Philosophy history
96 theses under this subject heading
Mctaggart'ın zamanın gerçekdışılığı argümanının zaman felsefesi bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışma, zamanın ne'liği problemi üzerine felsefi bir sorgulama amacını taşımaktadır. Zamanın ne'liği meselesi, Antik Çağ'dan günümüze kadar pek çok felsefeci tarafından incelenmiştir. Bu felsefeciler arasında yirminci yüzyıl felsefecilerinden John Ellis McTaggart'ın ortaya attığı "Zamanın Gerçekdışılığı Argümanı", sorgulamanın gidişatı açısından son derece önem teşkil etmiştir. Bu nedenle çalışmanın merkezi McTaggart'ın argümanının incelenmesine ayrılmış, diğer bölümlerde ise McTaggart öncesi ve McTaggart sonrasına ait düşünceler ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde McTaggart'a kadarki süreç içerisinde felsefe tarihinde geliştirilmiş zaman düşünceleri ele alınmıştır. Bölüm içerisinde nesnel zaman anlayışının benimsendiği Aristo fiziği, Aristo fiziği karşısında geliştirilen öznel zaman anlayışı, mutlak zaman anlayışının benimsendiği Newton fiziği, Newton fiziği karşısında geliştirilen ilişkisel zaman anlayışı, izafi zaman anlayışının benimsendiği Einstein fiziği ve Einstein fiziği döneminde geliştirilen diğer zaman anlayışları karşılıklı olarak değerlendirilmiştir. Böylece McTaggart'ın argümanının nelerden etkilendiği, bu argüman öncesinde zamana dair hangi sorgulamaların yapıldığı gibi sorulara yanıt aranmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, McTaggart'ın "Zamanın Gerçekdışılığı Argümanı"nın incelenmesine ayrılmıştır. Bu bağlamda sırasıyla zamanın gerçek olmadığına dair geliştirilen ilk düşünceler incelenmiş, McTaggart'ın sistematiğinde anahtar rol oynayan zamanın A serisi, B serisi ve C serisi kavramları ve argümanın sistematiğinin detaylı analizi yapılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise McTaggart sonrası geliştirilen zaman teorileri ve yirminci yüzyıl Zaman Felsefesi tartışmaları ele alınmıştır. Bölüm içerisinde sırasıyla A serisi savunucularından Şimdicilik Teorisi, Genişleyen Evren Teorisi, İndirgemeci Yaklaşım; B serisi savunucularından Ezeli Zaman Teorisi, Kadercilik Teorisi, Blok Evren Teorisi ve Platonizm Teorisi incelenmiştir. Böylece McTaggart öncesi, McTaggart argümanı ve McTaggart sonrasına dair zamanın ne'liği üzerine geliştirilen düşünceler karşılaştırılmalı olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Felsefe Tarihi, Zaman Felsefesi, Zaman, Zamanın Gerçekdışılığı, McTaggart, A serisi, B serisi, Kipli Zaman Teorisi, Dinamik Zaman Teorisi, Kipsiz Zaman Teorisi, Statik Zaman Teorisi.
Kant'ta saf aklın sınırı
Bir problem olarak akla sınır çizme; yani insan aklının neyi bilip neyi bilemeyeceği, doğru bilgiye nasıl ulaşabileceği veya nerde durması gerektiği geçmişten günümüze kadar felsefenin temel konularından biri olagelmiştir. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden Immanuel Kant'ın eleştiri felsefesinde ulaşmak istediği temel amaç da, Critique of Pure Reason (Saf Aklın Eleştirisi) adlı eserinde belirttiği üzere, saf aklın bütün kapsamını, hem sınırları hem de içeriğiyle eksiksiz ve genel ilkelere göre belirlemektir. Kant eleştiri felsefesinde, klasik metafizikçilerin yaptığının aksine, metafizik bilgilerin pozitif bilimlerin yöntemleriyle bilinemeyeceğini savunmuştur. Kant'a göre eğer metafizik bir bilim olarak mümkün olacaksa, insan aklı neyin a priori olarak bilineceğini tespit etmek, bu temel üzerinde prensiplerini belirlemek ve bu prensiplerin uygulanabileceği alanın dışında kalan şeyleri bilimin dışında bırakmayı kabul etmek mecburiyetindedir. Metafiziğin bir bilim olabilmesi için, aklın deneyimi aşan bu etkinliğinin bilimsel açıdan dayanaklarının ve çerçevesinin açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla insan aklının neyi bilip neyi bilemeyeceği problemiyle ilgili olarak öncelikle ele alınması gereken, saf aklın deneyimden bağımsız olarak neyi, ne kadar ve nasıl bilebileceğinin belirlenmesidir. Bu bağlamda Kant eleştirisinde, a priori (deneyimde verilmeyen)-a posteriori (deneyimde verilen) kavramlarına paralel olarak fenomenal (duyu verileriyle deneyimlenebilen alan) ve numenal (duyu verileriyle deneyimlenemeyen alan) dünya ayrımlarını yaparak fenomenlerin bilgisini elde etmek mümkün iken, numenlerin bilgisini elde etmenin mümkün olmadığını iddia etmiştir. Kant bu iddiasını, deneyden gelmeyen ama deney-nesne bilgisiymiş gibi bilgimizi genişleten "sentetik a priori yargı"ların nasıl olanaklı olduğunu bu yargıların kaynak, kapsam ve sınırlarını göstermeye çalışarak temellendirmiştir. Bu problem "saf matematik nasıl olanaklıdır?", "saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?" ve "bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?" sorularını da beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada, "saf aklın sınırı nedir?" problemi, Kant'ın eleştiri felsefesi üzerinden araştırılmıştır. Felsefe tarihinde bir mihenk taşı görevi gören Kant'ın eleştiri felsefesi; "eleştiri" ve "sınır" kavramları ile felsefe tarihine yönelttiği sorular ve cevapların Kant sonrası felsefeye yaptığı etkinin daha iyi anlaşılması için önem arz ettiğinden söz konusu kavramlar bağlamında irdelenmiştir. Çalışmanın temel amacı; Kant'ın geleneksel metafiziğe yönelik eleştirilerine yön veren aklın deneyimden bağımsız olarak kullanımı hakkındaki düşünceleriyle bilgiye çizdiği sınırları belirleyerek onun eleştiri felsefesinde "saf aklın sınırı" problemini tespit ve analiz etmek; tartışmalardan hareketle "saf aklın sınırı"nı açığa çıkartmaktır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada, akla çizilen sınırlar içinde Kant felsefesinde aklın teorik faaliyetlerine temel teşkil eden durum, olanak ve şartlar ortaya konmuş; transendental felsefenin temel argümanlarıyla "matematik ve doğa bilimlerinde sentetik a priori yargılar nasıl mümkündür?" sorunsalıyla birlikte "bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır?" problemi sistematik bir şekilde incelenmiştir. Bu inceleme göstermiştir ki, metafizik alanda sentetik a priori bilgi, yani metafiziğin nesnel nitelikte bir bilim olmasına imkân sağlayacak bir bilgi, metafizikte saf aklın sınırlarını aşmaktadır. Anahtar Kavramlar: Kant, Saf Akıl, Sınır, Transendental, Eleştiri
Manevi danışmanlığın felsefi temelleri
Bu çalışmanın temel amacı, manevi danışmanlığın felsefi temellerini araştırmak ve bu doğrultuda felsefi kaynaklara bağlı bakış açısının manevi danışmanlık alanına sağlayacağı katkıları incelemektir. Bu bağlamda çalışmada, pratik felsefi geleneğin temeline inilerek felsefenin ruhun bakımı için gerekli görüldüğünün ve maneviyatı yadsımayıp aksine kucaklayan bir düşünme etkinliği olarak yürütüldüğünün altı çizilmiştir. Antik Yunan felsefesinin ve İslam ahlak metafiziğinin yol gösterici ve mutluluk verici boyutuyla ele alındığı çalışmada, modern manevi danışmanlık uygulamalarına teorik temel sağlayacak felsefi öğretiler ve temalar üzerinde durulmuştur. Manevi danışmanlıkta felsefi düşünmenin değerinin, modern bireyin belirsizliklerinin ve maneviyat arayışının, felsefenin din ve maneviyatla olan ilişkisinin tartışıldığı bu çalışmada, din felsefesinin temel problemlerinden olan kötülük problemi, danışanın aşkın varlıkla ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Türkiye'de manevi danışmanlık alanına felsefi bir perspektiften bakan ilk çalışma olan bu araştırmada sonuç olarak; (i) manevi danışmanlık ve rehberliğin felsefi temellerinin olduğu; (ii) manevi danışmanlık hizmeti veren manevi danışmanların, gerek danışmanlığın amaçlarına ulaşmalarında gerekse kullandıkları teknikler açısından felsefi birikimden yararlanabilecekleri; (iii) manevi danışmanlık alanında, manevi danışman ve danışan arasında gerçek bir terapötik anlamanın sağlanıp sağlanamayacağının sorgulanabilmesi ve bu terapötik anlamanın ve yorumlamanın gerçekleşebilmesi için gerekli görülen teknikler açısından felsefi kaynaklardan yararlanılabileceği saptanmıştır.
Panoptikondan post-panoptikona geçişte sınırların dönüşümü
Kendini modernliğin mimari bir yapılanması olarak gösteren panoptikon tasarımcısı Bentham hayattaki iken mimari bütünlüğü ile hayata geçirilememiş ancak takip eden süreçte tüm bir modern çağın ruhunu oluşturmuştur. Panoptikon modern iktidarın sınırları takip etmek için oldukça geniş bir imkân alanı sunmaktadır. Modernliğin katı disiplinlerle örülmüş sınırları özgürleşme vaadine karşılık kendini şiddetle müdafaa etme hali sınırın dışarısında bıraktığına yaşam hakkı tanımayan tutumu kendini panoptikonda göstermiştir. Güç kullanımını en aza indirmeyi hedefleyerek klasik iktidar metotlarını dönüşüme uğratan bu yeni düzen post-panoptik süreçte kendini aşarak ilerlemiştir. İktidar artık tamamen görünmez hale gelmiştir. Ve kaba güç kullanımı mekânsal sınırlandırmayı da aşarak kendini akışkanlığa bırakmıştır. Post-panoptik stratejiler sınır çizmek için arzu, teşvik, ikna ve özgürlük yollarına başvurarak mahkumlarına özgür olduklarını yanılsamasını yaşatmışlardır. Panoptik sınırlar post-panoptikonda imkân ölçülerinin en yüksek düzeyine erişmiştir.
Clausewitz ve Schmitt'te politika-savaş ilişkisine dair bir analiz
Teknolojik alanda yaşanan gelişmeler savaşlarda da köklü değişimlere neden olmuştur. Bu tezin temel amacı, savaşlarda yaşanan bu değişimler sonrasında Clausewitz'in "savaş sadece politikanın başka araçlarla devamıdır.'' argümanının geçerliliğini koruyup korumadığını Carl Schmitt'in görüşlerinden istifade ile sorgulamaktır. Bu çerçevede, tezin ilk bölümünde, savaşın kavramsal incelemesi ile savaşın felsefe içerisindeki yeri ele alınmıştır. Müteakiben savaşlarda yaşanan dönüşümler ile Clausewitz'in savaş üzerine görüşlerine yer verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde, politikanın kavramsal analizi ile Schmitt'te politik olan savaş ilişkisi incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise günümüzde savaş ile politikanın bir bağlatısının olmadığına dair iddialar incelenerek Clausewitz'in tezinin geçerlilik durumu değerlendirilmiştir.
Michel Foucault'da hümanizm sorunu
Hümanizmi; tarihin belirli dönemlerinde Avrupa toplumlarında pek çok kere yeniden gündeme gelmiş ve sıklıkla değer yargılarıyla ilişkilendirilmiş temalar bütünü olarak tanımlayan Foucault, bizâtihî bir düşünce sistemi ortaya koyamayacak kadar esnek ve tutarsız olarak nitelendirdiği bu tematiğin, din, bilim ve siyasetten derlenmiş kimi insan telakkilerine dayanmakta ve onları meşrulaştırmakta olduğunu belirtmiştir. Çoğu zaman eleştirel bir farklılaşmanın ifadesi olacak şekilde zıt kutuplarda yer alan bu hümanist temalar hususunda kendisini en çok endişelendirenin, bahsi geçen hümanizmlerden her birinin ahlâkın belirli bir biçimini bütün özgürlüklerin evrensel modeli olarak sunmaları neticesinde "insanın sınırlandırılması" olduğunu söylemiştir. Oysa Foucault açısından hümanist temanın, bir araya getirilemeyecek derecede çeşitli ve farklı düşünce ekolleri tarafından dillendiriliyor olması "insanın sınırlandırılamayacağı" anlamına gelmektedir. Bu nedenle Foucault, erken dönem çalışmalarında, insanın, varoluşunun evrensel zorunluluğu olarak rasyonel insan doğasını gören böylece onu epistemik bir çıkış noktası, tarihsel ilerleyişin merkezinde pratik bir fail şeklinde konumlandıran (aslında "insanı belirli bir bilginin nesnesi olarak inşa ettiğini" söylediği) hümanizmlere karşı eleştirel bir yaklaşım sergilemiştir. Bununla birlikte düşünürün, son dönem çalışmalarında söylem ya da iktidarın edilgen ürünü şeklinde tasarladığı özne fikrini terk ederek öznelliğe yeniden yöneldiği görülmektedir. Felsefesinin ve politik eylemin odağı olarak belirlediği kişisel etik'inde, özgür öznenin "kendimizin eleştirel ontolojisi" ve "yaşama sanatları" vasıtasıyla değişimini ve inşasını talep eden düşünürün hümanizm eleştirilerinin sınırsız özgürlük ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirecek başka bir figür için yapıldığı açıktır. Dolayısıyla Foucault, yeni bir hümanizm ve insan tanımı önermektedir. Bu bağlamda hakîkati, anlamı ve gerçekliği epistemik söylemlerle kuran insanın, modern seküler hümanizm tarafından akıl varlığı olarak tanımlandığı yerde Foucault'nun kişinin kendini gerçekleştirmesi bağlamında ortaya koyduğu hümanizmle birlikte hakîkati, anlamı ve değeri sınırsız seçme ve sınırsız zevk istemiyle yok sayan irrasyonel bir arzu varlığına dönüştüğü görülmektedir.
Said Paşa'nın Hulâsa-i Mantık adlı eserinin değerlendirilmesi ve Türkiye Türkçesine çevrilmesi
Diyarbakırlı bir aileye mensup olan Said Paşa (1832-1891) devlet adamlığı yanında birçok ilimle meşgul olmuştur. Bu ilimlerden biri de mantık olmuştur. Hulâsa-i Mantık isimli eserinde mantığa dair görüşlerini kaleme almıştır. Hulâsa-i Mantık hacim olarak küçük olmasına rağmen içerik bakımından oldukça kapsamlı bir eserdir. Bu çalışmanın konusu, Hulâsa-i Mantık çerçevesinde Said Paşa'nın mantık görüşlerinin incelenmesi ve eserin Türkiye Türkçesine çevrilmesidir. Çalışmanın amacı, Said Paşa'nın mantık anlayışı, onun mantık alanında Türk düşünce tarihine katkılarının neler olduğunun Hulâsa-i Mantık adlı eser çerçevesinde incelenmesi, eserin Türkiye Türkçesine çevrilmesidir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde mantığın ne olduğu, tarihçesi, Said Paşa'nın hayatı, mantık tanımı ve onun Türk düşünce tarihine katkıları ele alınmıştır. İkinci bölümde Hulâsa-i Mantık adlı eserin değerlendirmesi yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise Kudret Büyükçoşkun tarafından latinize edilmiş olan Hulâsa-i Mantık' ın Türkiye Türkçesine çevirisi yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Said Paşa, Hulâsa-i Mantık, Said Paşa ve Mantık, Hulâsa-i Mantık ve Türkiye Türkçesi, çağdaş Türk düşüncesi
Fârâbî'de semâvî cisimler
Semâvî cisimler konusu, evrenin yapısına dair yapılan incelemeler içerisinde ortaya çıkan bir meseledir. Nitekim evren, fiziksel ve matematiksel anlamda incelenerek astronomiye ve kozmolojiye konu olurken evrenin Tanrı ile ilişkisi, metafizik bir meseleyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda ünlü Türk-İslam filozofu Fârâbî de evrenin yapısını incelemektedir. Bu çalışma, Fârâbî özelinde semâvî cisimler konusunu ele almaktadır. Çalışma, giriş bölümünün dışında iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, tez boyunca sıklıkla kullanılacak olan ve konunun temelini oluşturan birtakım kavramlara dair bilgiler verilmektedir. Çalışmanın birinci bölümünde semâvî cisimler ve evrenin yapısı hakkında Fârâbî öncesi ortaya konulan öğretiler ve sistemler aktarılmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümü ise tezin temelini oluşturmaktadır. Zira tez, Fârâbî' de semâvî cisimler konusunu tabiat bilimine ve metafizik bilimine konu olması açısından incelemeye çalışmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın ikinci bölümü kendi içinde iki kısma ayrılmaktadır. Buna göre ilk kısım, semâvî cisimleri, tabiat bilimi çerçevesinde açıklamaya çalışırken ikinci kısımda özellikle sudur teorisi çerçevesinde semâvî cisimler, metafizik bilimine konu olması yönünden ele alınmaktadır. Çalışmada Fârâbî'nin pek çok eserinden istifade edilmekle birlikte el-Medînetü'l-Fâzıla ve es-Siyâsetü'l-Medeniyye başucu kaynaklar olarak kullanılmaktadır. Son olarak çalışmanın sonuç bölümünde Fârâbî'nin semâvî cisimler ve evrenin yapısına dair tevarüs ettiği sistemlere ek olarak ortaya koymuş olduğu özgün görüşlerine vurgu yapılmaktadır.
Michel Foucault ve Jean Baudrillard düşüncesinin karşılaştırmalı bir analizi
20. yüzyıl çağdaş Fransız düşüncesinin özellikle ikinci yarısı felsefe tarihi açısından oldukça karmaşık bir yapıya sahip olup bu karmaşıklığın başında şüphesiz felsefenin "alan dışı" etkileşimlerle almış olduğu yeni hal vardır. Özne merkezli bir düşünceye gönderimde bulunan ve özellikle Jean Paul Sartre'a değin devam ettiğini söyleyebileceğimiz hümanist nosyon, 20. yüzyılın ikinci yarısında yıkılmaya başlanmış ve böylece de felsefede yeni bir döneme girip girilmediği sorunsallaştırılmıştır. Bu sorunsallaştırmaların başında gelen iki düşünür olan Michel Foucault ve Jean Baudrillard'ın düşüncelerinin daha sarih bir şekilde anlaşılabilmesi için, çalışmanın birinci bölümde konu edilen düşünce; Foucault ve Baudrillard'ın içinde yetişmiş olduğu döneme kadar devam eden modern düşüncenin oluşumudur. Özellikle Foucault ve Baudrillard açısından önemli bir dönüm noktasını/eşiği ifade eden modern dönemin önemi, güncelliğin anlaşılması adına, özneler olarak bugün eylemlerimizi belirleyen bilgi ve iktidarın birer sarmal halinde bugünkü deneyimlerimizi nasıl ve hangi bilgi ve iktidar ağlarıyla oluşturduğu ve bu deneyimlerin haricindeki deneyimlere öznelerin nasıl açılabileceği sorularının cevabının aranması gerektiği yer olmasından kaynaklanmaktadır. Bu açıdan çalışmanın birinci bölümde modern dönemin sübjektivite açısından önemine değinilmiştir. İkinci bölümde ise Foucault ve Baudrillard düşüncelerinin çağdaş Fransız düşüncesi içerisindeki konumu, Foucault ve Baudrillard'ın analiz biçimlerinin neler olduğu konu edilmiş olup, her iki düşünürün kullanmış olduğu analiz biçimlerinin, güncelliğin ontolojisinin yapılabilmesinde birbirine benzeyen ve ayrışan yönlerinin neler olduğu araştırılmıştır. İki düşünürün kaynaklarının ve araştırma alanlarının farklılığı, bu iki düşünürü karşılaştırmada bir handikap gibi görünse de, bu düşünürlerin çözümlemelerinin bugünü anlamada getireceği yararların ne olduğu da mevzu edilmiştir. Üçüncü ve son bölümde de Michel Foucault'nun bugünü oluşturduğunu düşündüğü modern eşiğe dair var olan çözümlemelerinin, günümüzü anlamada bugüne daha çok eğilen ve bugünü çözümlemeye yönelik çabalarıyla Baudrillard'ın düşünceleri arasındaki benzerlik ve farklılıklara yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çağdaş Fransız Felsefesi, Michel Foucault, Jean Baudrillard, Postmodernizm, Yapısalcılık, Postyapısalcılık
Nietzsche felsefesinde "Zerdüşt" karakteri
Bu çalışma, 19. yüzyılın önemli filozoflarından biri olan Nietzsche'nin "Zerdüşt" karakterine odaklanmaktadır. Nietzsche'nin "Zerdüşt" karakterinin hem tarihsel Zerdüşt ile bağlantılarının irdelenmesi hem de bu karakterin Nietzsche'nin yaşamı ve felsefesindeki yerinin açığa çıkarılması amaçlanmaktadır. Nietzsche'nin felsefesinin olgunluk döneminde beliren "Zerdüşt" karakteri, onun felsefesini yansıtması ve tarihsel bir karakterden ismini alması açısından çalışmamızı önemli kılmaktadır. Çalışmamızda hermeneutik yöntemi kullanılmıştır. Çünkü Nietzsche'nin yaşamıyla felsefesinin paralel olması ve metaforlara dayalı felsefe yapmasından dolayı hermeneutik yöntemi ile "Zerdüşt" karakterinin anlaşılmasının kolaylaşacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak Nietzsche'nin "Zerdüşt" karakterinin, tarihsel Zerdüşt karakterinden bağımsız düşünülemeyeceği ifade edilebilir. Nietzsche'nin "Zerdüşt" karakteriyle "iyi-kötü" değer yargılarının başlatıcısı olarak gördüğü Zerdüşt'ü aşmaya çalıştığı söylenebilir. Bu değer yargılarının ötesine de yeni değerlerin yaratıcısı olarak "Zerdüşt"ün ağzından Üstinsan'ı konumlandırdığı sonucuna ulaşılabilir. Elbette Üstinsan ile beraber anlam kazanan Bengi dönüş kavramının da "Zerdüşt" karakterinden hareketle ortaya konulduğu yargısına varılabilir. Dolayısıyla "Zerdüşt" karakterinin Sokrates'ten beri süregelen dekadansın ve onun sonucu olan nihilizmin aşıcısı ve Üstinsan'ın hazırlayıcısı olarak kurgulandığını söylemek mümkündür. Bu kurguda "Zerdüşt" karakterinin Sokrates öncesi Antik çağ trajedisine göre tasarlandığı iddia edilebilir. "Zerdüşt" karakterinin Dionysosçu tarzda yaşamı olumlaması da buna delil olarak sunulabilir. Ayrıca Nietzsche'nin "Zerdüşt" karakteriyle Antik Yunan felsefesinden hareketle kendi sanatını da ortaya koymaya çalıştığı ifade edilebilir. Üstelik bunu yaparken Dante, Goethe, Voltaire ve Wagner gibi sanatçıların sanat anlayışlarından da beslenerek kendi sanatını inşa ettiği sonucuna ulaşılabilir.
F. Nietzsche'nin, G.W.F Hegel'in tarih anlayışı eleştirisi
Bu çalışmada Nietzsche'nin Hegel tarih anlayışı eleştirisi, Hegel'in tarihte bir sona ulaşma düşüncesi temelinde incelenmiştir. Tezimiz üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm'de Hegel'in tarih anlayışı; Onun tarih anlayışının ana konusu olan tarihin ilerlemesinin tin ile ilişkisi ve tarihin bir sona erme düşüncesi ele alınmıştır. Aynı zamanda onun tarihte ilerleme derken kastettiği şeyin ne olduğu sorusunun yanıtı olan tin'in kendini açılımladığı bir süreç ve bu süreçte usun, tarihsel kişilikleri istenç, tutku ve arzularını kendi ereğini gerçekleştirmesi düşüncesi açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci Bölüm'de, Nietzsche'nin tarih anlayışı incelenmiştir. Bu bağlamda Nietzsche'nin tarih anlayışını etkileyen faktörler ve tarihi nasıl ele aldığı üzerine bir açıklama yapılmıştır. Onun tarih anlayışı etkin insan ile ebedi dönüş düşüncelerinin vurgusu çerçevesinde irdelenmiştir. Üçüncü Bölüm'de ise, Nietzsche ve Hegel'in tarih anlayışları arasındaki karşıtlıklar ve uyumsuzluklar ortaya koyulmuştur. Ayrıca Nietzsche'nin tarih anlayışındaki ebedi dönüş ve etkin istenç düşüncesi çerçevesinde Hegel'in tarihin ilerlediği ve sonunda da bir sona varma anlayışına yönelttiği eleştirisi ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sonuç olarak bu çalışma Nietzsche'ye göre, Hegel'in tarih anlayışının tehlikeli sonuçlar doğurabileceği eleştirisini hangi gerekçeyle yaptığı ve aynı zamanda onun bu eleştirisinin günümüz dünyasındaki yansımalarını incelemeyi amaçlamaktadır.
Doğu ve batı'da hümanizm/insan sevgisi: Örtüşüp ayrıştığı kısımlar
Hümanizm, Rönesans'tan bugüne güncelliğini koruyarak gelmiştir. Nitekim bugün hümanizm ile ilgili sürekli makale, tez, kitap çalışmaları veyahutta bilimsel toplantılar yapılmaya devam ediliyor. Ancak hümanizm kavramı ile ilgili hala bir kargaşa olduğu da tartışmasız kabul edilmektedir. Bu da göstermektedir ki hümanizm sadece bir tanıma ve anlama sahip değildir. Aslında bu tez naçizane bu kavram kargaşasını bir netliğe kavuşturmayı ve hümanizm kavramına yeni bir tanımlama yapmayı hedefleyen bir çalışmadır. Hümanizmin gelişinden önceki dönemle birlikte daha eski dönemlerde de kavramın adı ortada olmamasına rağmen anlam olarak var olduğu, sonraki dönemlere olan etkisi, yeniden yapılanması, insancılık ve insan sevgisi ile Doğu'da ve Batı'da birleşip ayrıştığı kısımlar araştırılmıştır. Araştırmanın hedefine yönelik olarak hümanizmin köklerinden gelişimine doğru bir araştırma yapılıp tarihsel gelişimi ve insan sevgisi ile ele alınan birlikteliğinin özünde ne anlam taşıdığı, örtüşüp ayrıştığı kısımlar esas alınmıştır.
Deleuze felsefesinde olayın kurucu rolü: Leibniz okuması
Bu tez, Deleuze'ün "Olay" kavramının, Stoacılar ve Leibniz üzerinden ontolojik bir düzlemde değerlendirmesini içermektedir. İki bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde Deleuze felsefesinin temel kavramları olan Aşkınlık ve İçkinlik, Temsil ve Özdeşlik, Fark ve Tekrar ele alınmaktadır. İkinci bölümdeyse Leibniz felsefesinin Olay ve Fark kavramlarının açılımıyla Deleuze'ün Leibnizci Kıvrımı ve Leibnizci Olay mefhumu ele alınmaktadır. Sonuç bölümünde olayların ontolojik düzlemde nasıl ele alınabileceğine dair irdelemede bulunup genel bir değerlendirme yapılmaktadır.
Charles Darwin'in evrim anlayışı ile Henr Bergson'un yaratıcı tekâmül anlayışının mukayesesi
Bu çalışmanın amacı evrimin sadece Charles Darwin'in görüşleri bağlamında değerlendirilemeyeceği onun yanında evrende yaratıcı bir tekâmülün varlığını sunan Henri Bergson'un da bilinmesi gerektiğidir. Bu çalışma, günümüz evrim anlayışına ve çalışmalarına farklı açılardan bakılması gerektiğini ele almıştır. Çalışmanın konusu ise Charles Darwin ile Henri Bergson'un evrim anlayışlarını karşılaştırmaktır. Evrim konusu, ilk yazılı kaynaklardan önce dahi efsaneleşmiş bir şekilde insanoğlunun sürekli merak ettiği hayatın kaynağı ve var olan varlıkların nereden nasıl geldiği soruları üzerine verilen cevaplardan oluşmuştur. Bu çalışmada evrim konusu yukarıda bah-sedilen iki filozofun düşünceleri ile sınırlı olarak ele alınmıştır. Bu sınırlılık bu konu ile ilgili karşılaştırmalı çalışmaların azlığından kaynaklanmaktadır. Evrim konusunun kapsamının çok geniş olmasından dolayı konunun tamamını burada işlemek takdir edilir ki oldukça güç bir durumdur. Çalışmada Darwin'in evrim teorisi ve yasaları, bu yasaların bilimsel olarak ne kadar kesinlik taşıdığı, Darwin'in evrim teorisinin biyoloji alanında değişmez yasalardan oluşup oluşmadığı irdelenmiştir. Bergson'un, evrim alanına, farklı bir bakış açısı olan tekâmül anlayışı ile nasıl baktığı irdelenmiştir. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde ise Darwin ve Bergson'un evrim anlayışları karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Bu karşılaştırmada filozofların, canlılarda yaşanan değişimin nasıl ve ne yönde ilerlediği, yaşanan bu değişimlerin bir amacının olup olmadığı evrimin ilahi bir güç tarafından mı yoksa tamamen tesadüf sonucu mu olduğuna da değinilmiştir. Çalışma literatür taraması ve filozofların eserlerinin taranması yöntemiyle gerçekleşmiştir. Çalışmada ulaşılan sonuçta evrim anlayışının hiçbir bilim insanının ve filozofun teorisinin tahakkümü altında alınamayacağının yanı sıra her bir düşünce aslında hakikati bulma çabası olarak değerlendirilmelidir. Darwin'in teorisi ile Bergson'un tekâmül anlayışı bazı noktalarda ortak kabullerde birleşse de büyük oranda farklı fikirler taşımaktadır. Darwin'in evrim teorisi materyalist, mekanist bir çizgide ilerlerken Bergson'un tekâmül anlayışı ise özgürlüğe doğru canlı hamlelerle yol alan süreci anlatmaktadır. Anahtar Kelimeler: Evrim Teorisi, Tekâmül, Yaratıcı Tekâmül, Canlı, Doğal Seçilim.
Gönülsüz bir dostluk: Sokrates ve Nietzsche
Sokrates'in ve Nietzsche'nin isimleri felsefe tarihi içerisindeki iki önemli dönüm noktasını temsil eder. Onların her ikisi de öncellerinin problemlerini, metodolojisini ve çözüm önerilerini tümüyle reddetmiş ve böylece felsefi ilginin yönelimini yeniden tanımlamıştır. Bu yeniden tanımlama, Sokrates'te, öncellerinin doğaya ve maddeye yönelik ilgileri ile belirlenen felsefe imgesini, bizlerin bugün uzun felsefe tarihi boyunca aşina olduğumuz varlığa ve akla yönelik felsefe imgesiyle değiştirir. Nietzsche ise Sokrates'in en önemli yaratıcılarından biri olduğu bu felsefe imgesinin yaşam ve insan için kullanışsız ve daha da önemlisi sahte ve zararlı olduğunu öne sürerek onu bütünüyle parçalamaya ve yok etmeye girişir. Dolayısıyla, bu iki isimle ilgilenmeye başladığımızda, kendimizi sanki felsefenin doğumu ve ölümü hakkında bir tablo karşısındaymış gibi hissederiz. Öte yandan, bu doğum anı ve ölüm anı arasında gerçekleşen olaylar, Nietzsche'nin Platonculuğun çeşitlemeleri olarak gördüğü metafizik ve Hristiyanlık tarafından şekillendirildiği için, Platon'un ustası ve felsefi esini onun zihnine üfleyen isim olarak Sokrates, Nietzsche'nin daima kendisiyle saldırgan bir içgüdü ile ilgilenmek zorunda olduğu bir figür olarak kendini gösterir. Fakat yapıtının satır aralarında Nietzsche, Sokrates'ten şüphelenir; onu bir yandan suçlu geleneğin bir parçası olarak görürken bir diğer yandan ise onu bu suça alet edilmiş masum bir kişi olarak görür. Sokrates masum mudur? Kendi ismi ile birlikte o suçlu gelenekte yer aldığı kadarıyla Sokrates, elbette ki suçludur. Fakat hiçbir şey yazmayan bu bilge adam, bir figür ya da bir kişi olarak, ne suçlu ne de masumdur; o, hem suçluluk hem de masumiyet karşısında sessiz ve kayıtsızdır. Bu tez, Nietzsche'nin Sokrates'i kabullendiği, onu bir dost olarak gördüğü o masumiyet anlarını esas alıyor ve bunu gerçekleştirebilmek için Sokrates'i Platonculuktan arındırmaya çalışıyor. Hem Nietzsche'nin yazıları hem de onun geliştirdiği felsefi aletler vasıtasıyla Sokrates ile Nietzsche arasındaki dostluk kurulmaya ve bu dostluğu zorunlu olarak gönülsüz kılan geleneksel felsefe tarihi anlayışı zayıflatılmaya çalışılıyor. Nihayetinde, Platon'un diyalogları ile Nietzscheci aletler yan yana getirildiğinde, ortaya Sokrates'in felsefesi olarak adlandırılabilecek yeni bir felsefenin çıkıp çıkamayacağı tartışmaya açılıyor. Böylece, eğer bu mümkünse, Sokrates'in en büyük mirasçısının Platon değil, Nietzsche olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Hem söz konusu tartışma hem de ondan çıkan sonuç kabullenildiğinde, felsefenin başlangıcındaki ve sonundaki bu iki özel figürün olanaklı kıldığı yeni yorumlar vasıtasıyla, felsefe tarihi olarak adlandırılan bu katı, sabit ve durağan yapı, onunla ilgili yeni tasarımlar oluşturabilmek ve onun yeni imgelerini yaratabilmek üzere hafif, esnek ve akışkan bir sürece dönüşüyor. Eğer bu doğruysa, bu sürecin yeni imgeler ve yeni tasarımlar yaratmayı denemek amacıyla nasıl kullanılabileceği, böylesi bir süreci öne süren bu çalışmanın kendisinin sunduğu ve kendisinin savunmaya çalışacağı bir tez olarak, aşağıdaki satırlarda gösterilmeye çalışılıyor.
Hakikat Sonrası Çağ
Felsefe tarihi boyunca önemli yere sahip olan hakikat, filozofların felsefeye yönelmesindeki asıl amaçtır. Hakikatin, her düşünür tarafından farklı bir şeye tekabül gelmesi, felsefe disiplininin alt dallarını da oluşturmuştur. Hakikat, tek bir gerçek üzerinden kurulmuş önermeler ya da şeylerdir. Dünya'nın yuvarlak olduğu gerçeği üzerinden birden çok hakikat ortaya çıkmaktadır. Örneğin Dünya yuvarlaktır ve uydusu Ay'dır, cümlesi bize Dünya'nın yuvarlak olduğu gerçeği üzerinden verilmiş bir hakikattir. Gerçeklik tek bir kavramken, hakikat bu kavram üzerinden kurulmuş önermelerdir. Bu çalışma hakikat ve gerçeklik gibi iki yakın anlamlı kavramın açıklamasını ve bunların arasındaki ayrımı yansıtmaktadır. Hakikat Sonrası kavramının aslında neyi ifade ettiği ve nende yanlış anlaşıldığına değinmektedir. Hakikat Sonrası Çağ'da (günümüzde), söylenen ya da oluşturulmuş hakikatleri ve insanların bu hakikatler doğrultusunda yaşamayı seçtiklerini anlatmaktadır. Bir Hakikat Sonrası Çağ fenomeni olan Trump'ın bu çağdan nasıl beslendiğini ve bu alışveriş sonucunda ne kazandığını göz önüne sermiştir. ANAHTAR KELİMELER:Hakikat, Hakikat Sonrası, , Hakikatimsi, Yalan,
Hegel ve Rorty'de eylem felsefesi
Çalışmanın amacı Hegel'in ve Rorty'nin felsefelerinde eylem kavramının ele alınışını, analitik felsefe geleneğindeki eylem felsefesi tartışmaları çerçevesinde incelemektir. 20. yüzyılın başlarında ayrı bir tartışma alanı olarak ortaya çıkan eylem felsefesi, insanla ve insan davranışlarıyla ilgili tüm disiplinlerin temelinde yatan şu soruyla uğraşır: İnsan eylemleri ve sıradan olaylar arasında niteliksel bir ayrım var mıdır? Bu soruya verilebilecek olası yanıtlar, bize çeşitli birey, toplum ve dünya resimleri sunar. Bu yanıtlar iki karşıt yaklaşım etrafında toplanmıştır. Söz konusu yaklaşımlardan biri nedenselcilik, diğeri erekselciliktir. Nedenselcilik eylemin nedenler zincirindeki bir olaydan fazlası olmadığını savunurken erekselcilik, insanın yönelimsel bir varlık olmasını vurgulayarak onun eylemlerini sıradan nesnelerin hareketlerinden farklı bir konuma yerleştirir. Tezdeki iddiamız, Hegel'in erekselci, Rorty'nin nedenselci bir bakış açısına sahip olduğudur. Bu iddiayı gerekçelendirmek için Hegel'de akıl ve eylem ilişkisi, Rorty'de bilgi ve eylem ilişkisi ele alınmıştır.
İzmirli İsmail Hakkı'da metafizik problemler
İzmirli İsmail Hakkı'nın çocukluğunda başlayan ilim ve hikmet merakı hayatı boyunca devam etmiştir. Bir taraftan medrese eğitimine devam ederken diğer taraftan özel dersler almıştır. O, kendi çabalarıyla birçok dil öğrenmiştir. İzmirli İsmail Hakkı, metafiziği en yüksek ilim, ilk ve külli sebeplerin bilgisi olarak görmüştür. Ona göre diğer bilimler ancak olaylar ve bunlar arasında ilişkilerle ilgilenirken, metafizik bunların ilk nedenleri ve birbirleri ile ilişkilerini göz önünde bulundurarak düzenli, sistematik ve bütüncül bir görüş ortaya koymaya çalışmıştır. İzmirli'nin metafizik anlayışını bilgi, varlık ve Tanrı olmak üzere üç ana başlık altında toplamak mümkündür. İzmirli, bilginin akıl ve duyuların yanısıra kalp ve vicdan ile de bilinebileceğini söyler. İzmirli, yaratıcı hakkında ortaya atılan düşüncelerin gerçekliğe uygun olup olmadığının ancak yaratıcı hakkında ortaya konacak delillerle ispat edilebileceğini söyler. O, Tanrı'nın varlığını ispatlamak için hem Müslüman filozofların hem de Batılı filozofların delillerini kullanmıştır. İzmirli'ye göre insanın hakikat araştırmalarında dini ve felsefi yol olmak üzere başlıca iki yol vardır. Ona göre dini yol felsefi yoldan daha sağlam, güvenilir ve etkilidir. İzmirli, kötülüğü üç kısma ayırır. Bunlar; metafizik kötülük, manevi kötülük ve fiziksel kötülüktür. Ona göre Allah iyiliğin olduğu kadar kötülüğün de yaratıcısıdır.
Edward Hallet Carr'ın tarih anlayışı
Birey toplumu oluşturan bir parçadır ama toplumun kendisi değildir. Bu nedenle Carr, bireysel eylemlerin tarihsel eylemler olamayacağını ancak halkı ilgilendiren genel olayların tarihsel olaylar olacağını ifade eder. Tarihçi biricik tekil olgularla ilgilenemez, aksine genel olaylarla ilgilenir. Tekil olaylar insanlık tarihine herhangi bir fayda sağlamaz, ancak genellemeler insanlık tarihine katkıda bulunur. Genellemelere ulaşıldıktan tarih hakkında öngörülere varmak olanaklı olur. Tarihçi öngörülere sahip olabilmek için geçmiş ile gelecek arasında bağ kurar. Tarihçi geçmişini öğrenerek şimdinin daha iyi anlaşılmasını amaçlar. Geçmişi bilmek demek insanın kendisini bilemesi demektir.Geçmiş ile gelecek arasında sürekli bir ilişki söz konusudur. Bu ilişki zaman içerisinde kopabilir ya da tarihin yönü farklı bir alana yönelebilir. Hatta tarih içerisinde sıçramalar da olabilir.Tarihçi tarihi bütünlüğü içerisinde anlayarak onu yorumlar. Tarihçi yorulama yaparken ön yargılarını kullanmadan kendi inanç ve değer yargılarını doğrultusunda tarihi olayları yorumlar. Tarih yorumlandığından dolayı özneldir, nesnel değildir. Tarih yorumlanırken tarih hiçbir zaman tarih tek bir alana indirgenemez ve aynı zaman da tarih hiçbir zaman kişiselleştirilemez, yani bir kişinin eylemlerine dayandırılamaz.Anahtar kelimeler1-Olgu2- Kişisel tarih3-Nesnellik ve yanlılık4-Birey ve toplum5-İlerleme
Friedric A. Von Hayek'in siyaset felsefesi
Liberalizm 21. yüzyılda etkinliğini sürdüren, gerek iktisadi gerekse felsefi temelleri çok derin olan bir ideolojidir. Friedrich von Hayek de liberalizm düşüncesinin çağdaş temsilcileri arasında çok önemli bir yere sahiptir.Düşüncelerini incelediğimiz Hayek, 18. yüzyılda özellikle İskoç Aydınlanmasının benimsediği liberalizm anlayışını benimsemiş, ve yaşadığı yüzyılda bu anlayışın temelleri olan liberal öğeleri devam ettirmeye çalışmıştır. Hayek, özellikle II. Dünya savaşı sırasında egemen güç haline gelen nasyonal sosyalizmin, aslında sosyalizmden beslendiğini belirterek her iki akımında sonunda totalitarizme ulaşmasının kaçınılmaz olduğunu vurgular. Hayek'in asıl karşı çıktığı ve mücadele ettiği akım totalitarizmdir.Hayek'in liberalizm anlayışının temel özellikleri vardır. Bunlar; bireycilik, özgürlük, kendiliğinden doğan düzen, piyasa ekonomisi, adalet, sınırlı devlet ve kanun hakimiyeti olarak sayılabilir. Bu özelliklerin her birisi başlı başına önem taşımaktadır ve hepsi birbiriyle bağlantılıdır.Hayek, sosyal düzen ile ilgili olarak iki sosyal düzenin varlığından söz etmektedir: Kendiliğinden doğan düzen ve örgütlemeye dayalı düzen. Hayek'in ısrarla savunduğu düzen olan kendiliğinden doğan düzen, hiçbir bilinçli bir planın ya da anlaşmanın ürünü değildir. Bu düzen, insan ilişkilerinden doğan, evrimsel bir süreçle meydana gelmiştir.Hayek, savunduğu liberal ilkelerin muhafazakarlıkla karıştırılmaması gerektiğini, ayrıca demokrasinin tek başına totalitarizmle mücadele etme konusunda yeterli olamayacağını, demokrasinin liberalizm ile desteklenmesi gerektiğini önemle vurgular.Anahtar Sözcükler1.Liberalizm2.Bireycilik3.Özgürlük4.Kendiliğinden Doğan Düzen5.Demokrasi
Gadamer'de yöntem eleştirisi
Bu çalışmada; Descartes ve Dilthey üzerinden yönteme dair genel bir çerçeve çizilmiş ve Gadamer üzerinden bu iki isme yapılabilecek muhtemel eleştiriler irdelenmiştir. Çalışmamızın birinci ve ikinci bölümleri Descartes ve Dilthey'e ayrılmış, apriori yasallık üzerinden aşkın bir özne ve buna bağlı olarak aşkın bir yöntem tesis eden Descartes'e karşı, Dilthey'in tarih zemininden bir birey tasavvur etmesinin ve Descartes'in aşkın yöntemini eleştirerek yeni bir Hermenötik yöntem fikri ortaya atmasının altındaki temeller tartışılmıştır. Gadamer'i konu edindiğimiz üçüncü bölüme gelindiğinde ise, hem Descartes eleştirilmiş hem de Dilthey'in tarihsel bireyi ile Hermenötik yöntemi arasındaki çelişkileri gözler önüne serilmiştir. Bu bağlamda Gadamer hakikatin ne Descartes gibi aşkın bir yöntemle ne de Dilthey gibi epistemolojiden beslenen Hermenötik bir yöntemle ortaya çıkacağını düşünür. Gadamer bunun yerine, hakikatin ontolojik bir mesele olduğunu ve bu varoluşsal gerçekliğin yöntem problemini aştığını ileri sürer.
Ebü'l-Ferec Abdullah İbnü't-Tayyib'in Eisagoge ve Categorias şerhi
Tezimiz, Ebü'l-Ferec'in günümüze ulaşan Tefsirü Kitâbi Îsâgûcî li Furfûryûs ile Şerhu'l-Kebîr li Makûlât'ı Aristûtâlîs adlı şerhlerinin incelenmesidir. Ebü'l-Ferec'in zikredilen iki şerhinden ziyade onun yaşadığı dönem ile kendinden önceki dönemde bu iki şerhi besleyen ve ondan beslenen kaynakları tespit ederek tümünü mukayeseli bir şekilde ortaya koymaya çalıştık. Bu sayede Ebü'l-Ferec'in iki şerhinden hareketle mantığa dair görüşlerini tespit ederek mantık tarihindeki değerini belirlemeye gayret ettik. Dolayısıyla tezimizi, iki şerhin genel anlamda bu alanda yazılmış şerhlerini de kuşatacak şekilde ortaya koymaya çalıştık. Ayrıca Antikçağdan İslâm dünyasına kadar ki süreçte zikredilen iki kitaba yazılan şerhlerdeki değişim ve dönüşümün ve bu alanda tartışılan konuların nasıl çözüme kavuşturulabileceğine dair hususları çalışmamızda tespit ettik. Tezimiz giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Girişte, araştırmanın konusu, amacı, önemi, yöntemi ve kaynaklarını inceledik. Özellikle araştırmanın kaynakları kısmında tezimizde sıklıkla bahsettiğimiz Helenistik şarihlerin hayatlarını ve eserlerini kısaca tanıtmaya gayret ettik. Birinci bölümde, Ebü'l-Ferec'in ülkemizde çok az tanınmasından dolayı hayatını, hocalarını, öğrencilerini ve felsefe, mantık, tıp ve Hıristiyan öğretisine yönelik yazmış olduğu, şerh ve telif düzeyindeki bütün eserlerini tespit etmeye çalıştık. İkinci bölümde, Ebü'l-Ferec'in Porphyrios'un Eisagoge (Îsâgûcî) adlı eserine yazmış olduğu şerhini inceledik. Porphyrios'un metni sadece beş tümeli inceleme konusu yaparken Ebü'l-Ferec'in şerhi ve diğer şerhler, felsefeye giriş tarzında bir bölümle başlar. Biz de söz konusu şerhin, giriş dahil bütün konularını inceledik, diğer şerhlerle aralarındaki farklılıkları ve benzerlikleri ortaya koymaya gayret ettik. Üçüncü bölümde ise Ebü'l-Ferec'in, Aristoteles'in Kategoriler adlı eserine yazmış olduğu şerhi ele aldık. Şerh, bütün kategorilerin konularını kapsayacak şekilde yazılmış hacimli bir çalışmadır. Şerhte ele alınan konuları ayrıntılı bir şekilde inceleyerek çalışmamızı tamamladık. Son olarak elde ettiğimiz bulguları sonuç bölümünde zikrettik.
İzmirli İsmâil Hakkı – Felsefe-i İslâmiye Târîhi [El-Kindî] (İnceleme-Metin-Dizin)
Bu çalışma, hicri 1338 yılında eski harfle Âmire Matbaası'nda yayınlanan İzmirli İsmail Hakkı'nın Felsefe-i İslâmiye Tarihi [el-Kindî] adlı kitabı hakkında yapılmıştır. İzmirli'nin Daru'l-Fünûn İlahiyat Fakültesi dergisinde yayınladığı makalelerinden oluşan bu nadir eser, ilk İslam filozofu el-Kindî ve Meşşâ'ilik hakkında bilgiler içermektedir. Bu çalışmanın giriş bölümünde yazarın hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde eserin telifi, eser hakkında başka çalışmalarda nasıl bilgiler olduğu ve eserin muhtevası hakkında bilgiler verilerek incelemesi yapılmıştır. İkinci bölümde de eski harfli metin latinize edilmiş, çalışmanın genel değerlendirmesini içeren bir sonuç yazısının ardından çeviri metnin dizini oluşturulmuştur.
Bilim ve düşünce tarihinde İlk Çağ Dönemi zaman kavramı ve ölçüm teknolojileri
Bu çalışmada, ilkçağ döneminde yaşayan uygarlıkların zaman kavramı ve zaman ölçüm teknolojileri konusundaki çalışmaları ve eserleri derlenerek sunulmuştur. Araştırmanın hedefi zaman konusunda farklı uygarlıklarda yapılan kavramsal ve teknolojik çalışmalar arasındaki ilişkileri, etkileşimleri ortaya koyabilmektir. İlkçağ uygarlıklarında zaman kavramı; zamanın ne olduğu, zamanın var olup olmadığı, döngüsel veya çizgisel oluşu, zamanın ezeli olup olmadığı eksenlerinde tartışılmıştır. Felsefeciler, içerisinde bulundukları toplum ve tarihsel sürecin gerçekleri doğrultusunda zaman kavramı konusunda farklı fikirler ortaya atmışlardır. Felsefecilerin ilkçağlarda başlattıkları bu tartışma ve görüşlerin 20. ve 21. yüzyıllar da dahi kesin bir sonuca ulaşmadığını fakat evren, madde ve zaman konusundaki bilgimizin arttığını söyleyebiliriz. Özellikle parçacık fiziğinde yaşanan gelişmeler evrenin yaradılışı, enerji ve madde arasındaki ilişkiler ile zaman konusunda insanlığın ufkunu her geçen gün genişletmektedir. 20. yüzyılda kuramsal fizikçiler tarafından geliştirilen big bang (büyük patlama) teorisi, 21. yüzyılda büyük oranda ispatlanmış, hatta evrenin yaradılışının küçük provası şeklinde denemeler yapılarak enerjiden maddeye dönüşümün izleri aranmaya başlanmıştır. Bu durum zaman konusundaki bir tartışmanın sonunu getirmektedir. Big bang teorisine göre, zamanın bir başlangıcı vardır ve günümüzden yaklaşık 13.5 milyar yıl önce büyük bir enerji alanının patlamasıyla evreni oluşturan madde açığa çıkmış ve zaman başlamıştır. Araştırmacılar Arno Penzias ve Robert Wilson zamanı başlatan ilk patlamanın ses kalıntılarını 1978 yılında kaydetmeyi başardılar ve Nobel Fizik ödülünü aldılar. Elbette bir başlangıcı olan zamanın bir de sonu olacaktır. Bu gerçek, zamanın ezeli olmadığı bir başlangıcı ve sonu olduğunu göstermektedir. Tez kapsamında, zaman ölçüm teknolojileri konusundaki gelişimler de değerlendirilmiştir. İlkçağ döneminde uygarlıklar, dünya zamanının ölçülmesi amacıyla takvim ve saatleri geliştirmişlerdir. Hemen hemen bütün uygarlıklar ay veya güneş esaslı takvimler kullanmışlardır. Bu kapsamda Türkler tarafından geliştirilen On İki Hayvanlı Türk takviminin önemli bir yeri vardır. Asya uygarlıklarının büyük kısmında tanınan bu takvimin etkileri halen hissedilmektedir. Bugün Türk Devletlerinde kutlanan Nevruz Bayramı, On İki Hayvanlı Türk Takvimi için yılbaşı olarak kabul edilmektedir. Ancak Türk Devletlerinin bu takvimi kullanmayı bırakmaları ve Çin'in geleneksel olarak kullanmaya devam ediyor olması, takvimin aidiyeti konusunda tartışmaları ortaya çıkartmıştır. Tez içerisinde bu tartışmalara da yer verilmiş ve takvim ile Türk kültürü arasındaki paralellikler ortaya konulmuştur. Zaman ölçümü konusunda, uygarlıkların geliştirdikleri diğer araç ise saatlerdir. Saatler gün içerisindeki zaman değişiminin ölçülmesi amacıyla kullanılan aygıtlardır. Saatlerin ilk örnekleri obeliskler ve güneş saatleridir. Dünyanın güneş etrafındaki hareketleri ve güneş açılarını kullanarak çalışan bu saatler, gün içerisindeki zamanın yanında takvim özelliği de taşımaktadırlar. Özellikle Antik Yunan, Anadolu, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının bu saatleri kullandıklarına dair birçok arkeolojik buluntu ortaya çıkartılmıştır. Ancak bulunan arkeolojik kalıntıların dışında, birçok uygarlığın bu saatleri kullanmış oldukları tahmin edilmektedir. Güneş saatlerinin temel sorunu, gece saatlerinde ve kapalı alanlarda çalışamamalarıdır. Bu soruna karşı uygarlıkların su saatlerini geliştirdikleri görülmektedir. Su saatlerinin çalışma prensibi; bir hacim içerisindeki suyun tahliye kanalından boşalma süresine dayanmaktadır. Su saatleri konusunda, Roma döneminde önemli gelişmeler yaşanmış ve mahkemelerde süre ölçümünde bu saatler kullanılmıştır. İlkçağ dönemi sonrasında mekanik saatlerin gelişmesiyle güneş ve su saatleri terk edilmiştir. Ancak ilkçağda geliştirilen güneş saatleri ve Ktesibios'un tasarladığı su saatleri, ilkçağ zaman ölçüm teknolojilerine damga vurmuş ve geleceğin teknolojilerine ilham vermiştir. Anahtar Kelimeler: Felsefe, zaman, takvimler, su saatleri, güneş saatleri