Retrospektif çalışmalar

1,013 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal ateşli silah yaralanmalarının retrospektif analizi

Bu çalışmada 2011 ile 2019 tarihleri arasında Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran spinal ateşli silah yaralanmalı 90 olgunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular klinik olarak komplet ve inkomplet yaralanmalı olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar başvurudaki yaş, cinsiyet, travma oluş mekanizması (Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ateşli Silah Yaralanması Ölçeğine göre), nörolojik defisit tipleri, klinik olarak ASIA-ISNCSCI (Amerikan Spinal Kord Yaralanması Birliği- Spinal kord yaralanmasının nörolojik sınıflandırmasına ilişkin uluslararası standartlar) hasar skalası, başvuru anındaki GKS (Glasgow Koma Skalası) aldıkları tedavi şekli (cerrahi, konservatif), gelişen komplikasyonlar ve mortalite oranları açısından karşılaştırıldı. Amaç: Bu çalışmanın amacı, 2011-2019 yılları arasında spinal ateşli silah yaralanması nedeniyle Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran hastaların cerrahi ve konservatif tedavisi sonrası nörolojik iyileşme, mortalite oranları ve tedavi yaklaşımları konusunda elde edilen bilgileri analiz etmektir. Materyal ve Metot: Hastaların verileri hastane arşivinden elde edildi. Hastalarla ilgili tüm veriler önceden hazırlanmış çalışma formlarına kaydedilmiş ve SPSS 22.0 (Sosyal Bilimler İstatistik Paketi) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tablolar arası karşılaştırmada ki-kare testi kullanıldı. Hastalarla ilgili verilerin dağılımında Mann Whitney U testi kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucunda elde edilen p <0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların muayene ve radyolojik görünüm ve değerlendirilmesi sonrasında spinal instabilete bulguları mevcut olan hastalarda cerrahi tedaviye karar verilmiştir. Komplet ve inkomplet yaralanmalarda cerrahi tedavi kararı daha fazla alınmıştır. Normal ASIA (grade E) yaralanmalarda genellikle konversatif tedavi tercih edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmadaki veriler eşliğinde spinal ateşli silah yaralanma olgularında, cerrahi tedavinin konservatif tedaviyle karşılaştırıldığında komplet yaralanması olan hastaların nörolojik defisitlerinde bir düzelme olmasa bile oluşabilecek komplikasyonları önlenmeye yardımcı olduğu ve hastanın surveyine olumlu katkısının bulunduğu tespit edilmiştir. İnkomplet yaralanmalı hastaların cerrahi tedaviden konservatif tedaviye oranla nispeten daha fazla yarar gördüğü saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Spinal ateşli silah yaralanması, Komplet yaralanma İnkomplet yaralanma, Ateşli silah.

Ateşli silahlarRetrospektif çalışmalarSpinal yaralanmalar+2
Okan Arslan
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber dejeneratif disk hastalarının prevelans ve risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Dejeneratif omurga hastalıklarına bağlı bel ağrısı toplumun önemli sağlık sorunlarından birisidir. Lomber omurganın dejeneratif hastalığı, dünyadaki önemli bir iş gücü kaybı nedenidir; spondilolistezis, disk dejenerasyonu ve lomber spinal stenoz gibi hastalıkları kapsar. Alt ekstremite ağrısı, halsizlik ve değişen şiddette bel ağrısı gibi klinik semptomlarla ilişkili olarak, lomber dejeneratif omurga hastalığı yaşam kalitesinde bir azalmaya yol açmaktadır. Dejeneratif disk hastalığı için gösterilen coğrafi eşitsizlikler, sosyoekonomik durum ve tıbbi bakıma erişimdeki eşitsizliklerle ilişkilendirilebilir. Disk dejenerasyonu, artan hasta yaşı ile doğrudan ilişkilidir. Erkeklerin bu dejenerasyona kadınlardan neredeyse on yıl önce başladıkları düşünüldüğünde, disk dejenerasyonunun kadınlara olan etkilerinin daha fazla olması ilginçtir. Manyetik Rezonans Görüntüleme, dejeneratif disk hastalığının değerlendirilmesi için hassas bir görüntüleme çalışmasıdır. Bu çalışmada Eylül 2019-Eylül 2020 tarihleri arasında 1 yıllık sürede polikliniğe bel ağrısı şikayeti ile başvuran hastaların verilerinin istatistiksel analizi SPSS 24 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) istatistik programı ile yapıldı. Çalışmada yer alan değişkenler nitel olduğundan bu değişkenlerin birbiri ile ilişkisi ki kare analizi uygulanarak belirlendi. Tanımlayıcı istatistikler frekans (n) ve yüzde değer (%) olarak ifade edilerek p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlarımız incelenen literatür ile uyumlu olarak bulundu. Sonuç olarak kadın hasta sayısı baskın izlendi. Kadın cinsiyet, kırsal yerleşim, diabet, obezite, sigara kullanımı ile cerrahi arasında anlamlı ilişki izlendi. Anahtar Kelimeler: Bel Ağrısı, Lomber Disk Hernisi, Populasyon, Prevelans

Lomber vertebraPrevalansRetrospektif çalışmalar+3
Celil Can Yalman
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Allojenik ve otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda sitomegalovirüs reaktivasyonu ve hastalığın değerlendirilmesi

Sitomegalovirüs (CMV) enfeksiyonu hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası sık görülen bir viral enfeksiyondur ve önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışma, HKHN yapılan hastalarda CMV reaktivasyonu ve hastalığının sıklığının belirlenmesi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanarak yapılmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği Kemik İliği Transplantasyon Servisi'nde allojenik HKHN yapılan 62 ve otolog HKHN yapılan 190 hasta olmak üzere toplam 252 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nakil sonrası ilk 100 günde allojenik HKHN yapılan hastalarda % 82,3, otolog HKHN yapılan hastalarda %31,1 oranında CMV reaktivasyonu görüldüğü saptandı. Allojenik HKHN yapılan hastalarda, otolog HKHN grubuna göre CMV reaktivasyonu sıklığı, CMV DNA pik seviyesi ve preemptif tedavi ihtiyacının anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Allojenik HKHN grubunda uzun süreli steroid kullanımı ve graft versus host hastalığı (GVHH) gelişimi reaktivasyon riskini arttıran faktörler olarak saptandı. Takiplerde otolog HKHN grubunda hiçbir hastada CMV hastalığı gelişmezken, allojenik HKHN yapılan hastalarda 2 (%3,2) hastada CMV hastalığı geliştiği görüldü. Bu sonuç yakın izlem ve preemptif tedavi başarısı olarak değerlendirildi. İki nakil grubunda da CMV reaktivasyonu ile 30 günlük ve 100 günlük mortalite arasında ilişki saptanmadı. Sonuç olarak; CMV reaktivasyonu HKHN yapılan hastalarda ilk 100 günde sık görülmektedir. Özellikle allojenik HKHN, uzun süreli steroid kullanımı ve GVHH gelişmesi durumunda risk artmaktadır. Erken tanı ve preemptif tedavi yaklaşımı önemli ölçüde morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bu nedenle risk faktörlerinin bilinmesi, hastaların yakın takibinin yapılması ve uygun zamanda preemptif tedavi başlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu, sitomegalovirüs, preemptif tedavi

Hematopoetik kök hücre transplantasyonuKök hücrelerRetrospektif çalışmalar+3
Ceren Gökçe Büyükdağ
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major ve/veya yapısal anomalili fetuslarda tüm ekzom analizinin (WES) tanı koyma gücünün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Prenatal WES analizi, 2016 ve sonrasında literatürde daha sık olarak yer almaya başlayan, farklı katılımcı sayıları ve farklı fenotipik bulguları olan olgular üzerinde çalışılan ve dolayısıyla tanı koyma gücü literatürde değişen oranlarda olup %15-%42 arasında değişen gelişmeye açık bir prenatal genetik tanı yöntemidir. Şuana kadar literatürde bildirilen yayınlar, akraba evliliği prevelansının düşük olduğu toplumlarda ve pozitif aile öyküsü oranı düşük olan olgularla yapılan çalışmalarken, çalışmamız popülasyon özellikleri gereği, %50'sinde ebeveynler arası akrabalığın mevcut olduğu ve %25'inde pozitif aile öyküsü bulunan 20 olgu ile oluşturulmuş ve takibinde olguların postnatal değerlendirmelerinin yapıldığı literatürdeki ilk örneklerdendir. Çalışmamızda, kliniği açıklayacak kromozomal anomalilerin ekarte edildiği 20 olgunun 9'unda tüm ekzom sekanslama ile fetal fenotipi açıklayacak genetik etiyoloji bulunarak, prenatal tüm ekzom sekanslama analizinin tanı koyma oranı %45 olarak bulunmuştur. Ebeveynler arası akrabalık ve ailelerdeki benzer etkilenimli birey oranlarnın yüksek olması nedeniyle, tanı koyma oranının literatür ortalamasından yüksek saptandığı düşünülmüştür. Farklı sistem ve organ tutulumları olan fetuslar bulgularına ve sistem tutulumlarına göre sınıflandırıldığında, WES analizinin tanı koyma gücünün en yüksek olduğu grubun, fetal akinezi, santral sinir sistemi anomalisi ve iskelet sistemi tutulumları olduğu görülmüştür. Ek olarak literatürdeki yüksek sporadik oranların aksine, çalışmamıza dahil edilen, posterior ensefaloselli olguların tümünün sendromik olduğu ve monogenik genetik etiyolojilerle oluştuğu gösterilerek, ensefaloselli olgularda prenatal tüm ekzom sekanslama çalışmalarının planlanmasının önü açılmıştır. Çalışmamız, bilindiği kadarıyla Türk toplumunda çalışılan ilk prenatal ekzom sekanslama çalışmasıdır. Sonuçlar ile, akraba evliliğinin yaygın olduğu toplumumuzda, ekzom sekanslamanın tanı gücü ortaya konulmuş ve toplulumuzdaki uygulanabilirliği sorgulanmıştır. Ek olarak yüksek novel varyant oranı ile, nadir sendromlardaki tanımlanmış varyant oranlarının arttırılması sağlanmıştır.

AnomalilerEkzom dizilemeFetüs+3
Ezgi Susam
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Apikal rezeksiyon operasyonunda kullanılan retrograd dolgu materyallerinin yeni kemik oluşumuna etkisinin retrospektif olarak karşılaştırılması

Ömaç: Çalışmamızda, MTA, bioagregat ve guta dağlama ile apikal rezeksiyon yapılan hastalarında kemik kazanım miktarı açısından karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: 01.01.2013 – 01.11.2020 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'nda tedavi görmüş olan konservatif endodontik tedaviler ile yanıt alınamamış apikal lezyonlu dişleri bulunan hastalar değerlendirmeye alınmıştır. Endodontik tedavi görmüş ve apikal rezeksiyon işlemi uygulanmış 18 yaşından büyük hastalarda, kullanılan tekniğe göre MTA, bioagregat ve guta dağlama yöntemi uygulanan hastaların retrospektif verileri incelenerek gruplara ayrılmıştır. Hacim ölçümleri, işlem öncesi ve 6 ay sonrasındaki volumetrik tomografilerinde hacimsel ölçümler arasındaki fark üzerinden yapılmıştır. Alan ölçümleri işlem öncesi ve 6 ay sonrasındaki röntgenlerde, defektin horizontal ve vertikal en geniş noktaları esas alınarak yapılmıştır. Ölçümlerde Dolphin Imaging 11.8 dijital görüntüleme ve analiz programı ile kullanılmıştır. Gerçekleştirilen işlemler ve retrograd dolgu materyalleri hasta kayıt sisteminden ve formlarından temin edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, lezyon boyutu, kullanılan retrograd materyali kayıt altına alınmıştır. Çalışmamızda Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis parametrik olmayan istatistiksel analiz testleri uygulanmıştır. Bulgular: Arşivlerden elde edilen veriler incelendiğinde 40 hastadan alan ölçümü, 5 hastadan ise hacim ölçümü yapıldığı belirlenmiştir. 6 aydaki kemik kazanımı açısından alansal ve hacimsel ölçümler sonucundan MTA, bioagregat ve guta dağlama uygulanan hastalar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır(P<0.05). Lezyon boyutları büyük olan hastalarda kemik dolum miktarının daha fazla olduğu gözlenmiştir. Rezeksiyon miktarın MTA uygulanan hastalarda daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, apikal rezeksiyon işleminde guta dağlama yöntemi, MTA ve bioagregat retrograd dolgu materyalleri arasında kemik kazanımı açısından anlanmlı bir fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Apikal Rezeksiyon, Bioagregat, Kemik Kazanımı, MTA,

BiyoseramiklerCerrahi-diş hekimliğiDental materyaller+5
İbrahim Emre Mutlu
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ANCA ilişkili vaskülitlerin klinik bulgularının retrospektif değerlendirilmesi

ANCA ilişkili vaskülitler üç alt tipe ayrılır: Mikroskopik Polianjitis (MPA), Granülomatöz Polianjitis (GPA) ve Eozinofilik Granülomatöz Polianjitis (EGPA). ANCA ilişkili vaskülitlerin tanısında: klinik bulgulara, görüntüleme yöntemlerine, temel/nonspesifik laboratuvar testlerine, ANCA gibi daha spesifik testlere ve etkilenen organdan yapılan biyopsiye ihtiyaç duyulabilir. ANCA ilişkili vaskülitlerde hastalık aktivitesi (BVAS), prognoz tayini (R-FFS), hastalığın vücuttaki yaygınlığı (DEI), hastalığın yaptığı hasar derecesi (VDI) skorlama indeksleri ile belirtilmektedir. Bu çalışmanın amacı 1990 ACR sınıflama kriterlerine göre ANCA ilişkili vaskülit (AAV) tanısı alan hastaların günümüzde kabul gören skorlama sistemleri ve tedavi seçimleri ile geniş kapsamlı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamız 2001-2023 yılları arasında AAV tanısı ile takip edilen hastaların dosyalarının retrospektif olarak incelenmesiyle yapıldı. Dosya taraması sonucunda en az altı aylık takibi olan; 33 GPA, 10 EGPA, 8 MPA olmak üzere toplamda 51 AAV hastası saptandı. AAV'lerin erkeklerde daha fazla görüldüğü ve tanı yaşının 5.dekatta olduğu görüldü. C-ANCA pozitifliği GPA hastalarında, p-ANCA pozitifliği ise MPA hastalarında daha sık görüldü. AAV hastalarında ve AAV alt tiplerinde en sık öksürük semptomu olduğu, en sık tutulan sistemin alt solunum yolları olduğu görüldü. AAV hastalarında kullanılan hastalık ölçekleri değerlendirildi. Tanı anında ve relapsta remisyon indüksiyonu olarak rituksimab tedavisi alan hastaların hastalık ölçekleri ve hastalık tutulumları ayrı olarak incelendi. AAV'ler multisistemik tutulum gösteren ve ciddi seyredebilen hastalık grubudur. Bu hastalıkların iyi tanınması ve ayrıcı tanıda akılda tutulması önemlidir. Hastaların tedavisinin erken verilmesi mortalite ve morbiditenin önlenmesinde önemlidir. Anahtar Kelimeler: Anti-nötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülit (AAV), Birmingham Vaskülit Aktivite Skorları (BVAS), Revize Beş Faktör Skoru (R-FFS), Hastalık yaygınlık indeksi (DEI), Vaskülit hasar indeksi (VDI).

ANCAHastalık şiddeti indeksiRetrospektif çalışmalar+4
Deniz Şahin
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst ekstremite minör replantasyon ve revaskülarizasyon uygulamalarının değerlendirilmesi

Üst Ekstremite Minör Replantasyon Ve Revaskülarizasyon Uygulamalarının DeğerlendirilmesiParmak veya ekstremite replantasyonlarında başarı ölçüsü sadece kopan parçayı yaşatmaktan ibaret değildir. Replante edilen parçanın fonksiyonlarının bir protezden daha iyi olması, motor, duyu fonksiyonları ve eklem hareketlerinin en az %60-80'inin kazanılması durumunda başarıdan sözedilir. Sonucun iyi olması kopan uzvun tüm yapılarının, yani kemik, kas, tendon, damar ve sinir gibi oluşumlarının hepsini uygun şekilde karşı karşıya getirilmesine bağlıdır.İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 2008-2011 tarihleri arasında 30 hasanın üst ekstremitelerine minör replantasyon ve revaskülarizasyon uygulandı. İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 2008?2011 tarihleri arasında üst ekstremitelerinde travma sonucu total veya subtotal amputasyon oluşan 30 hastanın 35 parmağı ameliyat edildi. Total ampute 15 hastanın 15 parmağına replantasyon, ve subtotal ampute 15 hastanın 20 parmağına revaskülarizasyon yapıldı. Tedavi edilen tüm hastaların erken dönem sonuçları ile ortalama 17 ay (6 ay ? 3.5 yıl) izlenen 28 hastanın 30 parmağı retrospektif olarak incelenip literatürle karşılaştırıldı.Motor güç ve duyu geğerlendirmelerinde British Medical Researc Council Skorlaması, geç dönem fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesinde Chen Kriterleri kullanıldı.Erken dönem sonuçlar incelendiğinde, yaşama oranları; replantasyon yapılan parmaklarda %93,3, revaskülarizasyon yapılan parmaklarda %80; zon 2 seviyesindeki yaralanmalarda %66,6, zon 3 seviyesindeki yaralanmalarda %92,3; giyotin tipi yaralanmalarda %100, ezilme- avülsiyon tipi yaralanmalarda %68,8 olarak bulunmuştur. Yaralanma şekillerine göre fonksiyonel sonuçlar değerlendirildiğinde, giyotin tipi kesi ile yaralanan olguların %89.9'unda çok iyi-iyi, ezilme ve avulsiyon tipi kesi ile yaralanan olguların %33,3`ünde çok iyi-iyi sonuç bulundu.Sonuç olarak, x2 testi ile yapılan istatiksel değerlendirmede giyotin tipi kesilerle yaralanan olguların tedavi sonrası distal parçalarda yaşama oranları ve fonksiyonel sonuçlarının ezilme ve avulsiyon tipi yaralanmalara göre anlamlı olarak daha iyi olduğu bulunmuştur.Anahtar sözcükler: Replantasyon, Revaskülarizasyon, Total Ampütasyon, Subtotal Amputasyon

AmpütasyonEkstremitelerEl+4
Seyfullah Doğan
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2009-2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde morbid obezite hastalarında yapılan roux-en-y gastrik by-pass ameliyatlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Dünya çapında bir sorun olan ve insanların sağlığına olduğu sorun kadargetirdiği ekonomik zarar ile de büyük bir sorun olan morbid obeziteyi tanımlayıpdünyadaki tedavi seçeneklerini gözden geçirerek,kliniğimizde de uygulamaktaolduğumuz açık ve laparaskopik RYGBP cerrahisinin sonuçlarını literatürlekarşılaştırmak amacıyla bu çalışmayı yaptık.Materyal-Metot: 2006 ve 2012 yılları arasında gerçekleştirdiğimiz 186'sı açık, 28'ilaparaskopik prosedür olmak üzere toplam 214 gastrik by-pass hastası vardı.Laparaskopik prosedürlerden 3 tanesine konversiyon yapılarak açığa geçildi. Buhastaların komplikasyon, mortalite ve uygulanan teknik açısından literatür ilekarşılaştırmaları yapılmıştır.Bulgular: Toplamda %15,4 komplikasyon, %1,4 mortalite vardır. Laparaskopikprosedürde mortalitemiz olmamıştır. Açığa dönme oranı %10,7'dir. Açık teknikte dalakyaralanması olmasına rağmen splenektomimiz yoktur. Perop anostomoz kaçağı %2.1,gastrointestinal sistem hemorajisi %1,07, mortalite %1,4 oranındadır. Laparaskopikolarak dalak yaralanması, gastrointestinal sistem hemorajisi ve eksitus olmamıştır.Perop anostomoz kaçağı 3 hastada meydana gelerek %10,7 oranında gerçekleşmiştir.Sonuç: Kliniğimizde elde ettiğimiz bulgular literatürle karşılaştırıldığında anlamlı birfark gözlenmemiştir. Bu hastalığın cerrahi tedavisinin açık ve laparaskopik RYGBPolarak, dünyada olduğu gibi kliniğimizde de başarılı ve etkin olarak uygulandığınısöyleyebiliriz.

Cerrahi tedaviCerrahi-sindirim sistemiObezite+2
Orhan Gözeneli
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Önkol median ve ulnar sinir kesilerinde uzun dönem tamir sonuçları

ÖZETÖnkol seviyesindeki periferik sinir yaralanmaları, fonksiyonel kayba ve ciddisosyal sorunlara neden olabilen durumlardan biridir. Biz çalışmamızda el bileği vedirsek seviyesi arasında median ve ulnar siniri kesilmiş ve kliniğimizde tedavi edilmiş50 hastayı otonom, motor ve duyu iyileşmesini retrospektif olarak değerlendirdik.Çalışmaya dahilen olguların yaş aralığı 7-71 (ort=33,16), takip süresi 1-17 yıl(ort=7,16 yıl), 50 olgunun 40'ı erkek, 10'u kadın idi. En sık etyolojik neden cam kesisi(33, %66) olarak belirlendi. Olguların 30 (%60)unun sağ üst ekstremitesi, 20'sinin(%40) sol üst ekstremitesi yaralanmıştı. Olguların 34'ü (%64) dominant ekstremitesiniyaralamıştı.1996-2011 yılları arasında önkol seviyesinde median ve ulnar sinir kesisinedeniyle kliniğimizde tedavi edilmiş 150 hastadan (dirsek ve el bileği arası, radiyalsinir kesisi hariç) son kontrollere gelen ve kayıtlardan ulaşılabilen 50 hasta retrospektifolarak incelendi.50 hastanın 21'inde median sinir, 19'unda ulnar sinir , 10'unda damedian ve ulnar sinir kesisi mevcuttu.Olguların 8'inde izole sinir kesisi, 15 olguda sinirve tendon kesisi, 27 olguda sinir, tendon ve arter kesisi mevcuttu. 50 hastadan 49'unaerken primer onarım uygulandı. Primer tamir uygulanan 49 olgudan 3'üne erken primeronarım esnasında defekt olması nedeniyle greft uygulandı.1 hastaya geç başvurduğuiçin nöroma eksizyonu ve sekonder onarım uygulandıSeddon değerlendirme ölçütlerine göre iyi ve çok iyi sonuç elde edilen mediansinir kesisi 19 (%90,5), ulnar sinir kesisi 17 (%89,5), ulnar ve median sinir kesisi 4(%40) olarak belirlendi. İzole sinir kesisi olan grupta seddon değerlendirme ölçütlerinegöre iyi ve çok iyi sonuç elde edilen olgu sayısı 6 (%75), sinir ve tendon kesisi olangrupta 14 (% 93,3) , sinir-tendon-arter kesisi olan grupta 20 (% 73,3) olarak belirlendi.Yaş gruplarına göre olgular incelendiğinde 0-18 yaş arası tüm olgularda (%100) çok iyisonuç alınırken, 46 yaş üzeri olgularda ise iyi ve çok iyi sonuç oranı ancak % 55,5 idi.Çalışmaya dahil edilen olguların 45'inde steriognosis mevcut idi(%90), 50olgudan 23'ünde VAS'a göre ağrı mevcuttu (%46).50 hastanın 5'inde PAM mesafesi

KolMedyan sinirRetrospektif çalışmalar+6
Coşkuner Kalın
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B'li hastaların tedavisinde tenofovir'in tkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç Çalışmamızda Tenofovir kullanan kronik hepatit B?li hastalarda viral supresyon oranlarını retrospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza Tenofovir kullanan 117 kronik hepatit B hastası dahil ettik. Hastalarda ALT, AST ,HBV DNA, HBsAg, AntiHBs, HBeAg, AntiHBe düzeyini araştırdık. 1., 3., 6., 9., 12. aydaki HBV DNA, ALT , AST, HBsAg, AntiHBs, HBeAg, AntiHBe düzeylerini karşılaştırdık. Bulgular Tenofovir tedavisi alan hastaların 1. ay, 3. ay , 6. ay,9. ay ve 12. aydaki HBV DNA düzeyleri karşılaştırıldı. Tedavinin 3. ayında hastaların hepsinde 1 log10?dan daha fazla düşüş mevcuttu. Primer cevapsız hasta saptanmadı. Tedavinin 6. ayında 77 hastada (% 65,8) tam cevap , 21 hastada (% 17,9) parsiyel cevap , 19 hastada (% 16,2) yetersiz cevap olduğu saptandı. Tenefovir tedavisi alan hastaların tedavi öncesi HBV DNA düzeyleri ile tedavinin 6. ay, HBV DNA düzeyleri karşılaştırıldığında HBV DNA düşüş hızları arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Tenofovir alan hastaların 1. ay, 3.ay, 6.ay, 9. ay ve 12. ay AST ve ALT ortalamaları karşılaştırıldı. AST ve ALT değerleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı ( p<0.05 ) . Çalışmaya dahil edilen hastaların tedavi öncesi ve tedavinin 9. ayındaki HbsAg ve AntiHBsAg durumları karşılaştırıldı. Tedavi öncesi hastaların tamamında AntiHBs negatifti. Hastaların 6. ay takiplerinde 1 hastada AntiHBs serokonversiyonu geliştiği gözlendi. Tenofovir tedavisi alan hastaların tedavinin 1. ayı ve tedavinin 12. ayındaki HBeAg durumları kaşılaştırıldı. Tedavinin 1. ayında 54 hastada AntiHBeAg pozitif olan hastaların 12. aydaki takiplerinde 62 hastada AntiHBeAg serokonversiyonu saptandı. Sonuç Sonuç olarak Kronik Hepatit B nedeni Tenofovir ile tedavi edilen hastalarda direnç yoktur. Hastaların AST, ALT, HBV DNA seviyelerinde istatiksel olark anlamlı düşüş saptanmıştır. HBsAg ve HBeAg serokonversiyonunda istetenen değerlere ulaşılamamıştır. Bunun için daha geniş serilere ihtiyaç vardır.

DNAHepatit BLamivudin+2
Seval Müzeyyen Ecin
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanseri tanısı ile adjuvan radyoterapi uygulanan hastalarda prognostik faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Endometrium kanseri en sık görülen jinekolojik malignitedir. Kadınlarda 4.en sık kanserdir. Kadınlardaki tüm kanserlerin % 6?sıdır. Tüm kanser ölümlerinin %2?sidir. Bu çalışmayla hastaya, tümöre ve tedaviye bağlı prognostik faktörlerin, lokal ve bölgesel kontrol, genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı?na cerrahi sonrası Aralık 2003 ile Aralık 2011 tarihleri arasında adjuvan eksternal radyoterapi ve brakiterapi uygulanan 61 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaşı, tümör diferansiasyonu, tümör evresi, lenfovasküler invazyon, seroza invazyonu, myometrial invazyon, endoservikal tutulum, adneks tutulumu, lenf nodu tutulumu, sigara kullanımı, hipertansiyon ve diyabet hastalığı, hormon replasman tedavisi alıp almaması, doğum sayısı, menopoz yaşı, kemoterapi durumu, vajinal brakiterapi, radyoterapi şekli ve dozları, lokal nüks değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların yaşları 36 ile 82 arasındaydı (median yaş:59). Otuz hasta (% 49,1) 60 yaş ve üzeri, 31 hasta (% 50,9) 60 yaşının altındaydı. Kırk yaş altında 2 hasta (% 3,2) vardı. Altmış bir hastanın 53?ü (% 87) endometrioid adenokarsinom, 8?i (% 13) ise diğer adenokarsinom (seröz, müsinöz, clear cell, mixed tip) histolojisine sahipti. Yedi hasta Grade1 (% 11,5), 25 hasta Grade 2 (% 41), 27 hasta Grade 3-4 (% 44,3) histolojiye sahipti, 2 hastanın ise grade?i değerlendirilmemişti. Yirmi dokuz hasta evre1 (% 48), 6 hasta (%1 0) evre 2, 26 hasta (% 42) evre 3 `dü. Hastaların 53?üne (% 87) TAH+BSO+BPLND, 8 hastaya (% 13) sadece TAH+BSO yapılmış. Kırk bir hastada (% 67) lenf nodu tutulumu saptanmamış, 6 hastada (% 10) pelvik lenf nodu tutulumu mevcut, 4 hastada (% 6,6) paraaortik lenf nodu tutulumu mevcut iken 10 hastada (% 16,4) hem pelvik hem de paraaortik lenf nodu metastazı saptanmıştır. Otuz hastaya konvansiyonel, 23 hastaya ise konformal radyoterapi uygulanmıştır. Sekiz hastaya ise eksternal radyoterapi uygulanmamış sadece brakiterapi uygulaması yapılmıştır. Otuz bir hastaya (% 50,8) kemoterapi uygulanmamış, 16 hastaya (% 26,2) adjuvan kemoterapi, 3 hastaya (%4.9) metastaz ve nüks durumunda kemoterapi, 4 hastaya (% 6.6) ise adjuvan kemoterapi ve sonrasında metastaz ve nüks durumunda kemoterapi uygulanmıştır. Radyoterapi dozumuz 4500-5040 cGy arasındaydı. Spinal kord dozu paraaortik radyoterapi uyguladığımız hastalarda 4600 cGy ile sınırlandırıldı. Fraksiyon dozumuz 180 ve 200 cGy olarak verildi. Sonuçlar: 2 yıllık genel sağkalım % 93.4; 5 yıllık genel sağkalım % 80.3 olarak bulunmuştur. Ortalama sağkalım 51 aydır. Hastalıksız sağkalım 2 yıllık ve 5 yıllık sırasıyla% 85.2 ve % 77 olarak tespit edildi. Genel sağkalım üzerine, serozal invazyon olması (p=0.034), metastaz olması (p<0.0001), paraaortik radyoterapi uygulanmış olması (p=0.001), KT alınması (p=0.003), lokal nüks olması (p=0.001) anlamlı bulundu. Hastalıksız sağkalım üzerine istatiksel anlamlı sonuç bulunamadı. Brakiterapi alan hastalarda lokal kontrol almayanlara göre daha yüksekti (p<0.001)

Endometrial neoplazmlarNeoplazmlarPrognoz+3
Öztun Temelli
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt oblik kas zayıflatma girişimlerinde etkinlik değerlendirilmesi

Alt oblik kas hiperfonksiyonu(AOHF) tedavisinde farklı cerrahi prosedürler uygulanmaktadır. Miyektomi, dizinsersiyon, geriletme ve anteropozisyon bu amaçla en sık kullanılan yöntemlerdir. Farklı çalışmalarda bu cerrahi yöntemleri başarı oranları belirtilmiştir. Cerrahlar başarı oranları, kolay uygulanması ve avantaj-dezavantaj özelliklerine bakarak değişik yöntemleri tercih etmektedir. Bu çalışmada AOHF'u olan128 hastanın 207 gözüne tenotomi, AOHF ve DVD'si olan 55 hastanın 104 gözüne anteropozisyon uygulandı. Operasyon sonrası 1.ay, 3.ay ve son muayene verileri değerlendirildi. Dizinsersiyon uygulanan gözlerde %95,65 başarı , %2,41 rezidüel hiperfonksiyon ve %1,93 lük hipofonksiyon oranları saptanırken, anteropozisyon uygulanan gözlerde %87,5 başarı, %10,57 rezidüel hiperfonksiyon ve %1,92 hipofonksiyon oranları tespi edildi. Hiçbir hastada adherens sendromu ya da anti-elevasyon sendromu görülmedi. Sonuç olarak, AOHF tedavisinde dizinsersiyonun düşük komplikasyon riski ve tatmin edici sonuçlar verdiğini düşünüyoruz. AOHF ve DVD'nin birlikte olduğu olgularda anteropozisyon işlemi uygun bir tedavi şeklidir. Her iki yöntemin de etkili ve güvenilir cerrahi yöntemler olduğu saptanmıştır.

Cerrahi-gözGen aktarımıGöz+3
Faruk Balıca
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çalışan sağlığı ve güvenliği bağlamında COVID-19 pandemi yönetimi: Bir iş yerinde retrospektif bir çalışma

COVID-19 Pandemisinin yarattığı sağlık ve toplumsal sorunlar ile ekonomik kayıplar çalışan sağlığını, çalışma ortamı ve koşullarını, çalışma ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Bu çalışma olumsuz etkilerin iş yerinde en aza indirilebilmesi için alınan önlemleri ve bu önlemlerin çalışan sağlığı üzerine sonuçlarını inceleyen tanımlayıcı bir araştırmadır. 11 Mart 2020 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini Bursa'da bir otomobil fabrikasında çalışan 6437 kişi oluşturmaktadır. Çalışan sağlığı ve güvenliği bağlamında alınan salgın önlemleri; çalışma ortamı, çalışma koşulları ve çalışma ilişkileri olarak ayrıntılı değerlendirilmiştir. İş yerinde tespit edilen doğrulanmış olgu, teması olan çalışan ve şüpheli olguların sosyodemografik özellikleri üzerinden çalışan sağlığına pandeminin etkisi değerlendirilmiştir. İşyerinde çalışma süresince toplam olarak 1876 doğrulanmış olgu, 2026 temaslı ve 1160 şüpheli olgu tespit edilmiştir. Bildirimlerin çoğunluğu 2020 yılında yapılmış olup, zamana göre dağılımları Bursa ve Türkiye vaka dağılımı ile koreledir. İş yerinde çalışma süresince COVID-19 kaynaklı ölüm yaşanmamıştır. Teması olan çalışanların %10,8'i ile şüpheli olguların %28,0'i yapılan RT-PCR testlerinde doğrulanmış olguya dönmüştür. COVID-19 doğrulanmış olgu ile temas edenlerin %12,5'i iş yeri temaslı iken %61,6'sı kurum dışı temaslıdır. Kurum dışı bulaş en çok hane içi aile üyelerinden (%52,1) kaynaklanmıştır. İşyerinde ikincil bulaş saptanmamıştır. Şüpheli olgularda en sık şikâyet nedenleri halsizlik, öksürük ve boğaz ağrısı olmuştur. Şüpheli olgular RT-PCR testi ile değerlendirilmeleri için en çok Bursa Şehir Hastanesine (%79,1) sevk edilmiştir. Medeni durumu evli olanların temaslı olma durumunu 1,3 kat, 40 yaş altında olmanın şüpheli olgu olma durumunu 1,8 kat arttırdığı bulunmuştur. İzolasyon ve karantina nedeni ile 51.525 iş günü kaybı yaşanmış olup çalışma süresince toplam işgünün %1,8'i kaybedilmiştir. Araştırma süresince çalışanların %99,0'una iş yerinde yürütülen aşı kampanyaları ile en az iki doz COVID-19 aşısı yapılmıştır. Solunum yolu ile hızla bulaşan biyolojik etken kaynaklı bir salgında iş yerlerinde alınacak hızlı ve kapsamlı önlemler, çalışan sağlığının korunmasında ve ekonominin insan hayatı riske atılmadan sürdürülmesinde çok önemlidir.

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+5
Neşe Yürekli
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması

Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması. Böbrek kitlelerinin cerrahi tedavisinde uygun hastalarda parsiyel nefrektomi günümüzde öne çıkan tedavi yöntemidir. Başarılı peroperatif ve postoperatif sonuçlar için uygun hasta seçimininde kullanılmak üzere nefrometri skorları geliştirilmiştir. Çalışmamızda bu skorlardan RENAL, PADUA ve SPARE skorlarının başarısı araştırıldı. 2007-2020 tarihleri arasında parsiyel nefrektomi uygulanan 419 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların ortalama yaşı 55,89 (± 12.5) yıl olup, kadın/erkek oranı %38.4-%61.6, ortalama takip süresi ise 10 ± 7 (1-51) ay olarak bulundu. RENAL skorun operasyon süresi, kanama miktarı ve intropeperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.001, p:0.003); PADUA skorunun kanama miktarı ve postoperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi, cerrahi sınır pozitifliği, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.005, p:0.001, p:0.001, p:0.014, p:0.002, p:0.009); SPARE skorunun ise kanama miktarı, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.002, p:0.001, p:0.027, p:0.049) görüldü. Nefrometri skorları dışında introperatif komplikasyon gelişimi ile iskemi uygulaması, tümör yerleşimi, tümörün egzofitik oranı, toplayıcı sistemle ve renal sinüsle ilişkisinin de tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.036, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001); cerrahi sınır pozitifliği ile de tümör boyutunun tek değişkenli analizde; Fuhrman derecesinin ise çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.013, p:0.007) görüldü. Trifekta başarısı ile yalnızca PADUA skoru'nun (p:0.002), pentafekta başarısı ile ise PADUA skoru ve tümör boyutunun çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.025) görüldü. Çalışmamızde değerlendirilen nefrometri skorları peroperatif komplikasyonları öngörmede ve parsiyel nefrektomi için uygun hasta seçiminde kullanılabilecek kolay uygulanabilir yöntemlerdir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmlarıCerrahi+5
Mücahit Çaviş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hipokampüs korumalı tüm beyin radyoterapisi alan hastaların volumetrik ark terapi (VMAT) ve yoğunluk ayarlı radyoterapi (YART) planlarının retrospektif olarak dozimetrik karşılaştırılması

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı' nda tedavi görmüş beyin metastazlı 10 olguya ait arşiv bilgileri retrospektif olarak elde edildi.Yapılan planlarda 30 Gy doz 10 fraksiyonda verilecek şekilde belirlenmiştir. Sanal planlariçin tüm beyin, hipokampüs, lens, orbita, optik sinir, koklea, parotis, lakrimal, optik kiazma, hipofiz, hipotalamus, mandibula, beyin sapının konturlamaları yapıldı. Hipokampüse 5 mm marj verilerek hedef beyin hacmi, tüm beyin hacminden çıkarılarak PTV oluşturulmuştur. Planlarda izodozun hedef hacmin % 95' ini sarmasına ve kritik organların belirlenen limitlerde doz almasına dikkat edildi. SPSS programı ile Mann Whitney U testi ve Independent Simples T testi kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Çalışmamızın PTV, hipokampüs, lens, orbita, koklea, parotis, optik sinir, optik kiazma, HI dozimetrik karşılaştırmalarında anlamlı bir fark bulunurken, lakrimal, mandibula, hipofiz, hipotalamus, beyin sapı, CI için anlamlı bir fark bulunmamıştır. HI ve MU için en düşük değerler VMAT planlama sisteminde elde edilmiştir. Lakrimal, beyin sapı, mandibula dozları VMAT tekniğinde daha düşük bulunsa da iki farklı tedavi tekniği arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır.

Doz-cevap ilişkisi-radyasyonHipokampusRadyoterapi+3
Öznur Sarıbaş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında dapagliflozin tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerine etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Küresel bir halk sağlığı sorunu olan diyabet, hiperglisemi ile karakterize, kronik bir metabolizma hastalığıdır. SGLT2 inhibitörleri, renal proksimal tubülüste glukoz reabsorbsiyonunu azaltmak ve idrar yolu ile glukoz atılımını arttırmak yoluyla etki eden nispeten yeni oral antidiyabetik ilaç grubu ajanlardır. Tip 2 diyabet ve komplikasyonlarının patogenezinde düşük dereceli kronik inflamasyonun önemli bir rol oynamaktadır. Son zamanlarda RDW, MPV, PDW gibi hemogram parametreleri ve NLO, PLO, MLO, MHO gibi oranların çalışması uygun maliyetli olması ve kolayca hesaplanabilmesi avantajları ile birlikte sistemik inflamatuar belirteç olarak kullanılabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. SGLT2 inhibitörlerinin antihiperglisemik etkilerinden bağımsız olarak proinflamatuar mediatörlerin salınımını inhibe ettikleri düşünülmektedir. Bizler de çalışmamızda tip 2 diyabet hastalarında dapagliflozin sonrası inflamatuar belirteçlerdeki değişimi kaydetmeyi amaçladık. Retrospektif olarak tasarlanan bu çalışmaya tip 2 diyabet tanılı, 114 hasta dahil edildi. Hastaların dapagliflozin öncesi ve en az 12 hafta ilaç kullanımı sonrası laboratuvar değerleri kaydedildi. Çalışmada medyan yaş 59,5 (31-82) yıl idi. Hastaların %58,8'i (n=67) kadın, %41,2'si (n=47) erkekti. Dapagliflozin sonrası literatür ile uyumlu şekilde HbA1c, açlık plazma glukozu, mikroalbuminüri, ALT değerlerinde anlamlı azalma, Hgb, Hct değerlerinde anlamlı artış saptandı. NLO, PLO, MLO, MHO değerlerinde anlamlı değişim izlenmezken, RDW değerinde anlamlı artış, MPV, PDW değerinde ise anlamlı azalma saptandı. Literatürde diyabet ve komplikasyonları ile yeni inflamauar belirteçler arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok çalışma mevcuttur. Diyabet – inflamasyon ilişkisi ve dapagliflozinin - inflamasyon üzerine etkileri düşünüldüğünde daha geniş serilerde yapılmış, prospektif ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimler: Dapagliflozin, inflamatuar belirteç, tip 2 diyabet

DapagliflozinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+2
Fadime Bildik
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut serebrovasküler hastalık tanısı ile takip edilen hastalardaki sıvı elektrolit dengesizliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

İnme; aniden ortaya çıkan fokal ya da global serebral disfonksiyona yol açan, vasküler neden dışında görünen farklı bir sebebi olmayan, yirmi dört saat veya daha uzun süren ya da ölüme sebep olan klinik durum olarak tanımlanmaktadır. Elektrolit bozuklukları inmenin akut fazının sonucu üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmekte ve bu sebeple elektrolit bozukluğunun erken tespiti ve tedavi edilmesi son derece önemli olarak görülmektedir. Çalışmamızın amacı inme alt tipleri ile elektrolit imbalansı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 1.03.2017-1.03.2022 arasında başvurup akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 128 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastane başvuru saatleri, radyolojik görüntülemeleri, sodyum, potasyum, klor, glukoz, üre, kreatinin, hemogram, ek hastalıkları, vital bulguları (ateş, nabız, tansiyon değerleri, parmak ucu saturasyonu, solunum sayısı ve GKS Skoru) ve klinik seyirleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hiponatremik olan hastaların 11 tanesi (%57,9) iskemik, 8 tanesi (%42,1) hemorajik serebrovasküler hastalığı olan grupta olup her iki hasta grubunda ortalama sodyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokalemik hastaların 3 tanesi (%75) iskemik grupta, 1 tanesi (%25) hemorajik grupta olup her iki hasta grubunda ortalama potasyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokloremi saptanan hastaların ise 5 tanesi (%62,5) iskemik, 3 tanesi (%37,5) hemorajik grupta yer almakta olup her iki hasta grubunda ortalama klor değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Sonuç olarak akut serebrovasküler hastalıklarda elektrolit değişikliklerini incelediğimiz bu çalışmada hemorajik tip ve iskemik tipteki serebrovasküler hastalıklarda elektrolit imbalansları anlamlı sonuç vermemiştir. Çalışmamız literatürdeki çoğu çalışma ile paralel sonuçlar göstermektedir.

Retrospektif çalışmalarSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım+2
Onur Sezer
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2000-2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ve polikliniğinde takip edilen enfektif spondilodiskit tanılı hastaların retrospektif incelenmesi

Spondilodiskitin klinik bulguları özgül olmadığı için tanıda zorluklar ve gecikmeler yaşanabilir. Tedavi başarısı için etkene yönelik tedavi verilmesi esastır. Çalışmamızda spondilodiskit hastalarının klinik yansımaları, tanı yöntemleri, tedavi seçenekleri incelenerek hastaların morbiditesinin azalması için erken tanı alabilmesi ve etkin tedavi seçeneklerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmamızda 1 Ocak 2000 ile 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ve Polikliniği'nde takip edilen 18 yaş ve üstündeki enfeksiyöz spondilodiskit tanılı hastalar retrospektif değerlendirildi. Çalışmamıza 336 hasta dahil edildi. Hastaların 55 (%16,4)'i tüberküloz spondilodiskit, 86 (%25,6)'sı brusellar spondilodiskit, 195 (%58)'i piyojenik spondilodiskit tanılıydı. Piyojenik spondilodiskit hastalarının 107 (n=195, %54,9)'si toplum kökenli, 88 (n=195, %45,1)'i postoperatif gelişen spondilodiskitti. Tüm gruplar arasında en sık şikayet bel ağrısıydı (%77). En sık etkilenen vertebra tüberküloz spondilodiskitinde torakal vertebra (%45,5), brusellar spondilodiskitte lomber vertebra (%51,1), piyojenik spondilodiskitte lomber vertebra (%53,8) idi. Tüberküloz spondilodiskiti tanısı için 55 hastanın 53 (%96,3)'üne girişimsel işlem yapıldığı, hastaların 32 (%58)'sinde histopatolojinin tanıyı desteklediği ve 19 (%34,5)'unda kültürde üreme olduğu saptandı. Brusellar spondilodiskit tanısında brusella aglütinasyon testi ile 82 (%93), kültürde üreme ile 12 (%13,9) hastaya tanı konulduğu görüldü. Piyojenik spondilodiskit tanısında 195 hastanın 94 (%48,2)'üne girişimsel işlem yapıldığı, histopatoloji ile 83 (%42,5), kültürde üreme ile 72 (%36,9), hastaya tanı konulduğu saptandı. Tedavi ortanca süresi tüberküloz spondilodiskitinde 450 gün (240-1440 gün), brusellar spondilodiskitte 210 gün (36-720 gün) ve piyojenik spondilodiskitte 150 gün (15-960 gün) olarak saptandı. Cerrahi tedavinin tüberküloz spondilodiskitinde 35 (%63,6), brusellar spondilodiskitte 3 (%3,5) ve piyojenik spondilodiskitte 72 (%36,9) hastaya yapıldığı saptandı. Tedavi sonrası tüm hastaların 204 (%60,7)'ünde sekelsiz iyileşme görüldü. Spondilodiskit tanısı, şüphe duyulan hastalarda modern tıp yöntemlerinin birlikte kullanılmasını gerektirir. Uygun ve yeterli süre tedavi için etkenin saptanması önemlidir. Anahtar kelimeler: Spondilodiskit, tüberküloz, brusella, piyojenik, postoperatif

BrusellaBursaEnfeksiyonlar+3
Canan Taşdemir
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Allojenik kemik iliği nakli yapılan hematolojik maligniteli hastalarda, nakil sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesi

Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası enfeksiyonlar morbidite ve mortalite için büyük bir risk faktörü olup, erken evrelerde yaygın bir komplikasyondur. Çalışmamız, allojeneik HKHN sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak incelenmesi, enfeksiyonların epidemiyolojik özelliklerinin ve risk faktörlerinin araştırılması, böylece enfeksiyon bulguları ortaya çıkmadan önce olabildiğince erken tanı ve tedaviye yön vermek için temel sağlamayı amaçlamaktadır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Kök Hücre Nakli Ünitesinde 2011 Haziran-2021 Mart tarihleri arasında allojeneik HKHN yapılan 133 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 115'inde (%86,5) febril nötropeni (FEN) izlendi. FEN gelişme riski cinsiyet, yaş ve komorbid hastalık durumuna göre farklılık göstermezken, primer hastalık tanısına göre farklılık göstermekteydi (p=0,040). Özellikle ALL tanılı hastalarda aplastik anemi hastalarına göre daha yüksek oranda FEN gelişimi gözlendi. Bununla birlikte grade III-IV mukoziti olanlarda, akut GVHD gelişimi ve buna bağlı steroid kullanılan hastalarda FEN gelişim oranları anlamlı olarak yüksekti. FEN ataklarının %33'ü MTİ (mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış enfeksiyon), %46,2'si KTİ (klinik olarak kanıtlanmış enfeksiyon) ve %20,8'i FUO (nedeni bilinmeyen ateş) kategorisinde değerlendirildi. Hastaların nakil değişkenleri ile kültürlerinde üreme ilişkisi incelendiğinde, kadınlarda periferik kan kültüründe gram negatif bakteri üreme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğu görüldü. Bununla birlikte hipertansiyon öyküsü bulunan hastalarda kan ve katater kültürlerinde gram negatif bakteri üreme oranı daha yüksekti. Periferden ve kataterden alınan kan kültürlerinde üreme görülme oranı sırasıyla %23,4 ve %16,5 olup yine sırasıyla %59,4-%70 gram pozitif (GP), %40,5-%30 gram negatif (GN) üreme saptandı. En sık GP bakteriyel etken Koagulaz negatif staphyolococcus (KNS) üremesi olup sırasıyla %59,4 ve %66,6 oranında görüldü. GN etkenlerden ise en sık Escherichia coli (E.coli) olup sırasıyla %73,3 ve %66,6 oranında görüldü. İdrar kültürlerinin %8,6'sında üreme tespit edildi ve tümü gram negatif bakteri ve en sık E.coli üremesi saptandı. Bilinenin aksine uzamış nötropeninin (≥21 gün) ve nötropeni derinliğinin FEN gelişimi ve kültür üremesi ile ilişkisi gösterilemedi. Sonuç olarak FEN ataklarında hasta yönetiminin, mortalite ve morbiditeye kritik etkilerinden dolayı, hasta özelliklerinin ve risk faktörlerin iyi bilinmesi, merkezlerin kendi mikroorganizma profilini yakından takip etmesi ve tedavi protokolü oluşturması büyük öneme sahiptir.

Febril nötropeniHematolojik neoplazmlarHematopoetik kök hücre transplantasyonu+7
Fatma Pala
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite eğitim Aile Sağlığı Merkezine hastalar hangi tanılarla başvuruyor? Hasta profilinin retrospektif değerlendirilmesi

Aile hekimliği bireyin sağlık sistemiyle ilk temas noktasıdır. Hekim, henüz ayrışmamış olan hastalıkların erken dönemi ile karşılaşır ve bu durum tanı zorluğu yaşatır. Sağlık sisteminin merkezinde olan bu disiplinde uzmanlaşma ve yeterli bir eğitimle beraber, hasta profilinin tanınıp buna uygun değerlendirme yapmak çok önemlidir. Çalışmanın amacı, Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'mize başvuran hasta profilini değerlendirmek ve bu doğrultuda uzmanlık eğitim müfredatında dikkat edilmesi gereken noktalara katkı yapmaktır. Çalışmanın evrenini Kasım 2019-Kasım 2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalına bağlı Bursa Nilüfer 36 No'lu Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ndeki hasta kayıtları oluşturmaktadır. Çalışmada 1725 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Veriler retrospektif olarak, mevcut hasta dosyaları taranarak elde edilmiştir. Çalışmada, başvuranların yaş ortalaması 42,94±20,71 idi. En fazla başvuruda bulunanlar 26-65 yaş grubuydu. Başvuranların %31,7'si erkek, %68,3'ü kadındı. Bireylerin %83,9'u sigara kullanmıyorken, %16,1'i sigara kullanıyordu. Erişkin aşılama durumuna bakıldığında başvuranların %47,3'ü en az bir kez aşılanmıştı. Bireylerin %53,4'ünün en az bir tane kronik hastalığı vardı, en sık görülen kronik hastalık hipertansiyon idi. Başvuru nedenlerinden en sık görülenler ilaç yazdırma, genel kontrol ve boğaz ağrısı iken; en sık görülen tanılar genel tıbbi muayene, akut üst solunum yolu enfeksiyonu ve laboratuvar muayenesiydi. Başvurularda en sık yapılan işlem reçete yazılması (%70,4); en sık verilen danışmanlık, beslenme ve diyet düzenlenmesi idi. Birinci basamak sağlık hizmetleri ne kadar güçlü ise, o ülkenin sağlık sistemi o kadar iyi çalışıyor demektir. Birinci basamakta tutulan hasta kayıtları iyi bir uzmanlık eğitimi için yol gösterici olmakla beraber, aynı zamanda merkeze kayıtlı hasta profilini tanımayı sağlayarak buna uygun değerlendirme yapmayı sağlayacaktır.

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziBirinci basamak sağlık hizmetleri+3
Kevser Erbir
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Bursa Uludağ Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarında çalışılan rotavirüs ve adenovirüs antijen testi sonuçlarının incelenmesi ve COVID-19 pandemi önlemlerinin etkisinin retrospektif olarak araştırılması

Viral gastroenteritler tüm dünyada önemli morbidite ve mortalite nedenidirler ve çevresel koşullardan etkilenebilirler. Rotavirüs ve adenovirüs başlıca viral gastroenterit nedenlerindendir. Bu çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda çalışılan rotavirüs ve adenovirüs antijen testi sonuçlarının incelenmesi ve COVID-19 pandemisi döneminde bu patojenlerin değişiminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Mart 2018-Şubat 2022 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Hastanesi'nin çeşitli bölümlerine başvuran ve gastroenterit ön tanısı ile Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na gönderilerek rotavirüs ve adenovirüs antijen testi uygulanan 9831 dışkı örneğinin sonuçları incelendi. Antijenlerin tespiti için immünokromatografik yöntemle çalışan Acro Rapid test (Acro Biotech, ABD) kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik, klinik özellikleri ve dışkı örneklerine uygulanan diğer testlerin sonuçları elektronik hasta dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Veriler COVID-19 pandemisi öncesinde ve pandemi döneminde olmak üzere iki ayrı gruba ayrılarak karşılaştırıldı. COVID-19 pandemisi öncesinde rotavirüs pozitifliği %10,4, adenovirüs pozitifliği ise %7,5 idi. Pandemi döneminde ise hem rotavirüs pozitifliği (%5,1) hem de adenovirüs pozitifliği (%3,5) anlamlı olarak azalmıştı (p=0,001). Örneklerin %3,2'sinde rotavirüs ve adenovirüs birlikte saptandı. Rotavirüs ve adenovirüs pozitif hastaların cinsiyet, yaş, direkt mikroskobik inceleme bulguları benzerdi. Yaş gruplarına göre pozitiflik oranlarının değişmediği görüldü. Rotavirüs pozitifliği en yüksek ilkbahar ve kış aylarında iken (p=0,005); adenovirüs pozitifliği ilkbahar ve yaz aylarında daha yüksekti ancak mevsimsel dağılım açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,167). Bu çalışmada COVID-19 salgınıyla mücadele kapsamında uygulanan toplumsal önlemlerin ve değişen davranış modellerinin rotavirüs ve adenovirüs gastroenteritlerinin azalmasını sağladığı tespit edilmiştir. Temizlik ve izolasyon önlemlerinin viral gastroenteritlerin sıklığını önemli ölçüde azalttığı açıkça görülmektedir.

AdenovirüslerAntijenlerCOVID 19+7
Dilay Yıldız
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2018-2021 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen maluliyet raporlarının retrospektif olarak incelenmesi ve güncel yönetmelik/cetvellere göre yeniden değerlendirilmesi

Maluliyet raporlarının düzenlenmesi Adli Tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Trafik kazası, iş kazası gibi travmatik olaylara bağlı maluliyet hesabında olayın meydana geldiği tarihe göre farklı yönetmelikler kullanılmaktadır. Bu sebepten dolayı, aynı olay ve aynı yaralanmalara sahip kişiler arasında olay tarihi farklı olduğu için farklı maluliyet oranları hesaplanmaktadır. Bu çalışmada maluliyet hesabında kullanılan bu yönetmelikler incelenerek aralarındaki farkların saptanması ve bu farkların nasıl giderileceği hususunda çözüm önerileri sunulması amaçlandı. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından 2018-2021 yılları arasında düzenlenmiş 359 olguya ait maluliyet raporları incelendi. Raporlarda yer alan tıbbi veriler ve hastane bilgi yönetim sisteminde yer alan tıbbi kayıtlar incelenerek her olgu için yaş, olay türü, ameliyat sayısı, hastane yatışı sayısı gibi olaya ait tıbbi özgeçmişi ve hangi arızalardan oran verilebileceğine ait veriler elde edildi. Her olgu için Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Tespit İşlemleri Yönetmeliği (ÇGMK cetveli) ve Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik (Engelli cetveli) hükümleri dikkate alınarak maluliyet oranları hesaplandı. Elde edilen veriler istatistiksel analiz yöntemleri ile analiz edildi. ÇGMK yönetmeliğinden alınan maluliyet oranların ortalamasının 16,9±24,7, Engelli yönetmeliğinden alınan maluliyet oranların ortalamasının ise 13,1±20,4 olduğu saptandı ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. ÇGMK cetvelinden alınan maluliyet oranları ile Engelli cetvelinden alınan maluliyet oranları arasında pozitif yönde güçlü düzeyde korelasyon (rho=0,808) olduğu saptandı. Oran verilerin arızaların dağılımına bakıldığında eklem hareket kısıtlılığı başta olmak üzere en sık lokomotor sistem arızalarından oran verildiği görüldü. Olgular onarlı yaş gruplarına ayrılarak incelenmesinde her iki cetvelde de yaş grupları arasında maluliyet oranı açısından anlamlı fark olmadığı saptandı.

Adli tıpBursaMaluliyet değerlendirmesi+5
Ali Metin Düzcan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bağırsak biyopsi örneklerinde CMV DNA pozitifliğinin tanısal değerinin retrospektif araştırılması

Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus: CMV) primer enfeksiyon sonrasında latent kalarak kök hücre ve solid organ alıcıları, Human immunodeficiency virus (HIV)'le enfekte kişiler, hematolojik malignitesi olanlar ve inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda sekonder enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Hastalık pnömoni, retinit, kolit şeklinde görülebilir. CMV koliti tanısında dokuda CMV'nin gösterilmesi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı, CMV koliti şüpheli hastaların bağırsak biyopsilerinde CMV DNA tespitinin tanısal değerini incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Ocak 2019 – Mart 2022 tarihleri arasında CMV koliti şüphesiyle gönderilmiş biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelendi. Eş zamanlı olarak polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle bağırsak dokusunda CMV DNA araştırılan ve Tıbbi Patoloji Laboratuvarı'nda immünohistokimya (İHK) yöntemiyle CMV aranan 96 örnek çalışmaya dahil edildi. İHK incelemesi altın standart kabul edilerek dokuda ve kanda tespit edilen CMV DNA'nın tanıdaki yeri araştırıldı. Örneklerin 81'i ülseratif kolit (ÜK), altısı kök hücre ve solid organ nakli, dördü hematolojik malignite, ikisi Crohn, biri kronik böbrek yetmezliği, biri Behçet, biri diyabetes mellitus tanılı hastalara ait idi. İHK yöntemiyle 10, PZR yöntemiyle ise 61 dokuda, ayrıca CMV DNA araştırılan 43 plazmanın 25'inde pozitiflik saptandı. En büyük grubu oluşturan ÜK hastalarına istatistiksel analizler uygulandı. İHK incelemesine göre plazma CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %48,64, pozitif prediktif değeri (PPD) %24, negatif prediktif değeri (NPD) %100 olarak bulunurken; doku CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %41,9, PPD'si %15,68, NPD'si %90,12 olarak saptandı. ROC analiziyle dokuda 392 kopya/mg, plazmada 578 kopya/ml üzeri değerlerin tanı için yol gösterici olduğu belirlendi. Doku ve kan örneklerinde CMV DNA PZR testinin yüksek duyarlılık ve düşük özgüllükte olduğu görülmüştür. Dokuda CMV DNA kantitasyonu için standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyopsiHIVPolimeraz zincirleme reaksiyonu+5
Sema Esen Boyacı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağlık çalışanlarının COVİD-19 aşısını kabulü

Amaç: Sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısını kabulü, hem COVID-19 tanısı alan hastaları ile yakın temasta bulunmaları ile artmış enfeksiyon riski taşımalarından dolayı hem de aşı konusunda topluma rehberlik etmelerinden dolayı oldukça önemlidir. Bu çalışma ile sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısını kabulünün irdelenmesi, tereddüte sebep olan durumların tespit edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada; 1 Nisan-1 Temmuz 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi'nde görev yapan sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısı yaptırıp yaptırmamaları, aşıyı yaptırma/yaptırmama nedenleri bir anketle sorgulanmıştır. Çalışmada 1096 sağlık çalışanının anket sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 33.2± 8.9 olan katılımcıların %71.7'si kadın, %49.4'ü evli, %42.9'u hemşire veya ebe idi. Çalışmaya katılan sağlık çalışanlarından %30.6'sı kendisinin, %46.1'i birlikte yaşadığı kişilerin COVID-19 tanısı aldığını belirtti. Tüm sağlık çalışanlarında COVID-19 aşısı olma yüzdesi %81, doktorlarda %92, hemşire/ebelerde %76, yardımcı sağlık personelinde %81, teknik/idari personelde %77 olarak tespit edildi. Yakınlarını hasta etmekten korkmak, aşının koruyucu etkileri hakkında bilgilendirilmek, aşıyı güvenilir bulmak ve hasta olmaktan korkmak en sık COVID-19 aşısı olma nedenlerinden iken; etkinliği konusunda endişe, yan etki korkusu, COVID-19 geçirme ise en sık aşı olmama nedeni olarak belirtilmiştir. Sonuç: COVID-19 aşısının kabulünde 30 yaşından büyük olmak, çocuk sahibi olmak, hamile olmamak, tıpta uzmanlık/doktora/yüksek lisans sahibi olmak, doktor olmak, üç yıl ve üzeri çalışma yılında olmak, en az bir defa grip aşısı olmuş olmak daha yüksek aşı kabul yüzdesi ile ilişkili bulunmuştur. Toplumda ve tüm sağlık çalışanlarında aşı ile ilgili yeterli ve ikna edici bilgilendirmeler yapılması ve oluşan tereddütlerin iyi analiz edilip çözüm önerileri ile birlikte sahaya yansıtılabilmesi önemli bir gerekliliktir. Anahtar kelimeler: Aşı kabulü, COVID-19, pandemi, sağlık çalışanları.

Aşı tereddüdüCOVID 19COVID 19 aşıları+5
Safiye Göçer
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2022
00

Related subjects