Skin

90 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Plantar deri rezistansının futbolcularda dayanıklılık üzerine etkisinin araştırılması

Bu çalışma futbolcularda plantar deri rezistansının dayanıklılık üzerine etkisini araştırılması amacı ile planlandı. Çalışmaya 18-30 yaş arasındaki 25 profesyonel futbolcu katıldı. Dominant ve dominant olmayan ayakta plantar deri rezistansı dijital multimetre (Marxlow markasının DT-830D modeli, Üretim Yeri: Çin Halk Cumhuriyeti) cihazı ile kişilerin plantar deri rezistansları ölçüldü. Yo-Yo Testi futbolcuların dayanıklılığını değerlendirmek için kullanıldı. Verilerin istatiksel analizi IBM SPSS Statistics 25 paket programı ile yapıldı. Futbolcuların dominant taraf plantar deri rezistans değeri ile dominant olmayan taraftan anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0,001). Dominant ayak plantar deri rezistans değeri ile futbolcunun yaşı, VKI ve futbol oynama süresi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Futbolcularda dominant ve dominant olmayan taraf plantar deri rezistans değerleri ile Yo-Yo dayanıklılık testi sonuçları arasında anlamlı ters yönlü güçlü bir ilişki bulundu(p<0,001) (r -,77, -,82).Sonuç olarak futbolcularda plantar deri rezistansı değerinin düştükçe Yo-Yo testi sonucunun artış gösterdiği söylenilebilir. Sonuç olarak futbolcularda plantar deri rezistansının futbolcunun dayanıklılığı ve performansı üzerinde belirleyici etkisi olan bir değişken olduğu gözlendi. Futbolcularda plantar deri rezistansı yüksekliği dayanıklılığı olumsuz yönde etkilemekteydi. Sonuç olarak deri rezistansı ölçümleri futbolcu değerlendirilmelerinde kullanılan bir yöntem olarak yer almalıdır.

AyakDeriFiziksel dayanıklılık+5
Nur Güler Yiğit
Sanko University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda ultraviyole a ve b ile indüklenmiş deri hasarında ellajik asit ve silibininin doku koruyucu, antiapoptotik ve antioksidan etkilerinin moleküler ve stereolojik yöntemlerle araştırılması

Keskin S. Sıçanlarda Ultraviyole A ve B ile İndüklenmiş Deri Hasarında Ellajik asit ve Silibininin Doku Koruyucu, Antiapoptotik ve Antioksidan Etkilerinin Moleküler ve Stereolojik Yöntemlerle Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Çalışmalar Ultraviyole A ve B (UVAB) radyasyonunun oksidatif stres ve DNA hasarına neden olduğu, ellajik asit (EA) ve silibininin (SB) antioksidan özellik gösterdiğini bildirmektedir. Bu çalışmada, deneysel olarak sıçan sırt derisinde oluşturulan UVAB hasarına karşı EA ve SB'nin tedavi etkinliği biyokimyasal, immünohistokimyasal (TUNEL) ve stereolojik yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla, oksidatif stres ve apoptozda meydana gelen değişiklikler, stereolojik inceleme ile birlikte değerlendirildi. Her biri 7 Wistar albino dişi sıçandan oluşan 6 grup oluşturuldu. Gruplar; Kontrol (K), Ultraviyole A ve B grubu (UVAB), Ellajik asit (EA) grubu, Silibinin (SB) grubu, UVAB+EA (Ultraviyole AB grubu+Ellajik asit) grubu ve UVAB+SB (Ultraviyole AB grubu+Silibinin) grubu olarak adlandırıldı. UVAB, UVAB+EA ve UVB+SB grubundaki hayvanlar 30 gün boyunca günde 2 saat süreyle UVAB ışınına maruz bırakıldı. UVAB+EA ve UVAB+SB gruplarına her UVAB uygulamasından 30 dk önce 50 mg/kg/gün EA ve 50 mg/kg/gün SB gavaj yoluyla verildi. UVAB uygulanmayan EA ve SB gruplarına ise aynı dozlarda 50 mg/kg/gün EA ve SB gavaj yoluyla verildi. Bütün hayvanlar 30. günde sakrifiye edildi. Analizler için sırt deri dokuları alındı. Araştırma sonuçlarına göre; UVAB grubu ile Kontrol grubu kıyaslandığında Total Antioksidan Seviyesindeki (TAS) azalma ve SB ve EA verilen tedavi grupları ile UVAB grubu kıyaslandığında TAS seviyesindeki artış anlamlı değildi (p>0.05). UVAB grubu kontrol grubu ile kıyaslandığında Total Oksidan Seviyeleri (TOS) ve Oksidatif Stres İnseksi (OSİ) seviyelerinde anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0.05). Ancak TOS ve OSİ seviyelerindeki bu artışların tedavi gruplarında anlamı derecede azaldığı gözlendi (p < 0.05). Çalışmada elde edilen stereolojik bulgular değerlendirildiğinde UVAB grubunda epidermis hacim oranında kontrol grubuna göre anlamlı bir artış olduğu gözlendi (p<0.05). Tedavi gruplarındaki sıçanların dorsal deri epidermis kalınlıklarında ise UVAB grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (p<0.05). EA ve SB'nin UVAB'nin birlikte uygulandığı gruplarda, mast hücre sayısı UVAB grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Çalışmada UVAB+EA ve UVAB+SB tedavi gruplarında TUNEL pozitif hücre sayısı, UVAB grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Bu çalışma, ellajik asit ve silibininin UVAB hasarı tedavisinde faydalı olabildiğini ortaya çıkarmıştır. Burada elde edilen bulguların desteklenmesi için ellajik asit ve silibininin farklı dozlarının oral olarak verilmesi veya topikal olarak denenmesi ile yapılacak in vitro ve in vivo daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Deri, Ellajik asit, Apoptoz, Oksidatif stres, Silibinin, Stereoloji, UVAB.

AntioksidanlarApoptozisDeri+7
Seda Keskin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda Ultraviyole A ve B ile indüklenmiş deneysel deri hasarı modelinde curcumin ve alfa lipoik asitin antiapoptotik, antioksidan ve doku koruyucu etkilerinin, moleküler stereolojik ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirilmesi

Deneysel olarak sıçan sırt derisinde oluşturulan Ultraviolet A ve B (UVAB) hasarına karşı Curcumin (CUR) ve Alfa Lipoik Asit (ALA)'nın tedavi etkinlerinin immünohistokimyasal (TUNEL), biyokimyasal ve stereolojik yöntemlerle araştırılması amaçlandı. 200-300 gram arasında ağırlığa sahip erişkin Albino Wistar cinsi 42 adet dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele seçilerek her biri yedi sıçandan oluşan altı grup oluşturuldu. Sırasıyla; Kontrol, UVAB, CUR, ALA, UVAB+CUR, UVAB+ALA grupları oluşturuldu. UVAB, UVAB+ALA ve UVAB+CUR grubundaki sıçanlar bir ay süreyle günde iki saat UVAB ışınına maruz bırakıldı. UVAB+ALA ve UVAB+CUR grupları UVAB'ye maruz bırakılmadan 30 dk önce sırasıyla gavaj yoluyla 100 mg/kg/gün ALA ve 100 mg/kg/gün CUR verildi. ALA grubuna 100 mg/kg/gün ALA ve CUR grubuna ise 100 mg/kg/gün CUR gavaj yoluyla 30 gün boyunca verildi. 30. günün sonunda sıçanlar perfüzyona alınarak sırt deri dokuları alındı ve ardından stereoloji, TAS, TOS, OSİ ve TUNEL çalışıldı. Stereolojik bulgularda UVAB ve Kontrol gruplarındaki sıçanların dorsal deri epidermis kalınlıkları ve epidermis hacim oranları kıyaslandığında UVAB'de artışın anlamlı olduğu gözlendi (p<0,05). UVAB+ALA ve UVAB+CUR grupları UVAB grubuyla kıyaslandığında ise anlamlı bir azalma gözlendi (p<0,05). Kontrol grubuyla UVAB grubu karşılaştırıldığında, UVAB grubunda Total Oksidan Seviyeleri (TOS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) Seviyelerinde anlamlı düzeyde artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ancak tedavi gruplarında TOS ve OSİ seviyelerinde anlamlı derecede azalış gözlendi (p<0.05). Çalışmada UVAB grubunda apoptotik hücre sayısı anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Tedavi grupları ise UVAB grubu ile kıyaslandığında apoptotik hücre sayısı anlamlı olarak azalış göstermiştir (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda ALA ve CUR'un, UVAB ile indüklenen deri hasarında koruyucu etkisinin olduğu gözlenmiştir.

DeriHayvan deneyleriKurkumin+3
Derya Yıldırımvuran
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığı ve atipik parkinsonizm sendromlarında periferik nöropatik ağrının multimodal incelenmesi

Parkinson hastalığı (PH) çoğunlukla idiopatik, %5 oranında monogenik mutasyonlara bağlı gelişen santral sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Multisistem atrofi (MSA) ise atipik parkinsonizm sendromlarından olup, motor semptomların yanında otonomik disfonksiyon, serebellar ve piramidal bulgularla ortaya çıkmaktadır. Bu hasta gruplarında non-motor semptom olarak periferik nöropatik ağrı değişken sıklıklarda görülmektedir. Bu çalışma; her üç hasta grubunda nöropatik ağrı sıklığını belirlemeyi, ince lif fonksiyonlarını ve morfolojisini değerlendirmeyi planlamıştır. Bu amaçla 20 idiopatik PH, 6 MSA ve beş farklı mutasyona sahip 14 herediter PH tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastaların hastalık şiddeti Hoehn-Yahr evreleme sistemi, Birleşik Parkinson hastalığı değerlendirme ölçeği (BPHDÖ Ⅲ bölüm) ölçekleri ile; non-motor semptomları Non-motor semptom skalası (NMSS) ile ve ağrı yakınması King's PH ağrı skalası, DN4 ve painDETECT anketleri ile değerlendirildi. İnce lif fonksiyonları için sıcak ve soğuk duyusu eşik değerleri kantitatif duyu testi (QST) ile ölçüldü. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve torakal T8-10 dermatomuna uyan deri bölgesinden olacak şekilde iki adet cilt "punch" biyopsisi yapıldı. Örnekler panaksonal belirteç olan "protein gene product 9.5"e (PGP9.5) karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Ağrı skalaları ile idiopatik PH hastalarında %15, herediter PH hastalarında ise %14,2 oranında periferik nöropatik ağrı saptanırken, MSA hastalarında nöropatik ağrı yakınması tespit edilmedi. Multisistem atrofili hastalarda idiopatik PH (p=0,04) ve herediter PH tanısı olan hastalara göre distal IENFD'nin yüksek olduğu saptandı. Ayrıca tüm hasta gruplarında distal IENFD'nin proksimale göre düşük olduğu gözlendi (p<0,001). Fakat ince lif sayısındaki azalma hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili bulunmadı. İdiopatik PH grubunda %13,3 ve herediter PH grubunda %30,8 hastada QST ile ısı duyusunda anormallik tespit edilirken, MSA hastalarında QST değerleri normal sınırlardaydı. Fakat üç hasta grubunda da hastaların QST'ye koopere olmakta güçlük çektiği gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmada, herediter ve idiopatik PH tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığının, ince lif kaybının ve disfonksiyonun MSA tanılı hastalara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. İnce lif kaybının patolojik α-sinüklein birikimine bağlı ortaya çıktığına dair son dönemde artan bilgiler ışığında, daha fazla sayıda herediter PH tanılı hastanın dahil edildiği, ince liflerde fosforile α-sinükleinin immunhistokimyasal yöntemlerle gösterildiği yeni çalışmalar, hem PH patogenezinin aydınlatılması, hem de yeni tanısal yöntemlerin geliştirilmesi için gereklidir.

AğrıBiyopsiDeri+4
Sahıb Rovshanov
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tüm cilt elektron ışınlamalarında TLD ve diyot dozimetreler kullanılarak yapılan in vivo doz ölçümlerinin insan fantomu üzerinde dozimetrik karşılaştırılması

Tüm cilt elektron ışınlamalarında (TSEI); geniş tedavi yüzeyleri, uzak kaynak cilt mesafeleri (KCM) ve uzun fraksiyonasyon şemaları kullanılmasından dolayı verilen dozun doğruluğu in-vivo dozimetri sistemleri kullanılarak saptanmalıdır. Bu çalışmanın amacı Stanford tekniği kullanarak yapılan TSEI'da TLD ve yarı iletken diyot dedektör in-vivo dozlarının karşılaştırılması ve rutin kullanımlara uygun olan dozimetri sisteminin belirlenmesidir. TLD ve diyot dedektörlerle yapılan doz profil ölçümleriyle Stanford tekniği uygulanmakta olan TSEI'larında 90±19o olan tedavi açısı doğrulanmıştır. TLD kalibrasyonu yapılmıştır. Diyot kalibrasyonu için elde edilen paralel plan iyon odası doz okumalarından MU başına cGy değeri hesaplanmıştır. Stanford tekniği kullanılarak her bir alan için 55 MU doz verilmiş ve toplam 12 alan ile tam tedavi uygulanmıştır. İnsan fantomu üzerinde belirlenen 17 farklı cilt noktasında tam tedavi uygulanarak TLD ve diyot detektörle in-vivo doz ölçümleri alınmıştır. Ortalama cilt dozları TLD ve diyot için sırasıyla: 119 ve 118 cGy olarak bulunmuştur. Elde edilen TLD ve diyot in-vivo doz sonuçları biribiriyle karşılaştırılmış ve tedavi dozuna (120 cGy) yakınlıkları kıyaslanmıştır. Her iki dozimetri sistemiyle ölçüm yapılan noktaların aldıkları dozlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda klinik uygulamalarda TSEI tedavilerinde her iki dozimetri sisteminin de kullanılabileceği uygun görülmüştür.

DeriFototerapiLenfoma+6
Elfide Yılmaz
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde sürekli cilt altı glükoz ölçüm sistemleri ile hipoglisemi duyarsızlığının saptanması ve eğitimin etkinliği

Tip 1 Diyabet Mellituslu (T1DM) çocuk ve ergenlerde hipoglisemi duyarsızlığı varlığında normoglisemi ve iyi metabolik kontrol sağlanmaya çalışılması ağır hipoglisemi riskini arttırmaktadır. Hipoglisemi duyarsızlığı (HD); otonomik bulgular olmadan doğrudan nöroglukopenik bulguların ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Çocukluk çağında HD saptanmasına yönelik çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma; Tip 1 DM çocuk ve ergenlerde hipoglisemi duyarsızlığını sıklığını belirlemek, sürekli cilt altı glükoz ölçüm sisteminin etkinliğini saptamak ve yapılandırılmış eğitimin duyarsızlığın düzelmesi üzerine etkisini araştırmak için yapılmıştır. Gereç ve yöntemler: Niceliksel Prospektif kontrollü olarak planlanan çalışmada, 5 yıl ve üzeri DM yaşı olan rastlantısal seçilen 37 olgu çalışmaya alındı. Hipoglisemi duyarsızlığını saptamak amacıyla tüm olgulara Medtronic iPro®2 profesyonel CGM sürekli glükoz ölçüm sistemi (SCGÖS) başlangıçta ve HD saptanan olgulara 3. ayda 6'şar gün süre ile uygulandı. Bu sürede hipoglisemi belirtileri için günlük tutuldu. Hipoglisemi için eşik değer <70mg/dl altı kabul edildi. Başlangıçta hipoglisemi duyarsızlığı saptanmış olgulara yapılandırılmış eğitim verildi. Başlangıç ve 3. ayda hipoglisemi duyarsızlığı oranları, etkileyen faktörler ve eğitimin etkisi değerlendirildi. Bulgular: Olguların 25'ü çoklu doz insülin (ÇDT), 12'ü insülin infüzyon pompa tedavisi (İPT) kullanmaktaydı. 15 erkek, 22 kız olgunun ortalama yaşları 13,88 ± 2,42 yaş, DM süresi, 7,67±1,66 yıl idi. İki olgu insülin pompa tedavisi, yedi olgu çoklu doz tedavi olmak üzere %24,3 (n:9) olguda hipoglisemi duyarsızlığı saptanmıştır. Diyabet süresi 5-8 yıl arası olanlarda %27,3 (n:6) DM süresi 8-11 yıl olanlarda %72,7 (n:3) HD vardı. Olguların hiçbirinde glukagon gerektiren ağır hipoglisemi gözlenmedi. HD saptanan olguların son bir yıllık HbA1c değeri %7,9±0,97 saptanmayanların % 8,4±1,2 bulundu (p:0,230). Çalışmanın başlangıcında: SCGÖS verileri karşılaştırıldığında, HD saptanan grupta < 70 mg geçen süre 11,44±5,12 saat, HD saptanmayan grupta 1,93±2,23 saat bulunmuştur (p:0,00). Hipoglisemik alan incelemesinde HD saptanan grupta; eğri altında kalan alan 1,81±0,95 saptanmayan grupta 0,23±0,31 bulunmuştur (p:0,00). Düşük olay sayısı HD saptanan grupta 8,33±3,60 olay saptanmayan grupta 2,68±2,05 olay olarak gözlemlenmiştir (p:0,00). HD olan grubun 3. ay kan şekeri değeri < 70 mg/dl süresi 4,44±3,78 saat (p:0,008) hipoglisemik alan 0,43±0,47 (p:0,008), düşük olay sayısı 5,22±3,99 (p:0,141) bulunmuştur. Başlangıç verilerine göre hipoglisemik alan ve hipoglisemi süreleri istatistiksel azalmış olmasına karşın hipoglisemik olay sayısında değişiklik gözlenmemiştir. Hiçbir olguda 3. ay sonunda HD gözlenmedi. Sonuç olarak; Diyabetli olgularda hipoglisemi duyarsızlığı sık olarak gözlenmektedir. SCGÖS, hipoglisemi duyarsızlığını belirlenmesinde etkindir. Bu olgularda yapılandırılmış eğitim ile hipoglisemi duyarsızlığı azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabet, Hipoglisemi, Hipoglisemi duyarsızlığı, Yapılandırılmış Eğitim, Sürekli Cilt Altı Glükoz Ölçüm Sistemi Destekleyen Kurumlar: Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi

DeriDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+6
Günay Demir
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Polimerik misel içeren ilaç taşıyıcı sistemlerin dermal formülasyonlarının doku onarımı üzerine etkilerinin incelenmesi

Yaralar günümüzde hala tamamen geçici değildir. Diyabetik yaralar, bası yaraları, yanık yaraları günümüzde en zor iyileşen yara tipleridir. Bu nedenle bilim dünyası bu konudaki araştırmalarını devam ettirmektedir. Bu amaçla, bilindiği üzere 2. ve 3. derece yanıklarda enfeksiyon önleyici özelliği olan gümüş sülfadiazin antibakteriyel etkin maddesi ve biyopolimer olan kitosan kullanılarak doğrudan ekleme yöntemi ile polimerik miseller oluşturulmuştur. Kitosan, etkin madde yükleme kapasitesini arttırmak için depolimerize edilmiştir. Oluşturulan polimerik miseller dondurarak kurutma yöntemi ile liyofilize edilmiştir. Jel olusturmak için noniyonik, hidroksipropil metilselüloz polimeri kullanılmıştır. Oluşturulan jel formülasyonunun içerisinde liyofilize polimerik misel disperse edilmiştir. Böylelikle, polimerik misel içeren jel formülasyonu elde edilmiştir. Depolimerize edilen kitosanın karakterizasyonu için, molekül ağırlığı ve elementel analiz yapılmış, elementel analizden elde edilen bilgiler yardımıyla deasetilasyon derecesi hesaplanmıştır. Aynı zamanda hazırlanan liyofilize polimerik misellerin miktar tayini, partikül boyutu ve dağılım analizi, mikroskobik incelemesi, hazırlanan jel formülasyonlarının ise; reolojik özellikleri, in vitro ilaç salım çalışması, antibakteriyel aktivite gibi karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır.

DeriGümüş sülfadiazinHidrojeller+6
Serra Gürcan
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanda posterior uyluk perforatör propeller flebinde botox kullanımının flep yaşayabilirliğine etkisi

Günümüzde doku kayıplarının onarımı için perforatör ve propeller flepler fleplerin uygulanma sıklığı giderek artmaktadır. Bu fleplerin operasyonu tecrübe ve titiz cerrahi gerektirmektedir. Flebin damar çevresi güzel serbestleştirilmediğinde veya serbestleştirme iyi olsa dahi rotasyondan dolayı çeşitli komplikasyonlar yaşanmaktadır. Araştırmamız "Sıçanda posterior uyluk perforator propeller flebinde botox kullanımının flep yaşayabilirliğine etkisi" ile bu tip hastalarda verici sahaya ait besleyici damarların korunması ve flebin besleyici damarı ortaya konularak defekte yakın bir alanda propeller (pervane) şeklinde döndürülerek mikrocerrahi anastomoza gerek kalmayacak şekilde defekt rekonstrüksiyonu amaçlanmıştır. Alt ekstremite rekonstrüksiyon cerrahisinde damar spazmı ve tromboz flep kayıplarının en önemli sebeplerindendir. Serbest fleplere alternatif olan perforatör propeller fleplerde de bu sebeplere rastlanmaktadır. Literatürde botulinum toksininin flep yaşayabilirliğine ve damar üzerine etkisi çeşitli yayınlarla araştırılmıştır. Botulinum toksininin flep yaşayabilirliği ve damar spazmını önleyici etkileri bilinmektedir. Bu çalışmamızda propeller fleplerle yapılabilecek bir rekonstrüksiyon cerrahisi sonrasında gelişebilecek komplikasyonları engellemek için botulinium toksini önleyici etkisinden faydalanılmıştır. Çalışmada 20 adet sıçan 90° ve 180° döndürülen flep grupları randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Her iki uyluk bölgesi posteriorundan 2x2 cm boyutlarında flepler tasarlandı. Cerrahi işlemden önce sağ biceps femoris kasına enjeksiyonla ve flep altına infiltrasyonla toplamda 10 IU botulinum toksin tip-A enjeksiyonu yapıldı (6 IU kasa, 4 IU infiltrasyon olarak). Kontrol grup olarak diğer bacağa toplamda 1 ml serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. 5 gün sonra sağ uyluk posteriorda superiordan insizyonlara başlanıp flebin besleyici perforatör damarına ulaşıldı. Flepler kaldırıldıktan sonra 90,180 derecelerde saat yönünde döndürülerek yeni yerine dikildi. Daha sonra fleplerin 1.,3 ve 7. günlerde fotoğrafları çekilip flep yaşayabilirliği değerlendirildi. 7. Günden sonra flep damarı ile birlikte alınıp histolojik çalışmalar (Hematoksilen Eosin ve İmmünhistokimyasal boyalarla (VEGF, iNOS boyamalar yapılarak) ile doku nekrozu, epidermal kalınlık, kollojen miktarı, granülasyon dokusu, inflamatuar hücreler ve skar dokusu değerlendirildi. H&E ve Mallori Azan ile boyanmış bütün preperatlar, derideki yara yeri iyileşmesini değerlendirmek için nekroz, ödem, PMN infiltrasyonu, kollojen yoğunluğu, damarlanma, sağlıklı glandula sebasea yoğunluğu açısından histopatolojik olarak modifiye Verhofstad skorlaması ile değerlendirilmiştir. Preperatlara modifiye Verhofstad skorlaması yapılarak skorların ortalamaları hesaplandığında, bu skorlamayla nekroz açısından 90° sağ, 180° sağ arasında istatiksel farklılık gözlemlenmedi (p>0.05) . 90°sol ve 180° sol diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek saptandı (p <0.05). Ödem ve polimorfonükleer lökosit (PMN) infiltrasyonu sonuçlarında ise 90° sol ve 180° sol arasında istatiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0.05) Kollojen yoğunluğunda 90° sağ ve 180° sağ arasında anlamlı fark yoktu. (p>0.05). 90° sol ve 180° sol diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Kıl kökü yoğunluğu ortalamalarına göre 90° sağ ve 180 ° sağ ortalamaları istatiksel anlamlı derecede diğer 2 gruptan yüksektir (p <0.05). 90° sol ve 180° sol arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Damarlanma açısından 90° sağ ve 180° sağ gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p <0.05). Mallory Azan ile boyalı her gruptan 2 farklı preparatlardaki epidermis kalınlığı 2 ayrı histolog tarafından ölçülerek ortalamaları hesaplandı. Grup 90°sol, 90° sağ, 180° sağ arasında anlamlı fark saptanmadı. (p>0.05). 180° sol grupta epidermis kalınlığı diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p <0.05) Bulguların ışığında, perforatör propeller flebinde cerrahi öncesi botulinum toksini uygulanması komplikasyon önlenmesi ve yara iyileşmesi açısından botulinum toksin uygulanmayan gruba göre anlamlı etkisinin olduğu ve flep cerrahisi öncesi flep koruma amaçlı kullanılabileceği kanaatine varıldı.

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+2
Mehmet Erdem
Ege University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı klordioksit bazlı dezenfektanların farklı formlarda üretimi

Vücudu dış etkenlerden koruyan, dokulardaki su kaybına engel olan en büyük organ deridir. Deri; çok esnek ve ince bir yapısı olmasına rağmen, dışarıdan gelen tüm uyarıları algılayabilecek kadar hassastır. Birçok görevi bulunan deri; çevresel koşullara ve yaşa bağlı olarak bazen deforme olabilir. Böyle olası durumlar için, yüzyıllar boyunca insanlar kremleri tercih etmiştir. Kremler; deriye haricen kullanılan ürünlerdir. Genelde kozmetik ürünü olarak düşünülen kremler, tedavi edici, antibakteriyel ve antimikrobiyal gibi özellikleriyle de karşımıza çıkabilir. Dezenfektanlar; mikroorganizmaları yok etmek için çeşitli sektörlerde kullanılan kimyasal maddelerdir. İçeriklerine göre birçok çeşidi bulunan dezenfektanlar; sağlık alanından, el hijyenine kadar pek çok alanda kullanılmaktadır. Klordioksit; bir klor atomu ve iki oksijen atomundan oluşan, ClO2 kimyasal formülüne sahip olan bir bileşiktir. Çok güçlü, uçucu ve küçük bir molekül olan klordioksit; içme suyu dezenfeksiyonu, yiyecek-içecek üretimi, kağıt işleme, tıbbi uygulamalar vb. birçok alanda yaygın kullanıma sahiptir. Bu çalışmada krem, dezenfektan ve klordioksit ile ilgili genel bilgiler verilmiş ve yapılan çalışmalar derlenmişir. Klordioksitin en önemli özelliği su içerisinde çok iyi çözünebilmesidir. Klordioksitin bu özelliğinden yola çıkılarak bu tezde su bazlı krem, jel ya da köpük formunda dezenfektanlar tasarlanmıştır. Klordioksitin kuvvetli bir oksitleyici olması, virüs ve bakteriler üzerine etki etmesi, biyofilmi önleyip kaldırması, güçlü bir dezenfektan olması gibi özellikleri göz önüne alınarak üç farklı formülasyon, tahriş önleyici ve nemlendirici maddeler eklenerek hazırlanmıştır. Bu formülasyonlar, klordioksitin antimikrobiyal aktivitesine etki etmeden, derinin tahriş olmasını önleyici özellik göstermektedirler.

Antibakteriyel etkilerDeriDezenfeksiyon+2
Mizgin Koyuncu
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde tedavi gören yenidoğanların cilt florasında üreyen malassezia türleri ve etki eden faktörler

Malassezia mayaları hem yetişkinlerin hem de yenidoğanların normal cilt florasında bulunan, üremesi lipide bağımlı olan lipofilik kommensal maya mantarlarıdır. Hem yetişkinlerde hem de yenidoğanlarda fırsatçı enfeksiyonlara neden olmaktadır. Yenidoğan döneminde birçok farklı nedenle yüksek Malassezia kolonizasyonu görülmektedir. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki yenidoğanlarda Malassezia kolonizasyonu araştırılmıştır. Çalışmamız; 1 Ocak 2021- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesin'de takip edilen 150 yenidoğan üzerinde yapılmıştır. Yenidoğanlardan Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine yatışlarından sonraki 24-48 saat içinde örnekler alınmıştır. 150 yenidoğanın alın, yanak ve göğüslerinden steril pamuklu eküvyonla cilt sürüntü örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler mDixon agar besiyesine ekilerek iki hafta 32C'de, nemli etüvde inkübasyona bırakılmıştır. Üreme görülen koloniler nativ mikrokopik inceleme ile maya olarak doğrulandıktan sonra Sabouraud'un dektrozlu agar (SDA) besiyerine ekilmiştir. Bir hafta süre ile aynı şartlarda inkübe edilen örnekler, SDA besiyerinde üremenin olmamasını takiben, tween asimilasyonları (%10 Tween 20, %0.5 Tween 40, %0.5 Tween 60, %0.1 Tween 80) ile tiplendirilmiştir. Örnek alınan 150 yenidoğanın 50'sinde (%33,3) hem alın hem yanak hem de göğsünde üreme olmuştur. Malassezia üremesi olan yenidoğanların her 3 vücut bölgesinden aynı tür Malassezia izole edilmiştir. Malassezia üremesi saptanan 50 yenidoğanda 16 (%32) Malassezia furfur, 13 (%26) Malassezia sympodialis, 9 (%18) Malassezia restricta, 6 (%12) Malassezia obtusa, 6 (%12) Malassezia globosa izole edildi. 150 yenidoğanın 50'sinde (%33,3) kolonizasyon bulundu. Örnek alınan 150 yenidoğandan 30'u (%20) flukonazol profilaksisi almaktaydı. Flukonazol profilaksisi alan 30 yenidoğanın 3'ünde (%10) Malassezia üremesi oldu. Flukonazol profilaksisi almayan 120 yenidoğanın 47'sinde (%39,1) Malassezia üremesi oldu. Çalışmamız sonucunda flukonazol profilaksisi ve örnek alım yaşı yenidoğan kolonizasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Flukonazol profilaksisi alan yenidoğanlarda kolonizasyon oranı düşük bulundu. Örnek alımındaki yaşı büyük olan yenidoğanlarda kolonizasyon oranı yüksek bulundu. Yenidoğanın cinsiyeti, örnek alındığı zamanki ağırlığı, örnek alındığı zaman total parenteral nütrisyon alıp almadığı, doğum şekli kolonizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Yenidoğanlarda flukonazol profilaksisi alımının Malassezia kolonizasyonu açısından koruyucu olduğu bulundu. Ayrıca yenidoğanların yaşla beraber cilt kolonizasyonlarının arttığı bulundu.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerDeri+4
Mehmet Okul
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadınların kişisel deri bakımı alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda Hatay bölgesi ve çevresindeki kadınların deri bakım alışkanlıklarının analiz edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza; sağlıklı, dermatolojik bir hastalığı olmayan ve 18-60 yaş arasında olan kadın cinsiyetteki katılımcılar dahil edilmiştir. Anketler yüz yüze ve kağıt üzerinde uygulanmıştır. Katılımcıların demografik özelliklerini ve deri bakım alışkanlıklarını sorgulayan 26 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %40'ı hiçbir zaman nemlendirici kullanmadığını belirtti. Her gün güneş kremi kullandığını belirtenlerin oranı %32 olarak bulundu. Katılımcıların %74'ü hiçbir zaman göz çevresi kremi kullanmadığını belirtti. Deri bakımına ait bilgilerin en sık edinildiği mecranın sosyal medya ve internet (%37) olduğu gözlendi. Cilt bakım ürünü seçilirken en sık danışılan kişinin ise bir Dermatoloji uzmanı (%36) olduğu tespit edildi. Katılımcıların %52'si her zaman ürün içeriklerini kontrol ettiklerini belirtti. Aynı şekilde parabene dikkat edenlerin oranı da %65 olarak bulundu. Güneş kremi kullanma durumu ile cilt tipinin ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Kozmetik ürünlere ayrılan bütçe ile eğitim düzeyi yakından ilişkili olarak saptandı (p=0,001). Eğitim durumu ile yüz kremi, göz kremi, güneş kremi ve nemlendirici kullanma durumları karşılaştırıldığında deri bakımı için ayrılan bütçe ile paralel sonuçlar elde edildi (p=0,001). Sigara kullanım durumu, vücut kitle indeksi ve cilt tipinin kozmetik ürün kullanım alışkanlıkları ile ilişkisi gösterilemedi. Özellikley aş, medeni durum, eğitim düzeyi ve aylık kazanç düzeyinin kozmetik ürün kullanım alışkanlıkları üzerine etkili olduğu gözlendi. Sonuçlar: Çalışma sonucunda elde ettiğimiz verilere göre Hatay ili ve çevresinde yaşayan kadınların deri bakımı ile ilgili olan farkındalıklarının artırılması gerekmektedir. Öezllikle sürekli güneş alan bölgemizde güneş koruyucu kullanımı yeterli oranda değildir. Ürünlerin içeriğini kontrol etme ve parabenden kaçınma konusunda da aynı şekilde farkındalık düzeylerinin artırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Alışkanlık, Deri bakımı, Kozmetik

AlışkanlıklarCilt bakımıDeri+2
Zeynel Önder
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemostatik ajan Ankaferd'in yara iyileşmesi üzerine etkileri

Yara iyileşmesinde, iyileşmede rol alan faktörleri (inflamatuar hücreler, trombositler, mediyatörler, hücre dışı matriks v.b.) etkileyerek, bu fazlara ait süreleri kısaltmak ve ideal skar oluşumunu sağlamak amacıyla pek çok topikal ve sistemik ajan kullanılmaktadır.Ankaferd, geleneksel olarak Türk tıbbında kullanılan beş bitkisel içeriğin çeşitli oranlarda karıştırılarak hazırlanan ve hemostatik ajan olarak kullanılan bir ekstraktır. Fibrinojen başta olmak üzere kan proteinleri ile eritrositlerin plazma ve serumda ?protein ağı? meydana getirerek, saniyeden daha kısa sürede pıhtılaşmayı sağlamaktadır.Çalışmamızda Ankaferd'in yara iyileşmesi üzerine olan etkileri incelendi. Bu amaçla, her biri 9 denekten oluşan 4 gruba ayrılmış 32 ratın sırt bölgesinde 8 mm'lik punch biyopsi iğneleri ile yaralar açıldı. Kontrol grubu olan D grubunda tedavi uygulanmazken, A grubuna topikal olarak günde iki defa Ankaferd, B grubuna günde iki defa gümüş sülfadiazin ve C grubuna günde iki defa aktif madde içermeyen baz krem uygulandı. Denekler makroskopik olarak 15 gün boyunca takip edildi ve 0., 3., 7. ve 15. günlerde yine punch biyopsi iğneleri ile biyopsiler alınarak histopatolojik olarak incelendi, hidroksiprolin, EGF, VEGF ve PDGF düzeylerine bakıldı.Çalışmamızın sonunda, Ankaferd'in kontrol ve baz krem kullanılan gruba kıyasla, makroskopik ve histopatolojik bulgulara bakılarak, iyileşme sürecini hızlandırdığı tespit edildi. Ancak gümüş sülfadiazin uygulanan grupta da benzer şekilde makroskopik ve histopatolojik olarak iyileşmenin, kontrol grubu ve baz krem kullanılan gruba kıyasla hızlı olduğu görüldü. Yara iyileşme sürecinin hızlı olduğu A ve B gruplarında hidroksiprolin düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu, kontrol grubunda ise hidroksiprolin düzeyi anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Büyüme faktörlerinden sadece VEGF düzeylerinde gümüş sülfadiazin uygulanan grupta anlamlı şekilde bir düşüklük tespit edildi. Gruplar arasında, EGF ve PDGF düzeyleri açısından anlamlı bir fark yoktu.Bu bilgiler ışığında, Ankaferd'in sekonder yara iyileşme sürecini hızlandırdığı, fakat gümüş sülfadiazinle karşılaştırıldığında üstün bir özelliği olmadığı tespit edilmiştir. Ankaferd'in, ekonomik açıdan daha uygun bir alternatif olarak sunulması halinde, sekonder yara iyileşmesini hızlandırıcı bir ajan olarak kullanılabileceği kanatine varılmıştır. Etkinliğinin tam olarak ortaya konulabilmesi için, daha geniş popülasyonlar üzerinde yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ankaferd kanama durdurucuDeriHemostatikler+2
Sevgi Sezgin
İnönü University
2010
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda random paternli dorsal deri fleplerinde Botulinum Toksin A'nın cerrahi geciktirme üzerine etkisi

Ratlarda Random Paternli Dorsal Deri Fleplerinde Botulinum Toksin A'nın Cerrahi Geciktirme Üzerine Etkisi

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+3
Aysel Doğan
İnönü University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı bitki ekstrelerinin mast hücreleri üzerine etkilerinin in vivo araştırılması

Bu çalışmada, dişi-erkek Wistar albino sıçanları (Rattus Rattus norvegicus) deney hayvanı olarak kullanıldı. Yedi deney, yedi pozitif kontrol ve altı negatif kontrol olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deney gruplarındaki hayvanlara intraperitonel olarak kekik uçucu yağı, pozitif kontrol grubundaki hayvanlara zeytinyağı ve negatif kontrol grubundakilere ise serum fizyolojik enjekte edildi. Kekik (Origanum onites L.)' in, bağ dokusu mast hücrelerini (CTMC) içeren deri ve mukozal mast hücrelerini içeren (MMC) mide fungus bölgesindeki mast hücrelerinin lokalizasyonları, morfolojileri, degranülasyonu ve mast hücre mediatörlerinin boyanması üzerine etkisi ayrıntılı olarak araştırıldı. Klasik histolojik yöntemler kullanılarak, mast hücrelerine spesifik farklı boyalarla boyanan preparatlarda, mast hücre mediatörlerinden heparin, histamin ve serotonin tespit edilmeye ve elde edilen özellikleri karşılaştırılmaya çalışılmıştır.Elde edilen bulgulara göre kekik uçucu yağı ve zeytinyağı verilen gruplardaki mast hücreleri negatif kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında, sayıca arttıkları, morfolojik ve kimyasal yapılarında farklılıklar olduğu, deney gruplarının degranülize ve granülize, zeytinyağı gruplarının ise sadece granülize oldukları tespit edilmiştir. Ayrıca midedeki mast hücrelerin histamin, deridekilerin ise heparin mediatörlerini salgılayarak işlevlerini yerine getirdikleri görülmektedir. Sonuç olarak, mast hücrelerinden salınan bu mediatörlerin sindirim ve bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileri göz önünde bulundurulup, daha ileri tekniklerle araştırılarak, kekiğin ilaç sanayinde hammadde olarak kullanılmasının araştırmaya açık bir konu olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Origanum onites L., Mast Hücresi, Deri, Mide, Mast Hücre Mediatörleri

Bitki özütüDeriMast hücreleri+2
Senem Tekeli
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Science
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.

DeriSargılarYanıklar+3
Birsen Harma
İnönü University
2011
20
Master'sOpen AccessTR

Yaşlanmayla deride meydana gelen değişimlerin incelenmesi

Bu çalışmada intrauterin dönemden başlayarak yaşlılık dönemine kadar deride meydana gelen histolojik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmada İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: İntrauterin Grup (doğum öncesi) 19 günlük grup, 2. Grup: Postpartum (doğum sonu) 21 günlük grup, 3. Grup: Postpartum (doğum sonu) 60 günlük grup, 4. Grup: Postpartum (doğum sonu) 19 aylık grup. Deney sonunda bütün deneklerden ketamin/ksilazin anestezisi altında sırt, karın, kafa, kol ve bacak bölgelerinden deri örnekleri alındı. Örnekler rutin takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan elde edilen seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson's Trichome, Elastic Van Gieoson's, Mowry's Collaidal Iron, Periodic Asit Schiff ve Toluidine Blue boya metodları uygulandı ve incelendi.Her gruba ait sırt, kafa, karın kol ve bacak deri örnekleri epidermis, dermis ve bazal membran kalınlığı, dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği, mast hücre ve pilosebase birim sayısı açısından hem morfolojik hem de istatistiksel olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Tüm grupları çeşitli deri bölgeleriyle değerlendirildiğinde epidermis kalınlığı açısından en kalın epidermisin doğum öncesi grupta olduğu, doğum sonrasında ise inceldiği ancak yaşlanmayla tekrar epidermisin kalınlaştığı, bazal membran kalınlığının yaş arttıkça arttığı, dermis kalınlığının ise intrauterin dönemden 2 aylık döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise azaldığı tespit edildi. Dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği açısından baktığımızda tüm bu parametrelerin doğum öncesi dönemden 60 günlük döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise tekrar azalmış olduğu saptandı. Mast hücre sayılarına tüm gruplarda ve tüm incelenen deri bölgelerinde baktığımızda en fazla sayının intrauterin dönemde olduğu ve doğum sonrasından itibaren bu sayının giderek düştüğü gözlemlendi. Dermiste bulunan pilosebase birim sayıları incelendiğinde ise intrauterin dönemde hiç rastlamadığımız pilosebase birimlere doğum sonunda gittikçe artan sayılarda rastlandı, ancak yaşlı deride sayıların tekrar düştüğü tespit edildi.Yapılan incelemeler ve ölçümler sonucunda; sıçanlarda farklı deri bölgeleri belirtilen parametreler açısından intrauterin dönemle doğum sonu dönemler arasında farklar bulundu. Ayrıca doğum sonu dönemlerinde yaşa bağlı kendi aralarında morfolojik farklar ortaya koyduğu saptandı.Anahtar kelimeler; Deri, yaşlanma, histoloji.

DeriDeri belirtileriEpidermis+4
Alper Kazancı
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
10
Master'sOpen AccessTR

Tanzimat'tan Cumhuriyet'e İstanbul'da deri fabrikaları

"Tanzimat'tan Cumhuriyet'e İstanbul'da Deri Fabrikaları" isimli çalışmanın ana teması, Osmanlı Devleti döneminde İstanbul kentinde faaliyet göstermiş olan deri ve dericilik sektörüdür. Bahsi geçen kuruluşların büyük ölçüde İstanbul'da yoğunlaşması, çalışma alanının sınırlandırılması açısından kolaylık sağlamış ve bu sebeple Osmanlı İstanbul'u üzerinde durulmuştur. İlk çağlardan günümüze dek süren deri üretiminin, kullanımının ve ticaretinin Osmanlı İstanbul'unda ne şekilde olduğu ve nasıl faaliyet gösterdiği incelenmeye çalışılmıştır. Üç ana bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde, Osmanlı Devleti'ndeki esnaf teşkilatları ve Tanzimat öncesi geleneksel biçimde faaliyetlerini sürdürmüş olan debbağhaneler yer almıştır. Bu bölümde ağırlıklı olarak yayımlanmış eserlerden ve arşiv belgelerinden yararlanılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, Osmanlı Devleti'nin Tanzimat Dönemi sürecinde endüstrileşme hareketleri ve deri sektörünün bu dönemde geldiği son nokta ele alınmıştır. Bu konular incelenirken ağırlıklı olarak basılı eserlerden faydalanılmıştır. Son bölümde ise, Osmanlı Devleti'nde dericilik sektörünün makineleşmiş sanayide geldiği konum ve konuya örnek olarak bu dönemde açılmış olan deri işletmeleri incelenmiştir. Çalışmanın bu bölümünde yine yayımlanmış kaynaklar arşiv belgeleri ve dönemin deri işletmelerine ait olan faturalar tarafımıza rehberlik etmiştir. Anahtar Kelimeler: Deri, Tanzimat Dönemi, Osmanlı Devleti'nde Sanayileşme

DeriDeri endüstrisiDericilik+7
Cansu Çıldır
Kütahya Dumlupınar University
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Preparation and evaluation of transferosomes loaded with antiwrinkle agents

The degeneration of extracellular matrix and higher pH of wrinkled skin logically require matrix metalloproteinase inhibitor, eg, ethylenediaminetetraacetic acid (EDTA) and formulation pH of around 5.5. Alpha-hydroxy acid, eg, glycolic acid improves photodamaged skin. Vitamin E (α-tocopherol) is an antioxidant protectant of skin membrane. For carrying these multiple antiwrinkle agents deeper into the skin, deformable lipid vesicle, transferosome, seems to be a good choice as, at the same time, they have the capability to load both water- and lipid-soluble agents and to penetrate through tiny skin pore. Hydrogenated phosphatidylcholine and Tween 80 were used to prepare transferosome by thin-film method. Liposome was prepared in the same way except Tween 80 was replaced by cholesterol. Vitamin E (α-tocopherol), glycolic acid and EDTA were loaded into both transferosome and liposome during their preparation. Phosphate buffered saline (PBS, pH 5.5) was used during hydration of lipid films. The average sizes of transferosome and liposomes were 50 and 177 nm, respectively. Their polydispersity indexes, 0.244 and 0.374, respectively, showed that they were homogenous in sizes in each class. As was expected their zeta-potentials were negligible, namely, 0.9 to 1.0 mV. As measured by a validated UV-VIS spectrophotometric method, the vitamin E loading efficiency of transferosome, 96.66 %, was better than that of liposome, 86.71 % with a vitamin E to lipid ratio of 3.41 and 3.05 mM per 100 mM lipid, respectively. Finally, the lipid vesicles were incorporated separately into Carbopol Ultrez 21 and Carbopol 934 gels with a final concentration of vitamin E, glycolic acid and EDTA in gels being 0.005, 1 and 0.1 % (w/w), respectively, and a pH of 5.0 – 6.2. Rheograms of all the four gel formulations showed a plastic behavior with a yield value. The plastic viscosities of these gels were 1.9925 & 1.9692 cP for transferosome and liposome in Carbopol Ultrez 21 and 0.5368 & 0.5851 cP in Carbopol 934. There was no effect of vesicle types on gel viscosity. To conclude that transferosome loading several antiwrinkle agents is a suitable candidate for evaluation for in vivo efficacy.

SkinSkin diseasesSkinfold thickness+4
Meltem Macit
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Vipera xanthina zehrinin toksik etkilerinin sıçanlar üzerinde incelenmesi

Ülkemizde 12 zehirli yılan türü bulunmaktadır. Bu 12 zehirli yılandan, içlerinde Vipera (=Montivipera) xanthina (Şeritli Engerek)' nında bulunduğu 9 tür Viperidae ailesine aittir. Ülkemize endemik olan bu takson, zehrinin etkinliği açısından yurdumuzdaki en tehlikeli yılan türlerinden bir tanesidir.Bu çalışmada Vipera xanthina zehrinin 1, 3, ve 6 saatlik uygulama grupları oluşturulan albino sıçanların (Rattus rattus) gastrocneimus kası içine (i.m.) verilmesi sonucu deri, karaciğer ve kas dokularından elde edilen 5µ'luk kesitler H&E ile boyanmış ve ışık mikroskobunda histopatolojik olarak araştırılmıştır.Histopatolojik incelemeler sonucunda derinin dermis kısmında ödem, hemoraji, yerel kanlanmalar, seyrek iltihabi hücreler, mix karakterli şiddetli hücre infiltrasyonu, damar etrafı yangı ve yağ nekrozu tespit edilmiş, epidermiste ise bir hasara rastlanılmamıştır. Karaciğer dokusu incelendiğinde sinüzoidal kanlanma ve hepatoselüler dejenerasyon bulunmuştur. Kas dokusundaki miyonekroz, mix karakterli hücre infiltrasyonu, hemoraji, miyofibrillerde inklüzyon oluşumu gözlenen hasarlardır.Anahtar Sözcükler; Vipera xanthina, histopatoloji, zehir, deri, karaciğer, kas.

DeriHistopatolojiKaraciğer+2
Hüseyin Topyıldız
Çanakkale Onsekiz Mart University · Institute of Graduate Studies in Science
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyet ile beslenen ve tam kat deri defekti modeli oluşturulan sıçanlarda laktoferrinin araştırılması

Laktoferrin, süt protein ailesinin bir üyesi olup çok çeşitli biyoaktiviteleri bulunmaktadır. Bu çalışmada da laktoferrinin yara iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 48 adet 250-300 gram ağırlığında Erkek Sprague-Dawley (SD) Rat; Kontrol (K) (n =8), Tam kat deri defekti modeli (TK) (n =8), sığır laktoferrin (bLf) (n= 8) ve Yüksek Yağlı Diyet (YYD) + sığır laktoferrin (bLf) (n =8), Yüksek yağlı diyet (YYD)+Tam kat deri defekti modeli (TK) (n=8), YYD+Tam kat deri defekti modeli (TK) + sığır laktoferrin bLf (n=8) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ratlar standart pelet yemle ad libitum olarak beslenmiştir. Yüksek yağlı Diyet + bLf ve Yüksek yağlı diyet +Tam Kat deri defekti + bLf grubu ratlara, yüksek yağlı diyet ve sığır laktoferini yeme katılarak oral yol ile verilmiştir. Deneysel çalışmada tüm gruplarda 1., 4., 7., 10., 14., 17. ve 21. günlerde canlı ağırlık artışları ölçülmüştür. TK, YYD+ TK ve YYD+TK+ bLf gruplarına tam kat deri defekti modeli oluşturulmuştur. Tam kat deri defekti oluşturulan gruplardaki deney hayvanları, 1. ve 21. günde makroskopik olarak görüntülenip yara yüzey alanları ölçülerek karşılaştırılmıştır. 1. günde gruplar arasında herhangi anlamlı bir fark bulunamamışken, YYD+TK+bLf grubunun 21. günde yara alanı TK ve YYD+TK grubuna göre daha küçük yara yüzey alanı ölçülmüştür (p<0.05). Laktoferrin verilen grubun yara alanları diğer gruplara göre daha hızlı bir şekilde kapanmıştır. Postoperatif 21. günde gruplardaki sakrifiye edilen tüm sıçanlardan alınan serumlar biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Grupların serum IL-6 protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda diğer biyokimyasal parametremiz olan serum VEGF protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda ölçülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak deneysel çalışma sonucunda elde edilen veriler, laktoferinin tam kat deri defekti oluşturulmuş sıçanlarda yara iyileşmesi sürecini hızlandırdığını göstermektedir.

DeriDiyetDiyet yağları+5
Gönül Sena Yıldırım
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu

Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.

DeriDeri neoplazmlarıDermoskopi+6
Didem Dizman
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda silikon implant etrafında kapsül oluşumuna otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin etkisinin araştırılması: Sıçan modelinde deneysel çalışma

Bu çalışmada, Otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin silikon etrafındaki kapsül oluşumuna etkisini araştırdık. Çalışmada 270-310 gr ağırlığında 16 adet Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Denekler deney ve kontrol grubu olmak üzere eşit sayıda iki gruba ayrıldı. Tüm grupların pektoral bölgesinde protez kadar poş açılarak cilt altına silikon implantlar yerleştirildi. Grup 1 için herhangi bir uygulama yapılmazken Grup II için 40 milyon/cc hücre bulunan süspansiyon silikonun olduğu poşa enjekte edildi. Tüm gruplardan ameliyattan 8 hafta sonra protezler çıkarıldı. Oluşan kapsül iki tabaka halinde çıkarılarak histopatolojik değerlendirmeye alındı.Morfometrik değerlendirme ile kapsül kalınlığı hacimsel ölçüldü, immunohistokimya yapılarak prokollajen?kollajen miktarına bakıldı ve Masson Trikrom boyama ile ışık mikroskopisi yapıldı. Grup I ile Grup II arasında morfometrik değerlendirmede kapsül kalınlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p?0,032). Grup II'de prokollogen-kollogen miktarı düşük bulundu. Işık Mikroskopisinde ise Grup II de neoanjiogenez yüksek olduğu saptandı.Bu çalışmada, 40 milyon/cc mezenkimal kök hücre kullanılarak silikon implant etrafında kapsül oluşumunu azalttığını ve silikon implantın yabancı cisim reaksiyonu oluşturmadığını saptadık.

Adipoz dokuDeriKök hücreler+5
Fatma Nilay Yoğun
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma

Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.

Cerrahi fleplerDeriDeri nakli+4
Ali Cem Akpınar
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı deri tipleri üzerine uygulanan ekolojik baskının değerlendirilmesi ve bunların giysi ürünlerine dönüştürülmesi

Ekolojik baskı; bitkilerin yaprak, dal veya çiçeklerinin renklerinin ve dokularının mordan malzemeleri yardımı ile doğal yüzeylere geçirildiği bir tekniktir. Ekolojik baskı yapmak için yün, pamuk, keten, ipek ve deri gibi doğal yüzeyler kullanılmaktadır. Bu araştırma ile; dana, koyun ve keçi gibi farklı tip doğal derileri mordanlayarak farklı bitkilerle ekolojik baskı tekniğini uygulamak ve hangi derinin ekolojik baskıya daha elverişli olduğunu belirlemek amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra ekolojik baskılı farklı deri ürünlerini yapılan tasarımlarla giysi formlarına dönüştürülmüştür. Araştırmada betimsel ve deneysel araştırma modelleri kullanılmıştır. Araştırmanın ilk aşaması olan betimsel yöntemin tarama modeli ile konunun temellendirilmesi ve yönlendirilmesi için literatür taraması yapılmıştır. Araştırmanın deneysel modeli ile farklı deri tipleri üzerine(dana, koyun, keçi) ekolojik baskı tekniği uygulanan derilerden elde edilen sonuçlar değerlendirilmiş yapılan değerlendirmeler sonucunda uygun olanlar giysi tasarımları doğrultusunda giysi ürünlerine dönüştürülmüştür. Araştırmanın amacına yönelik olarak deneysel süreç verileri deney raporları ile düzenlenmiştir. İlgili süreç görseller ve işlem basamakları ile sunulmuştur. Yapılan ekolojik baskıların kalitesi, görünümü, uygunluğu vb. özellikleri bakımından değerlendirmelerde bulunulmuştur. Araştırma sonucunda; farklı deri tipleri üzerine yapılan deneylerde kullanılan tüm deri tiplerinin ekolojik baskıya uygun olduğu görülmüştür. Dana derisi üzerine uygulanan baskılardaki bitkilerden sıcak ve parlak renkler elde edilirken koyun ve keçi derisine uygulanan baskılardan ise soğuk renkler elde edilmiştir. Deneylerden elde edilen ekolojik baskılı yüzey tasarımları doğrultusunda 10 adet giysi ürünü tasarlanmıştır. Tasarlanan giysi ürünlerinden 5 adeti üretilebilmiştir.

Baskı malzemeleriBaskı teknikleriDeri+3
Gülcan Sak
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Fine Arts
2021
00

Related subjects