah'ın mesajlarını olduğu gibi iletme özelliklerine haizdirler.Kur'an-ı Kerim'e göre peygamberlerin insanlardan olması gereklidir ve öyle de olmuştur.Anahtar Kelimeler: Allah, Kur'an, Nebi, Resul, Beşer ve Hatmu-n-Nübüvve.
Tefsir literatürü çerçevesinde peygamberlerin ismeti –Dâll, vizr kelimeleri ve na'ce meselesi bağlamında-
Bu çalışma, 'peygamberlerin günahtan korunmuş' olduklarını ifade eden ve bu anlamıyla da kurumsallaşan ismet kavramını, tefsir literatürü çerçevesinde incelemektedir. Girişle birlikte iki bölümden oluşan bu çalışmanın, giriş bölümünde ismet olgusunun mahiyeti, fikri ve tarihi zemini, zamanı, sınırları ve kapsamı ele alınmakta, ismet perspektifinde, tebliğ ve peygamberin içtihatalarındaki yanılgılar konusu incelenmektedir. Ayrıca esas konuya ışık tutacak mahiyet arzeden, peygamber ve günah arasındaki ilişki, Mâtürîdî ve Râzî öncülüğünde ayrıntılı olarak işlenmektedir. Birinci ve ikinci bölüm ise, araştırmanın esas konusunu teşkil etmektedir. Burada ismet kapsamına giren otuzu aşkın konudan, netameli olanlarından ikisi üzerinde durulmuş ve bunlar üzerinden bir neticeye varılmaya çalışılmıştır. Söz konusu bu konular, Duhâ sûresinde geçen 'dalâlet', İnşirah sûresinde geçen 'vizr' kavramlarının Hz. Peygamber'e nisbet edilmesi ile Sâd sûresinde ele alınan Hz. Dâvûd'un imtihanı ve tövbesidir. Kur'ân'da peygambere nisbet edilen günah karakterli bu ve bu türden olan kavramlar, erken dönem tefsir literatüründen başlamak suretiyle, günümüz tefsir araştırmacılarını da içine alan uzun bir tarihi zeminde detaylı şekilde incelenmiştir. Son olarak, kronolojik olarak ele alınan ismet algısının, müfessirler beyninde fikri kırılmalara uğradığı saptanmış ve bunun temellendirilmesi yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: İsmet, peygamber, Kur'ân, Dalâlet, günah.
Tarihselci metodoloji ekseninde nübüvvetin delillendirilmesinin imkânı
Kelam ilmi, İslam akaidini temellendirmek için ortaya çıkmış bir ilimdir. Bunu yaparken kendi sistematiği dâhilinde deliller kullanır. Bu delilleri de aklî ve naklî diye iki ana kategoride yapmaktadır. Bu delillerden naklî olanları tartışmalıdır. Mantık ilmi içerisinde naklin içeriği olan haberin doğrudan burhânî delil olmaması sebebiyle itikadın haber üzerinden delillendirilmesi problemli hale gelmektedir. Aynı problem nübüvvet meselesini delillendirirken de ortaya çıkmaktadır. Bu problem modern dönem âlimlerinin de dikkatini çekmiş olduğundan farklı delillendirme yollarına başvuranlar olmuştur. Bunlar arasında Avrupa'da ortaya çıkan tarihselcilik fikrini benimseyenler de olmuştur. Tezin birinci bölümünde istidlal meselesi, klasik kelam literatüründeki delillendirme türleri, modern dönem anlayışları ve bu anlayışlardan olan tarihselcilik düşüncesi ele alınmıştır. Tarihselciliğin yönleri tez kapsamını aşmayacak kadarıyla incelenmiştir. Kelam ulemâsı nübüvveti delillendirirken naklî delilleri çok sık kullanmışlardır. Bu sebeple tezin ikinci bölümü naklî delilleri incelemeye ayrılmıştır. Bu delilleri tehaddî, Kur'ân kıssaları, mucizeler ve hatm-i nübüvvet başlıkları içerisinde ele almak mümkündür. Bu başlıkların içeriği nübüvvet için ne derece delil olabileceği tezimizin ikinci bölümünü oluşturmaktadır. Bu konuyu incelerken önce mütekaddimûn kelamcıların saydığımız başlıklar içerisinde nübüvveti delillendirmeleri incelenmiştir. Daha sonra bu başlıkların her biri tarihselci metodoloji içerisinde yeniden ele alınmıştır. Bu sayede naklî delil olarak zikredilen bu başlıkların nübüvvet için delil değeri farklı bir metodoloji nazarında göstermeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise kelamcıların kullandığı naklî delilin modern dünya nazarında değerinin olup olmadığını ifade edilip yeni metodolojiler karşısında klasik literatürün konumuna değinilmiştir. Anahtar Kavramlar: Nübüvvet, tarihselcilik, tehaddî, mucize, hatm-i nübüvvet.
Kelâmın klasik çağında deizm problemi
Deizm, insanlık tarihiyle birlikte zihnimizi meşgul etmeye başlamıştır. Tarihin belli dönemlerinde ortaya çıkan sonra zamanla önemini kaybeden deizm, günümüzde tekrar seslendirilmeye başlamıştır. Bu felsefi hareket Orta Çağ'da olduğu gibi dini ve dinin öğretilerini reddetmektedir. Dolayısıyla deizm İslam'ın temel inanç esaslarını da hedef almaktadır. Usûlü-d-Dîn olan kelâm (akaid) ilmi deizm ve ateizm gibi felsefi akımlara karşı İslam'ın temel inanç esaslarını akli ve nakli delillerden yola çıkarak temellendirmeye çalışmıştır. Kelâm ilminin klasik çağı olarak adlandırılan H.4. ve 8. yüzyıllar arasında da deizmin felsefi izlerine rastlamak mümkün görünmektedir. İslam dünyasında Tabiat felsefesinin ilk temsilcilerinden Ebu Bekir er-Râzi, nübüvveti ve vahyi reddettiği bilinen Berâhime adı verilen dini grup, İbnü'r-Râvendî ve Ebu İsa el-Verrâk gibi İslam ilim geleneğinde tartışılan isimlere atfedilen, nübüvvete ve dine karşı görüşler ve fikirler deizmin izlerine kelâm ilminin klasik çağında da rastlandığını göstermektedir. İslam'ın temel inanç esaslarından nübüvveti ve vahyi hedef alan görüşlere karşı ortaya konulan akli ve nakli fikir ve görüşler deizme karşı bugünde ilmi değerini korumaktadır. Kelam ekolleri, Mu'tezile, Eş'ariyye, Mâtürîdiyye ve diğer kelami fırkaların gerek Allah'ın isimleri, sıfatları ve fiilleri üzerine yaptıkları çalışmalar, gerekse nübüvvete ve vahye olan ihtiyacı açıklamak için kullanılan argümanlar bugünümüze de ışık tutacak zenginliktedir. Bu veriler ışığında tezin amacı, kelâmın klasik çağında görülen deist fikirlere karşı ortaya konulan ilmi çalışmaların günümüz deist fikirlerini karşı bir cevap niteliğinde olduğunu ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Kelâm, Deizm, Nübüvvet, Vahiy
İmam Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr'a göre hikmet kavramının karşılaştırılması
Hikmet kavramının Kur'an'da birçok defa kullanılması ve Allah'ın hakîm ismiyle hikmet sıfatının birlikteliği hikmet ve ilâhî fiiller arasındaki ilişkiyi gündeme getirmiştir. Hikmet kavramı yargıda bulunmak, karar vermek anlamında "hükm" mastarından isimdir. Yine ""sakındırmak, engellemek, gem vurmak, alıkoymak" gibi anlamlara gelen "ihkam" masdarıyla anlam ilişkisi vardır. Istılâhı manası genel olarak ""sözde ve fiilde isabet etmek, isabet, her şeyin yerli yerince yapılması," demektir. Hikmetin anlam dünyasının bu denli geniş olması ayrıca kavramın anlamı, kapsamı, çeşidi, gibi hususlar üzerinde geniş şekilde düşünülmesine etki etmiştir. Bu sebeple birinci bölüm hikmet kavramının etimolojik tahlilini ve farklı ilmi disiplinlerde hikmetin; önemini, tarifini, ilmi disiplinlerde kullanımını, benzerlik ve farklılıkları, neyi kapsadığını, araştırdığımız bir niteliğe kavuştu. İkinci bölüm ise ilk bölümde hikmete dair bulgu ve çıkarımlar tezimizin konusunu oluşturmuştur. Yine ikinci bölümde kelâm ilminde hikmetin kullanımı ve hikmete dair Eş'arî, Mâtürîdî ve Mu'tezile mezheplerinin konuya dair genel yaklaşımları ortaya koyulmuştur. Sonrasında ise tezimizin amacını oluşturan İmam Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Kâdî Abdülcebbâr'ın (ö. 415/1025) hikmete dair görüşlerini alt başlıklar halinde karşılaştırmalı olarak incelemeye, benzerlik ve farklılıklar gösterilmeye çalışılmıştır. Mâtürîdîler de ilâhî fiillerde hikmetin olduğunu ama hikmetin Allah'ın fillerine etkisi konusunda Mu'tezile'den ayrılırlar. Mâtürîdîler ilâhî fillerde bulunan hikmetin veya herhangi bir şeyin Allah'a vâcib olmayacağı görüşündedirler. Çalışmamızda yöntem olarak veri tarama tekniği olan belgesel kaynak derlemesi tekniği kullanılmış ve konumuza ilişkin literatür incelenmiştir. Tasnif edilen bu bilgiler objektiflik ilkesi çerçevesinde sosyal bilimlerin deskriptif (vasıflandırıcı) metodu kullanılarak yazılmıştır. Hikmet kavramına dair literatürde pek çok çalışma görülmektedir. Fakat İmam Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr'ın hikmete dair görüşlerini karşılaştırmalı olarak inceleyen müstakil bir çalışma bizim ulaşabildiğimiz kadarıyla yoktur. Bu yönüyle tezin alana katkı sunması hedeflenmektedir. Hikmet kavramının birçok farklı ilmi disipline konu olması ve üzerinde çalışmaların yapılmasının nedeninin hikmet ve ilahi fiiller arasındaki ilişki olduğu düşüncesi olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanında ayet ve hadislerde sık sık hikmete dair vurguların olması da bir başka etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Kâdî Abdülcebbâr, hikmet kavramını vücub aleallah bağlamında ele almış ve Allah'ın fiillerinin mutlaka bir fayda ve maslahat içermesini gerektiğini ifade etmiştir. Bu zorunluluğu tüm konularda geçerli olmadığını yalnızca dini konularla sınırlı olduğunu ifade etmiştir. Mâtürîdî, Allah'ın fiillerinde hikmetin bulunduğunu, onun hikmetinin her şeyi yerli yerine koymak olduğunu bu nedenle Allah'ın fiillerinin hikmetsiz olamayacağını savunmuş. Allah'ın fiillerindeki hikmetin asla onu bir şeye mecbur eden dışarıdan bir etki olarak görmeyip aksine bunu bizzat Allah'ın kendi kendine kural olarak koyduğunu ifade etmiştir. Anahtar Kavramlar: Kelam, Hikmet, Âlem, Ebû Mansûr el- Mâtürîdî, Kâdî Abdülcebbâr
Nebevî öğretide uyarma metodu
İçinde bulunulan çağın mevcut getirilerinin de etkisiyle duğrular ile yanlışların birbirine karıştığı ve hatta doğru olanın yerini yanlışların almış olduğu bilinen bir gerçekliktir. Bu karmaşıklık dinî ve ahlâkî açıdan hem insanımıza hem topluma büyük zararlar vermektedir. Bunun neticesinde ortaya çıkan durum uyarılmaya ve uyarıya duyulan ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak günümüz insanının içerisinde bulunduğu hâl ele alındığında uyarma konusunda oldukça hassas davranılması gerektiği ise karşımıza çıkan bir başka durumdur. Tam da bu sebeple uyarıcı konumunda bulunan bireyin belirli metodlar çerçevesinde uyarma eylemini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Hz. Peygamber‟in "nezîr/uyarıcı" olduğu, güzel bir üslupla içerisinde yaşadığı toplumun yanlışlarının yerine doğruları koyduğu ve yirmi üç yılda yeni bir toplum inşâ ettiği âşikardır. Onun izlediği yöntemler, kullandığı metodlar bugünün uyarıcı kişilikleri için birer numune niteliğindedir. Bu sebeple mevcut tez çalışmasında Hz. Peygamber tarafından kullanılmış olan uyarma metodları ele alınacaktır. Ve böylelikle günümüz uyarıcıları için bir yol haritası oluşturulmaya çalışılacaktır. Bu tez çalışması Hz. Peygamber‟in o günün şartları neticesinde geliştirmiş olduğu yöntemleri dikkat alınarak, bireyin hayatında inzârın ne ölçülerde ve hangi çerçevelerde yer alması gerektiğinin ortaya konulması adına önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Hz. Peygamber, Nebevî, Öğreti, İnzâr, Metod
20. yüzyılın ürettiği itikâdi-kelâmi problemlere Mehmet Akif Ersoy'un bakışı
20. yüzyıl dünya genelinde siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel ve dini alanlarda değişimlerin ve yeni fikri hareketlerin olduğu bir dönemdir. Mehmet Akif Ersoy, bu dönemde yaşayan Doğu-Batı medeniyetlerinin durumunu gözlemleyip karşılaştırmalı olarak tahlil eden bir düşünürdür. Osmanlı Devleti'nin en çalkantılı döneminde yaşanan toplumsal sorunlar ile aydın-halk arasındaki itikâdi ve kelâmi alanda oluşan fikir ayrılıklarına Akif'in Safahat adlı eseri, yayınladığı çeşitli makale ve tefsir çalışmaları incelenerek ulaşılmıştır. Bu bağlamda öncelikle Akif'in fikirlerinin oluşmasına zemin hazırlayan sosyal ortam ele alınmıştır. İtikâdi- kelâmi problemler ise Mehmet Akif'in uluhiyyet- nübüvvet- semiyyat düşünceleri altında işlenmiştir. Çalışmamızın son kısmında dönemin diğer tartışılan konularından olan dinde teceddüd, eğitim, kadın ve aile hayatına değinilirken halkın kültür, gelenek ve inançları da göz önünde bulundurulmuş, Akif'in şiirlerindeki hikayelere başvurulmuştur. 20. yüzyılın ürettiği itikadi-kelami problemlere dönemin sosyo-kültürel yapısı etkili olmuş ve Akif, toplumu bu yönde arzu edilen İslamî hayata yönlendirmeye çalışmıştır. Bu çalışma, Mehmet Akif'in eserlerinin yalnızca edebi nitelikli olmadığını aynı zamanda toplumsal ve dini alanlarda da incelenmeye değer olduğunu ve kendisine yapılan eleştirilerin sebeplerini belirleme bakımından önemli olduğu düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Mehmet Akif Ersoy, Safahat, İslamcılık, Batılılaşma, Din, Kader, Tevekkül
Fârâbî ve İbn Sînâ'da tahayyül kavramı
Fârâbî ve İbn Sînâ'nın tahayyül yetisi hakkındaki görüşleri psikoloji, epistemoloji, nübüvvet, siyaset gibi birçok alanı kapsayıcı ve felsefî birikime katkı sağlayıcı nitelikte önemli bir tartışma konusudur. Bu çalışmada Antik Yunan filozoflarının phantasiaya ilişkin fikirleri ve Fârâbî ile İbn Sînâ'nın tahayyül gücüne dair açıklamaları karşılaştırmalı olarak aktarılmış, İslam filozoflarının bu konuda ortaya koyduğu farklılıklara, değişimlere, yeniliklere değinilmiştir. Fârâbî ve İbn Sînâ'nın mütehayyile gücüne dair açıklamaları dört aşamalı olarak ele alınmıştır: (a) Tahayyül kavramının felsefî literatürdeki kavramsal serüveninde Antik Yunan filozoflarının etkisi ve İslam felsefesine intikalde phantasianın şekilsel-anlamsal dönüşümünün tercüme eserlerdeki takibi (b) Fârâbî ile İbn Sînâ'nın nefs teorisi bağlamında tahayyül yetisinin fizyolojisi (c) Faal Aklın insana etkisinde akıl-tahayyül yetileri arasındaki ilişki ve tümel-tikel içerikte olan verileni kabulde tahayyülün taklit fonksiyonu (d) Uyku ile uyanıklık gibi hallere göre tahayyülün işlevlerindeki farklılığın nübüvvetle bağlantısı ve filozofun, nebinin, ilk başkanın yasa koymasında tahayyül yetisinin rolü. Bu çerçevede "Fârâbî ve İbn Sînâ'nın tahayyül konusunda Antik Yunan filozoflarından etkilendiği noktalar nelerdir?"; "Fârâbî ve İbn Sînâ'nın tahayyülle ilgili özgün düşünceleri nelerdir?" sorularına cevap aranmıştır. Bu sorular çözüme kavuşturulurken nebinin farklı bilinç düzeylerini tecrübe ettiği nübüvvetin gerçekleşmesinde akıl ve tahayyül yetisine ait işlevlerin belirginleştirilmesine özen gösterilmiş; Faal Aklın tahayyül yetisi mükemmel olan insana etkisinin nesnel dünyada algılanabilmesine olanak sağlayan görme teorilerinin nübüvvet meselesine dâhil edilmesi incelenmiş; Fârâbî'nin kehâneti nübüvvete dönüştürmesi konusu üzerinde durulmuş; nübüvvetin delilik ve sihirden üstünlüğü ispatlanmaya çalışılmıştır.
Kelâm'da kadının peygamberliği ve Hz. Meryem
Kelâm literatüründe kadının peygamberliği konusu nübüvvet meselesinin tartışmalı konularındandır. Öyle ki Ehl-i Sünnet çatısı altında buluşan Maturidi ve Eş'ari mezhepleri de bu hususta farklı kanaate sahip olmuşlardır. Maturidi mezhebine göre kadından peygamber olamazken, Eş'ari mezhebinin genel kanaati kadının peygamber olabileceği yönünde olmuştur. Yine Zahiri mezhebinden İbn Hazm da kadının peygamber olabileceğinin şiddetli savunucularından olmuştur. Bu ihtilaf temelde; nübüvvet ve vahyin mahiyeti, nebi ve resul kavramları arasında bir fark bulunup bulunmadığı ve kadının bu vazifeyi birtakım sebeplerden ötürü icra edip edemeyeceği gibi fer'î tartışmalara dayanmaktadır. Bu noktada Kur'an'da otuz defadan fazla muhtelif yönleriyle zikredilen ve özellikle de vahiy almış, mucize (ya da başka bir olağanüstü durum) göstermiş bir kadın olarak Hz. Meryem, tartışmanın seyrinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada, ilk olarak kadından peygamber olup-olmayacağı hususunda dile getirilen görüşlerin dayandıkları temel delilleri ve bunlar üzerindeki tartışmaları serdedecek, daha sonra diğer peygamberlerin peygamber olduklarını gösteren nassî işaretleri ele alacak ve son olarak elde ettiğimiz tespitleri Hz. Meryem'e tatbik ederek onun peygamber olup-olmadığı hakkında ulaştığımız sonucu belirteceğiz. Anahtar Kelimeler: kadın, peygamberlik, Hz. Meryem, vahiy, mucize.
Kitab-ı Mukaddes'te peygamber görümleri
Dinler tarihinde kutsalı tecrübe eden kişilerin yaşadığı vizyonlar (görümler) önemli bir yer tutar. İnsanlık tarihi kadar eski denilebilecek bu kutsalı tecrübe anı günümüze kadar önemini korumuştur. İnsanlar bazen tanrıların doğrudan konuşmadığını sembollerle ve olağanüstü tasavvurlarla insanlara mesaj verdiğini düşünmüşlerdir. Eski Yunan'da 'orakller' Sümer medeniyetinde zigguratlarda görev yapan kahin sınıfı, Orta Asya'da esrime geçiren kam ve şamanlar, kutsalı tecrübe ettikleri anlarda tanrı yahut tanrılarla konuşmalarını çoğunlukla semboller ve simgelerle anlatmışlardır. Kutsal Kitap'ta da pek çok peygamber ya da tanrı adamı olarak isimlendirilen kişiler söz konusu anları yaşamış ve 'Rabb'in' kendisine gösterdiği olağanüstülükleri insanlara, krallara anlatmışlardır. Görümler (Vizyon, görü, müşahede) insanların bilinçleri açıkken diğer bir ifadeyle rüyada değilken kutsalı tecrübe anlarıdır. İnsanlar ve peygamberler görümleri oldukça sık bir şekilde müşahede etmiş ve uluslarına bu görümler vasıtasıyla müjdeler yahut uyarılar getirmişlerdir. Görümler genellikle tabiatları itibariyle olağanüstü semboller ve mecazlarla vuku bulmuştur. Bu görümleri defalarca tecrübe eden peygamberler bile görümlerin anlamlarını her zaman açık seçik anlamlandıramamışlardır. Biz de bu çalışmamızda söz konusu görümlerin dinler tarihindeki yerini tespit etmeye ve görümlerin insanların hayatlarında hangi anlamlara geldiğini bulmaya çalıştık.
Abdullatîf Harpûtî'nin Tenkîhu'l Kelâm fî Akâid-i ehli'l İslâm isimli eserinde nübüvvet anlayışı
İslâm literatüründe "İslâm dininin inanca ve davranışlara dair ilkelerini naslardan hareketle belirleyen ve aklî yöntemlerle temellendirip destekleyen bir ilim" şeklinde tanımlanan Kelâm ilmi, diğer İslâmî ilimler gibi teşekkülünden itibaren bazı evreler geçirmiştir. Genel kanaate göre bu evreler Gazzâli ile son bulmakla birlikte hatırı sayılır bir çoğunluğa göre ise söz konusu intihadan sonra "Yeni Kelâm İlmi" diye adlandırılan bir döneme girilmiştir. Bu görüşü savunan âlimlere göre, söz konusu dönemin en önemli temsilcilerinden biri Kelâm ilmi alanında velûd kimliğiyle Osmanlı'nın son döneminde ün yapmış isimlerden biri Harput'lu ilim adamı Abdullatif Harpûtî'dir. Kendisinin Yeni İlm-i Kelâm döneminin oluşum ve gelişim sürecine tesir eden âlimlerden biri olarak kabul edilmesinin sebeplerinden birisi de alana dair hazırlamış olduğu Tenkîhu'l-Kelâm fî Akâid-i Ehli'l-İslâm isimli eseridir. Bu eserinde sosyal ve siyasal karışıklığın yol açtığı sorunların çözümünde dönemin ihtiyaçlarını dikkate alarak Kelâm ilmini tedvin yoluna gitmiştir. Bu nedenle de Kelâm alanında araştırmaya değer şahsiyetlerden biri olma özelliğini haizdir. Dârü'l-Fünûn ve Medresetü'l-Vâizin müesseselerinde müderrislik yaptığı dönemde hazırlamış olduğu ve Abdullatîf Harpûtî ismiyle özdeşleşen bu eser Nübüvvet konusunda önemli bilgiler ihtiva ettiği için araştırmamızın omurgasını oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Yeni İlm-i Kelâm, Abdullatîf Harpûtî, Nübüvvet
Seyyid Hüseyin Nasr ve "Muhammed: Man of God" adlı eseri çerçevesinde siyere bakışı
İslam'ın anlaşılması ve yaşanmasında çok önemli bir konumu olan Hz. Peygamber'in hayatını, söz ve davranışlarını tespit etmek ve aktarmak için sayısız eser yazılmıştır. Bu konuda oluşan literatür giderek gelişmiş, siyer haricinde yeni türlerin oluşumuyla birlikte muazzam bir seviyeye çıkmıştır. 19. yüzyılla birlikte Batıda meydana gelen düşünsel ve bilimsel değişimler İslam dünyasını da etkisi altına almıştır. Modern tarih telakkilerinin ve birtakım paradigmaların tesiri ile klasik döneme ait tarih kitapları ve muhtevaları sert bir eleştiriye tabi tutulmuştur. Modern dönemde siyere dair yazılan eserlerde peygamberin siyasi, askeri ve beşeri yönleri daha fazla öne çıkarılmaya başlamıştır. Buna mukabil onun peygamberlik yönü, vahiy ekseninde Allah ile arasındaki ruhi ve manevi yön ile ilahi koruma ve gözetimin onun hayatına yansımalarını içeren olağanüstülüklerin anlatıldığı rivayetler modern siyer eserlerinde yer bulamamışlardır. Seyyid Hüseyin Nasr, batı dillerinde Hz. Peygamber'in siyasi, askeri ve beşeri yönlerini anlatan çok sayıda eserin olduğunu fakat O'nun peygamberliğinin manevi yönünü ve hayatında cereyan eden olayların derin manalarını inceleyen çalışmaların az olduğu kanaatindedir. Nasr, bu eserde modern ve şüpheci zihinlerin tereddütler oluşturduğu hususları geleneksel İslam düşüncesi ışığında açıklamaya çalışmaktadır. Bu sayede ilk kaynaklara erişim imkanı olmayan genç okuyucu kitlesine geleneksel literatürden beslenen güncel bir peygamber sunumu yapmayı hedeflemiştir. Anahtar Sözcükler: Seyyid Hüseyin Nasr, Siyer, Hz. Muhammed (s.a.v.), Peygamber Tasavvuru