Thyroid gland

99 theses under this subject heading

Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde DNA onarım proteinlerinin yeri

Tiroid Nodüllerinin Değerlendirilmesinde DNA Onarım Proteinlerinin Yeri Giriş ve Amaç: Benign ve malign tiroid lezyonları, endokrin bezlerin en sık görülen patolojileridir ancak zaman zaman bu lezyonların ayırımı histopatolojik olarak bile güç olabilir. Son yıllarda bazı moleküler göstergelerin bu amaçla kullanılabileceği bildirilmiştir. Mut-S-Homolog-2 (MSH2) ve Mut-L-Homolog-1 (MLH1) gibi bazı DNA onarım proteinleri [?Mismatch Repair? (MMR) proteinleri] ve metil guanin?DNA-metil transferaz (MGMT) gibi DNA onarım enzimleri üzerinde tartışılan moleküllerdir. Bu çalışmada; patolojik olarak papiller tiroid kanseri (PTK), kronik lenfositik tiroidit (KLT) ve multinodüler kolloidal guatr (MNG) tanısı konulmuş hastalarda MSH2, MLH1, MGMT düzeylerinin belirlenmesi ve bu lezyonların ayırıcı tanısında kullanılabilir olup olmayacakları araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Total ya da subtotal tiroidektomi yapılmış ve PTK (n=29, yaş; 50,07±16,42), MNG (n=26; 52,96 ±17,09) ve KLT (n=29; 46,21±11,80) tanısı almış 90 olguya ait doku örnekleri retrospektif olarak değerlendirildi. Parafin bloklardan elde edilen örnekler MGMT, MSH2, MLH1 proteinleri ile boyanarak immunhistokimyasal olarak değerlendirildi. Verilerin analizi için tanımlayıcı istatistiksel metotlar, ANOVA ve Pearson Ki-Kare testleri kullanıldı. Bulgular: MGMT, MSH2 ve MLH1 gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı fark olmasa da PTK grubunda daha yüksek oranda foliküler hücre pozitifliği gösterdi. Gruplar MGMT ve MSH2 boyanma yoğunluğu ve immunreaktivite açısından benzerdi ancak PTK grubu lehine daha belirgindi. MGMT boyanma şekilleri açısından istatistiki fark olmamasına karşın, PTK olguları çoğunlukla nükleer ve stoplazmik; MNG olguları çoğunlukla nükleer boyanma paterni gösterdi. MSH2 % 50?den az ve %50 ve üzeri foliküler hücre pozitifliği şeklinde yapılan değerlendirmede KLT ve MNG grupları arasındaki fark anlamlı idi (p=0,023). MSH2 boyanma yoğunluğu ve immunreaktivite açısından KLT ve MNG grupları arasında farklı bulundu (sırasıyla p=0,001 ve p=0,044). MLH1 foliküler hücre pozitifliği PTK ile MNG grupları arasında farklı (p=0,032), immunreaktivitesi ise KLT ve MNG arasında farklı idi (p=0,012). Sonuç: DNA tamir genleri malign tümörlerde benign tümörlere oranla daha yüksek seviyelerde eksprese olur. Bu artış malign dönüşüm nedeniyle gelişen hasara cevaben DNA onarım genlerindeki fonksiyonel aktivasyona bağlanmaktadır. Bizim II çalışmamızda da DNA tamir genlerinden MGMT, MSH2 ve MLH1 düzeyleri değerlendirildiğinde papiller karsinom ve kolloidal guatr arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen papiller karsinom olgularının daha yüksek boyanma gösterdiği görülmüştür. Papiller karsinom ve kronik lenfositik tiroidit ayırımının bazen histopatolojik incelemede bile zor olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada incelediğimiz moleküler göstergelerin de bu ayırımda yeterince aydınlatıcı olmadığı görülmüştür. Bu moleküllerin rutin pratikte kullanılabilir hale gelmesi için daha fazla veriye ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Tiroid, Papiller karsinom, Kronik tiroidit, Kolloidal guatr , DNA, MGMT, MMR, MSH2, MLH1.

DNADNA onarımıGuatr+5
Bahri Evren
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anneksin A1Anneksin A2Antijenler+6
Zübeyir Turan
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kimliklendirmede tiroid kartilaj ossifikasyon süreçlerinin bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Yaş ile tiroid kıkırdağın ossifikasyon derecesi arasında bir ilişkinin varlığı konusunda farklı görüşler savunulmaktadır; bazı makaleler bu ilişkinin geçerli olduğunu savunurken, diğerleri yaşam tarzı, beslenme ve genetiğin tiroid kıkırdağın kemikleşme süreçleri üzerindeki etkisinin daha önemli olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede, adli tıp uygulamalarında yaşın doğru tahmini için birkaç yöntemin kombinasyonunun gerekli olduğu değerlendirilmekte ise de, bütün yöntemler arasında, tiroid kartilaj ossifikasyonunun radyografik özellikler kullanılarak incelenmesinin de geçerli bir yöntem olarak uygulanıp uygulanamayacağının netleştirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyon değerlerinin temelde bilgisayarlı tomografi yöntemi ile ölçümü, elde edilen verilerin istatiksel analizi sonucu yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve böylece kimliklendirmede kullanılabilecek Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyonu veri havuzuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem: 29/12/2020 tarih 22/438 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/01/2015 ve 01/01/2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında tiroid kartilajı kapsayacak şekilde boyun bölgesi kontrastsız BT çekilen hastalarla oluşturuldu. Kontrastsız BT çekilen 11-29 yaş arası 540 olgu normal popülasyon dağılımını simüle edebilmek üzere kayıtlardan randomize şekilde tespit edildi. Ancak, randomize olarak seçilmiş bu olgular, anormal Ca-P değerleri veya BT çekilme zamanında geçmişe yönelik tespit edilebilen ve doğrudan Ca-P metabolizması ile ilişkili herhangi bir kronik hastalık varlığı nedeniyle bias potansiyeli taşıyıp taşımadıklarını görmek için klinik verilerine göre değerlendirildi. 11 olgunun BT grafisi öncesi neoplazi tanısının olduğu ancak bunlardan sadece birinde BT grafisinden bir yıl önce Ca düzeyinde 0,2-0,7 oranında düşüş olduğu ve BT grafi gününden önceki diğer Ca-P düzeylerinin hep normal değerler arasında olduğu görüldü. 11 neoplazi olgusundan diğer ikisinin de dosyasında Ca-P testleri bulunmadığı; toplam üç olgu dışında, kalan sekiz neoplazi olgusunun BT grafi gününden önce hep normal Ca-P değerlerine sahip olduğu görüldü. Geriye kalan 529 olgudan 373'ünün dosyasında Ca-P testlerinin bulunduğu, hepsinin normal sonuçlar ve ayrıca BT sevki için akut nedenler (284'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı; 164'ünün dosyasında Ca-P testi olmadığı ancak BT sevki için yine akut nedenler (154'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı tespit edildi. Bias potansiyeli taşıyan, yukarıda bahsedilmiş üç neoplazi olgusu ve daha düşük bias riski taşıyan geri kalan sekiz neoplazi olgusunun -zaten kesin olmayan- olası bias risklerinin ihmal edilmesine karar verildi. Olguların belirlenmesinde yaş gruplarının eşit dağılımına dikkat edilerek, yaşa göre olgular 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28 ve 29 olacak şekilde toplam 19 gruba ayrıldı. Olguların belirlenmesinde her iki cinsiyetin de 15 kadın ve 15 erkek olarak eşit dağılımına özen gösterildi. Bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı PACS (Picture Archiving and Communication System, Synaps Fujifilm, Japan) sistemi kullanımı ile retrospektif olarak tarandı, çalışma olguları Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonuna yüklendi. Tüm olgular iş istasyonunda açılarak her bir olgu için tiroid kartilajda sağda ve solda ossifikasyon mevcut olan alanların sayıları ile sağda ve solda ossifiye olmuş hacmi cm3 birimi ile hesaplandı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Exel programına kaydedildi. Kaydedilen değerler IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences, Armonk, NY, USA) programına aktarılarak, ossifikasyon başlangıç yaşı, ossifikasyon başlama yeri, yaş gruplarına göre ossifiye olmuş alan sayısı, ossifiye olmuş alan sayısının cinsiyete göre dağılımı ve ossifikasyon hacminin yaşlara göre dağılımı, tüm olgular total ossifikasyon hacminin cinsiyete göre dağılımı parametrelerinin analizleri yapıldı. Veri analizleri öncesi gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum testleri gerçekleştirildi; tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Ki kare, Mann Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn ve non-parametrik korelasyon testleri kullanıldı. Gözlemciler arası değerlendirmeler için Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Ossifikasyonun en erken görüldüğü yaş kadınlarda 13, erkeklerde ise 15 olarak tespit edildi. Ossifikasyon başlangıcının en sık olarak kadınlarda tiroid kartilaj sağ tarafta arka üçgen ile inferior boynuz üst yarısında, sol tarafta ise arka üçgen ile posterior lamina orta kısmında; erkeklerde sağ tarafta inferior boynuz üst yarısı, alt yarısı, arka üçgende, sol tarafta ise arka üçgen, alt boynuz üst yarısı, posterior lamina orta kısımda olduğu görüldü. Buna göre kadınlardaki ossifikasyon başlangıç odağının erkeklerden daha üst seviyede meydana geldiği, simetri durumu değerlendirildiğinde ise her iki cinsiyet için sol tarafta sağa göre daha üst seviyede oluştuğu değerlendirildi. Beklenmedik bir bulgu olarak her iki cinsiyette de, kadınlarda daha belirgin olmak üzere, 21 ve 28 yaş gruplarında, ve sadece kadınlarda 24 ve 26 yaş gruplarında görülen daha düşük ossifiye olmuş bölge sayısı değerleri dışında, genel anlamda yaş ile ossifiye olmuş bölge sayısının artış gösterdiği; ayrıca ossifiye olmuş bölge sayısı artış hızının 17 yaş civarına kadar kadınlarda fazlayken bu yaştan sonra ve ilerleyen yaşlarda daha da artmak üzere erkeklerde daha fazla olduğu belirlendi. Toplam ossifikasyon bölge sayılarının 19 yaşında eşitlendiği, sonrasında ise artış hızı ile doğru orantılı olarak erkeklerde daha da arttığı görüldü. Tiroid kartilaj laminasının ön orta hattının üst yarısında ilk ossifikasyonun kadınlarda 16, erkelerde 19 yaşında, alt yarısında ise kadınlarda 25, erkeklerde ise 17 yaşında olduğu tespit edildi. 29 yaş öncesi ve bir yaş farklarla gruplar değerlendirildiğinden ossifikasyon bölge sayısına göre ilerleme paterni ile ilgili radyolusen pencere ve tam ossifikasyona varma gibi parametreler ve dosyalarda verisine ulaşılamayan gebelik ve doğum parametreleri değerlendirilmedi. Tiroid kartilaj her iki tarafta, cinsiyetten bağımsız olarak artan yaş ile ölçülen ossifikasyon hacmi arasında anlamlı pozitif ve orta derecede korelasyon gösteren bir ilişki olduğu görüldü (p˂0,001, r=0,622(sağda), r=0,589(solda)); yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azaldığı tespit edildi, bu durumun istatistik analizi yapılmadı. Ayrıca, toplam ossifikasyon hacminin her iki tarafta anlamlı şekilde, erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p˂0,001(sağda), p˂0,001(solda)) Sonuç: Bu çalışmada, ulaşılabilen literatürde bulunan ağırlıklı bilgisinin aksine ossifikasyonun kadınlarda 13 erkeklerde 15 yaş gibi erken bir yaşta başladığı tespit edilmiştir. Ossifiye olan bölge artış hızının 17 yaşına kadar kadınlarda, sonrasında ise erkeklerde daha fazla olması; toplam süreçte de erkeklerde ossifikasyon hacminin daha fazla olması ve yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azalmakta olması dikkat çekici bulgulardır. Daha da önemlisi, cinsiyetten bağımsız şekilde yaş artışı ile artan ossifiye hacim arasında bulunan anlamlı pozitif ve orta dereceli korelasyon içeren ilişki, normalde ossifikasyon hacmini ölçmenin yaş tespiti için kimliklendirmede bir kullanım sağlayabileceğini düşündürmekte olsa da, grupların tek tek iç ve dış dağılım farkları incelendiğinde, bireyler arası değişkenliğin, yaş ile doğrudan ve kuvvetli bir korelasyonun desteklenemeyeceği kadar büyük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, zaten istatistik anlamda yüksek değil orta dereceli bir korelasyona ulaşılmış olduğundan, tiroid kartilaj ossifikasyonunun, yaş tayininde bugün için yardımcı ek bir yöntem olma yerinin bu çalışmanın sonuçlarına göre de korunduğu söylenebilir. Üç boyutlu tetkikler, elektriksel doku direnci ölçümü ve biyoinformatik gücü yüksek meta-analizler gibi ileri incelemelerle tiroid kartilaj ossifikasyonu için yeni yorumlar mümkün olacaktır.

Kemik ve kemiklerKimliklendirmeTiroid bezi+2
Tellı Ismaılova
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz

AdropinAterosklerozHipotiroidizm+5
Tuba Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of effect the thyroid gland disorders and vitamin D deficiency on women with pregnant and without pregnant in Iraq

Vitamin D insufficiency during pregnancy is a worldwide epidemic, this kind of disease causes enhanced skin pigmentation and low nutritional intake. In this thesis, the objective is to assess the impact of thyroid gland abnormalities and vitamin D shortage on pregnant and non-pregnant women, both during and after pregnancy. An earlier study, which found that low maternal vitamin D levels were common in early pregnancy (less than 10 weeks), supported the results of the current trial (in the range of 5 - 12 weeks). Our research included pregnant women who were in excellent health and did not have any pre-existing medical disorders such as hypertension, diabetes, or other medical diseases. Because our study participants were in their first trimester of pregnancy, it is most likely that their serum 25(OH)D levels were low. This is due to a variety of factors, including a higher proportion of them experiencing morning sickness, limiting outdoor physical activity, and only a small proportion of them taking multivitamin supplements, among others. The prevalence of overt or subclinical hypothyroidism is evaluated based on the TSH cutoff levels that are used in the study. It seems that, in contrast to the non-pregnant state, the reference range for serum TSH is lower throughout pregnancy, according to persuasive data. The fact that serum thyroid stimulating hormone (TSH) levels are at their lowest during the first trimester of pregnancy is thought to be owing to hCG stimulation of the thyroid gland, since serum hCG at highest during the first trimester of pregnancy.

PregnancyThyroid glandVitamin D deficiency
Nuha Dhafer Qasım Al-quraıshı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan hastalarda tiroid hormon düzeyleri ile mortalite arasındaki ilişki

Acil Servisten Dahiliye Yoğun Bakıma Yatan Hastalarda Tiroid Hormon Düzeyleri İle Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan 55 yaş üstü hastaların mortalitesini tahmin etmede yardımcı olan tiroid hormonları ve glasgow koma skalası, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, kullanılarak bunların birbirleriyle olan ilişkisi saptanmaya çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 48'i (% 65,8) erkek, 25'i (% 34,2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta alındı. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, glasgow koma skalası, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, c reaktif protein, serbest triiyodotironin, serbest tiroksin, tiroid stimüle edici hormon, protrombin zamanı, aktive parsiyel tromboblastin zamanı, albumin, ferritin belirlendi.Bulgular: Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, lökosit sayısı, c reaktif protein, protrombin zamanı, serbest triiyodotironin, serbest tiroksin, tiroid stimüle edici hormon ve hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aktive parsiyel tromboblastin zamanı, glasgow koma skalası, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu.Sonuç: Dahiliye yoğun bakım ünitesi'ne yatan 55 yaş üstü hastaların mortalite tahmininde; basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, glasgow koma skalası, ferritin, albümin, aktive parsiyel tromboplastin zamanı, ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.

Acil servis-hastaneAlbüminlerFerritin+5
Yağmur Topal
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diferansiye Tiroid Kanserlerinde Phosphatase and tensin homolog (PTEN), Phosphoinositide-3 kinase (PI3K), mammalian target of rapamycin (mTOR), KRAS ekspresyonlarının değerlendirilmesi ve klinik prognostik önemi

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri endokrin malignensiler içerisinde en sık gözlenen malignensidir. Çoğunluğu tiroid folliküler hücrelerden köken alan, iyi diferansiye folliküler ve papiller tiroid kanserlerinden oluşur. Tiroid kanserinin patogenezinde diğer kanserlerde olduğu gibi genetik değişimler, özelliklede önemli sinyal yolaklarının anahtar elemanlarını kodlayan genlerde olan değişimler temel rol oynamaktadır. PTEN, mTOR, PI3K-p85, K-Ras bu sinyal yolaklarının temel faktörleridir. Biz çalışmamızda diferansiye tiroid kanserlerinde PTEN, PI3K, mTOR K-Ras ekspresyonlarının klinik ve prognostik rolünü araştırdık.Gereç ve Yöntem: İkibinbeş-ikibinon yılları arasında patolojik olarak diferansiye tiroid kanseri tanısı konmuş hastalar çalışmaya alındı. Parafin bloklardan doku örnekleri elde edildi. PTEN, PI3K-p85, mTOR ekspresyonları immunohistokimyasal olarak K-Ras mutasyonu PCR yöntemi ile incelendi. Elde edilen bulgular hastaların klinikopatolojik özellikleri ile karşılaştırıldı. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare testi kullanıldı. Hastalıksız sağkalım süresinin saptamada Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı.Bulgular: Çalışmada 101 diferansiye tiroid karsinomu değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 46,3±12,1'idi.. Hastaların %78,2'si kadın ve geri kalanı erkekti. Tümör dokusunda çeşitli düzeylerde PTEN, mTOR, PI3K-p85 ekspresyonu saptadık. Tümör dokusunda PTEN, mTOR, PI3K-p85, K-ras ekspresyonları ile hastaların yaş, cinsiyet, histolojik subtip, evre, lenfovasküler ve kapsüler invazyon, multifokalite gibi parametreleri karşılaştırdık. p85 ile lenfovasküler invazyon, PTEN ekspresyonu ile multifokalite arasında anlamlı ilişki saptanırken (sırayla p=0,048, p=0,04), p85 ile kapsüler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak sınırlı düzeyde anlamlı saptandı.(P=0,056). K-ras mutasyonu 101 hastanın 66'sında (% 57,4) çalışıldı.. K-ras mutasyonun %17,4 oranında saptandı. Mutasyon saptanan hastaların tümü kadındı, erkek hastalarda mutasyon gözlenmedi gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p=0,047). Hastalıksız sağkalım p85'in orta derecede eksprese olduğu grupta düşük saptandı (37,1 ay %95 güven aralığı 32,8-41,5) p=0,043. Tüm hastalar yaşadığı için genel sağkalım verisi verilemedi.Sonuç: Tümörün bazı patolojik özellikleri ile PTEN, mTOR, PI3K-p85 ekspresyonları arasında ilişki saptandı. K-ras mutasyonları ile cinsiyet arasnda anlamlı ilişki saptandı.. Tümör dokusunda bu ekspresyonların saptanması gelecekte yeni hedefe yönelik tedaviler için prediktif ve hastalık için prognostik bir faktör olabilir. Bu bilgiler ışığında gelecekte yeni tedavi hedefleri belirlenebilir. Hastaların daha uzun süre izlenmesiyle elde edilebilecek veriler bu markırların önemini daha iyi bir şekilde ortaya koyabilir.

GenlerMutasyonPolimeraz zincirleme reaksiyonu+2
Berna Bozkurt Duman
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid kanserleri ile e-kaderin ß-katenin arasındaki ilişki ve e-kaderin ß-katenin düzeyi ile metastaz ilişkisi

Amaç: Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %1 kadarını oluşturmasına karşın endokrin sistemde en fazla görülen kanserdir. Çalışmamızda 100 tiroid kanseri olgusu değerlendirildi. Bunlardan 33'ü papiller kanser, 42'i papiller kanser foliküler varyant, 20'i foliküler karsinom, 5'i az diferansiye tümörlü hastalardı. Foliküler kanserli olan hastaları minimal invaziv ve yaygın invaziv olarak ayrıldı. Foliküler kanserlerden 12 minimal invaziv, 8 hasta yaygın invazivdi. Tüm olgular PCR ve immünohistokimyasal metodlar kullanılarak incelendi. PCR da ß-katenin mutasyonu olup olmadığı araştırıldı.Materyal ve Metod: İmmünuhistokimyasal incelemede tüm preparatlar E kadherin ve ?? -katenin boyaları ile boyandı. Az diferansiye tümörler incelenirken aynı preparatın iyi diferansiye alanların da güçlü boyanma gözlenirken, kötü diferansiye alanlarda hiç boyanma gözlemlenmemiştir.Bulgular: ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu tüm olguların 44 (% 44,0) tanesinde pozitif bulunmuştur. Kanser çeşidi ile PCR'da bulunan mutasyonu arsında bir korelasyon saptanmamıştır. Boyun diseksiyonu yapılmış olan hastaların 4 (% 40,0)'nüde ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu pozitif olup, yapılmayan hastaların 40 (% 44,4)'ında pozitiftir. Bunlar arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştirİyi diferansiye tümörlerden kötü diferansiye tümörlere doğru gidildikçe E-kaderin ekspresyonunun azaldığı gözlenmiştir. E-kaderin ve ß-katenin kompleksinde gelişen dengesizlik iyi diferansiye tümörlerin az diferansiye tümörlere dönüşümünde rol oynamakta ve aynı zamanda bölgesel lenf nodu metastazı gelişimine katkıda bulunmaktadır.(p=0,0001)Sonuç: E-kaderin/ ß katenin kompleksini spesifik olarak hedefleyen antikanser ajanlar geliştirilmektedir ve bu ajanlar az diferansiye tiroid kanseri tedavisi için de araştırılmalıdır. Böylelikle ölümcül malignitesi olan hastalar için bir tedavi umudu olabilir.Anahtar Kelimeler: E-kaderin, ß katenin, Tiroid Kanseri, CTNNB1 gen mutasyonu

Beta kateninCadherinlerMutasyon+4
Şahin Fahrettin Gündoğdu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnce iğne aspirasyon biyopsi sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/PT `nin rolü

Amaç: İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu malignite kuşkusu taşıyan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/BT'in rolünü ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında, prospektif olarak 2009-2011 yılları arasında Genel Cerrahi ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran, tiroid nodülü olan, İİAB yapılmış ve sonuçları malignite kuşkusu (foliküler neoplazi kuşkusu, hurtle hücreli neoplazi kuşkusu) gelen 46 hastanın, lobektomi veya total tiroidektomi yapılmadan önce tüm vücut F-18 FDG PET/BT çekilerek, tiroid nodüllerindeki FDG tutulum paternleri ve SUVmax değerleri, postoperatif histopatolojik sonuçları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Toplam olgu sayısı, 40 (% 87,0) kadın ve 6 (% 13,0) erkek olmak üzere 46 hastadır. 46 olgunun patoloji sonuçlarına göre 29 (% 63) tanesi benign, 17 (% 37) tanesi malign histopatolojik tanıları almıştır. Tiroid USG bulgularının değerlendirilmesinde; 46 olgunun 19 (% 41,3) tanesinde tek (soliter), 27 (% 58,7) tanesinde ise 2 ve 2'den fazla (multiple) nodüller izlenmektedir. 19 soliter nodülün 9 (% 47,4) tanesi malign, 10 (% 52,6 ) tanesi ise benign patolojilere sahip hastalarda izlenmiştir. Nodül iç yapıları değerlendirildiğinde; 33 (% 71,7) olguda solid, 13 (% 28,3) olguda ise mikst, (solid ve yer yer kistik yapılar içeren) nodül izlenmiştir. Tiroid nodüllerinin USG görünümleri; 21 (% 45,7) olguda izoekoik, 23 (% 50,0) olguda hipoekoik ve 2 ( % 4,3) olguda ise hiperekoik görünümdedir.Olguların SUVmax değerleri karşılaştırıldığında; malign olgularda ortalama 5,6 ± 3,5, benign olgularda ise 3,8 ± 4,2, tüm olgularda ortalama 4,5 ± 4,0 `dır. Malign ve benign histopatolojik tanı almış olgularda SUVmax değerleri arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır.(p=0,160). F -18 FDG PET/BT değerlendirmelerinde, FDG tutulum görünümlerine göre olgular; fokal tutulum, diffüz tutulum, irregüler tutulum ve normal bazal tutulum olarak 4 ana kategoriye ayrıldı. Malign histopatolojik tanılı 17 olgudan 15 (% 88,2) olguda fokal tutulum, 1 (% 5,9) olguda irregüler tutulum ve 1 (% 5,9) olguda ise normal bazal tutulum izlenmektedir. Benign histopatolojik tanılı olgulardan 17 (% 58,6) olguda tiroid bezinde irregüler FDG tutulumu, 8 olguda (% 27,6) bazal tutulum, 2 olguda (% 6,9) diffüz tutulum ve 2 olguda (% 6,9) fokal tutulum paternleri izlenmiştir. Malign olgularda istatistiksel olarak anlamlı şekilde en çok fokal FDG tutulum paterni izlenmiştir.(p=0,001)Sonuç: Ultrasonografik incelemede, nodüllerin soliter ve multiple olması, ekojenite özellikleri ve çapları arasında benign- malign ayrımında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. PET/BT değerlendirmede benign ve malign olgularda ayırt ettirici bir SUV max eşik değeri izlenmemiştir. Malign ve benign nodüller arasındaki en ayırt ettirici özelliğin F-18 FDG tutulum paterninde olduğunu saptadık. Malign olgularda tiroid nodüllerinde belirgin şekilde fokal tutulum paterni izlenmektedir. Bizim yaptığımız bu çalışma İİAB sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda, F-18 FDG PET/BT'in hasta yönetiminde önemli rol oynayabileceğini göstermektedir.Anahtar Sözcükler; F-18 FDG PET/BT, FDG tutulum paterni, SUVmax, İİAB, tiroid nodülü.

Biyopsi-iğneNeoplazmlarPozitron emisyon tomografi+4
Yasemin Aktar
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması

Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB

Biyopsi-iğneCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+5
Mevlüt Kunt
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hipotiroidizimde elektromiyografik değişikliklerin değerlendirilmesi

Tiroid hastalıkları dünyada ve ülkemizde yaygın olarak rastlanan bir hastalık grubudur. Bu konuda yapılan çalışmalar Türkiye'de toplumun önemli bölümünde tiroid hastalığı veya riski bulunduğunu ortaya koymaktadır. Tiroid hormon eksikliği vücuttaki tüm organ ve dokuları etkiler. Bu nedenle eksikliğinde çok çeşitli semptomlar görülebilir. Hipotiroidizm, birçok sistem gibi nöromuskuler sistemi de etkileyerek nörolojik belirti ve semptomlara yol açar. Erişkinlerde en sık görülen semptomlar; kolay yorulma, halsizlik, çabuk üşüme, kilo artışı, kabızlık, menstrüel düzensizlik ve kas kramplarıdır. Bu retrospektif çalışmada, primer hipotiroidizm tanılı, serum TSH değeri 10uIUm/L ve üzeri olan hastalar ile tiroid fonksiyonları normal olan, polinöropatiye yol açacak hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun nörolojik semptomlar ve elektromyografik (EMG) bulgular açısından karşılaştırılması amaçlandı.

ElektromiyografiHipotiroidizmNöroloji+4
Hazan Karadeniz
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik tiroit hastalıklarında etiyoloji ve klinik seyir

Giriş: Serum tiroit-stimulan hormon (TSH) ölçüm yöntemlerinde 1960'larda radioimmunoassay metodolojisine dayanan testlerin geliştirilmesi ile anormal TSH ve normal sınırlarda T3 ve T4 konsantrasyonuna sahip hasta grupları tanımlandı. Serum TSH konsantrasyonunun referans aralığının dışında olduğu, tiroksin ve triiodotironin konsantrasyonlarının normal olduğu durum subklinik tiroit hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışma klinik pratikte sıkça karşılaşılan subklinik tiroit hastalıklarının klinik özellikleri ve doğal seyirlerine dair bilgi edinmek amacıyla düzenlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2013 - Temmuz 2014 tarihleri arasında endokrinoloji polikliniğine başvuran, 31 subklinik hipotiroidizm ve 73 subklinik hipertiroidizm hastası dahil edildi. Hastalar mutlak endikasyonlar dışında tedavi verilmeksizin takip edildi. Hastaların sonuçları yüzde, ortalama, ortanca, minimum görülen değer ve maksimum görülen değer olarak ifade edildi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 20.0 yazılımı kullanılmıştır. Bazal TSH ve lipid profili değerlerinin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, eşleştirilmiş örneklemler t-testi ve Wilcoxon testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 104 hasta alındı. Hastaların 73'ü (% 70,2) subklinik hipertiroidizm, 31'i (% 29,8) subklinik hipotiroidizm ile takip edildi. Tüm hastaların % 16,3'ünde (n:17) anti-tiroglobulin antikorları; % 31,7'sinde (n: 33) anti-TPO antikorları pozitif bulundu. Subklinik hipertiroidizm grubunun % 23'ünde anti-TPO, %11'inde anti-tiroglobulin antikorları pozitif bulundu. Subklinik hipertiroidizm grubunda hastaların bazal serum TSH değerleri ortalaması 0,18 mIU/L (% 95 CI 0,162- 0,2088 mIU/L; min: 0,01mIU/L, maks: 0,33mIU/L), normal dağılıma uymayan bu değerlerin ortancası ise 0,22mIU/L idi. hesaplandı. Bazal serbest T3 değerleri ortalaması 3,13 pg/ml (% 95 CI 3,02-3,23pg/ml; min: 2,28 pg/ml, maks:4,23 pg/ml), bazal serbest T4 değerler ortalaması 0,87 ng/dl (% 95 CI 0,8487-0,9036 ng/dl; min:0,5 ng/dl, maks: 1,12 ng/dl) hesaplandı. Subklinik hipertiroidizm grubunda hastaların %49,3'ünün 6 aylık takip süresinde spontan iyileştiği görüldü. Subklinik hipertiroidizm grubunda bazal TSH değerlerinin ortancalarının tedavisiz iyileşen grup ile tedavi başlanan veya subklinik hipertiroidi tablosunda devam eden hastalardan oluşan gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Mann-Whitney U testi p değeri: 0,026). Subklinik hipertiroidizm grubundan spontan iyileşen hastaların hastalık sırasında ve iyileşme sonrasında tekrarlayan ölçümlerindeki lipid profili değerlerinin ortancaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipertiroidizm grubundaki 24 hastada (% 32,9) otonom fonksiyon gösteren nodül veya nodüller saptandı. 12 hastanın (% 16,4) subklinik hipertiroidizm etiyolojisinde Graves hastalığı; 7 hastanın (% 9,6) etiyolojisinde ise subakut tiroidit olduğu düşünüldü. 3 hastada (% 4,1) Hashitoksikoza bağlı subklinik hipertiroidizm saptandı. Subklinik hipotiroidizm grubunda hastaların bazal serum TSH değerleri ortalaması 6,85 mIU/L (% 95 CI 6,4331-7,2598 mIU/L; min: 5,5 mIU/L, maks: 9,23 mIU/L), normal dağılıma uymayan bu değerlerin ortancası ise 6,7 mIU/L hesaplandı. Bazal serbest T3 değerleri ortalaması 2,98 pg/ml (% 95 CI 2,8315 - 3,1433 pg/ml; min: 1,97 pg/ml, maks: 3,8 pg/ml), bazal serbest T4 değerler ortalaması 0,79 ng/dl (% 95 CI 0,747 - 0,8317 ng/dl; min: 0,61 ng/dl, maks: 1,13 ng/dl) hesaplandı. Subklinik hipotiroidizm grubunda anti-TPO antikorlarının saptanma sıklığı % 51,6, anti- tiroglobulin sıklığı % 29 hesaplandı. 6 aylık takip süresi boyunca hastaların % 51,6'sı tedavisiz normal tiroit fonksiyonlarına döndü. Subklinik hipotiroidizm grubunda bazal TSH değerlerinin ortancalarının tedavisiz iyileşen grup ile tedavi başlanan veya subklinik hipotiroidi tablosunda devam eden hastalardan oluşan gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipotiroidizm grubundan spontan iyileşen hastaların, hastalık sırasında ve iyileşme sonrasında tekrarlayan ölçümlerindeki lipid profili değerlerinin ortancaları arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipotiroidizm grubundaki 16 hastanın (% 51,6) etiyolojisinde Hashimoto tiroiditi olduğu düşünüldü. Tartışma ve Sonuç: Subklinik hipotiroidizm ve subklinik hipertiroidizm aşikar tiroit hastalıklarına benzer bulgular verebilir. Subklinik tiroit hastalıklarının tedavi edilip edilmemesi kararında, tedaviden görülecek fayda ve tedavi verilmemesi durumunda hastalığın doğal seyri göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda saptadığımız yüksek spontan iyileşme oranları, bu hastaların kardiyak patolojilerin varlığı veya gebelik gibi mutlak endikasyonlar dışında tedavi edilmeden takip edilmesi gerektiğini gösterir. Kısa süreli subklinik tiroit fonksiyon bozukluğunun metabolik sonuçları, çalışma sonuçlarımıza göre, aşikar tiroit hastalıklarında olduğu kadar kesin değildir. Kalıcı subklinik tiroit hastalığının takip ile doğrulandığı hastalarda, etiyoloji ve semptomlar tedavi için yol gösterici olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Subklinik tiroit hastalık, hipertroidizm, hipotroidizm, anti-TPO, TSH

HipertiroidizmHipotiroidizmTiroglobülin+5
Esin Beste Yılmaz Aksu
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırımında arfı bulguları ile ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı ve B-mod ultrason ile birlikte non-invaziv bir method olan ARFI (Acoustic radition force impulse, virtual touch quantification (VTQ)) elastografi ölçümleri ile benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve malignite öngörüsünde histopatolojik bulgular referans standart alınarak sonuçlarla karşılaştırma yapılacaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 82 hastadan 93 tiroid nodulü dâhil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch quantification (VTQ) kullanılarak elastografi incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile tiroid nodülü lokalizasyonu, boyutu, tiroid nodülünün ekojenitesi, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kanlanma paterni, kenar düzeni ve halo varlığı veya yokluğu değerlendirildi. Her bir nodülden ortalama 5 ölçüm yapılarak SWVortalama değerleri hesaplandı. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Tiroid nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 64 tiroid nodulü benign 29 tiroid nodülü malign olarak raporlandı. Benign tiroid nodüllerinde SWVortalama değerleri ortalama 2.14 ± 0,59 m/sn, malign tiroid nodüllerinde nodlarında SWVortalama değerleri ortalama 3,63 ± 0,66 ölçüldü. SWVortalama değerleri malign tiroid nodüllerinde benign tiroid nodüllerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVortalama için en iyi eşik değer 2,77 m/sn belirlenmiş olup SWVortalama için benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları yüzdeleri %96.55, %90.62, %80.78, %98.46 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: ARFI ölçümlerinin, B-mod ve renkli doppler ultrason görüntüleme ile birlikte uygulanarak benign-malign tiroid nodülü ayırmında ayırıcı tanıya katkı sağlayacağı, nodüllere uygulanan gereksiz biyopsi ve cerrahiyi azaltması açısından US-elastografinin shear wave tekniğinin nicel değerleri ile ileriki yıllarda geleneksel yöntemler arasında yerini alabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, shear wave elastografi, ultrason, VTQ

BiyopsiBiyopsi-iğneElastografi+5
Mehmet Cihangir Koçak
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid hastalıklarında IgG4 düzeyi

Giriş ve Amaç: IgG4, B lenfositlerin antijenlerle uyarılması sonucunda sentezlenen ve vücuttaki organların pek çoğunda inflamasyon ve bunun sonucunda fonksiyon bozukluğu yaratan bir oto antikor olup IgG4 ilişkili hastalıkların temelini oluşturmaktadır. IgG4 ilişkili hastalıkların görüldüğü bir organ da tiroid bezidir. Tiroid bezinin hastalıklarının IgG4 seviyesini ölçmek, klinik etkilerini gözlemlemek ve ülkemizdeki sıklığını öğrenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 22/04/2021 ile 18/11/2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların demografik, öz geçmiş, soy geçmiş ve ilaç kullanım öyküsü bilgileri not edildi. IgG4 ve diğer laboratuvar parametrelerine bakıldı. Sistemde yer alan ultrasonografi sonuçları not edildi. Bulgular: Çalışmamıza 143 kadın (%72), 56 erkek (%28) toplam 199 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı median 44,48 ± 15,02 yıl, tanı süresi median 4 (3.5-5.5) yıldı. IgG4 ≥ 135 mg/dl olan hasta sayısı 35 (%17.6), IgG4 / IgG ≥ %8 olan hasta sayısı ise 56 (%28.1) idi. Graves hastalığı, Hashimoto tiroiditi, tiroid nodülü ve kontrol grubunun IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. Graves hastalarında IgG4 ≥ 135 mg/dl ve IgG4 / IgG ≥ %8 olan gruplarda sT3, sT4 ve Hertel skoru istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Hashimoto tiroidi grubunda istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda ise IgG4 seviyesi literatürdeki oranların çok üzerinde bulundu. Sonuç: Çalışmamızda IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri açısından 4 grup birbiri ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. IgG4'ün Graves hastalığında tiroid hormon yüksekliği ve oftalmopati şiddetine etkisi olabileceği düşünülmüştür. Kontrol grubunda literatüre göre oldukça yüksek oranda saptanan IgG4 pozitifliği açısından Türkiye popülasyonunda ileri araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: IgG4, IgG4/IgG, Graves, Oftalmopati, Türkiye

Graves hastalığıOftalmopatiTiroid bezi+2
Kutay Kırdök
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tedavi sonrası tiroid volüm ve fonksiyonlarında değişim

Amaç: Bozulmuş glukoz metabolizması olanlarda tiroid volümünde artış ve daha yüksek nodül prevalansı olduğu gösterilmiştir. Diyabetes Mellitus tedavisi sonrası serum TSH düzeyinde, tiroid bez volümünde, nodül çapı ve nodül varlığında azalma olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, yeni tanı alan ve tedavi başlanan tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tedavinin tiroid fonksiyonlarına, tiroid volümü ve nodül varlığına etkisini göstermektir. Çalışmamıza daha homojen bir grup elde etmek amacıyla tedavi olarak metformin başlanan hastalar dahil edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Dahiliye polikliniklerinde tedavi başlanan ötiroid ve subklinik hipotiroidili yeni tanı Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında yaş, cinsiyet, açlık plazma glukozu, HbA1c, vücut kitle indeksi, ek hastalıklar, kullandığı ilaçlar, tam kan sayımı, kreatinin, AST, ALT, başlanan metformin dozu kaydedilmesi, başlangıç ve 6 ay sonraki serum TSH, sT4, sT3, Anti-TPO, Anti-Tg bakılması planlandı. Başlangıç ve 6 ay sonraki tiroid volumu, nodul varlığı, maksimum nodul çapı, tiroidde multinodülerite varlığı tiroid ultrasonografi ile incelendi. Çalışmadan dışlama kriterleri olarak serum TSH'ı etkileyecek oral kontraseptif gibi ilaç kullanımı, kronik böbrek hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, sepsis, gebelik, Tip 1 diyabetes mellitus belirlendi. Bulgular: Çalışmaya ötiroid ya da subklinik hipotiroidili yeni tanı 101 Tip 2 diyabetes mellitus hastası alındı (37 erkek, 64 kadın). Hastaların yaş ortalaması: 53,02±11,9 yıl idi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi: 29,60 ±3,9 kg/m2 bulundu ve 52 (%52) hasta obez olarak sınıflandırıldı. Başlangıç ve 6. ay değerlendirmesinde hastaların vücut ağırlıkları, vücut kitle indeksleri, serum TSH, ALT ve Anti-TPO düzeyi ve tiroid volümü istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (sırasıyla p değerleri; p=0,000; p=0,000; p=0,011; p=0,022; p=0,000 ). Anti-Tg, sT4, sT3, tiroid nodül sayısı ise anlamlı değişiklik göstermedi (sırasıyla p değerleri; p=0,086; p=0,593; p=0,380). Takip sırasında hastaların nodül sayıları ve multinodülerite varlığı istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde değişmemiştir. Obezitesi olan ve olmayanlar karşılaştırıldığında 6 ay sonunda Anti-TPO düzeyi her iki grupta anlamlı azalma gösterdi (sırasıyla p değerleri; p=0,003; p=0,009). Serum TSH düzeyi yalnızca obez olmayanlarda (p=0,004) ve tiroid volümü ise yalnızca obezitesi olanlarda (p=0,000) istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Sonuç: Sonuçlar, metformin tedavisinin yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus hastalarında vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, tiroid volümü ve serum TSH, ALT, Anti-TPO düzeyini anlamlı olarak azalttığını göstermektedir. Ayrıca serum TSH düzeyi obez olmayanlarda, tiroid volümü ise obez olanlarda anlamlı azalma göstermiştir. Anahtar sözcükler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Metformin, TSH, tiroid volümü, tiroid nodülü

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetes mellitus-tip 2+7
Gizem Pire
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde tiroid nodülü ile takip edilen hastaların klinik-biyokimyasal-sonografik özellikleri ile histoloji-patoloji sonuçları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid nodüllerinin sıklığı dünya genelinde artmaktadır. Tiroid nodüllerinde malignite olasılığından dolayı TİİAB sıkça uygulanmaktadır. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülü ile polikliniğimize başvuran ve TİİAB yapılan hastaların demografik, laboratuvar, ultrasonografik özellikleri ve TİİAB sonuçlarının cerrahi patoloji sonuçlarıyla korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya TİİAB yapılan 400 hasta alınmıştır. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, levotiroksin kullanımı, ATİ Kullanımı, baş-boyun RT öyküsü, ailede malign sendrom öyküsü, ailede tiroid kanseri öyküsü gibi özgeçmiş özellikleri ve sT3, sT4, TSH, anti-tpo, anti-tg, post-op/güncel sT4, post-op/güncel TSH olmak üzere laboratuvar sonuçları taranmıştır. Hastaların demografik bilgilerine ek olarak ultrasonografik özellikleri; tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, dominant nodül çapı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, kenar düzensizliği, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı, intratorasik uzanımlı bez varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu incelenmiştir. Biyopsi sayısı, biyopsi sonucu ve cerrahi yapılmış ise cerrahi tipi ve cerrahi patoloji sonucu ve post-op komplikasyon verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan % 86,5 (346)'i kadın, % 13,5 (54)'i erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,45 idi. Çalışma sonucunda tiroid bez boyutunun erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğu görüldü. Yaşla birlikte atrofik bez ve multinodülarite görülme sıklığının arttığı saptandı. Mikrokalsifikasyonun ve solid karakterde nodülün kadınlarda daha sık gözlendiği, sintigrafik özelliklerine göre kadınlarda soğuk nodül görülme sıklığının da erkeklere oranla yüksek olduğu saptandı. Çalışma sonucunda levotiroksin kullanan, ileri yaş ve izoekoik nodüle sahip olan hastalarda benign olma olasılığı yüksek bulundu. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile cinsiyet ve yaş bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile nodül çapı, tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, ekojenite, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durumun benzer çalışmalara oranla hasta sayısı azlığından kaynaklanabileceği düşünüldü. Cerrahi yapılan hastalardan 18'inde tiroid nodül kenar düzensizliği olup, bu oran papiller karsinom grubunda yer alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde tiroid nodüllerinin ileri yaşta sıklığının arttığı, kadınlarda daha sık görüldüğü saptanmıştır. İleri yaş, izoekoik nodül benign özellikler iken kenar düzensizliğinin malignite riskini artırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tiroid Nodülü, Tiroid Kanseri, Tiroid İnce iğne Aspirasyon Biyopsisi, Tiroid Ultrasonografi

Biyopsi-iğneTiroid beziTiroid hastalıkları+3
Servet Başdoğan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid hastalıklarında deri bulguları

Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları ile birçok deri bulgusu ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada tiroid hastalıği bulunan bireyler kontrol grubu karşılaştırılarak; deri bulgularının türü ve sıklığı açısından, tiroid fonksiyon durumu ile deri bulguları arasında ilişki olup olmadığı, otoantikor pozitifliği ile deri bulguları arasında ilişki olup olmadığı ve subklinik tiroid hastalığı bulunan kişiler ile aşikar tiroid hastalığı bulunan kişiler arasında deri bulguları yönünden farklılık olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Haziran 2018 - Ocak 2020 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniği ve İç Hastalıkları polikliniğine peş peşe başvuran ve tiroid hastalığı tanısı alan 927 hasta dahil edildi. Kontrol grubu, herhangi bir nedenle polikliniğe başvuran, klinik ve laboratuvar olarak tiroid hastalığı saptanmayan 78 olgudan oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubunun ayrıntılı öyküsü alındı, deri ve tüm sistemlerin ayrıntılı muayenesi yapıldı. Poliklinikte istenmiş olan laboratuvar verileri ve tiroid Doppler ultrasonografi sonuçları poliklinik hasta dosyalarından kayıt edildi. Tiroid hastalığı bulunan bireylerde ve kontrol grubunda deri bulguları ve sıklığı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların %41.6'sında, kontrol grubunun %43.6'sında en az bir deri bulgusu saptandı. Tiroid hastalığı bulunanlarda en sık görülen deri bulguları %41.4'ünde kserozis, %39.3'ünde saç dökülmesi, %36.9'unda kaşıntı, %23.3'ünde soğukluk/solukluk, %10.7'sinde kronik ürtiker, %8.2'sinde akne vulgaris idi. Çalışmamızda deride soğukluk/solukluk, saç dökülmesi, karotenemi, kronik ürtiker, akne vulgaris, vitiligo ve alopesi areata görülme sıklığı otoimmün grupta daha fazlaydı. Alopesi areata görülme sıklığı ötiroid grupta; soğukluk/solukluk, kuruluk, karotenemi ve kontakt dermatit görülme sıklığı hipotiroid hasta grupta; kırılgan tırnak görülme sıklığı, hipertiroid hasta grupta daha fazlaydı. Sonuç: Tiroid hormonları deri dahil tüm organları ve sistemleri etkilemektedir. Tiroid hastalıklarında deri bulguları sık görülmekle birlikte, gözden kaçabilmektedir. Deri ile ilgili bulgular görülen hastalarda tiroid hastalıkları açısından değerlendirme yapılması tiroid hastalıklarının erken tanı ve tedavisini mümkün kılacaktır.

Deri hastalıklarıOtoantikorlarTiroid bezi+1
Sümeyye Bilgin
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi ve postoperatif spesmen patolojisi ile korelasyonu

Amaç: Çalışmamızın amacı tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının, ince iğne aspirasyon biyopsisi ve postoperatif histopatolojik sonuçlarla ilişkisini inceleyerek maligniteyi öngörmedeki değerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2014-Kasım 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde tiroid nodülü nedeniyle ultrasonografik inceleme ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonrası cerrahi uygulanan hastalar retrospektif incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tiroid ultrasonografisi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi 15 yıllık tecrübeye sahip klinisyen tarafından yapılmıştı. Nodüllerin ultrasonografik özellikleri aynı klinisyen tarafından yeniden değerlendirildi ve ACR TIRADS skoru belirlendi. İnce iğne aspirasyon biyopsisi sonuçları Bethesda'ya uygun gruplandırıldı. Cerrahi sonrası histopatolojik inceleme sonuçları benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. ACR TIRADS skoru ince iğne aspirasyon biyopisisi ve histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırıldı. ACR TIRADS skorunun maligniteyi öngörmedeki performansı belirlendi. Bulgular: 397 hastanın % 79,8'i kadındı ve ortalama yaş 50,9±12,8'di. Nodüllerin ortalama çapı 27,4±15,8 mm idi. ACR TIRADS ile Bethesda arasında anlamlı, pozitif yönlü fakat zayıf bir korelasyon vardı (p<0,001) (r=0,33). ACR TIRADS skoru ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırıldığında TIRADS skoru arttıkça malign tanı konma oranının arttığı tespit edildi. (p<0,001). Malign tanı konma oranı sırası ile TR1'de % 0, TR2'de % 13,2, TR3'de % 21,7, TR4'te % 50,3,TR5'te % 72,4 idi. Maligniteyi öngörmede ROC eğrisi altında kalan alan değeri TIRADS için 0,747((% 95GA: 0,699-0,796) olarak saptandı (p<0,001). TIRADS, maligniteyi % 75 başarı ile ayırt edebilmektedir. % 80,3 duyarlılık ve % 60,8 seçicilik ile en uygun kesim noktası TR4 olarak belirlendi. Sonuç: ACR TIRADS skorlaması maliginteyi öngörmede % 75 başarı sağlayan,% 80,3 duyarlılık ve % 60,8 seçicilik değerleri ile tiroid nodülleri için etkin bir risk sınıflama sistemidir.

Biyopsi-iğneTiroid beziTiroid hastalıkları+3
Cihan Atar
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2000-2012 yılları arasında konjenital hipotiroidi tanısı konan çocukların büyüme parametreleri ve tedavi özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Konjenital hipotiroidi yaklaşık 2000-4000 canlı doğumda bir rastlanan ve neonatal dönemde en sık karşılaşılan endokrinolojik problemdir. Tiroid hormonları, doğum sonrası normal somatik büyüme ve iskelet gelişiminin birincil belirleyicisi ve insanda kemik ve mineral metabolizmasının önemli bir düzenleyicisidir. Tedavi edilmeyen çocukluk çağı hipotiroidizmi, derin bir büyüme geriliği ve gecikmiş bir iskelet matürasyonu ile sonuçlanır. . Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2000 ve Aralık 2012 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniği'ne başvurup, konjenital hipotiroidi tanısı alarak takip edilen hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların; tanı anındaki takvim yaşı(gün), cinsiyeti, antropometrik ölçümleri ve oksolojik verileri , tedavi başlangıç yaşı(gün), tedavide ilaç başlangıç dozu(mcgr/kg/g) , tedavinin devamlılığı, tedavi öncesinde ve izlemdeki laboratuar ve radyolojik bulguları, hastanın annesinde tiroıd hastalığınının olup olmadığı yönlerinden incelendi ve veriler kaydedildi. Veriler tanımlayıcı istatsitikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma, ortanca, min-max değerleri), bağımlı gruplarda t testi (normal dağılım koşulları sağlanmadığında Wilcoxon testi), bağımsız gruplarda t testi, (normal dağılım göstermeyen bağımsız gruplarda mann-whitney u testi) , pearson korelasyon testi ve ki kare testi kullanılarak değerlendirildi. Verilerin istatiksel değerlendirmesi SPSS (Statistical Package for Social Science) 24 programında yapıldı. p≤0.05 ise istatistiki olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda %51,5 oranında kalıcı kh, %48.5 oranında geçici kh tanısı almış, kız olgularda kalıcı kh oranı: %56,8, erkek olgularda kalıcı kh oranı %47,3 olarak görülmüş, kız hasta grubunda kalıcı konjenital hipotiroidi oranları daha yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda kalıcı ve geçici kh tanılı hastalar arasında , tsh< 10 u/ml ve tsh<5 u/ml altında izlendiği tedavi günleri açısından anlamlı fark saptanmış, kalıcı konjenital hipotirodili olgularda tsh düzeyinin 10 u/ml ve 5 u/ml altında düşme süresinin geçici kh grubuna göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı görülmüştür, Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak tiroglobulin düzeyleri kalıcı kh grubunda ortalama :217,18±110,84 ng/ml, geçici kh grubunda ortalama 269,35±79,24 ng/ml olarak bulunmuş, geçici kh grubunda tg düzeyleri daha yüksek olarak görülmüştür ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Çalışmamızda kalıcı ve geçici kh tanılı hastaların son poliklinik izlemlerinde aldıkları tedavi dozları incelendiğinde kalıcı kh grubunda ortalama tedavi dozu: 1,74± 1,12 mcg/kg/gun, geçici kh grubunda ortalama tedavi dozu : 1,33±1,07 mcg/kg/gün bulunmuş, kalıcı kh grubunda tedavi dozu ortalaması daha yüksek saptanmış, ve bu fark istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur (p:0,009). Hastalarımızın son izlem tarihindeki bmi değerleri incelendiğinde; ortalama bmi: 18,27±4,22 kg/m2 olarak saptanmıştır, geçici kh grubunda ortalama bmi: 16,88kg/m2 ±2,81 kg/m2 , kalıcı kh grubunda:19,59±4,87 kg /m2 saptanmış kalıçı kh grubunda bmi değereleri daha yüksek saptanmış ve bu fark istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak geçici ve kalıcı kh li hastaların ayırıcı tanısında tanı öncesinde bize ipucu verebilecek herhangi bir rutin tetkik bulunmamaktadır. İzlem sırasında tahmin edilebileceği gibi TSH düzeylerinde düşüş daha hızlı olmaktadır. Tedavi sırasında özellikle antropometrik parametreleri açısından kalıcı ve geçici hipotiroidili hastalar arasında bir fark yoktur. Bu özellikle kalıcı 72 hipotiroidili hastalarda tanı zamanı ve tedavi etkinliğininin önemini göstermektedir.

BüyümeKonjenital hipotiroidizmRetrospektif çalışmalar+4
İbrahim Tekinli
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinde benign-malign ayrımında us-elastografi

TİROİD NODÜLLERİNDE BENİGN-MALİGN AYRIMINDA US-ELASTOGRAFİAmaç:Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin malign-benign tiroid nodüllerin ayrımındaki etkinliğini araştırmayı amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem:Tiroid nodülü bulunan 111 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 17-81 arasında (ortalama 51) olup, 92'si kadın, 19'u erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala, renkli doppler ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm olguların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcut idi. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Nodülde hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan nodülün %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan nodülün %45'inden fazla, Skor 4: Nodülün tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: Nodülün tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Nodüllerin ayrıca, sayısı (multinodüler/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı ve vaskülariteleri değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, vaskülariteleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı.Bulgular:Sitolojik/histopatolojik incelemeler sonucunda nodüllerin 97'si benign, 26'sı maligndi. Benign nodüllerin 86'sı hiperplastik, 4'ü adenomatöz ve 7'si tiroidit olarak tanı aldı. Malign nodüllerin 8'i papiller, 3'ü medüller, 3'ü folliküler karsinom tanısı ve 12'si malignite yönünde ağırlıklı kuşkulu idi. Çalışmamızın sonucunda cinsiyet, nodül sayısı, boyutu, iç yapısı, nodül içi vaskülarite, ekojenite, halo valığı ve mikrokalsifikasyon varlığı ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. 'Yükseklik>genişlik' bulgusu ise malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunan tek özellikti.Skor 1 elastisite izlenen 10 nodülün hepsi benigndi. Skor 2 elastisite izlenen 40 nodülün 36'sı benign, 4'ü maligndi. Skor 3 elastisite izlenen 43 nodülün 34'ü benign, 9'u maligndi. Skor 4 elastisite izlenen 26 nodülün 17'si benign, 9'u maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 4 nodülün hepsi maligndi. Malignite ile yüksek elastisite skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). 3 ve üzerindeki elastisite skorunun duyarlılığı %84,6, özgüllüğü %47,4 ve tanı koydurucu gücü ise %73,9 idi. Benign nodüllerin gerinim oranı 2,60 iken malign nodüllerin 3,50 idi. Gerinim oranı için 2,50 kesim değeri olarak belirlendi. 2,50'nin altında ve üstündeki gerinim oranına sahip nodüller arasında malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Tüm nodül özellikleri arasında duyarlılığı, özgüllüğü, ve tanı koydurma gücü en yüksek olan özellik, elastografi idi.Sonuç:US-elastografi, tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod ve Doppler ultrasonografiye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Elastografi, Tiroid nodülü, nodül sertliği

EsneklikNeoplazmlarTiroid bezi+3
Tecelli Poçan
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid disfonksiyonu olan kadın hastalarda menstruasyon bozuklukları ve sıklığı

Tiroid hormonları reproduktif fonksiyonların sağlanması ve sürdürülmesinde önemli bir yere sahiptir. Tiroid disfonksiyonları menstruel döngüyü etkiler ve menstruel düzensizliklere yol açar. Hastanemiz Endokrinoloji ve İç hastalıkları polikliniklerine herhangi bir nedenle başvuran ve tiroid disfonksiyonu tanısı konulanlar hasta grubu, rutin laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile herhangi bir patoloji saptanmayanlar ise sağlıklı kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hasta grubu daha önceden tiroid hastalığı nedeniyle herhangi bir tedavi almamış, yeni tiroid hastalığı tanısı alan fertil dönemdeki kadınlardan oluşturuldu. Çalışmaya alınan hastalar ve kontrollerin hepsinde tiroid fonksiyon durumu serum sT3, sT4, TSH, anti Tg, anti TPO düzeyine göre belirlendi. Katılımcıların hepsinde tiroid Doppler ultrasonografisi (USG) uygulandı. Çalışmamıza 108 sağlıklı kontrol ve aşikar hipotiroidi grubuna 54, subklinik hipotiroidi grubuna 106, aşikar hipertiroidi grubuna 50, subklinik hipertiroidi grubuna 55 ve ötiroidi (Hashimoto tiroiditi +nodüler guatr) grubuna 220 hasta olmak üzere toplam 485 hasta dahil edildi. Tiroid disfonksiyonu olan kadın hastalarla, sağlıklı kontrol grubu, menstruasyon bozukluğu tipi (sekonder amenore, hipomenore, hipermenore, oligomenore, polimenore, menoraji, metroraji ve menometroraji) ve sıklığı açısından birbiri ile karşılaştırıldı. Aşikar hipotiroidide en sık karşılaştığımız menstruel bozukluklar sırasıyla hipermenore, menoraji, oligomenore ve polimenore olmuştur. Hipermenore prevalansı kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulundu (%33.3'e karşılık %5.6, p<0.05). Hipotiroidinin şiddeti arttıkça, hipermenore prevalansının da anlamlı olarak arttığı görüldü. Ağır hipotiroidi (TSH > 50 μIU/ml) grubu ile hafif hipotiroidi (TSH 5-10 μIU/ml) grubu karşılaştırıldığında hipermenore prevalansı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (%35'e karşılık % 16.5, p<0.05). Diğer tiroid disfonksiyonu hasta (subklinik hipotiroidi, aşikar hipertiroidi, subklinik hipertiroidi ve ötiroid) gruplarında ise kontrollerle karşılaştırıldığında menstruel bozukluk tipi ve sıklığı açısından anlamlı fark görülmedi (p>0.05). Tiroid hormonlarının reprodüktif aktivitenin sağlanması ve sürdürülmesinde önemli olmasından ve kadınlarda tiroid disfonksiyonlarının fertilite ve gebelik üzerine olumsuz sonuçları olabileceğinden erken dönemde tanı konulması ve tedavi edilmesi önem taşımaktadır.

KadınlarMenstrüasyonMenstrüasyon bozuklukları+3
Gökçen Güngör
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid papiller karsinom-makrofolliküler varyantın sitolojik,histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikleri

AMAÇ: Papiller tiroid karsinomunun makrofolliküler varyantı (TPK-MFV), makrofolliküler yapısı ve ürkütücü olmayan sitolojik özellikleri nedeniyle adenomatöz nodüllerle (AN) karışabilecek nadir bir antitedir. Bu çalışmada TPK-MFV'nın sitopatolojik ve immunhistokimyasal özelliklerinin ayrıntılı olarak ortaya konması ve ayırıcı tanısında -varsa- ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) ve özellikle nükleer faktör kappa B (NF-κB) olmak üzere immunhistokimya ile yeni ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk TPK-MFV, 20 TPK (10 TPK-folliküler varyant/FV ve 10 TPK-klasik varyant/KV) ve 20 AN olgusu histopatolojik ve sitopatolojik açıdan gözden geçirildikten sonra, tüm olgular CK-19, HBME-1, Gal-3 ve NF-κB immunboyanma skorları açısından değerlendirilmiştir. Tüm bulgular ilgili gruplar içerisinde istatistiksel açıdan kendi aralarında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnce iğne aspirasyon biyopsilerinde nükleer irileşme, nükleer üstüste binme ve kromatin kabalaşmasının varlığına göre TPK-MFV ile TPK grupları arasında ve malign lezyonlarla AN grubu arasında anlamlı fark bulunurken (p≤0.05) TPK-MFV ile AN arasında bu bulgular açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Değerlendirilen diğer sitolojik parametreler grupları ayırmada kullanışlı görülmemiştir. İmmunhistokimyasal olarak CK-19, HBME-1 ve NF-κB boyanma skorları açısından, TPK-MFV/TPK-KV, TPK-MFV/AN grupları ve tüm malign lezyonlar/AN grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark bulunmuştur (hepsi için p<0.05). Gal-3 boyanma skorları da TPK-MFV/TPK-KV grupları ve tüm malign lezyonlar/tüm benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda fark gözlenmemiştir. Ayrıca tüm İHK'sal belirteçlerin boyanma skorlarının birbirleriyle zayıf ya da orta derecede korelasyon gösterdikleri saptanmıştır. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Tiroid İİAB'lerinde, sitopatolojik verilerin ayrıntılı ele alınması tanıya katkıda bulunmakla birlikte AN ile TPK-MFV grupları arasında arasında ayırıcı tanıya götürecek ek kriterler sağlamamaktadır. Benzer biçimde, immunhistokimyasal belirleyicilerden elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, NF-κB'nin CK-19, HBME-1 and Gal-3 ile birlikte kullanıldığında işe yarayabileceği, ancak tek başına ek bir yardım sağlamadığı sonucuna götürmüştür.

Karsinoma-papillerNeoplazmlarNükleer faktör-kappa B+6
Ayşe Gül Gülay
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik ve aşikar hashimoto' ya sekonder hipotiroidili olgularda serum sitokin (IL-2, IL-4, IL-12, IFN-gama ) düzeylerinin l-tiroksin tedavisi sonrası, değişikliklerinin değerlendirilmesi.

Hashimoto tiroiditi, kronik otoimmun tiroiditlerdendir. Tiroid dokusunda otoimmün destriksiyona bağlı olarak, hipotirodizm gelişmektedir ve erişkinlerde hipotiroidizmin en sık nedenidir. Hastalığın toplumda görülme sıklığı %2' dir. Hashimoto tiroiditi diffüz lenfosit infiltrasyonu ile karakterizedir.Patogenezde genetik ve çevresel faktörler sorumludur. HLA-DR3 ve HLA-DR5 geni ile kalıtımsal özellik gösterdiği düşünülmektedir. Çevresel olanlar ; iyot alımı, bakteriyel ve viral infeksiyonlar, sitokin tedavisi ve gebeliktir. İmmun patogenezde, Th 1 antikor yoluyla oluşan sitotoksisite önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle; IL-12, TNF-? ve IFN-? patogenezde önemli bir yere sahiptir. TNF aracılığıyla oluşan apoptoziste patogenezde önemli olan bir diğer faktördür.Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı polikliniğine başvuran ve Hashimoto hipotiroidi tanısı alan 65 olgu çalışmaya alındı. Hastaların tamamı kadın olup, yaş ortalamaları 40.32 ± 13.5 yıl ve yaş dağılımları 18 ? 73 yıl idi. L-tiroxin ile 10-12 hafta tedavi sonucunda, ötiroidi sağlanan olgularda, serum TSH değerlerinde düşme( p<0.0001 ) ve serum FT4 düzeylerinde saptanan artış istatiksel yönden anlamlı( p<0.0001 ) bulundu. Olgularda, anti-Tg ( p < 0.01 ) ve anti-TPO ( p < 0,001 ) düzeylerinde azalma istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Anti-TPO düzeyindeki azalma, anti-Tg düzeyine göre daha belirgindi. Çalışmamızda, tedavi sonrası IL-12 düzeylerindeki düşüş ( p < 0.001 ) ise literatürde daha önce sadece bir çalışmada gösterilmiş, son derece anlamlı bir sonuç olarak yorumlanabilir. Çünkü Th 1 kaynaklı bir sitokindir. IFN-? düzeyindeki düşüş ( p=0.276 ) ise istatiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda, serum IL-2 ve IL-4 düzeylerine bakıldığında; değerlerinin Hashimoto hipotiroidili olgularda, tedavi sonrasında değişim olmamıştır.

Hashimoto hastalığıTiroid bezi
Feyzullah Güçlü
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerin tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Amaç:Tiroid nodüllerinde tedavi planını belirlemek için benign malign ayrımının yapılması gerekmektedir. Bu amaçla non invaziv bir tetkik olan MRG'de rutin sekanslar ile bu ayrım yapılamamaktadır.Retrospektif olarak yaptığımız çalışmada rutin boyun MRG yapılmış olan hastalarda DAG ile histopatolojik sonuçları karşılaştırmayı hedefledik.Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza 06.01.2010-05.06.2011 tarihleri arasında GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin boyun MRG tetkiki yapılan hastalardan toplam 46 adet nodül değerlendirilmiştir. Boyun MRG'de sagital T2, aksiyel T2, aksiyel T1, difüzyon b 500 ve b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup nodüllerin kistik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür.Bulgular:46 nodülden 37'si benign 9'u malign olarak değerlendirildi. Benign nodüllerin b 500 değerli ortalama ADC değeri 1.9x10-3, b 800 değerli ortalama değeri 1.3x10-3; malign nodüllerin b 500 değerli ortalama ADC değeri 1.6x10-3, b 800 değerli ortalama ADC değeri 1.0x10-3 olarak hesaplanmıştır.Malign ve benign nodüllerin ayrımında cut-off değeri 1,1x10-3 kabul edildiğinde patolojiyi ayırt edebilme sensivitesi b 500 değerli ADC için duyarlılığı %83,3; özgüllüğü %90,0; b 800 değerli ADC için duyarlılığı %71,4; özgüllüğü %89,7 bulunmuştur.Sonuç:Tiroid nodüllerinde benign-malign nodül ayrımının yapılmasında kontrast madde kullanımına gerek olmayan, kısa sürede çekim yapılabilme olanağı sunan konvansiyonel sekanslara ek olarak tanıda faydalı bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler:ADC, Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme, Tiroid nodül,

Manyetik rezonansTeşhis-ayırıcıTiroid bezi+3
Bilgen Mehpare Özer
Manisa Celal Bayar University
2011
00

Related subjects